Maxbilişim Hosting Hizmetleri

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Hanım Sahabeler


♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 10:48 AM
Hazret-i Ayşe-i Sıddıyka (r.a.)


Müminlerin annesi... Hz.Ebubekir (r.a.)'ın kızı. 612 yılında Mekke'de doğdu Annesi Ümmü Ruman binti Amir Ibn Umeyr'dir. Çok küçük yaşta müslüman olmuştur. Künyesi Ümm-i Abdullah dır. Resulullah ona "Hümeyra" lakabını vermiş; "Dininizin yarısını bu Hümeyra'dan alınız" buyurmuşlardır.
Nikahı
Resulullah, ilk zevceleri Hatcetü'l Kübra hayatta iken başka bir kadınla evlenmemişti. Ölümünden sonra bir müddet daha evlenmedi. Osman İbn Maz'un hanımı Hz. Hule binti Hakim, Resulullah'a gelerek evlenme konusunu dile getirdi. Resulullah kiminle evleneyim diye sorduğu zaman, Hule:
-Kız da vardır dul kadın da vardır, hangisinmi istersiniz? Dul kadın Sude bint-i Zema, kız ise Ebubekir'in kızı Ayşe. Emr ederseniz ben gidip bir ağız yoklayayım.
Hule Zatı Risaletpenahilerinin gönlünün isteğini öğrendikten sonra Hz.ebubekir'in evine geldi ve meseleyi kendisine anlattı. O zaman Hz.Ebubekir (r.a.) Resulullah ile din kardeşi olarak sözleşmişti. Cahiliye devrinde söz kardeşlerinin çocukları arasında nikah caiz değildi. Bu yüzden Hz.Hule'nin sözüne Hz.Ebubekir (r.a.) hayretle:
-Resulullah benim söz kardeşimdir, bu nasıl olur? der.
Hule meseleyi Resulullah'a aktardığında Allah Resulü buyururlar:
-Ebu Bekir benim din kardeşimdir, bu şekilde kardeşler arasında nikah caizdir.
Hz.Ayşe'nin Resulullah'a nikahlanması 620 yılında oldu. Nikahın kıyılmasından iki yıl geçtikten sonra zifaf olmuştur.
Nikahını Hz.Ayşe anlatıyor:
"Ben nikah olacağım zaman çocuklarla oynuyordum. Annem benim evden dışarı çıkmama bir şey demezdi. o zamana kadar benim nikahdan haberim yokdu."
Hicret ve Resulullah'ın Evine Gidişleri
Resulullah Medineyi Münevvereye vardıktan sonra Zeyd İbni Harise ve kölesi Ebu Rafi'i ile aile efradını getirtmek için görevlendirdi. Bunlara iki deve ve ihtiyaçlarını tedarik etmek için 500 dirhemde para verdiler. Bir hayli sıkıntıdan sonra Hz.Ayşe (r.a.) annesi ve kızkardeşleriyle birlikte Medine'ye vardı ve Benu Haris mahallesinde kendi akrabalarının ve yakınlarının yanına yerleşti.
Medine havası muhacirlere yaramamış, bir çoğu hastalanmıştı. Hz.Ebubekir (r.a.) de ağır hastalanmış ve ona Hz.Ayşe bakmıştı. İyileşmesinin ardından Ayşe rahatsızlanmış ve yatağa düşmüş, hastalığının şiddetinden saçlarının tamamı dökülmüştü. Bir müddet sonra bu hastalıklar atlatılmıştı. Hz.Ebubekir Resulullah'a haber göndererek "Ayşe'yi niçin eve almadığını" sorar. Resulullah "Mehriyeyi ödemek için paraları olmadığını" bildirirler. Bunun üzerine Hz.Ebubekir ödünç olarak 500 dirhem ona verir. Zatı Saadetleri de bu parayı Hz.Ayşe'ye gönderir.
Bu şekilde Hz.Ayşe (r.a.) koca evine gitme hazırlığı başlar. 623 yılında Şevval ayında Resulullah'ın evine gelir.
Hz.Aişe, Medine'de Peygamberimizin muharebelerine katıldı ve diğer sahabe hanımları gibi harpte yaralıların tedavisiyle bizzat uğraştı. Uhud gazasında sırtında su ve yiyecek taşıyıp yardım için Peygamber Efendimizin herp yanında kalmıştı. Hatta, peygamberimizin Uhud'da müşrüiklerin taşlarıyla yaralanan mübarek yüzlerine, hasır yakıp, külünü basarak kanlarının durmasını sağlamıştı. Hz.Aişe bir ara Uhud'da kılıçla cepheye gitmek istemişse de, Resulullah buna müsaade etmemiştir.
İftira
Hz. Aişe (r.a) anlatıyor:

Resulullah (s.a.v) sefere çıkmak istediği zaman, kadınları arasında kura çeker, hangisinin ismi çıkarsa onunla giderdi. Benî Mustalik gazasından önce yaptığı gazada da aramızda kura çekti, benim ismim çıktı, bundan dolayı Resulullah ile beraber çıktım ve bu, hicab (örtünme) âyetinin indirilmesinden sonra idi. Onun için bir hevdece (deve üzerine konulan kapalı taşıyıcıya) konuldum, dönüşte Resulullah Medine'ye yaklaşınca bir yerde konakladı, sonra da yola çıkmaya nida ettirdi. Yola çıkmaya seslendikleri sırada ben kalktım ve yürüyüp ordugahı geçtim, tuvalete gittim, yerime dönerken göğsümü yokladım, ne göreyim Zafâr boncuklarından bir dizim vardı, kopmuş düşmüş, bunun üzerine döndüm, kaybolan dizimi aradım, bunu aramak beni alıkoydu.
Benim yol nakliyemi yapmakta olan grup varmışlar, hevdeci yüklenmişler ve beni içinde zannetmişler. Çünkü hafif idim, henüz küçük yaşta bir taze idim; beni hevdecte sanmışlar, deveyi çekmişler gitmişler. Döndüğüm zaman orada kimseyi bulamadım, bundan dolayı belki beni aramak için dönerler dedim, oturdum. Derken uyumuşum, Safvân b. Muattal ordunun arkasına kalır, insanların eşyalarını araştırır, bir şey kalmış ise kaybolmaması için diğer konak yerine götürürdü, beni görünce tanımış "Allah'tan geldik ve yine O'na döneceğiz" (Bakara, 2/156) demesiyle uyandım, hemen feracemle yüzümü örttüm, devesinden indi, ben bininceye kadar çekildi, bindim. Sonra deveyi çekti, yürüdü, öğle sıcağında orduya yetiştik; inmişler, bağrışıyorlardı. İndikleri zaman beni bulamadıklarından insanlar çalkalanmış, o sırada imiş ben üzerlerine varıverdim, artık herkes beni konuşmuş. Beni lakırdıya almış, helak olan helak olmuş.
Resulullah Medine'ye ayak bastı ve bana bir ağrı, sızı meydana geldi. Fakat rahatsız olduğum zamanlar Peygamber (s.a.v) den tanıyageldiğim alaka ve lütfu bu defa görmedim, ancak yanıma giriyor, "nasıl o?" diyordu. Bu beni işkillendirdi, henüz söylenen sözlerden haberim yoktu, nihayet nekahet dönemine geldim. Bir gece Mıstah'ın annesi ile hacetimiz için dışarı çıktım, işimiz biter bitmez yine Mıstah'ın annesi ile odama doğru döndük. Derken Mıstah'ın annesi mırtı, yani yün çarşafı içinde sürçtü dedi. Ben buna itiraz ettim. "Bedir'de bulunmuş bir zata sövüyor musun?" dedim, "Haberin yok mu" dedi, "ne var" dedim. "Ben dedi, şehadet ederim ki, sen hakikaten "Habersiz mümin hanımlar" dansın . Sonra ifk'çilerin dediklerini anlattı. Derhal hastalık üstüne hastalığım arttı, hemen ağlayarak döndüm.
Sonra Resulullah girdi ve "nasıl o?" dedi. "Bana izin ver ,ana babamın yanına gideyim" dedim. İzin verdi, ben de anama babama gittim. Anneme: "Ey anne, dedim, insanlar neler söylüyorlar?" "Kızcağızım! dedi, kendini üzme, vallahi bir erkeğin yanında sevgili parlak bir kadın olsun ve ortakları bulunsun da aleyhinde çok laf etmesinler, pek azdır. Daha dedi, bu ana kadar söylenilen sana malum olmadı mı?" Ben ağlamaya başladım ve bütün gece sabahı ettim, yine ağlıyordum. Ağlarken babam yanıma geldi, anneme, "bu niye ağlıyor" dedi. "Bu ana kadar söylenilenden bilgisi yokmuş" dedi. Babam da ağladı. "sus kızım" dedi. O gün durdum, göz yaşım dinmiyordu, ana babama ağlamak ciğerimi parçalayacak gibi geliyordu. İkisi de yanımda oturmuş, ben ağlıyorken Resulullah (s.a.v) üzerimize geliverdi, selam verdi, sonra oturdu. Hakkımda söylenilen söylenileliden beri yanımda oturmamıştı ve bir ay olmuş Allah Teâlâ ona benim bu işimle ilgili vahiy indirmemişti.
Sonra dedi ki: "Ey Aişe! Hal önemli, senden bana şöyle şöyle söz yetişti, şimde sen bu durumdan temiz ve beri isen Allah, muhakkak seni aklayacak ve eğer bir günaha düştünse Allah'a istiğfar ile tevbe et. Çünkü kul tevbe edince Allah Teâlâ tevbeyi kabul eder." Ne zaman ki Peygamber (s.a.v) konuşmasını bitirdi, göz yaşlarım boşandı, sonra babama "Tarafımdan Resulullah'a cevap ver" dedim. "Vallahi ne diyeceğimi bilmiyorum." dedi. Bunun üzerine anneme, dedim, "Tarafımdan Resulullah'a cevap ver." O da "Vallahi ne diyeyim, bilmiyorum, dedi. Ben henüz küçük yaşta bir taze idim, Kur'ân'dan çok okuyamazdım. Yani çok delil getirebilecek halde değildim. Dedim ki: "Vallahi ben anladım. Siz bunu işitmişsiniz, hatta gönüllerinizde yer etmiş, inanmışsınız. Şimdi ben size beriyim desem inanmayacaksınız ve eğer benim muhakkak tertemiz olduğumu Allah bilip dururken size kötü bir itirafta bulunsam hemen tasdik edeceksiniz .Vallahi benimle size başka bir mesel bulamıyorum, ancak Yusuf'un babası o salih kulun ki ismini zikretmemiştim dediği gibi "Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin anlattığınıza göre, yardımına sığınılacak ancak Allah'tır" (Yusuf, 12/18) dedim, sonra dönüp yatağıma yattım.
O halde ben vallahi biliyordum ki, Allah Teâlâ muhakkak beni temize çıkarır. Fakat vallahi, hakkımda vahy-i metlüvu (Kur'ân âyet) indireceğini zannetmiyordum. Benim işim nefsime göre, Allah Teâlâ'nın öyle okunup tilâvet olunacak bir emir ile tekellüm buyuracağı dereceden çok hakir idi. Ve fakat umuyordum ki, Resulullah uykuda bir rüya görür de Allah, beni onunla temize çıkarır. Allah bilir ya, Resulullah yerinden kalkmamıştı, ehl-i beyit'ten kimse de dışarı çıkmamıştı. Allah Teâlâ, Peygamberine vahyi indiriverdi, ona vahyedilirken olagelen hal hemen geliverdi ki, kış günüde bile vahyin ağırlığından dolu danesi gibi ter dökülürdü. Bunun üzerine, bir örtü örtüldü ve başının altına bir yastık konuldu. Vallahi ben telaş etmedim, aldırmadım, çünkü beraatimi, suçsuzluğumu biliyordum. Fakat Resulullah açılıncaya kadar, insanların dediklerine hak verecek bir vahiy gelivermek korkusundan, anamın babamın canları çıkacak zannettim.
Ne zaman ki Resulullah açıldı, gülüyordu, ilk söylediği kelime şu oldu: "Müjde ey Aişe! Rahat ol, vallahi Allah, seni kat'î olarak akladı" dedi. "Hamd, Allah'a; ne sana, ne de ashabına" dedim. Annem, dedi "Kalk ona!" Ben, "Vallahi ne ona kalkarım, ne de beraetimi indiren Allah'dan başkasına hamd ederim" dedim. Burada Allah Teâlâ den itibaren on âyet indirmişti. Bunun üzerine Ebu Bekir "Vallahi bundan sonra artık Mıstah'a infak etmem" dedi. Çünkü ona yakınlığı ve fakirliği sebebiyle nafaka veriyordu. Bu sebeple de Allah Teâlâ şu âyeti indirdi. "İçinizden faziletli olanlar (yakınlara...) vermemeye yemin etmesinler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız?" (Nur, 24/22) , Bunun üzerine Ebu Bekir de "Evet, vallahi, Allah'ın beni mağfiret etmesini severim" dedi Mıstah'a yine nafakası verilmeye devam edildi. Netice olarak özrüm nazil olunca Resulullah kalktı minbere çıktı, bunları anlattı ve Kur'ân'ı okudu ve minberden indiği vakitte Abdullah b. Ubeyy'e, Mıstah'a, Hamne'ye ve Hassan'a had cezası vurdu.
Resulullah'ın Vefatı
Peygamberimiz (s.a.s) 632 senesinde hastalandı. bu hastalığı onüç gün sürdü. Bu sürenin beş günlük bölümünü diğer hanımlarının yanında sekiz günlük bölümünü ise Hz.Aişe validemizin evinde geçirdi. Haziran ayının beşinde pazartesi günü öğleden önce, mübarek başı, Hz.Aişe validemizin göğsüne yaslanmış olarak vefat etti. Resulullah'ın vefatınmdan sonra Ashab-ı Kiram, Hz.Aişe vaidemize "müminlerin annesi" adını vererek, ona büyük hürmet göstermişlerdir.
Resul-i Ekrem (s.a.s) in Hz.Ayşe'ye muhabbeti fazla idi. Resulullah buyurdu:
"Hak Teala ile benim aramda bulunan meselede -kadınlar arasında eşitliği gözetmek hususunda- imkanı olduğu nisbette dikkat edip adaletten ayrılmadım. Fakat Ayşeye karşı sevgimin fazla olmasına mani olmak kudret ve imkanım dahilinde değildir. Hak Teala bunun için beni afv eylesin.
Son Kırk Yılı
Resulullah'ın vefatından sonra kırk yıla yakın bir müddet daha yaşamış ve pek çok hadis rivayet etmiştir. Hz. Âişe'nin bu son kırk yıllık hayatındaki en önemli olay; Cemel Vak'ası'dır. Hz. Osman'ın karışıklık çıkaran entrikacı asiler tarafından şehid edilmesinden sonra halîfe olan Hz. Ali, katilleri bulmak ve kısas yapmak hususunda günün şartları gereği olarak sabırla hareket etmeyi uygun bulmuştu. Bu yumuşak davranıştan yüz bulan asiler taşkınlıklarını artırarak fenalıklarına devam ettiler.
Durum böyle endişe verici bir hâl alınca Ashâb-ı Kiram'ın büyüklerinden bir kısmı (Talha, Zübeyr...) Mekke'ye giderek o sırada hac için orada bulunan Hz. Âişe'yi ziyaret edip, olaylara el koymasını ve kendilerine yardımcı olmasını istediler. Hz. Âişe de; acele etmemelerini, sabırla bir köşeye çekilip Hz. Ali'ye yardımcı olmalarını tavsiye etti. Ashâb-ı Kirâm'ın büyükleri de Hz. Âişe'nin tavsiyesine uyarak, askerleriyle Irak ve Basra'ya gitmeyi uygun gördüler. Hz. Âişe'ye de: "Ortalık düzelinceye ve halifeye kavuşuncaya kadar bizimle beraber bulun, bize destek ol, çünkü sen müslümanların annesi ve Resulullah'ın muhterem zevcesisin, herkes seni sayar dediler. Hz. Âişe de, müslümanların rahat etmesi ve Ashâb-ı Kirâm'ın korunması için onlarla birlikte Basra'ya hareket etti.
Bu gidişi asiler, Hz. Ali'ye başka türlü anlattılar. Bu arada Hz. Ali'yi de zorlayarak Basra'ya gitmesini sağladılar. Hz. Ali de Basra'ya gelince Hz. Âişe'ye bir haberci yollayarak, olaylar ve yolculuğu hakkındaki düşüncelerini sordu. Hz. Âişe, fitneyi önlemek ve sulhu sağlamak için Basra'ya geldiğini; öncelikle katillerin yakalanmasını istediklerini halife Hz. Ali'ye bildirdi. Bu görüşü Hz. Ali de uygun bularak sevindi. Memnun olan her iki taraf üç gün sonra birleşmeyi kararlaştırdılar.
Bu barış haberini ve memnunluğu işiten münafıklar birleşmeye engel olmak için, gece karanlık basınca, her iki tarafa da ayrı ayrı askerlerle saldırdılar. Taraflara da: "Bakın, karşınızdakiler sözünde durmadı" deyip bu gece baskını ile ortalığı karıştırdılar. Karanlıkta neye uğradıklarını bilemeyen müslümanlar harb etmeye başladılar. Her iki taraf da karşısındakini suçluyordu. İşte bu iki müslüman grup arasında meydana gelen çatışmaya Cemel vak'ası denir.
Bu vak'ada Hz. Aişe'nin ictihadı Hz. Ali'nin ictihadına uymamıştı. Buna rağmen galib olan Hz. Ali, müminlere anneliği Kur'an-ı Kerim ayeti ile sabit olan Hz. Aişe'ye ikram ve izzette bulundu. "Ali'yi sevmek imandandır." hadisini haber veren Hz. Âişe de Hz. Ali'yi çok severdi. Daha sonra Hz. Ali'nin şehâdetine üzüldü ve çok ağladı. Çünkü, sahâbiler birbirlerini çok severlerdi.
Hayatının son devrelerini müctehid olarak bilhassa kadınlara mahsus hallere dair fıkhî hükümlerde fetvalar vererek geçirdi. 676 yılında Medine-i Münevvere'de vefat etti. Cenazesini Ashâbtan Ebû Hureyre (r.a.) kıldırdı. Vasiyyeti üzerine Medine'de el-Bakî' kabristanına defnedildi.
Giyimleri
Kırmızı gömlek ve siyah örtü giymekle beraber, turuncu elbiseyi tercih ederdi. Ehrama girerken altın yüzük taktığı sarı elbise giymiş olduğu görünmüştür. Arada sırada ipek de giyerdi. Çok kanaatkar olduğu için yalnız bir çift ayakkabısı vardı, bunu temizler temizler giyerdi.
Bir fistanı vardı, kıymet itibarı ile 5 dirhem ederdi, fakat bu fistan zamanında o kadar kıymetli idi ki gelinler, düğünlerinde gelir bunu emanet alırlardı.
Elbise hususunda çok titiz idi, bir ara yeğeni Hafza ince bir başörtü ile yanına gelmişti. Hz.Ayşe onun baş örtüsünü tutup buyurdu:
"Sen bilmiyormusun Cenab-ı Hak Sure-i Nur da ne buyurmuştur?" Sonra kendisine kalın bir başörtüsü verdi.
İlmi ve İçtihadları
Hz. Ayşeden baş diğer hatunlarıda Resulullah'ın mubarek ağızlarından bire çok söz duymuşlarsa da, hiç biri bu sözün hakiki ruhuna Hz.Ayşe gibi nüfuz edememişlerdir.
Hz.Ayşe körü körüne taklide muhalifdi.
Kadınlar camiye gidebilir mi?

Resulullah kadınların camiye gelip de, camide namaz kılmalarına müsaade etmiş olduklarından. Hz.Aişe bu işin daimi olarak caiz olduğuna karar vermiştir. Fakat Hz.Aişe kadınların dönem içinde camiye gitmelerinin mahzurlu olabileceğini işaret ederek "Resulullah bu hususu hissetmiş olsalardı, her halde o zaman kadınların camiye gitmelerini men ederdi. Nitekim İsrail oğullarının kadınları men edilmişlerdir" dedi.
İslamda ibadetlere şirk karıştırmaktan men eylemede titiz idi.
Kabenin örtüsü kullanabilinir mi?

Kabe'nin anahtarcı başısı olan Şeybe İbn-i Osman bir ara, Kabe'nin örtüsünü kaldırdıktan sonra pis ve kirli ellerle tutulmasın diye:"Toprağa gömelim" diyince. Hz.Ayşe bunun Kabenin örtüsünün zamanla mukaddesleştirileceğinide göz önüne alarak, uygun görmedi ve buyurdu: "Kabe'nin örtüsünü istediğiniz gibi kullanırsınız, isterseniz satar, onun parasını da fakire fukaraya verirsiniz"
İlim elde etmekle kalmamış, bir çok meselede de içtihad etmişti.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 10:51 AM
Hazret-i Cuveyriye bint-i Haris


Müminlerin annesi...

Hz.Cuveyriye, Mustalikoğulları kabilesinin başkanı Harris b. Ebi Dirar'ın kızıdır. İlk ismi kendini beğenmek manasında "Berre" idi. Resulullah tarafından kadıncık, kızcağız manasına gelen "Cüveyriye" ismini aldı.
İlk evliliği
Mustalak kabilesinden amca oğlu Mesafi İbni Safvan ile evlenmiş ve dul kalmıştı.

Zatı Saadetleriyle Evliliği Hicret'in altıncı yılında Mustakiloğulları Medene'ye saldırı için hazırlık yapmaya başladılar. Durumu öğrenen Resulullah onlardan önce davranarak onlardan önce davrandılar. Bütün erkekler, kadınlar ve çocuklar esir olarak alındı. Esirlerin arasında bulunan, kabile reisinin kızı Cüveyriye için, dokuz okkiye altın kurtuluş fidyesi olarak tespit edildi. Cuveyriye yirmi yaşlarındaydı. Kurtuluş fidyesini temin edemeyince Hz.Peygamberimize gelerek:
- E y Allah'ın Peygamberi, benim başıma gelen felaketi biliyorsun. Sabit beni dokuz okkiye kurtuluş fidyesi ile serbest bırakacak. Beni kurtar.
Resulullah cevap olarak buyurdular ki:
- Ondan daha hayırlı bir teklifim var, kabul eder misin?
- Teklifiniz nedir ya Resulullah?
- Hem o parayı verip seni azat edeceğim, hem de seninle evlenmek istiyorum.
- Memnuniyetle kabul ederim.
- Ben de kabul ettim.
Bu haber hemen yayıldı. Yüz cibvarında bulunan esirleri ellerinde tutan sahabiler, "Biz Allah elçisinin hısımlarını nasıl esir olarak tutabiliriz" diyerek tüm esirleri serbest bıraktılar. Bu manzara karşısında serbest kalanlar ve diğer Müstakiloğulları İslam'a girdiler.
Zatı Saadetleri Cuveyriye'yi babasına teslim edip, ondan istedi.
Hz.Ayşe bu durum için, şöyle buyurur:
"Ben Cuveyriye kadar, kendi kavmine hayır bereket getiren bir hatun görmedim"
Ahlak ve Adetleri
Gayet metin, izzeti nefis sahibi bir hatun idi. Hz.Cuveyriye r.a. çok oruç tutar ve çok namaz kılardı. Hayrı sever, kendisi aç durur, yoksulları doyururdu.
Bir gün rsulullah onu sabah namazını kıldıktan sonra dua ve zikirle uzun zaman meşgul olurken görmüş ve kendisine şöyle buyurmuştu.
"Ben senden sonra üç kere, dört kelime söyledim ki, bugün sabahtan beri senin söylediklerinle tartılsa, onlardan daha ağır gelir. Dikkat et, o kelimeleri sana da öğreteyim : Subhanallahi edede halkıhi (Allah'ı yaratıklarının sayısınca tesbih ederim). Subhanallahi rıza nefsihi (Allah'ı razı olacağı şekilde tesbih ederim). Subhanallahi zinete arşıhi (Allah'ı arşının ağırlığınca tesbih ederim) Subhanellahi midade kelimatihi (Allah'ı kelimelerinin adedince tesbih ederim).
Bir Cuma günü Zatı Saadetleri, yanına gelmişlerdi. o gün Hz.Cuveyriye r.a. oruçluydu. Zatı Saadetleri buyurdular:
- Yarın sen oruç tutacakmısın?
- Hayır.
- Dün oruçlumuydun.
- Hayır
- Öyle ise iftar et.
Hz.Cuveyriye r.a. dan altmış beş hadis rivayet edilmiştir.
Vefatı
Hz.Cuveyriye hicri 50'de, 65 yaşında vefat ettiler. Namazını Medine valisi Mervan İbni Hakem kıldırdı ve Bakıy mezarlığında defnedildi.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 10:51 AM
Hazret-i Hafsa (r.a)

Müminlerin annesi...
Hz.Peygamberimiz'in risaletinden beş sene önce doğdu.
Hz.Ömer r.a. kızı. Annesi büyük sahabi Osman b. Mazun kızkardeşi Zeynep.
İslamı ne zaman kabul ettiği bilinmemektedir.

Hz.Ömer'in İslam'ı kabülünden sonra bütün aile ve yakınlarının müslüman olduğu bilgisinden yola çıkılarak onun da babasıyla birlikte müslüman olduğu söylenebilinir


İlk evliliği
Müminlerin annesi Hz.Hafsa daha önce Huneys b.Huzafe es Sehmi ile evlenmişti. Huzfe Habeşistan'a hicret eden müslümanlardandır. Hz.Hafsa'nın da bu hicrete katıldığı yolunda rivayetler bulunmaktadır. Habeşistan'dan dönen Huzafe daha sonra eşi Hz.Hafsa ile birlikte Medine'ye hicret etti. Hz.Huneys b.Huzafe Uhud savaşına katılmış ve ciddi biçimde yaralanmıştı. Bu yara sonucu Medine'de şehit oldu.
Zatı Saadetleriyle Evliliği
Hz.Hafsa beyinin yarasını bizzat kendisi tedavi etmeye çalışmıştır. Beyinin vefatına çok üzülür ve yas tutar. Nihayet Hz.Ömer dul kalan kızını Hz.Ebubekir'e nikahlamak ister cevapsız kalır, bu kez o günlerde eşi Resulullah'ın kızı Rukiye'nin vefatı ile yalnız kalan Hz.Osman r.a. nikahlamak istersede, Resulullah'ın kızı Ümmü Gülsüm ile evlenmeyi uman Hz.Osman bire süre düşündükten sonra:
- Şu günlerde evlenme doğru değil, diyerek özür diler.
Gerçek bir mümüne yakışacak şekilde kızını salih bir mümine nikahlamak için çaba harcayan Hz.Ömer, neticeye ulaşamayınca büyük bir üzüntüyle Hz.Peygamber'e gider. Söz sırasında:
- Ya Resulullah, Osman'a şaşıyorum. Hafsayı nikahlamayı teklif ettim yanaşmadı, diye dert yanınca.
Hz.Peygamberimiz:
- Sana Osman'dan daha hayırlı bir damat, Osman'a da senden daha hayırlı bir kaynata tavsiye edeyim mi?
Hz.Ömer:
- Evet ya Resulullah.
Hz.Peygamberimiz buyururlar:
- Sen kızın Hafsa'yı bana nikahlarsın, ben de kızım Ümmü Gülsüm'ü Osman'a nikahlarım.
Bu teklif karşısında bütün dünyalar Hz.Ömer r.a. olmuştu. Allah Resulu ile akrabalık kurmak hususunda büyük bir istek duymasına rağmen teklif etmek cesaretini gösteremiyordu. Çünkü Hz.Hafsa, Hz.Ayşe'nin deyimiyle, "Tam babasının kızı" yani biraz sert idi. Resulullah bu teklifi ile Hz.Ömer'in duyduğu şiddetli arzuyu gerçekleştirerek hem aralarındaki yakınlığı pekiştirmek, hem de onun İslam'a yaptığı hizmetleri ödüllendirmek istemişti.
Resulullah ile Hz.Hafsa'nın düğünü hicri üçüncü yılını ortalarında yapıldı. Dörtyüz dirhem mehir verildi.
Zatı Saadetleri bir ara Hafsa'yı boşamak istemiş ancak Cebrail'in " O çok oruç tutan çok namaz kılandır. Senin cennette de zevcendir" emriyle talaktan geri dönmüştür.
Tahrim Hadisesi
Hz.Peygamber'in eşleri içersinde birbiriyle en iyi anlaşanları Hz.Hafsa ile Hz.Ayşe idi. Hatta ikisinin sebeb oldukları bir takım olaylar üzerine Tahrim Sûresi gelmişti.
Zatı Risaletpenahileri helvayı ve balı çok severlerdi. İkindi nemazından sonra hanımlarının yanına gelirlerdi. Bir ara Hz.Hafsa'nın yanlarına gelmişlerdi. Her zamankinden fazla evde kalınca, kadınlık tabiatının bir eseri olarak, Hz.Ayşe'nin içine bir kurt düşer, işi kurcalmağa kalkar. Anlaşılıki, bir kadın Hz.Hafsa r.a. bir mikdar bal hgediye göndermiştir. Zatı Saadetleride oturup balı yemişlerdir. Hz.Ayşe meseleyi Hz.Sude'ye anlatır ve kendisinede şunu öğretir:
- Zatı Saadetleri senin yanına geleceklerdir, geldiği zaman, söyle" Ye resulullah siz Magafir mi *yediniz?
Hz.Sude r.a. bu soruyu Resulullah'a sorunca, buyurdular:
- Hafsa'nın evinde bir az bal yedim.
- Yediğiniz bal muhtemlen yabani arı balı idi.
Resulullah, bir ara yine Hz.Hafsa'nın evine geldiklerinde kendine bal ikram edilmek istendiğinde:
-Canım bal yemek istemiyor, bundan böyle de bal yemeyeceğim, buyurdular.
Zatı Saadetleri bal yememeğe karar verince, Vahy gelip aşağıdaki Ayeti Kerime nazil olur:
"Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?." (Tahrim Sûresi/1)
Bu hadiseden sonra, Zatı Saadetleri Hz.Hafsa'ya tenbih edip kendisine açtığı gizli bir sırrı ** kimseye söylememesini tenbihler. Hakat Hz.Hafsa Hz.Ayşe'den gizleyemez. Bunun üzerine aşağıdaki ayeti kerime nazil kılındı:
"Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber'e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi? dedi. Peygamber: Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi. " (Tahrim/3)
Bu şekilde, Resulullah üzülünce, Hz.ayşe ve Hz.Hafsa ikisi birlikte bir çare aramağa başlarlar. bunun üzerine ikisi hakkında aşağıdaki ayet-i kerime nazil olur:
"Eğer ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz, (yerinde olur). Çünkü kalpleriniz sapmıştı. Ve eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka verirseniz bilesiniz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir. Bunların ardından melekler de (ona) yardımcıdır" (Tahrim/4)
Ahlak ve Adetleri
Hz.Hafsa r.a. dini hususlara kuvvetli bağlı idi, çok geceleri ibadetle geçirir, gündüzleri oruç tutardı. Ömrünün sonuna kadar orucunu bırakmadı. Biraz hiddetli, çabuk kızardı. Bazen, Zatı saadetleriyle çekişmeğe bile cesaret ederlerdi. Sahih-i Buhari'de Hz.Ömer'den Hz.Hafsa hakkında bir rivayet nakl edilmiştir:
Cahiliye devrinde kadına pek önem verilmezdi. Bir ara benim bir işim oldu, karım bu konuda konuşmak isteyince bağırarak:
- Sana ne oluyor, bu işe sen nasıl karışırsın? Karım:
- Sen bana söz söyletmek istemiyorsun, halbuki senin kızın Resulullah'a karşı söz söyleyip cevap bile veriyor.
Bende bu sözü duyduktan sonraHafsa'ya gittim ve sorup, mesele nedir diye anlamak istedim.
- Annen böyle söylediğine göre, demek sen Resulullah'a karşı geliyormuşsun? Sakın bundan böyle bunun gibi hareket yapayım demeyesin. Yoksa azabı İlahi'den kurtulamazsın, diye kendisini korkuttum.
Vefatı
Hz.Hafsa hicri 45 yılında Medine'de vefat etmiştir.


KAYNAK:
1) Kadın Sahabiler, Mevlana Niyaz, Tercüme: Prof Ali Genceli, Toker Yayınları
2) Şamil İslam Ansiklopedisi
3) Elmalı Tefsiri
*Magafir, bir nevi çiçek, bal arıları usaresini çekerlerdi. Resulullah bu çiçeğin ağır kokusunu sevmezlerdi.
** Sır olan söze gelince, bu konuda da üç sözden bahsedilmektedir.


Birincisi, en sahih olarak rivayet edileni, bal şerbeti yeminidir.

İkincisi, esasen rivayeti zayıf olmakla beraber daha çok yaygın olan Mâriye yeminidir. Fakat bunların ikisinin de diğer eşlerden gizlenmesi gereken büyük bir sır olacağını, bundan dolayı iki kadına karşı çıkıp Peygamber'in nâil olduğu bütün kudret ve kuvvetin beyanıyla "Şüphesiz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir. Bunların ardından melekler de ona yardımcıdır." (Tahrim, 66/4) diye gayet dehşetli bir ihtar ve tehdidin reva görüleceğini, akıl pek de kabul edebilecek gibi görünmez. Gerçi asıl mesele söylenen sırrın büyüklüğünde değil, zatında küçük de olsa, sır olması itibariyledir. Önemsiz gibi görünen birtakım şeyler vardırki, sırası gelince pek büyük bir öneme sahip olabilirler. Küçük bir sırrı saklayamayanın büyüğünü hiç saklayamayacağı cihetle kendisine verilen bir emaneti muhafaza edemeyeceğinden dolayı emniyet ve güveni zayi etmiş, bir töhmet ve hıyanet konumuna düşmüş olur. Bununla beraber ona yapılacak kınama ve azarlamanın da, sırrın mahiyetiyle uygunluk arzedeceği, "Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükafatı Allah'a aittir." (Şûrâ, 43/40) hükmüyle bilinmektedir. Bu yüzden kanaatimizce burada söylenen sırrın başka bir söz olması gerekir.

Üçüncüsü, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in kendisinden sonra devlet başkanlığının Ebu Bekr'e ve Ömer'e geçeceğini Hafsa'ya bir müjde olarak haber vermiş ve gizlenmesini emretmiş olmasıdır. Tefsirlerin birçoğunda zikredilmiş olan bu haber, gerçi Kütüb-i Sitte'de (altı kitapta) nakledilmemiştir. Ancak Mâriye olayını rivayet edenler içinde bu haberi de rivayet edenler olduğu gibi başka güvenilir zatlar da nakletmişlerdir. "el-Bahru'l-Muhît"de Ebu Hayyan şöyle diyor: "Hadis, Mâriye sebebiyledir; bir de bal içtim denilmiştir. Meymûn b. Mihrân dedi ki: "Hadis, Peygamber'in Hafsa'ya sır olarak söylediği şu hadistir: "Ebu Bekr ve Ömer benden sonra hilafet yoluyla benim emrime sahip olacaklardır". Hafsa da gizlice Aişe'ye söyledi. Hakikaten bu işin gizlice söylendiği hakkında daha başka haberler de vardır." İbnü Ebî Adî ve Ebu Nuaym Hz. Ebu Bekr'in faziletleri hakkında ve İbnü Merdûye birkaç yolla Hz. Ali ve İbnü Abbas'tan şöyle rivayet etmişlerdir. Her ikisi de dedi ki: "Ebu Bekr ve Ömer'in emirlikleri Allah'ın kitabında vardır. "Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti..." (Tahrim, 66/3) Peygamber Hafsa'ya demişti ki: "Baban ve Aişe'nin babası benden sonra insanların vâlisidirler. Sakın kimseye söyleme." En iyisini Allah bilir."

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 10:52 AM
Hazret-i Hatice-yi Kübra (r.a)

Müminlerin Annesi...
Dört hatunun faziletleri bütün dünya hatunlarının faziletlerinden üstündür.

Meryem Bint-i İmran, Firavun'un karısı Asiye, Hatice bint-i Huveyled ve Fatma bint-i Muhammed"
Hz. Hatice, iki cihan serveri, Peygamber Efendimizin, temiz, iffetli, yüce ahlak sahibi hanımlarından ilki, müminlerin annesi.

Kureyş kavminden, babası Huveylid, annesi Fatıma. Baba ve anne tarafından soyu Peygamber efendimizin soyu ile birleşmekte.

Hz.Hatice ilk önce Varaka ibn-i Nevfel'e nişanlanmış ancak nikah yapılmamıştır. İkinci kez künyesi Ebu Hale ve ismi İbn-i Nebbaş olan bir zat ile nikahlanır. Ebu Hale'nin vefatından sonra Atik ibn-i Abid ile evlenir. Atik'in de vefatından sonra amca oğlu Sayfi ibn-i Umeyye ile evlenir. O'nunda ölümü üzerine dul kalır.
Hz.Hatice, ticaretle uğraşan zengin, haysiyetli, şerefli bir kadındı. Ücretle tuttuğu adamlarla Şam'a ticaret kervanı düzenlerdi. bunlar O'nun işlerini idare eder ve ticaretini yürütürlerdi .Hak teala Hz.Hatice'ye bol dünya malı vermişti. Fakat ardı arkasına geçirdiği sıkıntılı ve üzüntülü hadiseler onju dünyaya karşı soğutmuştu.
O zamanlar Zati saadetleri s.a.v.'in pak ve temiz ahlakı, namus ve haysiyeti dillere destan olmuş, bunun için de "EMİN" lakabı
ile anıla gelmekkteydi. Hz.Hatice bütün bunları hesaba katarak, büyük bir istekle, kendilerini, ticaret işlerini idare etmek hususunda vazifelendirmek için haber salar,
"Benim mallarımı Şam'a götürmek ve benim ticari işlerime bakmak istersen, kendi kölem Meysere'yi senin yanına katarım ve Şam'a gidersiniz. Ne kazanırsanız, başkalrına verdiğim haktan size daha fazlasını veririm" der.
Zatı saadetleri kabul eder, ticaret mallarını yükletip Basra tarafına doğru yola çıkar. Az bir müddet içinde mallarını iyi bir fiyatla satar. Mekke'ye dönüp hesap görüldüğünbde her defasınınkinin iki misli kazanç elde edildiğ i görülür. Hz.Hatice memnun olur o da konuşmuş olduğunun iki misli ni verir.
Zatı Saadetleriyle Evlenmesi
Hz.Hatice, etraflıca bir araştırma daha yapar. Kendilerinde evlenme arzusu başgösterir. Nefise isminde cariyesi ile haber gönderip, isteğini iletir, alınan cevap üzerine haberi amcası Amr İbn-i Esed'e ulaştırır.
Babası Ficar savaşında ölmüş bulunan Hz.Hatice'nin velisi bu amcasıydı ve onun işlerinide o görürdü. Hazret-i Resul-i Ekrem s.a.v. amcası Ebu Talib ve Amr İbni-i Esed her iki ailenin ileri gelenlerindendi. Aileler o zamnın örf ve adetleri gereğince Hz.Hatice'nin evinde toplanır. Nikahı Ebu Talib kıyar. Mehir olarak 500 altın mehir tesbit edilir. Hz.Hatice o sıralar 40, Resulullah 25 yaşlarındaydı.
İslamiyet
Allah Resulüne ilk vahiy nazil olduğu zaman, korkarlar, gelip durumu Hz.Haticeye anlatırlar. Hz.Hatice.
"Sen doğru konuşursun, sılayı rahmi gözeten kimsesin, emanete dikkat edersin, misafirperversin, halkın sıkınt8ılı ve üzüntülü zamanlarında yardıma koşarsın, Hak Teala seni yalnız bırakmayacaktır."
Hz.Hatice (r.a), amcası Veraka İbn-i Nevfel'e gider, meseleyi anlatır. Devrin meşhur Hristiyan alimlerinden olan Veraka anlatılanları dinledikten sonra şöyle der.
"İşte bu Musa'ya görünen hususdur ki, şimdi de bunda zuhur etmiştir. Keşki benim kudretim ve imkanım olsa da O kavminin arasında ortaya çıktığı zaman kendisinin yardımına yetişebilsem. Keşki imkan olsa da sizin kavminiz onu yerinden ettikleri zaman kendisine yardım edebilsem."
Veraka bu sözleri söyledikten kısa bir zaman süre sonra vefat eder. Resulullah'ın uzun bir müddet yardımcısı Hz.Hatice (r.a) olur. Derdini yalnız o dinler. Birlikte gizli gizli ibadet ederler. Bütün imkanını ona sunar, eline koluna kuvvet olur.
Sevgisi
Böyle bir bağlılıkla kocasına yönelen kadın elbetki onun rızasını alıp, ona itaat eder, onun rahat etmesini, huzura kavuşmasını düşünür. Bu bir yana Hz.Hatice (r.a.) öyle bir kadındı ki, dirayeti, zekası ve aklı ile kocasına karşı yönelen her türlü fenalığın önüne geçmesini bilmiş, kocasına muhalif bulunan müşriklere hadlerini bildirip, onların şerrinden korumayı başarmıştı.
Vefatlarından sonra bile Resulullah daima onu övgüyle anardı. Bu konuda Hz.ayşe (r.a) şöyle der.
"Hz.Haticeye ne kadar gıpta ederim. Başka hiç bir kadına gıpta etmem. Bir gün Resulullah'ın yanında Hz.Hatice'den bahis geçmişti. Bu benim damarıma dokundu. Döndüm dedim ki, o yaşlı bir kadındı. Şimdi Hak Teala sana daha iyisini ve daha güzelini vermiştir. Resulullah bu sözü duyunca kederlendihatta kızdı. Kızgınlıktan tüylerinin diken diken olduğunu hissettim. Şöyle buyurdular:
'Yemin ederim ki böyle değil. ben ondan daha iyi bir kadına kavuşmadım. o iman getirmiş bir hatun idi. Onun iman getirdiğ i zaman halk bütün bütün kafir idi. O beni kabul etti, beni teşvik etti, kendi malı ve serveti ile bana yardım etti. Diğer karılarımdan çocuğum olmadığı halde Hak Teala bana ondan evlat verdi."
Evet, Peygamberimiz Hz.Hatice haytta iken O'nun üstüne başka bir hanım almamıştı.
Ahlak ve Adetleri
Evlatlarına karşı çok şefkatli idi. Ev işlerini de hakkiyle bilen bir hatundu. Peygamberimize karşı büyük hürmeti ve sevgisi vardı. Hem peygamberliğinden önce hem sonrasında Resulullah ne buyurursa itiraz etmeden kabul eylerlerdi.
Faziletleri ve Menkibeleri
Hz.Ebu Hureyr (r.a) rivayet eder, Allah Resulu buyurdu:
"Dört hatunun faziletleri bütün dünya hatunlarınınfaziletlerinden üstündür. Meryem Bint-i İmran, Firavun'un karısı Asiye, Hatice bint-i Huveyled ve Fatma bint-i Muhammed"
Bir ara Hz.Hatice Resulullah'ı aramak için dışarıya çıkmıştı. o sıra bütün Araplar Zatı saadetlerine düşman idiler. Cebrail (a.s), kendine bir adam kiyafetinde görünür. Acaba bu adam düşmanmıdır, değilmidir diye Peygamberimizi ona sormaktan çekinir. Eve döndüğünde, Resulullah dönmüştür, olayı anlatır. Zatı saaadetleri buyururlar:
"Senin gördüğün ve beni sormak istediğin o zatın kim olduğunu biliyormusun? O Cebrail Aleyhisselam idi. Bana dönüp onun selamını sana bildirmemi söyledi ki, cennette senin için incilerden yapılmış bir bina hazırlanmıştır. Tabii orada böyle üzüntülü, sıkıntılı ve zahmetli külfetli şeyler bulunmayacakır."
Bir ara Cebrail (a.s) Peygamberimizin huzuruna gelip:
"Hak Teala Haticeye selam eder. Sen bunu Hatice'ye ulaştırasın" Resulullah ulaştırır. Hz.Hatice:
"İnnallahe hüve's-selam. Hak Teala selamın ta kendisidir. Cebraile de Selam olsun. Sana da Selam olsun Ya Resulallah"
Bu vaka Hz.Haticenin dini ferasetine delalet eder. Burada cevabında "Ve Aleyhisselam" (O'na da selam olsun dememiştir.)
Sahabiler ilk başta namazda teşehhüd okudukları zaman Et-Tahiyyatü Lillah demezler ve "es-selamü Al'llah" derlerdi. Peygamber efendimiz böyle söylenmesini men ettiler ve buyurdularki; "Allah Teala'nın esasen "Selam" ismidir. Bunun yerine "Ettahiyyatü lillah" deyiniz"
Bir ara Resul-i Ekrem (s.a.v) hasta olan kızı Hz.Fatime (r.a)'ı ziyaret eder. Buyurur:
- Kızım nasılsın?" Hz.Fatime arz eder:
- İyi değilim, hastayım, işin fena tarafı şu ki, evde yiyecek hiçbir şey de yok. Peygamberimiz buyurur:
- Kızım sen istemezmisin ki, dünyanın bütün kadınlarının hanımı olasın? Hz.Fatime arz eder:
- Babacığım, Meryem bint-i İmran ne idi? Peygamberimiz buyurur:
- O kendi devrinin kadınlarının hanımı idi, sen de kendi devrinin kadınlarının hanımısın. Hatice de son devrin kadınlarının en iyisi ve hanımıydı.
Evlatları
Hazret-i Hatice birbiri ardına üç kere evlenmek zorunda kalmış. Resul-i Ekrem dördüncü beyleri olmuştu. Bu evliliklerinden aşağıdaki çocukları doğmuştu:
1. Ebu Hale'den Hind isiml oğlan çocuğu.
2. Atik'den yine Hind isimli kız çocuğu
3. Sayfi'den Muhammed isimli oğlan çocuğu.
Hz.Hatice'nin iki çocuğunun ismininde Hind olmasına binaen künyeside Ümm-i Hind olmuştur.
Resul-i Ekrem (s.a.v)'den de Kasım ve Abdullah isimli iki oğulları olmuştur . Lakapları Tahir ve Tayyib idi ikiside İslam devrinde dünyaya gelmişlerdi. Dört kızının ismleride; Zeyneb, Rukayye, Umm-i Kulsum ve Fatime (r.a) dır. Kızların hepside İslamiyetten önce doğmuşlardır. Erkek evladı Kasım emekleme devrinden kurtulmuş yürürken vefat etti. Abdullah ise daha küçük vefat etti.
Vefatı
Hz.Hatice Resulullah (s.a.v) ile nikahlandıktan sonra 24 sene bir arada yaşadı. Nübuvvetin sekizinci senesi, Hicretten üç sen önce, Ramazan ayının başında vefat etti. O zaman daha namaz farz olmamıştı. Kendisine Cenaze namazı kılınmamıştır. Çünkü bu hüküm nazil olmamıştır. Haccun mezarlığına defn edildi Dünyada göremedik. Allah (C.C.) Cennetde görmek nasip etsin. Bizi ona misafir etsin. Resulullah misafiri severdi O'da Resulullah'ın sevdiğini severdi Şefaaatinden bizide nasiplendirsin.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 10:52 AM
Hazret-i Meymune Bint-i Haris

Müminlerin annesi...

İsimleri ilk önce Berre idi, Zatı saadetleri ile evlendikten sonra ismini değiştirip Meymune koydular.
İlk nikahı Mesud İbn-i Amr İbn-i Umayr Sakafi ile oldu. Resulullahdan önce Ebu rehme İbn-i Abd ul-Uzza'nın karısı idi. Hicri 7.senede ikinci kocasıda öldü
Zatı Saadetleriyle Evliliği
Resulullah'ın son nikahları kendisiyle oldu. Bu nikahta Hazret-i Abbbas Ibn-i Abdulmuttalib r.a. vekaleten bulunmaktaydı. O sıralarda Zatı saadetleri umre niyetiyle Mekke'ye doğru yola çıkmışlardı. Zatı Saadetleri Umre ehramını bağladıktan sonra 500 dirhem mehriye ile kendilerini nikahladılar. Umre dönüşü Mekke'ye on millik mesafede, Serf mevkinde konakladıklarında Hz.Meymune oraya getirilmişti, evlenme merasimleri burada oldu.

Ahlak ve Adetleri
Hz.Ayşe r.a. anlatıyor:
"Meymune bizim hepimizden fazla Allahından çekinen ve sılayı rahmi gözeten bir hatun idi".
Bir ara bir kadın, hastalığı sırasında adak adamış ce iyi olunca Bettül-Mukaddes'e gidip orada namaz kılayım demişti. Hak Teala kendisine şifa verir. Kadında adağını yerine getirmek için Hz.Meymune'nin yanına gelip izin ister. Hz.Meymune buyurur:
"Mescid-i Nebevi'de kılınacak olan namazın sevabı diğer mescidlerde kılınacak olan namazlardan bin kere fazladır. Sen git Mescidi Nebevi'de namazını kıl."
Bazen borç alır ve hayır işlerine sarfederdi. Bir ara çok borçlanmıştı, borcunu ne şekilde ödeyeceğini kendine sorduklarında:
"Resulullah buyurmuştur, herkes iyi niyetle borçlanırsa, Hak Teala kendisi onun borcunu öder."
Cariyesi bir ara Hz.İbn-i Abbas'ın evine gitmişti. Orada karı koca arasında bazı çekişmeler olduğunu görür, arada ufak tefek incinmeler olduğunu anlar, sorup öğrenmek ister, ev sahibi muayyen günlerde, karısının yatağını ayırmak istermiş. Hz.Meymune bunu duyunca cariyesine:
"Git ve söyle, neden Resulullah'ın usülüne aykırı hareket etmek ister. Bu ginbi durumlarda Resulullah bizim yatağımızda istirahat buyururlardı."
Kendisinden 76 hadis rivayet edilmiştir.
Vefatı
Hicri 51 senede gelin olduğu yerde vefat etti. Düğün merasimin yapıldığı yer onun mezarı oldu. Zatı Saadetlerinin son nikahı olduğu gibi, hatunları arasında en son vefat edenide o oldu.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 10:53 AM
Hazret-i Safiye bint-i Hayy (r.a)

Müminlerin annesi...
Medine'deki yahudilerden Nadiroğulları kabilesi reisi Huyevy b. Ahtab'ın kızıydı.

Asıl ismi Zeynep idi. Arabistan'da reislere veye hükümdarlara düşen ganimet hissesine "Safiyye" denildiği ve bu sebeple, Zeynep'de Hayber savaşında esir olarak Resulullah'ın hissesine düştüğü için bu isimle adlandırılmıştı. Babası Hz.Peygambere karşı müşriklerle işbirliği görüşmeleri yapmış, bundan dolayı Medine'den uzaklaştırılmış, kabilesinin bir kısmıyla birlikte Hayber tarafına gitmiş, Ahzab savaşı sırasında Kureyzoğullarını müslümanların aleyhine kışkırtmak için onların kalelerine gitmiş, akibetide onlar gibi olmuş ve orda öldürülmüştü. Hz.Safiyye'nin annesinin ismi Durra idi.

İlk evliliği
İlk önce Sellam İbn-i Mişkem el-Kuradi ile evlenmişti.. bu zat meşhur bir şair, aynı zamanda ileri gelen bir kumandan idi. Bir süre sonra boşanarak, daha sonra Kinane İbn-i Ebi Hukayk ile evlenmişti. Bu zat Hayber'in en meşhur kalesi bulunan Şemmus kalesinin kumandanıydı. Hayber'in müğslümanlar tarafından fethi sırasında öldürülür. Safiye bu savaşta babası ve kardeşinide kaybeder. O da artık savaş esirleri arasındaydı. Acınacak durumu vardı.
Zatı Saadetleriyle Evliliği
Ganimet malları taksm edilir. Esirlerde bölüşülmek için toplanılır. O sırada Sahabilerden Vahye el-Kelbi huzuru saadete arz edip:
- Bana bir cariye lazımdır, der.
Resulullah, esir kadınlar arasından istediğini seçmesini buyurur. O da Safiyeyi seçer. Safiye, imtiyaz sahibi bir hatun olduğundan diğer sahabiler bu seçime itiraz ederek:
- Safiye Beni Nudeyr bir kavmin başkanının kızıdır. böyle bir cariye ancak Zatı Risaletpenahilerine yakışır, derler.
Zatı Saadetleri de sahbilerin bu fikrini kabul buyurdular. Vahye'ye de bir başka cariye verdiler, hem onu razı ettiler, hem de itirazlara meydan kalmadı.
Resulullah, Yahudiler ile bir anlaşma imzaladıktan sonra Safiye'ye İslam ve Yahudilik hakkında görüşlerini sordu.
"Ey Allah'ın Resulü ! İslam'ı arzu etmiş ve sen davet etmeden önce seni tasdik etmiştim. Babam da senin davanın doğruluğu itiraf ederdi. Fakat ırkçılık onu götürdü. Ben Allah'tan başka ilah olmadığına ve senin Allah'ın Resulü olduğuna kesinlikle inanıyorum." cevabını alınca Hz.Safiye'yi azad edip, onunda isteği üzerine kendilerine nikahladılar.
Hz.Peygamber (s.a.v.) yeni hanımını yakından tanımaya fırsat bulabildiği ilk gece onun yanağında yeşil bir benek gördü. Sorması üzerine Hz.Safiyye'nin cevabı şu olmuştu:
-Bir süre önce rüyamda, gökteki ayın yerinden ayrılıpgöğsümün üzerine düştüğünü gördüm: bunu kocama anlattığımda o "Sen şu Medine Kralı ile evlenmek istiyorsun" dedi. suratıma şiddetli bir şamar indirdi, işte bu onun izidir.
Hayberden ayrılışlarında Resulullah O'nu kendi develerine bindirirler ve kendi hırkalarını onun başına örterler. Bunda maksat halkın Hz.Safiyenin artık Ezvac-ı Mutahherattan olduğunu bilmesidir. Medineye geldiklerinde kendilerine büyük bir ziyafet çektiler.
Hz.Safiye'nin güzelliğini duyan ensar kadınları görmeğe gelirler. Hz.Ayşe de örtünüp gelir. Kadınlar görüp gittikten sonra Zatı Saadetleri Hz.Ayşe'ye yanaşıp yavaşcacık buyurdular:
- Nasıl, Ayşe?
Hz.Ayşe arz eder:
- Bir yahudi kızı.
Zatı Risaletpenahileri buyururlar:
- Hayır Ayşe, böyle deme, müslüman oldu ve iyi müslüman.
Ahlak ve Adetleri
Hayber'in el-Kammus kalewsi feth edilmiş. Hayber üzerinde İslam bayrağı dalgalanmaya başlamıştı. Hz.Safiye amcazadesi ile birlikte Hz.Bilal r.a. maiyetinde huzuru saadete götürülüyordu. Yoldan geçerken, Yahudilerin cesetlerinin bulunduğu yerden geçmek zorunda idiler. Gayet nazik bir durum idi. Yanında bulunan hatun feryd ü figanı kopardı. Toprakları başına savurmağa başladı. Fakat o metanetini muhafaza etti, hatta kocasının cesedinin yanından geçerkende çıtını çıkarmadı.
Bir ara cariyelerinden biri Hz.Safiye'yi Hz.Ömer'e şikayet ederek:
-Safiye'den Yahudilik kokusu geliyor. Şimdi bile "Cumartesi" gününe hürmet gösteriyor. Yahudilerle münasebetini kesmiyor.
Hz.Ömer de meseleyi Hz.Safiye'ye sorar. Hz.Safiye buyurur:
- Hak Teala bana Cumartesi yerine Cumayı inayet kıldıktan sonra Cumartesi'ne hürmet göstermeme ne lüzum vardır. Buy bir tarafa dursun. Yahudilerle münasebetim olduğuna gelince, onlar benim akrabalarımdırlar, ben sılayı rahmi nasıl keserim, dedi. Hz.Safiye bu olaydan sonra cariyesini azad eder.
Bir yolculuk esnasında, Hz.Safiye'nin devesi hastalanır, yürüyemez olur. Canı sıkılır, gayri ihtiyari ağlamağa başlar. Zatı Saadetleri durumu haber alır, gelir mübarek elleriyle gözyaşlarını siler. Hz.Safiye r.a. bu muhabetten daha fazla ağlamağ başlar. Resulullah, kafilenin hep inmesini emir buyururlar. akşam olunca Hz.ZEynep bint-i Cuhuş'a:
- Zeynep sen safiye'ye bir deve ver.
Hz.Zeynep:
- Nasıl? Ben kendi devemi bu Yahudi kızına mı vereceğim?
Hz.Zeyneb'in bu sözünden Zatı Saadetlerinin canı sıkılır. bunun içinde iki üç ay onunla konuşmazlar. Sonunda Hz.Ayşe'nin araya girmesiyle affederler.
Hz.Safiyer İslam halkasına girdikten sonra kendisine "Yahudi" denmesine çok üzülürdü. Bir gün Resulullah evine teşrif eder, onu ağlarken bulur. Sebebini sorduklarında, Hz.Ayşe ve Hz.Zeyneb'in şöyle dediğini öğrenir:
-Bütün Ezvacı- Mutahherat arasında biz hepsinden daha imtiyazlıyız daha üstünüz. Biz Zatı Saadetlerinin yalnız karısı değil aynı zamanda amca çocuklarıyız.
Zatı Saadetleri buyurdular:
-Niçin sen demedin ki, benim dedem Harun a.s., amcam Musa a.s., kocam da Muhammed (s.a.v.) dır. böyle olunca siz benden nasıl da üstün olabilirsiniz.
Vefatı
Hz.Safiyye r.a. Hicri 50 yılında vefat etmiştir. Ölüm döşeğinde iken, sahip olduğu malların üçte birini, Yahudi dininde ısrar edip kalmış olan bir yeğenine vasiyet etmiş, geri kalanını sadaka vermişti. Bazı müslümanlar buna karşı çıktı. Hz.Ayşe r.a. araya girerek vasiyetin yerine getirilmesinin İslam hukukuna uygun olacağını ifade etti. Vasiyet ettiği gibi yaptılar.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 10:54 AM
Hazret-i Sûde Bint-i Zem'a (r.a)

Müminlerin annesi...
İsmi Sude idi. Babası Zem'a İbni Kays, annesi ise Şemmus bint-i Kays idi.
İlk evliliği Kendi amcazadesi Kekran Ibn-i amr ile evlenmişti. Sekran Habeşistan'dan Mekke'ye geldiği zaman Hz.Sude de onun yanında idi. Her ikisininde İslama intisabları aynı zamanda olmuştu.

Sekran'ın Mekkede vefatından sonra, iddet müddetinin sona ermesini müteakip Resulullah haber gönderip nikahlanma isteğini ilettiler. Hz. Sude'nin ilk kocasından Abdurrahman isimli bir oğlu olup, Cilevla savaşında şehit olmuştu.
Zatı Saadetleriyle Evliliği
Hz.Sude, Hz.Hatice'den sonra Resulullah'ın evlendiği ilk hatun idi. Bu sıralar Hz.Hatice'nin vefatı nedeniyle Peygamberimiz pek üzgün idiler, yalnızlık çekmekteydiler. Hz.Osman Ibn-i Mazun'un hanımı Hz.Hule kendilerine:
-Ya Resulullah, yeniden evlenmezmisiniz? diye sorar. Resulullah bu sorusunu nazari itibare alınca, durum Hz.Sude'ye iletildi, o da memnuniyetle kabul ederek.
- Fakat usulü gereğince birde babama sorayım, dedi.
Kısa zamanda bütün hazırlıklar tamamlandı, 400 dirhem mukabilinde Zatı Risaletpenahileriyle nikahlandı.
Resulullah'ın vefatından sonra evden hiç çıkmadı.
Ahlak ve Adetleri
Hz.Ömer Ibn-i Hattab r.a., bir kese içinde Hz.Sude'ye para göndermişti. Hz. Sude:
- Bu da ne? buyurdular.
- Paradır.
- Hurma gibi keseye mi girdi para? dedi ve hepsini hemen orada ihtiyaç sahiplerine dağıttı.
Hz.Ayşe r.a. buyuruyor:
- Ben hiç kıskanması olmayan kadın görmedim, yalnız Hz.Sude de kıskançlıktan eser yoktu. Sude kadar da hiç bir kadını kendime bu kadar yakın hissetmedim. Zannederimki, onunla benim ruhumuz iki ayrı vucudda bulunan bir tek ruh gibidir.
Hz.Sude çabuk kızardı. Bazen en ufak şeye bile kızar, gücenirdi. Fakat aynı zamanda latifeden de hoşlanırdı. Çok kere Resulullahı güldürecek sözler söylerdi. Bir ara Zatı Risaletpenahilerine:
- Dün akşam ben sizin arkanızda namaz kılıyordum. Siz ruku'da o kadar geciktiniz ki, ben burnumdan kan geliyor zannettim, bunun için de kan dökülmesin diye burnumu tutmak zorunda kaldım.
Bunu duyan Zatı Saadetleri gülümsediler.
Vefatı
Hz.Sude Hz.Ömer r.a.'ın hilafetinin son yıllarına doğru vefat eder.
Bir gün Resulullah huzurunda mubarek zevceleri sorar:
- Ya Resulullah, bizden hangimiz en evvel size kavuşur, dersiniz?
Resulullah buyururlar:
- Hanginizin eli en büyük ise...
Bunun için Resulullah'ın vefatından sonra hatunlar ellerini ölçer, Hz.Sude'nin eli hepsinden büyük çıkar. Fakat aralarında ilk önce Hz.Zeynep vefat edince mesele anlaşılır. Eli büyükden maksat çok sadaka ve hayrat veren, eli açık olan demekmiş. Aralarında bu vasfı en çok taşıyan Hz.Zeynep idi.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 10:54 AM
Hazret-i Ümmü Habibe

Müminlerin Annesi... Ebu Süfyan'ın kızı olan Ümmü Habibe'nin ismi Remledir. Arap örf ve adetlerinden dolayı, ilk evliliğinden doğan kızı Habibe'den dolayı "Ümmü Habibe" künyesini almıştı. Annesi Safiye bint-i Ebu las.dır. Bu hanım Hz.Osman r.a.'ın baba ve anne bir halası idi. İlk evliliği
Zatı İffetpenahileri ilk önce Ubeydullah İbn-i Cuhuş ibni Refah ile evlenmişti. Ümmü Habibe, İslam gelmeden önce Hanif dinine bağlı idi. İslam'ın ilk günlerinde kocası Ubeydullah ile birlikte, Müslüman olmuş. Bu yüzden kocası ile birlikte müşriklerin eza ve cefasına maruz kalmıştı. Bu eziyetlerden kurtulmak için Habeşistana giden ikinci kafile içinde yer aldı. Ancak dini uğruna yurdunu terk eden Ubeydullah Habeşistana vardığında papazların tesiri ile İslam'dan dönerek (irtidad) Hristiyanlığa girdi. İrtidad olyından önce Hz.Ummu Habibe bir rüya görmüştü. Kocasının suratı gayet çirkinleşip maymuna dönmüştü. Son zamanlardaki hareketlerindeki değişiklikler ve bir rüya ortada bir şeyler olduğunu gösteriyor, ancak bir şey diyemiyordu. Rüya'nın ertesi günü kocası onu karşısına alarak:
"Önceleri din konusunu uzun uzadıya düşünmüştüm. Hristiyanlıktan daha hayırlı bir din görmeyip Hristiyan olmuştum. Sonra Muhammed'in dinine girdim ve şimdi tekrar Hristiyanlığa döndüm" sözleri ile kocasının gerçekten İslam'dan çıktığını anladı. Ümmü Habibe rüyasını kocasına anlatıp onu İslam'a davet etmeyi çalıştıysa başarılı olamadı. Kocası da onun üzerinde Hristiyanlığa döndürmek için çok büyük baskı uygulamış ama bu çabaları sonuçsuz kalmıştı. Hz.Ümmü Habibe dininde sebat gösterdi. Kocasından ayrıldı. Ubeydullah ise içki alemlerinde öldü gitti.
Zatı Saadetleriyle Evliliği
Hz.Ummu Habibe yapayalnız kalmıştı. Habeşistanda gurbet bir ülkede dul bir kadın idi. O Mekke'nin yüksek aristokrat bir ailesine mensuptu. Bu yüzden kolay kolay evlenemezdi. Korunmaya muhtaçtı. Babası ebu süfyan henüz Müslüman olmamış, Müslümanların en büyük düşmanlarındandı. Babasının yanına dönemezdi. Resulullah Ümmü Habibew'nin bu durumunu haber almıştı, iddeti bittikten sonra nikah için kendilerine haber ulaştırdılar. Bunun için Amr İbn-i Umeyye Damari. Habeşistan hükümdarına gönderildi. Zatı saadetlerinin, mümesili gelince, Hükümdar kendi cariyesini Hz.Ummu Habibeye gönderip, meseleyi anlattı:
"Resulullah s.a.v., senin nikahın hakkında bana bir mektup göndermiştir. Şimdi sen bu işe razı isen, bir vekil tayin eyle de nikah işini tamamlayalım" diye bildirdi.
Hz.Ummu Habibe de Halid İbn-i Said'i kendisne vekil tayin etti ve nikahın tamamlanmasını bildirdi. Akşam üzeri Habeşistan Hükümdarı, Müslümanları topladı ve Hz.Cafer İbn-i Ebu Talib'i de çağırıp, şahitlik ettirdi ve kendisi nikahı kıydı. Aynı mecliste Zatı Risaletpenahilerin ödemesi için dört yüz dirhem mehriye kararlaştırıldı ve bu mehriye nakden Halid İbn-i Said'e verildi. Nikah bitip, hakl dağılıp gitmek üzere iken Hükümdar Said'e dönüp:
"Gitmeyin, durun. Enbiyanın sünnetidir ki, nikah zamanında yemek yene ve öyle gidile" Hepsi oturdular yemek yedikten sonra ayrıldılar.
Nikah kıyıldığında Hicri 6.yıl idi ve Hz.Ummu Habibe 36 yaşında idi. Nikahdan birkaç gün sonra diğer müslümanlarla birlikte iki gemiyle yola çıktılar. Medinenin limanı olan yere geldiler. Resulullah Hayber Gazasında Ketibe Kalesinin fethi ile meşgul idi. Tam o sırada onlarda geldiler Peygamberimiz:
"Bilmemki bu iki şeyin hangisi ile sevineyim, Hayber'in fethi ilemi ,yoksa Cafer'in gelişi ile mi?" diye sevincini belirrtmişti. Bu arada Hayber'den alınan ganimetlerden Habeşistan muhacirlerinede hisse verildi.
Peygamberimizin diğer hanımları bu yeni eşi iyi bir şekilde karşılamak istediler. Başlangıçta Hz.aişe onda kendisini kıskandıracak bir şey bulamadı. Zira yaşı fazlaydı. Onu kendi tarafına çekmek istedi. Ebu Süfyanın kızı bunu kabul etmedi. Ebu Süfyan kızının düşmanı ile evlenmesine kızması gerekirken aksine o bir bakıma memnuniyetini ifade etti.
"O reddeedilemeyecek bir erkektir" diyerek bu evlkiliği tasvip ettiğinide gösterdi.
Resulullah, Ümmü Habibe için daha önceden bir oda yaptırmıştıki bu oda diğer hanımlarınınkine göremescide en uzak olanı idi. Resulullah'ın emriyle Bilal, Hz.Ümmü Habibe'yi odasına götürmüş. O da orada bir süpürge bulmu, yanındaki kölesi ile birlikte odayı temizlemiş, bir kıl yaygı sererek odayı döşemişti. Resulullah eve akşam olup geldiğinde güzel bir koku hissetmiş, odayıda döşenmiş olarak görünce:
"Kureyş kadınları etrafı döşeyen, yerleşik kadınlardır. Bedevi ve arabi değilerdir." buyurarak Hz.Ümmü Habibe'nintemizlik ve döşeme zevkini takdirt etmişlerdir.
Peygamberimizin, onunla evlenmesi, onun sabrının, cihadının ve çektiği sıkıntıların bir mükafatı idi. Ayrıca bu evlilik İslam Hukuku bakımından da önem taşımaktaydı. Çünkü bu nikah "Gaybi nikah" olarak icra edilmişti.
Resulullah'dan sonraki günleri
Peygamberimiz ile dört yıl evli kaldıktan sonra, Resulullah'ın vefatından sonra zahidane bir hayat yaşadı. Peygamberimizin diğer hanımları gibi saygı ile karşılandı. İslam tarihinde ortaya çıkan fitne ateşinden uzak kaldı. Ancak bununla beraber, dayısının oğlu olan III.Halife Hz.Osman'ın evinin muhasarası esnasında onun evine geldiği, orada bulunan asilerden bir adamın onun baş örtüsünü çektiği, Hz.Ümmü Habibe r.a.'nın ona beddua ettiği, bu beddua'nında derhal yerine geldiği kaynaklarda bildirilmektedir.
Ahlakı
İmanı kuvvetli bir hatun idi. Bu hususta ne yakınını nede akjrabasını kâle alırdı. Babası Ebu sufyan kafir iken bir ara Medine'ye gelmiş, Resulullah ile anlaşmak istiyordu. Daha evvelki anlaştmayı biraz geniş tutmak istiyordu. O ara kızınıda görmek istedi. Kızının evine gelerek Resulullah'ın şiltesine oturmak istiyince kızından sert muamele gördü. Hz.Ümmü Habibe r.a. şilteyi kaldırdı ve babasının bu şilte üzerine oturmasını istemedi. Ebu süfyan buna çok içerledi:
"Kızım, senin bu şilten o kadar kiymetli midirki, babnı onun üzerine oturtmak istemiyorsun?" Hz.Ümmü Habibe buyurdu:
"Evet, çok kiymetlidir, zira bu şilte Zatı Risaletpanahilerinin s.a.v.in şiltesidir. Sen müşrik olduğun için pissin, sen oturamazsın." EbuSufyan:
"Sen benden sonra büsbütün bozulup gitmişsin"
Hadislere çok dikkat ederdi. Başkalarınada bu hususta tavsiyede bulunurdu. bir ara yeğeni Ebu sufyan İbni Said onun evine gelmişti Kendisine abdest almasını tavsiye edip şöyle buyurdular:
"Resulullah s.a.v. buyurmuşlardır: 'Her kim bir şey pişirecek olursa abdest alması iyidir.'"
Babası vefat ettiği zaman, güzel kokular, sürünüp, iyi elbiseler giyerek, Resulullah buyurdular:
"İman sahibi bir kadın için her hangi bir şekilde üç günden fazla matemli bulunmak caiz değildir. Ancak kocası için, bunun müddeti dört ve on gündür."
Vefatı
Hicri sene 44 de Muaviyenin hilafetinde vefat etti. O zaman 73 yaşında idi. Vefatından önce Hz.Ayşe'yi çağırarak.
"Benimle senin ve diğperlerinin arasında münasebet vardı. Her ne kadar aramızda hataen bir şey geçmiş ise, senden afv etmeni isterim. Af ve hayır dua ile yad edip, benim için mağfiret talep et."
Hz.Ayşe'de dua edip:
Sen beni memnun etmişsin, Hak Teala da seni memnun kılsın buyurdular."

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 10:55 AM
Hazret-i Ümmü Seleme (r.a)


Müminlerin annesi... İlk hicaba giren hanım ...
Asıl adı Hind'dir. Oğlu Seleme'den dolayı, Ümmü Seleme diye adlandırılmıştır. Babası Ebu Umeyye bint-i Mugayre İbn-i Ömer İbn-i Mahzun, annesi Atik bint-i Amir İbn-i Rabia İbn-i Malik Kinaniye idi.
İslamiyete intisabı
Kocasıda kendiside ilk müslümanlardandı. Nübüvvetin ilk günlerinde halkın keşmekeş olduğu zamanlarda, Hakkın nerede olduğunu anlayıp İslam halkasına girmişti
İlk Evliliği

İlk önce halasının oğlu Hz.Ebu Seleme İbn-i Abdul Esedile evlenmişti.


Hicret
Beyi ile birlikte Habeşistana hicret etmişler. Orada bir müddet kaldıktan sonra Medine'ye geldiler. Medinye geldikten sonra felaketlerle karşılaştı. Kendi dilinden olay şöyle anlatılır:

"Ebu Selem e ile Medineye gelmeğe karar verdik. Bir devemiz vardı. Bu deveye çocuğumuz Seleme ile birlikte binmiştik. Ebu seleme de devenin yularını tutmuş yürüyordu. Benu Mugayre mıntıkasına geldik. Bunlar benim baba tarafımdan aşiretim idiler. Ebu selemeye eziyete etmeğe başladılar ve

"Bizim kızımızı sen neden böyle fena bir durumda bulundurursun?" dediler. Yuları Ebu Selemenin elinden aldılar ve beni kendileri ile alıp götürdüler. O ara, Ebu Seleme'nin aşireti Benu Abdül-Esed halkı da çıka geldi. Onlar da oğlum Seleme'yi aldılar ve Beni Mugayrelilere şöyle dediler:

"Madem ki siz kendi kızınızı kocasından ayırıp almak istersiniz, biz de kendi çocuğumuzu elbette ki sizin yanınızda bırakmayız." İşte bu şekilde ailemiz dağıldı. Üçümüzden her birimiz bir tarafda, birbirimizden ayrıldık. Beni çekişmeler esnasında hırpaldılar, fenalık geçirdim. Hicret hükmü verilmiş olduğundan, Ebu Seleme Medinenin yolunu tutup yola devam etti. Çünkü Ebu Seleme ne kendi aşiretine ne de beni m aşiretime söz anlatamamıştı. Yapayalnız Medineye vardı. Ben de kendi aşiretime geldim.

Sabahleyin evden çıkar, bir toprak yığınının üzerine oturur akşama kadar ağlardım. Bir sene böyle geçti. Bir gün bu perişan halimi gören biri bana bir şeyler olmasından korkarak aşiretin ileri gelenlerini toplayarak:

"Siz ne biçim insanlarsınız? Bu zavallı kadından ne istersiniz? Niçin bunu çocuğundan ve kocasından ayırırsınız? Niçin bunları birbirine kavuşturmazsınız?"

Adamcağız bunları öyle içtenlikle söylüyorduki, herkes tesir altına kaldı. Bana acvıdılar ve kocamın yanına gitmeme müsaade ettiler. Beyimin aşiretide, bunun üzerine çocuğumu getirip teslim ettiler. Bana bir deve bir havdec temin ettiler. Oğlumla yapayalnız yola koyulduk. Ne yapacağımı şaşırmıştım. İşte o sırada Osman İbn-i Talha çıka geldi. Nereye gitmek istediğimi sorup, neden yalnız başıma lkaldığımı öğrenmek istedi. Ben de kimsem olmadığını ve başımdan geçenleri anlattım. Bana yardım etti. Konakladığımız zaman çeker gider uzakta bir ağacın altında istirahat ederdi. Medine yakınlarında Kaba mevkine geldiğinde Ebvu Selem'yi bulup beni teslim ederek, kendisi Mekke'ye döndü. "

Hz.Ümm-i Seleme, Osman Ibn-i Talha'nın bu iyiliğini her zaman hatırlar ve bu hususta hep şöyle derdi.

"Ben Osman Ibn-i Talha'dan daha yüksek seciyeli ve iyiliksever bir insan görmedim"
İlk hicaba giren hanım
Hz.Ümmü Seleme hicaba ilk girmiş bulunan (Mesture) hatun idi. Medine'ye örtünerek gelmişti. Yüksek bir aileye mensub idi. Kaba mevkine geldiği zaman, halk kendisine kim olduğunu surduğunda "Ümeyyenin kızıyım" dediğinde kimse inanamıştı. Çünkü o zamanlar asil ailelerin kadınları yalnız başına yola çıkmazlardı. Nerde Ebu ÜĞmeyye'nin kızı çıksın. Hz.Ümmü Selem İslam için, Hak Teâla'nın emri için bu yolculuğa katlanmıştı.
"Ya Rabbi ondan daha iyisini onun yerine koy"
Daha hicret henüz bitmişti. Kocasına yeni kavuşmuştu. Ebu seleme cihad için uhud gazasına katılır. Bir ok ile yaralanır. Bir ay kadar tedavi sonucu iyileşir. ancak aradan zaman geçtikçe eski yara yeniden açılır, bir türlü düzelmek bilmez ve vefat eder.

Hz.Ummu Seleme vefat haberini Rersul-i ekrem'e ulaştırır. Resulullah evlerine teşrif eder, gönüllerini alır, sabır tavsiye ederek şöyle buyururlar:

"Ey Ummu Seleme şöyle dua et: Ya Rabbi ondan daha iyisini onun yerine koy".

Sonra Resulullah s.a.v., Ebu Selemenin cenazesinin başı ucuna geldiler ve cenazenin hazırlanması ile bizzat meşgul oldular. Cenaze namazını kıldırdılar ve namazda "dokuz tekbir" aldılar. Halk, neden böyle yaptıklarını sorunca, buyurdularki.

"Bu zat bin tekbire müstehaktır"

Ebu Seleme vefat ettiği zaman gözleri açık idi. Zatı Saadetleri kendi mübarek elleriyle onun gözlerini kapattılar ve kendileri için mağfiret duasında bulundular.
Zatı Saadetleriyle Evliliği
Ebu Seleme'nin vefatında Hz.Ummu Seleme r.a. hamileydi. İddet geçtikten sonra Hz.Ebu Bekir, bu hatunun yalnızlığını ve kimsesizliğini düşünerek evlenem teklifinde bulundu, fakat Hz.Ummu Seleme kabul etmedi.

Zatı Saadetleri olan bitenlere çok üzülmüş ve müteessir olmuştu, bu sefer kendisi Ummu seleme'ye bir teselli olmak üzere kendisine nikah haberi gönderir, Hz.Ummu Seleme elbetteki emr-i Saadeti kabul etmiyorum sdiyecek değildi. Ancak bir kaç gün gecikti ve bazı şartlar ileri sürdü. Resulullah da şartları kabul buyurdular.

Hicri 4.sene Şevval ayında, nişkah akdi tamamlandı. Acısı dinmiş, ömrünün sonuna kadar da bu saadetin tadını aklından çıkarmamıştı.

Ebu Seleme'nin onun için ettiği duası kabul olmuştu:

"Ya Rabbi benden sonra karım Ummu Seleme'ye benden çok daha iyi bir koca nasib eyle"

Zati saadetleri, Hz. Ummu Seleme ile nikahlanınca kendisine ev eşyası olark, bir çift el değirmeni, iki su tulumu, bir yatak ve içi hurma lifleri ile doldurulmuş iki yastık, lütf ettiler. işte yeni evlilerin ev eşyasu bu idi. Zatı Saadetleri, diğer hanımları içinde bunun aynısını vermişti..

Hz.Ummu seleme'nin güzelliğini duyan Hz.Ayşe nikahtan sonra gıpta eder, kendisini görmeğe gelir. Görünce:

"Ummu Seleme, söylendiğinden daha da çok güzeldir" der. Gelir meseleyi Hz.Hafsa'ya anlatır. O da: "Halk böyle demiş ve sen tesir altında kalmışsın, güzelliğine güzel ama bira mübalağa etmişler..." Hz. Hafsa böyle demesine der ama içini bir kuruntu alır. İkisi birlikte gidip görürler ve iyice dikkat ederler. Bu sefer Hz.Ayşe şöyle der: "Hafsa haklıdır"

Hz.Ummu Seleme Resulullah ile evlendikten ve evine geldikten sonra Zatı Saadetleri kendini ilk görmeye geldiklerinde, Hz.Ummu Seleme, kucağında süt çocuğunu emzirmekteydi. Resulullah bu durumu görünce geri çıkarlar. Süt kardeşleri bu durumu haber alınca üzülürler ve çocuğu alıp kendi evlerine götürürler. Bir kaç gün evlerinde baktıktan sonra çocuğu geri getirirler.

Hz.Ummu Seleme, Resulullah ile evlendiği ilk gün bile kendi eli ile yemek pişirmişti. Tesadüf aynı gün kadın sahabilerden Hz.Zeynep Bint-i Huzeyme vefat eylemişti. Koca evine geldiğinin hemen akabinde, onun evine gidip, yokladıktan sonra derhal işe girişir, hemen bir tencere alır, bir parça yağ eritir, daha önce öğütüp hazırlamış olduğu unu ve tatlıyı karıştırıp, gayet nefis ve lezzetli bir yemek hazırlar Ev eşyası daha önce getirilip hazırlar ve bu yemeği yerler.
Resulullah ile müşavere
Hüdeybiye anlaşması sırasında, Zatı saadetleri, halka hitap ederek:

"Burada kurbanlarınız kesin, dönelim" dedikleri zaman, zahirde, anlaşma şartları müslümanların aleyhine görünüyordu. bunun için müslümanların çoğu üzüldüler. Resulullah, üç kere hükmü Nebeviyi tekrarladılarsa da kimse yanaşmadı. Bunun üzerine çadırlarına teşrif buyurdular ve meseleyi Hz.Ummu Seleme'ye açtılar. Dirayetli hatun şöyle arz etti:

"Hiç kimseye hiç bir şey buyurmayın, kurbanınızı kesip ihramdan çıkın ve saçınızı kesin"

Fahr-i Kainat efendimiz de Hz.Ummu seleme!nin söylediğini dikkate aldılar ve öyle hareket ettiler. Ashab da Efendimizin böyle yaptığını görünce, aynısını yaptılar.
Resulullah'ın son günleri
Haccetu-l Veda'da (Zatı Peygamberlerinin son haccı) Hz.Ummu Seleme rahatsız olmakla beraber, yine dini farizayı ihmal etmedi. Zatı Risaletpenahilerinin maiyeti saadetlerine katıldı. Yürüyemiyordu. Tavaf hakkında Zatı Saadetlerine sordu:

Buyurdular:

- Ey Ummu Seleme, sabah namazından sonra, sen devene bin de deve ile tavaf eyle."
Zati Saadetlerinin son hastalıklarında, hastalık uzun sürüp de, Hz.Ayşe'nin odasına teşrif ettiklerinde, Hz.Ummu Seleme sık sık ziyarete gelirlerdi. Bir ara Resulullah'ın durumu ağırlaşır ve Hz.Ummu Seleme kendini tutamaz ve aniden feryada başlar. Fahri Kainat mani olurlar ve buyururlar:
"Böyle yapman müslümanca bir iş değildir. Böyle yapmayacaksın".
Bir rüya
Hz.Hüseyin r.a, Yezid'in ordusu tarafından çevrildiğ i zaman, Hz.Ummu Seleme (r.a) bir rüya görür: Resulullah s.a.v. gayet üzgün bir halde teşrif ettiler. mübarek saçları ve sakalları toza toprağa bulaşmıştı. sordum, "Ya Resulullah, nedir bu haliniz?" Buyurdular:

"Hüseyin'in katl edildiği yerden geliyorum".

O zaman gözlerimi açtım, göçzlerimden yaşlar akıyordu.

Demek:

"Iraklılar, Hz.Hüseyin'i öldürdüler. Hak Teala da onları katl eylesin. Hüseyini bu hale koyan kavme Allah lanet eyleye" dedim.
Çocukları
Yalnız ilk kocasından çocukları vardı. Seleme (r.a) ve ömer isimli iki oğlu ve Zeynep isminde bir kızı.

Seleme (r.a): Habeşistan'da doğdu. Zatı Saaadetleri onu Hz.Hamza r.a. kızı Emame ile evlendirdi.

Ömer: Hz.Ummu Seleme (r.a) ile birlikte Zatı Saadetlerinin evine gelmişti. Efendimizin, ihtimamı ile büyütüldü. Hz.Ali Keremullahü Vechehü zamanında, Fars ve Bahreyn valisi idi.

Zeyneb: İsimleri ilk önce Birre idi. Zati saadetlerinin evine geldikten sonra "Zeynep" koydular.
Ahlakı ve Adetleri
Hz.Ummu Seleme (r.a), hayatını zuhd ü ibadetle geçirmiş bir hatundur. Dünya'nın aldatıcı şeylerine teveccüh etmezdi. Bir ara bir gerdanlık takmıştı. Zatı Saadetlerinin hoşlanmadığını görünce hemen çıkardı ve bir daha takmadı.

Her ayın ilk pazartesi, perşem be ve cuma günleri oruçlu olurdu.

İlk kocasından olan yanında getirdiği çocuklarına karşı son derce müşfikdi. Defalarca Zatı Saadetlerine sormuştu:"Bunlara gösterdiğim şefkat karşılığı ben ne kadar sevap elde edeceğim?" Buyurdular:"Evet sevap elde edeceksin, hem de çok".

Namaz vakitlerinin faziletlerine de çok dikkat ederlerdi, buyurdular: "Zatı saadetleri öğle namazını erken kılarlardı. Siz ise, ikindiye bırakıyorsunuz".

Çok eli açıktı. Başkalrınıda cömertliğe davet ederdi.
Faziletleri ve Menkibeleri

Kendisinden rivayet edilmiş bir çok hadis kitaplarda mevcuttur. Hadis dinletmek ve öğretymek hususunda çok meraklıydı. Saçları kirlenmişti, tam yıkayacağı sırda, Zati Saadetleri mimbere çıkmış ve hutbe irad buyuruyorlardı. Fahri Kainat, "Eyyühannas = Ey halk" diye sesini yükseltince, Hz.Ummu Seleme (r.a), elindekileri bir tarafa koyup hemen caminin yolunu tuttu ve şöyle dedi: "Öyle ise biz halka dahil değil miyiz?" Camiye girip hutbeyi ayakta dinledi.

Hz.Ebu Hureyre, Ramazan ayında cenabet halinde bulunmanın orucu bozduğunu düşünüyordu. bir kimse gelip Hz.ayşe ve Hz.Ummu Seleme (r.a)'den mesele hakkında fikir sordu. O zat, onların Ebu Hureyre'nin fikrini tasdik edeceklerini düşünüyordu. Fakat onlar tam zıttı olarak dediler ki: "Zatı Saadetlerinin, bu şekilde dahi oruç tuttuklarını biliyoruz çünkü biz onun evindeydik." Mesele Ebu Hureyreye intikal ettirilince, hatasını kabul eder. "Demek, Ayşe ile Ummu Seleme (r.a)'nin bilgisi benden fazladır" der.
Vefatı
Hz.Ummu Seleme (r.a), Resululllah s.a.v'ın en son vefat eden hanımıdır. Vefat ettiği zman 84 yaşındaydı. Hicretin 63. yılı idi. Cenaze namazını Ebu Hureyre r.a. kıldırmıştı. Zamanın idareciside namazına iştirak ederdi. Hz.Ummu Seleme (r.a) valinin namazını kıldırmaması için vasiyet etmişti. Medine valisi o zaman Velid İbn-i Utbe idi.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 10:56 AM
Hazret-i Zeyneb bint-i Cahş (r.a)

Müminlerin annesi...
İsmi Zeyneb, künyesi Umm-i Hakem. Beni Esed kalesine mensup idi. Anne tarafından Resulullah'ın akrabasıdır. Annesi, Peygamberimizin halası, Ümeyme binti Abtülmuttalib'tir. Babası Mekke'ye dışarıdan gelip yerleşmiştir. Mekke'de 588 yılında doğmuştur. Hicretin beşinci yılında Zatı Saadetleriyle evlenmiştir.
Zeynep binti Cahşr.a., Hz.Peygamberin hanımları arasında hakkında İslam düşmanları ve bilhassa Hristiyanlar tarafından en fazla gürültü koparılanıdır. Onun gerek ilk evliliği gerekse, ikinci evliliği farklı çevrelerce değişik şekilde yorumlanmış ve daima gündemde kalmıştır. Hz.Zeyneb'in Resulullah ile olan evliliğini anlayabilmek için tarihi ve sosyolojik bazı gerçekleri çok iyi bilmek gerekir. Aksi takdirde yanlış bir değerlendirme yapılmış olur. Çünkü o zamana kadar bir din haline gelmiş bulunan adetler kaldırılmaktadır.
http://www.biriz.biz/sahabiler/zynp2.jpgİlk evliliği
Köklü ve değişmez bir gelenek olarak üst tabakaya mensup, asil ve zengin kızların fakir ve kölelerle evlenmesi yasaktı. Ancak Hz.Zeyneb'in ilk kocası Hz.Zeyd İbn-i Harise r.a. Resulullah'ın azadlı kölesiydi. Bu zatı, Zatı saadetleri evlatlığa kabul edip, azat etmişler ancak o Resulullah'ın yanından ayrılmamışlardı. Resulullah'ın emirleri gereğince, Hz.Zeyneb r.a. ile evlendiler. Fakat bu çok acayip bir durumdu. Hiç alt tabakadan biri hemde azatlı bir köle asil bir aile kızı ile evlenemezdi. Fakat, İslamiyet, insanlar arasında eşitlik ve birlik hükmü ortaya koyunca, böyle bir cahiliye geleneğinin ortadan kalkması gibi tabi bir şey ne olabilirdiki? Resulullah (s.a.v) bu uygulama ile, İslam da insan eşitliğini ortaya koyuyordu.
Bilindiği gibi Allah elçisinin en önemli tebliğ metotlarından biri de Allah tarafından gelen emir ve yasaklar önce kendisinde uygulaması, şayet bunları kendi şahsında uygulama imkanı yoksa veya böyle bir imkanı bulamamışsa, o emir ve yasakları en yakın akrabalarına uygulaması idi.

Bu uygulama doğrultusunda; Resulullah (s.a.v.) halası "Ümeyye binti Abdulmuttalib"in kızı Zeyneb binti Cahş'i, Zeyd b. Hârise'ye birbirleriyle evlenmek üzere aday olarak belirler, Zeynep Zeyd kölelikten azad edilmiş olduğundan dolayı kendine denk saymaz ve ona varmak istemez..
...ve Cenab-ı Hak buyurur:

http://www.biriz.biz/sahabiler/33_36.gif"Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min bir erkek ve mü'min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır." (1) (http://www.biriz.biz/sahabiler/peyhan8.htm#1)

Bunun üzerine Zeyneb, Allah ve Resulünün emrine itaat etmek için Zeyd ile evliliği kabul eder. Hz.Zeyneb r.a., şahsı için değil, İslamını hükmünü herkes anlasın, diye rıza gösterir ve evlenir.
http://www.biriz.biz/sahabiler/zynp3.jpgEvliliğin üzerinden bir sene kadar geçmiş olay bir örnek olmuş kök salmıştı.

Ancak, Hz.Zeyneb r.a sırf Resulullahın emrine itaatla Zeyde varmış, fakat gereği gibi ısınamamıştı. Ara sıra Peygamber'e akrabalığından dolayı şerefli olması ve asaletiyle övünerek Zeyd'e karşı büyüklenmek istiyordu. Gerçekten kumandanlığa layık olarak yaradılmış olan Zeyd buna bir süre sabretti ise de Resulullaha varıp Zeyneb'den ayrılmak istediğini arz eyledi. Resulllah (s.a.v.)da bunu nefsinde uygun gördüğü halde, birdenbire müsade etmeyip buyurdular ki:
- Hanımını kendine sıkı tut Ve Allah'tan kork. Kadını boşamanın, önemsiz bir mesele olmadığını, Allah katında sorumluluk getiren bir iş olduğunu düşün, Allah katında helallerin en çirkini boşamadır.
Zatı Saadetleriyle Evliliği İslam'dan önceki Cahiliyye döneminde yaşayan güçlü örf ve geleneklerden biri de evlatlığın öz evlat gibi muamele görmesiydi. Hatta bu sebeple başlangıçta Zeyd b. Harise'y "Zeyd bin Muhammed" deniyordu. Yani "Muhammed'in oğlu, Zeyd". bu anlayışa göre hareket edildiği takdirde elbetteki öz evlat ile baba arasındaki hükümler neyi gerektiriyorsa evlatlık ile baba arasındaki hukuk bunu gerektiriyordu. Evlatlığın hanımın evlatlığı, öz oğlun hanımlığı gibi kabul ediliyordu.

... ve sıra bu kötü adetin ortadan kaldırılmasına gelmişti.
Cenab-ı Hak buyuruyor:

"Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nisbet ederek çağırın; bu, Allah Katında daha adildir. Eğer babalarını bilmiyorsanız artık onlar, dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata olarak yaptıklarınızda ise, sizin için bir sakınca (bir vebal) yoktur. Ancak kalplerinizin kasıt gözeterek yaptıklarınızda vardır. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir...." (2) (http://www.biriz.biz/sahabiler/peyhan8.htm#2)

Bu ayeti kerimenin nuzülünden sonra Zeyd'de, Zeyd b. Harise diye çağrılmaya başlandı. Evlatlık müessesinin böylece, Kur'an-ın emri ile kaldırılması ile bunun bir kalıntısı olan "evlatlık hanımlarının, evlat edinenler tarafından alınamayacağı" anlayışınında ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bu durum için en uygun durumda olan bu sefer Resulullah idi. Ortaya çıkacak fitne ve dedikodudan çekiniyordu. Ama İslam'ın gerektirdiği bu prensip, kesinlikle kendisi üzerine uygulanacaktı.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

http://www.biriz.biz/sahabiler/33_37.gif"Hani sen, Allah'ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine nimet verdiğin kişiye: "Eşini yanında tut ve Allah'tan sakın" diyordun; insanlardan çekinerek Allah'ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun; oysa Allah, Kendisi'nden çekinmene çok daha layıktı. Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince, Biz onu seninle evlendirdik; ki böylelikle evlatlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman, onlarla evlenme konusunda mü'minler üzerine bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir." (3) (http://www.biriz.biz/sahabiler/peyhan8.htm#3)

Hz.Zeyneb r.a. Resulullah'ın emriyle Zeyd ile evlenmeğe razı olmuş ve sonra da boşanmıştı, çok üzüldü. Zatı saadetleri, onun gönlünü almak maksadıyla kendisi onunla nikahlamaya karar verir. Kendisi için isteme görevide iddeti bitince Zeyd b. Harise verilir. Zeyde bu görev başlangıçta çok ağır geldiysede, görevi yerine getirmiştir. Zeyneb bu konuda Allah'ın emrini beklediğini söyler bunun üzerine yukarıdaki ayeti kerime nazil olur. Nikah işi hemen tamamlanır. Resulullah beklemeksizin Hz.Zeyneb'in yanına gelirler. Bu arad düğüne icap edenler yemeklerini yemiş, oturmakta çene çalmaktaydılar. Müslümanlar devamlı gidip geliyorlar, vakit geçtikçe geçiyordu. Resulullah bu durumdan müzdarip olmasına rağmen bir şey diyemiyordu. Tam o sırada vahy nazil oldu:

http://www.biriz.biz/sahabiler/33_53.gif"Ey iman edenler (rastgele) Peygamberin evlerine girmeyin, (Bir başka iş için girmişseniz ille de) yemek vaktini beklemeyin. (Ama yemeğe) çağrıldığınız zaman girin, yemeği yiyince dağılın ve (uzun) söze dalmayın. Gerçekten bu, peygambere eziyet vermekte ve o da sizden utanmaktadır; oysa Allah, hak (kı açıklamak)tan utanmaz. Onlardan (peygamberin eşlerinden) bir şey isteyeceğiniz zaman, perde arkasından isteyin. Bu, sizin kalpleriniz için de, onların kalpleri için de daha temizdir. Allah'ın Resûlü’ne eziyet vermeniz ve ondan sonra eşlerini nikahlamanız size ebedi olarak (helal) olmaz. Çünkü böyle yapmanız, Allah Katında çok büyük (bir günah)tır." (4) (http://www.biriz.biz/sahabiler/peyhan8.htm#4)
Bundan sonra Resulullah evlerinin kapısına perde astılar. Hz.Zeyneb'in düğününde Resulullah bir keçi kestirmiş ve gelen misafirlere ikram ettirmişti.
Bir gün Hz.Zeynep r.a. Peygamberimize arz eder.
-Ya Resulullah, ben sizin diğer karılarınızın hiç birine benzemem. Bu hatunlarınızın hiç birisi benim gibi değildir. Bunların hepsinin de nikahlarını, babaları, kardeşleri, yahut da aileleri veya velileri kıydırmışlardır. Yalnız benim nikahım Melekutte kıyılmış ve zevceliği Hak Teala tarafından size bildirilmiştir"
http://www.biriz.biz/sahabiler/33_40.gifMünafıkların "Oğlunun hanımını nikahladı" dedikodularına Cenab-ı Hak şu ayet-i kerime ile cevap verdi:

"Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak O, Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, herşeyi bilendir." (5) (http://www.biriz.biz/sahabiler/peyhan8.htm#5)

http://www.biriz.biz/sahabiler/zynp4.jpg Ahlak ve Adetleri
Çok cömert ve eli açıktı. Fukaranın dayanağı idi. Elinden iş gelirdi. Kendi eliyle deri işler, hazırlar ve bundan da para kazanırdı, kazandığınıda fakirlere dağıtırdı.
Hz.Ömer r.a. zamanında kendisine onbin dirhem geçim masrafı tayin edilmişti. Fakat bu parayı sadece bir kez aldı ve şöyle dedi:
"Ya Rabbi, gelecekte böyle paralar benim yanımda bulunmasın zira para demek fitne demektir" Aldığı parayı hemen fakirlere dağıttı. Hz.Ömer bunun üzerine "Bu hatun büyük hayır sahibidir" deyip bu sefer dağıtmaması elinde tutması haberiyle bin dirhem daha gönderir. Hz.Zeyneb ise o parayıda fakirlere dağıtır.
Hz.Ayşe r.a. buyuruyor:
"İster dini muameleler olsun, ister takva ve sadakat olsun, ister sıgayı rahim olsun, ister cömertlik ve fedakarlık olsun, Zeyneb'den daha iyi hiç bir hatun yoktur"
Resulullah şöyle buyurmuştu:
"Bana en çabuk ve erken olarak kavuşacak olanınız, eli en uzun olanınızdır" Eli en uzun olmamasına rağmen Zatı saadetlerine ilk önce o kavuştu, uzunluktan maksadın onun eliyle kazandığını, sadaka ve hayrata sarf etmesi olduğu ortaya çıktı.
Vefatı
641 yılında vefat etti. Ölmeden önce, kefenini hazırlamıştı. Hz.Ömer ona ikinci bir kefen gönderdi. Hazırladığı kefen sadaka olarak verildi. Vasiyeti üzerine mezara kadar Resulullah'ın tabutunda götürüldü. Cenaze namazını Hz.Ömer r.a. kıldırdı. Java o kadar sıcaktıki mezarı üzerine çadır kuruldu.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 10:57 AM
Hazret-i Zeyneb bint-i Huzeyme

Müminlerin annesi... İsmi Zeyneb. Lakabı Ümmül-Mesakin (fakirler anası).İlk evliliği Abdullah Ibn-i cuhuş ile olmuş. Hicretin 3. yılında Uhud gazasında beyi şahit olunca, aynı sene Resulullah ile nikahlanlandı. Ancak bu birliktelik üç ay sürdü. ahiret seferine çıktı. Hz.Zeyneb, Hz.Hatice'den sonra Resulullah'ın hayatta iken vefat eden ilk hanımıdır. Vefat ettikleri zaman, 30 yaşlarındaydı.


Cenaze namazını bizzat Zatı Risaletpenahileri kıldırdı. Bakıy mezarlığına defnedildi.
Gerek Cahilliye, gerekse İslami dönmede fakirlere çok acıdığı, onlara karşı merhametlive şefkatli davrandığı, karınlarını doyurup sadaka verdiği için Ümmül-Mesakin diye isimlendirilmişti İslam'ın belki de hicretin üçüncü yılından itibaren yayılmasında oynadığı küçümsenmeyecek bir rolü bulunmaktadır. Hz.Zeyneb'in kabilesi Amir b.Sas'a, o dönem Arabistan'ın en kuvvetli kabilelerinden biri idi. Bu kabilenin İslam ile olan münasebetleri, hicretinüçüncü senesinde, müslüman tebliğcilerin şehit edilmesi edilmesi ve bilahere bu kabileden iki müslümanın bir müslüman tarafından (islamı kabul ettiklerini bilmeden) öldürülmesi üzerine acıklı bir şekilde bozulmuştu. Bu büyük kabilenin İslam'a karşı taşıdığı düşmanlığın devam etmemesi için bir şeyler yapmak gerekiyordu. Bu sebeple daha önve evlenip, dul kamış olan ve menvi tesiri herkes tarafından kabul edilen Zeyneb'le evlenen Resulullah bu düşmanlığı ortadan kaldırmayı hedeflemişti. Böylece o kabilenin, islam'a karşı olan kin ve düşmanlığı de bir ölçüde hafifletilmiş olacaktı.
Hz.Zeynep binti Hüzeyme hakkında 3 aylık kısa birsüre içinde bizlere intikal eden pek fazla bir şey bulunmamaktadır. Hiç çocukları olmamıştır.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 10:58 AM
Hazret-i Fatıma (r.a)

Rasulullah'ın Neslini Devam Ettiren Nur Yumağı
Hazreti Fâtıma radıyallahu anhâ Nebîler Efendisinin son çiçeği... Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin dünyada neslini devam ettiren nur yumağı... Kızlarının en küçüğü... Cennet gençlerinin efendileri Hz. Hasan ve Hüseyin'in anneleri... Hz. Ali kerremallahu veche efendimizin zevcesi... Eli değirmen döndüren "Fâtıma ana" diye anılan bir sultane anne...

Beyi ve çocuklarıyla ehl-i beyt'i teşkil eden ümmetin hanımlarının seyyidesi...

Cennet hurilerinin hanımefendisi...
O, Bi'setten yaklaşık bir yıl önce Mekke'de doğdu. Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz ona Fâtıma adını verdi. Deylemî'nin Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte: "Onu sevenleri, Allah'ın Cehennem'den uzaklaştıracağı için kızıma Fâtıma adını verdim." buyurdu. Fâtıma, "sütten kesilmiş" anl***** gelmektedir.



O, Zehra ve Betül lakablarıyla meşhurdu. Zehra; "Ak yüzlü, nur yumağı, beyaz, parlak, ve aydınlık yüzlü kadın" manasına, Betül ise; "Dünyevi heveslerden uzak, ibadet için kendisini Allah'a yönelten, iffetli ve namuslu kadın" anl***** gelmekteydi.
O, yaşının küçük olması sebebiyle ve bilhassa anneciği Hz. Hatice (r.anhâ)'nın vefatından sonra babacığının yanından hiç ayrılmadı. Bazan babasının elini tutup Mekke sokaklarında gezdi. Bazan da babasının peşini takip etti. Müşriklerin işkencelerine maruz kalan babacığına yardımcı olmağa çalıştı. Bir gün babasıyla Kâbe'ye gitmişlerdi. Kureyş Müşrikleri onları görünce toplandılar ve fısıltı halinde birbiriyle konuşmaya başladılar. Babacığı Kâbe'nin yanında namaza durdu. Secdeye vardığında Ukbe İbni Ebî Muayt adındaki azgın müşrik, bir deve işkembesi getirerek babasının sırtına koydu. Geriye çekilip uzaktan birbirleriyle gülüşmeye ve dalga geçmeye başladılar. Buna çok öfkelenen küçük Fâtıma babacığının sırtından o ağırlığı kaldırıp elbisesini temizlemedi. Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz secdeden başını kaldırdı ve o azgın kişilere ellerini açarak: "Allah'ım bu azgınları sana havale ediyorum Ya Rabbî! Kureyşi sana bırakıyorum" buyurdu.
Abdullah İbni Mesûd (r.a.) Kâbe hareminde Resûlullah (s.a.) Efendimize bu tür eziyet edenlerin sonlarının çok fecî olduğunu şöyle anlatır: "Allah Hakkı için o azgın müşrikleri Bedir günü gördüm. Hepsini katlettiler. Bir kısmını sürüyerek Bedir kuyusuna attılar".
Hazreti Fâtıma Mekke'de babacığının yanından ayrılmadığı için bu tür ezâ ve cefâları çok gördü. Yine bir gün Kâbe'ye varmışlardı. Müşrikler baabacığının etrafını sararak: "Şunu şunu söyleyen sen değil misin?" diye hakaret ettiler. Hatta azgın bir müşrik İki Cihan Güneşi Efendimiz'in yakasından tutup sıkıştırdı. Küçük Fâtıma çok korktu ve titreyerek yere yıkıldı. Efendimiz ise hiçbir telâşa gerek duymadan hak olarak söylediği sözleri tekrar ederek: "Evet bunları söyleyen benim"buyurdu. Bu esnada Hz. Ebû Bekir (r.a.) yetişti ve: "Rabbim Allah'tır dediği için bir adamı öldürecek misiniz?" diyerek müdahale etti ve azgın müşrikleri oradan uzaklaştırdı.
Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz'in Mekke dönemi böylesine çetin geçti. İslâm'ın yayılması için bütün bu ezâ ve cefâlara sabretti. Zira zafer, sabırdan sonra idi. Bu sebebten o kendine yapılanlara aldırmaz, kin tutmaz ve kişileri Allah'a havâle ederdi. Bir gün yine yolda giderken azgın bir müşrik, Efendimizin üzerine toz toprak ve pislik attı. Üstü başı toz-toprak olan ve elbiseleri kirlenen Efendimiz eve döndü. Nur topu yavrucuğu Fâtıma, kapıyı açınca babacığını tanıyamadı ve ağlamağa başladı.
Ablaları da ağlıyordu. Peygamber babacığı ise kendilerine gülümsüyordu: "Zararı yok, su ile temizlenir" diyordu. Böylece nur parçası yavrularını sukûnete kavuşturmağa çalışıyordu. Fakat küçük Fâtıma ise hıçkırıklarını tutamıyordu. Onu susturabilmek için: "Ağlama kızım. Yüce Allah, babanı koruyacaktır." buyurdu ve ona Allah'ın hıfz u emânında olduğunu duyurdu. Bu şekilde onun korku ve endişelerini gidermeğe gayret etti.
Hz. Fâtıma (r.anhâ), Peygamber babasının engin sevgisi ve bol şefkati altında büyüdü. Babacığındaki merhameti ve güzel ahlâkı, anneciğindeki asâleti, cömertliği, babacığına karşı hizmet, hürmet ve muhabbeti gördü. İslâm uğruna çektiği sıkıntılara nasıl katlandığını ve o yolda fedakârlığın en güzel örneklerini bizzat yaşarak öğrendi. Tam bir iffet ve izzet-i nefs nûmûnesi olarak bütün güzellikleri hayatına nakşederek kendisini yetiştirdi.
O şanslı bir genç hanımefendiydi. Peygamber babası ve anneler sultanı Hz. Hatice'nin yanında onların gözetiminde eğitimini tamamladı. Rahmet ve şefkat pınarından doyasıya içti. Fakat küçük yaşta çok çileler çekti. Çocukluğu Kureyş'in zulum, baskı ve ambargoları altında geçti. Daha henüz ömrünün baharını yaşarken anneciğini kaybetti. Mekke'de Müslümanlara ezâ ve cefalar arttı. İşkenceler dayanılmaz hal aldı. Bunun üzerine babacığına hicret izni verildi. Daha sonra da aile efradı ile birlikte kendisi de Medine-i Münevvere'ye hicret etti.
Hz. Fâtıma (r.anhâ) bu göç ile çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği Mekke-i Mükerreme'ye vedâ etti. Medine-i Münevvere'de huzurla yaşamağa başladılar... Babacığı Hz. Âişe (r.anhâ) annemizle, ablaları da Hz. Osman (r.a.) ile evlendi. Kendisi de evlilik çağına ulaşmış 16-17 yaşlarına girmişti. Nebiler sultanı Efendimizin son çiçeği olarak ona tâlib olanlar çoğalmıştı.
O, hassas ruhlu, zayıf yapılı idi. Yaşından beklenmeyecek derecede yüce bir ahlâka sahibti. Üstün bir zekâsı, halîm ve selîm bir yapısı vardı. Son derece mütevaziydi. Söz ve davranışlarında vakurdu. Çok az konuşurdu. Ağzından çıkan sözler inci danesi gibi hikmetler saçardı. Cömertti, zâhidâne yaşamayı severdi. Ev işlerinde maharetli ve becerikliydi. İki Cihan Güneşi Efendimizin bir parçası ve kalbinin meyvesiydi. Bu sebebten ona Peygamber'e hısım, akraba ve damat olabilme şerefine erebilmek için ashâb-ı kiramın büyüklerinden dahi talepler gelmişti. Önce Hz. Ebû Bekir (r.a.) sonra Hz. Ömer (r.a.) dünür olmuştu. İki Cihan Güneşi Efendimiz bu yakın dostlarına: "Fâtıma hakkında Allah Teâlâ'nın emrini bekleyelim." buyurmuştu. Bu haberler Medine'de yayılınca Ebû Tâlib ailesi Hz. Ali'yi bu konuda acele davranması için uyardı. Onun da gidip tâlib olmasını istediler. Fakat o: "Ebû Bekir ve Ömer'den sonra bana verirler mi?" diye çekindiğini söyledi. İkna ederek onu istemeğe râzı ettiler. Evliliği ile ilgili olarak Hz. Ali (r.a.) kendisi şöyle anlatır:
"Halk arasında konuşulanları duyan azadlı kölem bir gün bana: "Ey Ali! Fâtıma'nın Rasûlullah (s.a.)'den istendiğini biliyor musun?" dedi. Ben de: "Bilmiyorum." dedim. Tekrar bana: "Ey Ali! Rasûlullah'a gidip Fâtıma'yı sana nikâhlamasını istemekten seni alıkoyan nedir?" dedi. Ben de: "Yanımda birikimim yok." dedim. O da: "Rasûlullah'a gidersen, muhakkak sana Fâtıma'yı nikâhlar!." diyerek bana gitmemi ısrar etti. Ben ise bu konu için Rasûlullah (s.a.)'in huzuruna çıkmaktan çekiniyordum. Fakat akrabalarımın hepsi bana: "Fâtıma'yı Rasûlullah'tan bir de sen iste." diye teşvik ediyordu. Sa'd ibni Mu'az (r.a.), bu hususta beni ikna eyledi. Nihayet çekinerek, sıkılarak da olsa Rasûlullah (s.a.)'e bu teklifi götürmek üzere evden çıktım.
Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz'i, Ümmü Seleme (r.anhâ) annemizin evinde buldum. Kapıyı çaldım ve selâm verdim. İçeri buyur ettiler. Efendimiz bana yanında yer gösterdi. Ben de edebli, mahcub ve heyecanlı bir vaziyette başımı öne eğip oturdum. Halimi anlayan Efendimiz "Ya Ali! Öyle zannederim ki bir murâdın var." buyurdu. Ben de: "Ya Rasûlallah! Anam-babam sana fedâ olsun. Senin bereketinle sırat-ı müstakimi bulduk. Hayatımın sermayesi sensin. Nice zamandır ona cüret edip söyleyemedim." diye söze başlayınca bana tebessüm etti ve: "Herhalde Fâtıma'yı istemeye geldin."buyurdu Ben de: "Evet" dedim. Bunun üzerine: "Fâtıma'ya mehir olarak verebileceğin neyin var?" diye sordu. Ben de: "Bir kılıcım, bir devem bir de küçük zırhım var." dedim. Efendimiz:"Kılıcın sana lazımdır. Deven bineğindir. Zırhını sat Ya Ali!" buyurdu ve sözüne devamla: "Hak Teâlâ kendi katında Fâtıma'yı sana nikâhladı. Senden önce melek gelip, bana bu hâli haber verdi." dedi.
Hz. Ali (r.a.), Rasûlullah (s.a.)'in huzurundan gayet neşeli bir şekilde çıkıp mescide vardı. Peşinden Efendimiz teşrif etti ve Bilâl'e yönelerek; Muhâcir ve Ensar'ı toplamasını söyledi. Ashâb-ı kiram mescidde toplanınca Fahr-i Kâinat (s.a.) minbere çıktı ve:
"Hamd olsun Allah'a ki, verdiği nimetlerle övülen O'dur! Kuvvet ve kudretinden dolayı kendisine ibadet edilen O'dur! Mülk ve saltanatından dolayı kendisine boyun eğilen O'dur! Azabından korkulan, yanındaki nimetleri umulan O'dur! Yerde ve göklerde hükmünü yürüten O'dur! Kudretiyle halkı yaratan, hikmetiyle mümtaz kılan ve izzetiyle sağlamlaştıran O'dur! Gönderdiği dini ve Peygamberi Muhammed'le halkı şereflendiren O'dur!
Yüce Allah, karşılıklı hısımlıklarla nesebleri birbirine katmayı emir buyurmuş ve bununla günahları ortadan kaldırmıştır.
Ey müslümanlar!Yüce Allah Fâtıma'yı Ali'ye nikâhlamamı bana emir buyurdu. Sizler şâhit olunuz; Fatıma'yı 400 miskal gümüş mehirle Ali'ye nikâhladım." buyurarak kısa ve öz bir hitabede bulundu. Sonra Hz. Ali (r.a.) kalktı ve: "Söze Hak Teâlâ'ya hamd ederek başladı. Peşinden Rasûlullah kızı Fâtıma'yı bana nikahladı. Onun mehri benim küçük zırh gömleğimdir. Ben buna râzı oldum. Sizler de bu akde şahid olun" dedi. Ashâb-ı Kiram bu hayırlı işe çok sevindi. Cümlesi ayrı ayrı Hz. Ali'yi tebrik etti. Sonra Resûl-i Ekrem (s.a), Ali'nin evine geldi ve: "Ya Ali! Var git küçük zırh gömleğini sat, parasını bana getir." buyurdu.
Hz. Ali (r.a.) zırhını alıp çarşıya çıktı. Yolda Hz. Osman (r.a.) ile karşılaştı. Zırhını satacağını söyleyince Hz. Osman istediği bedeli 480 dirhemi verdi ve satın aldı. Sonra ona: "Ya Ali! Bu zırha sen benden daha lâyıksın. Lütfen hediyem olarak kabul eyle." diyerek geri verdi. Hz. Ali (r.a.), bu muhabbet ve hediyeye çok sevindi. Zırh gömleğini ve parayı alarak İki Cihan Güneşi Efendimize getirdi. İki seçkin ashâbının karşılıklı muhabbetinden ve yardımlaşmasından pek memnun kalan Efendimiz. Hz. Osman'a dua etti. Onun nazik davranışını takdir etti.
Rasûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz, o paradan bir miktarını alıp Bilâl'e verdi. Bununla çarşıdan koku almasını tenbih etti. Düğün için gerekli zarûrî ihtiyaçları çeyizleri almak üzere bir miktar daha aldı ve Hz. Ebû Bekir (r.a.)'e uzattı. Paranın kalan kısmını da müminlerin annesi Ümmü Seleme (r.anhâ)'ya emanet olarak gönderdi. Hz. Ebu Bekir (r.a.), Selman ve Bilâl yardımcıları birlikte çarşıya çıkıp çeyizlik eşyaları ve diğer ihtiyaçları temin ettiler. Çeyiz olarak alınan eşyalar şunlardı:
1 adet kadife yorgan, 1 adet yüzü deri içi lif dolu yastık, 3 adet minder. 2 döşek, 1 koç postu, 1 adet topraktan yapılmış su testisi, 1 su tulumu, 1 elek, 1 kilim, 2 adet Yemen işi, üzerleri gümüşle işlenmiş elbise, 2 adet el değirmeni, 1 meşin su bardağı, 2 adet çanak çömlek, 1 adet hurma yaprağından örülmüş sedir.
Ne güzel çeyiz!.. Ne mütevâzi eşyalar!... Ne sâde hayat!... Ne mutluluk!.. Ne kolay evlilik!.. Günümüz insanına ne ibretli ders!.. Gençlerimize ne eşsiz örnek!... Allah'ım cümlemize hisse almayı nasib et!... Amin.
O Benden Bir Parçadır
Zaman su gibi akıp gidiyor, günler bir bir geçiyordu. Hz. Fâtıma (r.anhâ)'nın çeyizleri alınmıştı. Düğün hazırlıkları tamamlanmış fakat günü belirlenmemişti. Hz. Ali ile kardeşi Akil düğün mevzuunda görüşmek üzere birlikte Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimizin hanesine geldiler. Kapıda Ümmü Eymen'e rastladılar ve durumu ona açtılar. O da: "Bu iş için bana biraz müsade edin. Ben size yardımcı olayım. Meseleyi önce Resûlullah zevcelerine açar ve bir cevap almaya çalışırım." diyerek onları geri döndürdü.
Rasûlullah (s.a.)'in hizmetinde bulunan dadısı Ümmü Eymen bu meseleyi Ümmü Selleme annemize söyledi. O da Hz. Âişe (r.anha)'nın evinde toplandıkları bir sıra da Efendimize durumu arzetti ve: "Yâ Rasûlallah! Haticetü'l-Kübrâ hayatta olsaydı bize söz düşmezdi. O bu işi tamamlardı." diyerek söze başladı. Vefâkar Efendimiz, Hz. Hatice annemizin ismini duyunca; "Onun gibi hatun nerde bulunur? Herkes beni yalanlarken o tasdik etti. Bütün malını İslâm yoluna sarfetti." buyurdu. Onun hizmetini ve büyüklüğünü bu vesileyle tekrar duyurdu.
Ümmü Seleme annemiz söze devamla: "Ya Rasûlallah! Hakîkaten Hatice dediğiniz gibiydi. Cenâb-ı Hak onu ve bizleri Cennette cemeylesin. Şimdi onun kızı Fâtıma'yı düşünsek. Amca oğlun Ali düğünlerinin yapılmasını istiyor. Siz ne buyurursunuz?" dedi. Efendimiz: Ali bana böyle bir şey söylemedi." buyurdu. Ümmü Seleme annemiz de: "Ya Rasûlallah! Ali mahcûbiyetinden, edebinden size söyleyemez." dedi. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz: "Öyleyse Ali'yi çağırın." buyurdular. Ümmü Eymen koşup Hz. Ali'yi çağırdı. Mahcubiyetinden sıkılarak huzura giren Ali (r.a.) bir kenara oturdu. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz: "Yâ Ali düğününüzün olmasını arzu ediyor musun?" buyurdu Ali de: "Evet" dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz: "Fâtıma'nın çeyizi tamamdır. İnşallah bu vazifede yerine gelecektir." buyurdu. Ümmü Seleme annemize haber gönderip 10 dirhem istedi. Gelen parayı Hz. Ali'ye uzattı ve: "Ya Ali! Bir miktar hurma, biraz tereyağı biraz da yoğurt al gel" buyurdu.
Hz. Ali siparişleri alıp huzura getirdi. İki Cihan Güneşi Efendimiz hurmaları bir kaba boşaltıp mübarek elbisesiyle ezdi. Biraz un, yoğurt ve tereyağı ile karıştırarak tatlı bir düğün yemeği yaptı. Arapların meşhur "Hays" adını verdikleri bu yemeği tabaklara koydu. Bu velîme hazırlığından haberdâr olan Sa'd İbn Ubâde (r.a.) katkı olmak üzere derhal bir koyun kesti getirdi. Bir başka sahâbî yağ, un v.s. getirdi. Hazırlıklar tamam olunca Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz: "Yâ Ali! Ashab-ı Kiramı davet et! Dostlarını davet et!" buyurdu. O da dışarı çıkıp ashâbı davet etti. Gelenler onar onar içeri alınıp sıra ile sofraya oturtuldu. Bu şekilde sofralar dolup taştı. Gönülleri bereket, rahmet kuşattı. Hz. Ali (r.a.) o gün velîme yemeğinden yediyüz kişinin yediğini nakletmiştir.
İki Cihan Güneşi Efendimiz Ümmü Seleme annemizle Ümmü Eymen'den Fâtıma'yı giydirip kuşatmalarını istedi. Bir deve getirilip süslendi. Hz. Fâtıma bindirildi. Yuları Selman-ı Fârisî (r.a.)'ın eline verildi. Huzur ve neşe içerisinde Hz. Ali'nin evine getirildi. Böylece kadınlık âleminin hanımefendisi Hz. Fâtıma (r.anhâ) şânına yakışan bir sadelik içinde gelin oldu. Bu mesut düğün hicretin 2. yılının Zilhicce ayında yapıldı.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 10:59 AM
Ümmü Eymen'in anlattığına göre Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz kendisi gelinceye kadar Hz. Ali'nin Fâtıma'nın yanına gerdeğe girmemesini emir buyurmuştu. Efendimiz gelip kapıyı çaldı. Dadısı Ümmü Eymen karşıladı. Selam verdi. İçeri girmek için izin istedi. İzin verilince girdi ve: "Kardeşim burada mı?" diye sordu. Ümmü Eymen: "Ya Rasûlallah! Kardeşin kim?" dedi. Efendimiz de: "Ali ibni Ebî Tâlib" buyurdu. Dadısı: "Sen kızını onunla nikâhladığına göre o nasıl kardeşin olur?" dedi. Efendimiz: "Evet! o öyledir." buyurdu. Yani o benim dinde kardeşim olur. Fâtıma ile evlenmesinde bir sakınca yoktur dedi. Sonra bir kapla su getirtti. Abdest aldı ve Hz. Ali'yi çağırdı. Abdest suyundan göğsüne iki omuzunun arasına serpti. Sonra Hz. Fâtıma'ya da aynı şekilde davrandı ve: "Allahümme bârik fîmâ ve bârik lehüma fi neslihimâ= Allah'ım bu evliliği mübarek kıl! Onlara ve nesillerine mübarek kıl." buyurdu ve: "Ey Allah'ım ! Fâtıma ve zürriyeti hakkında kovulmuş şeytandan sana sığınırım." diye duâ etti. Hz. Ali için de aynı duâyı tekrar ederek: "Allah'ın ismi ve bereketiyle gir zevcenin yanına." buyurdu.
Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz evlenecek bir kimseyi tebrik edeceği zaman "Allah bunu senin için mübarek kılsın! Allah'ın bereketi senin üzerine Olsun! Allah ikinizi hayırda birleştirsin!" diye duâ ederdi.
Yeni gelin ve damata bu duâları yaptıktan sonra onların arasındaki muhabbeti kuvvetlendirmek için kızına: "Vallahi Ey Fâtıma! Ben seni, ailemin en hayırlısına nikâhladım! Allah hakkı için erin iyi erdir. Sahâbenin evvelidir. İslâm'da büyüğüdür. İlim de en derinidir. İmamların kadısı, İslâm'ın kahramanıdır. Zinhar ona isyan eyleme ve emrine muhalefet etme!" diye nasihatta bulundu. Damadına da: "Ey Ali, Fâtıma'nın hakkına riâyet eyle! Onu hoş tut. O benden bir parçadır. Eğer onu üzersen, beni üzmüş olursun." buyurdu. Her ikisini de Allah'a emanet ederek oradan ayrıldı.
Yeni bir hayat başladı. Nurlu bir ocak kuruldu. İki Cihan Güneşi Efendimizin neslini devam ettirecek bir nur yumağı oluştu. Bu mesut evlilikten "seyyid" "şerif" ünvanlarıyla anılan bahtiyar insanlar dünyaya geldi. Cennet gençlerinin efendileri ve cennet hurîlerinin hanımefendileriyle nurlu nesil devam etti.
Seyyidler neslinin kaynağı olan bu aile muhabbet dolu sıcacık bir yuva oldu. Orada sevgi, saygı şefkat, merhamet, hizmet, firaset, nezâket ve nezâhet gibi üstün ahlâkî meziyyetler yeşerdi. Acısıyla tatlısıyla hayatı olduğu gibi kabul eden aile ferdleri, dünyanın sıkıntılarını da birlikte sabır ve rıza ile göğüslediler. Evin içindeki hizmetler Hz. Fâtıma'ya dışardaki işler de Hz. Ali'ye bırakıldı. İç ve dış hizmetleri paylaşma yönüyle onlar bir bütünün iki parçası haline gelmişlerdi. Hz. Fâtıma (r. anhâ) yerine göre el değirmeninde arpa öğütüp ekmek yaptı. Yemeğini pişirip, temizliğini yaptı. Ev işleriyle uğraştı. Değirmeni çevirmekten avuçlarının içi kabardı. Ama yokluktan, yoksulluktan hiç şikâyet etmedi. Zâhidâne bir hayat yaşayıp kimseye dert yanmadı.
Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz damadını ve kızını evliliklerinin ilk altı ayında devamlı sabah namazına çıkarken kapılarının önünde durup: "Ey Muhammed'in ev halkı! Haydi Namaza!" diye çağırmış ve peşinden; "Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden günah kirini gidermek, sizi tertemiz yapmak ister." meâlindeki Ahzâb sûresi 33. âyetini okumuştur. Bir defasında da sabah namazı dönüşünde damadının evine uğramış ve kızını uykuda bulunca, namazını kılmadı zannederek şöyle seslenmişti:
"Kızım Fâtıma! Muhammed Mustafa'nın kızıyım diye sakın namazı terk edeyim deme. Beni hak peygamber olarak gönderen Allah'a andolsun ki, beş vakit namazı vakti içinde kılmadıkça cennete giremezsin" buyurdu.
Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz bir gün kızının hastalandığını duydu ve ziyaretine gitti. İmran İbni Husayn (r.a.) da yanında idi. Kapıya varınca tıklattı ve selâm verdi. Hz. Fâtıma (r.anhâ) derhal kapıyı açtı ve : "Buyurun babacığım" diyerek içeriye aldı. Sevincinden hastalığını unutmuş gibiydi Efendimiz: "Kızım yanımda İmrân İbni Husayn var başını ört!" buyurdu. Hz. Fâtıma (r.anhâ): "Babacığım bundan başka örtüm yok. Onunla başımı örtsem vücudum açıkta kalıyor." dedi. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz: "Örtüyü düz olarak değil, değirmi köşeli olarak ört ki her tarafını kapasın" buyurdu Sonra İmran İbni Husayn da içeri alındı. O da "geçmiş olsun" dileğinde bulundu dua ederek izin istedi.
Hz. Fâtıma (r.anhâ) böylesine yoksul ve fakirlik içerisinde bir hayat sürdü. Birgün arpa öğütmek için el değirmenini çevirmekten avuçlarının içi kabardı. Bunu Hz. Ali'ye göstererek bir çare aramasını arzu etti. Hz. Ali (r.a.) da dilersen babacığına durumu açabilirsin dedi. Medine'ye esirlerin getirildiğini duyan Hz. Fâtıma (s.a.) babacığından bir hizmetçi vermesini istedi. Rahmet Peygamberi (s.a.) Efendimiz kızına: "İstediğinden daha hayırlısını size haber vereyim mi?"
Cebrâil'in bana öğrettiği şu kelimeleri her namazın sonunda okursan, hizmetçiden daha iyidir. Bunlar: Otuz üç defa: "Subhânallah" otuz üç defa: "Elhamdülillâh" otuz üç defa da: "Allahü Ekber" demenizdir.
Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Fâtıma (r.anhâ) arasında kurulan evlilik ümmete ibretler dolu örnek bir yuva oldu. Karı ile koca arasındaki sevgi saygı, samimiyet, hizmet ve güzel geçime en iyi örnek bir yuva. Bu yuvanın fertlerinden birisi üzgün olsa diğeri onun üzüntüsünü gidermek için gayret eder ve evdeki eksikleri görmezden gelerek musâmaha ile karşılardı. Müşterek hizmet ve sohbet zeminleri oluşturularak birbirlerini dinler ve dertleşirlerdi. Fakat beşer olarak küçük kırgınlıklar da olmaz değildi.
Birgün Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz kızını ziyarete gitmişti. Damadını evde göremeyince kızına: "Amcanın oğlu nerede?" diye sordu Hz. Fatıma da: "Aramızda ufak bir şey geçti. O sebeple çıkıp gitti." cevabını verdi. Bunun üzerine İki Cihan Güneşi Efendimiz dışarı çıktı ve Sehl İbni Sa'd (r.a.)'a: "Ya Sehl git Ali'ye bak. Nerede ise bana haber ver." buyurdu. Sehl doğru mescide koştu. Hz. Ali'nin orada uyumakta olduğunu gördü. Dönüp geldi ve mescidde yattığı haberini verince Efendimiz kalktı mescide gitti. Hz. Ali toprak üzerine uzanmış uyuyakalmıştı. Rahmet Peygamberi Efendimiz damadını bu vaziyette görünce mübarek elleriyle yüzündeki tozları sildi. Üstü başı toprak olduğu için "Ey Ebû Tûrâb kalk!" diye seslendi İki Cihan Güneşi Efendimizin sesini duyan Hz. Ali derhal ayağa kalktı. Üstü başı toz toprak içinde olmuştu. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz elbisesini temizlemeğe yardım etti ve elinden tutarak evine götürdü.
Ne engin merhamet!.. Ne derin şefkat!.. Ne yüce muhabbet!.. Allah'ım bizlere de bu üstün ahlâktan hisseler nasib et!.. Amin.
Hazreti Fatıma ile Hazreti Ali Sohbet Ediyordu:
Hazret-i Fâtıma radıyallahu anhâ annemizin hayatı, kıyamete kadar gelecek İslâm hanımefendilerinin örnek alacağı ibretlerle, ahlâkî meziyyetlerle doludur. O'nun evliliği, çeyizi, ev işlerindeki becerisi, mahareti, beyine karşı samimi, sevgi dolu hizmetleri, komşuluk münasebetleri, ilmi, irfanı ve infakı günümüze ışık tutmaktadır. O, eşyanın kölesi, hizmetçisi olmadı. Allah ve Rasûlünün sevdiği yolda samîmî kul olabilmek için gayret etti. Hayatını bu hedef ve gaye içerisinde geçirdi. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz kızını ve torunlarını çok severdi. Onları görmek için sık sık damadının evine giderdi.
Bir defasında kapıya vardı ve içeri girmeden geri döndü. Hz. Fâtıma buna çok üzüldü. Hz. Ali eve geldiğinde hanımını üzüntülü gördü. Sebebini sordu. O da: "Ya Ali: Rasûlullah geldi kapıdan içeri girmeden geri döndü, gitti" dedi. Buna Hz. Ali (r.a.) da çok üzüldü. Derhal sebebini öğrenmek üzere Rasûlullah'akoştu, Fâtıma'nın üzüntüsünü arzetti. Eve niçin girmediğini sordu. İki Cihan Güneşi Efendimiz birazcık sitemle: "Benim dünya ile ne işim var? Benim işlemeli perde ile ne işim var?" buyurdu. Hz. Ali (r.a.) meseleyi anladı ve hemen ailesine döndü ve Efendimizin hoşnutsuzluğunu haber verdi. Bunun üzerine Hz. Fâtıma (r.anha): "O perdeyi ne yapmamı emrediyor" dedi. Yine Rasûlullah'ın huzuruna varan Hz. Ali'ye: "Fâtıma'ya söyle; O perdeyi filan oğullarına göndersin" buyurdu. Bunun üzerine o perde yerinden indirilip ihtiyaç sahiplerine gönderildi. Rasûlullah'ın istemediği bir şeyi onlar hiç istemezlerdi. Allah Rasûlü babacığını memnun etmek onların en büyük arzusuydu. Bunun için sevgide kusur etmemeğe son derece dikkat ederlerdi. Efendimiz de damadı ve kızını çok severdi, fırsat buldukça onları ziyaret ederdi.
Hangimiz Daha Sevgili?
Bir defasında Hz. Ali ile Hz. Fâtıma karşılıklı sohbet ediyorlardı. Birbirlerine iltifatlarda bulunuyor ve: "Hangimiz Allah'ın Rasûlü'ne daha sevgilidir? Kızı mı? Damadı mı?" diye konuşuyorlar ve tatlı tatlı gülüyorlardı. Tam bu sırada Resûl-i Ekrem (s.a.) yanlarına çıkageldi. Onları neşeli görünce pek sevindi. Babacığına çok düşkün olan Hz. Fâtıma (r.anhâ) gülümseyerek: "Babacığım. Ali ile sizin yanınızda hangimizin daha sevimli olduğumuz üzerinde konuşuyorduk." dedi. Bunun üzerine Rahmet Peygamberi Efendimiz hem kızına hem de damadına beslediği derin sevgiyi şöyle ifade etti: "Kızım sen, babanın evlâdına olan tabii sevgisinden dolayı bana Ali'den daha sevgilisin. Fakat Ali de benim gözümde senden daha kıymetli ve daha çok izzet sahibidir." buyurdu. Her ikisini de değişik yönlerden sevdiğini duyurdu. Her fırsatta Onların aralarındaki muhabbetin artmasına gayret etti.
Hz. Ali (r.a.) ilim şehrinin kapısı, harb meydanlarının korkusuz arslanı, âlim, mücâhid bir yiğit!.. Hz. Fâtıma'da Rasûlullah'ın ciğerpâresi, pırlantası ve nur parçası, kendi dünyasının hanımefendisi bir bahtiyar!.. Hz. Âişe (r.anhâ) annemizin bildirdiğine göre insanlardan Rasûlullah (s.a.)'e en sevgili olan Hz. Fâtıma idi. İçeri girdiğinde Efendimiz ayağa kalkar ve yerine oturturdu. Bir sefere çıkarken veya seferden döndüklerinde önce mescide girer, iki rekat namaz kılar ve sonra sevgili kızına uğrardı. Onunla bir müddet sohbet ederdi.
Hz. Fâtıma (r.anhâ) da babacığını çok seviyordu. Onu gölge gibi takib etmek istiyordu. Uhud savaşında babacığının yaralandığını duyunca bütün tehlikeleri göze alarak yanına vardı. Yanağına doğru akan kanı temizledi ve kül bastırarak durdurdu. Yarasını tedavi etmeye çalıştı.
Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Fâtıma (r.anhâ)'nın dünya evleri üstün ahlâkî meziyyetlerle donatılmıştı. Nurlu Neslin devamını sağlayan, bu evlilikte iltifat, saygı, edeb, iffet ve kıymet bilme önde gelen meziyyetlerdendi. Birbirlerinin fikir ve düşüncesine çok değer verirlerdi. Görüş ayrılığı olsa dahi müşterek bir noktada birleşirlerdi. Dâvâ şuûruna sahib, samimi, sıcak bir aile kurmuşlardı. Bir muhabbet ocağı olmuştu onların birlikteliği. Öylesine bir muhabbetle birbirine bağlanmışlardı ki, gel-geç sevdalar onlara tesir edemedi. Ebedî hayatı kazanmak ve Allah'ın rızasına erebilmek onlar için her şeyden önce gelirdi. Kendileri yemez, ihtiyaç sahiplerine yedirirlerdi. Kapısına gelen fakiri reddetmezlerdi. Kendileri muhtaç oldukları halde başkalarına verirlerdi. Onların bu güzelliklerini, cömertliklerini ve îsâr halindeki davranışlarını Allah Teâlâ Kitâb-ı Kerîminde övmüştü. Şöyle ki:
"Hz. Ali ile Hz. Fâtıma'nın nâfile oruç tuttukları bir akşam vakti kapılarına bir fakir gelir. "Allah için" diyerek birşeyler ister. Onlar da kendileri için hazırladıkları iftarlıkları olduğu gibi fakire verirler. Peşpeşe üç gün aynı vakitte akşam ezanı okunacağı zaman değişik kılık ve kıyafette yoksul, garib birileri kapılarına gelir; "Allah için" diyerek dilekte bulunur. Hz. Ali ile Hz. Fâtıma (r.anhûm) birlike hazırladıkları iftarlıkları olduğu gibi bu yabancı garib kimseye verirler. Kendileri üç gün birşey yemeden peşpeşe su ile oruç tutarlar. Onların bu güzel hali, gönüllerindeki engin infak şuuru Allah Teâlâ'nın hoşuna gider ve şu âyet-i celîle ile methü senâ edilirler. Meâlen:
"İyiler şüphesiz (güzel kokulu ve serin) kâfur katılmış bir kadehten içerler. Bu Allah'ın has kullarının içtikleri ve akıttıkça akıttıkları bir pınardır. O kullar, şiddeti her yere yayılmış olan bir günden korkarak verdikleri sözü yerine getirirler. Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne bir teşekkür bekliyoruz. Biz çetin ve belalı bir günde Rabbimizden (O'nun azabına uğramaktan) korkarız." (derler)" (İnsan Sûresi; 5 - 10)
Vahiy tamamlandığında İki Cihan Güneşi Efendimiz bu müjdeyi kızına ve damadına bildirdi. Her ikisi de sevinçlerinden üç günlük açlığın verdiği sıkıntıyı bir anda unutuverdiler. Kıyamete kadar okunacak bir kitapta övülmek ne büyük bir mükâfattı.
Hz. Fâtıma (r.anhâ) vahyin beşiği sevgili babacığının sohbetlerinden çok istifade etmişti. Rasûlullah (s.a.)'in terbiyesinde yetiştiği için onun feyziyle gönlünü doldurmuş, ilim, edeb, haya gibi üstün ahlâkî meziyyetlerle kendini yetiştirmişti. Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz Hz. Ali'ye: "-Ya Ali, Allah Teâlâ'yı sever misin?" diye sordu. O da: "Evet! Ya Rasûlallah severim." dedi. Efendimiz: "O'nun Rasûlünü de sever misin?" dedi.Hz. Ali heyecanlanarak: "Evet yâ Rasûlallah!" dedi. Efendimiz tekrar: "Kızım Fâtıma'yı da sever misin?" diye sordu. Hz. Ali hiç tereddüt etmeden. "Evet"dedi Efendimiz: "Hasan ve Hüseyin'i sever misin?" dedi. O da: "Evet ya Resûlallah severim." diye cevap verdi. Resûl-i Ekrem (s.a.): "Ya Ali, gönül bir tane, sevgi ise dört. Bir kalbe bu kadar sevgi nasıl sığıyor? buyurdu. Hz Ali bu suale bir türlü cevap veremedi. Düşünceli bir vaziyette evine döndü.
Onu düşünceli ve durgun görünce Hz. Fâtıma (r.anha) üzüldü. Ne olduğunu ve onun zihninden geçirdiklerini öğrenebilmek için şefkatle: "Ya Ali sizi durgun görüyorum. Üzücü bir şey mi oldu diye söze girdi ve; Eğer bu dünya ile ilgili ise kederlenmeğe değmez. Ahiret ile ilgili bir husus ise nedir sizi üzen şey?" dedi. Muhterem eşinin sorusunu cevapsız bırakmak istemeyen Hz. Ali (r.a.) başından geçen olayı anlattı ve Efendimizin sorduğu soruya cevap veremediğini söyledi. Hz. Fatıma (r.anhâ) soruyu öğrenince gülümsedi ve "Ya Ali! Babamın yanına var ve bu suâli şöyle cevaplandır." diyerek açıklamalarda bulundu. Hz. Ali bu izâhatten memnun oldu. Gönlüne hoş geldi ve Efendimizin huzuruna koştu: "Ya Rasûlallah! Sağ, sol, ön, arka diye insanın yönleri vardır. Kalbin de böyle. Ben Allah'ı aklım ve imanımla, sizi ruhum ve imanımla, Fâtıma'yı, insânînefsim ile, Hasan ve Hüseyini de babalığın tabii icabı ile seviyorum." dedi. İki Cihan Güneşi Efendimiz bucevaba tebessüm etti ve: "Ya Ali! Bu sözler ancak Peygamber ağacının dalından alınmış meyvelerdir." buyurdu...
Sabret Kızım
Hz. Fâtıma (r.anhâ) çok hassas ve yufka yürekliydi. Kimsenin üzülmesini istemez, acı çekmesine dayanamazdı. Allah Rasûlü babacığı rahatsızlandığı zaman hemen yanına koşardı. "Vah babacığım!..." diyerek üzülürdü. İki Cihan Güneşi Efendimiz de: "Sabret kızım! Sabır güzeldir!" buyurarak onu teselli ederdi. Birgün şiddetli ateşler içinde iken etrafındakilere:
"Ey insanlar! Siz bana karşı hiçbir şeyle delil bulamazsın! Zira, Ben ancak Allah'ın kitabı Kur'an-ı Kerim'in helâl kıldığını helâl, haram kıldığını da haram kıldım.
"Ey kızım Fâtıma!Ey halam Safiyye! Allah katında makbul olan ameller işleyiniz. Yani bana güvenip tembellik etmeyiniz. Çünkü Ben, sizi, Allah'ın azabından kurtamam!..." buyurdu. İnsan için ancak çalıştığının karşılığının verileceğini duyurdu. Kişiyi ancak iman ve amelinin kurtaracağına dikkat çekti.
Hastalığı ağırlaştıkça ümmetini daha çok düşünüyor ve onları cehennemin korkunç alevlerinden kurtarmak istiyordu. Yine etrafında bulunanlara: "Namaza... Namaza dikkat... Namaza... Namaza... devam ediniz!..." buyurarak İslâm'ın ana direğini iyi muhafaza etmek gerektiğini vurguluyordu.
Bana İlk Kavuşacak Sensin?
Rahmet ve Şefkat Peygamberi Efendimiz iyice ağırlaştığı birgün kızı Hz. Fâtıma'yı yanı başına çağırdı. Babacığının ateşler içinde yandığını gören Hz. Fâtıma: "Vah babam, vah Peygamber babam" dedi. İçinin yanıklığını bu ifadelerle dile getirdi. İki Cihan Güneşi Efendimiz biricik kızının başını kendine doğru eğip kulağına bir şeyler fısıldadı. Hz. Fâtıma ağlamağa başladı. Sevgili kızının ellerinden tutarak tekrar kendisine doğru çekti ve yine kulağına bir şeyler söyledi. Bu sefer Hz. Fâtıma'nın yüzünde tebessüm belirdi. Üzüntü ile sevinç bir arada yaşanınca Hz. Aişe annemiz merak edip Hz. Fatıma'ya sordu. O da şimdi söyleyemiyeceğini belirteyerek özür diledi. İki Cihan Güneşi Efendimiz sevgili kızına: "Cebrâil aleyhisselâm her sene bana bir kere Kur'an-ı Kerim'i arz ederdi. Bu sene iki kere okudu. Anladığım ecelim yaklaşmıştır..." buyurdu. Hz. Fâtıma hıçkırıklara boğularak ağlamağa başladı. Rahmet Peygamberi babacığı onu teselli etmek ve sabrını artırabilmek için tekrar ona: "Ehl-i beytimden bana ilk kavuşacak olan sensin."buyurdu. Sevgili kızına fazla ayrı kalmayacaklarını duyurarak sabır diledi.
Hz. Fâtıma (r.anhâ) sevgili babacığının ateşinin yükseldiğini gördükçe adeta kendi kendine eriyordu. İçinin yanıklığını, ıstırabını: "Vah babama!.. Vay babamın çektiği ıstıraba..." diyerek dışa vuruyordu. Efendimiz de sevgili kızını teselli edebilmek için: "Kızım! Bugünden sonra baban hiç ıstırab çekmeyecektir. Kızım! Sakın ağlama! Ben vefat ettiğim zaman ?İnnâ Lillâhi ve innâ ileyhi râciûn' de!.." buyurdu.
Yanık Yüreğin Ağıtları
O, Rahmet Peygamberi babacığının dâr-ı bekâ'ya uçtuğu zaman elem ve kederini: "Ey Allah'ın davetine koşan babam!.. Ey mekanı Firdevs olan babam! Ey ölüm haberini Cebrâil'den alan babam!... Ey Rabbine kendisinden daha yakını bulunmayan babam!..." ifadeleriyle dile getirdi.
Hz. Fâtıma (r.anhâ)'nın acıları bitmeyecek ve yüreğinin ateşi sönmeyecekti. Sevgili babacığından ayrıldığı günden sonra güldüğü hiç görülmemiştir. Kabr-i şerîfi ilk ziyaret eden Hz. Fâtıma oldu. Gözyaşları içerisinde mezara bakarak bir süre öylece kalakaldı. Sonra sevgili kocası Hz. Ali'ye dönerek: "Allah'ın Rasûlü'nün üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl râzı oldu?" dedi. Yüreğinin yanıklığını isyana varmayan ağıtlarıyla şöyle dile getirdi: "Üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şayetonlar gündüzlerin üzerine dökülseydi, kararır da gece olurdu."
Hz. Fatıma (r.anhâ) Peygamber babacığının kendisine sır olarak söylediği sözlerle teselli bulmağa çalışıyordu. Beş çocuğu, üçü kız, ikisi erkek etrafında pervane gibi dönüyorlardı. Ama o ilahî kaderin kazâ safhasına çıkacağı zamanı bekliyordu.
Rahmet Peygamberi baba-cığının vefatından altı ay geçmişti. Hz. Fâtıma da hastalanıp yatağa düştü. Hicretin on birinci yılı, Ramazan ayına girilmişti. Rahatsızlığı şiddetlenince çocuklarının dışarı çıkarılmasını Hz. Ali'den istedi. İçeriye anneciğim dediği Ümü Râfi' ile Hz. Esma binti Umeys girdi. Kendisine abdest aldırıp yalnız bırakılmasını istedi. Rabbime duâ ve niyazda bulunmak istiyorum dedi. Derin bir niyaz halindeyken nazenin bedenini odanın içinde bırakarak ruhunu Rabbine teslim eyledi.
Hz. Fâtıma (r.anhâ) geride gözü yaşlı sevgili kocası Hz. Ali ve beş çocukbıraktı. Hasan 8; Hüseyin 7; Ümmü Gülsüm 5; Zeyneb 3; Rukiye 2 yaşlarındaydı. Üç ablasının ismini, üç kızında yaşatmak istemişti. Kendisi de 28 yaşlarındaydı. Bir çocuğu da küçükken vefat etmişti. Sevgili babacığından 18 hadis-i şerif rivayet etmişti.
Hz. Fâtıma (r.anhâ)vefatına yakın günlerde Hz. Esmâ'ya: "Ölünce beni erkekler arasına perdesiz çıkaracaklarını düşünerek çok utanıyorum." demişti. O zaman kadınların cenâzesi kefene sarılıp perdesiz götürülürdü. Hz. Esma, Habeşistan'da hanım cenazelere hurma dalından çadır gibi örgü yaptıklarını görmüştü. Hz. Fâtıma (r.anhâ)'ya bunu anlatmıştı da hoşuna gitmişti. O zaman böyle bir tabut yapılmasını söylemişti. İslâm'da tabuta konarak kabre götürülen ilk kadın cenazesi Onun mübarek nâşı olmuştur. Cenaze-sini Hz. Abbas veya Hz. Ali kıldırmıştır. Vasıyyeti üzerine geceleyin Hz. Ali, Hz. Abbas ile oğlu Fazl tarafından Cennetü'l-Baki'aya defnedildi.
Cenâb-ı Hak'tan Hz. Fâtıma (r.anhâ) annemizin ahlâkından hisseler alabilmeyi ve cümlemizi şefaatine nâil eylemesini niyaz ederiz. Amin.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:00 AM
Hazret-i Rukiyye (r.a)

Hazreti Rukıyye radıyallahu anhâ, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin ikinci kızı... Zâtü'l-Hicreteyn = İki hicret sahibi lakabına mazhar çilekeş bir iman eri... Aile olarak kocasıyla ilk hicret eden muhâcirlerden... İslâm davâsı uğruna akla hayale gelmedik eziyetlere ve çeşitli ibtilâlara maruz kalan ve o belâları sabırla geçiştirmesini bilen örnek neslin örnek insanları... Peygamberimizin ilk vefat eden kızı...
O, Peygamberlikten yedi sene önce Mekke'de dünyaya geldi. Hazreti Hatice (r.anhâ) gibi adamış olgun, zeki ve davâ şuûruna sahib bir annenin yanında büyüdü. Eğitimini, edebini, görgüsünü, ahlâkını aile yuvasında tamamladı. Sevgiyi, saygıyı ve insanlara şefkati, merhameti rahmet pınarı baba ocağında öğrendi. O, ablası Zeyneb'in evliliğinden sonra ev hizmetlerinde öne geçti. İşindeki becerisi, titizliği, tertib ve düzenliliğiyle akrabalarının dikkatini çekti. Anneciğinin hizmetlerine kardeşi Ümmü Gülsüm ile beraber yardımcı oldu. Onlar sanki ikiz gibiydiler. Birbirlerine son derece nezaket ve muhabbetle bağlı idiler. Kader onları birbirine öylesine yakın eylemişti ki, hayatları sanki birbirini takip etmekteydi.




Birgün büyük amcaları Ebû Talib ile birlikte bir heyet evlerine geldi. Amcazâdelerinin akrabalığını arzu etmekteydiler. Hoşbeş ettikten sonra sadede gelindi ve Ebû Talib söze başladı. Şöyle dedi: "Yeğenim Zeyneb'i Ebü'l-Âs İbni Rebî'e verdin. O gerçekten şerefli bir hısımdır. Rukıyye ile Ümmü Gülsüm'ü de amcanın oğulları Utbe ve Uteybe'ye istemeye geldik. Şeref ve soy bakımından onlar da geri değillerdir. Vermeyeceğini zannetmem." dedi.
Muhammedü'l-Emin Efendimiz bu teklife karşı: "Doğru söyledin amcacığım! Akrabaya önem vermek gerekir. Ancak ey amcam! bu konuda bana biraz mühlet ver de kızlarımla konuşayım." buyurdu.
İnsan değerini en iyi bilen o emin, güvenilir insan kızlarına danışmadan bir cevap vermedi. Amcalarına sevgiyle, hürmetle davrandı. Fakat hemen verdim gitti deyip kestirip atmadı. Hane halkıyla istişare etmeyi huzurun mutluluğun kaynağı ve hanımlara verilmesi gereken önemli bir değer olarak kabul etti. Konuyu ev halkına açtı. Sâdık eş Hz. Hatice kızlarına durumu anlattı.
Anne ve kızlar Ebû Leheb'in karısı Ümmü Cemile'yi çok iyi tanıyorlardı. O geçimsiz, katı kalbli, kalb kırıcı söz ve tavırlarıyla meşhurdu. Böyle bir kaynanaya gelin olarak gitmeye kimsenin gönlü ısınamadı. Edeb gözetip işi kendi haline bırakmayı tercih ettiler. Neticede bir takım endişelerle birlikte evlenmelerine karar verildi. Şefkatli baba kızları için bereket diledi. Onları Allah'ın hıfz u emânına bıraktı.
Rukıyye ve Ümmü Gülsüm'ün evliliğinin karara bağlandığı günlerden birgün Mekke semâlarında bir nûr göründü. Sevgili babalarına Cebrâil aleyhisselâm gelmişti. Allah onu kendine resûl olarak seçmişti. O güne kadar "Muhammedü'l-Emin" diye herkesin güvendiği, herşeyini rahatlıkla emanet bıraktığı sevgili babaları şimdi "Muhammedün resûlullah=Allah'ın elçisi" olmuştu.
Yeni gelen Peygamber ve getirdiği dine ilk inanan da sevgili anneleriydi. Peşinden aile efradı olarak Zeyneb, Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma inandı. Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile başlayan inananlar halkası hergün genişlemeğe, ve sayıları artmağa başladı. Kureyş müşrikleride bu işin önünü almak için toplantılar yaparak şu karara vardılar:
"Muhammed'i yeni görevinde kendi başına serbest bıraktınız. Onu işinden alıkoymak mı istiyorsunuz? O halde kızlarını geri veriniz de onlarla meşgul olsun. Bu meşgale onu ızdıraba sürüklesin..." dediler.
Kureyş'in azılı müşrikleri bir heyet halinde önce Ebû Leheb'in çocuklarına nişanlarını attırdılar. Ebû Leheb çocuklarına: "Eğer Muhammed'in kızlarını boşamazsanız başım başınıza haram olsun. Sizinle bir daha yüzyüze gelmeyeyim" diye tehdit etti. Utbe Rukıyye'den, Uteybe'de Ümmü Gülsüm'den ayrıldılar. Allah Teâlâ merhametiyle Habibi'nin kızlarını odun hamalının tuzağından, cimri ve uğursuz yaşayışından kurtardı. Şefkat ve rahmet ocağı anne ve babalarına döndüler. Ebû'l-Âs İbni Rebî ise asla Zeyneb'ten ayrılmayacağını söyleyerek Kureyş ileri gelenlerinin tekliflerini reddetti.
Kureyşlilerin tuzakları boşa çıktı. Onların düşündükleri gibi kızlarının geri verilmesi Rasûlullah (s.a.)'i davetinden alıkoymadı. İşi sarpa sarmadı. Hatta daha da hayırlı oldu. Zira Allah Teâlâ, Rasûlü'nün iki genç yavrusuna eski kocalarından daha hayırlı sâlih, kerîm, asîl bir aileye mensub, zengin, yumuşak huylu, iyi ahlâklı ve İslâm'a ilk giren sekiz kişiden ve Cennetle müjdelenen on sahâbîden biri olan Osman İbni Affan (r.a.)'ı nasîb etti. İki Cihan Güneşi Efendimiz onunla Rukıyye (r.anhâ)'yı evlendirdi. Kendilerine dua etti. Allah Teâlâ'dan bereket vermesini niyaz eyledi.
Kureyş müşrikleri bu olup bitenler karşısında daha da hırçınlaştı. Müslümanlara bir iyilik dokunmasını istemiyorlardı. Bu sebebten yeni müslüman olanlara eziyetler etmeye başladılar. Kimsesiz, garib müslümanları işkenceler altında inleterek yeni dinin önünü kesmek istediler. Fakat tam tersine hergün İslâm'la buluşanların sayısı artıyordu.
Buna mukabil müşriklerin de eza ve cefaları akla hayale gelmeyecek şekilde devam ediyordu. Sevgili Efendimiz ashâbının çektiklerini gördükçe üzülüyor ve Rabbısına sığınıyordu. Bir müddet sonra Habeşistan'a hicret etmelerine izin verildi. İlk hicret kafilesinde sevgili damadı Hz. Osman ile sevgili kızı Rukıyye'de vardı. Vatandan, âileden ve rahmet pınarı Efendimiz'den ayrılmak onlar için ne kadar zordu. Fakat müşriklerin zulmüne de dayanılacak gibi değildi. Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz vedalaşırken şunları söyledi:
"Allah onların yardımcısı olsun. Osman Allah yolunda, Lût'tan sonra ailesiyle hicret edenlerin ilkidir." buyurdu.
Necâşî'nin ülkesine yerleşen muhacirler emniyet ve güven içerisinde ibadetlerini yapmaya, inançlarını rahatlıkla yaşamaya başlamışlardı. Tek üzüntüleri geride bıraktıkları aileleri ve din kardeşleriydi. Rukıyye (r.anhâ)'nın yorgunluktan dolayı sağlık ve sıhhati de bozulmuştu. Bu sebepten ilk çocuğu düşük olmuştu. Kendisi de çok zayıflamıştı. Bu halde iken insan ilgiye muhtaçtı. Hz. Osman (r.a.) da hanımına karşı ilgisini, sevgisini ve hizmetini hiç eksik etmedi. Gurbetçi yalnızlığını hissetirmedi. Hanımına şefkatli bir eş olarak merhametle davrandı. Elemini kederini gidermek için gayret etti. Ona daima manen destek oldu. Moralini yüksek tutmağa çalıştı. Bu arada Mekke'den muhâcirleri sevindirecek haberler gelmeğe başladı. Müşriklerden bazısının İslâm'a girdiği şâyiası yayıldı. Peygamberle beraber Kâbe'de secde ettikleri söylentileri ortalığı kapladı. Bu haberler Habeşistan' a da ulaşınca ashabtan bazıları Mekke'ye geri döndüler. Hz. Osman ile Rukıyye (r.anhâ) da dönenler arasındaydı. Halbuki hadisenin aslı yoktu. Sadece şöyle bir olay geçmişti:
"Sevgili Peygamberimiz Necm Sûresini okurken; "Allah'ı bırakıp taptığınız Lât'ın, Uzza'nın ve üçüncüsü olan diğer Menât'ın zerrece kudretleri var mı? Bize haber verin." âyeti geçmişti. Müşrikler okunan ayetlerin manasının anlaşılmaması için yüksek sesle şamata yapıyorlardı. Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz sûrenin sonuna gelince secde âyetini okudu ve secdeye kapandı. Müşrikler de putlarının adı geçtiği için secdeye vardılar. Onların da aynı anda secde edişleri müşriklerin müslüman olduğu şeklinde yorumlar yapılmasına sebep oldu.
Bu asılsız haberleri duyarak Habeşistan'dan dönen muhacirler vatanlarına geldiklerinde hiç bir şeyin değişmediğini, işkencelerin devam ettiğini gördüler. Himaye altında Mekke'ye girdiler. Rukıyye (r.anhâ) baba evine geldi. Kardeşleri Ümmü Gülsüm ve Fâtıma ile hasret ve muhabbetle kucaklaştılar. Gözyaşları içerisinde tekrar kavuştuklarına şükrettiler. Fakat Rukıyye (r.anhâ) annesini göremiyordu. Kardeşlerine soruyor bir cevap alamıyordu. Sadece hıçkırık ve gözyaşları içerisinde birbirine sarılıyorlardı. Akan gözyaşları Rukıyye'ye doğru cevabı vermişti. Anneciğinin Refik'i Â'lâ ya uçtuğunu anlayınca hıçkırıktan boğazı düğümlendi. Derin bir sûkuta büründü. Ne yapabilirdi ki, Allah'ın hükmüydü. Kaza ve kadere inanan insan ancak sabrederdi. Rukıyye (r.anhâ) da sabır ve metanetle anneciğinden ayrılmanın acısını gönlüne gömdü.
Bundan sonra Mekke'de kalması uzun sürmedi. Medine'ye hicret izini verilmişti. Müslümanlar ikinci hicret yurduna yönelmişlerdi. Onlar da aile olarak tekrar Medine'ye hicret ettiler. Böylece Allah yolunda iki hicret sevabı kazandılar.
Rukıyye (r.anhâ) ikinci hicret yurdu Medine'de oğlu Abdullah'ı dünyaya getirdi. Bu yavrunun doğumuyla ilk çocuğunu kaybetmenin acısını unutmaya çalıştı. Medine'de huzur içerisinde günlerini geçiriyordu. Artık İslâm kardeşliği kurulmuş. Muhacir ve Ensar birbirine kenetlenmiş adeta yek vücut olmuşlardı. Çileli hayat sona ermiş gibiydi. Abdullah da gün geçtikçe büyüyor ve etrafa neşe saçmağa devam ediyordu. Lâkin dünya imtihan yeriydi. Rukiyye (r.anhâ)'ın imtihanları çetin geçmekteydi. Birgün hiç beklenmedik bir hadise oldu. Beşikteki çocuğun yüzünü bir horoz gagaladı. Abdullah'ın yüzünü yaraladı. Yüz kısmındaki yaralar kısa zamanda yayıldı. Etrafı yara-bere içerisinde kaldı. Mikrop kapan ve önü alınamıyan bu yaralardan çocuk kurtulamadı. Birkaç gün içinde Abdullah dünyasını değiştirdi.
İbtilâların üst üste gelmesi Rukıyye (r.anhâ)'nın sıhhatini bozdu. Abdullah'tan başka çocuğu da yoktu. Sonradan da olmadı. Bu sıkıntılar onun ateşinin yükselmesine ve Humma hastalığına yakalanmasına kadar sağlığını etkiledi. Bu arada Bedir'de düşmanı karşılamak için cihad çağrısı yapılmakta idi. Hz. Osman (r.a.) bu davete icabet etmeyi arzulamışdı. Fakat hanımı Rukiyye (r.anha)'nın durumu ciddi idi. Ateşi ve rahatsızlığı gün geçtikçe artıyordu. Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz Hz. Osman'a orduya katılmamasını hanımının yanında kalmasını işaret buyurdu. İyileşmesi için elinden gelen gayreti gösteren Hz. Osman (r.a.) hanımının gözünden gözünü ayırmadı. Hizmetinden uzakta kalmadı. Kul olarak yapabileceğini geriye bırakmadı. Lâkin yazılan vakit gelince o yüce kudrete teslimiyetten başka çare kalmamışdı. Onun sevgi dolu gözlerinin solduğu, ruhunun nâzenin vücudunu terk ettiği sıralarda Bedir Savaşı'nın zafer müjdeleri geldi.
Hz. Rukıyye Peygamberimizin ilk vefat eden kızıydı. Daha henüz 22 yaşlarındaydı. Cenazesini Ümmü Eymen (r.anhâ) yıkadı. Medine halkı Bakî kabristanına taşıdı ve oraya defnedildi. Savaştan dönen Resûl-i Ekrem (s.a.) kabrin başına geldi ve kızına duâ ve niyazda bulundu. Oradan Hz. Osman (r.a.)'ın evine gitti. Onu da teselli etti. Hanımlar gözyaşları içerisinde kendini tutamıyarak ağlıyorlardı. Hz. Ömer (r.a.) müdahale etmek isteyince iki Cihan Güneşi Efendimiz: "Ömer! Bırak onları! Kendi hallerine bırak! Ölüye karşı duygular göz ve kalble ifade edilirse bu Allah'tan'dır. Onun merhametindendir. El ve dil ile yapılırsa şeytandandır." buyurdular.
Allah Teâlâ Hazretleri Resûlünün iki hicret sahibi kızı Rukiyye (r.anhâ) ile iki nur sahibi Hz. Osman (r.a.)'dan râzı olsun. İmanının, cihadının ve çektiği çilelerin mükâfatını en iyi şekilde versin. Bizleri de şefaatlerine nâil eylesin. Amin

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:00 AM
Hazret-i Ümmü Gülsüm (r.a)

Üçüncü Nur Parçası
Ümmü Gülsüm radıyallahu anha, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin üçüncü kızı... Mekke müşriklerinin şiddetli ambargoları altında büyüyen çilekeş bir genç... Annesi ve iki ablasının vefatlarını küçük yaşta gören sabır ve metanet sahibi bir iman eri... Ablası Rukıyye (r.anhâ) ile kader çizgileri birbirine benzeyen ikiz gibi iki kardeş... Her ikisi de iman ve edeb âbidesi Hz. Osman (r.a.)'a nikâhlanarak onun "Zinnûreyn=iki nur sahibi" diye ünvan almasına vesile olan bahtiyarlardan.
O, Mekke'de bi'setten = peygamberlikten önce doğdu. Kureyşliler kendi aralarında: "Muhammed'in kızlardan başka çocuğu olmuyor..." diye konuşuyorlardı. Ne söylediklerinin, farkında bile değillerdi. Onlar kız çocuğu doğduğunda diri diri kumlara gömecek kadar câhiliyet içerisinde merhametsiz ve meymenetsiz vahşi kimselerdi. Onların cehâlet ve vahşet hallerini âyet-i celîle şöyle bildiriyor: "Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür..." (Nahl sûresi; 58 - 59)



Sevgili Peygamberimizin üçüncü kızı böyle bir câhiliyet ve vahşet içerisinde yaşayan toplumda dünyaya geldi. Dolgun yüzlü güzel olduğundan dolayı ona Ümmü Gülsüm adı verildi. Peygamberlikten önce gelişip büyüdü. Ablası Rukıyye ile ikiz gibiydiler. Her ikisi de cahiliye döneminde Ebû Leheb'in oğullarına istendiler. Fakat Rabbımız o gülleri, müşrik eli değmeden kurtarıp tekrar baba ocağına döndürdü.
Ümmü Gülsüm ve kızkardeşleri Hz. Hatice (r.anhâ) ile birlikte İslâm'la ilk şereflenenlerdendir. Cahiliye döneminde Uteybe ile nikahlanmıştı. Allah Teâlâ "Tebbet" sûresini nâzil buyurunca; Ebû Leheb oğullarına baskı yaptı ve O'nun kızlarını boşayın dedi. Onlar da babalarının sözünü tuttu. Böylece habîbinin gülleri iman ve insanlıktan nasibi olmayan müşrik ellerdenkurtulmuş oldu.
Kısa bir zaman sonra Hz. Rukıyye, Hz. Osman ile evlenip Habeşistan'a ailecek hicret ettiler. Ümmü Gülsüm (r.anhâ) kızkardeşi Fâtıma ile beraber Mekke'de Habîb-i Ekrem (s.a.) efendimizin yanında kaldılar. İki ablası evlenmişti. Ev işleri ona kalmıştı. Hayatın sıkıntıları, müşriklerin eza, cefa ve ambargoları artmıştı. Haşimoğullarıyla birlikte müslümanlar Ebû Tâlip mahallesinde hapsedilmişti. Üç yıl süren bu ambargoda aç ve susuz bırakılmışlardı. Ümmü Gülsüm (r.anhâ) bu zor ve sıkıntılı günlerde anne ve babasının elem ve kederini hafifletmeye çalıştı. Üzerine düşen sorumluluğu idrak ederek annesine: "Üzülme anneciğim!.." diye onu teselli etti. Allah herşeye kadirdir. Bu çilelerin de sona ereceği bir zamanıvar diye sabretti. Sabrının mükâfatını Allah Teâlâ'dan bekledi. Günler sıkıntı içerisinde bir bir geçmekteydi. Birgün Ebû Tâlib müslümanların kuşatıldığı mahalleye geldi ve ambargonun kalktığını müjdeledi. Kâbe'ye asılan vesîkanın parçalandığını haber verdi. Bu haber müslümanları çok sevindirdi.
İslâm'ın ilk yiğitleri çok çileler çekti. Ama onlar asla imanlarından taviz vermedi. Çektiği sıkıntılar onların azimlerini biledi ve imanlarını kuvvetlendirdi. Hz. Hatice (r.anhâ) annemiz bu kuşatmadan çok yıpranmış ve zayıf düşmüştü. Rahatsızlanıp yatağa düştü. Kızları Zeynep, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma baş ucunda hep hizmette idiler. Hicretin onuncu yılı ramazan ayına girilmişti. Hastalığı gün geçtikçe artmaktaydı. Ramazanın onuncu günü Hz. Hatice annemiz ruhunu Mevlâsına teslim ederek sevdiklerini geride bıraktı. Resûl-i Ekrem (s.a.) pek sevgili ailesini kendi eliyle Hacun Kabristanına defnetti.
Yeryüzünde ilk müslüman ve "Ondan daha hayırlı bir eş yoktur." iltifatına mazhar Hz. Hatice annemizin vefatından sonra Ümmü Gülsüm (r.anhâ)'nın ev içindeki sorumluluğu daha da arttı. Zira babasının evinden ilk sorumlu o idi. Evin bakımı, hizmetleri abla olarak ona kaldı. Babacığının Hak davâsını tebliğdeki karşılaştığı sıkıntıları o çok iyi bilmekteydi. Mekke artık müslümanlara dar gelmeğe başlamışdı. Hicret izni verilince, önce sahâbîler, sonra İki Cihan Güneşi Efendimiz Medine'ye hicret ettiler. Daha sonra da aile efradı annelerimiz ve kızları Medine'ye getirildiler.
Ümmü Gülsüm (r.anhâ) Medine'ye hicret edince ablası Rukıyye (r.anhâ) rahatsızlanmış yatıyordu. Vefatına kadar hem babasına hem ablasına hizmet etti. Bu arada müşriklerin Medine'ye saldıracağı haberi geldi. Sevgili babaları Resûl-i Ekrem (s.a.)efendimiz Kureyşlileri Bedir'de karşılamak üzere ashâbıyla anlaştı. Hz. Osman'ı Medine'de bıraktı. Rukıyye (r.anhâ)nın rahatsızlığı gittikçe şiddetlendi ve Bedir zaferinin müjdeli haberleri Medine'ye ulaştığı sıralarda ruhunu teslim etti. Cennetü'l-Bakî'a defnedildi. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz Kabrinin başına geldi ve dua etti.
Hz. Osman (r.a.) Rukıyye (r.anhâ) ile çileli, sıkıntılı fakat mes'ud bir hayat yaşadı. Şimdi ise iman ve neşe dolu, sabır ve metanetle çilelere tahammül eden bir hayat arkadaşını kaybetmişdi. Üstelik, hem de Rasûlullah (s.a.) ile olan hısımlık ve yakınlık bağları maddeten kesilmişti. Bunun için çok üzülüyordu. Yakınları ona bir hayli kız ismi vererek evlenmesini teklif etmişlerdi. O ise; "Hz. Rukıyye'nin yerini kimse dolduramaz" diyerek hepsini geri çevirdi. Hz. Ömer (r.a.) kızı Hafsa'yı teklif etti. Ona da müsbet cevap vermedi. Hatta buna üzülen Hz. Ömer doğru Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimizin huzuruna geldi ve: "Ya Rasûlallah! Hafsa ile evlenmeleri için Ebû Bekir ve Osman'a teklifte bulundum. Hiçbir cevap alamadım." diye canının sıkıldığını söyledi. İki Cihan Güneşi Efendimiz, Hz. Ömer'in bu celâl ve öfkesini şu sözleriyle teskin etmeğe çalıştı: "Hafsa, Osman'dan daha hayırlısı ile, Osman da Hafsa'dan daha hayırlısı ile evlenecek" diyerek hatırını hoş etmeğe gayret etti. Böyle bir müjde ile onun gönlünü aldı.

Hz. Osman (r.a.) yine bir gün üzüntülü ve ağlamaklı bir halde Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimizin huzuruna vardı. Elem ve kederini yüzünden okuyan Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz onun hal ve hatırını sordu ve: "Ey Osman! neden bu kadar üzüntülüsün?" buyurdu. O da; "Yâ Rasûlallah! Ben üzülmeyeyim de kim üzülsün? Kızınızın vefatıyla yalnız kaldım. Daha da mühimmi sizinle olan hısımlık bağım koptu." dedi. Bunun üzerina Rasûlullah (s.a.): "Ey Osman! İşte Cebrâil! Allah'ın Ümmü Gülsüm'ü de sana nikâhlamamı emrettiğini bildiriyor." buyurdu. Bu müjdeye Hz. Osman (r.a.) çok sevindi.
Anneler sultanı Hz. Hatice (r.anhâ)'nın yokluğunu hissettirmemek için bütün kadınlar seferber olup Ümmü Gülsüm'e yardımcı oldu. Kısa zamanda hazırlıklar tamamlandı. Nihayet hicretin üçüncü yılı Rebiülevvel ayında düğünleri yapıldı. Hz. Osman (r.a.) böylece ikinci defa Resûl-i Ekrem(s.a.) efendimize damat olma şerefini elde etti. Bundan böyle "Zinnûreyn = iki nur sahibi" ünvanıyla çağrıldı.
Ümmü Gülsüm (r.anhâ) altı sene Hz. Osman (r.a.) ile birlikte huzur ve neşe dolu, mesûd bir hayat yaşadı. Hudeybiye muâhedesinde beyat-ı rıdvan'da bulundu. Kaza umresine katıldı. Mekke Fethine iştirak etti.
Sevgili Peygamberimizin nâzenin üçüncü gülü Ümmü Gülsüm (r.anhâ) hicretin dokuzuncu yılında hastalandı. Babası ve kocası Tebük seferine çıkmışlardı. Gün geçtikçe hastalığı ağırlaştı. Kardeşi Fâtıma ve bütün hanım sahâbîler çok üzülüyordu. Çünkü yanında babası da yoktu kocası da... 27 yaşına yeni girmişti. Çocuğu da olmamıştı. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimizin genç bir yavrusu daha hayata gözlerini yummak üzereydi. Ümmü Gülsüm (r.anhâ) son nefesini alıp verirken İslâm ordusunun Medine'ye girdiği haberi geldi. Babası ve kocasının sağ sâlim döndüklerini duyunca biraz kendine gelir gibi oldu. Fakat çok geçmeden ruhunu teslim ederek ebedî yurduna uçtu.
İki Cihan Güneşi efendimiz kızının yanına girdiğinde Ümmü Gülsüm'ün bedeni daha yeni soğuyordu. Efendimiz sevgili damadı Hz. Osman'ın koluna girip dışarı çıkardı. Hz. Safiyye, Esma ve Ümmü Atıyye içeri girdi. Efendimiz bu kadınlara: "Kızım Ümmü Gülsüm'ü üç, beş veya daha fazla yıkayınız." buyurdu. Gasil ve kefenleme işi bitince erkekler içeri girip cenâzeyi dışarı çıkardılar. Cenâze namazını Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz kıldırdı. Duâ ve gözyaşları arasında Baki' kabristanlığına ablaları Rukıye ve Zeyneb'in yanına defnedildi.
Ümmü Gülsüm (r.anhâ)'nın vefatı Hz. Osman (r.a.)'ı çok mahzun etmişti. İki Cihan Güneşi Efendimiz onu teselli için: "On tane kızım olsaydı biri öldükçe onları birer birer Osman'a nikahlardım." buyurdu. Ona sevgi dolu iltifatta bulundu.
Cenâb-ı Hak'tan onlardaki edeb, hürmet ve muhabbeti bizlere de lutfetmesini ve şefaatlerine nâil eylemesini niyaz ederim. Amin.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:04 AM
Hazret-i Zeynep (r.a)

Rasulullah'ın İlk Kızı
Hazret-i Zeyneb radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin ilk kızı ve ikinci çocuğu...

Kızlarının en büyüğü...

Çocuk yaşta İslâm'la şereflenen ilk genç kız...

İslâm'ın ve imanın kaynağı, sevgi pınarı babacığından aslâ ayrılmayan çilekeş bir iman eri... Annesinden aldığı üstün bir terbiye ile evi çekip çeviren, kocasına hizmette kusur etmeyen, becerikli, nezâketli ve işini bilen asil bir hanımefendi...


O, Mekke'de dünyaya geldi. Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz henüz otuz yaşlarında idi. Hazreti Hatice (r.anha) annemizle evliliği üzerinden beş sene geçmişti. İlk çocukları Kasım'dan sonra ikinci çocukları dünyayı şereflendirecekti. Doğacak çocuğun ebesi Selma Hatun'du. Efendimizin evinde büyük bir heyecan vardı. Acaba erkek mi kız mı olacaktı? Aile efradı merakla beklemekteydi. Çok geçmeden bir kız çocuğu dünyaya geldi. Hz. Hatice annemizin evinde bulunan kadınları bir hüzün aldı. Bu haberi nasıl duyuracaklardı? Çünkü Cahiliye devri olarak bilinen o dönemde Araplar kız çocuklarına hiç değer vermezlerdi. Onlardan birine; "Kız çocuğun oldu" haberi verilince içleri kederle dolar, yüzleri değişirdi. İşte Zeyneb böyle bir karanlık devirde dünyaya geldi. Fakat onun doğumunda mâtem olmadı. Kâinâtın Efendisine bu haber ulaşınca aksine memnûn ve mesrûr oldu. Doğum müjdesi getirene teşekkür etti. Herkesin beklediği gibi ke-derli bir tavır sergilemedi.
O, fıtraten pırıl pırıl bir ahlâka sahipti. Cahiliye devrinin çirkinliklerini hiç benimsememiş, vahşîce yapılan hareketleri hiç tasvip etmemişti. İçkiden kumardan, kızları diri diri gömmekten nefret ederdi. Toplumdan bu kötülüklerin kaldırılması için nasıl ve ne tarz bir mücâdele verilmesi gerektiğini düşünürdü. Bu sebebten kızı Zeyneb doğunca hiç üzülmedi. Rabbine hamdetti. Hatta "Ben kız babasıyım" diyerek iftihar etti. Sevinçle, güleryüzle evine gitti. Yeni doğan kızını kucağına aldı ve Zeyneb adını koydu.
Zeyneb gün geçtikçe büyüyordu. Evin içine neşe saçıyordu. Kâinât'ın Efendisi onun şahsında babalık sevgi ve şefkatinin örneklerini veriyordu. Zira oğlu Kasım vefat etmişti. Yıllar sür'atle geçmekte Zeyneb büyümekte ve on yaşlarına girmek üzereydi. Evde diğer kardeşlerine ablalık yapıyor, onların hizmetini görüyor ve anneciğinin yükünü paylaşıyordu. Hizmetiyle gelin olacak olgunluğa ulaştığını gösteriyordu. Teyzesi Hale'nin Ebü'l-As adında kendisiyle yaşıt bir oğlu vardı. Evlerine sık gelip giderdi. Zeyneb'teki nezâkete, güleryüze, işindeki becerikliliğe ve olgun davranışlarına hayran kalırdı. Hz. Hatice annemiz de yeğenini çok severdi. Onun Zeyneb'e karşı ilgi ve sevgisi gözünden kaçmazdı. Evlilikte mutlu olabilmek de bu sevgiye bağlıydı.
Ebü'l-As İbni Rebî herkesin güvenini kazanmış, kimsenin hakkını üzerine geçirmeyen, dürüst bir tüccardı. Şam ve Yemen taraflarına ticarete giderdi. Her dönüşünde teyzesine ve çocuklarına hediyeler getirirdi. Zeyneb de bu ilgiden ve hediyelerden memnun kalırdı. Ebü'l-Âs bu şekilde teyzesinin sevgisini kazanmıştı. Birgün teyzesine evlilik konusunu açtı. Zeyneb'e olan gönül yakınlığını hissettirdi. Hatice annemizde bu talebi Efendimize arz etti.
Resûl-i Ekrem (s.a.) bu isteğin Zeyneb'e duyurulmasını söyledi. Kıza danışmadan bir şey söylemek istemedi. Hatice annemiz bir fırsatını bulup kızına meseleyi açtı ve: "Zeyneb! Teyzeoğlun Ebû'l-Âs evlilik konusunda senin adını andı, ne dersin?" dedi. Zeyneb bu konuda sessiz kaldı. Genç kızın sükûtu ikrardan kabul edildi ve hazırlıklar başladı. Kısa zamanda düğünleri yapıldı. Develer kesildi. Yemekler verildi. Rasûlullah (s.a.) ve ailesi gelin Zeyneb'i yeni evine kadar götürdü. Bir süre orada oturdular. Gelini yeni evine yerleştirip ayrıldılar.
Ebü'l-Âs sıcak bir yuvaya kavuşmuştu. Zeyneb'i çok seviyordu. Mutluydu ve mesûddu. Ticaret için sefere çıktığında Zeyneb baba ocağında kalıyor ve annesine ev işlerinde yardım ediyordu. Kocası yine bir sefere gitmişti. Annesinin yanında kalırken babacığında büyük değişiklikler meydana gelmiş ve sevgili babasının Hira mağarasındaki ilk vahyi alıp eve dönüşüne şahid olmuştu. Hatta hayretle annesine: "Ne oldu anne? Babamın durumunda bir değişiklik var." demişti. Hz. Hatice annemiz de; babasına yeni bir vazife verildiğini, melek Cebrâil'in gelip, Allah'tan emirler getirdiğini anlattı. Son din ve son peygamber olarak babasına iman ettiğini bildirdi. Zeyneb de; sizin inandığınıza ben de inanırım anneciğim dedi ve birlikte kelime-i şehadet getirerek ilk müslümanlardan oldu.
Ebü-l-As seferden dönüp Mekke'ye girince; yeni dinin geldiğini ve yeni peygamberin Hz. Muhammed (s.a.) olduğunu duydu. Evine vardığında hanımı Zeyneb'e ilk olarak: "Baban Peygamber olmuş öyle mi?" diye sordu. O da: "Evet!.. teyze oğlu, duyduğun doğru. Ben de müslüman oldum." dedi ve devam etti: "Vallahi sen de biliyorsun ki, babam güvenilir ve dürüst bir kimsedir. Boş yere konuşmaz. Onun doğruluğunu Mekke'de tasdik etmeyen var mı? Ebûbekir, Ali, Zeyd de müslüman oldular. Ayrıca senin akrabalarından Osman ve Zübeyr de müslüman oldu. Ey benim sevgili efendim, ben inandım, sen de inanır mısın?" dedi.
Ebü'l-As garib bir tavırla sevgili eşine baktı ve: "Vallahi baban bana göre kötü bir kimse değil. "Muhammedü'l-Emin"dir. O şaka bile olsa yalan-yanlış şeyler konuşmaz. Ancak ben, karısını hoşnut etmek için atalarının dinini terketti dedirtmek istemiyorum", diye cevap verdi. Hanımının inancına da müdahale etmedi.
Zeyneb (r.anhâ) bir taraftan yeni gelen vahyi öğreniyor, ezberliyor bir taraftan da kocasının imana gelmesi için sürekli duâ ediyordu. Fırsat buldukça yeni gelen dinden bahsediyor ve onun gönlünü kazanmağa çalışıyordu. Bu duygu ve düşünceler içerisinde ona sevgi ve hürmetlehizmet ediyordu. Müslümanlar birer birer çoğalmaya başlayınca müşriklerde babasına ve bütün müslümanlara işkence etmeye karar verdiler. Bunu duyan Zeyneb çok üzülüyordu. Fakat gün geçtikçe inananlar çoğalıyordu. Mekke müşrikleri de şiddet kullanmağa başlamışlardı. Allah Teâlâ müslümanları o zâlimlerin elinden kurtarmak için hicrette izin verdi. Sevgili babası, annesi, kardeşleri birlikte hicret ettiler. Zeyneb (r.anhâ) ise Mekke'de yalnız kaldı. Kocası Medine'ye gitmesine izin vermedi.
Zeyneb (r.anhâ)'ya bu ayrılık çok dokundu. Müşrik birisiyle evli olmasına çok üzülüyordu. Fakat sabırdan başka çaresi de yoktu. Zira hayat bir imtihandı. Bu sıkıntılardan ancak sabırla kurtulacağına inanıyordu. Allah her şeye kâdirdi. Her şeyi görüyor ve biliyordu. O'na tevekkül etti. O'na duâ ve niyazda bulundu. Sabretti, sebat etti ve neticeye erdi.
Hicretten bir sene sonra idi. Mekkeli müşrikler Medine'de toplanan müslümanlara savaş ilân etti. Kuvvetli bir ordu ile Bedir'e geldi. Müslümanlar sayı ve techizat bakımından çok az ve zayıftı. Ama Allah Teâlâ'nın yardımının kendileriyle olduğuna inanıyorlardı. Bu imanla meydana atıldılar. Büyük kahramanlıklar sergilediler. Allah Teâlâ görünmeyen ordularıyla müslümanlara yardım etti ve zaferi elde ettiler. Müşriklerin kimisi kaçtı, kimisi esir alındı. Rasûlullah (s.a.) Efendimizin damadı Ebû'l-As da esirler arasında idi.

İki Cihan Güneşi Efendimiz Savaştan sonra ashabını toplayıp esirler hakkında istişarede bulundu. Sonra vahiy geldi ve Esirler fidye karşılığı serbest bırakılacaktı. Ebû'l-As Mekke'de hanımı Zeyneb'e haber gönderdi. O da bir miktar para ile annesinin hediye ettiği gerdanlığı, kolyeyi gönderdi. Bunlar Ebû'l-As'ın fidyesi olarak Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz'in eline verildiğinde çok duygulandı. Mahzun oldu. Ashâbına: "Eğer uygun görürseniz bunu geri verelim. Bu Hatice'nin hatırasıdır." buyurdu.
Ebû'l-As'a gerdanlık ve para geri verildi. Yalnız Mekke'ye vardığında Zeyneb'i Medine'ye göndermek üzere söz alındı. Zira yeni gelen bir vahiyle: "Müslüman hanım, müşrik erkeğe haram kılınmıştı." (Mümtehime Sûresi: 10) O da söz verdi ve sözünde durdu. Mekke'ye varınca çok sevdiği Zeyneb'ini Medine'ye uğurladı.
Zeyneb (r.anhâ) eşyalarını toparlayıp hazırlığını tamamlayınca anneciğinin kabrini ziyaret etti. Kızı Ümame ile birlikte kabrin başına vardı. Gözyaşları içinde, hıçkırıklara boğularak Kur'an okuyup dualar ederek can anneciğine veda etti. Sonra eve döndü. Müslüman olmuş komşu hanımlarıyla da helallaştı. Gündüz gözüyle teyzeoğlu Kinâne onu Mekke dışına çıkarıp Medine'den gelen Peygamber (s.a.) Efendimizin evlâdlığı Zeyd (r.a.)'a teslim edecekti: Eşyaları deveye yüklendi. Önce Zeyneb bindi deveye, sonra da kızı Ümame'yi aldı yanına. Kinane devenin yularını tuttu ve hareket ettiler. Zeyneb tekrar kocasına baktı. O da ona bakıyordu. Her ikisi de ağlıyordu. Gözyaşları iplik iplik akıyordu.
Zeyneb, Medine'ye babası ve kızkardeşlerinin yanına gidiyordu. Hamile olduğu halde kocasının yanında kalmamıştı. Biri karnında biri de kucağında olduğu halde Medine'ye gidiyordu. Kocası da onun bu haline çok üzülmüştü. Hatta ayrılığına dayanamadığı için kardeşi Kinane ile göndermiş ve: "Babana söz vermiş olmasaydım göndermezdim Zeyneb'im" diye oturup ağlamıştır.
Kimse bir şey demez zannıyla güpegündüz çıkmışlardı, yola. Fakat azılı müşrikler haberi duyunca peşlerine düşmüş ve onlara Zîtuva mevkiinde yetişmişlerdi. Habber ibni Esved adındaki azgın müşrik bütün kiniyle, öfkesiyle ve var gücüyle deveye saldırdı. Deveyi ürküttüler. Havdecin bağlarını kesip yere düşürdüler. Zeyneb (r.anhâ) ve kızı da yere yıkıldılar.Kinane saldırganlarla çarpışmaya başladı. Zeyneb'i yara bere içerisinde görünce yüreği dayanamadı ve saldırganlara: "Yaklaşmayın! Kalbinize oku saplarım." diye tehdit ederek onları korumağa çalıştı..
Kinane keskin nişancı ve usta ok atıcısıydı. Onlara: "Yaklaşmayın, hiç acımam, kalbinize oku saplarım" dedi. Onlar da: "Seninle bir alışverişimiz yok Kinâne. Sadece Zeyneb'i götüremezsin." dediler. Ebû Süfyan araya girdi ve onu ikna etmeye çalıştı. Ona şunları söyledi:
"Kinane!.. halkın gözü önünde güpegündüz yola çıkmanız doğru bir hareket değil. Sen Muhammed'in başımıza getirdiklerini biliyorsun. Onun kızını böyle açıktan alıp götürmen bizim aczimize delil olacaktır. Bu işi sen geceleyin hallet. Şimdi Mekke'ye götür. Halkın itirazı kesildikten sonra gizlice al ve götür" dedi.
Kinâne tamam dedi ve yara-bere içerisinde kalan Zeyneb (r.anhâ)'yı Mekke'ye götürdü. Atike halanın titiz bir şekilde bakımıyla birkaç gün içerisinde kendine gelen Zeyneb (r.anhâ)'yı tekrar geceleyin gizlice Mekke'den çıkarttılar. Kendilerini bekleyen Zeyd (r.a.) ve arkadaşlarına teslim ettiler.
Zeyneb (r.anhâ)hevdecin içinde giderken, bir yandan başına gelenleri düşünüyor bir yandan da kocasının hidayeti için sürekli duâ ediyordu. Ebû'l-Âs ile 16 yıl beraber yaşamışlardı. Ondan en küçük sert, kaba bir hareket görmemişti. Kendisine bir defa olsun bağırıp çağırmamıştı. Birbirlerini çok iyi anlamışlardı. Aralarında sevgi, şefkat ve merhamet hâkimdi. Elbette onun hidayeti için duâ edecekti.
Bu küçük kafile zor ve yorucu bir yolculuktan sonra Medine'ye ulaştı. Hz. Zeyneb babasına ve kardeşlerine kavuşmanın sevinciyle bütün ağrı ve sızılarını unutuverdi. İki Cihan Güneşi Efendimiz de dâmadının bu davranışını takdirle karşıladı ve: "Bana doğruyu söyledi. Söz verdi ve sözünü yerine getirdi." buyurarak onu taltif etti.
Hz. Zeyneb Medine'de huzur ve seâdete kavuştu. Kocası Ebû'l-Âs ise sıkıntı içerisindeydi. Kendisini ticârî seyahatlere vermişti. Hicretin 6. yılında ticaret kervanıyla Şam'dan dönerken Medine civarında Îs Mevkiinde baskına uğradı. Kervanın etrafı sarıldı. Kervancıbaşı Ebû'l-Âs olduğu görülünce seriyye komutanı tarafından kimsenin öldürülmemesi istendi. Canlarını emniyette gören kervandakiler de karşılık vermeden, çarpışmadan teslim oldu. Kervan Medine'ye götürüldü. Şehre girince Ebû'l-Âs bir yolunu buldu ortadan kaybolup kaçtı ve Zeyneb'in kapısına vardı. Ondan eman diledi. Sabah namazı vakti idi. Zeyneb (r.anhâ) hemen mescide koştu ve yüksek sesle kendini tanıtıp Ebû'l-Âs'ın kendi emanında olduğunu duyurdu. Sevgili Peygamberimiz de: "Zeyneb'in eman verdiğine biz de eman verdik." buyurdu.
Hz. Zeyneb, babacığı Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimize geldi. "Ne yapmalıyım?" diye sordu. Efendimiz de: "Kızım, ona ikramda bulun. Fakat uzak dur. Çünkü birbirinize helâl değilsiniz." buyurdu. Zeyneb hızla evine vardı. Ebû'l-Âs kapının önünde hâlâ ayaktaydı. İçeri buyur edip yemek hazırladı ve kızı ile birlikte yemek üzere önlerine koydu.
İki Cihan Güneşi Efendimiz alınan ganimet ve esirler konusunda ashabıyla istişare yaptı ve onlara: "Uygun görürseniz, Ebû'l-Âs'ın bütün mallarını ve arkadaşlarını geri veriniz!" buyurdu. Zira Ebû'l-Âs'ın gönlü artık İslâm'a açılmıştı. Onun mahcub bir vaziyette huzura gelişi ve gözlerindeki ifade bunu hissettirmişti. Bütün malları ve adamları geri verildi. Bu hadise Ebû'l-Âs'a çok tesir etti. Oracıkta müslüman olmağa karar verdi. Fakat ilân edemedi. Emanetleri sahiblerine verip öyle ilân etmeliydi. Derhal Mekke'ye doğru yola koyuldu.Gönlü Medine'de kaldı.

Kervanı karşılamaya gelenleri toplayan Ebû'l-Âs bütün malları sahiplerine dağıttı. Sonra: "Bende herhangi bir alacağı olan kaldı mı?" diye üç defa sordu. Her seferinde: "Hayır, yoktur." cevabını aldı. Daha sonra: "-Beni nasıl bilirsiniz?" diye sordu. Onlar da: "-Doğru, dürüst ve güvenilir biliriz." diye cevap verdiler. Tekrar: "-Benden yalan bir söz işittiniz mi?" dedi. Onlar da: "-Hayır, işitmedik." dediler. Bunun üzerine: "Vallahi yanınıza gelmeden önce müslüman olmaya karar vermiştim. Ancak "Mallarımıza konmak için din değiştirdi!" demeyesiniz diye ilân edemedim. Ben şehâdet ederim ki; Allah'tan başka ilâh yoktur. Hz. Muhammed (s.a) de O'nun kulu ve Rasûlûdür." diyerek kelime-i şehadet getirdi.
Müşriklerin şaşkın bakışları arasında evine gidip eşyalarını aldı ve Medine'ye doğru yola çıktı. Gece gündüz dinlenmeden devesini sürdü. Sevgililere kavuşmak üzere yol aldı. Nihayet Medine'ye ulaşınca doğru Mescid-i Nebi'ye gitti. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin huzuruna vardı ve kelime-i şehadet getirdi. Oradan Efendimizin izniyle Sevgili Zeyneb'ine ve kızı Ümâme'ye kavuştu. Efendimiz nikahlarını tazeledi. Böylece üzüntüler, sıkıntılar tekrar sevince ve mutluluğa dönüştü.
Hz. Zeyneb (r.anhâ) muradına ermişti. Kocası hidayete gelmişti. Fakat bu sevinç çok kısa sürmüştü. Aradan bir sene geçmeşti. Zeyneb (r.anhâ) hastalanıp yatağa düştü. Hicret esnasında bir hayli yıpranmıştı. Bu hastalıktan kurtulamadı. 8 h. senede 30 yaşlarında iken Hakk'ın rahmetine kavuştu.
Sevgili annelerimizden Hz. Sevde ile Ümmü Seleme ve diğer hanım sahabîlerden Hz. Ümmü Eyman ile Ümmü Atıyye (r.anhûmâ) Hz. Zeyneb'in evine gittiler. Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz onlara: "Onu yıkamaya sağ tarafından ve abdest âzalarından başlayınız. Tek sayıda üç-beş-yedi kere, hatta gerekli görürseniz bundan fazla yıkayınız. ?Sonunda suya kâfur, yahut kâfurdan biraz koku koyunuz. Yıkama işini bitirince bana bildiriniz." buyurdu.
Yıkama işi tamam olunca Efendimiz gömleğini gönderdi ve: "Bunu ona iç gömlegi yapınız." buyurdu. Sonra cenaze namazını kıldırdı. Kabrin başına geldi ve kazılan kabre hüzünle baktı. Düşünceli ve üzgün bir vaziyette kabre indi. Biraz bekledi ve duâ etti. Sonra sevinç içerisinde dışarı çıktı. Oradakilere şu müjdeyi verdi:
"Zeyneb'in zayıflığını düşünüp Allah Teâlâ'dan onun kabrini genişletip sıkıntısını gidermesini diledim. Allah duamı kabul buyurdu ve kabrini genişletip, sıkıntısını giderdi." buyurdu.
Hz. Zeyneb (r.anhâ) dini, imanı uğruna çok çileler çekti. Sabırla, sebatla bu sıkıntılara direndi. Müşrik kocasına karşı nezâket, edeb sevgi ve saygıyla hizmet etti. Onun gönlünü bu şekilde fethetti. İslâm'a kavuşmasına vesile oldu.
Sevgi en büyük bağdı. İnsanları birbirine yaklaştıran, birbirine hizmet ettiren en kuvvetli nesne manevî bir güç... Huzura kavuturan, mutluluğa erdiren bir tılsım...
İki Cihan Güneşi Efendimiz torunu Ümâme'yi çok severdi. Bir keresinde namaz kılıyordu. Ümâme'de omuzlarında idi. Rûkû'ya vardığında onu yere koyuyor. Secdeden kalkarken yine omuzlarına alıyordu. Birgün bir gerdanlık hediye olarak gelmişti. Onu aile halkı içinden bana en sevgili olana vereceğim dedi. Sonra Ümâme'yi çağırıp boynuna taktı.
Cenâb-ı Hak bizlere o sevgili aile halkının birer ferdi olabilmeyi ve şefaatlerine erebilmeyi nasîb eylesin. Amin.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:05 AM
Hazret-i Emame (r.a.)

Peygamberimizin Torunu
Anneleri Hazret-i Zeynep. Babası Ebü'l As. Büyükbabası Resulullah'ın devr-i saadetleri zamanında doğdu.
Nikahı
Rüşd çağına geldiğinde Hz. Fatime'nin vasiyeti üzerine,
"- Benden sonra Hazret-i Ali (r.a.) Emame ile evlensin" Hz.Ali (r.a.) ile evlendi. Ebül As'da aynı vasiyeti yapmıştı. Düğün işlerini Hz.Zubeyir (r.a.) deruhte etti.
Hicri 40 yılında Hz. Ali şehit edilince, Muaviye Hz.emame ile evlenmeği düşündü. Emame ve ailesi böyle bir evliliğe karşı idiler. Muaviye'nin baskı yapacağını daha önceden düşünen Hz.Ali vefatı esnasında Muğayre İbn-i Nevfel'e vasiyet ederek,
"- Benden sonra, Emame ile evlen." demişti. Böyle olunca Hz.Ali'nin vefatından sonra iddet müddeti tamam olunca Hz.Emame ile nikahlandı.
Hz.Ali'nin (r.a.) düşündüğü oldu. Muaviye, o zaman Medine valisi Mervan'a mektup yazarak, Emame'nin nikahına talip oldu ve bu iş içinde 1000 altın dinar sarfetmesini bildirdi. Fakat Hazret-i Emame meseleyi haber alınca Mugayre'ye haber gönderdi bu işi bir an önce halletmesini bildirdi. Mugayre'de Hazreti Hasan'dan müsaade alıp, Hazret-i Emame'nin nikah işini tamamladı.

Resulullah'ın Emame'ye Karşı Sevgisi
Peygamberimiz, Emame'yi çok severdi. O da Resulullah'ın dizinin dibinden ayrılmazdı. Namaz kılarken bile omuzlarına çıkardı. Rukuya vardıkları zaman omuzlarından iner, fakat secdeye vardıkları zaman yine mübarek başlarına tırmanırlardı.
Habeşistan Hükümdarı Necaşi barigah-i Nubuvvete hediye olarak bir bilezik gönderir. Resulullah buyurur:
- Bu bileziği benim ev halkımdan en çok sevdiğim kimseye vereceğim. Mubarek hanımları sandılar Hz.Aişe'ye verecek. Fakat O Emameyi çağırdı ve bileziği onun koluna taktı.
Çocukları
Mugayr'e İbn-i Nevfel'den bir erkek çocuğu vardı. Bunun ismini Yahya koydular. Bundan dolayı'da Hz.Emame'nin künyeside Umm-i Yahya idi.
Vefatı
Son günlerini Hazret-i Mugayre ile birlikte geçirdi. Vefat ettiği zaman da Hz.Mugayre'nin evinde vefat etti.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:06 AM
ZEYNEB binti ALİ (r.a)


Zeyneb binti Ali b. Ebî Tâlib, Rasûlüllah (s.a.s)'in torunudur. Annesi, Rasûlüllah (s.a.s)'ın sevgili kızı Hz. Fâtıma'dır. Rasûlüllah'ın vefatından yaklaşık beş yıl kadar önce dünyaya gelmiştir
Zeyneb; zekî, akl-ı selîm sahibi, gayet düzgün ve edebî konuşan bir hanımdı.

Babası kendisini, amcasının oğlu Abdullah b. Cafer'l-e evlendirdi. Ondan Ali, Abbas, Ümmü Külsüm ve Avn el-Ekber adında çocukları oldu.

Annesi Fatımatü'z-Zehrâ'dan ve Esmâ binti Umeys'ten hadis rivayet etmiştir.


Hz. Zeyneb, Kerbelâ'da kardeşi Hz. Hüseyinle beraberdi. Hz. Hüseyin ve yanında bulunan yaklaşık 72 kişi şehîd edilip geri kalanlar esir alındı. Esirler, Ubeydullah b. Ziyad'a götürülmek üzere yola çıkarıldıklarında şehidlerin yanında geçirilmişler, bu arada kadınlar feryad edip dövünmeye başlamışlardır.


Zeyneb de:

"Ah ya Muhammed! Semânın bütün melekleri sana selâtü selâm etsin. İşte Hüseyin düzlükte yatıyor, kanlara boyanmış, azaları kesilmiş. Senin kızların ise esir alınmış, zürriyetin tek tek öldürülmüş. Rüzgâr onların üzerine toprak savuruyor" diyerek hem kendisi ağladı, hem de dost düşman herkesi ağlattı
Esirler İbn Ziyad'ın huzuruna çıkarıldıklarında Hz. Zeyneb, en âdî elbiselerini giyerek tanınmaz bir hale gelmişti. Cariyeleri de etrafını sarmıştı.

Ubeydullah;

"Şu oturan kadın kimdir?' diye üç kere sorduğu halde Zeyneb ona cevap vermedi.

Cariyelerden biri;

"Bu, Fâtıma'nın kızı Zeyneb'dir" deyince İbn Ziyad Zeyneb'e şöyle dedi:

"Sizleri alçaltan, tek tek öldüren ve ortaya attığınız şeyleri yalanlayan Allah'a hamdolsun."

Hz. Zeyneb ona şöyle cevap verdi:

"Bizleri Muhammed ile şereflendiren ve tertemiz yapan Allah'a hamdolsun! Bizler, kesinlikle senin söylediğin gibi değiliz. Ancak fâsıklar rezîl olur ve fâcirler yalancı çıkartılır."

İbn Ziyâd;

"Allah'ın, senin ailene yaptıklarını nasıl buldun?" diye sorması üzerine Zeyneb;

"Onların üzerine ölüm yazılmıştı. Onlar da öldürülecekleri yere geldiler. Allah onlar ve seni bir araya getirecek ve sizler karşılıklı olarak O'nun huzurunda muhakemeleşeceksiniz" diyerek karşılık verdi.

İbn Ziyad hiddetlenerek;

"Senin azgın kardeşine ve ailenden âsî ve isyankâr olanlara karşı duyduğum kinden artık rahatlamış bulunuyorum" dedi.

Bu sefer Zeyneb;

"Yemin ederim, sen benim yiğidimi öldürdün, ailemi ortada bıraktın, benim akrabalarımı benden kopardın, kökünü kazıdın. Eğer bunlar seni rahatlatıyorsa, rahatlamış oldun!" diyerek cevap verdi.

İbn Ziyad;

"Bu bir kahramanlıktır. Yemin ederim, gerçekten senin baban bir kahramandı" deyince,

Zeyneb;

"Bir kadının kahramanlıkla ne ilgisi olabilir ki?" dedi
Bu sırada, Hz. Hüseyin"in hayatta kalan oğlu Ali, İbn Ziyad'ın gözüne ilişir. Onunla da bir süre tartıştıktan sonra öldürülmesini emreder.

Hz. Zeyneb;

"Ey İbn Ziyad! Bizden öldürdüğün kimseler yeter. Bizim kanlarımızı içmeye kanmadın mı? Bizden bir kimse bıraktın mı?" diyerek Ali'nin boynuna sarılır ve sözlerine devamla;

"Eğer mü'min isen, Allah adına senden şunu istiyorum; şayet onu öldürürsen beni de onunla birlikte öldür" dedi.

Bunun üzerine İbn Ziyad, Ali b. Hüseyin'i öldürmekten vazgeçti
İbn Ziyad, bilahare esirleri Muaviye'nin oğlu Yezid'e gönderdi. Esirler Yezid'in huzuruna getirilince, Şamlı bir adam ayağa kalktı ve;

"Bunların esirleri bize helaldır" dedi, sonra Hz. Ali'nin kızı Fâtıma'yı kasdederek;

"Bunu bana bağışlayıver" dedi. Fâtıma, korkusundan, ablası Zeyneb'in elbisesine sarıldı.

Zeyneb,

"Yalan söyledin ve alçaklık ettin; bu iş ne sana ne de ona helâl değildir" deyince,

Yezid öfkelendi ve:

"Allah'a yemin ederim sen yalan söyledin. Bu bana düşer ve ben ona bağışlamayı istersem bağışlayabilirdim" dedi.

Zeyneb;

"Asla! Vallahi sen dinimizden çıkıp başka bir dine girmedikçe, Allah, bunu sana helal kılmış olamaz" diyerek karşılık verdi.

Yezid yine gazaba geldi ve;

"Sen bana bu şekilde karşılık mı veriyorsun? Dinden, olsa olsa senin baban ve kardeşin çıkmış olabilir" dedi.

Zeyneb;

"Allah'ın dini ile babamın, kardeşimin ve dedemin dini ile sen de, baban da, deden de hidayet buldunuz" diye cevap verdi.

Bu sefer Yezid;

"Ey Allah'ın düşmanı! Yalan söylüyorsun" dedi.

Zeyneb;

"Sen emîr olduğun halde, haksızlık ediyor ve hakarette bulunuyorsun" deyince Yezid utandı ve sesini kesti.

Daha sonra esirler, oradan çıkarılıp Yezid'in odalarına yerleştirildiler. Yezid'in aile efradı, tek tek onlara taziyede bulundular, onlardan alınan malları ziyadesiyle geri verdiler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin'in kızı Silkeyne:

"Ben, Muaviye'nin oğlu Yezid'den daha iyilikçi bir Allah inkarcısı görmedim" diyordu
Hz. Zeyneb, H. 65 (684-85) yılı civarında Mısır'da vefat etmiş ve Kanâtırü's-Sibâ' denilen yerde defnedilmiştir. Mezarı, hâlâ ziyaret edilmekte ve ondan teberrük edilmektedir. Bugün Mısır'da ona nisbet edilen bir cami vardır ki, H.1173 yılında yeniden inşa edilmiştir .

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:07 AM
Erva binti Abdülmuttalib (r.a)

Erva binti Abdülmuttalib radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin halası... Oğlunun delâletiyle İslâmla şereflenen bir hanım sahâbî... Çocuğuna devamlı nasîhat eden, Rasûlullah’ın yanından ayrılmamasını tenbih eden, ona destek olmasını isteyen fazîletli bir anne!..

O, Haşimoğullarına mensuptur. Annesi Fâtıma binti Amr b. Âiz’dir. Babası Abdülmuttalib’dir. Sevgili Peygamberimizin babası Abdullah ile ana-baba bir kardeştir. İslâm’ın ilk günlerini gören ve akrabalık gayretiyle Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimize destek olan bir hanımdır.

O, Câhiliye döneminde Umeyr İbni Vehb ile evlendi. Ondan Tuleyb adında bir oğlu oldu. Tuleyb İslâm’ın ilk günlerinde Erkam’ın evinde İslâm’la şereflendi. Annesi Ervâ Hâtunun da müslüman olması için duâlar etti.

Birgün annesiyle karşılıklı olarak tatlı tatlı sohbet etti. Aralarında şöyle bir konuşma geçti:
– “Bak anne! Ben müslüman oldum. Muhammed aleyhisselâma uydum. Ona teslim oldum.” dedi. Ervâ Hâtun da:
– “Hiç şüphesiz dayının oğlu, senin yardımına ve desteğine herkesten daha lâyıktır. Vallahi onu erkeklere karşı korumaya gücümüz yetseydi, her tecâvüzden korurduk.” dedi.
Tuleyb annesinin bu yumuşak davranışının destek mânâsına geldiğini anladı. Ona daha nâzik davranmaya, sözlerine, hareketlerine daha önem vermeye çalıştı. Anneciğinin bir an önce küfür bataklığından kurtulmasını istiyordu. Bunun için zaman kolluyor, fırsat gözlüyordu.
İslâmiyet gün geçtikçe Mekke’de yayılıyor ve müslümanlar çoğalıyordu. Mekke’nin ileri gelen gençleri Mus’ab, Muâz, Mikdat, Bilâl, Zübeyr ve Sa’d İbni Ebi Vakkas (r.anhüm) hep müslüman olmuşlardı.
Halkın arasında cesâretiyle, kahramanlığıyla tanınan bileği bükülmez, korkusuz yiğit Hz. Hamza da İslâm’ın nûruna kavuşmuştu. Müslümanlar yeni yeni isimlerle, güç kazanmaya başlamıştı.
Tuleyb (r.a) bir an önce anneciğinin de cehalet karanlıklarından ve küfür bataklığından kurtulmasını arzu ediyordu. Bu sebeble gıyabında devamlı duâ yapıyordu. Dayısının İslâm’a girmesini fırsat bilerek anneciğine tatlı ve yumuşak bir üslûb ile yalvarmaya başladı. Ona İslâm’ın güzelliklerini anlattı. Gönlünü İslâm’a hazırladı. Şöyle dedi:
– “Anneciğim! Seni müslüman olmaktan ve Rasûlullah’a teslim olup ona uymaktan alıkoyan nedir? Bak kardeşin Hamza da müslüman oldu.” dedi.
– Ervâ Hâtun oğlunun bu merhametli nâzik davranışları karşısında dayanamadı. Gönlü ısındı ama teslim de olamadı. “Oğlum! Kardeşimin yaptıklarına bakıyorum. Sonra onlardan biri olacağım.” diyerek kadın sâfiyeti içinde bir cevap verdi.
Tuleyb (r.a) annesinin İslâm’a hazır hâle geldiğini fakat vaktini beklediğini hissetti. Onu üzecek bir harekette bulunmadan arzusunutekrar etti ve: “Öyle ise ey anneciğim! Sen Rasûlullah’a gidip kelime-i şehadet getirinceye kadar ben de Allah’a yalvarmağa devam edeceğim.” diyerek üzerine düşen hizmete, duâya devam etti.
Oğlunun bu nazlı yakarışlarına, samimi davranışlarına ve gönlünün derinliklerinden gelen sevgisine dayanamayan Ervâ Hâtun bu engin şefkat ve edeb karşısında teslim oldu ve hemen kelime-i şehadet getirdi. “Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah’ın resûlüdür.” dedi.
Ervâ Hâtun İslâm’la şereflendikten sonra yeğeni Hz. Muhammed (s.a)’e daha çok yardımcı oldu. Oğlunu Rasûlullah (s.a)’in yanından ayrılmaması için devamlı teşvik etti. İslâm’ın yayılması konusunda destek olmasını istedi.
Birgün oğlu Tuleyb Ebû Cehil’in Efendimize hakaret ettiğini, sövüp saydığını duydu. Onun bu kaba hareketine dayanamayıp eline geçirdiği bir deve kemiği ile koşup gitti ve Ebû Cehil’in başını yardı. Ebû Cehil’in âvânesi Tuleyb’i tutup bağladılar. Dayısı Ebû Leheb araya girerek onun bağlarını çözdü ve yeğenini kurtardı. Sonra kızkardeşi Ervâ Hatun’un yanına geldi ve:
– “Tuleyb Muhammed için kendisini tehlikeye atıyor. Onun yaptıklarını görmüyor musun?” diyerek azarladı. Ervâ Hâtun gayet sâkin bir şekilde müşrik kardeşine şöyle cevap verdi:

– “Onun günlerinin en hayırlısı, hayatının en şerefli dönemi dayısının oğlu Muhammed’i koruduğu ve ona yardım ettiği günlerdir. O, Allah’tan hak ve gerçeği getirmiştir.” diyerek oğlunu desteklediğini ifade etti.
Ebû Leheb o güne kadar kızkardeşinin müslüman olduğunu bilmiyordu. Öfkeli bir şekilde ona:
– “Senin, baban Abdülmuttalib’in dinini bırakıp da Muhammed’e tâbi olduğuna şaşılır!” dedi.
– Ervâ Hâtun gayet sâkindi. Sabırlıydı. Ona merhamet ederek nasîhat ediyor ve şu teklifte bulunuyordu:
– “Kalk! Sen de kardeşinin oğlunun yanında bulun! Onunla beraber dur! Ona yardımcı ol! Ona destek ol! Onu savunucu ol! Eğer o gâlib gelir, onun dini üstün gelirse, sen iyi kimselerden olursun. Yoksa yeğeninin yüzünden suçlu ve kusurlu olursun.” dedi. Yeğeni Muhammed’e destek vermesini istedi. Fakat Ebû Leheb bu teklifi kabul etmedi. Bir türlü içindeki kin ve öfkeyi atamadı. Oradan ayrılıp giderken:
– “Onun getirdiği, sonradan ortaya çıkardığı din yüzünden bütün Arap topluluklarına karşı koymağa bizim gücümüz mü yeter.” dedi.
Ervâ Hâtun da fikrinde sebat ettiğini, imanından vazgeçmeyeceğini ve bu yolda ölünceye kadar canıyla malıyla çalışacağını, oğlu Tuleyb’i takib ettiği yolda desteklediğini ifade eden şu mısraları söyledi:
Tuleyb dayısının oğluna yardım eder
Ondan canını, malını esirgemez.
Ervâ Hâtun hem Cahiliye döneminde hem İslâm’la şereflendikten sonra şeref ve fazîletiyle tanınan, görüşlerine başvurulan kavminin ileri gelen hanımlardan biriydi. Şâir ruhlu olduğu için sözleriyle ve şiirleriyle Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizi ve müslümanları savunmaya gayret etmiştir. Babası Abdülmuttalib’in ve Resûl-i Ekrem (s.a)’in vefâtı üzerine söylediği mersiyeleri kaynak eserlerde zikredilmektedir.
O, Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimizin dâr-ı bekâya irtihallerinden sonra sevgisini, üzüntüsünü şu mısralarıyla dile getirmiştir:
Ey Allah’ın Resûlü! Sen bizim ümidimizdin
Sen bize iyilik ederdin, zulmetmezdin.
Sanki kalbimin üzerinde Muhammed’in adı var.
Peygamberden sonra kabileler bir araya gelemediler.
Ne mutlu fazîletli annelere!.. Ne seâdet çocuklarını İslâm yolunda eğitip Rasûlullah (s.a)’in izinden yürütebilenlere!.. Müjdeler olsun İslâm’ın hizmet erlerini yetiştiren annelere!.. Eyvâhlar olsun dünyanın kölesi, nefsinin oyuncağı şeytanın tuzağı olmuş annelere!..
Cenab-ı Hak cümlemizin kalblerini İslâm’ı yaşama ve destekleme yolunda Ervâ binti Abdülmuttalib (r.anhâ)’nın aşkı, heyecanı gayreti ve titizliği ile doldurmayı nasîb eylesin. Şefâatlerine nâil eylesin. Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:08 AM
Hâlide Binti Esved (ra)

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin teyzelerinden...
Âmine Hatun annemizin kızkardeşi...
İbadete düşkün bir hanım sahâbî...
O Mekke’li olup Abdimenâf oğullarından Esved İbni Abdiyeğus’un kızıdır. Annesi Âmine binti Nevfel’dir.
Hâlide, Abdullah ibni Erkam ibni Abdiyeğus ile evlenmiştir.
O Mekke döneminde henüz müslüman olamamıştı. Hicretten sonra Medine’ye giderek orada İslâm’la şereflendi.
Hâlide (r. anhâ) o güne kadar Rasûlullah (s.a.) efendimizi yeğeni olarak seviyordu. Müslüman olduktan sonra ise Allah’ın Rasûlü olarak derin bir iman bağı ile sevmeye başladı. Ona biatta bulunarak bu bağını pekiştirdi.
Ona verdiği söze sâdık kaldı. Ona gönülden itaat ve hürmet edip, saygı ve sevgi ile hizmet etti.
O, neseb yönünden yakınlığını Allah Rasûlünün sahâbesi olmak sûretiyle ebedî yakınlığa çevirmiş bir bahtiyardır.
O maddî akrabalığını manevi kardeşliklerle kuvvetlendirerek hem bu dünyada hem de ahirette sevgili yeğeni, Allah Rasûlüne yakınlığını sağlamlaştırmış oldu.
Hâlide binti Esved (r. anhâ) imanı kavî bir hanımdı. Çok ibâdet ederdi. Nezâket ve nezâhet sahibiydi. Güleryüzlü ve edep ehliydi. Ziyaretleşmeyi severdi.
Birgün Medine-i Münevvere’de Hz. Âişe (r. anhâ) annemizin evine ziyarete gitmişti. Bir ara fırsat bulup namaza durmuştu. O sırada Rasûlullah (s.a.) efendimiz de Aişe (r. anhâ) annemizin yanına uğramıştı. Orada bir kadını namaz kılarken görünce:
– Âişe! Bu kim? diye sordu.
Âişe (r. anhâ) annemiz:
– Teyzelerinizden birisi, diye cevap verdi.
Resûl-i Ekrem (s.a.) uzun zamandan beri görmediği için teyzelerinden hangisi olduğunu tanıyamadı ve:
“Benim teyzelerim gurbette bulunuyorlar. Acaba bu hangisidir?” diye sordu.
Âişe (r. anhâ) annemiz:
“– Hâlide binti Esved’dir.” dedi.
Bunun üzerine Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz Allah’a hamdetti ve:
“Ölüden diri çıkaran Allah’ı, noksan sıfatlardan tenzih ve tesbih ederim.” buyurdu.
Onun Medîne’ye gelmesine sevindiği kadar müslüman olmasına daha çok sevindi.
Hâlide (r. anhâ) ibâdete düşkün, dindar bir hanımdı. İslâmdan önceki hayatı ise küfür karanlıklarında geçmişti. Aile olarak putlara taparlardı.
Müşrik bir babanın kızı olarak büyümüştü. Fakat gönlü sevgili yeğenin getirdiği hakikatleri kabullenmekteydi. Kalbi Onu tasdik ediyordu. Zira yeğenin hiç yalan konuşmadığını biliyordu. Ama çevresinden çekindiği için uzun müddet İslâm’a girememişti. Şimdi ise kendisi İslâm’ın nuruna kavuşmuştu. Ama babası müslüman olmadan ölmüştü.
İki Cihan Güneşi efendimiz onun bu derdini paylaşırcasına, babasını hatırlatarak küfür karanlığında kaybolup giden bir kimseden mü’min bir evlât yaratan Allah’ı tenzih ve takdis ederim demiştir.
Sevgili teyzesinin müslüman olup kurtuluşuna, ibâdete düşkün, dindar bir hanım olarak huşû ile namaz kılışına memnun olarak sevincini bu şekilde dile getirmiştir.
Hâlide (r. anhâ) bundan sonraki hayatını İslâm’ın güzellikleriyle geçiren mutlu bir hanım oldu.
İbadetleriyle davranışlarını da güzelleştirerek çevresine “saliha bir hanım” olarak örnek oldu. İslâm’ın yayılmasına hizmet etti.
O, Allah Teâlâ’nın huzurunda durmaktan büyük haz alırdı. Bu duygu içerisinde huşû ile namaz kılardı. Kıyam, rukû ve secdelerde kendini Rabbıne yakın hissetmenin heyecanını yaşardı.
Hâlide binti Esved (r. anhâ) ömrünün sonuna kadar bu heyecan içerisinde Allah Teâlâ’ya kulluk yaptı.
Allah ondan razı olsun.
Cenâb-ı Hak şefaatlerine mazhar eylesin. Amin
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:09 AM
Hz.Safiye (r.a)

Hazret-i Safiyye radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin sevgili halası... Hazret-i Hamza (r.a.)'ın kızkardeşi... Zübeyr İbni Avvam (r.a.)'ın anneciği... İlk müslümanlardan... Cesâret ve şecâat sâhibi bir hanım sahâbî... Elinde kılıcıyla savaşa katılan ilk İslâm kadını...
O, Abdülmuttalib'in kızıdır. Annesi, Hâle binti Vehb'dir. Resûl-i Ekrem (s.a.)'in teyzesi, Hazret-i Âmine'nin de kızkardeşidir. Cahiliyye devrinde Hâris İbni Harb ile evlendi. Bir oğlu oldu. Hâris öldükten sonra Hz. Hatice annemizin kardeşi Avvam İbni Huveylid ile hayat kurdu. Bu evlilikten üç oğlu oldu. Zübeyr, Sâib ve Abdülkâbe.
Hazret-i Safiyye yeğeni Sevgili Peygamberimizi çok seviyordu. Onu küçük yaşından beri bir anne şefkatiyle bağrına basdı. Ona annesizliğini hissettirmemek için elinden gelen fedakârlığı yaptı. Onun ileride insanlar arasında mühim bir hizmet göreceğini tahmin ediyor ve sabırsızlıkla büyümesini bekliyordu. Mekke'de dost düşman herkes yeğeni Muhammed'i seviyor ve ona tereddütsüz güveniyordu. Kureyşli'ler tarafından Ona "Muhammedü'l-Emîn" lâkabını vermişlerdi.
Aradan yıllar geçti. Sevgili yeğeni peygamberlikle vazifelendirildi. İnsanları İslâm'a davete başladı. Allah Teâlâ "Önce en yakın akrabanı uyar. Sana uyan müminlere merhamet kanadını indir (yumuşak davran)." (Şuâra Sûresi 214-215) âyetini indirdi.
Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz akrabalarını topladı ve:
"Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi ateşten kurtarınız. Ey Haşimoğulları! Ey Abdülmuttalib oğulları! Kendinizi ateşten kurtarınız. Ey Muhammed'in Kızı Fâtıma! Ey Abdulmuttalib'in kızı Safiyye! Kendini ateşten kurtar. Ben size Allah'tan gelecek bir zararı önleyemem. Ama benim malımdan dilediğinizi isteyin." buyurdu.
Hz. Safiyye ile oğlu Zübeyr birlikte İslâm'la şereflendiler. İmana gelmekte hiç tereddüt göstermediler. Sevgili Peygamberimize büyük destek verdiler. İslâm'ın yayılması için canla başla çalıştılar. Hz. Safiyye, kardeşi Ebû Leheb'in müslüman olması için de çok gayret etti. Fakat kaderin garib bir tecellisidir ki, Ebû Leheb sevgili yeğenine düşmanlık etmekte başı çekti. Müslümanlara işkence yaptı. Rasûlullah (s.a.) efendimize engel olmak istedi. Hakaretler, eziyetler yaptı. Hatta zorbalığa kalkıştı. Hz. Safiyye (r.anhâ) yeğenini devamlı müşrik kardeşlerine karşı korumağa çalıştı. Birgün Ebû Leheb'in sevgili yeğenine hakaret ettiğini, gönlünü incittiğini duydu. Doğru onun yanına vardı. Akrabalık, amcalık gururunu okşayarak:
"Ebû Leheb!... Kardeşinin oğlunu ve onun dinini yardımsız bırakmak sana yakışır mı? Ehl-i kitab âlimleri Abdülmuttalib'in soyundan bir peygamber çıkacağını bildiriyorlar. İşte o peygamber yeğenimiz Muhammed'dir" dedi. Ebû leheb'in akrabalık damarlarını harekete geçirerek onu İslâm'a kazanmak istedi. Fakat her şey nasîb meselesiydi. Ebû Leheb'in gözünü kin ve öfke kaplamıştı. Kardeşinin bu yaklaşımına: "Zâten kadınların sözleri erkeklere ayak bağıdır." diyerek aşağılayıcı bir tavır sergiledi. İnadından kibir ve gururundan imana gelemedi. Herkesin sevgilisi yeğenini sevemedi. Üstelik onun karşısında cephe aldı. Ebu Leheb'e laf anlatmanın, hak ve hakikatı kabul ettirmenin mümkün olmadığını anlayan Hz. Safiyye mahzun bir şekilde oradan ayrıldı.
Hz. Safiyye kardeşini Rasûlullah (s.a.) efendimize yardımcı olmaya ikna edemedi. Fakat oğlu Zübeyr ibni Avvam'ı onun bir fedâisi olacak tarzda yetişmesi için özel gayret gösterdi.
O, disiplinli bir anneydi. Çocuğunun eğitimini sıkı takip ederdi. Sevgisini şefkatini her fırsatta ona hissettirirdi. Fakat yetişmesi için gerekirse kulağını çeker ve hafifçe kaşlarını çatıverirdi. Zira eğitim; disiplin, titizlik ve ciddiyet isterdi. Sevgili hala Zübeyr'i bu özelliklere sahib olarak yetiştirmek için çırpındı durdu.
Gerçekten de Zübeyr genç yaşta İslâm'ın kahraman bir fedâisi oldu. Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimizin: "Her peygamberin havârisi, yardımcısı vardır. Benim de havârim Zübeyr'dir." iltifatına mazhar oldu. Sağlığında Cennetle müjdelendi. Sevgili hala Hz. Safiyye (r.anhâ) gayretlerinin neticesi olarak hayatta iken cennetle müjdelenen on sahâbîden birine anne olma şerefini elde etmiş oldu.
O, Allah ve Resûlû yolunda hiçbir fedakârlıktan geri durmadı. Canıyla malıyla İslâm'ın yayılması için çalıştı. Mekke'de müşriklerin zulmü artınca oğlu Zübeyr ile birlikte Medine'ye hicret etti. Sevgili yeğeni Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizi orada da yalnız bırakmadı.
O, gözü pek, cesûr ve korkusuz bir İslâm hanımıydı. Müthiş bir şecâat ve metânete sahibdi. Hanım sahâbîler arasında harbe iştirak eden ilk İslâm kadını idi. O, müşrik bir erkeği öldüren ilk müslüman hanım olarak tarihe geçmiştir.
Olay şöyle nakledilir: İki Cihan Güneşi Efendimiz Uhud harbine çıkacağı zaman ailelerini ve akrabası bulunan kadınları, kızları, çocukları toplayıp Medine'deki köşklerin en sağlamı ve en yükseği bulunan Hassan İbni Sâbit'in evine yerleştirmişti. Yaşlı ve sakat olduğu için de Hassan'ı savaşa götürmeyip evde bırakmıştı.
Uhud harbinin kızıştığı sırada bir yahudi fırsat bilip kadınların bulunduğu eve yaklaştı. Savunmasız insanları öldürmek istedi. Bunu farkeden Hz. Safiyye (r.anhâ) derhal Hassan'a durumu bildirdi. "-Şu yahûdinin yanına var da onu gebert" dedi. Hassan hem yaşlı hem de rahatsızdı. Bana:
"Ey Abdülmuttalib'in kızı, Allah seni esirgesin. Ben onun yanına inecek kadar kuvveti kendimde bulsaydım Resûl-i Ekrem (s.a.) ile Uhud'a gider ve müşriklere karşı savaşırdım." dedi. Bunun üzerine vazife kendisine kalan Hz. Safiyye (r.anhâ) bir çadır direğini veya bir sırığı alıp aşağıya indi. Adamın kaçmaması için kapıyı yavaşça araladı. Birden sırığı başına indirdi. Yahûdi yediği darbe sonucu bir daha kalkamadı ve öldü.
Hz. Safiyye (r.anhâ) böylece büyük bir tehlikeyi önledi. Sonra evin en yüksek yerine çıktı ve harb meydanını gözetlemeye başladı. Müslümanların gevşediğini gördü. Hatta mağlubiyet haberleri gelmeğe başladı. Kalbine bir sızı düştü. Sevgili yeğenine müşriklerin bir zarar vermesinden endişelendi. Nihayet dayanamayıp eline bir kılıç aldı ve birkaç kadınla Uhud yolunu tuttu.
Karşılaştığı ilk mücâhide Rasûlullah (s.a.)'in sağlığını, sıhhatini sordu. Sağ olduğunu fakat kardeşi Hamza'nın şehid edildiğini öğrendi. O bir elinde kılıç öbür elinde mızrağı ile ve intikam alma hırsıyla savaş meydanına doğru koşmağa başladı. Şehid kardeşinin cesedini görmek istiyordu.
Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz sevgili halasının elinde kılıç ve mızrağıyla geldiğini görünce oğlu Zübeyr'e:
"Anneni geri çevir. Kardeşi Hamza'nın cesedini görmesin" buyurdu. Zübeyr (r.a.) koşup annesini karşıladı ve:
"Anne, anneciğim!.. Rasûlullah (s.a.) senin geri çekilmeni söylüyor." dedi. Fakat Hz. Safiyye (r.anhâ) hiç olmazsa kardeşinin cesedini görmek istiyordu. Büyük bir teslimiyet ve sabır içerisinde oğluna:
"Şayet kardeşime yapılanı görmeyeyim diye geri döneceksem, ben onun kesilip parçalandığını öğrenmiş bulunuyorum. Kardeşim bu felâkete Allah yolunda uğradı. Bundan daha büyük bir makam var mı? Biz Allah yolunda bundan daha fazlasına uğramaya da rıza gösteririz. İnşaallah sabredecek ve sevâbını Allah'tan bekleyeceğim." dedi.
Hz. Zübeyr (r.a.), annesinin ısrarını ve söylediklerini gidip İki Cihan Güneşi efendimize haber verdi. Sevgili halasının metânetine ve samimiyetine inanan Efendimiz: "O halde bırakın görsün." buyurdu.
Hz. Safiyye (r.anhâ) elinde kılıç ve mızrağıyla, dehşet saçan bakışlarla Rasûl-i ekrem (s.a.) efendimizi görünce: "Ya Rasûlallah! Anamın oğlu Hamza nerde? diye sordu. Efendimiz de: "O, şehidler arasında." buyurdu. Halasını gözleri yuvasından dışarı fırlamış bir vaziyette intikam hırsıyla dopdolu gören Efendimiz aklî dengesinin bozulmaması ve bir zarar gelmemesi için elini sevgili halasının göğsüne koyarak ona duâ etti.
Hz. Safiyye (r.anhâ) Resûl-i Ekrem Efendimizin duâsıyla biraz sâkinleşti. Kardeşi Hz. Hamza'nın cesedi başına geldi. Âzâları kesilmiş, paramparça vücûdu yanına çöktü. Dehşet verici hâdise karşısında için için ağlamağa başladı. Sessiz sessiz gözyaşlarını gönlüne akıttı. Büyük bir sabır, sükünet ve tevekkül içerisinde metin bir tavırla: "İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn = Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz." meâlindeki Bakara Sûresi 156. âyet-i kerîmeyi okudu. Kadere boyun eğmenin enginliğinde sükûnet buldu. Takdire rıza ve teslimiyet gösterdi. Oradan sabır ve hüznün canlı bir örneği olarak ayrıldı.
İki Cihan güneşi Efendimiz sevgili halasının göstermiş olduğu sabır ve metânete pek sevindi. Ona şu müjdeyi verdi.
"Bana Cebrâil aleyhisselâm geldi Melekler katında Hamza'nın "Allah'ın ve Rasûlünün arslanıdır" diye yazıldığını haber verdi"dedi.
* * *
Hz. Safiyye (r.anhâ) metâneti ve kahramanlığı yanında şâirliği ile de tanınmıştı. O korkusuz bir yüreğe sahip olduğu kadar, ince ruhlu ve şiir söylemeye kabiliyetli bir İslâm hanımı idi. Resûl-i Ekrem (s.a.)'in irtihali üzerine söylediği mersiyesi meşhurdur. O şöyle söylemiştir:
"Ey Allah'ın Rasûlü, sen bizim ümit kaynağımızdın,
Sen bize karşı iyilik yapandın, cefa eden olmadın.
Sen esirgeyen, yol gösteren ve öğreten olmuştun,
Allah'ın Resûlüne anam, teyzem ve amcam
Dayım sonra kendi nefsim fedâdır.
Şayet insanların Rabbi, seni bize bıraksaydı
Mes'ud olurduk. Fakat Allah'ın emri geçerlidir.
Allah'ın selâmı sana olsun ya Rasûlallah!
Senden râzı olarak Adn Cennetlerine koysun.
Hz. Safiyye (r.anhâ) Peygamberimizin vefatından sonra on sene daha yaşadı. 20 h. yılda Hz. Ömer (r.a.)'ın hilafeti zamanında 640 m. senede 73 yaşlarında iken dâr-ı bekâya uçtu. Medine'de Baki kabristanlığına defnedildi. Cenâb-ı Hak'tan şefaatlerini niyaz ederiz. Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:09 AM
Ümmü Haram (r.a)

Ümmü Haram binti Milhan radıyallahu anhâ Rasûllullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin süt halası... İlk deniz seferine katılan, şehidlik özlemiyle yanan bir hanım sahâbî...


Hala Sultan adıyla meşhur, şecaat sâhibi kahraman bir İslâm kadını...
O, Bi'setten önce Medine'de doğdu. Hazrec kabîlesinin Benî Neccar koluna mensuptur. Babası; Milhan İbni Hâlid, annesi Müleyke binti Mâlik'tir. Asıl adı bilinememektedir. Ümmü Haram künyesiyle meşhur olmuştur. Enes İbni Mâlik (r.a.)'ın teyzesidir. Haram İbni Milhan (r.a.)'ın da kızkardeşi olur.

O, Medine'nin ilk müslüman hanımlarından idi. İslâmdan önce Amr İbni Kays ile evlendi. Kays ve Abdullah adında iki oğlu oldu. İslâm güneşi Medine'ye yayılmaya başlayınca kocasının da müslüman olmasını istedi. Her vesileyle beyini İslâm'a davet etti. Fakat kocası bu davete icâbet etmedi. Müslüman olmayı kabul etmedi. Çaresiz kalan Ümmü Haram (r.anhâ) müşrik kocasından ayrılmak zorunda kaldı. Bir müşrikle hayatını devam ettirmek istemedi. İffetiyle, vakarıyla inancını daha diri yaşamayı arzu etti. Bir müddet sonra Ensar'ın ileri gelenlerinden meşhur sahâbî Ubâde İbni Sâmit (r.a.) ile evlendi.
İki Cihan Güneşi Efendimiz zaman zaman süt halası bulunan Ümmü Haram (r.anhâ)'nın evini ziyaret ederdi. Bazan öğle üstü kaylûlesini orada yaptığı olurdu. Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz bu evde biraz sohbet ettikten sonra uykuya daldı. Bir müddet sonra gülümseyerek uyandı. Efendimizin tebessüm ederek kalkışına hayret eden Ümmü Haram (r.anhâ): "–Ya Rasûlallah! Anam-babam sana fedâ olsun. Niçin gülüyorsunuz?" diye sordu. Efendimiz de: "Ey Ümmü Haram! Ümmetimden bir kısmının gemilere binip kâfirlerle savaşmaya gittiğini gördüm." buyurdu. İleride olacak deniz savaşlarına işaret etti.
Ümmü Haram (r.anhâ) şehâdet özlemiyle yanmaktaydı. Bu beşâreti duyunca heyecanlandı. O sefere katılacaklar arasında bulunmayı arzu etti ve: "Ya Resûlallah! Duâ etseniz de ben de onlardan biri olsam" diye ricada bulundu. İki Cihan Güneşi Efendimiz de onun istediğine: "Ya Rabbi! Bunu da onlardan eyle" diye duâ ederek karşılık verdi. Sonra yeniden istirahat etmek üzere sağ yanına doğru uzandı.
Fazla bir zaman geçmemişti ki, Efendimiz yine tebessüm ederek kalktı. Ümmü Haram (r.anhâ) yine gülümsemesinin sebebini sordu. Efendimiz: "Bu defa da ümmetimden bir kısmının padişahların tahtlarına kuruldukları gibi debdebeli bir halde gazâya gittiklerini gördüm." dedi. Ümmü Haram (r.anhâ) tekrar dua etmesi ricasında bulundu. Kendisinin de onların arasında olmayı arzu ettiğini söyledi. Rasûlullah (s.a.) Efendimiz ona: "Sen öncekilerdensin" buyurdu. Onun deniz seferinde bulunacağını haber vermiş oldu.
Zaman çabuk geçmekteydi. İki Cihan Güneşi Efendimiz dünyadan ayrılmış, dâr-ı bekâya irtihal eylemişti. Ümmü Haram (r.anhâ)'nın kocası Ubâde İbni Sâmit (r.a.) Humus'da tebliğ vazifesinde bulunmak üzere görevlendirildi. Birlikte Humus'a gittiler. Uzun bir müddet orada İslâm'ın yayılması için gayret gösterdiler.

Hz. Osman (r.a.)'ın halifelik döneminde bir donanma hazırlandı. Bununla Kıbrıs adasını fethetmek üzere sefere çıkıldı. Bu müslümanların ilk deniz seferiydi. Ubâde İbni Sâmit (r.a.) ile hanımı Ümmü Haram (r.anhâ)'da bu sefere katılmışlardı. 86 yaşlarına girmiş olan Ümmü Haram (r.anhâ) bütün güçlüklere göğüs geriyor, sıkıntılara tahammül ediyordu. Gayet sakindi. Yolculuğun verdiği meşakkatlerden şikâyette bulunmuyordu. Onun gönlü İslâm'ı tebliğ heyecanıyla doluydu. Kıbrıs'taki insanlara İslâm'ı ulaştırma neşesi içerisinde yolculuğuna sabır ve metanetle devam ediyordu.
O, Rasûlullah (s.a.)'in verdiği müjdeyi hatırlayarak şehidlik özlemi içinde zinde hareket etmeye çalışıyordu. Onun tahakkuk edeceği vakti bekliyordu. Cenâb-ı Hak'ın şehitlere hazırladığı ikramları düşünüyor, ona kavuşmanın sevinciyle çektikleri sıkıntılara aldırış etmiyordu. Yaşlı haliyle onun bu neşesi, zindeliği diğer askerlere de örnek teşkil ediyordu. Onların sabırlarının artmasına vesile oluyordu.
Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra donanma Kıbrıs'a ulaştı. Önce oradaki insanları müslüman olmaya davet ettiler. Kabul etmeyince cizye vermelerini teklif ettiler. Rumlar buna da yanaşmayınca şiddetli çarpışmalar başlamış oldu. Kısa zamanda Rum donanması mağlub edildi. İslâm ordusu bir çıkarma hareketiyle iç kısımlara daldı. Savaş karada devam etmeye başladı. Daha fazla direnemeyen, Rumlar cizye vermeyi kabul ederek barış teklifinde bulundu.
Ümmü Haram (r.anhâ) yaşlı olmasına rağmen yerinde duramıyordu. Özlemini çektiği şehitlik mertebesine kavuşmak için yaşının üstünde canlılık ve gayret gösteriyordu. Bir an önce neticeye ulaşmak istiyordu. Genç askerler onun bu haline şaşıyorlar ve ona bakarak kendileri daha bir gayrete geliyorlardı.
O, ihtiyar mücâhide hala askerlerle beraber Kıbrıs içlerine doğru dalıp gitti. Larnaka yakınlarına vardıklarında bindiği atın ayaklarının sürçmesinden dolayı düştü ve oracıkta ruhunu teslim etti. Böylece çok özlediği şehâdet mertebesine kavuşmuş oldu.
Kıbrıs, Hicretin 28. yılında fethedildi. Ümmü Haram (r.anhâ) da bu fethin bir sembolü oldu. Larnaka şehrinin Tuz gölü kıyısında bulunan kabrine 1570 m. Senede bir türbe yapıldı. "Hala Sultan" adıyla yüzyıllardır oradan feyiz ve bereket saçmaktadır.
Hala Sultan Türbesi, İstanbul'daki Eyüb Sultan Türbesi gibi Kıbrıs'taki İslâm varlığının en eski izlerini taşımaktadır. İki Cihan Güneşi Efendimize yakınlığı sebebiyle müslümanlar hep hürmet etmiştir. Ecdadımız, Kıbrıs hizasından geçen gemilere selâm verdirmiştir. Birinci dünya savaşına kadar buradan geçen Osmanlı gemilerince top atışı ile selâmlandığı rivayet edilir. Kıbrıs'lı Türkler için "Hala Sultan Kabri ve Türbesi" önemli ziyaretgâhlardan biri olmuştur. Cenâb-I Hak şefaatlerine nâil eylesin. Amin

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:10 AM
Afra Hatun (r.a)

Afrâ Hâtun iman âbidesi çocuklar yetiştiren bir anne... Genç yavrularının Allah ve Rasûlü yolunda şehadetlerine sabreden bir hanım sahâbi... Üç çocuğunu Bedir savaşına katılması için teşvik eden kahraman bir İslâm hanımı... Genç şehitler annesi...
O Medineli olup Neccar oğullarına mensuptur. Babası, Ubeyd İbni Sâlebe'dir. Annesi, Ruat binti Adiyye'dir.
Afrâ Hâtun İslâmiyeti Medine'de tanımış ve hiç tereddüt etmeden Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize biat etmiştir.
O, hicret ederek Medine'ye gelen Mekke'li muhâcir kardeşlerine hizmeti şeref bilen bahtiyar bir hanımdı. Rabbisinin rızasını kazanmak için muhacir kardeşlerinin yardımına koştu. Elinden gelen hizmeti esirgemedi. Onlara şefkat dolu bir anne oldu.
Afrâ (r. anhâ) ilk evliliğini Neccar oğullarından Hâris İbni Rıfâa ile yapmıştı. Bu evlilikten üç çocuğu dünyaya geldi. Onlara; Muâz, Muavviz ve Avf isimleri verildi. Her bir oğlunu birer iman fedâisi olarak yetiştirdi.

Afrâ Hatun şecaat ve cesaret sahibi kahraman bir hanımdı. Güçlü ve kuvvetliydi. Hayatın elem ve kederine, tahammüllüydü. Acılara karşı sabırlıydı. Allah ve Rasûlü yolunda sebat eder, dünyevî sıkıntı ve çilelere aldırmazdı. Bedir harbi olunca oğullarının hepsini savaşa göndermişti. Onların gösterdiği îmânî heyecandan son derece mutluluk duymuştu. Savaşta sergiledikleri kahramanlıklara çok sevinmişti. Hatta iki oğlunun şehadetine sevindiği kadar diğer oğlunun şehid olamadığına üzülmüştü. Abdurrahman İbni Avf (r.a) bu genç kardeşlerin Bedir’de gösterdikleri kahramanlıkları şöyle nakleder:
Bedir günü Ebû Cehil kahramanlık şiirleri söyleyerek müşrik ordusu içinde dolaşıp dururdu. Anam beni bugün için doğurdu diyerek övünürdü. Askerine bu sözlerle cesaret vermek isterdi.




Kendi kabilesi Beni Mahzum gençleri etrafını sarmış yanına kimseleri yaklaştırmazdı. Böyle bir ortamda ben sağıma soluma baktım, Ensar'lı iki genç arasında kaldığımı gördüm. Onlardan biri bana doğru yaklaştı ve:
“– Ey amca! Sen Ebû Cehil'i tanır mısın!” diye sordu. Ben de:
“– Evet! Tanırım ey kardeşimin oğlu. Ebû Cehil'i ne yapacaksın?” dedim. Genç delikanlı bana:
“– Haber aldım ki o, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize sövermiş!? Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, onu bir görecek olursam, ikimizden eceli gelen ölmedikçe, şahsım ondan ayrılmayacaktır. Allah'a ahd ettim. Onu gördüğüm gibi üzerine saldıracağım. Ya onu öldüreceğim veyahud bu uğurda öleceğim” dedi.
Gencin kahramanca söylediği bu sözlere ve ondaki imânî heyecana hayret ettim. Öbür genç de diğeri gibi ahdetmişti.
Çok geçmeden, Ebû Cehil'i askerin içerisinde öteye beriye telaşla giderken gördüm. Gençlere hitaben: “– Görüyor musunuz? İşte, sorduğunuz adam!” dedim.
Gençler hemen kılıçlarını sıyırdılar. Süratle hareket edip ikisi birden fırlayarak o tarafa doğru yöneldiler. Çifte şahin gibi süzülüp Ebû Cehil'e doğru koşmaya başladılar. Anî bir hareketle seyirtip onun üzerine hücum ettiler. Hamle üstüne hamle yaptılar.
Bu iki genç meğer Afrâ Hâtun'un oğlu Muâz ile Muavviz adında iki fedâî kardeşler imiş.
Afrâ Hâtun'un bu kahraman oğulları çok genç olmalarına rağmen kükremiş aslanlar gibi Allah ve Rasûlünün düşmanı bulunan Ebû Cehil'in üzerine çullandılar. Bu din düşmanı neye uğradığını bilemedi. Kılıç darbeleriyle derin yaralar aldı. Bu sırada Ensardan Muaz İbni Amr İbni Cemuh adında bir başka yiğit Ebû Cehil'i gözetirmiş. O da koşup geldi ve birlikte canını cehenneme gönderdiler.
Muaz ve Muavviz (r. anhüm) kardeşler Ebû Cehil'in işini bitirdikten sonra yine kahramanca çarpışmaya devam ettiler.
Bu İslâm cengâverleri, Bedir'in bu çifte arslanları, nihayet arzuladıkları şehitlik mertebesine kavuştular.
Afrâ Hatun (r. anhâ) iki oğlunun şehid olduğunu haber alınca Allah'a hamd etti. Diğer oğlu Avf'ın onlarla birlikte şehid olamayışına üzüldü. İstiyordu ki, o da Allah yolunda cânını fedâ eylesin. Bu üzüntüsünü Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi vesellem efendimize gelerek şöyle dile getirdi:
“– Ya Rasûlallah!” İki çocuğum şehid oldu. Keşke Avf da aynı mertebeye ulaşsaydı. Acaba Avf onlardan daha mı geridedir:” dedi.
Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz iman dolu ve şehidlik özlemiyle dolu bir kalbe sâhib bu anneye şu cevâbı verdi:
“– Hayır! Muaz ve Muavviz hayattan tam lezzet alamadan genç yaşta şehid oldular. Fakat Avf da onlardan geride değildir.” buyurdu.
Avf (r.a) da kardeşlerinin şehadetinden sonra büyük bir cesaretle düşman safları içine atıldı. Kahramanca çarpıştı. Birçok düşmanı tepeledikten sonra şehâdet şerbetini içti. Cennette kardeşlerine kavuştu.
Ne gıptaya lâyık bir hareket!.. Ne kahramanlık!.. Ne fedakârlık!.. Ne candan bir gayret!.. Ne yüce bir imânî heyecan!.. Ne şerefli bir mertebe!.. Ne samimi bir muhabbet!.. Allah’ım bizlere de böylesi yücelikler nasîb et!.. İmânî heyecan ve gayretimizi müzdâd et!.. Bu şerefle yaşamayı ve ölmeyi lutfet!..
Afrâ Hâtun (r. anhâ) böylesine kahraman yiğitler yetiştiren bir anne. Çocuklarını birer iman âbidesi olarak yetiştiren ve onların Allah ve Rasûlü yolunda şehid olmalarına sevinen bahtiyar bir anne. Bu genç şehid kardeşler “Afrâ'nın oğulları” lakabıyla anılır olmuşlardır.
Allah onlardan razı olsun. Rabbımız bizleri şefaatlerine nâil eylesin. Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:11 AM
Aişe Binti Sa'd (r.a)

Aişe binti Sa’d radıyallahu anhâ müslüman bir ailede büyüyen, süs takmayı seven genç bir hanımefendi... Babası meşhur sahâbî Sa’d İbni Vakkas radıyallahu anh’dır. Cennetlikle müjdelenen on sahâbiden biri... Annesi, Zeynep binti Hâris’tir.
Aişe binti Sa’d küçük yaşlarından itibaren Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin hâne-i seâdetlerine sık gidip gelen bir hanım kız. Annelerimiz tarafından çok sevilen ve onların duâsını alarak büyüyen bir bahtiyar.
Aişe binti Sa’d (r. anhâ) sevgi dolu bir gönüle sahipti. Edep ve nezâketliydi. Sevgili Peygamberimizin aileleri olan annelerimizi ziyaret etmeyi ihmal etmezdi. Onlarla geçirdiği anların tadını unutamıyordu. Kendisi bu hâtıralarını şöyle anlatır:
“Ben Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem efendimizin hanımlarından altısını gördüm. Onlarla beraber oturdum. Hiçbirisinin beyaz elbise giydiğini görmedim.”
Yine bir defasında onların yanına gitmiştim. Üzerimde süsler vardı. Hiçbirisi beni ayıplamadı. Ziynetimden dolayı bana bir şey söylemedi.
Aişe (r. anhâ)’nın yanında bulunanlar kendisine:
“ – Üzerindeki o süsler nelerdi? diye sordu.” O da:
“ – Altın gerdanlık ve diğer altın takılardı.” diye cevap verdi.
Habib b. Ebi Merzuk der ki: “Ben mescidin kapısında bir kadın ile karşılaştım. Etrafında kadınlardan bir grup vardı. Beraberce mescitten çıkıyorlardı. O kadının üzeri ateş parçası gibi parlıyordu.” Kendisine:
– O kadın kimdir? diye sorulunca, o: – Sa’d İbni Ebî Vakkas’ın kızıdır, dedi.
Aişe binti Sa’d (r. anhâ) süs takmayı severdi. O zaman henüz ziynetleri gizlemeye dair âyet inmemişti. (Nûr sûresi, 31) Bu sebepten hanımlar ziynetlerini gizlemezlerdi.
Aişe (r. anhâ)’nın Fened isminde bir cariyesi vardı. Yavaş hareket ederdi. Onun bu hâli; “Fened’den daha yavaş” diye Arap darb-ı meseli hâline gelmiştir. Rivayet şöyledir:
“Birgün Aişe onu Medine-i Münevvere’de ekmekçi fırınından ateş getirmek üzere eline bir kürek vererek çarşıya gönderir. Fened çarşıya çıktığında Mısır’a giden bir kafileye tesadüf eder. Onlarla Mısır’a gider. Bir sene sonra gelir. Fırından ateşi alır ve eve aceleyle dönerken ayağı sürçüp düşer. Ateşler etrafa saçılır. Acele ettiğine pişman olur.”
İşte bu olay halk arasında yayılır. Bundan sonra bir yere gidip de geciken kimseler hakkında: “Fened’den daha yavaş.” “Acelesine pişman.” şeklinde darb-ı mesel haline gelir. (Meşâhirûn-Nisa, M. Zihni Efendi, c. 2, s. 16-17)
Aişe binti Sa’d (r. anhâ) zeki bir hanımdı. Babası Sa’d İbni Ebi Vakkas (r.a)’dan duyduğu hadisleri iyi bellemişti. Hadis kaynaklarında birçok rivâyetleri vardır. Miras ile ilgili hadis-i şerifi de babasından dinlemişti. Sa’d (r.a) şöyle nakletmişti:
“Veda Hacc’ından sonra Mekke’de hastalandım. Şiddetli ağrılarım sebebiyle kalkamadım. Yattım kaldım. Bu sebepten Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem efendimiz geçmiş olsun ziyaretine geldi. Ben de bunu fırsat bilip:
“ Ya Rasûlallah! Gördüğünüz gibi ağrılarım şiddetlendi. Ben mal-mülk sahibiyim. Bana vâris olacak tek kızımdan başka kimsem yok. Malımın üçte ikisini tasadduk etmek istiyorum.” dedim. Efendimiz hemen:
“ – Olmaz!” buyurdular.
“ – Yarısını?” dedim. Yine.
“– Olmaz!” buyurdular.
“ – Üçte birini?” dedim. Efendimiz:
“ – Üçte birini mi?” dedi. Sonra:
“ – Üçte biri de çok. Senin vârislerini zengin olarak bırakman, halka ihtiyaçlarını açan fakirler olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Sen aziz ve celil olan Allah’ın rızasını arayarak her ne harcarsan, -hatta bu, hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile olsa- mutlaka onun sebebiyle mükâfatlanacaksın.” buyurdular. Sonra ben:
“ – Ya Rasûlallah! Siz Medine’ye döneceksiniz de ben arkadaşlarımdan geriye mi kalacağım?” dedim. Efendimiz tebessüm ederek:
“ – Eğer geri kalır, Allah’ın rızasını düşündüğün bir amel yapacak olursan mutlaka derecen artacak, merteben yükselecektir. Bununla beraber sen daha uzun zaman yaşayacaksın. Öyle ki, Allah seninle bir kısım kavimlere hayır ulaştıracak, diğer kısımlarına da şer.” buyurdular.
Sanra Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem elini alnıma koydu. Yüzüme ve karnıma sürdü ve şöyle dua buyurdu:
“Allahım! Ashabımın Medine’ye dönüşünü tamamla. Sa’d’e şifa ihsan eyle.” dedi. (Buharî, Cenâiz, 37; Buharî, Vesâya, 2-3; Ebu Davud, 2864)
Bu duâlar hürmetine iyileşip Medine’ye dönen Sa’d İbni Ebi Vakkas (r.a) nice kavimlere hayırlar ulaştırmıştır. Kızı Aişe binti Sa’d (r. anhâ) da Efendimizin hadislerinin ümmete ulaşmasına vesile olmuştur.
Uhud’da babasının kahramanlık sahnelerini anlatırken. Efendimizin: “At Ya Sa’d! Anam-babam sana fedâ olsun” iltifatını ve: “Allahım! Sa’d’ın okunu hedefine ulaştır. Duâsına icabet eyle!” diye duâ ettiğini de nakleder.
***
Aişe binti Sa’d (r. anhâ) babasından zikir ve tesbih konusunda da şu rivayeti nakleder:
“Sa’d İbni Ebi Vakkas’ın kızı Aişe (r. anhâ)’dan, o da babasından şöyle rivayet etmiştir:
Sa’d İbin Ebi Vakkas, Rasûlullah ile beraber bir kadının yanına vardılar. Kadının önünde hurma çekirdeği veya çakıl taşı vardı. Tesbihini onunla sayıyordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem ona:
“ – Sana bundan daha kolayını veya daha faziletlisini haber vereyim. Şöyle dersin: “Gökteki mahlûkatı sayısınca Allah’ı tenzih ederim. Yerdeki mahlûkat sayısınca Allah’ı tenzih ederim. Gökle yer arasındaki mahlûkat sayısınca Allah’ı tenzih ederim. Yaratacağı şeyler sayısınca Allah’ı tenzih ederim. Yukarıda sayılanlar adedince Allahu Ekber, bunun kadar Elhamdülillah, bunun kadar lâ havle velâ kuvvete illâ billah.” dersin.” buyurdu. (Ebu Davud, Hadis no: 1500)
***
Yine Aişe (r. anhâ) rivayet ettiği bir hadiste Efendimizin: “Kim ihlas sûresini okursa, Kur’an’ın üçte birini okumuş gibi olur.” buyurduğunu nakleder. (Beyhaki, Hadis no: 2424)
Aişe binti Sa’d (r. anhâ) babası Sa’d İbni Ebi Vakkas (r.a)’dan ve mü’minlerin annelerinden hadisler rivayet etmiştir. Kaynaklarda hayatı hakkında fazla bilgi verilmemektedir. 84 yaşlarında iken Medine-i Münevvere’de vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun. Rabbimiz şefaatlerine nâil eylesin. Amin.





Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:12 AM
Cemile Binti Sâbit (r.a)

Ümmü Âsım Cemîle binti Sâbit el-Ensariyye radıyallahu anhâ hicretten hemen sonra Medine’de Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize biat eden ilk on hanım sahâbîden biri... Hz. Ömer (r.a)’ın âilesi... İlk oğlu Âsım’a nisbetle Ümmü Âsım künyesiyle meşhur olan bir hanım sahâbî.
O, Medine’lidir. Babası Sâbit İbni Ebi’l-Aklah’dır. Annesi Şemus binti Ebû Âmir’dir. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem efendimizin seriyye kumandanlarından ve arıların koruduğu sahâbi diye tanınan Âsım İbni Sâbit (r.a)’ın ana bir kızkardeşidir.


Onun müslüman olmadan önceki adı Âsiye idi. Sevgili Peygamberimiz Medine’ye hicret edince annesi ile birlikte huzura gelerek Efendimize biat edip İslâm’la şereflendiler. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz adını Cemîle olarak değiştirdi.
Onun adının değişmesi konusunda bir başka rivayet daha vardır. Bu rivâyette anlatılanlar onun karakter ve şahsiyetinin daha bâriz bir şekilde görülmesine yardımcı olmaktadır. Şöyle ki:
O hicretin yedinci yılında Hz. Ömer (r.a) ile evlenmişti. İlk çocukları Âsım dünyaya gelmişti. Mutlu bir âile yuvaları vardı. Fakat Âsiye ismi gönlünü hep tırmalıyordu. Kendisine cahiliye döneminde verilen bu adı hiç beğenmiyordu. Bir gün kocasına:
“- Ey Ebu Hafs! Adım hoşuma gitmiyor. Bana yeni bir ad bul.” dedi.
Hz. Ömer (r.a) ona:
“- Senin adın Cemîle olsun.” dedi.
Âsiye hanım kızgın bir vaziyette biraz da sitemle:
“- Bir câriye isminden başka koyacak ad bulamadın mı?” dedi.
O dönemde Hz. Ömer (r.a)’ın bir câriyesi vardı. Onun adı Cemîle idi. Bu sebebten Âsiye hanım bu ismin kendisine verilmesini bir hakaret gibi saydı. Gönlünün rahat etmesi için bu hâdiseyi Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize götürdü ve:
“- Ya Rasûlallah! Adım hoşuma gitmiyor.” dedi.
Efendimiz de ona:
“- Sen Cemîle’sin.” buyurdu. O da:
“- Ya Rasûlallah! Bana bir câriye ismini mi koyuyorsun? Ömer de aynı adı koydu.” dedi.
Efendimiz tebessüm ederek:
“- Bilmiyor musun Allah, Ömer’in dilinin söylediğini ve kalbinden geçirdiğini kabul eder?” buyurdu.
<>Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz’in Cemîle ismini güzel bulup tasdik ettiğini görünce bu isme razı oldu. Bundan böyle bu ad ile çağırılmayı istedi.

Cemîle binti Sâbit radıyallahu anhâ’nın Hz. Ömer (r.a) ile olan evliliğinden Âsım adında bir oğlu dünyaya geldi. Bu sebeble o bundan sonra “Ümmü Âsım” künyesi ile anılmaya başladı. Sonraları Hz. Ömer (r.a) kendisini boşayınca Yezid İbni Câriye ile evlendi. Bu evlilikten de Abdurrahman adında bir oğlu oldu. Âsım ilk çocukluk yıllarını annesinin yanında geçirdi. Henüz dört-beş yaşlarında iken birgün babası Hz. Ömer (r.a) Kuba’ya gitmişti. Oğlu Asım’ın çocuklarla oynadığını görünce devesine bindirip onu götürmek istedi. Kucağına aldığını gören Âsım’ın anneannesi Şemus binti Âmir buna engel olmaya çalıştı. Torununu babasına vermedi.
Hz. Ömer (r.a) karşı koymadı. Fakat hakkını aramak üzere halife’ye gelip durumu arz etti. Hadiseyi iki taraftan da dinleyen Hz. Ebu Bekir (r.a) Âsım’ın annesine verilmesini uygun gördü. Hz. Ömer (r.a) da bu karara uymak zorunda kaldı.
Âsım gençlik ve delikanlılık çağı gelince babası Hz. Ömer (r.a)’ın yanına geldi. Onun terbiyesinde ve himayesinde yetişti. Evlilik çağına gelince babası tarafından evlendirildi. Âsım’a eş seçimi konusunda Hz. Ömer (r.a)’ın titizliğini gösteren menkîbe dilden dile bugünlere kadar ulaştı. O hikâyede evlenecek gençlere ne ibretli dersler verilmektedir.
Âsım İbni Ömer uzun boylu, iri yapılı, son derece asîl, cömert, hiç kimseyi incitmeyen ve kimsenin aleyhinde bulunmayan bir kişilik ve karaktere sahipti. Ağabeyi Abdullah İbni Ömer kendisine sövüp hakaret etmeye yeltenen birine: “Ben ve kardeşim Âsım kimseye sövmeyiz.” derken onun üstün ahlâka sâhip bir genç olduğunu tasdik etmiştir.
Cemîle binti Sâbit (r. anhâ) bir İslâm hanımefendisi olarak oğlu Âsım gibi tarihte adalet ve takvasıyla meşhur Emevî halifesi Ömer İbni Abdilaziz’in de büyük annesi olma şerefine mazhar bahtiyar bir hanımdır. Bu şerefe oğlu Âsım’ın evliliğiyle başlayan ve kız torunu ile devam eden bir nesle sahib olmasıyla ermiştir. Şöyle ki:
Hz. Ömer (r.a) halifeliği döneminde gece sokaklarda dolaşır, halkın emniyet ve huzurunu kontrol ederdi. Bir hastanın feryadını duysa durup ilgilenir, derdine çare olmaya çalışırdı. Bir çocuğun ağladığını işitse, sebebini sorar ve yardımına koşardı.
Bu maksatla dolaşırken bir gece yarısı evin birinden bir ses duyar. Ana ile kız arasında geçen bir münakaşaya şâhit olur. Kızın anasına karşı dürüst ve tatlı sözlü hareketi Hz. Ömer (r.a)’ın gönlünü fetheder. Kız:
“- Anneceğim! Halife’nin süte su katmama emrini duymadın mı? Nasıl hile yapabiliriz? Kötü bir iş bu.” diye konuşur. Annesi fikrinde ısrar eder ve:
“- Kızım! Bizim burada süte su koyduğumuzu halife nereden görecek, nereden bilecek ve nasıl işitecek?” der. Kendince kızını ikna etmeye çalışır. Fakat imanı bütün kızcağız bu cevaptan asla hoşnut olmaz. Süte su katma işini asla doğru bulmaz. Böyle bir hileyi kalben hiç kabul edemez. Annesinin gönlünü kırmadan doğru bildiğinden de vaz geçmeden, dürüstlüğünü ve imânî coşkusunu gösteren bir ifade ile şöyle der:
“- Anneciğim! Bu yapılanı bu saatte halife Ömer görmüyorsa da Allah Teâlâ görüyor.” diye cevap verir.
Hz. Ömer (r.a) imanı bütün bu kızcağızın cevabından pek hoşnut olur. Dürüstlüğüne hayran kalır. Ruhunda taşıdığı bu imanın bir mükâfatı olarak onu oğlu Âsım’a nikahlar.
Bu mesud evlilikten bir kız çocukları dünyaya gelir. İlerinin adalet ve takvasıyla meşhur olacak olan Emevî halifesi Ömer İbni Abdülaziz rahmetullahi aleyh işte süte su katmayan bu anne ve Âsım gibi yiğit bir babanın neslinden gelen kız çocuğundan dünyaya gelmiştir.
Cemîle binti Sâbit (r. anhâ)’nın hayatı hakkında kaynaklarda fazla bilgi bulunmamaktadır. Onun ne zaman vefat ettiği de bilinmemektedir.
Allah ondan razı olsun.
Rabbımız şefaatlerine mazhar buyursun. Amin.

Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:12 AM
Cemile Binti Übey İbni Selül (r.a)

Cemile binti Übey İbni Selül radıyallahu anhâ İman ve İslâm adına olumsuzluklarıyla tanınan bir âile ortamında büyüyen bir hanım... Hiç bir menfî tesir altında kalmayan, cehalet ve şirkten kendini kurtaran bir mücâhide... Müslümanların aleyhinde tuzaklar kurulan, plân ve toplantılar yapılan bir evde yaşamasına rağmen gönlünü İslâm’ın nûrûna açan bahtiyar bir hanım... İslâm’la şereflenen, iman saâdet ve selâmetine eren, ilâhî huzur ve mutluluğa kavuşan bir hanım sahâbî... Hazreti Hanzala (r.a)’ın hanımı...
O, Medine’li olup Hazrec kabîlesine mensuptur. Babası münafıkların reisi Abdullah İbni Ubey İbni Selül’dür. Hazrec kabilesinin reisidir. Bedir Savaşından hemen sonra müslüman olmuş görünmesine rağmen İslâm’a beslediği kin ve düşmanlık duygularından kurtulamamıştır. Annesi, Havle binti Münzer’dir.
Cemile binti Übey İbni Selül, müslümanları aldatan münafık bir babanın kızı olmasına rağmen, babasının tesiri altında kalmayan zekî bir hanımdır. Babasının yaptıklarını hiçbir zaman tasvib etmedi. İslâm’a düşmanlığını hiç tasdik etmedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize karşı davranışlarını hiç kabullenemedi. Gizli hıyanetlerini gönlüne sindiremedi.
O başından beri İslâm’a sempati ile yaklaştı. İki Cihan Güneşi efendimizin davâsına saygı duydu. Gönlünü yeni dine hep açık tuttu. İslâm’ın nûrûyla aydınlanmak için fırsat kolladı. Çok gecikmeden Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize biat etti. Daha sonra İslâm’la şereflendiğini ilan etti.
Allah Teâlâ her şeye kadirdi. Habîbine düşman olan bir evden İslâm’ın nurûyla gönülleri aydınlanan iki yiğit çıkardı. Biri Cemile (r. anhâ) diğeri ağabeyi Bedir ashâbından olan Abdullah (r.a) idi. Hazreti Abdullah da babasının tam zıddına hareket ediyordu. Son din ve peygamberi seviyordu. Gönlünü İslâm’ın güzelliklerine açmak istiyordu. Vaktini bekliyordu. Nihayet, hicretten önce İslâm’ın nûru kalbine yerleşti. Kelime-i şehadet getirerek İslâm’la şereflendi.
Cemile (r. anhâ) akıllı, zekî, firasetli bir hanımdı. Çevresinde olan biten hâdiseleri değerlendirme konusunda da basîret sahibiydi. Onun firaset ve basîreti şu hâdisede çok açık olarak görülmekteydi.
Cemile (r. anhâ) ashabtan Hanzala İbni Âmir (r.a) ile evlenmişti. Düğünlerinin yapıldığı gecenin ertesi gününde Uhud Savaşı yapılacaktı. Savaş yerine geceden gidilmesi kararlaştırıldı.
İki Cihan Güneşi efendimiz ashâbıyla Uhud’a doğru hareket etti. Hanzala (r.a)’ın evinin önünden geçerken: “Ey Hanzala! Haydi harbe!” diye seslendi.
Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizin sesini uyku arasında duyan Hanzala (r.a) hemen fırlayıp dışarı çıktı. İslâm askeri arasına katılıp Uhud’un yolunu tuttu.
Uhud savaşı zorlu geçmişti. Ashâbtan çok şehid verilmişti. O gün savaş meydanında büyük kahramanlıklar gösteren Hanzala (r.a) da şehadet şerbetini içenler arasındaydı.
Savaşın bittiği ve İslâm askerlerinin Medine’ye dönmeye başladığı haberi duyulunca halk karşılamak üzere yollara çıktı. Hanımlar arasında eşini savaşa uğurlayan Cemile (r. anhâ) da vardı.
Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz ordunun önünde geliyordu. Hüzünlü bir vaziyette görünüyordu. Karşılaştıkları ashabına selâm veriyordu. Yakınlarını göremeyenler Efendimiz’den durumları hakkında haber soruyordu. Cemile (r. anhâ) da kocasından sual edip:
“ – Ya Rasûlallah! Hanzala nerededir?” dedi.
Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz hüzünlü bir şekilde:
“ – O şehid oldu.” buyurdu.
Cemile (r. anhâ) bu cevap karşısında basîretli davranıp hemen kocasının cenazesinin yıkanmasını istedi. Hanzala (r.a)’ın durumunu Efendimize arz etti:
“ – Ya Rasûlallah! Hanzala sizin sesinizi duyunca hemen fırlayıp dışarı çıktı. Bir daha geri dönmedi. O gece gusletmeye de fırsat bulamadı.” diyerek cenâzesinin yıkanmasını taleb etti.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz Cemile (r. anhâ)’nın gönlünü hoş edecek şu sevindirici haberi verdi:
“ – Ben, meleklerin, gümüş kaplar içinde bulunan su ile, gökle yer arasında Hanzala’yı yıkadığını gördüm.” buyurdu.
Fahr-i Kâinat (s.a) efendimizden bu müjdeli haberi alan Cemile (r. anhâ) üzüntülerini gönlüne gömdü. Bu haberden sonra Hanzala İbni Âmir (r.a)’ya: “Gasîlü’l-melâike = Meleklerin yıkadığı kimse” ünvanı verildi.
Cemile (r. anhâ) Hz. Hanzala (r.a)’dan hâmile kaldı. Bir oğlu dünyaya geldi. Adını Abdullah koydu.
O, daha sonra kendisine tâlib olan Ensar’ın hatibi Sabit İbni Kays İbni Şemmas ile evlendi. Bu izdivacdan da Muhammed adında bir oğlu oldu. İki oğlu da Harre olayında şehid düştü.
Cemile binti Übey İbni Selül (r. anhâ) kendine güvenli, bilgili, zekî bir hanımdı. Her şeyi Efendimiz (s.a)’e sorardı. Birgün kocası Sabit İbni Kays (r.a) ile imtizaç edemediğini ileri sürerek Resûl-i Ekrem (s.a) efendimize müracaat eyledi. Boşanmak istediğini söyledi. Efendimiz de mehir olarak aldığı bahçeyi geri vermek sûretiyle Sabit’e karısını boşamasını tavsiye etti. İslâm’da ilk boşanma hadisesi muhalaa (bir kadının mehrini kocasına bağışlaması, geri vermesi) suretiyle bu şekilde gerçekleşmiş oldu.
Cemile binti Übey İbni Selül (r. anhâ) ömrünü İslâmî esaslara riayet ederek geçirmeye gayret etmiştir. İslâmî vazifelerini yerine getirme konusunda titizdi. Bu duygu ve düşünceler içerisinde ebedî âleme intikal etmiştir. Ölüm tarihi bilinmemektedir. Allah Teâlâ kendisinden razı olsun.
Bizleri şefaatlerine nâil eylesin.
Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:13 AM
Dürre bint-i Ebu Leheb (r.a.)

Dürr. Babası Resulullah (s.a.v.) üvey amcası Ebu Leheb İbn-i Muttalib. Haris ibn-i Navfel ibn-i Haris ibn-i Abdulmuttalib ile evlendi. Müslüman olup Medine'ye hicret etti.
Medfine'ye geldiklerinde Zerik kabilesi kendisini görmeğe gelir ve derler:
- Sen şu meşhur ebu Leheb'in kızısın değil mi? Hani Kur'an-ı Kerim'de onun hakkında "Tebbet yedâ" sureyi şerifesi nazil olmuştu. Sen şimdi Ebu Leheb'in kızı olarak bu hicretten sevap mı elde edeceksin.
Hz.Dürre (r.a.) cevap vermeyerek Resulullah'ın huzuruna gelerek durumu arz etti. Allah resulu onu teselli etti. Biraz sonra öğle namazı geldi. Namaza üzüntüleri dolayısıyla biraz geç teşrif ettiler. Kürsüye çıkrak buyurdular:

- Ey Halk! Bazıları, beni ailem hakkında incitmişlerdir. Halbuki yemin ederimki, aile efradım içinde benim şefaatim biiznillah ulaşır. Hatta Sad, Hakem ve Selheb bile de bundan faydalanabilinir.

http://www.biriz.biz/sahabiler/kadsah13.jpg
Kendisinden birkaç hadis rivayet edilmiştir. Utbe, Velid ve Ubu Muslim isimli üç oğlu vardı. Vefatı ve hayatı hakkında fazla bir malumat yoktur.

Dürre Bint-i Ebî Leheb (r.a) anlatıyor:

"Bir gün Allah Resûlü (s.a.s) hutbe irad ediyordu. Mescide bir adam girdi ve Allah Resûlü'ne,
"İnsanların en hayırlısı kimdir?" diye sordu.
Allah Resûlü bu soruya şu şekilde cevap verdi:
"İnsanların en hayırlısı emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker yapan, çok okuyan, Allah'tan çok korkan ve sıla-ı rahimde bulunandır."

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:13 AM
Esma Binti Amr (r.anhâ)

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizle Akabe’de görüşen bir bahtiyar...
İkinci Akabe biatına katılan Medine’li iki hanımdan biri...
O, Mus’ab İbni Umeyr radıyallahu anh vasıtasıyla İslâm’la buluşmuştur. Medine’de ilk hanım müslümanlardandır.
Lakabı “Ümmü Menî el-Ensariyye” kocasının adı Hadic İbni Sellâme’dir.
O, Medine’den hareketle Mekke’ye gelen ve “İkinci Akabe Bey’ati”ne katılan 75 kişilik heyet içerisindeydi.
Hac vazifesini yapmak üzere giden bu kafilede Ümmü Ümâre lakabıyla tanınan meşhur kahraman hanımlardan Nesîbe Hatun (r.anhâ) da bulunmaktaydı.
Esma binti Amr (r.anhâ) hizmetli, fedakar bir hanımdı. Henüz Allah Rasûlünü görmemişti. Ama bütün kalbiyle ona teslim olmuş bir iman eriydi.
Ona biat edebilmek için yollara düştü. Hamile olmasına rağmen eşiyle birlikte kafileye katıldı. Yolculuğun sıkıntı ve çilelerine katlandı.
Medine Mekke arasında bir oğlan çocuğu dünyaya getirdi. Ona “Şübas” ismini koydu. Bu oğlunun adıyla anılarak “Ümmü Şübas” diye tanındı.
Esma binti Amr (r.anhâ) Allah Rasûlü ile görüşme bahtiyarlığına eren Medine’li ilk hanım sahâbilerdendir. Son peygambere kavuşma, ona biat etme heyecanı, merakı içerisinde Hac vazifesini yaptı. Akabe’de buluşma, görüşme heyecanıyla beklemeye başladı.
İkinci Akabe biatına yakından şahit olan Esma (r.anhâ) o ânın heyecanını, Allah Rasûlü ile buluşmalarını kendisi şöyle anlatır:
“Biz Medine’li müslümanlar ikisi kadın yetmiş beş kişilik kafile Akabe tepesinde Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem ile teşrik günlerinde buluşmak üzere sözleşmiştik.
Haccımızı yapıp Allah Rasûlüne söz verdiğimiz yerde, gece karanlıkta beklemeye başladık. Oraya giderken kenardan bucaktan, gizli gizli ulaşmaya çalıştık. Herkes ayrı ayrı gelmişti oraya. Kafile olarak Akabe denilen mahalde buluştuk.
Gece biraz istirahate çekildik. Biz ailecek ordaydık. Uhud’un kahramanı diye anılan Nesîbe Hatun da yanımdaydı. Hepimiz heyecan içerisinde Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemin gelmesini bekliyorduk.
Merak içerisinde gözlerimiz etrafa bakıyordu. Bir müddet sonra Allah Rasûlü sallallahu aleyhi vesellem amcası Hazreti Abbas (r.a) ile çıkageldi.
Gözümüz, gönlümüz ışıyıverdi. Rasûlullah (s.a.v)’in yüzü nur gibi parlıyordu. O’na bakmaya doyamıyorduk.
Bize Kur’an okuyarak söze başladı. İslâm’ı anlattı. Kafiledeki herkes teslimiyetlerini ve itaatlerini arzetti.
Erkeklerle birer birer musafaha eyleyip biat eyledi. Önce Berâ İbni Ma’rur biat etti. Sonra herkes sırayla Allah Rasûlüne biat etti.
İki hanım olarak biz de uzaktan biat ettik. Allah’tan başka ilâh olmadığına, Allah ve Rasûlüne itaat edeceğimize söz verdik.
Rasûlullah (s.a) bunun karşılığının Cennet olduğunu bildirdi.
Bütün kafiledeki müslümanlar olarak Rasûlullah (s.a) Efendimizi Medine’ye dâvet ettik. Bunun üzerine Hz. Abbas (r.a) bize şöyle bir hitabede bulundu:
“Ey Hazrecliler! Eşlerinizi ve çocuklarınızı koruduğunuz gibi Allah Rasûlünü de koruyabilecek misiniz? Zor durumda kaldığınızda yüzüstü bırakacaksanız şimdiden bırakın.” dedi.
Bu sözleriyle yeğenine sahib çıktı. Onun arkasında olduğunu duyurdu.
Medine’li müslümanlar olarak bizler de; hiç endişe etmeyin, korkmayın dedik. Canımız ve malımızı nasıl koruyorsak öyle koruyacağız diye söz verdik.
Hz. Abbas tekrar bize yönelerek:
“Hazrecliler! Rasûlullah’a biat ederken siyahıyla, kırmızısıyla bütün insanlarla harp etmeyi göze alabiliyor musunuz?” diyerek uyardı.
Nesîbe ve ben dahil, tereddüt gösteren hiç kimse olmadı.
Esma binti Amr (r.anhâ) savaş meydanlarında yakın arkadaşı Nesîbe Hatun (Ümmü Ümare) (r.anhâ) ile omuz omuza çarpışan hanım sahâbilerdendir. Hayber’in fethinde de bulunmuştur. Orduda su taşıma ve yaralı askerlerin tedavileri konularında hizmet etmiştir.
O kendi döneminde ve daha sonraki devirlerde meçhul bir kahraman olarak kalmıştır. Ailecek İslâm’a hizmet etmişlerdir.
Kocası ve oğlunun İslâmî güzelliklere kavuşmasının arkasında Esma binti Amr (r.anhâ)’yı buluruz. Bu iki büyük sahâbinin adları eşi, Hadic İbni Sellame oğlu Şübas İbni Hadic (r.a)’dır.
Esma binti Amr (r.anhâ) ömrünün sonuna kadar İslâm’ın yaşanması ve yayılmasını kendine dert edindi.
Allah hepsinden razı olsun. Rabbımız bizleri şefaatlerine nâil eylesin. Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:14 AM
Esmâ Binti Umeys (r.a)

Esmâ binti Umeys radıyallahu anhâ, kocası Hz. Ca’fer (r.a) ile birlikte Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin “iki hicret sâhibi” iltifâtına mazhar olmuş bir hanım sahâbî...
Efendimizin baldızı... Meymûne annemizin kızkardeşi... Mekke’de dokuz kızkardeşiyle beraber “imanlı kızkardeşler” diye meşhur olan İslâm’ın ilk çilekeş hanımlarından... Maharetli, becerikli, sabır ve sebat ehli bir iman eri...
O, Mekke’de doğup büyüdü. İslâm’ın ilk günlerinde Allah Rasûlüne teslim oldu. Henüz Dârülerkam’a geçmeden önce ona tâbî olup İslâm’la şereflendi. Babası Umeys İbni Sa’d olup annesi Hind binti Avf’dır. Dokuz kızkardeşi vardı. Hepsi de müslüman olmuştu. İki Cihan Güneşi Efendimiz onlara “imanlı kızkardeşler” diye iltifatta bulunurdu. Onların üçü meşhur sahâbîlerle evlidir. Ümmü’l-Fazl, Hz. Abbas ile Selma,Hz. Hamza ile, Meymûneannemiz de Sevgili Peygamberimizle evlenmiştir. Esmâ (r.anhâ) da Hazreti Ca’fer (r.a) ile nikâhlanmıştı.





O Mekke’de huzur ve muhabbet dolu mutlu bir aile yuvası kurmuştu. İmanlarından taviz vermeden, baskılara aldırış etmeden hayatlarını sürdürmeğe çalışıyorlardı. Mekke’li müşriklerin inananlar üzerindeki zulmü artmağa başlayıp ezâ ve cefâlar dayanılmaz hal alınca, İki Cihan Güneş Efendimizin izniyle bu bahtiyar âile Habeşistan’a hicret etti. Orada, Muhammed, Abdullah ve Avn adında üç çocukları oldu.
Esmâ (r.anhâ) hayatın her türlü sıkıntı ve çilelerine katlanmasını bilen sabırlı bir hanımdı. Ahlâkî olgunluğa ermiş sebat ehli, iradesi kuvvetli tve metânet sahibiydi. Uzun yıllar kendi memleketinden uzakta, çileli bir hayat geçirmesine rağmen aslâ imanından tâviz vermedi. O yeni şeyler öğrenmeğe de meraklı idi. Bilgilenmeyi severdi. Etrafı ile ilgilenirdi. Habeşistan’da cenâzelerin tabuta konup taşındığını gördü. Merakını çekti ve nasıl yapıldığını öğrendi.
Esmâ (r.anhâ) kocası Hz. Ca’fer (r.a) ile birlikte hicretin yedinci yılında Habeş diyarından Medine-i Münevvere’ye hicret ettiler. Orada öğrendikleri bilgilerle Hz. Fâtıma (r.anhâ) ve Zeynep binti Cahş (r.anhâ) annemizin vefatlarında tabutlarını yaptırdı.
O maharetli, becerikli bir İslâm hanımefendisiydi. Dericilikle de uğraştığı bilinmektedir. Kocası Ca’fer (r.a)’ın Mûte savaşında şehid olması üzerine İki Cihan Güneşi Efendimiz evine geldiğinde kırk deri tabakladığını söylemiştir.
O, zamanın kıymetini iyi bilirdi. Boş kaldığı vakitlerde deri tabaklardı. Çocuklarının geçimini deri işi yaparak, elinin emeği ile karşılamağa çalışırdı. İhtiyaçları için kimseden bir şey istemez ve kimseye el açmazdı.
Hz. Esmâ (r.anhâ) Peygamberimiz’in (s.a.v.) hanımlarını sık sık ziyaret eder, onların sohbetinde bulunurdu. Birgün Hz. Hafsa (r.anhâ) annemizin yanında iken Hz. Ömer (r.a) geldi. Esmâ (r.anhâ) ya: “Biz sizi hicrette geçtik” diye latîfe yaptı. Esmâ (r.anhâ) da şu mukabelede bulundu:
“Hayır Yâ ömer, öyle değil. Çünkü siz Rasûlullah (s.a)’in yanında idiniz. O aç olanlarınızı doyuruyor, cahillerinize de nasîhat ediyordu. Fakat bizler Allah ve Resûlu uğrunda hicret edip ayrı kalmıştık.” diyerek karşılık verdi. Sonra İki Cihan Güneşi Efendimiz’e giderek bu hadiseyi anlattı. Esmâ (r.anhâ)’nın üzüldüğünü farkeden Efendimiz onu sevindirecek ve gönlünü alacak şu müjdeyi verdi:
“Ömer ve arkadaşlarının bir hicreti, sizin ise ey gemi yolcuları, iki hicretiniz vardır” buyurdu.
Esmâ (r.anhâ) dünyalara değer bu iltifat karşısında çok duygulandı. Sevincinden göz yaşlarını tutamadı. Böyle bir müjdeye nâil olmak
ne büyük seâdetti. Bundan sonra “iki hicret sâhibi” lakabıyla anıldı.
Hz. Esmâ (r.anhâ) teslim ehli bir hanımdı. Efendimize sormadan bir şey yapmak istemezdi. Onun emir ve tavsiyesi üzere hareket ederdi. Birgün; “Ya Rasûlallah! Çocuklarıma nazar değiyor. Şifâ niyetiyle birisine okutayım mı?” diye sordu. İki Cihan Güneşi Efendimiz de: “Evet, okut. Eğer kaderin önüne geçen bir şey olsaydı, göz değmesi olurdu” buyurdu.
Hz. Esmâ (r.anhâ) ile Ca’fer (r.a)’ın muhabbet dolu örnek bir âile hayatı vardı. Birlikte mesud bir ömür geçiriyorlardı. Hicretin 8. yılıydı. İki Cihan Güneşi Efendimiz Rumlarla savaşmak üzere bir ordu hazırladı. Zeyd İbni Hârise’yi kumandan tayin etti. O şehid edilirse Hz. Ca’fer geçecekti. O da şehid düşerse Abdullah ibni Revaha orduya kumanda edecekti. Ordu hazırlanıp yola çıktı.
Ca’fer (r.a) hanımı Esmâ (r.anhâ) ile vedalaştı. Çocuklarını kucaklayıp öptü, onları okşadı. Ordu ile beraber Medine’den ayrıldı. İslâm ordusu ile Bizanslılar Mûte mevkiinde karşılaştı. Düşman, sayı ve silâhça çok üstündü. Fakat İslâm ordusunun da mâneviyât ve moral gücü çok yüksekti. Hepsi şehidlik özlemiyle yola çıkmışlardı. Savaş meydanında çok büyük kahramanlıklar sergilediler. Ca’fer (r.a)’ın iki kolu da kılıç darbeleriyle kesildi. Fakat İslâm sancağını yere düşürmedi. Üç komutanın şehid edildiği Mûte Savaşı müslümanların zaferiyle neticelendi.
İki Cihan Güneşi efendimiz ashâbı ile Mescid’de oturur iken Allah Teâlâ, Habîbine savaş meydanını olduğu gibi göstermişti. Hz. Ca’fer (r.a)’ın şehid düştüğünü, kesilen iki koluna bedel olarak Cenâb-ı Hakk’ın iki kanat verdiğini ve onlarla Cennete uçtuğunu ashabına haber verdi. Bundan sonra Hz. Ca’fer (r.a) “Tayyar= uçan” ve “Zülcenâheyn= iki kanatlı” ünvanlarıyla anıldı.
Hz. Esmâ ve çocukları Hz. Ca’fer (r.a)’ın yolunu gözlüyorlardı. Şehid olduğundan haberleri yoktu. Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz evlerine geldi. Çocukları sordu. Esmâ (r.anhâ) çocukları Efendimizin yanına getirdi. Şefkat ve Rahmet Peygamberi Efendimiz onları bağrına basıp öptü. Başlarını okşayıp kokladı. Yüzlerine bakarken kendini tutamadı ve mübarek gözlerinden inci tanesi yaşlar akmaya başladı. Onun bu halinden şüphelenen Esmâ (r.anhâ):
“Ya Rasûlallah! Yoksa Ca’fer hakkında sana bir haber mi geldi?” diye sordu. İçin için ağlayan Efendimiz yanık yüreğiyle: “Evet! Ca’fer bugün şehid oldu” buyurdu.
Hz. Esmâ (r.anhâ) bu acı haber karşısında kendini tutamadı. Ağlamaya ve dövünmeye başladı. Rahmet Peygamberi efendimiz onun bu halini hoş karşılamadı ve şöyle buyurdu:
“Ey Esmâ! Artık hayat boş şey deme. Ağzından uygunsuz ve kaba söz kaçırma. Göğsünü de dövme”tavsiyesinde bulundu.
Hanımlar Hz. Esmâ’nın başına toplanmışlardı. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz oradan ayrılıp doğru evine geldi. Annelerimize yemek yapıp Ca’fer (r.a)’ın evine göndermelerini söyledi ve: “Onlar için yemek hazırlayınız. Onlar yemek yapabilecek durumda değillerdir” buyurdu.
Hz. Ca’fer (r.a)’ın evine üç gün yemek yapılıp gönderildi. İslâm tarihinde cenaze evine gönderilen ilk yemeğin bu olduğu rivayet edilir.
Rahmet Peygamberi Efendimiz üç gün geçtikten sonra tekrar Hz. Ca’fer (r.a)’ın evine uğradı. Yetim kalan yavruları için Hz. Esmâ (r.anhâ)’ya: “Bugünden sonra artık kardeşime ağlama. Bu çocukların geçim ve bakımı hakkında da hiç endişelenme. Dünyada ve âhirette onların velîsi benim” müjdesini verdi.
Esmâ (r.anhâ) altı ay kadar dul kaldı. İslâm dâvâsı uğrunda çok çile çekmiş bu hanım sahâbîyi Hz. Ebû Bekir (r.a) himâyesine almak istedi. Ona evlenme teklifinde bulundu. O da bu teklifi kabul etti ve nikâhları kıyıldı. Böylece âile kendisine hayırlı bir hâmi bulmuş oldu.
Hz. Esmâ (r.anhâ) Hz. Ebû Bekir (r.a) ile sevgi ve hürmet dolu mutlu bir aile hayatı geçirmişlerdir.
“Hısımlık cihetinden, insanların en şereflisi” iltifatına mazhar olan Esmâ (r.anhâ) Hz. Ali (r.a.)’ın âhirete irtihalinden kısa bir zaman sonra vefât eylemiştir. Rasûlullah (s.a)’in baldızı olarak arkaya hayırlı evlâd ve iyi bir ad bırakmıştır.
Cenâb-ı Hak’tan şefaatlerini niyaz ederiz. Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:15 AM
Esmâ Binti Yezid (r.a)

Hazret-i Esma radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin huzuruna gelerek müşkillerini rahatlıkla arz edebilen, açık sözlü, konuşması düzgün bir hanım sahâbî... “Hatîbetü’n-nisâ = Hanımların hatîbi” lakabıyla anılan, cesâret ve şecâat sâhibi bir iman eri...

Edeb ve hayânın dini öğrenmeye mâni olmaması gerektiğine inanan ve utangaçlık göstermeden dinini öğrenme gayretinde olan bir ilim sevdalısı... O Medine’li olup Ensar hanımlarındandır. Evs kabîlesinin Abdüleşheloğulları’na mensuptur. Hicretten sonra İslâm’la şereflenmiştir. Babası Yezid ibni Seken ile kız kardeşi Havvâ da sahâbîdir. Muaz ibni Cebel (r.a.)’ın halasının kızı olan Esmâ’nın Beyatürrıdvân’da bulunduğu da rivâyet edilmektedir.

Esmâ binti Yezid (r.anhâ) eli açık cömert bir hanımdı. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize devamlı hizmet etmek ve ikramda bulunmak isterdi. Evinde bulunan yiyecek ve içecekten fırsat buldukça Efendimiz’e de gönderirdi. Birgün akşam vakti biraz ekmek ve kuru üzüm hazırladı. Sevgili Peygamberimizi mescidden çıkarken evine dâvet etti. İki Cihan Güneşi Efendimiz bu fedakâr sahâbiyi kırmadı. Arkadaşlariyle birlikte dâvete icâbet etti. Hazreti Esmâ (r.anhâ) hazırladıklarını Efendimizin önüne getirip koydu. “Anam babam size fedâ olsun yâ Rasûlallah! Buyurunuz, yiyiniz” dedi. Rahmet Peygamberi Efendimiz derin bir muhabbetle ashabıyla berâber “Haydin Bismillah” deyip âfiyetle yediler. Ekmek ve üzüm bereketlenmişti. Yedikçe artıyordu. Hz. Esmâ hayretler içerisinde kalmıştı. Bu olayı naklederken şunları söylüyordu:
“Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, gözlerimle gördüm. Kırk kişilik cemaat ne üzümü ne de ekmeği bitiremediler. Yanımdaki sudan da içtikten sonra ayrıldılar. Biz âile halkı olarak bu kırbadan artan suyu içer şifâ bulurduk. Rızkımıza bereket gelmişti.”
Hazreti Esmâ (r.anhâ) gönlü Rasûlullah sevgisiyle dolu zekî bir hanımdı. Fırsatları değerlendirmesini bilirdi. Zaman zaman Efendimizin hâne-i seâdetine gelir, hanımları, müminlerin anneleriyle sohbet ederdi. Hz. Âişe (r.anhâ) annemizin gelin olarak Efendimizin evine geldiği gün o da orada bulunmuştu. Bir ara Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimize süt takdim edilmişti. Efendimiz sütten biraz içtikten sonra Hz. Âişe annemize uzatmıştı. O da yeni gelin olarak utandığından almak istememişti. Bunun üzerine Hz. Esmâ (r.anhâ): “Yâ Âişe! Rasûlullah’ın ikramını geri çevirme. Al ve iç” dedi. Hz. Âişe aldı ve bir miktar içtikten sonra Efendimize tekrar verdi. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz bu sefer sütü Hz. Esmâ’ya uzattı. O da kâseyi aldı ve mübarek artığından içti.
Esmâ binti Yezid (r.anhâ) hanım sahâbîler arasında açık sözlülüğü ve düzgün konuşmasıyla tanınmıştır. Bu sebebten O’na: “Hatîbetü’n-nisâ” = Hanımların hatîbi” lakabı verilmiştir. Medîneli hanımlar Rasûlullah (s.a) Efendimize bir şey soracakları zaman onu temsilci olarak gönderirlerdi.
Birgün zihinlerini meşgul eden bazı konuları öğrenmek üzere onu temsilci seçtiler. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizden sormasını rica ettiler. O da bu maksatla huzûra gelerek veciz bir konuşma yaptı. Şöyle ki:
“Anam babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallah! Ben sana hanımların elçisi olarak geldim. Allah seni bütün erkek ve kadınlara peygamber göndermiştir. Biz sana ve senin rabbına iman ettik. Biz kadınlar evlerimizde oturmakta, beylerimizin isteklerini yerine getirmekte ve çocuklarımızı büyütmekteyiz. Siz erkekler ise Cuma namazı kılmak, camiye ve cemaata çıkmak, hastaları ziyaret etmek, cenazelerde bulunmak, birden fazla hacca gitmek gibi hususlarda bize üstün kılındınız. Daha önemlisi de Allah yolunda cihat etmek gibi bir fazîlete nâil kılındınız.
Bir erkek hac veya umre için yahut düşmanla savaşmak üzere yola çıktığı vakit, biz mallarını korur, iplik eğirip elbiselerini temizler ve dikeriz. Çocuklarını büyütürüz. Bu hizmetlerimizle biz de erkeklerin kazandığı hayır ve sevaba ortak olamaz mıyız?” diye sordu.
İki Cihan Güneşi Efendimiz Hz. Esmâ’nın bu sözlerini dikkatle dinledi. Fikirlerini ifade konusundaki zekâsını ve açık sözlülüğünü takdir etti ve yanındaki sahâbîlere: “Siz bir kadından, dinî konuda sorduğu bir soruda bundan daha güzel, daha veciz bir söz işittiniz mi?” buyurdu. Sonra onun şahsında bütün mümin hanımlara şu müjdeyi verdi:
“Ey hanım, dinle ve seni buraya temsilci gönderen hanımlara da iyice anlat! Bir kadın kocasıyla güzel geçinip onun hoşnutluğunu, rızasını kazanırsa, bu saydığın üstün amellerin hepsine denk bir iş yapmış olur. Yani aynı sevabı elde eder.” buyurdu.
Hz. Esmâ binti Yezid (r.anhâ) bu olaydan sonra “hatîbetü’n-nisâ” lakabıyla anıldı. Efendimizden almış olduğu bu müjdeyi bir an önce arkadaşlarına iletmek istedi. Sevinçle oradan ayrıldı. Hızlı adımlarla arkadaşlarının yanına geldi. Büyük bir neşe içerisinde ve sevinç gözyaşlarıyla Rasûlullah (s.a) Efendimizden duyduklarını hanım kardeşlerine aktardı. Hepsi bu müjdeli haberden dolayı adeta bayram yaptı. Artık ev hizmetlerini bir yük olarak değil, kendilerine sevab kazandıran bir ibadet olarak gördüler.
Ne ince anlayış!.. Ne gönül alıcı bir hareket.. Ne mükemmel din!.. İnsanı, niyeti ölçüsünde değerlendirip mükâfatlandırmak!.. Erkeğin de hanımın da çalışmasını ibadet saymak!.. Kadını evine sevgi ile bağlayıp aile yuvasına hizmet ettirmek!.. Allahım bizlere de bu ince anlayışı, sevgiyi ve mutluluğu lutfet!.. Gönüllerimizi İslâm’ın güzellikleriyle doldurarak evimizde, ocağımızda seâdete erebilmeyi nasîb et!..
Hz. Esmâ (r.anhâ) zaman zaman Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin sohbetinde bulunurdu. Birgün huzuruna vardığında ashâb-ı kirâma Deccal ile alâkalı bilgiler veriyordu. Oturup dinlemeğe koyuldu. Duydukları haberler hayretini ve dehşetini artırmıştı. Gözyaşlarını tutamayıp için için ağlamağa başladı. İki Cihan Güneşi Efendimiz onun ağladığını farkedince: “Ey Esmâ! Niçin ağlıyorsun?” diye sordu. O da: “Ey Allah’ın Resûlü! Karnımız aç iken ekmeğin pişmesini bile bekleyemeyecek kadar sabırsız kimseleriz. Deccal çıktığı zaman kıtlık olursa halimiz nasıl olacak?” diye ıstırabını açıkladı. Bunun üzerine Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz Hz. Esmâ’yı şöyle teselli etti:
“O gün, Allah’ı tesbîh eder ve kelime-i tevhide devam ederseniz açlıktan emin olursunuz.” buyurdu. Sözüne devam ederek: “Böyle feryat etmeye gerek yok. Ben hayatta olur isem, size siper olurum. Deccal çıktığında ben sağ olmazsam Allah Teâlâ müminleri korur.” buyurarak zikrullaha çokca devam edilmesi gerektiğini duyurdu.
Esmâ (r.anhâ) bir başka gün de Resûl-i Ekrem (s.a) efendimize giderek hanımların hayızdan ve cünüplükten nasıl temizleneceklerini sormuştu. Onun bu tavrını takdir eden Hz. Âişe (r.anhâ) annemiz: “Utanma duygusunun Ensar kadınlarının dinlerini öğrenmesine engel olmadığını” söylemiştir.
Esmâ binti Yezid (r.anhâ) Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizden 81 hadis-i şerif rivayet etmiştir. Sünen sahipleri, onun hadislerinden bazısını kitaplarına almışlardır. Bir kaç tanesinin meâli şöyledir:
“Kim Allah rızası için bir mescid yaparsa, Allah da o kimseye cennette bir ev yapar.” (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 461)
“Size insanların en hayırlısını haber vereyim mi?” Ashâb-ı kiramı “Evet! Ya Rasûlallah:” dediler. Efendimiz: “Allah’ı devamlı zikredenleriniz.” buyurdu. Sonra sözüne devamla: “Sizin en kötülerinizi haber vereyim mi?” diye sordu. Peşinden de: “İşte onlar, Allah rızası için birbirlerini seven dostların arasını açanlar, laf götürüp getirerek koğuculuk yapanlardır.” buyurdu. (Müsned, 6/459)
Esmâ binti Yezid b. Seken el-Ensariyye (r.anhâ) kuvvetli zekâsı ve veciz konuşması yanında cesaret ve şecaati ile de tanınan bir hanım sahabîdir. Hayber Gazvesi ile Mekke Fethine katılmış olan Esmâ (r.anhâ)’nın bilhassa Yermük Savaşında gösterdiği kahramanlıklar dillere destandır. Onun bir çadır direğini eline alarak savaş alanına daldığı ve dokuz Bizans askerini öldürdüğü rivayet edilmektedir.
İslâm davâsı uğruna hayatını fedadan çekinmeyen, ilim meclislerinden ayrılmayan, fikrini açık ve net olarak düzgünce ifade edebilen ilim sevdâlısı bu büyük İslâm kadınının nerede ve hangi tarihte vefat ettiği bilinmemektedir. Allah ondan razı olsun, bizleri şefaatlerinden mahrum etmesin. Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:23 AM
Fatıma Binti Esed (r.a)

Fâtıma binti Esed radıyallahu anhâ Hazreti Ali radıyallahu anh’in annesi...

Sevgili Peygamberimize çocukluk döneminde candan hizmet eden, onu her türlü tehlikelere karşı korumaya çalışan, kendi öz çocuklarından önce onun karnını doyuran, üstünü başını temizleyen, saçlarını tarayan hizmetli, şefkatli bir anne...

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin “annemden sonra annem”diye iltifatına mazhar olmuş bir hanım sahâbî...

O Mekke’de Hâşimoğulları kabilesine mensuptur. Amcasının oğlu Ebû Tâlib ile evlendi. Bu evlilikten Tâlib, Akîl, Câfer ve Ali adında dört oğlu, Ümmü Hâni, Cümâne, Rayta ve Esmâ adında da dört kızı dünyaya geldi.

http://www.biriz.biz/sahabiler/kadsah2.jpg

O, Sevgili Peygamberimize sekiz yaşından itibaren annelik yapma şerefini elde eden bahtiyar bir hanımdır. Dedesi Abdülmuttalib’in vefatından sonra amcası Ebû Tâlib’in himayesine verilen varlık nûru Efendimiz, Fâtıma binti Esed’in ellerinde onun sıcak, yakın alâkasıyla, şefkat ve sevgi dolu nazarlarıyla büyümüşdü.

Fâtıma binti Esed varlık nuru, inci tanesi bu yetime annesini aratmayacak tarzda candan hizmet etmiş, şefkat ve merhamet nazarlarını üzerinden eksik etmemiştir. Ona karşı davranışlarında ve hizmetlerinde özel ihtimam göstererek evini sımsıcak bir yuva haline getirmeye gayret etmiştir. Bu titizlik ve hizmetteki özel îtinâsı onu Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin hususî iltifatlarına nâil kılmıştır. Efendimiz (s.a.)O’nun hakkında:
“O benim annemdi. Kendi çocukları aç dururken önce benim karnımı doyururdu. Saçımı başımı tarar bir anne şefkati sıcaklığını benden esirgemezdi.” buyurmuştur.
Sevgili Peygamberimiz gençlik devresini kendi yuvasını kuruncaya kadar bu sıcak aile ortamında amcasının ve yengesinin himayesinde geçirdi. Yirmibeş yaşına ulaşınca Kureyş kadınlarının hanımefendisi Hz. Hatice ile evlendi. Huzur ve seâdet dolu mutlu bir yuva kurdu. Kırk yaşına geldiğinde Allah Teâlâ Hazretleri O’nu kendine elçi olarak seçti. Cebrâil aleyhisselâm’ı ona göndererek yeni dinin esaslarını bildirdi. Putlara tapılmamasını, şirke düşülmemesini emretti.
Beklenen yeni din ve son peygamberin geldiği haberleri Mekke sokaklarında yayılmaya başlayınca müşrikler O’nu himâyesiz bırakmağa, hatta öldürmeye yeltendiler. Ama amcası Ebû Tâlib ve hanımı, Fâtıma binti Esed sevgili yeğenlerine arka çıktılar; Onu himayeleri altına aldılar. Kendileri hemen İslâm’a koşamadılar. Fakat onu davâsında serbest bıraktılar. İstediği gibi hareket etmesini sağladılar. İslâm birer birer gönülleri fethedip Müslümanlar çoğaldıkça azgın müşrikler bu gidişâta engel olmak için her türlü zâlimliklerini ortaya koymaya başladılar. İşi iyice ileri götürüp İki Cihan Güneşi Efendimize eziyet etmeye kadar vardırdılar. Kimsesiz müslümanlara akıl almaz işkenceler yaparak onları İslâm’dan döndürmeye çalıştılar. Fakat iman nuruyla kalbi aydınlanmış hiçbir müslümanı kendi taraflarına çeviremediler.
Himayesinde bulunduğu amcası Ebû Tâlib dünyadan göçünce İki Cihan Güneşi Efendimizin işi daha da zorlaştı. İşkenceye varacak tarzda ezâ ve cefâlara maruz kaldı. Bütün bu hâdiseler Fâtıma binti Esed’i çok üzüyordu. Sevgili Peygamberimizi çok seviyor ve O’na inanıyordu. Fakat kocasından dolayı İslâm’ını açığa vuramamıştı. Artık zamanı gelmişti. Onun dâvasına gönül verdiğini îlân ederek O sevgiliye destek olmak istiyordu. Kelime-i şehâdet getirerek İslâm’la şereflendi. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz annesi kadar sevdiği yengesinin müslüman olmasına çok sevindi ve acılarını birazcık olsun unuttu.
Hz. Fâtıma binti Esed (r.anhâ) artık Mekke’de yaşanamayacağına karar verdi ve diğer Müslümanlar gibi Medine’ye hicret etti. Allah yolunda muhâcir olma seâdetini elde etti. Orada oğlu Hz. Ali (r.a) ile Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin kerîmeleri Hz. Fâtıma (r.anhâ)’nın düğünlerini yaptı. Aynı evde gelin kaynana birlikte mesud bir hayat yaşadılar.
O, Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin “Fâtıma benden bir parçadır.”dediği sevgili kızı Hz. Fâtıma’ya kayınvâlide olmuştu. Bunu kendisi için büyük bir bahtiyarlık sayıyordu. Gelinini üzmemek için son derece titiz davranışlar sergiliyordu. Evde iş bölümü yapmışlardı. Herkes kendine düşen vazifeyi yaptıktan sonra birbirine yardıma koşuyordu. Bir muhabbet yuvası teşekkül etmişti. Neşe ve sürûr dolu bu evde gelin kaynana arasındaki muhabbetin en canlı örnekleri görülmekteydi. Onların sevgi ve saygı içerisinde geçinmeleri hem Resûl-i Ekrem (s.a)’i, hem de Hz. Ali (r.a)’ı çok sevindiriyordu. Hânelerine rahmet ve bereket yağıyordu.
İki Cihan Güneşi Efendimiz yengesi Hz. Fâtıma binti Esed (r.anhâ)’nın iyiliklerini hiç unutmamıştı. Ona karşı vefa borcunu, ona olan kadirbilirliğini her fırsatta göstermeğe çalışdı. Medine’deki evinde devamlı ziyaretine gitti. Hâlini, hatırını sordu; çeşitli yardımlarda bulunarak onu gözetti. Bir evlâdın annesine yapması gereken hizmetin daha fazlasını yapmağa gayret etti. Ona “anne” diye hitap etti ve hep o şekilde yâd etti. Zaman zaman öğle üzeri ziyaret eder, yanında kaylûle (öğle istirahati) yapardı.
Sevgili Peygamberimizin Medine’ye yerleşmesinin üzerinden dört sene geçmişti. Mübarek yüzlerinde hiç neşe, sevinç eksik olmazdı. Sîmâlarında her gün seâdet çiçekleri açardı. Bir gün Efendimiz yengesi Hz. Fâtıma’nın vefat haberini aldı. O gün o kadar üzüldü ki “İşte bugün annem vefat etti.”buyurdu. Damadı Hz. Ali (r.a)’ın annesine karşı beslediği derin sevgi ve hürmetini bu şekilde ifade etti.

İki Cihan Güneşi Efendimiz bir vefakârlık örneği olarak o gün sırtından gömleğini çıkarıp Hz. Ali (r.a)’a verdi. Annesine kefen yapılmasını istedi. Cenaze namazını da kendisi kıldırdı. Son bir sevgi işareti ve iltifat olarak kabrine indi ve yanı üzerine biraz uzandı. Gözyaşları içerisinde kabirden çıktı. Yaşlar kabri ıslatmıştı. Sonra Hz. Fâtıma binti Esed (r.anhâ)’nın na’şı kabre kondu.
Ashâb-ı kiram o güne kadar böyle bir şey görmemişlerdi. Merakla Efendimize: “Ya Rasûlallah! Sizin bu kadına yaptığınızı başka hiç bir kimseye yapar iken görmedik” dediler. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz ashâbının merakını gidermek üzere şöyle cevap verdi:
“O benim annemden sonra annemdi. Amcam Ebû Tâlib’ten sonra, bu kadıncağız kadar bana iyiliği dokunan bir kimse olmamıştır. Ona Cennet elbiselerinden giydirilsin diye gömleğimi kefen olarak giydirdim. Kabir hayatı kendisine kolay ve rahat gelsin diye de bir müddet kabrinde uzandım.” buyurdu.
Hz. Fâtıma binti Esed (r.anhâ)’nın kabri üzerine toprak atıldıktan sonra Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz sevgili annesi için şu duâyı yaptı:
“Allah sana merhamet etsin ve seni hayırla mükâfatlandırsın. Anneciğim! Allah sana rahmet etsin. Annemden sonra bana annelik yaptın. Kendin aç kalır beni doyururdun. Kendin giymez beni giydirirdin. En iyi nimetleri kendin yemez bana tattırırdın. Bunu da ancak Allah rızası için ve âhiret yurdunu umarak yapardın.
Allah ki, dirilten ve öldürendir. O hiç ölmeyendir. Devamlı diri olandır O.
Ey Allahım! Annem Fâtıma binti Esed’i affet. Kabrini genişlet. Ben Resûlünün ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için duâmı kabul buyur, ey merhametlilerin en merhametlisi olan yüce Rabbim!”
Sevgili Peygamberimiz annem dediği Hz. Fâtıma binti Esed (r.anhâ)’ya son vazifelerini yaptıktan sonra tebessüm etmeğe başladı. Orada bulunanlara şu müjdeyi verdi:
“Cebrâil aleyhisselâm geldi ve “Bu kadın Cennetliklerdendir.” diye bana haber getirdi. Ayrıca Yüce Allah meleklerinden yetmiş binine bu kadının cenaze namazına katılmalarını emretti. Melekler de onun cenaze namazını kıldılar.”
Elhamdûlillâh!.. Elhamdûlillâh!.. Ne seâdet!.. Ne mutluluk!.. Ne vefâkârlık ve ne kadirbilirlik!.. Ne candan hizmet ve ne güzel mükâfat!.. Allahım bizlere de öylesi seâdetler nasîb et!..
Hz. Fâtıma binti Esed (r.anhâ), Hâşimoğulları soyundan ilk erkek çocuğu dünyaya getiren sâliha bir hanımdır. Ayrıca yine bu soydan gelen ilk halifenin annesi olma şerefine sahiptir. Diğer halifelerin anneleri ise; sevgili Peygamberimizin kızı Hz. Hasan’ın annesi Hz. Fâtimatü’z-Zehrâ (r.anhâ) ile Harun Reşîd’in hanımı ve halife Emin’in annesi Zübeyde’dir. Allah hepsinden râzı olsun.
Cenâb-ı Hak bizleri Hz. Fâtıma binti Esed (r.anhâ) annemizle beraber Cennetinde cem eylesin. Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:24 AM
Habibe Binti Sehl (r.a)

Habibe binti Sehl radıyallahu anhâ İslam’da muhâlaa yoluyla ilk boşanma hadisesinin gerçekleşmesinde adı geçen bir hanım sahâbî… Sâbit ibni Kays (r.a)’ın âilesi…
O, Medineli olup Neccar oğullarından Beni Sâlebe kabilesine mensuptur. Kays ibni Şemmas’ın oğlu Sâbit ile evlenmiştir. Bu evlilikleri uzun sürmedi.
Habîbe (r.anha) ince, nârin ve zarif ruhlu bir hanımefendiydi. Kocası ile ünsiyet kuramadı. Sâbit ibni Kays (r.a) ise iri yarı ve kısa boylu bir yapıya sahipti. Biraz da sert ve haşindi. Bir gün öfkeli bir vaziyette hanımına çıkıştı. Şiddete vardıracak kadar da ileri gitti ve Habibe’yi çok incitti. Hatta onu dövdüğüne dâir rivâyetler bile nakledilmekte.
Habîbe (r.anha) eşinin bu kaba hareketlerinden çok üzülmüştü. Bir türlü onu gönülden sevememişti. Artık ondan hiç hoşlanmaz olmuştu. Bu sebebten birkaç kez Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimize kocasını şikayette bulundu ve şöyle dedi:
“- Yâ Rasûlallah, emin olun ki eğer Allah’tan korkmasaydım yüzüne tükürecektim. Ondan ayrılmayı istiyorum” diyerek eşiyle beraber yaşayamacağını ifade etti.
Habibe (r.anha)’nın müteaddit defalar Rasûlullah (s.a.) Efendimize müracaat ettiği rivayetlerine bakılırsa kocasının kendisini dövdüğüne dair bilgiler olduğu gibi bir başka sebebten şikayet ettiğine dair bilgilerinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Şöyle ki:
Buhari’nin rivayetinde geçen: ”Ey Allah’ın Resülü! Sabit ibni Kays’ın ne dinine ne de huyuna bir diyeceğim var. Fakat müslümanlıkta küfran-ı nimetten veya küfür derecesinde bir hata işlemekten çekinmiyor” cümlesi bunu göstermektedir.
Habibe (r. anha) kendine özgüveni olan, azim ve irâde sâhibi bir hanımdı. Sabit (r.a) ile evliliğin çekilmez olduğuna karar verince bir sabah vakti alaca karanlığında Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin kapısına dayandı. İki Cihan Güneşi Efendimizin evinden çıkmasını bekledi. Bundan sonraki safhalar hadîs-i şeriflerde şöyle anlatılmaktadır:
“- Habîbe binti Sehl el-Ensariye’den rivayet olunduğuna göre kendisi Kays ibni Şemmas’ın oğlu Sâbit’in nikahlısı idi. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem sabah namazını kılmaya çıkınca onu alaca karanlıkta kapısının önünde beklerken buldu ve:
“-Kimsin? ”dedi.
O da cevaben:
“-Ben, Sehl’in kızı Habîbe’yim Yâ Rasûlallah!” dedi.
Efendimiz ona:
“-Neyin var?” dedi.
Habîbe (r.anha) mahzun bir şekilde;
“-Kocam Sâbit ibni Kays ile evli kalmamız imkansız” diye cevap verdi.
Sâbit ibni Kays gelince Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem ona:
“-Bak (zevcen) Habîbe neler söylüyor?” dedi. Habîbe:
“-Yâ Rasûlallah! Mehir olarak verdiklerinin hepsi yanımda (dilerse geri veririm)”dedi.
Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Sâbit ibni Kays’a:
“-Mehir olarak verdiklerini ondan geri al!” buyurdu.
Sâbit onları geri aldı. Habîbe (r.anha)da kocasından ayrılarak ailesinin yanında kaldı.” (Ebû Dâvûd, Talak,17-18/2227)
İslâm hukûkunda bu tür evlilikleri sona erdirmeye muhâlaa denir. Muhâlaa ile ilgili olarak Kurân-ı Kerim’de şöyle bir âyet-i celîle vardır:
“Boşama iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir. Kadınlara (daha önce) verdiklerinizden (boşama esnasında) bir şey almanız size helal olmaz. Ancak erkek ve kadın Allah’ın sınırlarında kalıp evlilik haklarını tam tatbik edememekten korkarlarsa bu durum müstesna. Eğer Allah’ın çizdiği sınırları ikisinin de çiğnemesinden korkarsanız , kadının (erkeğe) fidye vermesinde her iki taraf için de bir sakınca yoktur. Bu söylenenler Allah’ın koyduğu sınırlardır. Sakın onları aşmayın. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir.” (Bakara suresi/229)
Arap dilinde “muhâlaa” kelimesinin kendisinden türedigi Hal’ ve Hul’ kökleri elbiseyi çıkarmak, bir şeyi koparıp ayırmak, görevden azletmek gibi anlamlara gelir. İslam hukûkunda muhâlaa ve hul’ ise kadının kocasına vereceği bir bedelle evlilik bağından kurtulmasını ifâde eden bir terimdir.
Habîbe binti Sehl (r. anha) bu evlilikten kurtulmak istediğini belirtince Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz ona:
“-Sâbit’e (mehir olarak aldığın) bahçesini geri verirmisin?” diye sordu.
O da:
”-Evet” diye cevap verdi. Bunun üzerine İki Cihan Güneşi Efendimiz , Sâbit ibni Kays’a :
”- Bahçeyi geri al ve onu boşa” dedi. (Bûhârî, Talak, 11)
***
Evlilik karşılıklı sevgi ve saygı ile yürüyen, maddî olduğu kadar mânevî ve rûhî birlikteliği de gerektiren bir hayat arkadaşlığıdır. Kadının evlilikten kurtulmak istemesi ve aldığı mehri de geri vermesi durumunda ,kocanın bu evliliği zorla sürdürmesinin imkânı yoktur. İslâm’da muhâlaa yoluyla ilk boşanma bu şekilde gerçekleşmiş oldu.
Habîbe binti Sehl (r.anha) iddet müddeti bitince Übey İbni Kâ’b (r.a) ile evlendi.
O, hâne-i seâdete sık gider gelirdi. Annelerimize hizmet ederdi. Efendimizden duyduğu sözleri naklederdi. Hadis kitaplarında birkaç tane rivâyetinden bahsedilmektedir.
Bunlardan biri Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem’in hâne-i seâdetinde bulunuyorken duymuş olduğu bir hadîs-i şerîfdir. Şöyle ki:
Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyurmuşlardır ki:
“-Müslüman bir anne babanın üç çocuğu âkil bâliğ olmadan ölürlerse, bu çocuklar kıyamet günü Cennetin kapısına getirilip durdurulurlar ve onlara:
“-Girin cennete!” denir.
Onlar da :
“-Anne ve babamız girmeden biz girmeyiz “ derler.
Bu, iki veya üç kez tekrar eder. Sonra onlara denilir ki; “- Siz ve anne babanız birlikte cennete giriniz.”
Hazreti Âişe (r.anha) Habîbe (r.anha)’ya : ”-Sen bunu Allah Rasûlünden duydun mu? “ diye sordu.
O da :
“- Evet ! “ cevabını verdi. (İbn Hacer, el-İsâbe , VII , 576 ,no: 11026. İbn Sa’d, Tabakât , VIII , 445)
İslâm’da çok önemli bir konunun bizlere kadar ulaşmasına vesile olan Habîbe binti Sehl (r.anha)’nın hayatı ile ilgili olarak maalesef fazla bir bilgiye sahip olamıyoruz. Nerde ve ne zaman vefat ettiğine dair kaynaklarda bir bilgi bulunmamaktadır.
Allah ondan razı olsun.
Rabbımız cümlemizi şefaatlerine mazhar eylesin. Âmi



Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:25 AM
Halime Hatun (r.a)

Hazret-i Halîme radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin Süveybe Hâtundan sonraki süt annesi...

Kâinatın Efendisinin çocukluk döneminin yanında geçtiği yumuşak huylu, ağırbaşlı, uysal bir hanımefendi...

Adı güzel kendi güzel Muhammed’i tam iki sene emziren, onun yetişip büyümesinde emeği geçen, onu tehlikelere karşı koruyan ve nur bedeninin gelişmesi, gürbüzleşmesi ve sağlıklı olması için gayret eden, çırpınan bir anne!..

Sabırlı, şefkatli, merhametli davranışlarıyla ve sevgi dolu bakışlarıyla onu yediren, içiren, uyutan, hizmetini gören, büyük bir aşk ve şevk içerisinde büyütmeye çalışan, emeğini esirgemeyen bir süt anne!..


Hazret-i Halîme radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin Süveybe Hâtundan sonraki süt annesi... Kâinatın Efendisinin çocukluk döneminin yanında geçtiği yumuşak huylu, ağırbaşlı, uysal bir hanımefendi... Adı güzel kendi güzel Muhammed’i tam iki sene emziren, onun yetişip büyümesinde emeği geçen, onu tehlikelere karşı koruyan ve nur bedeninin gelişmesi, gürbüzleşmesi ve sağlıklı olması için gayret eden, çırpınan bir anne!.. Sabırlı, şefkatli, merhametli davranışlarıyla ve sevgi dolu bakışlarıyla onu yediren, içiren, uyutan, hizmetini gören, büyük bir aşk ve şevk içerisinde büyütmeye çalışan, emeğini esirgemeyen bir süt anne!..

O Mekke civarında oturan Hevâzîn kabilesinin Benî Sa’d bin Bekir koluna mensuptur. Ümmü Kebşe künyesiyle anılır. Babasının adı Ebî Züeyb es-Sa’dî’dir. Aynı kabîleden Hâris bin Abdüluzza ile evlenmiştir. Bu evlilikten Abdullah, Uneyse ve Şeyma adında üç çocukları dünyaya gelmiştir. Geleceğin Peygamberi Kâinâtın Efendisi Muhammed de onların süt kardeşi olmuştur.
Benî Sa’d kabîlesi çölde yaşardı. Temiz, havadar, suyu bol yaylaları vardı. Arablar arasında dili en düzgün, pürüzsüz, konuşan bir kabileydi. Cömertlikleri ile de meşhurdu. Kureyş halkı da fesâhat ve belâgata çok önem verirdi. Yeni doğan çocuklarını süt anneye verirken bu özelliği de göz önünde bulundururlardı.
O devirde çölde yaşayan bedevî hanımlar bir gelir kaynağı olarak süt annelik hizmeti verirlerdi. Mekke’ye gelir yeni doğan çocuklardan alıp götürürlerdi. Bilhassa zengin ailelerin çocuklarını tercih ederlerdi. Bunu her sene iki defa Mekke’ye gelerek yaparlardı.
Bir kıtlık senesi idi. Halîme Hâtun da kucağında oğlu, yanında kocası Hâris ile birlikte diğer hanımlarla yurtlarından çıkıp Mekke’ye geldiler. Çaresizlik içerisinde dolaşırlarken karşılarına Kureyş’in büyüklerinden Abdülmuttalib çıktı.
Allah Teâla bir yetimi vesîle kılarak onları ilâhî ikramlara nâil kılacaktı. Geleceğin Peygamberine hizmet etme şerefini onlara verecekti. Nur Muhammed’e süt anne olmak bahtiyarlığını nasîb edecekti. Onlar da yetimliğine bakmadan elleri boş dönmemek için nur topu yavrucağı bağırlarına basıp yurtlarına götüreceklerdi. Daha yolda iken hayır ve bereketlere nâil olduklarını göreceklerdi. O nur parçası yavrucağı yanlarına alınca; hayatlarında büyük değişiklikler gördüler. Ailecek bereket ve ilâhî ikramlara nâil oldular.
Geleceğin peygamberi Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz dört yaşlarına kadar Halîme annemizin yanında büyüdü. Süt kardeşleriyle birlikte yediler, içtiler ve oynadılar. Süt kardeşleri onu çok severlerdi. Ondan hiç ayrılmazlar ve beraberce tatlı tatlı oynarlardı. Birgün evlerinin arkalarında kuzuları otlatırken üzerlerinde ak elbise bulunan iki adam içi kar dolu, altından bir leğen ile geldi ve Nur Muhammed’in karnını yarıp kalbini açtılar. Oradan kan pıhtısına benzer bir şeyi çıkarıp attılar. Süt kardeşi Abdullah bu durumu görünce çok korktu. Derhal anne-babasına koşarak heyecanla geldi. Kureyş’li kardeşim öldürüldü!.. diye feryad etti.
Halîme Hâtun ve kocası hemen koşup çocukların yanına geldiler. Nur Muhammed’i benzi sararmış, korkmuş bir vaziyette buldular. Ne oldu yavrucuğum! diye sordular. O da dört yaşlarında olmasına rağmen olan biteni tek tek anlattı. “Üzerlerinde ak elbise bulunan iki adam geldi ve beni yatırdılar. Karnımı yardılar ve içimden bilmediğim bir şey çıkarıp attılar. Kalbimi, karnımı o karla iyice yıkayıp temizlediler” dedi.
Bu hâdise üzerine Hâris âilesine: “Ey Halîme! Ben bu çocuğun başına bir felâket gelmesinden korkuyorum! Onu hemen ailesine götürüp teslim edelim” dedi.
Halîme Hâtun süt evlâdı Nur Muhammed’i, Âmine Hâtun’a teslim etmek üzere Mekke’ye geldi. Çocuk yaşta olmasına rağmen Nur Muhammed güçlü, kuvvetli ve hareketliydi.
Şehre girerken kalabalıklar arasında kayboldu. Dedesi Abdülmuttalib ve Kureyş kabilesi atlıları seferber oldu. Mekke’nin her tarafı arandı bulunamadı. Sonra Kâbe’ye gelip tavaf ettikten sonra dede Abdülmuttalib Yüce Allah’a şöyle niyazda bulundu. “Ya Rab! Kavmi’min hepsi toplandı ise de sevgili torunum bulunamadı. Senden medet!” diye yardım diledi. O anda görünmeyen bir yerden ses geldi ve: “Muhammed’in Rabbı vardır. Onu yardımsız bırakmaz ve zâyî etmez” dedi. Abdülmuttalib tekrar niyaz etti ve onun nerede olduğunu göstermesi için Allah’a yalvardı. Yine gizli bir ses: “O Tihâme vadisinde bir ağacın altında!” dedi. Süvarileriyle birlikte o tarafa doğru giden Abdülmuttalib Nur Muhammed’i bir ağacın dallarını çekip yaprağı ile oynuyor olarak gördü. Dede Abdülmuttalib uzaktan: “Ey çocuk sen kimsin?” diye sordu. O da: “Ben Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib’im” cevabını verdi. Dedesi yaklaştı ve: “Canım sana feda olsun yavrum. Ben senin deden Abdülmuttalib’im” dedi ve sevgili torunu Nur Muhammed’i kucaklayıp öptü. Bağrına bastı ve hemen hayvanının önüne bindirip Mekke’ye getirdi. Kâbe’yi yedi defa tavaf ettirip onu her türlü tehlikelerden ve kötülüklerden koruması için Allah’a duâ etti. Sonra anneciği Âmine Hâtun’un yanına götürdü.
Kur’an-ı Kerimde Duhâ Sûresi’nin yedinci âyetinin bu hâdiseye işaret ettiği rivayet edilir. Meâlen: “Seni(çocukluğunda) kaybolmuş bulup da yolunu doğrultmadı mı?” buyurulmuştur.
Halîme Hâtun emanet aldığı süt evlâdı Nur Muhammed’î sağ sâlim olarak anneciği Âmine Hâtun’a teslim etmenin huzuru içerisinde idi. Aslında o yanında kalması için ilk getirdiğinde ısrar etmişti. Bu sebebten Âmine Hâtun: “Onu ne diye getirdin süt annesi?” diye sordu. Halîme Hâtun da: “Allah oğlumu büyüttü. Doğrusu başına birşeyler gelmesinden endişe ettim. Onu bir an evvel teslim edeyim istedim” dedi. Âmine Hâtun tekrar: “Yoksa sen ona şeytan musallat olur diye mi korktun?” dedi. O da: “Evet!..” deyince Âmine Hâtun şöyle dedi:
“Hayır! Vallahi şeytan için ona yol yoktur. Ona musallat olamaz. Asla ona sataşamaz. Oğlum için büyük bir hal ve şan vardır. Ben sana onun haberini bildireyim” dedi ve devamla: “Ben ona hamile iken çok hârikulâde hâdiseler yaşadım. Şam topraklarında Busra’nın köşkleri aydınlatılıp bana gösterildi. O dünyaya geldiği zaman secdeye kapanıp kalmıştır. Onun doğumu diğer çocuklarınkine benzememiştir. Sen şimdi onu bana bırakıp yurduna dönebilirsin.” diyerek süt annesinin merakını gidermiş onu teselli etmiştir.
Aradan seneler geçmişti. Nur Muhammed’in annesi Âmine Hâtun ve dedesi Abdülmuttalib vefat etmişti. Kendisi de Mekke’nin en asil ve zengin hanımı Hz. Hatice ile evlenmişti. İlk vahye mazhar olmuş ve Nur Muhammed sallallahu aleyhi vesellem son peygamber olarak gönderilmişti. Allah Teâlâ onu kendine elçi seçmişti. Cebrâil’i vasıtasıyla onu destekliyecekti. İslâm’ın ilk günleriydi. Halîme Hâtun Mekke’ye gelmişti. İki Cihan Güneşi efendimiz Hz. Halîme’yi görünce: “Anneciğim, anneciğim!” diyerek derin sevgi gösterir candan hürmet ve hizmet ederdi. Omuz atkısını veya üzerinde bulunan hırka türü şeyi çıkarır yere serer ve süt anneciğini oturturdu. Bir dileği varsa hemen yerine getirirdi. Bir gelişinde eve götürüp misâfir ettiler. Süt anneyi güzelce ağırladılar. Hal hatırını sorup hizmetini gördüler. Kıtlıktan ve hayvanlarının telef olduğundan bahsedince Hz. Hatice annemiz Efendimizin süt annesine 40 koyun, bir de deve hediye etti. Bir çok ikramlarla devesine bindirip uğurladılar.
Sonraki yıllarda müslüman olma şerefine eren Hz. Halime (r.anhâ) Medine-i Münevvere’de vefat eyledi. Cennet-i Bakî’a kabristanlığına defnedildi. Cenâb-ı Hak’tan sık sık kabrini ziyaret edip; “Esselâm ü aleyke Yâ Halîme-i Sa’diyye! Ya marzâten-Nebî!” diye selâm verebilmeyi ve şefaatlerine erebilmeyi niyaz ederiz.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:26 AM
Hind Binti Amr (r.a)

Hind binti Amr radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize hicretten sonra biat eden hanımlardan… Allah ve Rasûlüne imânî bir aşk ile teslim olmuş, malını canını fedâdan çekinmeyen bir hanım sahâbi… Uhud’da gösterdiği metâneti ve muhabbeti dillere destan bahtiyar, yiğit bir hanım...
O, Medine’nin iki büyük kabilesinden biri olan Hazrec kabîlesinin Benî Seleme koluna mensuptur. Uhud Savaşında müslümanlardan ilk şehid olan Abdullah İbni Haram (r.a)’ın kızkardeşidir. Çok hadis rivâyet etmesiyle meşhur olmuş bir sahâbî olan Câbir İbni Abdullah (r.a)’ın da halası olur. Annesinin adı Hind binti Kays İbni Kureym’dir.

O, Benî Seleme kabîlesinin reisi, cömertliğiyle ve putlara aşırı bağlılığı ile tanınan Amr İbni Cemûh ile evlendi. Bu evlilikten dört oğlu oldu.


Hind binti Amr (r.anhâ) Uhud günü, müslüman yaralıların tedâvisinde hizmet etmek üzere savaş meydanına kadar giden dokuz veya ondört hanımdan biri olarak bilinir.
O, akıllı, zeki, kendine güvenli, ibtilâlar karşısında sabır ve metânetini kaybetmeyen cesûr bir hanımdır.
O, Uhud savaşından sonra şehidlerini Medine’ye nakletme sırasında sergilediği davranışlarıyla, kalbinin Allah ve Rasûlünün sevgisiyle dopdolu olduğunu gösteren bir muhabbet eridir.
O, Uhud günü şehid düşen kocası, kardeşi ve oğullarını savaş meydanında ararken, cesedleri başında durup için için ağladı. Kendini ancak gönlündeki Rasûlullah sevgisiyle teselli etmeye çalıştı. “Rasûlullah sağ olduktan sonra hiç bir felâketin önemi yoktur.” diyerek büyük bir sabır ve matânet ile sergileyerek kendini teskin etti. Ancak bu sözlerle sükûnet buldu.”
O, şehid âile fertlerinin fâni bedenlerini bir deve üzerine yükleyip Medine’ye nakletmeyi istedi. Fakat buna muvaffak olamadı. Deve Medine tarafına yönlendirilince gitmiyordu. Bu nasıl bir duygu idi? Neden Uhud tarafına gidiyor da Medine’ye yönelince duruyordu? İlâhi bir sırrın var olduğunu anladı ve deveyi zorlamayıp kendi hâline bıraktı. İbretlik bir hâdise olarak Hind’in başından geçen bu olay şöyle nakledilir:
Hind binti Amr (r.anhâ) Uhud savaşından sonra kocası Amr İbni Cemûh, oğlu Hallâd ve kardeşi Abdullah’ın şehid bedenlerini bir deve üstüne yükleyerek Medine’ye götürüyordu. Hz. Âişe (r.anhâ) annemiz de bir haber almak için Uhud’a giden yol üzerine çıkmıştı. Harre mevkiinde Hind ile karşılaşınca ona olup bitenleri sordu ve:
“Geride ne haber var?” dedi.
Hind (r.anhâ) zekî bir hanımdı. Hz. Âişe (a.anhâ) annemizin merakını hemen gidermek için: “Rasûlullah sağ olduktan sonra hiç bir felâket önemli sayılmaz.” dedi.
Hind bu sözleriyle hem gönlündeki Rasûlullah sevgisini açıklıyor, hem de Hz. Âişe annemizi bekletmeden cevap vermiş oluyordu.
Hz. Âişe (r.anhâ) annemizin gözleri devenin üstündeki cesedlere takılmıştı. Onları göstererek:
“Bunlar kimdir?” dedi.
Hind (r.anhâ) hüzünlü bir sesle:
“Kardeşim Abdullah, oğlum Hallâd ve kocam Amr’dır” dedi.
Hz. Âişe (r.anhâ):
“Onları nereye götürüyorsun?” dedi.
Hind (r.anhâ):
“Medine’de Bakîa kabristanlığına defnetmek istiyorum.” dedi.
Hind (r.anhâ) devesini sürdü. Fakat deve yürümedi. Biraz zorlayınca da yere çöküverdi. Hz. Âişe (r.anhâ) ona:
“Deve yükünün ağırlığından mı çöküyor acâba?” diye sordu.
Hind (r.anhâ) da:
“Neden çöktüğünü bilmiyorum. Başka zamanlarda iki devenin yükünü taşırdı. Bugün onda farklı bir hal seziyorum.” dedi.
Bir müddet uğraştıktan sonra deve kalktı. Ancak Medine’ye yönlendirilince yine çöktü. Tekrar kaldırıldı. Yönü Uhud’a çevrildiğinde koşmaya başladı. Hind (r.anhâ) devenin bu garip durumunu Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizin yanına varıp anlattı. İki Cihan Güneşi efendimiz ona:
“Deve görevlidir. Amr sana bir şey söylemiş miydi? Onun herhangi bir vasiyeti var mıydı?” diye sordu.
Hind de:
Topal olduğu için Bedir Gazvesine katılamayan kocasının Uhud’a giderken şöyle duâ ettiğini söyledi:
“Allah’ım! Bana şehidlik nasib et! Beni mahrum bir vaziyette; şehitliği kaybetmiş olarak zillet içerisinde âilemin yanına döndürme!” dediğini nakletti.
Bunun üzerine Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz Hind’e:
“İşte bunun içindir ki, deve yürümez Ey Ensâr! Sizden her kim Allah’a yemin etmişse yeminine sâdık kalsın.
Ey Hind! Kocan Amr sâdıklardandır. O şehid edildiği andan itibaren melekler kanatlarıyla üzerine gölgelik yaptılar. Nereye defnedilecek diye bakıp durdular.”
Şehidler defnedildikten sonra Rahmet Peygamberi Efendimiz sahâbesi Hind’i teselli etmek niyetiyle:
“Ey Hind! Cennette kocan Amr İbni Cemûh, oğlun Hallâd ve kardeşin Abdullah bir araya gelecek ve arkadaş olacaklar.” buyurdu.
Hind (r.anhâ) bu müjdeyi alınca pek sevindi. Hemen fırsatı kaçırmadan Efendimize: “Yâ Rasûlallah! Allah’a duâ et de beni de onlarla beraber bir araya getirsin” diye niyazda bulundu.
Rabbımız cümlemizi şefaatlerine nâil eylesin. Amin

Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:26 AM
Hamne Binti Cahş (r.a)

Hamne binti Cahş radıyallahu anhâ, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin baldızı...
Medine’de ilk Kur’an hocalığı yapan, Uhud’da şehit düşen Mus’ab İbni Umeyr (r.a)’ın hanımı...

Allah Rasûlüne ilk beyat eden, İslâm’la ilk şereflenen hanımlardan... Müşriklerin zulümlerine direnen, imanından taviz vermeyen yiğitlerden... Medine’ye hicret eden ilk hanım sahâbîlerden... O, Rasûlullah (s.a) efendimizin halasının kızıdır. Annesi, Abdülmuttalib’in kızı Ümeyme’dir. Babası, Abdullah İbni Cahş’dır.
O, mü’minlerin annelerinden Zeynep binti Cahş radıyallahu anha ile kız kardeştir. Bu vesîle ile Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizin baldızı olarak ona yakın akraba olma şerefini elde etmiş bir bahtiyardır.





Hamne hatun, İslâm’ın ilk yıllarında Allah Rasûlüne bey’at etmiş ve bütün kalbiyle Allah’a ve resûlüne teslim olmuş, emir ve yasaklarına gönülden efendimize bağlanmış bir hanımdır.
O, Mekke’nin en genç ve yakışıklı delikanlısı Mus’ab İbni Umeyr (r.a) ile evlendi. Birlikte İslâm’ın ışığı ile gönüllerini ve evlerini aydınlatarak mesud bir hayat yaşadılar. Bir kız çocukları dünyaya geldi. İslâm’ı yaşama konusunda birbirlerine destek oldular. Müşriklerin ezâ ve cefâlarına birlikte karşı koydular. Varlık içinde olmalarına rağmen İslâm’ı yaşama uğruna yemelerinden, giymelerinden ve bolluk içinde müreffeh bir hayattan uzak kaldılar. Fakat îmanî mücâdeleden, aslâ tâviz vermediler. Mekke’de müşriklerin zulümleri artınca Medine’ye ilk hicret eden muhâcirlerden oldular.
Hamne binti Cahş (r.anhâ)’nın sevgili beyi Mus’ab İbni Umeyr (r.a) Medine’yi İslâm’a açan bir iman eriydi. Nezâketi, muhabbeti tevazû ve merhametiyle Medinelilerin gönüllerini İslâm’a ısındıran bir tebliğ eriydi. Hurma bahçeliklerinde dolaşarak sohbet eden ve insanlara yeni gelen Kur’an âyetlerini öğreten bir dâvâ adamıydı. İslâm’ın sevdâlısı bir yiğit gençti. Onun insanlara güleryüzle, samimi ve içten yaklaşması, sıcak ve yakın alâkası, beklenen son peygambere ve İslâm’a gönülleri ısındırmıştı.
O, kin ve öfke ile yanına gelen Evs ve Hazrec kabile reislerinin düşmanlığını bir tebessümüyle eriten sevgi dolu bir gönle sahipti. Son derece vakur, ciddî, samimi ve açık kalplilikle onlara İslâm’ı anlatarak gönüllerini kazanmıştı. Onların müslüman olmasıyla hizmetleri kolaylaşmış ve müslümanlık gibi büyümüştü. Sonunda Allah Rasûlü (s.a) Efendimizin hicretiyle Medine tam bir İslâm yurdu haline gelmişti.
Mus’ab İbni Umeyr (r.a)’ın İslâm’ı tebliğdeki heyecanı, aşkı, muhabbeti, hassasiyeti ve gayreti ümmetin tebliğ erlerine bir çığır açmış ve örnek alınacak en güzel bir davranış olarak bizlere kadar ulaşmıştır.
O, yumuşak başlı, merhametli, hilim ve tevazû sahibi bir Kur’an öğreticisi olduğu kadar, savaş meydanlarında da korkusuz bir kahramandı. Bilhassa Uhud’da gösterdiği yiğitlikler dillere destandı. O gün canhiraş bir şekilde çarpışmıştı. İki Cihan Güneşi efendimizin huzurunda vuruşmaktaydı. Şehid olmuştu. Lâkin bir melek onun sûretine girmiş ve savaşa devam etmişti. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz Mus’ab (r.a)’a hitaben: “İleri Yâ Mus’ab ileri!..” buyurmuştu. Melek arkaya dönüp bakınca Mus’ab’ın şehid olduğu anlaşılmıştı.
Uhud günü müslümanlar için böylesine çetin geçmişti. Bir imtihan sahnesi olarak adetâ ibretlerle dolu bir tarih yazılmıştı.
Sevgili amca Hz. Hamza (r.a), Medine’nin ilk Kur’an muallimi Mus’ab (r.a) gibi nice sahâbîler şehâdet şerbetini orada içmişlerdi. Uhud’un bekçisi olarak bedenleri o meydanda kalmış, ruhları orada Yüce Rabbe uçmuştu. Sanki mü’minlerin Uhud’a gelip kendilerine özel selam vermelerini ve o mekânlardan ibret dersleri almalarını istemişlerdi. Selam olsun o şehitlere!.. İbret olsun biz müminlere!..
O gün Rasûlullah (s.a) efendimizin şehid edildiği şâyiası da çıkmıştı. Bu haber Medine’ye ulaşınca, savaş gerisinde kalan hanım sahâbîler cepheye koştular. Hamne binti Cahş (r.anhâ) da bunlar arasındaydı. Müslüman hanımlar Uhud’a doğru yaklaşınca Rasûlullah (s.a) efendimiz hakkında duyduklarının yanlış olduğunu öğrendiler. Onun sağ sâlim olduğuna çok sevindiler. Bu arada İslâm ordusunun Medine’ye hareket ettiği haberini aldılar. Yol kenarlarında beklemeğe başladılar. İlk karşılaştıkları mücâhidden haberler almağa çalıştılar. Merak içinde savaşa katılan yakınlarını sordular. Fakat ashâb-ı kiramdan kimse cevap vermek istemiyordu. Sadece Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz soruları cevaplıyordu. Sıra Hamne binti Cahş (r.anhâ)’ya gelmişti. Rasûlullah (s.a) onu görünce hislendi ve hüzünlü bir şekilde onu karşıladı.
Nasıl cevap verilecekti? Kocası, kardeşi ve dayısı şehid olmuşlardı. Rahmet ve Şefkat Peygamberi Efendimiz kederli bir şekilde ona doğru yöneldi ve:
– “Ey Hamne! Sabret ve Allah’tan sevap bekle!” buyurdu. O da:
– “Kimin için sabredeyim ya Rasûlallah!” dedi. Efendimiz:
– “Dayın Hamza için.” buyurdu.
Kadere teslim olmuş Hamne (r.anhâ) derin bir tevekkülle: “İnna lillâh ve innâ ileyhi râciûn = Bizler Allah’ın kullarıyız ve O’na döneceğiz Allah ona rahmet ve mağfiret etsin.” dedi.
İki Cihan Güneşi Efendimiz tekrar:
– “Ey Hamne! Sabret ve Allah’tan sevabını bekle!” buyurdu. O da:
– “Kimin için Ya Rasûlallah!” diye sordu. Efendimiz:
– “Kardeşin Abdullah İbni Cahş için.” buyurdu. Hamne (r.anhâ) yine sabır ve metânet içerisinde, İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn” dedi ve ona da: “Allah rahmet ve mağfiret etsin.” diye duâ etti.
Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz üçüncü kez:
– “Ey Hamne! Sabret ve mükâfatını Allah’tan bekle!” buyurdu. O da:
– “Kim için ya Rasûlallah!” diye sordu. Efendimiz derin bir hüzün içerisinde:
– “Mus’ab İbni Umeyr için.” buyurdu. Sevgili beyinin ismi geçince Hamne (r.anhâ)’nin hâli birden değişiverdi ve: “Vay benim başıma gelenlere!” diyerek ağlamağa başladı. Yetim kalan çocuklarını düşündü.
Onun bu derin acısına dayanamayan Rahmet Peygamberi Efendimiz Hamne’yi tesellî sadedinde şu iltifatta bulundu:
– “Hiç şüphesiz kadının yanında beyinin ayrı bir yeri vardır. Kadınlarda kocalarına karşı ayrı bir bağlılık vardır. Hamne dayısının, kardeşinin, ölümüne dayanabildi. Fakat kocasının vefatını duyunca metânetini koruyamadı.” buyurdu. Hamne ve çocuklarına iyi bir halef vermesi için Allaha duâ etti.
Hamne (r.anhâ) sevgili beyi Mus’ab (r.a)ın ayrılığına dayanamadı. Fakat kadere de itiraz etmedi. Efendimizin duâsıyla sâkinleşmeğe çalıştı. Allah’a tevekkül ederek hayatını devam ettirdi.
Dünya ibtilâlar yeriydi. Bu çetin imtihanlara sabırla ve kadere rıza ile dayanmak gerekliydi. Huzur ancak Allah’a sığınmakla O’na tevekkül ile kazanılabilirdi. Ashâb-ı kiramın cümlesi sabır, sebat ve tevekkül ehliydi. Kadere rıza onların şiârıydı.
Hamne binti Cahş (r.anhâ) daha sonra Talha bin Ubeydullah (r.a) ile evlendi. Ondan da Muhammed ve İmran adında iki oğlu oldu. Vefat tarihi bilinmeyen Hamne binti Cahş (r.anhâ)’nın Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizden hadis rivayet ettiği de nakledilir.
Cenâb-ı Hak şefaatlerine nâil eylesin.
Amin.


Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:26 AM
Havle binti Hakîm (r.a)

Havle binti Hakîm radıyallahu anha Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize ilk inanan hanım sahâbîlerden...

Hz. Hatice annemizin vefatından sonra Efendimizin tekrar evliliği konusunda dünürcülük yapan bir bahtiyar...

Dinî konuları öğrenme hususunda çekinmeden, mahrem mevzûları dahî Efendimize rahatlıkla soran, bilgilenmek için gayret eden bir ilim âşıklısı hanım...

Medine’de ilk vefat eden muhâcir Osman İbni Maz’un (r.a)’ın âilesi... Ümmü Şerîk künyesiyle de tanınır...

O, Mekke’de doğdu. Babası Hakîm İbni Ümeyye, annesi Daîfe binti Âs İbni Ümeyye’dir. İslâm’la şereflenişi kocası vâsıtasıyla gerçekleşti.


Osman İbni Maz’un (r.a) Cahiliye döneminde bile içki içmeyen akıllı bir gençti. Arkadaşlarına, ben aklımı gideren, benden daha düşük kimseleri benimle alay ettiren içkiyi içmem derdi. Temiz yaratılışlı, dürüst bir insandı. Birgün eve mutlu bir şekilde, güleryüzle neşeli olarak geldi. Hanımı Havle binti Hakîm ona:

“–Ne var ne yok Ebû Sâib?” dedi. O da:
“–İyilik, güzellik var Ümmü Şerîk! Muhammed’e tâbî oldum. Yeni dine girdim. İslâm’la şereflenen ilk onüç kişiden biri oldum. Geceleyin kardeşim Kudâme’yi de götüreceğim.” dedi.
Hanımı Havle de hiç tereddüt göstermeden ben de Ebû Sâib! dedi.
Osman İbni Maz’un (r.a) gülerek: “Sen de Kudâme’nin hanımı Safiyye binti Hattab ile...” dedi. Hep birlikte toplanıp Rasûlullah (s.a) Efendimize geldiler. Huzurda Kur’an’dan âyetler dinlediler. Yeni din İslâm hakkında bilgiler edindiler. Kelime-i şehadet getirerek İslâm’la şereflendiler.
Havle binti Hakîm (r.anhâ) evinde huzur ve seâdeti, gönlünde büyük bir mutluluğu yakalamıştı. Kocasıyla birlikte ibadet ediyor, sevgi ve saygı içinde neşe dolu hayatlarını devam ettiriyorlardı. Müslüman âilelerdeki yardımlaşmayı, kaynaşmayı gördükçe ve bu tür yuvaların sayısı arttıkça müşrikler bu durumu hazmedemiyordu. Yeni din İslâm Mekke’de yayıldıkça müşrikler ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Tehditler, ambargolar, ezâ ve cefâlar hatta işkenceler yapmağa başladılar. Bu arada müslümanlara hicret izni verildi. İlk kafilenin reisi olan Osman İbni Maz’un (r.a) on erkek, dört kadın ile birlikte Habeşistan’a hicret etti. Orada huzurla ibâdetlerini yapıyor ve sükûnet içerisinde yaşıyorlardı. Kureşlilerin müslüman olduğuna dâir bir haber üzerine üç ay kadar sonra tekrar Mekke’ye döndüler. Müslümanlara yapılan işkencelerin devam ettiğini gördüler. Bir müddet daha sıkıntılı günler geçirerek doğdukları şehirde yaşadılar.
Havle binti Hakîm (r.anhâ) takva sâhibi, sâliha bir hanımdı. Çok ibadet eder ve çok oruç tutardı. Zâhid ve âbid bir hayatı vardı. İki Cihan Güneşi Efendimizin hizmetinde bulunmayı kendisine şeref bilirdi. Hz. Hatice (r.anhâ) annemizin ebedî âleme göç etmesinden sonra birgün Efendimizi ziyarete gitti. Huzuruna vardığında:
– “Ya Rasûlallah! Hatice’nin eksikliği gözümden kaçmadı.” dedi. Efendimiz de:
– “Evet! Hatice, çocuklarımın annesi ve evimin gözetleyicisi idi.” dedi. Havle (r.anhâ) bu yumuşak ve sıcak cevabtan sonra tekrar Efendimize:
– “Yâ Rasûlallah! Evlenmek istemez misiniz?” diye sordu. Efendimiz:
– “Kiminle?” buyurdu. Havle (r.anhâ) da:
<>– “İster bâkire, istersen dulla.” dedi. Bunun üzerine İki Cihan Güneşi Efendimiz:

“Kimdir onlar?” buyurdu. Havle:– “Bâkire olan Hz. Âişe, dul da Sevde binti Zem’a’dır.” diye cevap verdi.
Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz Havle (r.anhâ) ya dünürcülük yapmak üzere izin verdi ve: “Git onlara beni anlat. Benim için her ikisiyle de konuş.” buyurdu.
Havle (r.anhâ) sevincinden adetâ uçuyordu. Bu şerefli hizmeti yerine getirmek üzere derhal oradan ayrıldı. Hz. Âişe ve Hz. Sevde (r.anhâ) ve âileleriyle ayrı ayrı görüştü. Allah Rasûlüne akraba olmayı kim istemezdi? Ona hizmet en büyük şerefti. Ona yakın olmak en büyük nimetti. Havle (r.anhâ) dünür olarak gittiği iki ailenin de bizim için şereftir fakat diye başladıkları çekincelerini Efendimize ulaştırdı. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz çekindikleri hususları izâle edecek cevaplarla Havle (r.anhâ)’yı tekrar gönderdi. Gönüller huzur içerisinde Hz. Âişe (r.anhâ) ile nişan yapıldı. Hz. Sevde (r.anhâ) annemizin kocası ölmüş ve beş küçük çocuğu ile dul kalmıştı. Himayeye muhtaçtı. İki Cihan Güneşi Efendimizin hâne-i seâdetinin de hizmeti görülecekti. Mekke-i Mükerreme’de Sevde binti Zem’a (r.anhâ) annemizle nikahları kıyıldı. Bir müddet sonra Efendimiz ile Hz. Ebû Bekir (r.a) hicret etti. Daha sonra aile efradı hanımlar, çocuklar Medine’ye getirildi. Sevde annemiz Mescidin etrafında yapılan odalara yerleştirildi. Hz. Âişe (r.anhâ) baba evinde idi. Kısa bir zaman sonra da Hz. Âişe (r.anhâ) ile Efendimizin nikâhları kıyılıp düğün yemeği, velîme ziyafeti verildi. Hz. Âişe annemiz de Sevde annemizin yanındaki boş bir odaya yerleştirildi.
Havle (r.anhâ) İki Cihan Güneşi Efendimizin mutluluğuna vesîle olan bu hayırlı işi tamamlayarak şerefli bir hizmeti görme bahtiyarlığına eren bir İslâm hanımefendisidir. Kocası Osman İbni Maz’un (r.a) Medine’de vefat eden ilk sahâbî ve Cennetü’l-Bakî’ye defnedilen ilk muhâcirdir.
Havle (r.anhâ) kabri başında: “Cennet sana mübârek olsun Ey Ebû Sâib!” dedi. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz bu söze karşı Havle (r.anhâ)’ya bir hatırlatmada bulunarak:“Allah ve Rasûlûnü severdi, desen kâfi idi.”buyurdu.
Osman İbni Maz’un (r.a) zâhid ve âbîd olarak yaşamıştı. İki Cihan Güneşi Efendimiz onun techiz ve tekfininde: “Ey Ebû Sâib! Allah sana rahmet etsin! Dünyadan çekip gittin. Ama ne sen ona iltifat ettin, ne de o sana...”buyurdu. Defnedildikten sonra kabrinin başucuna bir taş koyup şöyle dedi:
“Bu bizim selefimizin (önce gidenimizin) kabridir. O bizim ne iyi selefimizdir.”buyurdu. Daha sonra vefat edenlere de:“Hayırlı selefimiz Osman’a kavuş.”buyurmuşlardır.
Havle binti Hakîm (r.anhâ) ilim âşıklısı, fazîletli bir hanımdır. Dînî konuları sorup öğrenme hususunda hiç çekinmezdi. Birgün Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimize: “Ya Rasûlallah! Kadın rüyada ihtilâm olur mu? Olursa ne yapar?” diye sordu. Efendimiz de: “Böyle bir şey olursa gusül abdesti alsın.” buyurdu.
Birgün Hz. Âişe (r.anhâ) annemiz Havle (r.anhâ)’nın ziyaretine gitti. Onu dağınık bir vaziyette, bakımsız bir halde gördü. Bu durum karşısında Hz. Âişe (r.anhâ) annemiz onun hakkında: “Gündüz oruç tutan, geceleyin namaz kılan kocası olmayan yapayalnız bir kadın.” dedi. Onun giyim kuşama bakmayan, dünyaya değer vermeyen âbîd, zâhid ve fazilet sâhibi bir hanım olduğunu beyan etti.
Havle binti Hakîm (r.anhâ)’nın kocasının ölümünden sonra mehrini bağışladığını bildirerek Efendimize evlenme teklifinde bulunduğu, Âişe (r.anhâ) annemizin bunu yadırgadığı ve bu tür tekliflerin yapılmasında sakınca bulunmadığını bildiren âyetin nâzil olduğu rivayet edilmektedir. Meâlen: “...Bir de Peygamber kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere hibe eden mü’min kadını, diğer mü’minlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık)” (Ahzâb sûresi: 50) Daha sonra aynı sûrenin 51. âyeti nâzil olunca Havle (r.anhâ)’yı bıraktığına dâir rivayetler de bulunmaktadır.
Vefat tarihi bilinmemekte olan Havle binti Hakîm (r.anhâ) Rasûlullah (s.a)’den onbeş hadis rivâyet etmiştir. Bir tanesi şudur:
Havle binti Hakîm (r.anhâ)’dan rivayet edildiğine göre, “Rasûlullah (s.a)’i şöyle buyururken dinledim” dedi: “Kim bir yerde konaklar da sonra “Eûzü bi kelimâtillâhi’t-tâmmâti min şerri mâ halâk = Yarattıklarının şerrinden Allah'ın mükemmel kelimelerine sığınırım." derse, konakladığı o yerden ayrılıncaya kadar hiçbir şey ona zarar vermez."(Müslim, Zikir 54)
Cenab-ı Hak'tan şefaatlerini niyaz ederiz. Amin...

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:27 AM
Havle Binti Kays (r.a)

Havle binti Kays radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin evine sık uğradığı bir hanım sahâbi!.. Bir ana ocağı gibi yanında rahat ettiği, ikramlarını aldığı, yemeklerini yediği bahtiyar bir hanım!..

Efendimizin sevgili amcası seyyidü’s-şühedâ = şehidler efendisi Hazreti Hamza (r.a)’ın hicretten sonraki hanımı!.. O, Medine’li olup Neccar oğullarındandır. Hazrec kabîlesine mensuptur. Es’ad İbni Zürâre (r.a) dayısı olur. Babası, Kays İbni Kahd’dır. Annesi, Furay’a binti Zürâre’dir. Havle (r.anhâ) Sâmir lakabıyla da anılır.
Resûl-i Ekrem (s.a ) Efendimizin sevgili amcası Hz. Hamza (r.a) Medine’ye hicret edince; Havle binti Kays (r.anhâ) ile evlendi. Sevgi ve şefkat yuvası olan hânesinde bol bol ikramlarda bulundu.



Havle (r.anhâ) hizmet ehli, iş bilir ve ikram sever bir hanımdı. Misâfiri eksik olmazdı. Evi, hânesi misâfirsiz kalmazdı. Çok cömertti. İki Cihan Güneşi Efendimiz sevgili amcasının evine sık sık uğrardı. Havle (r.anhâ)’nın şefkati, merhameti, hizmeti Efendimizi celbederdi. Onun hânesini bir ana ocağı gibi bilirdi. Bu yüzden kendi evi gibi rahat hareket eder, çekinmeden yer içerdi.
Birgün sevgili amcasıyla birlikte gelmişlerdi. Havle (r.anhâ) hemen evde olanlardan kısa zamanda bir yemek yaptı. Un, süt ve yağı karıştırarak pişirip önlerine koydu. İki Cihan Güneşi Efendimiz elini uzattığında çok sıcak olduğunu anladı ve geri çekti. Yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için tebessüm ederek şöyle dedi: “Havle! Ne sıcağa sabredebiliyoruz ne de soğuğa.” buyurdu.
Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz ne çok sıcak ne de çok soğuk yemez ve içmezlerdi. Bu davranışı insan sağlığı için belki en önemli ölçülerden biriydi. Sağlık her şeyin başıydı.
Yine bir gün Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz Havle (r.anhâ)nın hânesini ziyarete gelmişti. Sevgili amcası da evde idi. Birlikte sohbet edip yemek yediler. Yemek bittikten sonra Rasûlullah (s.a) Efendimiz etrafındakilere şöyle bir soru yönelterek bir şeyler öğretmek istedi ve:
– “Size hatalarınızı silecek, günahlarınıza keffâret olacak şeyi haber vereyim mi?” buyurdular. Onlar da:
– “Evet ya Rasûlallah! Buyurun, haber verin.” dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz:
– “Güçlüklere rağmen abdesti tam almak, mescidlere adımları çoğaltmak ve namazdan sonra namaz beklemektir.” buyurdu.

İki Cihan Güneşi Efendimiz İslâm’ı tebliğ için gayret eder, eline geçen her fırsatı değerlendirmeye çalışırdı. Zaman ve mekânları İslâm’ı öğretmek ve yaymak için vesîle bilirdi.
Birgün yine Havle (r.anhâ)’nın evinde sevgili amcası Hazreti Hamza (r.a) ile dünya malı hakkında sohbet etmişlerdi. Karşılıklı yaptıkları bu tatlı sohbette Efendimiz buyurmuşlar ki:
“Dünya malı tatlıdır, yeşildir, çekicidir. Kim ondan kendisi için helâl olanı alırsa, onu hakkıyla elde ederse, ona bereket verilir. Nice Allah ve Rasûlü’nün malına karışan vardır ki, onlar kıyamet günü ateştedirler.”
İmam Nevevî hazretleri bu hadis-i şerifi Buhârî’den seçerek Riyazussalıhîn kitabına almıştır. Kul hakkına dikkat çekilen Terceme ve şerhi de yapılan bu hadisin tam metni şöyledir:
“Hamza’nın eşi Havle binti Sâmir el-Ensâriyye radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle buyurduğunu işittim:
“Şüphesiz ki, haksız olarak Allah’ın malını kullanan kimseler, kıyamet gününde cehennemi hak ederler.” (Riyazussalihîn Terceme ve Şerhi c. 2, s. 173)
Allah’ın malı, müslümanların hepsine ait olan devlet malıdır. Bunları haksız yere ve meşru olmayan yollarla sarfetmek en büyük günahlardan sayılır. Cezası ise, kıyamet günü cehenneme girmektir.
Rabbımız cümlemizi bu tür günahlara düşmekten muhâfaza buyursun. Kul hakkı konusunda o yıldız insanların ashâb-ı kiramın gösterdiği hassasiyyetten gönüllerimize hisseler nasîb eylesin. Havle Binti Kays (r.anhâ)’nın şefaatine nâil eylesin. Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:28 AM
Havle binti Sa’lebe (r.a.)

Havle binti Sa’lebe radıyallahu anhâ dînî hayatını samimiyetle yaşayan, inancından asla tâviz vermeyen bir hanım sahâbî!..

Kocası ile arasında geçen zıhar konusunda şikâyetini Allah ve Resûlüne duyurabilen, duâsı kabul olunan mutlu bir hanım!.. İman mevzuunda gösterdiği hassasiyet ile tanınan dînî ölçülere göre yaşama gayreti içerisinde olan bir hanımefendi!.. Hakkında Allah Teâlâ’nın Mücâdele Sûresinin ilk dört âyetini nâzil buyurduğu bir bahtiyar!.

O Medineli olup Hazrec kabîlesine mensuptur. Hicretten sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimize bey’at etti. Babası Sa’lebe İbni Esrem’dir. Amcasının oğlu Evs İbni Sâmit el-Ensâri ile evlendi. Rebî’ adında bir çocukları oldu.

Evs İbni Sâmit (r.a) tanınmış sahâbî Ubâde İbni Sâmit (r.a)’ın kardeşidir. Bedir ve Uhud’dan başka birçok gazvede bulunmuştur.


Havle binti Sa’lebe (r.anhâ) dînî konularda çok hassastı. İnancını hayata geçirmek için çalışırdı. Yaşlılık yıllarında kocası ile arasında bir hâdîse geçmişti. Haklarında Allah ve Rasûlünün hüküm vermesini bekledi. Kimseye durumunu açmadı. Kocasına karşı tavır aldı. Şikâyetini ancak Allah ve Resûlüne bildirdi. Sıkıntısına çözümü ancak Allah ve Resûlünün bulmasını istedi. Sızlanışı, ısrarı onun îmânî hassasiyetine en güzel örnekti. Başından geçen olayı kendisi şöyle nakletmektedir:
Evs İbni Sâmit hayli yaşlanmıştı. Ne dediğini, ne yaptığını bilemez bir hale gelmişti. Birgün canı sıkkın bir vaziyette iken, öfke ile bana: “Sen bana anamın sırtı gibi ol!” dedi. Daha sonra evden çıkıp gitti.
Bir müddet sonra pişman olarak eve döndü. Beraber olmak istedi Ben: “Hayır! Sen çok büyük lâf ettin. Sonu nereye varacak bilemiyorum.” dedim. Sonra Evs’e: “Sen Rasûlullah’a git ve yaptığın işten sor!” dedim. O da: “Ben bunu Rasûlullah’tan sormaya utanırım. Git bunu Allah Rasûlüne sen danış.” dedi.
Bu ifadeler Araplar arasında boş olmayı gerektiren bir söz olarak kabul edilmekteydi. Cahiliye devrinin bu boşama şeklinin İslâm’da da geçerli olabileceği ihtimalini dikkate alan Havle binti Sa’lebe (r.anhâ) haklarında Allah ve Resûlü bir hüküm verinceye kadar bir araya gelemiyeceklerini kocasına söyledi. Daha sonra Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin huzuruna gitti. Hâne-i saâdete vardı. Hz. Aişe annemizin evinde buldu. İzin alarak huzura girdi ve olup biteni açık ifadelerle şöyle anlattı:
“Yâ Rasûlallah! Bildiğiniz gibi kocam Evs çocuklarımın babası, amcamın oğlu. Aşırı yaşlılıktan dolayı biraz geçimsiz ve dengesiz bir halde çok ağır bir kelime konuştu. “Sen bana anamın sırtı gibisin.” dedi. Talaktan söz açmadı ama bu şekilde söyledi diye halini arzetti. Rasûlullah (s.a) Efendimizin yanından ayrılmadı. Devamlı duâ ve tazarrû halinde: “Yâ Rabbi! Halimi sen biliyorsun. Bize bir kurtuluş yolu lutfeyle!..” diye sızlanmaya başladı.
Hz. Aişe (r.anhâ) annemiz Havle (r.anhâ)’nın bu durumuna çok üzüldü. Onun acısını paylaşmak üzere birlikte gözyaşı döküp duâ ettiler. Hüzün her taraflarını kaplamış iken birden Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin halinin değiştiğine şâhit oldular. İki Cihan Güneşi Efendimiz’in yüzünde vahiy sırasında görülen alâmetler görülmeye başlandı. Hz. Aişe (r.anhâ) bu hâli görünce:
– “Ya Havle! Allah bilir ya, vahiy geliyor muhakkak. O da olsa olsa senin hakkında olabilir.” diyerek teselli etmeye çalıştı. Havle (r.anhâ) duâya devam ediyor ve: “Ya Allah hayırlı olanı lutfet. Zira ben, Peygamberinden ancak hayır istedim.” diye gözyaşı akıtıyordu.
Bir müddet sonra İki Cihan Güneşi Efendimiz kendisine geldi. Vahiy hali geçmişti. Etrafına nur saçan tebessümleriyle gülümsemeye başladı ve: “Ya Havle! Allah senin ve onun hakkında âyet indirdi.” buyurdu. Nâzil olan âyet-i kerîmeleri okudu. Kalblerdeki hüzün, sürûra dönüştü. Sıkıntılı, üzüntülü hava dağıldı. Neşeli, sevinçli sıcak bir ortam oluştu. İnen âyetlerin meâli şöyle idi:
“Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah sizin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah işitendir, bilendir.
İçinizden zıhar yapanların kadınları, onların anaları değildir. Onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar çirkin bir laf ve yalan söylüyorlar. Kuşkusuz Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır.
Kadınlardan zıhar ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır.
Buna imkan bulamayan kimse, hanımıyla temas etmeden önce ardarda iki ay oruç tutar. Bunada gücü yetmeyen altmış fakiri doyurur. Bu hafifletme, Allah’a ve Resûlüne inanmanızdan dolayıdır. Bunlar Allah’ın hükümleridir. Kâfirler için acı bir azap vardır.
Allah’a ve Resûlüne karşı gelenler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır. Biz apaçık âyetler indirmişizdir. Kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır.
O gün Allah onların hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah onları bir bir saymıştır. Onlar ise unutmuşlardır. Allah her şeye şâhittir. (Mücâdele Sûresi: 1-6)
Allah Teâlâ nâzil buyurduğu bu âyet-i celîleler ile o eski geleneğin yanlış bir zandan ibaret olduğunu, böyle sözlerle kadının, kocasının anası olamayacağını bildirdi.
Ancak, böyle bir söz söyleyene de fakirlerin lehine olmak üzere bir ceza koydu. Konan cezaları üç gurup halinde duyurdu. Herkesin imkânı, gücü nisbetinde bu üç cezadan birini yerine getirmesini dînî bir vazîfe saydı. Günâha düşen kulun ancak bu şekilde affedileceğini açıkladı.
Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz ilâhî mesaj yüklü bu âyet-i kerîmeleri okuduktan sonra Havle (r.anhâ)’ya hitaben:
– “Ona söyle de bir köle azâd etsin”buyurdu. Havle:
– “Hangi köleyi Ya Rasûlallah! Allah’a yemin ederim ki onun azâd edecek bir şeyi yok.” dedi. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz:
– “O zaman peşipeşine iki ay oruç tutsun.”buyurdu. Havle:
– “Vallahi o çok yaşlıdır. Buna da gücü yetmez.” dedi. Efendimiz:
– “O halde altmış yoksulu doyursun.” buyurdu. Havle:
– “Ya Rasûlallah! Onda bu imkân da yok.” dedi. Bunun üzerine Rahmet Peygamberi Efendimiz:
– “Biz sana bir ağacın verdiği kadar, bir sepet hurma vereceğiz.” buyurdu. Havle binti Sa’lebe de:
– “Ben de o kadar hurma ilâve edeceğim ve dağıtacağım.” dedi. Efendimiz Havle’nin bu sözünden memnun oldu ve:
– “Git ona ver dağıtsın. Amca oğlunun, kocanın iyiliği için çalış.”buyurdu.
Ne hassasiyet!.. Ne muhabbet!.. Ne îmânî aşk!.. Ne samîmî davranış!.. Ne güzel örnek!.. Allah ve Rasûlü katında değerini, kıymetini bilmek!.. Hayatı dînî ölçülere riâyet ederek devam ettirmek!.. Karı-koca arasında da olsa, harama düşmemek için gayret etmek!.. Muhabbet ve nezâket içerisinde hayat sürmek!.. Allahım bizlere de böyle nezâket ve incelik dolu hayat nasîb et!..
Havle binti Sa’lebe (r.anhâ)’ya bütün sahâbîler hürmet ederdi. Hakkında nâzil olan âyetler onun Allah katındaki değerini ilân etmişti. Bu sebeble ona karşı hizmet ve hürmette kusur etmezlerdi. Hz. Ömer (r.a)’ın devrinde geçen şu hâdise bunun en açık örneği idi.
Hz. Ömer (r.a) halifeliği döneminde ashâb-ı kiramdan Abdülkays kabîlesinin reisi Cârûd İbni Mualla ile birlikte yolda giderken Havle binti Sa’lebe (r.anhâ)’ya rastladı. Artık o yaşlanmıştı. Ona selam verdi. Havle (r.anhâ) selâmı aldı ve Hz. Ömer’e şu nasîhatta bulundu:
“Biz seni bir hayli zaman “Ömercik” diye bilirdik. Sonra büyüdün “delikanlı Ömer” oldun. Daha sonra da sana “Mü’minlerin emiri Ömer” dedik. Allah’tan kork ve insanların işleriyle ilgilen. Zira Allah’ın azabından korkan kimseye uzaklar yakın olur. Ölümden korkan, fırsatı kaçırmaktan da korkar.” dedi.
Bu sözlerden duygulanan Hz. Ömer (r.a)’ın gözlerinden yaş akmağa başladı. Arkadaşı Cârûd bu duruma üzüldü. Nasıl olur da bir kadın halîfeye bu sözlerle hitab edebilirdi? Onun halifeyi üzmesine ve yolda bekletmesine gönlü râzı gelmedi. Koca halîfeye karşı böyle rahat hareket etmesine sabredemedi. Öfkeli bir şekilde tanımadığı hanıma Havle binti Sa’lebe (r.anhâ)’ya dönerek:
– “Be kadın! Mü’minlerin Emîri’ni rahatsız ettin. Yolda beklettin.” diye çıkıştı. Hz. Ömer (r.a) ise arkadaşına o hanımın nasîhatlarından memnun olduğunu bildirdi. Hatta onun konuşmasını istercesine:
– “Bırak onu, istediğini söylesin! Sen bu kadının kim olduğunu biliyor musun?” dedi. Cârûd da: “Hayır, tanımıyorum.” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) arkadaşı Cârûd’a o hanımı şöyle tanıttı:
– “Bu, şikâyetini Allah Teâlâ’nın arş-ı a’lâdan duyup değer verdiği Havle’dir. Vallahi beni geceye kadar burada tutmak istese, namazdan başka bir şey için kendisini bırakıp gitmezdim. Namazımı kılıp gelir yine onu dinlerdim.” dedi. Onun Allah katındaki değerini bu şekilde bildirdi. Kendisinin de Allah’a teslim olma konusundaki güzel hâlini, tevazûsunu bu sözleriyle göstermiş oldu. Allah’ın yedi kat göklerin ötesinden sesini duyduğu bu hanıma Ömer’in daha fazla kulak vermesi gerektiğini belirtti.
Ne yüce îmânî hassasiyet bu!.. Ne kadirşinaslık bu!.. Ne güzel örnek kardeşlik bu!.. Mü’min kardeşine ne değer veriş bu!..
Cenâb-ı Hak cümlemize Havle binti Sa’lebe (r.anhâ) gibi imânî hassasiyete sâhib olabilmeyi, şikâyetimizi Allah’a duyurabilmeyi ve şefaatine erebilmeyi nasîb eylesin. Amin.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:28 AM
Havle Binti Tüveyt (r.a)

Havle binti Tüveyt radıyallahu anhâ mü’minlerin annesi Hazreti Hatice radıyallahu anhâ’nın yakın arkadaşı... Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin saygı gösterdiği, kendisi için ayağa kalktığı bir hanım sahâbî...
O, Mekke’li olup Tüveyt İbni Habib’in kızıdır. Mekke’nin ileri gelen hanımlarından Hatice binti Huveylid ile arkadaş idi. Peygamber hanesine yakınlığı dolayısıyla son dinin geldiğini ve Allah Rasûlünün peygamberliğini birçok kimseden önce duymuştu.
Havle binti Tüveyt, Hz. Hatice annemizin sık görüştüğü bir arkadaşıydı. Ona karşı gönlünde samimi bir muhabbet vardı. Onun dürüstlüğüne hayrandı. Akıllı ve zeki bir hanım olarak o, Hz. Hatice (r. anhâ)’nın fikir ve düşüncelerine çok değer verirdi. Zira onun görüşlerinin doğruluğunda şüphesi yoktu. Onun sözünde sâdık olduğunu ve muhtaç kimselere yardım ettiğini bizzat yaşayarak görmüştü. Bu sebebten Hz. Hatice (r. anhâ)’ya karşı özel bir gönül bağı vardı.
Hz. Hatice (r. anhâ) annemiz Havle binti Tüveyt ‘in samimi ve yakın arkadaşlığını fırsat bilerek İslâm’ı ona anlattı. O da tereddüt etmeden kabul etti. İslâm’a ilk girenlerle birlikte müslüman oldu.
Havle (r. anhâ) arkadaşı Hz. Hatice (r. anhâ)’nın İslâm’ı tebliğ konusunda Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize verdiği desteği yakînen görüyordu. Onu davasında yalnız bırakmadığına ve canıyla, malıyla hizmet ettiğine bizzat şâhit oluyordu. Kendisi de gücü nisbetinde bir şeyler yapmaya çalışıyordu. İslâm’ın ilk yılları zor ve çetin geçmekteydi. Buna rağmen hiçbir mü’min Allah ve Rasûlü dâvasından vaz geçmemekteydi.
Havle binti Tüveyt (r. anhâ) Allah’a ve Resûlüne tam teslim olmuş bir hanımdı. Onun imânî heyecanını bilen İki Cihan Güneşi efendimiz Havle (r. anhâ)’ya hürmet ederdi. Bilhassa Hz. Hatice (r. anhâ) annemizin vefâtından sonra zaman zaman onu ziyaret ederdi. Zevcesi Hatice’nin hâtırâsı olarak ona izzet ve ikramda bulunurdu. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem efendimizin bu vefâkârlığını Hz. Aişe (r. anhâ) annemiz şöyle anlatıyor:
Birgün Havle (r. anhâ) bize geldi. Onun geldiğini gören Allah Resûlü sallallahu aleyhi vesellem ayağa kalktı. “Hoş geldin! Nasılsın?” diyerek Havle (r. anhâ)’nın hal ve hatırını sordu. Ben bunu garibsedim.
Kendi kendime; bu kadının içeri girmesiyle niçin ayağa kalktı? Buna gerek varmıydı dedim. Hemen Rasûlullah sallallahu aleyhi veselleme:
“ – Ya Rasûlallah! Onun için ayağa kalkıp karşılamana gerek varmıydı?” diye sordum. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:
“Bu kadın Hatice zamanında bize ziyarete gelirdi. Onun arkadaşıydı. Güzel arkadaşlık imandandır.” diye cevap verdi.
İki Cihan Güneşi efendimiz emsalsiz, örnek bir şahsiyetti. Her konuda mü’minlere rehberlik ederdi. Vefâ konusunda da tekti. Hz. Hatice annemizin hâtırası olarak Havle (r. anhâ)’ya hürmet edip ayağa kalkması onun derin vefâkarlık örneğiydi.
Havle binti Tüveyt (r. anhâ) kendisini ibadete vermiş sâliha bir hanımdı. Özellikle gece ibadetine çok düşkündü. Allah Teâlâ’nın huzurunda durmaktan büyük zevk alırdı. Geceleri hep ibadetle geçirdiği için uyumadığı da olurdu.
Havle (r. anhâ) bir defasında yine Hz. Aişe (r. anhâ) annemizin yanına gitmişti. Gece sabahlara kadar uyumadan ibadet etme konusunda bilgilenmek istiyordu. Bu meseleyi annemize sordu. O da Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem efendimize Havle (r. anhâ)’nin yaptıklarını anlattı. Net ve açık bir şekilde: “Ya Rasûlallah! Bu Havle’dir. Onun gece gündüz uyumadan, sürekli ibadet ettiğini söylüyorlar.” dedi.
Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi vesellem efendimiz bu davranışı uygun görmedi. Her şeyin hakkı vardır. Bedenin de hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını vermek lazımdır. Uykuya vakit ayırmasını ve aşırıya gitmemesini söyleyerek şu tavsiyede bulundu:
“Gücünüz yetecek kadar amel yapın. Allah’a yemin ederim ki, siz usanmadıkça Allah usanmaz (yeter demez)” buyurdular.
Ne güzel bir hayat ölçüsü elhamdülillah. İslâm ne yüce bir dindir. Ne ifrad ne de tefrit vardır. Îtidal ve istikamet esastır. İnsan, gücünün yettiğiyle sorumludur. Asıl olan huzur ve huşû ile ibadettir.
Rabbımız cümlemize Havle binti Tüveyt (r. anhâ)nın şefaatlerine erebilmeyi, huzur ve huşû içinde ibadetler yapabilmeyi nasib eylesin. Amin...



Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:28 AM
Hind binti Utbe (r.a)

Hind binti Utbe radıyallahu anha Mekke Fethin’de İslâm’ın nûruna kavuşmuş bir hanım sahâbî...

Kadınlık tarihinde özel karaktere sâhib, bütün duygu ve düşünceleriyle tamamen kendine has şahsiyeti ile tanınan, ifade gücü kuvvetli, söz bilirliliği ve taşı gediğine koyma kabiliyeti üstün bir hanım...

Keskin zekâ sâhibi... İntikam hisleriyle ve mâceralarla dolu karanlık bir hayattan kendini kurtaran, cahiliyye devrinde en önde gidenlerden olduğu gibi İslâm’la şereflendikten sonra da en önde savaşan kahramanlardan...

O Mekke’de doğdu. Babası azılı müşriklerden Utbe İbni Rebîa, annesi Safiyye binti Ümeyye’dir. Büyük dedesi Abdi Menâf Kureyş’in reislerindendir.



O ilk olarak Mahzumoğullarından Fâkıh İbni Mugîre ile evlendi. Eban adında bir oğlu oldu. Kendisini aldattığını sanan kocası onu babasının evine gönderdi. Yanıldığını anlayınca da Hind o adama tekrar dönmedi.
Hind zekî bir kadındı. Eş seçiminde titiz davranırdı. Babasından kendisiyle evlenmek isteyenlerin adlarını değil, vasıflarını söylemesini isterdi. Adaylar arasından İslâmiyet aleyhindeki faaliyetleriyle tanınan Ebû Süfyan’ı seçti. Bu evlilikten de Muâviye ve Utbe adlı oğulları ile, Cüveyriye ve Ümmü’l-Hakem adlı kızları dünyaya geldi.
O cahiliye devrinde, azılı bir İslâm düşmanı idi. İliklerine kadar kin, kibir, gurur ve hasetle doluydu. Gönlü doyumsuz ve huzursuzdu. Öfke, hırs ve intikam hisleriyle gençliğini geçirdi. Uhud’un hazırlayıcısı oldu. Kocasını ve müşriklerin ileri gelenlerini her fırsatta savaşa teşvik etti. Bedir Savaşında ölen babası Utbe, kardeşi Velîd ve amcası Şeybe’nin intikamı alınıncaya kadar koku sürünmeyeceğine, kocasıyla beraber olmayacağına yemin ederek Kureyşliler’den yakınlarının intikamını almalarını istedi. İntikam hırsıyla adetâ o, bir kor parçası kadındı.
O, Uhud günü müşrik ordusunun kumandanı kocası Ebû Süfyan ile birlikte savaşa katıldı. Kureyşli diğer kadınlarla def çalıp şiirler okuyarak orduyu savaşa teşvik etti. Hz. Hamza (r.a)’ı öldürmesi için Vahşi’ye mükâfat vaad etti. Azâd edeceğini söyledi. Onun İslâm düşmanlığı Mekke Fethine kadar devam etti. İslâm ordusu Mekke’ye yaklaştığı sırada elçi olarak gidip müslüman olup gelen Ebû Süfyan, kendi evine sığınanlara Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in eman vereceğini söyledi. Onun bu sözlerine önce karısı Hind karşı çıktı. Kocasının sakalından tutarak hakaret etti ve: “Ey Galib Hânedanı! Şu kocamış hayırsız adamı, şu elçinizi öldürünüz! Çünkü o dininden dönmüştür.” dedi. Kocası ona: “Sus! Sakalımı da bırak! Yemin olsun ki ya müslüman olursun ya da boynun vurulur! Hemen evine gir!” dedi.
Ebû Süfyan, Kureyş müşriklerine doğru yönelerek: “Yazıklar olsun size! Siz bu tutum ve davranışlarınızla kendinizi aldatmayınız! O, sizin karşı koyamayacağınız bir ordu ile başucunuza gelmiş bulunuyor. Ben sizin görmediklerinizi gördüm. Sayısız erler, atlar ve silâhlar gördüm ki onlara hiç kimsenin gücü yetmez. Kim Ebû Süfyan’ın evine girerse, kim kendi evine kapanırsa, kim Mescid-i Haram’a sığınırsa, ona eman verilmiştir.” dedi. Halk böylece dağıldı.
İki Cihan Güneşi Efendimiz yanında on binden fazla ashâbıyla birlikte kan akıtmadan Mekke’ye girdi. Kâbe’ye vardı. Beytullah’ı putlardan temizledi. Onları teker teker kırdı. Bilâl (r.a) gür sesiyle Allah Teâlâ’nın birliğini, büyüklüğünü yüksek bir yere çıkarak ilân etti. Yanık nâmesiyle dağları eriten, yürekleri titreten sesiyle ezan okudu. İslâm ordusu onca haşmetiyle İlâhî huzura durdu. Cemaatle namaz kıldı. Kıyam’da, rükû ve secdelerdeki beraberliğin gönüllere verdiği huşû ile ibadet etti.
Mekke’ye girerken yakalandığında öldürülmesine ferman çıkarılan Hind binti Utbe evinin penceresinden bu manzarayı ürpererek seyrediyordu. İslâm ordusunun haşmeti, heybeti, Rasûlullah (s.a)'in engin şefkati ve müsamahası, müslümanların İlâhî huzurdaki duruşları, edeb, nezâket ve hürmetleri Hind’in gönlünde İslâm nûrunun parlamasına vesile oldu. Rüyasını hatırladı. Güneşin yakıcı ateşi altında kaldığını, gölge yakınında olmasına rağmen gitmeye gücünün yetmediğini, sonra Rasûlullah’ın uzaktan görünüp yaklaştığını kendisini kurtardığını hatırladı. Kocası Ebû Süfyan’a: “Ben Muhammed’e bey’at etmek istiyorum.” dedi. Karısının bu sözüne şaşıran Ebû Süfyan onun sadakatini anlamak için “Ama sen İslâm’ı inkâr ediyordun!” dedi. Hind de kocasına: “Evet! Vallahi öyle idim. Ancak şimdi, ben şuna kesinlikle inanıyorum ki, bu geceden önce Kâbe’de Allah’a hakkıyla kulluk edilmemiştir. Yemin ederim ki, müslümanlar bütün geceyi namaz kılarak, ayakta, rükûda ve secdede geçirdiler.” dedi. Hanımının kesin kararlı olduğunu gören Ebû Süfyan: “Öyle ise akrabalarından birisini yanına alarak git!” dedi. Ertesi gün Hind Rasûlullah’ın nerede olduğunu sordu. Safa Tepesinde bey’at aldığını öğrenince derhal kardeşi Ebû Huzeyfe(r.a)’ı yanına alarak gitti. Ebû Huzeyre (r.a) İslâm’ın ilk yıllarında müslüman olmuştu. Onu kendisine destek bilen Hind binti Utbe Kureyş’in önde gelen hanımlarından da bir grup oluşturdu. Tanınmaması için kendisini bir örtü ile gizledi. Zira öldürülmesinden korkuyordu. Bu halet-i rûhiye içerisinde Safa Tepesine gitti. Hanımlar içerisine katıldı.
İki Cihan Güneşi Efendimiz hanımların da bey’at etmek için geldiğini işitince memnun oldu. Kendisine Mümtehine sûresi nazil olmuştu. Son ayetinde Allah Teâlâ şöyle buyurmaktaydı. Meâlen: “Eypeygamber! İnanmış kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi işi işlemekte sana karşı gelmemek hususunda sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” Hind kendisini tanıtmamağa çalışıyordu. Uzaktan: “Ya Rasûlallah! El tutup sana bey’at edelim mi?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz de: “Ben hanımlarla el tutuşmam. Benim yüz kadına hitap etmem her bir kadına ayrı ayrı hitab etmem gibidir.” buyurdu. Hanımların bey’atleri şu şekilde oldu. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz Hz. Ömer (r.a)’a: “Söyle onlara: Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmamak üzere bana bey’at edecekler!” buyurdu. Kureyş hanımları adına Hind konuşuyordu.
O: “Eğer Allah’tan başka bir ilâh bulunsaydı başımıza gelenlerden bizleri korurdu.” dedi. Efendimiz tekrar Hz. Ömer (r.a)’a “Söyle onlara; hırsızlık da etmeyecekler!” buyurdu. Hind: “Yâ Rasûlallah! Ebû Süfyan oldukça eli sıkı bir kimsedir. Ben ondan habersiz malından bir şeyler alıyordum. Bu benim için helâl mi? değil mi? bilmiyorum. Fakat Ebû Süfyan ne bana ne de oğluma yetecek kadar bir şey vermiyor.” dedi. İki Cihan Güneşi Efendimiz: “Onun malından kendine ve oğluna yetecek kadar bir şey alabilirsin!” buyurdu. Bir taraftan da gülümsemeye başladı ve: “Demek sen Hind binti Utbe’sin?” dedi. Hind yüzünü açtı ve gözyaşları içerisinde: “Kendisi için seçtiği dini muzaffer kılan Allah’a sonsuz hamdederim. Senin de affını istirham ederim ey Muhammed! Ben, Allah’a inanan, senin getirdiklerini tasdik eden bir kadınım. Ben Hind binti Utbe’yim. Allah geçmişleri bağışlar! Sen benim geçmişlerimi bağışla ki, Allah da seni bağışlasın!” dedi. İki Cihan Güneşi Efendimiz Hind’e: “Hoş geldin! Müslümanlığın mübarek olsun.” buyurdu. Hind: “Vallahi ya Rasûlallah! Dün, yeryüzünde senin aile efradının perişanlığını istediğim kadar özlemini çektiğim hiç bir şey yoktu. Bugün ise senin âile efradının izzet ve şerefe ermesi kadar özlem duyduğum başka bir şey yoktur. Gözümde bu aile fertlerinden daha değerli hiç bir kimse bulunmamaktadır.” dedi. Bunun üzerine Rahmet Peygamberi Efendimiz: “Öyledir vallahi, ben sizlere çocuklarınızdan, ana ve babalarınızdan daha sevgili olmadıkça imânınız kemâl bulmaz.” buyurdu. Efendimiz yine Hz. Ömer (r.a)’a dönerek: “Söyle onlara: Zina etmeyecekler!” diye bey’at almaya devam etti. Hind: “Yâ Rasûlullah! Hür bir kadın, zina eder mi hiç?...” dedi. Efendimiz de: “Hayır! Vallahi! hür bir kadın zina edemez.” diye teyid etti. Yine Hz. Ömer (r.a)’a: “Söyle onlara: Çocuklarını da öldürmeyecekler.” buyurdu. Hind: “Küçük iken onları biz büyüttük, yetiştirdik. Siz öldürdünüz. Bedir’de öldürmedik genç bıraktınız mı ki, onları öldürelim.” dedi. Hind’in Hanzala adındaki oğlu Bedir Savaşında müşrik olarak öldürülmüştü. Efendimiz tebessüm edip geçti ve Hz. Ömer (r.a)’a: “Söyle onlara: Elleri ve ayakları arasında br iftira uydurup getirmeyecekler! Emrettiğim iyilikleri yapma konusunda bana karşı gelmiyecekler!”buyurdu. Hind: “Vallahi, iftira çok kötü, çirkin bir iştir. Biz senin huzuruna isyan etmek niyetiyle gelmedik.” dedi. Her emrine itaat etmek üzere bey’at ettiler.
Hind binti Utbe (r.anhâ) dünyaya sanki yeni doğuyordu. Bir başka insan olmuştu adetâ. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin her sözüyle içindeki cahiliyet kalıntıları sökülüp atılıyordu. Onun engin müsamahası, muhabbeti, şefkat ve merhameti karşısında bütün düşmanlıklar, kin, nefret, gazab, hasret, intikam hisleri eriyip gitmişti. İki Cihan Güneşi Efendimize olan hayranlığını içine sığdıramıyordu. Bu coşkun sevgisini şöyle dile getirdi: “Anam babam sana feda olsun Yâ Rasûlallah! Ne kadar müstesna bir insansın! Bizi ne büyük hedeflere, ne güzel şeylere çağırıyorsun!” dedi. O, bunu sadece diliyle söylemiyordu. Bütün varlığıyla, bütün zerreleriyle söylemeye gayret ediyor ve: “Ya Rasûlallah! Yeryüzünde senin itaatına girmeyen tek kişinin kalmasını istemiyorum! Gönlümün derinliklerinden gelerek söylüyorum ki; herkes sana tâbî olsun. Beni bundan daha çok sevindirecek hiçbir şey yoktur.” diyerek teslimiyetini ve aşkını arzetti. Hind (r.anhâ) şimdi bir kuş hafifliğinde arkadaşları Ümmi Hakîm binti Hâris, Begum binti Muazzel, Fâhite binti Muğîre v.s. ile birlikte evine döndü.
Hind (r.anhâ) İslâm’ın sonsuz seâdetine kavuşmuştu. Müslüman bir hanımefendi olarak evini köşe bucak kontrolden geçirdi. İlk iş olarak yıllardır boş yere mücâdele verdikleri putlarını kırmaya başladı. Onları parçalarken öfkesini: “Biz yıllarca sana aldanmışız.” diyerek göstermeye çalıştı. İslâm’ın sonsuz rahmeti içine girmenin sevinciyle gönlünü temizlediği gibi evini de putlardan temizlemeğe koyuldu.
Hind (r.anhâ) yaratılışından gelen yüksek bir kabiliyet, karakter ve keskin zekâ sâhibiydi. Allah Resûlüne olan derin teslimiyeti ve muhabbeti onun kabiliyetlerini daha da zârifleştirmişti. Yüksek irfan ve ince anlayış sâhibi eylemişti. Rasûlullah (s.a)’in duâsına nâil olabilmek için fırsatlar kolluyordu. Birgün koyun sürülerinin içinden en semiz, en körpe iki kuzuyu alıp çıkardı. Kestirip kızarttıktan sonra hizmetçisi ile Efendimize gönderdi.
O sırada Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz annelerimizden Ümmü Seleme ve Meymûne (r.anhâ) ile birlikte akraba hanımlarından da bazıları ile “Ebtah” mahallesinde bulunuyormuş. Hizmetçi huzura vardığında “Bunu hanımefendim Hind binti Utbe size hediye olarak gönderdi. Bu sene koyunları az kuzuladığı için size lâyık olanını ve daha fazlasını gönderemediğinden özür diliyor.” dedi.
İki Cihan Güneşi Efendimiz Hind’in bu ince anlayış, muhabbet ve cömertliğinden memnun oldu. Ona duâ buyurdu ve: “Allah koyunlarına bereket versin. Yavrulayanlarını çoğaltsın.”buyurdu.
Hind (r.anhâ) bu duâya çok sevindi. Kısa zamanda sürüleri çoğaldı. Koyunlarının çoğu kuzuladı. Hayatında ummadığı bereketi gördü. Bu olayı zaman zaman anar ve Rasûlullah (s.a)’in hürmetine hidâyete ve berekete kavuştuğunu söyleyerek Allah’a hamd ederdi.
Hind (r.anhâ) hayatının sonuna kadar kocası Ebû Süfyan (r.a) oğlu Muâviye (r.a) ve kızları ile birlikte ailecek İslâm’ın yayılması konusunda mallarını canlarını Allah ve Resûlü yoluna fedâ ettiler. Oğlu Muâviye’yi Rasûlullah (s.a)’ın hizmetine verdi. Vahiy kâtibi olarak Efendimizin huzurunda yetişmesini sağladı. Savaş meydanlarında hanım sahâbîlerle birlikte müslüman ordusunu coşturacak heyecanlı şiirler okudu. Bilhassa Yermük savaşında kahramanca çarpıştı. Bozgun alâmetleri görüldüğü zaman diğer hanımlarla birlikte İslâm ordusunun derlenip toparlanmasında büyük etkisi oldu. Kızı Cüveyriye ile birlikte Rumlara karşı bizzat savaştı. Düşmanı geri püskürttü. Allah’a tam bir imanla yapılan hareketin karşısında durulamıyacağını göstermiş oldu.
O çok güzel konuşan, akıllı, cesur ve gururlu bir kadındı. Savaşlarda söylediği şiirler, hicviyeler, mersiyelerden bir bölümü günümüze kadar gelmiştir. Meşhur şâir sahâbî Hansa ile karşılıklı mersiyeler okudukları rivayet edilmektedir.
O, Hz. Ömer (r.a) devrinde Şam valisi olan oğlu Muâviye’yi ziyarete gitmiş ve halifeyi dinlemesini öğütlemiştir. Zira halifenin Allah rızasını ön planda tufan bir insan olduğunu hatırlatmıştır. Hind binti Utbe (r.anhâ)’nın Hz. Osman (r.a) devrinde vefat ettiği rivâyet edilmekle birlikte onun 14 Mart 635 tarihinde Hz Ebû Bekir (r.a)’ın babası Ebû Kuhâfe ile aynı günde vefat ettiği de nakledilmektedir. Cenâb-ı Hak şefaatlerine nâil eylesin. Amin.

Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:29 AM
Huleyde Binti Kays (r.a)

Huleyde binti Kays radıyallahu anhâ Ensar hanımlarının ilklerinden... Kocası ile birlikte Mekke’ye gelerek ikinci Akabe görüşmesinde Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize biat etme şerefine nâil olan bir hanım sahâbî... Ümmü Bişr adıyla da anılır. O, Medine’lidir. Babası Kays İbni Sâbit’tir. Kocası Berâ İbni Ma’rur (r.a)’dır.
Huleyde (r.anhâ) akıllı, zekî bir hanımdı. Hâdiseleri, hâtıraları zihninde iyi muhafaza ederdi. Allah Rasûlüne biat için çıktığı Mekke yolculuğunda kocasının bir hâtırasını şöyle nakleder.
Yesrib’de İslâm yayılmaya başlayınca bir grub Ensarlı Rasûlullah (s.a) efendimizi ziyaret etmeye karar verdiler. Berâ İbni Ma’rur ile birlikte ben de kafileye katıldım. Yolda namaz kılmaya kalkıldığında Berâ (r.a)’ın gönlüne bir his geldi. Kendi kendine:
“Ben Kâbe’yi arkama almak istemiyorum. Ona doğru namaz kılmak istiyorum” demeye başladı.
Ashabtan Ka’b İbni Mâlik, Es’ad İbni Zürâre ve diğer ileri gelenler:
“Vallahi, biz Peygamberimizin sadece Şam tarafına doğru namaz kıldığını duyduk. Ona muhalefet etmek istemiyoruz.” dediler.
Berâ (r.a) fikrinden vazgeçmedi ve: “Ben Kâbe’ye doğru namaz kılacağım.” dedi.
Mekke’ye geldiklerinde Berâ (r.a) Resûl-i Ekrem (s.a) efendimize yolculukta geçen hâdiseyi nakletti:
“Ya Rasûlallah! Ben bu yolculuğa, Allah beni İslâm nimetine kavuşturduktan sonra çıktım. Kâbe’yi arkama almak bana ağır geldi. Ona doğru namaz kılmak gönlüme daha sıcak geldi. Bu konuda arkadaşlarım bana karşı çıktı. Bundan dolayı içime şüphe düştü. Sizin görüşünüz nedir?” dedi.
Fahr-i Kâinat (s.a) Berâ İbni Ma’rur (r.a)’a tebessüm ederek: “Sen zaten bir kıble üzerindeydin. Keşke o konuda sabretseydin.” buyurdu.
Berâ (r.a) bu cevap üzerine tekrar Şam tarafına doğru dönerek namaz kılmaya başladı. Fakat o, Kâbe’ye doğru ilk namaz kılan olarak tarihe geçmiş oldu.
Huleyde (r. anhâ)’nın Berâ İbni Ma’rur (r.a) ile evliliğinden Bişr adında bir oğlu olmuştu. Çocuğunu İslâmî güzelliklerle büyütebilmek için çok gayret sarfetti. Çocuğun eğitimine dikkat etti. Onun gönlünün Allah ve Resûlü sevgisiyle dolması için çırpındı. Yavrusunun bir İslâm mücâhidi olarak yetişmesini istedi.
Huleyde binti Kays (r. anhâ) oğlunun adından dolayı Ümmü Bişr b. Berâ diye de anılır oldu. Allah ve Resûlüne teslimiyeti tam olan oğlu Bişr, kahramanlık ruhuyla kalbi dolu olarak yetişti. Genç yaşta o, İslâm’ın bir mücâhidi oldu.
O, İki Cihan Güneşi efendimizle birlikte Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber savaşlarına katıldı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Sonunda Hayber’de Fahr-i Kâinat (s.a) efendimize hediye olarak ikram edilen zehirli kebabtan yiyerek şehadet şerbetini içti.
Huleyde binti Kays (r. anhâ) şehid annesi olmuş ve hayatta yalnız kalmıştı. Kocası da hicretten bir ay kadar önce vefat etmişti. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz Yesrib’e hicret edince kocasının kabrini göstermek üzere başına geldi ve: “Ya Rasûlallah! Bu biat edenlerin ilki, Kâbe’ye yönelenlerin ilki, malının üçte birini vasiyet edenlerin ilki ve nakîblerden biri olan Berâ İbni Ma’rûr (r.a)’ın kabridir.” dedi.
Rasûlullah (s.a) efendimiz ashabıyla birlikte Berâ (r.a)’ın cenâze namazını kıldı ve şöyle dua etti: “Allahım! Ona mağfiret et, ona acı ve ondan hoşnut ol.”
Huleyde binti Kays (r. anhâ) devamlı Kur’ân okumayı ve ilim meclislerinde bulunmayı severdi. Hz. Aişe annemiz müslüman hanımlara hadis rivayet ederdi. O da bu derslere katılırdı.
Bir kuşluk vakti Huleyde (r. anhâ) Medine sokaklarında Fâtiha sûresini okuyarak yürüyordu. Karşısına Hz. Ali, İmran İbn Husayn ve Enes İbni Mâlik (r. anhüm) çıktı. Hz. Ali (r.a) ona: “Ümmü Bişr! Mırıldandığın nedir?” dedi. O da: “Fâtiha sûresini” okuyordum diye cevap verdi. Hz. Ali (r.a) onun gönlünü hoş edecek, ve yaptığı işin Rabbimizin rızasına vesîle olduğunu bildirecek şu müjdeyi verdi. Ben, Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizin şöyle dediğini duydum. “Fâtihâ sûresi Arşın altındaki hazineden indirilmiştir.”
İmran İbn Husayn (r.a) da şöyle dedi: Ben de Rasûlullah (s.a)’in şöyle dediğini duydum. “Fâtiha ve Âyetü’l-Kürsî’yi kullar bir evde okusun da o gün onlara insan ve cin gözü dokunsun, bu mümkün değildir.”
Enes İbni Mâlik (r.a)’da Kur’ân’ın en faziletli sûresidir diye duyduğunu söyleyerek onu sevindirmişlerdir.
Huleyde (r. anha) Rasûlullah (s.a) efendimiz’in huzurunda rahat konuşurdu. Birgün “Ya Rasûlallah! Ölüler birbirlerini tanırlar mı?” diye sordu. Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz tebessüm ederek: “A iki eli bol olası, iyi ruhlar cennet içinde yeşil kuşlar gibi dolaşırlar. Ağaç üzerindeki kuşlar birbirlerini tanıdığı gibi temiz ruhlar da birbirleriyle tanışırlar.” buyurdu.
Huleyde binti Kays (r. anhâ) Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizin rahatsızlığının arttığı son anlarında yapmış olduğu bir ziyaretini kendisi şöyle anlatır: Efendimiz’in yanına vardım. Onu sıtma nöbeti geçirirken gördüm. Mübarek alnına elimi koydum. Şimdiye kadar görmediğim bir ateşle karşılaştım. Yüreğim dayanamadı ve:
“Ya Rasûlallah! Seni hiçbir kimsenin tutulmadığı bir hastalığa, sıtmaya tutulmuş görüyorum.” dedim. İki Cihan Güneşi Efendimiz de bana: “Bize verilecek ecir ve mükâfat kat kat olduğu gibi, ibtilâlar, musîbetler de böyle kat kat olur.” buyurdu. Sonra “Halk benim hastalığıma ne diyor?” diye sordu. Ben de:
“Halk Rasûlullah’taki hastalık “zâtülcenp”tir diyorlar” dedim. Bunun üzerine Efendimiz: “Allah, Resûlüne böyle bir hastalık vermiş değildir. O sadece şeytanın bir vesvesesidir.” buyurdu. Ben tekrar: “Ya Rasûlallah! Sen bu hastalığın neden ileri geldiğini sanıyorsun? dedim. Sonra oğlum Bişr’in âteşli hâli gözümün önüne geldi de; oğlumun ölümünün ancak Hayber’de yemiş olduğu zehirli kebabdan ileri geldiğini sanıyorum!” dedim. İki Cihan Güneşi efendimiz de:
“Ey Ümmû Bişr! Ben de bu hastalığımın ancak ondan ileri geldiğini sanıyorum! Hayber’de onunla birlikte tatmış olduğum zehirli etin acısından şu anda kalb damarımın koptuğunu duymaktayım.” buyurdu.
Huleyde (r. anhâ) İki Cihan Güneşi efendimizin çektiği bu ateşli hastalığa dayanamadı ve: “Anam babam sana feda olsun Ya Rasûlallah!” diyerek gözyaşları içerisinde huzurundan ayrıldı.
Huleyde (r. anhâ) bütün ömrünü Rasûlullah (s.a)’e sadakat, sevgi üzere geçirerek ebedi aleme göç eyledi.
Allah kendisinden razı olsun. Kabri pürnur, rûhu şâd olsun. Rabbimiz bizleri şefaatlerine nâil eylesin. Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:30 AM
Hazret-i Hünsâ (r.a.)

Asıl ismi "Tamadar" olup, zekası, dirayeti, düşünce sahibi olması, güzelliği nedeniyle kendisine "Hünsâ" lakabı verildi. Hünsa Arapçada dişi ve güzel geyik manasına gelmektedir. Necd'de otururdru. Babası Kays kabilesinin Benu Süleyman kolundan meşhur şair Amr ibn-i eş-Şerid ibn-i Rubah ibn-i Yekda ibn-i Atiyye ibn-i İmreül-kays idi.
Evliliği ve Çocukları
İlk evliliği Benu Süleym kabilesinden Rivaha ibn-i Abdul-Aziz Selmi isimli bir zat ile oldu. Onun vefatından sonra Mirdas ibn-i Ebi amir ile evlendi. İlk kocasından yalnız Abdullah isimli bir oğlu vardı. İkinci kocasından Yezid ile Muaviye isimli oğulları ile Umre isimli kızı oldu.
http://www.biriz.biz/sahabiler/kadsah12.gif
İslamiyete İntisabı Risalet güneşi Mekke'de doğup dünyayı aydınlattığında, Hz.Hünsa kabilesinden bir kaç kişi ile birlikte Medine'ye geldiler, huzuru saadete vardılar. İslamiyet şerefi ile kesbi şeref eylediler. Resulullah (s.a.v.) Hünsâ'nın şiirlerini bir hayli dinlediler, fesahat ve belagatına hayran kalıp takdir ettiler.
Umumi Ahvali
Devrinin meşhur şairlerindendir.
Önceleri arada bir iki şiir söylerdi. Beni Esed kabilesiyle yapılan savaşta iki kardeşinin ölümü onu mütessir etti, onlar için mersiyeler söylemeğe başladı ve şair olarak ortaya çıktı. Bütün şiir şekillerini bilir ve her şekildede şiir söylerdi. Bütün Arap uleması ve üdebası onun zamanında ve sonrasında kadınlar arasında onun ayarında bir şair gelmediği konusunda ittifak etmişlerdir. Divanı 1888 miladi senesinde Beyrutda basılmış. 1889 da Fransızcaya çevrilmiştir.
Hazret-i Ömer'in hilafet devri, hicri 16 Kadisiye savaşı. İranlılar, müslümanlara karşı ağır kuvvvetlerle saldırıyor. Hz.Hünsa oğullarıyla birlikte savaş meydanında. Geceleyin oğullarını toplar ve onlara şunları söyler:
- Ey evlatlarım, siz kendi gönlünüzle İslamiyete sarıldınız ve kendi isteğinizle hicret ettiniz. O Allah'a yemin ederimki, ondan başka ibadet edilecek mabud yoktur. Nasıl ki siz kendi annenizin karnından çıktınız, aynı şekilde kendi babanızın da sahih ve doğru evladısınız. Ne ben sizin babanıza hiyanet ettim, ne de sizin ailenize bir leke sürdürdüm. Sizin neslinizde, nesebinizde, hiç bir bozukluk, hiç bir eksiklik, hiç bir fenalık yoktur. Siz biliyorsunuzki Müslüman olmak hasabiyle Hak Teala'nın emriyle Hak Teala'nın rızası için kafirlerle cihat edeceksiniz. Bu işin büyük sevabı olduğunuda biliyorsunuz. Siz, şunu da iyi biliyorsunuz ki ebedi hayat karşısında bu dünyanın yaşayışı hiçdir, bir kıymet ifade etmez. Hak Teala buyurmuştur:
"Ey iman edenler! Sabredin; (düşman karşısında) sebat gösterin; (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun ve Allah'tan korkun ki başarıya erişebilesiniz." (Al-i İmran Suresi 200)
Baktınız ki savaş alevlendi, savaşın ateşi meydanın her tarafını sardı, savaşa atılın, meydana girin, kılıçınızı sallayın, Hak Teala'dan fetih ve zafer dileyin, inşallah öteki dünyada fazilet ve muvaffakiyet size nasip olur.
Sabah olunca bu genç delikanlılar savaş meydanına atıldılar, cesaret, yararlılık ve kahramanlıklarını tarih sayfasına yazdırarak şehit oldular.
Hz.hünsa (r.a.) evlatlarının şehadet haberini alınca Allah'a şükrederek:
- Ya Rabbi! Onlara şehidlik şerefi bahş ettiğin için sana şükürler olsun. Ümid ederimki benim çocuklarım rahmetini elde eylemişlerdir.
Hz.Ömer (r.a.) ona çocuklarının her biri için senelik iki yüz dirhem maaş bağladı ve ismi de şehit çocuklar ile birlikte anıldı.
Vefatı
Kadisiye savaşından yedi sene sonra vefat etti.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:31 AM
Leyla Bint-i Ebi Hasme (r.a)

Leylâ binti Ebî Hasme radıyallahu anhâ, kocası Âmir İbni Rebîa radıyallahu anh ile birlikte İslâm’ın ilk günlerinde Mekke’de müslüman olan kahramanlardan...

Müşriklerin işkencelerinden kaçan ve Habeş ülkesine iki defa hicret eden çilekeş muhâcirlerden... Medine-i Münevvere’ye hevdec içinde hicret eden ilk hanım sahâbi...
O, kocası Âmir İbni Rebîa ile ilk İslâm’a koşanlardandır. Kocası Âmir, Hz. Ömer (r.a)’ın babası Hattab’ın evlâtlığı idi. Müslüman olunca ezâ ve cefâlara maruz kaldı
Müşriklerin baskıları artıp işkenceye dönüşünce Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize müracat ettiler. Sabah-akşam müşrikler tarafından rahatsız edildiklerini, her gördükleri yerde hakarete uğradıklarını hatta ağır işkencelere maruz kaldıklarını şikâyet ederek:“

– Ya Rasûlallah! Kavmimiz bize en ağır işkenceyi yapıyor” dediler. Zor durumda kaldıklarını, sabır ve tahammüllerinin kalmadığını söylediler.

İki Cihan Güneşi Efendimiz cevap vermeyip sustu. Bir müddet sonra mahzun bir şekilde sabır tavsiyesinde bulundu. Ashabından bu tür şikâyetler çoğalmaya başlayınca hicrete izin verildi peşinden de:
“Kim dinini kurtarmak için bir yerden başka bir yere göç ederse cennet ona vacip olur. Siz şimdi yeryüzüne dağılın. Yüce Allah sizi yine bir araya toplar.” buyurdu.
Âmir İbni Rebîa ve Leylâ binti Ebî Hasme (r. anhüm) inançlarını yaşayabilecekleri bir yere hicret etmek istediklerini bildirdiler ve:
“– Yâ Rasûlallah! Nereye gidelim?” diye sordular.
Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz, eliyle işaret ederek:
“İşte oraya! Habeş ülkesine.” buyurdu.
Sonra şu açıklamada bulundu:
“Çünkü orada halkını seven, etrafındakilerin hiç birine zulmetmeyen bir kral var. Hem orası bir doğruluk ülkesidir.” buyurarak o ülkeyi methu senâ etti. Oranın kralına, hükümdârına iltifat etti. Sonra ashabına:
“Yüce Allah içinde bulunduğunuz sıkıntılardan bir çıkış ve kurtuluş yolu açıncaya kadar, siz orada oturun.” tavsiyesinde bulundu.
Nübüvvetin beşinci yılında Recep ayında oniki erkek ile beş kadından oluşan, onyedi kişilik bir kafile hicret için yola çıktı. Bu İslâm’da Habeş ülkesine yapılan ilk hicret idi.
Hicret edeceği esnada Leylâ binti Ebî Hasme (r.anhâ), Ömer İbni Hattab ilk karşılaştı. Aralarında karşılıklı bir konuşma geçti. Bu hadiseyi Leylâ Hatun kendisi şöyle anlatır:
“– Habeş ülkesine doğru gitmeye hazırlandığımız sırada, kocam Âmir, bâzı ihtiyaçlarımızı almak üzere çarşıya gitmişti.
Ömer İbni Hattab beni gördü ve başıma dikildi. Kendisi o zaman müslüman olmamıştı. Bize karşı çok sert ve katı davranırdı. Ondan hep ezâ ve cefâ görmüştük. Bana doğru yaklaştı ve:
“– Ey ümmü Abdullah! Demek buradan gidiş var ha?” dedi. Ben de:
“– Evet! Vallahi, Allah’ın arzından bir yere çıkıp gideceğiz. Siz bizi işkencelere uğrattınız. Allah bize bir kurtuluş ve çıkış yolu açıncaya kadar, oralarda kalacağız.” dedim. Bana:
“– Allah yardımcınız olsun.” dedi.
Kendisinden o güne kadar hiç görmediğim bir yumuşaklık ve yufka yüreklilik gördüm.
Sonra dönüp gitti. Sanırım ki, bizim gidişimiz ona üzüntü vermişti. O sırada Âmir işini bitirip yanıma geldi. Kendisine olan biten hadiseyi naklettim ve:
“– Ey Abdullah’ın babası! Biraz önce Ömer’in bize karşı gösterdiği yumuşaklığı ve yufka yürekliliği, gideceğimize duyduğu üzüntüyü bir görmeliydin!” dedim.
Ömer’in yaptıklarını bilen Âmir:
“– Evet! Umuyorum, Allah Teâlâ her şeye kadir.” dedim.
Ömer hakkındaki kanaatini değiştirmeyen Âmir İbni Rebîa sert bir ifade ile şöyle cevap verdi:
“– Şunu iyi bil ki; sen Hattab’ın eşeğinin müslüman olduğunu görünceye kadar, o kişi müslüman olmaz!” dedi.
O zamana kadar Ömer’den hep sertlik görüle gelmişti. Müslümanlara karşı uyguladığı şiddet, sanki kendisinden ümit kestirmişti. Onun korkusuz yiğitliği, kaskatı yüreği, işi en vahim durumlara kadar götürmüştü. O, İki Cihan Güneşi Efendimiz’i öldürmeğe yeltenecek kadar çılgınlaşmıştı. Ama Allah celle ve alâ hazretleri her şeye kadirdi. O murad edince işler anında değişebilirdi. Zira gönüllere sahib olan Allah’tı. Nitekim kısa bir müddet sonra Allah Teâlâ’nın lutfuyla Ömer müslüman olmuştu.
Müşriklerin baskı ve zulümlerinden dolayı Mekke’den gizlice ayrılan bu ilk muhâcir kafilesi Cidde’de Şuaybe limanına ulaştığında, yüce Allah’ın lutfu olacak ki; ticaret için gelmiş iki gemi limanda beklemekteydi. Muhacirleri yarım altın karşılığında gemiye alıp, Habeş ülkesine doğru denize açıldı.
Necâşî’nin ülkesine gelen muhacir müslümanlar emniyet ve güven içerisinde hayatlarını sürdürmeye başladılar. Rahat bir şekilde dinlerini yaşadılar. Kimseden ne baskı ne zulüm ne de hakaret hiçbir karşı hareket görmeden ibadet ve taatlarını yerine getirdiler. Herkes inancında serbest idi. Rahat bir ortam vardı. Fakat kalbleri devamlı Mekke’ye bağlı idi. Doğup büyüdükleri şehirden ve Allah Rasûlünden uzak kalmanın hasreti onların gönüllerinden hiç çıkmıyordu. Kim bilir hangi gün ve ne zaman döneriz ümidiyle günlerini geçiriyorlardı.
Bir müddet sonra Mekke’de Hz. Ömer (r.a)’ın müslüman olduğu, müşriklerin ezâ ve cefalara son verdiği, işkencelerin bittiği ve anlaşma yapıldığına dair haberler duyan muhâcirler memleketlerine dönmeyi denediler. Mekke yakınlarına kadar geldiler. Fakat içeri alınmadılar. Duyduklarının doğru olmadığını anladılar. Mekke’ye girebilmek için bir müşrikin himayesine girmek zorunda kaldılar. Mekke’ye girdikten sonra müşrik himayesine tahammül edemeyip. Allah Rasûlünden izin alarak tekrar Habeş ülkesine ikinci defa hicret ettiler. Leylâ binti Ebî Hasme (r. anhâ) ve kocası Âmir İbni Rebîa (r.a)’da hicret edenler arasında tekrar Habeşistana döndüler.
Günler, aylar, yıllar geçmekteydi. Muhacirlerin gözü, gönlü hep Allah Rasûlünün yanına gidebilmekteydi. Mekke’den gelen tâcirlerden devamlı haberler sormaktaydılar. Onlardan alacakları sağlıklı haberlere göre hareket edeceklerdi. Mekke’ye tekrar döneceklerdi.
Birgün Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin Medine’ye hicret ettiğinin haberini almışlardı. Birçok muhacir gibi Âmir ibni Rebîa (r.a) ile hanımı Leylâ binti Ebî Hasme (r. anhâ)’da Habeş ülkesinden derhal Mekke’ye döndüler. Kısa zamanda hazırlıklarını yapıp sonra Medine’ye hareket ettiler. Amr İbni Rebîa (r.a) bir deve aldı. Hanımını hevdec içinde Kureyş’in haberi olmadan Mekke’den çıkardı.
Rasûlullah (s.a) Efendimize kavuşmanın hasretiyle, büyük bir heyecan içerisinde, yorgunluk nedir bilmeden yollarına devam edip Medine’ye ulaştılar.
Âmir İbni Rebîa (r.a), Ebû Seleme Mahzûnî (r.a)’dan sonra ilk hicret den Habeş muhaciri oldu. Leylâ binti Ebî Hasme (r. anhâ) da hevdec içinde Medine’ye gelen ilk hanım sahâbî oldu.
Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz bu çilekeş ashabını karşısında görünce pek sevindi. Onlara iltifatlarda bulundu. Yer bulup yerleştirdi. Sık sık evlerine gidip ziyaret etti. Bir ziyaretinde Leylâ binti Ebî Hasme (r. anhâ)’nın bir davranışına şâhid oldu. Onun çocuğuna şöyle seslendiğini duydu:
“– Gel! Bak sana ne vereceğim.” diyordu.
Sevgili Peygamberimiz Leylâ Hatuna sordu:
“– Çocuk yanına gelince ne vereceksin?” dedi.
Leylâ Hatun da:
“– Ona hurma vereceğim.” diye cevap verdi.
Bunun üzerine İki Cihan Güneşi Efendimiz Leylâ Hatun’a şöyle söyledi:
“– Eğer çocuğa bir şey vermeseydin bu söz defterine bir yalan olarak yazılacaktı.” buyurdu. (Ebû Dâvut, Edeb, 79. Ahmed b. Hanbel, Müsned III, 447)
Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz ashabını böylesine titiz yetiştirdi. Devamlı onları eğitti. İslâm’ın güzel ahlâkını onlara öğretti.
Kimse aldatılmamalıydı. Aldatılan bir çocuk, hatta kendi çocuğumuz bile olsa böyle yanlış bir hareket yapılmamalıydı. Yavrumuzun bu ahlâksızlığı öğrenmesine dahi fırsat verilmemeliydi. Zira; “Bizi aldatan, bizden değildir.” buyurulmuştu. (Müslim, İman, 164)
Allah onlardan razı olsun. Rabbımız cümlemizi şefaatlerine nâil eylesin. Amin.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:31 AM
Kayle binti Mahreme (r.a)

Kayle binti Mahreme radıyallahu anha Benî Temim kabîlesinden İslâm’a ilk giren hanımlardan… Anlayış, idrak ve seziş kabiliyeti yüksek bir hanım sahâbî…
Bir heyet içerisinde Medine’ye gelerek Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in huzurunda bulunma şerefine eren ve tereddüt göstermeden hemen biat eden bir bahtiyar…
Gördüğünü detaylı bir şekilde nakletme ve düşüncelerini güzel bir üslub içerisinde anlatabilme kabiliyetine sahip, ifadesi net, fesâhatte örnek bir hanım…
O, benî Temim kabîlesinin Anberoğulları koluna mensuptur. Annesi Safiyye binti Sayfi, Cahiliye devri şâir ve hatiplerinden Eksem ibni Sayfi’nin kız kardeşidir.
Kayle binti Mahreme, Bekir İbni Vâil oğulları heyetinin elçisi Hureys ibni Hassân ile birlikte Medine-i Münevvere’ye gelerek Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’e biat etmiştir.
O, kabilesinden İslâm’a ilk giren hanımlardan biri olma şerefini elde eden bir bahtiyardır. Medine-i Münevvere’ye geldiğinde Peygamberimiz’in huzûrunda şâhid olduğu olayları ve gördüklerini etraflıca anlattığı uzunca bir rivayeti vardır.
Buhârî, el-Edebü’l-Müfred adlı eserinde, Ebû Dâvud ve Tirmîzî Sünen’lerinde bu rivayetin bir kısmına yer verirler.Taberânî ise onun tamamını kitabına almıştır. İbni Hacer el-Askalânî de, sahâbîlerin hayatına dair el-İsâbe adlı eserinde bu uzun rivayeti nakleder.
Onun bu rivayetinden kendisinin anlayış ve seziş kabiliyeti yüksek bir hanımefendi olduğu anlaşılmaktadır. Zira şahit olduğu olayları ve gördüklerini etraflıca, detaylı bir şekilde anlatması, ifade ve anlatım tarzı, ayrıntılara gösterilen dikkat onun bu yönünü bize açık ve net olarak göstermektedir.
Riyazüssalihîn’de geçen kendi rivayet etmiş olduğu hadis-i şerifte onun bu özelliklerini bâriz bir şekilde görmek mümkündür. Şöyle ki:
Kayle binti Mahreme radıyallahu anha şöyle der:
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’i dizlerini karnına dayamış, ellerini koltuklarının altına koyup, kaba etleri üzerine oturmuş vaziyette gördüm. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’i böyle huşû ve huzû içinde mütevâzî bir vaziyette oturur görünce, korkudan irkildim. (Ebû Dâvud, Edeb 22)
Kayle radıyallahu anha, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin heybetinden korkup sarsılmıştır. O mecliste bulunan bir sahâbi durumu farketmiş ve Peygamberimize:
-Ya Rasûlallah! Şu fakir kadıncağız korkup sarsıldı, deyince, Peygamber Efendimiz arka tarafında durmakta olan Kayle’ye, kendisini görmeksizin eliyle işaret ederek:
“- Ey fakir kadıncağız! Sâkin ol ve gönlünü rahat tut,” buyurmuştur. Kayle diyor ki:
- Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem böyle söyleyince, Allah kalbimdeki korkuyu ve irkilme hissini giderdi. (Riyazüssalihîn Tercüme ve şerhi, c. 4, s.364-366)
İki Cihan Güneşi Efendimiz her halinde olduğu gibi oturuşunda da mütevâzî idiler. Onun her hal ve hareketi oturuşu, kalkışı, yürüyüşü bir huşû ve hudû halini yansıtırdı. Kendisini görenler üzerinde bir saygı, sevgi ve kalbten gelen bir irkilme hissi uyandırırdı.
Kayle binti Mahreme (r.anha)’nın rivayet ettiği bir hadis-i şerif de Sünen-i Ebî Davud’da geçmektedir.
Bu hadisde onun müslüman oluşu ile ilgili bilgiler, şahsiyet ve karakteri ile ilgili davranışlar ve Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin huzurunda fikir ve düşüncesini açıkca beyan edebilme hâli görülmektedir. Şöyle ki:
Kayle binti Mahreme radıyallahu anh’den şöyle rivayet edilmiştir:
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in yanına geldik. Bekir bin Vâil’in elçisi, Hureys ibni Hassan’ı kastederek dedi ki:
-Arkadaşım öne geçti. Kendisi ve kavmi yerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e İslâmiyet üzerine biat etti. Sonra şöyle dedi:
-Ya Rasûlallah! Bizimle Beni Temim arasında Dehna mevkii hakkında bir anlaşma yaz. Onlardan misafir ve komşu olanlardan başka tek bir kimse bizim tarafa Dehna’ya geçmesin.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem kâtiplerinden birine: “- Ey oğul! Dehna hakkında Hureys’e bir senet yaz” buyurdu.
Ben ona Dehna’nın verilmesinin emrolunduğunu görünce,oranın kendi memleketim ve evim olması yönüyle beni bir üzüntü kapladı ve:
“-Ya Rasûlallah! Bu senden adaletli bir istekte bulunmadı. Gerçekten şu Dehna senin yanında develerin bağlandığı, salındığı yer, koyunların da merasıdır. Temim oğullarının kadınları ve oğulları hemen onun arkasındadır” dedim.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem:
“- Ey oğul,yazmaktan vazgeç. Bu kadıncağız doğru söyledi. Müslüman müslümanın kardeşidir. (Dehna’da bulunan) su ve ot (Bekir bin Vâil ile Beni Temim’den) her ikisine de yeter. (Orada fitne vericilere (şeytanlara) karşı birbirlerine yardım ederler.” buyurdu. (Sünen-i Ebî Davud, Hadis no: 3070)
Dehna: Beni Temim yurdunda suyu az, otu çok meranın adıdır. Bekir bin Vâil buranın kendilerine verilmesini, bunun da bir senetle tesbitini istemişlerdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz önce vermek istemiş, sonra Kayle’nin hatırlatması üzerine bundan vazgeçmiştir.
Kayle binti Mahreme (r. anha) Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin sevgisiyle gönlünü doldurmuş, onun tavsiyelerini harfiyyen yerine getirme gayreti içerisinde yaşayan bir muhabbet eridir.
Onun bu hassasiyetini yatsıdan sonra yatağına uzandığı zaman yaptığı şu uzunca duâda görebilmekteyiz. Kızlarından Uleybe, annesinin şöyle dua ettiğini nakletmiştir:
“Bismillâh. Allah’a dayandım. Yan tarafıma uzandım. Günahıma tevbe ettim.”
Bunu birkaç kez tekrarladıktan sonra;
“Allah’a sığınırım. O’nun tam kelimelerine sığınırım ki, ne iyi ne de kötü kimse bu kelimeleri aşamaz.
Gökten inen ve göğe yükselenlerin şerrinden, yere inen ve oradan çıkanların şerrinden, gündüzün şerrinden, gece gelip çatanların şerrinden Allah’a sığınırım. Ancak hayırla gelip çatanlar müstesna.
Allah’a iman ettim. O’na sımsıkı bağlandım. O’na dayandım, O’na güvendim.
Kudretine her şeyin teslim olduğu Allah’a hamdolsun.
Yüceliğine, izzetine ve azametine her şeyin boyun büktüğü Allah’a hamdolsun.
Hükümranlığı karşısında her şeyin boyun eğdiği Allah’a hamdolsun.
Arşının izzetine hürmetine, kitabındaki sonsuz rahmet hürmetine, yüce şânın hürmetine, ism-i âzam hürmetine bize rahmet nazarıyla bakmanı niyaz ederim.
Bize öylesine bir rahmet nazarıyla bak ki; Bu bakış bizim için affetmediğin bir günah, görmediğin bir ihtiyac, helâk etmediğin bir düşman, giydirmediğin bir çıplak, ödemediğin bir borç bırakmasın.
Bizim için derleyip toparlamadığın, dünya ve ahırette bizim faydamıza olan hiçbir işi bırakmayan ey merhametlilerin merhametlisi Allah’ım!..
Allah’a iman ettim. O’na bağlandım. O’na güvenip dayandım.
Sonra 33 defa “Sübhânallah”; 33 defa “Allahu Ekber”; 33 defa “Elhamdülillah” derdi.
Ey kızım! Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin huzûruna kızı Fâtıma bir yardımcı istemek için gelmişti. Efendimiz o biricik kızına hizmetciden daha hayırlı bir şey söyleyeyim mi? buyurdu. O da: Evet dedi. Bunun üzerine yukardaki tesbihleri yatarken okumasını tavsiye etti. (Taberânî c.10,s.25)
Derin tefekkür ve rakik bir kalbe sahib olan Kayle binti Mahreme (r. anha) gönül âlemi zengin bir hanım sahâbîdir. Hayatının son dönemleri ve ölüm tarihiyle ilgili bilgilere kaynaklarda rastlanamamaktadır.
Allah ondan razı olsun.
Rabbimiz cümlemizi şefaatlerine mazhar eylesin. Âmin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:32 AM
Rubeyyi Binti Muavviz (r.a)

Rubeyyi binti Muavviz radıyallahu anhâ ilmî ve siyasî toplantılara katılan hanım sahâbîlerden... Medine’de İslâm’ın yayılmasına bilgisiyle, görgüsüyle hizmet eden bir hanımefendi... Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin evine gelip istirahat ettiği bir bahtiyar hanım!..
O, Medineli olup Hazreç kabilesinin Beni Neccar koluna mensuptur. Babası Muavviz İbni Hâris’tir. Annesi Ümmü Yezid’dir.
Rubeyyi babası ile birlikte müslüman oldu. Amcası Muaz İbni Hâris, Birinci Akabe görüşmesinde İslâm’la şereflenip Medine’ye geldiğinde kardeşi Muavviz İbni Hâris’de anlatılanlardan etkilenip müslüman olmağa karar verdi. Kızı Rubeyyi de, babasıyla birlikte kelime-i şehadet getirerek İslâm’ın ilklerinden oldular.





Düşmanlıkla çalkalanan Yesrib’de İslâm yayılmaya başladı. Yıllardan beri Evs ve Hazreç arasında devam eden savaşlar halkı usandırmıştı. Yeni dinin huzur ve mutluluk getireceğine inanıyorlardı. Müslüman olanlardaki değişiklikleri görüyorlardı. Onların güzel ahlakına ve dürüst davranışlarına hayran kalıyorlardı.
Yesrib’teki müslümanlar Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’e muracaatla kendilerine Kur’ân’ı öğretecek bir muallim istediler. Rubeyyi’nin amcası Muâz (r.a) ile bir kaç kişiden oluşan heyet Mekke’ye gelip efendimize durumu arzettiler. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz Mus’ab İbni Umeyr (r.a)’ı onlara İslâm ve Kur’ân’ı öğretmek üzere birlikte gönderdi.
Mus’ab (r.a)’ın gayretleri ve güzel davranışlarıyla kısa zamanda Yesrip’te müslümanlar çoğalmağa başladı. Mekke’deki müslümanlar çok ağır şartlar içinde yaşıyorlardı. Tahammülü güç işkencelere maruz bırakılıyorlardı. Ezâ ve cefâlar artınca hicret izni verildi. Müslümanlar Medine’de toplanmaya başladı. Hz. Ömer (r.a) ile birlikte aynı kafilede Iyas İbni Bükeyr ve kardeşleri Âkil, Âmir ve Hâlid İbni Bükeyr (r. anhüm) de hicret ettiler. Kuba köyünde Rifaa İbni Münzir (r.a)’ın evine misafir oldular. Bir müddet sonra da Rasûlullah (s.a) efendimiz Medine’ye hicret ettiler.
Medine’liler neşe ve sevinç içerisinde İki Cihan Güneşi Efendimiz’i karşıladılar. Teker teker bey’at ettiler. Rubeyyi binti Muavviz (r. anhâ) da biatını yeniledi.
Muhacir ile Ensar arasında kardeşlikler kuruldu. Müslümanlar güçlenmeye başladı. Bu arada Mekke’den hicret edip gelen Iyas İbni Bükeyr (r.a) Rubeyyi binti Muavviz (r. anhâ) ,ya evlenme teklifinde bulundu. Karşılıklı kabulden sonra Efendimizin duâsıyla nikâhları kıyıldı.
Rubeyyi binti Muavviz (r. anhâ) Resül-i Ekrem (s.a)’e son derece bağlı idi. Onun bir dediğini iki etmezdi. Onun üzerine öylesine titrer idi ki; küçücük bir tozun bile üstüne konmasına gönlü razı olmazdı.
İki Cihan Güneşi efendimiz düğünlerinin ertesi günü Rubeyyi (r. anhâ)’nın ziyaretine gitti. O sırada küçük kızlar def çalıyordu.
Rubeyyi (r. anhâ)’nın Bedir’de şehit düşen babasının ve diğer şühedânın kahramanlıklarını dile getiren şiirleri sesli olarak söylüyorlardı. Şehitleri şiirlerle övüyorlardı. İçlerinden birisi: “Ve finâ nebiyyün ya’lemü mâ yekûnü fi gadin” mısrasını söylemişti. Yani “aramızda yarın ne olacağıni bilen bir peygamber var.” demişti.
Resûl-i Ekrem (s.a) hemen müdahale etti ve: “Dikkat edin bu sözleri söylemeyin. Aramızda yarın ne olacağını bilen var demeyin.”buyurdu.
Rubeyyi (r. anhâ) bilgili, zeki bir hanımdı. İlmi meclislerinde bulunmayı severdi. Efendimizden çok hadis öğrenmişti. Abdest ile ilgili hadis ondan naklen gelmiştir. Bu konuda ashab-ı kiram gelir Rubeyyi (r. anhâ)’ya sorardı. Zira Resûlü Ekrem (s.a) efendimiz bir gün onun evinde öğle vakti istirahat etmiş, kalkınca abdest almıştı. Rubeyyi (r. anhâ) da Efendimizin nasıl abdest aldığına iyice dikkat edip öğrenmişti. Abdest alışını tamamlayıncaya kadar ayakta bekleyip, hizmet etmişti.
***
Birgün Âkil İbni Ebî Tâlib, Rubeyyi (r. anhâ)’yı ziyarete geldi. Rasûlullah (s.a)’in nasıl abdest aldığını sordu. Rubeyyi (r. anhâ) şöyle anlattı.
“Sevgili Peygamberimiz bize sık gelirdi. Birgün öğle vakti istirahat etti. Kalkınca su istedi. Su dolu bir ibrik getirdim. Önce ellerini güzelce yıkadı. Ağzına, burnuna su verdi. Yüzünü üç kere yıkadı. Sağ kolunu dirsekle beraber üç defa, aynı şekilde sol kolunu ovarak yıkadı. Sonra başını meshetti. Kulaklarının içini, dışını ve boynunu meshetti. Daha sonra sağ ayağını, topuklarıyla beraber üç defa, aynı şekilde sol ayağını yıkadı. Abdest almayı tamamlayınca şöyle dedi: “Benim bu abdestim gibi kim abdest alır sonra huşû ile iki rekat namaz kılarsa geçmiş günahları affolunur.” buyurdu.
***
Bir gün yine Muhammed İbni Ammar (r.a) Rubeyyi binti Muavviz (r. anhâ)’dan Resûl-i Ekrem (s.a)’in şekil ve şemâlini sordu. Bu soru karşısında duygulanan Rubeyyi (r. anhâ) kalbinde coşup taşan sevgiyi şöyle dile getirdi:
– “Ey oğul! Eğer sen onu görseydin, güneş doğuyor zannederdin...” dedi.
Rubeyyi (r. anhâ) Hz. Osman (r.a)’ın halifelik dönemini de yaşamıştır. Hayatlarının sonuna doğru ailevî bir geçimsizlik zuhur eder. Kocası ile aralarında şöyle bir konuşma geçer. Rubeyyi (r. anhâ):
– “Bütün mallarımı sana vermek suretiyle senden boşanmak istiyorum.” diye kocasına teklifte bulunur. Kocası teklifi kabul eder ve bütün sahib olduğu mala el koyar, hepsini alır. Rubeyyi (r. anhâ) sadece zırhını vermez. Kocası halifeye şikâyet eder. Hz. Osman (r. anhâ)’ın huzuruna birlikte duruşmaya çıkar. Her şeyi orada anlatılınca Hz. Osman (r.a):
– “İleri sürdüğün şart gereğince, dilerse onu da alır.” hükmünü verir. Rubeyyi (r. anhâ) savaşlarda giydiği zırhı da verip kocasından ayrılır.
Rubeyyi (r. anhâ) cesûr kahraman bir hanımdı. Bir çok savaşlara iştirak ederek müslümanlara hizmet etti. Çok yararlılıklar gösterdi. Askerlere su taşıdı. Yaralıları Medine-i Münevvere’ye nakletme konusunda yardımcı oldu. Babası ve amcası Bedir’de şehit düştü.
Rubeyyi binti Muavviz (r. anhâ) hayatının son dönemlerinde kendini tamamen ibadete verdi. Oğlu Muhammed ile birlikte hayatlarını geçirdiler. Onun Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizden yirmi küsür hadis-i şerif naklettiği ve Abdullah İbni Abbas (r. anhüm)’ın da kendisinden bazı meseleler sorup müzakere ettiği rivayet edilmektedir.
Rubeyyi binti Muavviz (r.anha)’nın siyasî toplantılara katıldığı veya o taplantılarda konuşulan konulara kulak misafiri olduğu da nakledilmektedir. Hz. Osman (r.a)’ın halifeliği döneminde valileriyle ilgili olarak ortada konuşulan lâfları Ömer İbni Seleme, Ebû Musa el-Eş’ari Kusem İbni Abbas, Said İbni As aralarında konuşurken Rubeyyi binti Muavviz (r. anhâ) da bu sözleri duymuştu. Derin bir teesüre kapılmış ve bey’atine sâdık kalmıştı. Fitnelerden uzak kalarak yaşamayı tercih etmiş ve kendini tamamen ibadete vermişti.
Allah ondan razı olsun. Rabbımız bizleri şefaatlerine nail eylesin. Amin

Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:32 AM
Seffâne Binti Hâtim (ra)

Rubeyyi binti Muavviz radıyallahu anhâ ilmî ve siyasî toplantılara katılan hanım sahâbîlerden... Medine’de İslâm’ın yayılmasına bilgisiyle, görgüsüyle hizmet eden bir hanımefendi... Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin evine gelip istirahat ettiği bir bahtiyar hanım!..


O, Medineli olup Hazreç kabilesinin Beni Neccar koluna mensuptur. Babası Muavviz İbni Hâris’tir. Annesi Ümmü Yezid’dir.
Rubeyyi babası ile birlikte müslüman oldu. Amcası Muaz İbni Hâris, Birinci Akabe görüşmesinde İslâm’la şereflenip Medine’ye geldiğinde kardeşi Muavviz İbni Hâris’de anlatılanlardan etkilenip müslüman olmağa karar verdi. Kızı Rubeyyi de, babasıyla birlikte kelime-i şehadet getirerek İslâm’ın ilklerinden oldul
Seffâne binti Hâtim radıyallahu anhâ cömertliği ile meşhur bir âilenin ferdi... Akıllı, zeki bir hanımefendi... Babasının cömertliği darb-ı mesel haline gelmiş olan Hâtim-i Tâî’nin kızı...
Güzel konuşan, kendini ifadede acze düşmeyen, cesâret sâhibi bir hanım...
Esir düştükten sonra İslâm’la buluşan ve kardeşi Adiy İbni Hâtim’in de müslüman olmasına vesîle olan bahtiyar bir hanım sahâbî!..
O Yemen taraflarında yaşayan Tayy kabilesine mensuptur. Babası cömertliğiyle meşhur Hâtim-i Tâyî’dir. Akıllı bir kadın olan Seffâne binti Hâtim’in İslâm’la buluşması şöyle olmuştur:
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz, hicretin dokuzuncu yılında Tayy kabilesi üzerine Hz. Ali (r.a) komutasında bir birlik gönderdi. Tayy kabilesinin meşhur putu Füls’ü yıkıp ortadan kaldırmasını istedi.
Hz. Ali (r.a)’ın Tayy kabilesi topraklarına baskın düzenleyeceğini haber alan Adiy İbni Hâtim, aile efradını alarak Şam taraflarına kaçtı. Kızkardeşi Seffâne ise kabilesi içinde kaldı.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin atlıları bu kabilenin topraklarına girince Hz. Ali (r.a) komutasındaki süvariler Tayy kabilesine bir gece baskını düzenledi. Hz. Ali (r.a) halka; “lâ ilâhe illallah” deyin canınızı ve malınızı kurtarın diye ilân ettirdi. Müslüman olanlara dokunulmadı. Kabilenin diğer fertleri toptan esir alındılar. Süvâri birliği bir çok esir alarak, ganîmet ve mallar elde ederek döndüler.
Medine-i Münevvere’ye getirilen esirler Mescid-i Nebî’nin yanında bulunan esirlerin toplandığı yere kondu. İçlerinde Tayy kabilesinin reisi Adiy İbni Hâtim’in kızkardeşi Seffâne binti Hâtim de vardı.
Seffâne akıllı zekî ve özgüvene sâhib bir kadındı. İslâm’a karşı kalbinde bir sıcaklık oluşmuştu. Zira sefer halinde iken, yol boyu gelirken kendisine kötü davranılmamıştı. Rasûlullah (s.a)’in atlılarından hiç bir sert ve kaba hareket görmemişti. İnsanlara şefkat ve merhamet ile muamele ettiklerine şahit olmuştu. Müslümanların bu davranışı ona çok tesir etti. İslâm’ın şefkat ve merhameti onun gönlünde iman nurunun parlamasına vesîle oldu.
O Rasûlullah (s.a) ile görüşmek istedi. Efendimizin huzuruna çıkartıldı.
Bir rivayete göre de Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz esirlerin bulunduğu tarafa doğru gelmişti de Seffâne hemen ayağa kalkıp müslüman olduğunu söyleyip kendisini tanıtmıştı. Şöyle ki:
“Ya Rasûlallah! Ben Hâtem-i Tâî’nin kızıyım. Şüphesiz babam kendisine sığınanları korur, ihtiyaç sahiplerine yardım eder, açları doyurur, yemek yedirir, kendisinden bir şey isteyeni reddetmezdi.” dedi. Sözüne devam ederek:
“Şimdi babam öldü. Kılavuzum, ortadan kayboldu. Bana lütufta bulun. Beni esaretten kurtarmanı senden rica ediyorum.” dedi.
İki Cihan Güneşi efendimiz ona:
“ – Senin kılavuzun kim?” diye sordu.
O da:
“ – Adiyy İbni Hâtim” dedi.
Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz:
“– Şu Allah ve Resûlünden kaçan Adiyy İbni Hâtim mi?” dedi ve yürüyüp geçti.
Ertesi gün Rasûlullah (s.a) Mescidden dışarı çıktığında yine esirlerin toplandığı yerden geçiyordu. Seffâne binti Hâtim tekrar ayağa kalktı ve:
“ – Ya Rasûlallah babam öldü. Elçi ortadan kayboldu. Bana yardım eyle. Esaretten kurtar. Memleketime gönder.” dedi.
Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz Seffâne (r. anhâ)’nin bu samîmi isteğini yerine getirmek üzere şöyle cevap verdi:
“ – Tamam. Fakat gitmekte acele etme. Kavminden güvenli bir kimse gideceği zaman bana haber ver.” buyurdu.
Seffâne binti Hâtim (r. anhâ) İslâm’la şereflenişinin ve Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizden izin çıkmasının sevinciyle döneceği günü beklemeye başladı.
Nihayet memleketlerinden bir kervanın geldiğini duydu. Onlarla güven içerisinde gidebileceğini düşünerek hemen Fahr-i Kâinat (s.a) efendimizin huzuruna çıktı ve:
“ – Ya Rasûlallah! Beni götürecek, güvendiğim insanlardan bir kervan geldi.” dedi.
İki Cihan Güneşi efendimiz Seffâne binti Hâtim (r. anhâ)’ya bir deve hazırlattı. Ona yiyecek, içecek ve giyecek verdi. Türlü hediyelerle onu uğurladı.
Seffâne (r. anhâ) samimi bir müslüman olarak memleketine dönüp ailesinin ve kabilesinin İslâm’a girmesini arzu ediyordu.
Bunun için Şam taraflarına kaçan kardeşine ulaşmak üzere kervanla Suriye’ye gitti. Orada Adiyy İbni Hâtim’i buldu.
Olan biten, başından geçen hadiseleri bir bir kardeşine nakletti. Anlatılanları dikkatle dinleyen Adiyy İbni Hâtim’de bir merak uyandırdı. Seffãne (ranhâ) Sözüne devam ederek Rasûlullah (s.a)’in şefkat, merhamet, afv ve mûsâmahasına, cömertliğine hayran kaldığını söyledi. Kendisine karşı nâzik davranışlarından, hediyelerle uğurlayışından bahsetti.
Seffâne (r. anhâ) akıllı ve zekî bir hanım olduğu için kardeşi Adiy İbni Hâtim ona güvenirdi. Onun sözlerine değerlendirmelerine önem verirdi. Allah Rasûlünü görmüş birisi olarak kardeşine özel bir soru yöneltti ve:
“ – Şu zâtın işi hakkındaki görüşün nedir?” dedi.
Seffâne (r. anhâ) bu soru ile kardeşinin gönlünün İslâm’a ısındığını anladı. Eski inadının kalmadığını, kin ve öfkesinin söndüğünü düşündü. Adiyy İbni Hâtim’in onurunu okşayarak, tatlı dil ve yumuşak bir üslûbla onun aklına hitab ederek şöyle konuştu:
“Vallahi ey kardeşim, senin ona acele iltihak etmeni düşünürüm. Ona süratle katılmanı uygun görürüm.
Eğer o gerçekten bir peygamber ise ona önce giden için bir fazilet vardır. Ona tâbi olmakta başkalarının önüne geçmen senin için bir fazilet ve üstünlükdür.
Eğer o bir hükümdar ise, onun sâyesinde Yemen’deki saltanatını kaybetmez, seçkin insanlar içinde kalırsın. Hor ve hakir bir duruma düşmezsin! Artık karar sana aittir!” dedi.
Adiy İbni Hâtim’in kalbine çok tesir eden bu sözler onun zihninde yer etti. Onu düşünmeye sevk etti. İslâm’a yönelişini sağladı. İman nurunun kalbine girmesine ve gönlünde güzel ufuklar açılmasına vesîle oldu. Kızkardeşi Seffâne’ye cevap olarak:
“ – Vallahi söylediklerin yerinde bir görüştür. Ben bu zâta gideceğim. O bir yalancı ise bana zarar vermez. Eğer doğru ise söylediklerini dinler, kendisine tâbî olurum!” dedi.
Adiy İbni Hâtim hiç vakit kaybetmeden yola çıktı. Medine’ye geldi. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin huzuruna çıktı ve kelime-i şehâdet getirerek İslâm’la şereflendi.
Seffâne binti Hâtim (r. anhâ) akıllı, zekî hareketleriyle konuşmasının güzelliği ve ifadelerinin tesirli olmasıyla tanınmıştı. O, esâret hayatında gösterdiği cesaretle birlikte hem kendisi İslâm’ın nûruna kavuşmuş, hem de kardeşi Adiyy İbnî Hâtim’in bu nur halkasına girmesine vesile olmuştur.
Allah ondan razı olsun.
Cenâb-ı Hak cümlemize Seffâne (r. anhâ) gibi ince düşünceli, zekîce hareket edebilmeyi nasib eylesin. Bizleri dâima şerlere kilit, hayırla anahtar eylesin. Amin
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:33 AM
Sümeyye binti Habbat (r.a)

Hazret-i Sümeyye radıyallahu anhâ İslâm’da ilk şehid olan hanım sahâbî...

Ammar İbni Yâsir radıyallahu anh’in annesi... Ailecek kocası Yâsir ve oğlu ile beraber müşriklerin işkenceleri altında inlemelerine rağmen, imanlarından taviz vermeyen bir iman eri... Allah ve Rasûlü yolunda şerefle ölmeyi göze almış yiğitler...

Şirke düşmemek için çırpınan, ezâ ve cefâlara sabırla direnen bir mü’min âile... İslâm’ın ilk çilekeş ailesi... Allah ve Resûlü yolunda can veren ilk şehidler.
Sümeyye binti Habbat, Mahzumoğullarından Ebû Huzeyfe İbni Muğıre’nin câriyesi idi. Hizmetiyle kendini sevdirmişti. Ebû Huzeyfe onu Yâsir ile evlendirdi. Yâsir, Yemen’den kalkıp Mekke’ye gelen ve Ebû Huzeyfe’ye sığınarak yanında çalışan bir gençti. Çocukları olunca Yâsir’i âzat etti.




Bu evlilikten büyük sahâbî Ammar İbni Yâsir (r.a) dünyaya geldi. İslâm’in ilk günlerinde bu bahtiyar âilenin fertleri birlikte İslâm’la şereflenerek birer iman fedâisi oldular. Azgın müşriklerin akıl almaz işkencelerine mâruz kaldılar. Mekke’de kendilerini koruyacak kimseleri olmadığı için en acılı, en şiddetli işkencelere tâbî tutuldular. Başta Mahzumoğulları olmak üzere Kureyş müşriklerinin en ağır işkencelerine uğradılar. Güneşin en sıcak olduğu öğle vakitlerinde, kızgın kumlar üzerinde câniler tarafından develere bağlatılarak sürüklendiler. Kor parçası alev alev yanan kayalarla vücutlarını dağladılar. Amma aslâ imanlarından geri döndüremediler.
Yâsir âilesi olarak karı-koca ve oğulları Ammar (r.anhüm) imanda sebat etmenin en güzel örneğini verdiler. Canları pahasına da olsa Allah’a ve Resûlüne inanmanın ne büyük güç ve seâdet olduğunu gösterdiler. Karı-koca birlikte şehid edildiler. Yâsir (r.a.) ile Sümeyye ana İslâm’ın ilk şehidleri olarak tarihin şeref sayfalarına geçtiler.
Birgün İki Cihan Güneşi Efendimiz bu kahraman aileye işkence yapılan yere gitti. Uzaktan Rasûlullah (s.a)’in geldiğini görünce acılarını unutarak ona doğru bakmaya başladılar. Sanki onu karşılamak istercesine gözlerini ondan ayırmadılar. Yapılan işkencelere aldırış etmeden onu görmenin sevinciyle ferahladılar. Yanlarına yakınlaşınca Rahmet Peygamberi Efendimiz onların direnclerini artıracak, imânlarını koruma konusunda sabır ve tahammül gücü verecek, çektikleri ezâ ve cefâlara karşı tesellî ve teskîne vesîle olacak şu müjdeyi verdi:
“Sabredin ey Yâsir âilesi! Sabredin ey Yâsir âilesi! Sizi cennetle müjdelerim.” diye seslendi.
İslâm’ın ilk çilekeşlerine ebedî kalacakları yurdu yani cenneti vaad ederek, Dârüsselâm’ı = selâmette kalınacak yeri hedef olarak gösterdi. Ama insan âcizdi. Zayıf yaratılmıştı. Günler hep böyle işkence altında mı geçecekti. Yâsir (r.a) büyük bir teslimiyet içerisinde tekrar:
“Yâ Rasûlallah! Vakit hep böyle mi geçecek?” diye sordu.
Şefkat Peygamberi Efendimizin de yüreği sızlamaktaydı. Onlara yapılan işkenceyi kendine yapılmış gibi hissetmekteydi. Ama beşer olarak bir mücâdele verilmesi gerekiyordu. Onların direnmelerini istedi ve: “Allahım Yâsir âilesini rahmet ve mağfiretini ihsan et!”diye duâ etti. Onları ancak bu şekilde teselli etmeye çalıştı.

Aradan bir kaç gün geçmişti. İşkenceler devam etmekteydi. Yâsir (r.a) yaşlı idi. Yapılan ezâ ve cefâlara dayanamadı ve ruhunu teslim etti. Allah ve Rasûlü yolunda, iman mücâdelesinde erkeklerden ilk şehid olma bahtiyarlığına erişti.
Ebû Cehil’in amcası Ebû Huzeyfe, Yâsir’in şehâdetinden sonra bütün hıncını Sümeyye ve oğlu Ammar’dan almak istedi. Zalimliğinden bitkin bir halde kalmış ve yorulmuştu. Amcası Ebû Cehil’e: “Sümeyyenin işini de sana bırakıyorum.” dedi.
Ebû Cehil kininden, kibirinden gözü dönmüş vahşîler gibi Hazreti Sümeyye (r.anhâ)’ya doğru yöneldi ve öfke ile: “Sen güzelliğine âşık olduğun için Muhammed’e iman ettin.” diye hakaret etti. Sümeyye anamız da o sefih kişiye ağır lâflar söyleyerek karşılık verdi. Ebû Cehil iyice kudurdu. Duyduğu lâflarla suratına tükürülmüşe dönen sefih, zâlim, dinsiz, vahşî herif elindeki mızrağı Sümeyye annemize saplayarak şehid etti.
Ne yüce iman!.. Ne sabır!.. Ne tahammül!.. Ve ne güzel son!.. Zâlimin karşısında susmamak ne şecaat!.. Hakkı savunmak ve her yerde haykırmak ne kahramanlık!.. İman ne büyük güç!.. İmansız yürek hakîkaten sînede yük!.. Allahım bizleri de birer iman fedâisi eyle!.. Üç günlük dünyaya aldananlardan eyleme!.. Dâimâ hakkı tutup kaldırabilmeyi nasîb eyle!.. İmanla yaşayıp imanla Sana kavuşanlardan eyle!.. Amin.
Hz. Sümeyye (r.anhâ) İslâm’ın ilk hanım şehidi olma bahtiyarlığına eren cesur bir iman eridir. İslâm uğruna katlandığı fedakârlıklarıyla ün salmış, Allah ve Resûlü yoluna canını koymuş bir kahraman anne.
Hz. Sümeyye (r.anhâ)’nın oğlu Ammar İbni Yâsir (r.a) işkenceden kurtulunca doğru İki Cihan Güneşi Efendimizin huzuruna vardı. Annesinin böylesine acıklı bir şekilde şehid edilmesine çok üzüldüğünü ve artık yapılan zulümlere tahammüllerinin kalmadığını bildirdi. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz yine Ammar (r.a)’a sabır tavsiye etti. Haklarında: “Allahım! Yâsir âilesinden hiç birisine ateş ile azap etme.”diye duâ buyurdu.
Ümmetin Firavn’ı diye nitelendirilen azgın müşrik Ebû Cehil Bedir Savaşında öldürüldü. Şefkat Peygamberi Efendimiz o gün Ammar (r.a)’a hitaben: “Allah Teâlâ annenin katilini öldürdü.”buyurdu.
Rabbımız bu iman fedâisi âileye rametini bol eylesin. Cümlemize onların mücâdele aşkından, sabır ve metanetinden hisseler alabilmeyi ve şefaatlerine erebilmeyi nasîb eylesin. Amin.

Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:34 AM
Sümeyra binti Kays (r.a)

Sümeyra binti Kays radıyallahu anha Uhud’da gösterdiği örnek davranışıyla unutulmayan bir hanım sahabi!... “O sağ olduktan sonra her musibet hiç gelir bana” diyebilen bir iman eri!... Uhud günü Allah rasûlünü dünya gözüyle görebilmek için çırpınan ve bir an önce ona sağ olarak kavuşabilmek hasretiyle yanan bahtiyar bir hanım!...

O, Dinaroğulları kabilesine mensuptur. Hakkında fazla bilgi bulunmamakla birlikte onun tek bir hareketi bile bizlere ne kadar engin bir iman ve heyecan vermektedir. Gönlümüzdeki muhabbet ufkumuzu yüceltmekte ve kendimize şöyle sorular yöneltmek fırsatını vermektedir.

Bir mü’minde Rasûlullah sevgisi nasıl olmalıdır? Gönüllere yerleşen Rasûlullah sevgisi nasıl gösterilmelidir? Peygamber sevgisinin kalbde çoğalması neyin işareti sayılmalıdır? Sümeyra Hatun’un Uhud günü gösterdiği örnek davranış, gönüllerde oluşan bu suallere bir bir cevap vermektedir. Onun bir hanım olarak ortaya koyduğu sabır, metanet ve muhabbet kıyamete kadar gelecek müminlere bir meş’ale olacaktır. Kendi şehitlerinin acılarına aldırış etmeden ısrarla Rasûlullah efendimizi araması, sorması peygamber sevgisine dair en güzel örnek olarak zikredilecektir. Onun ibret dersleri veren bu güzel davranışı şöyle nakledilmektedir.
Sümeyra Hatun Uhud Savaşında müslümanların mağlubiyet haberini alınca çok üzülmüştü. Babası, kocası, kardeşi ve iki oğlu da savaşa katılmıştı. Acaba durumları ne olmuştu? Resul-i Ekrem (s.a) Efendimiz hakkında da bir takım şâyialar duymuştu. Merak içerisinde kalmıştı. Rasûlullah (s.a) Efendimiz hakkında sağlam bilgi alabilmek için hanım sahâbîlerden bir gurub ile Uhud’a koştu.
Sümeyra Hatun savaş meydanına girince babasının, kocasının, kardeşinin ve oğlunun şehid olduğunu öğrendi. Hatta ok ve kılıç darbeleriyle param parça olmuş cesetlerini gördü. Sahâbîler Sümeyra Hatun’a baş sağlığı diliyor, sabır tavsiyesinde bulunuyorlardı. Bu şekilde onu teselli etmeye çalışıyorlardı. O ise metanetini bozmadan, vakur bir şekilde ısrarla Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizi soruyordu. Onun sağlığı, sıhhati hakkında bilgi almak istiyordu. Kendisine sabır dileyen sahâbîlere:
“Rasûlullah ne yapıyor? Nasıldır? “ diye sorular yöneltiyordu.
Ashâb-ı kiram onun acısını paylaşmak istiyor o ise bir an önce Rasûlullah’ı görmek istiyordu.
Sümeyra Hatun’un bu engin muhabbetine hayranlıkla şahid olan ashâb-ı kiram onun suallerine şöyle cevap veriyorlardı:
“Allah’a hamd olsun o iyidir. Senin istediğin gibidir.” Fakat bütün bu gayretler onun kalbindeki ıstırabı bir türlü dindirmiyordu. Bizzat kendisi Sevgili Peygamberimizi dünya gözüyle görmek istiyordu. Gözleri savaş meydanında hep onu arıyordu.
Sümeyra Hatun kendisini teskin etmeye çalışan ashâb-ı kirama adeta yalvarırcasına: “Onun bulunduğu yeri bana bildirin. Onu bana gösterin de ona bir bakayım?” dedi. Sahabiler iki Cihan Güneş Efendimizin bulunduğu tarafı işaret edince Sümeyra Hatun derhal o tarafa yöneldi. Koşarak hızlı bir şekilde oraya gitti. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin sağ olduğunu görünce Rabbimize şükretti ve :
“Anam - babam sana feda olsun Ya Rasûlallah! Sen sağ olduktan sonra her türlü musibet hiç gelir bana.” diyerek gönlündeki derin muhabbet ve hasreti dile getirdi.
“Sen sağ olduktan sonra” sözüyle dünyada her şeyin, her acının, her üzüntünün önemsiz olduğunu bu örnek davranışıyla göstermiş oldu.
İşte onlar Rasûlullahı böyle seviyorlardı. Ashâbı yıldızlaştıran, erişilmez yapan sır da bu değil miydi?
Ne derin muhabbet!... Ne kavi iman!... Ne hasret!... Ne metanet!... Ne sabır!... Ne teslimiyet!... Ne güzel örnek!...
Allahım bizlere de o aşk ve muhabbeti lutfeyle!... İmanımızı kavî, davranışlarımızı güzel eyle!... Allah ve Rasûlullah sevgisini gönlümüzde daima önde tutabilmeyi kolay eyle!... Ashâb-ı kiramın bu tür örnek davranışlarından hisseler alabilmeyi nasib et!... Sümeyra Hatun (r.anha)’nın şefaatlerine cümlemizi nail eyle!... Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:34 AM
Şeyma Binti Hâris (r.a)

Şeyma binti Hâris radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin süt kızkardeşi!.. Çocukluk yıllarında annesi Halîme hatun ile Efendimize hizmet etmiş bir bahtiyar hanımefendi!..
Süt kardeşi Efendimizi çok seven, yanından ayırmayan bir mübarek abla!.. O, Mekke civarında oturan Hevâzin kabilesinin Benî Sa’d bin Bekir koluna mensuptur. Asıl adı Huzâfe’dir. Şeyma lakabıdır. “Benli” manasına gelen Şeyma adı ile meşhur olmuştur. Babasının adı Hâris bin Abdiluzzâ’dır. Annesi de sevgili peygamberimize süt anne olma şereffne eren bahtiyar hanım Halime es-Sa’diye hatundur.


http://www.biriz.biz/sahabiler/kadsah19.jpg

Benî Sa’d kabilesi temiz, havadar, suyu bol yerlerde yaşardı. Arap dilini en güzel konuşan kabilelerden biriydi. Cömertlikleriyle meşhurdu.



Şeyma yaş itibariyle Efendimiz’den büyüktü. Çocukluk yıllarında birlikte bulunurken süt kardeşi Muhammed’e çok hizmet etmiştir. Alemlerin Fahri Ebedîsi olacak bu çocuğa yemek yedirir, sevgi ve şefkatle onu kucaklar, birlikte elinden tutar gezdirirdi.

Süt kardeşler olarak Abdullah İbni Hâris, Uneys binti Hâris ve Şeyma vardı. Üçü de Muhammed’i çok severlerdi. Zira bu mübârek çocuğun âilelerine, yurtlarına katılmasıyla evlerine bereket gelmişti. Koyunları çoğalmış, hayvanlarının sütleri bollaşmıştı. Bu sebebten bütün âile efradı anne-baba ve kardeşler olarak hepsi bu varlık nûru çocuğun üzerine titriyorlardı. Ona öz evlâd ve öz kardeş gibi bakıyorlardı. Birgün varlık nûru Efendimiz’i sahraya çıkarmışlardı, öğlen sıcağına kadar dönmemişlerdi. Halime hatun çocuğun güneş altında kalıp rahatsız olmasından korktu. Merakla evden dışarı çıktı. Etrafa bakındı, kimseyi göremedi. Bir hayli heyecanlanmıştı. Az sonra Şeyma koşarak geldi. Annesi yanında kardeşini göremeyince telaşlandı. Şeyma’ya:
- “Kızım! Göz bebeğim Muhammed nerede?” dedi. O da:
- “Az ileride anneciğim.” dedi. Halime hatun:
- “Aman yavrum! O yavrucak bu sıcakta dışarıda nasıl duruyor?” dedi. Şeyma gayret rahattı. Çocuk saŞyeti içinde:
- “Anneciğim! Kardeşime güneş vurmuyor ki...” dedi. Halime hatun daha çok meraklandı ve:
- “Peki! Bu güneşte nerde oynuyor?” dedi. Şeyma yine sâkin bir şekilde:
- “Anneciğim! Kardeşimin başının üstünde bir bulut kendisini takip ediyor. Nereye gitsek nerde oynasak bulut üstümüzde bize gölge yapıyor. Duruyoruz duruyor, yürüyoruz yürüyor.” dedi.
Halime hatun Şeyma’nın bu görülmedik, duyulmadık cevabı karşısında hayretler içerisinde kaldı ve: “Bu nasıl oluyor?” dedi.
Bir türlü aklı hafsalası almıyordu. Şimdiye kadar böylesine olağan üstü bir hal ile karşılaşmamıştı. Bunun bir mucize olduğunu nereden bilecekti. Emzirdiği çocuğun istikbalde insanlığın kurtarıcısı olacağını nasıl anlayacaktı. O nur topu yavruyu Allah Teâlâ kendine seçmişti. Kendisi ile kulları arasında elçi olacaktı. Onu her türlü şartlarda koruyacaktı. Onu büyük geleceğe hazırlamaktaydı. O, son Peygamber olarak son din İslâm’ı yayacaktı. İnsanlığı vahşetten, cehaletten kurtaracak karanlıklardan, nura çıkaracaktı.
Halime hatun ve kızı Şeyma bu hadiselerden sonra varlık nûru Efendimiz’e daha titiz davranmaya başlamışlar ve onu daha yakın takibe almışlardı. Onu gözleri gibi koruyorlardı. Ona bir emanet olarak bakıyor, her türlü hizmetinde üzerine titriyorlardı.
Onunla görülmedik, duyulmadık hadiselere şâhid olmuşlardı. Umulmadık bereketlere kavuşmuşlardı. Bu sebepten süt kardeşler onu hiç yalnız bırakmıyorlardı.
Bir gün yine onunla beraber sahrada koyunların yanında iken süt kardeş Abdullah ağlayarak eve geldi. Annesi Halime hatuna: “Çabuk koşun! Kardeşime bir şeyler oldu.” dedi. Merak içerisinde kendini dışarıya atan Halime hatun oğluna: “Ne oldu? Durma söyle!” dedi. Abdullah hıçkırıklar arasında:
“Koyunların yanında oynuyorduk. Birden bire gökten beyaz kıyafetli üç kişi indi. Kardeşimizi aramızdan alıp tepeye çıkardılar. Sırtüstü yatırıp karnını yardılar.” dedi.
Annesi merakla: “Öldü mü, yaşıyor mu?” dedi.
Abdullah göz yaşları içerisinde: “Bilmiyorum.” diye cevap verdi.
Halime hatun büyük bir heyecanla ve telaş içinde tepeye doğru koşmaya başladı. Yakınlaşınca nur topu yavrucağı sağ olarak gördü. Yüksek bir yere oturmuş göğe doğru bakıyordu. Yanına yaklaştı ve alnından, yüzünden, gözünden öptü.
“Ne oldu oğlum! Seni kim buralara getirdi” diyerek alıp eve götürdü.
Bu tür hadiseler bir kaç defa tekrar edince Halime hatun ve kocası Hâris emaneti yerine ulaştırmaya karar verdi. Öz anne Amine hatuna teslim etmek üzere varlık nurunu Mekke’ye getirdiler.
Süt kardeşler birbirlerini çok sevmişlerdi. Çok güzel geçinmişlerdi. Şeyma abla süt kardeşi Muhammed’e karşı duyduğu ve gönlünde beslediği sevgiyi şu mısralarla dile getirmişti:
“Ey Rabbımız! Kardeşim Muhammed’i bizde bırak
Sonra onu itaat edilen bir efendi olarak,
Düşmanların yüzüstü geldiklerini göreyim.
Ona ebediyyen devam eden bir şeref ve izzet ver.”
Bir başka beytinde de:
“Bu benim öyle bir kardeşimdir ki,
Onu annem dünyaya getirmemiştir.
Babamın, amcamın soyundan da değildir.
Ama ona canım fedâ dır.”
Yıllar çabuk geçmekteydi. Varlık nûru büyümüştü. Mekke’nin en güvenilir insanı olmuştu. Ona “Muhammedül-Emîn” denmişti. Asâlet ve zenginliğiyle Mekke’de ün salmış bir hanım olan Hz. Hatice annemizle evlenmişti. Kırk yaşına girdiğinde Allah Teâlâ onu kendisine elçi seçip son peygamber olarak göndermişti. İman mücâdelesi ile geçen Mekke devrinden sonra Medine’ye hicret etmiş, orayı vatan tutup İslâm’ı çevre ülkelere yaymaya başlamıştı.
Sekizinci hicrî yılda doğup büyüdüğü şehir Mekke’yi fethetmiş bütün halkını affetmişti. Sonra Huneyn Gazvesine çıkmıştı.
Bu gazve Hevazin kabilesi ile müslümanlar arasında geçti. Çetin çarpışmalar oldu. Bir çok mal, eşya ganimet olarak alındı. Çok sayıda insan esir olarak getirildi. Efendimizin süt kardeşi Şeyma’da bu esirler arasındaydı.
Şeyma esirler arasında götürülürken kendisine sert davrananlara: “Biliniz ki, vallahi ben sizin efendinizin süt kardeşiyim.” diyerek havayı yumuşatmak istiyordu. Fakat etrafındakileri inandıramamıştı. Zira aradan çok uzun yıllar geçmişti. Onu esirler arasından ayırıp Efendimize götürdüler.
O, İki Cihan Güneşi Efendimizin huzuruna vardığında:
- “Yâ Rasûlallah! Ben senin süt kardeşinim.” dedi. Efendimiz ona:
- “Buna alâmet ve işâret nedir?” dedi. Şeyma kolunu açtı ve:
- “Yâ Rasûlallah! Sen küçük iken beni ısırmıştın! İşte izi.” dedi.
Şeyma o günün hâtıralarını bir bir anlatmaya başladı:
- “Sirer vâdisinde, âilemizin koyunlarını otlatıyorduk. O zaman benim babam senin de süt babandı. Annem de süt annendi. Seni memeden ben ayırmıştım. Hatırladın mı şimdi yâ Rasûlallah!” dedi.
Sevgili Peygamberimiz ısırık izini görünce hatırladı. Şeyma kardeşini tanıdı ve ridasını yere serip üzerine oturttu. Ona sevgi ve şefkatini gösterdi.
Aradan uzun yıllar geçmişti. Çocukluk hatıraları gözünün önüne geldi. Bu manzara karşısında duygulandı ve gözleri doldu. Şeyma kardeşine hürmet etti. Hemen süt anne ve süt babasını sordu. Onların daha önce öldüğünü söyleyince Efendimiz hüzünlendi. Şefkat ve Rahmet Peygamberi Efendimiz onu memnun edebilmek için elinden gelen gayreti gösterdi. Süt hemşiresi Şeyma’ya:
“İstersen itibarlı ve sevilen birisi olarak burada kal, her türlü hizmetini göreyim. Eğer kabîlene dönmek istersen seni göndereyim.” dedi.
Şeyma kabîlesine dönmek arzusunu belirtti. Peşinden İslâm dinini kabul edip, kelime-i şehadet getirerek müslümanlığını ilân etti.
Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz süt kardeşi Şeyma radıyallahu anhâ’ya bir erkek bir kadın köle verdi. Bir çok eşya ile birlikte deve ve davar cinsinden hayvanlar hediye ederek kabilesine gönderdi.
Allah ondan razı olsun. Rabbimiz şefaatlerine nâil eylesin. Amin
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:35 AM
Şifâ binti Abdullah (r.a)

Şifâ binti Abdullah radıyallahu anhâ Mekke’de hicretten önce İslâm’la şereflenen bir hanım sahâbî!.. Cahiliye döneminde de insanlara hizmet etmeyi seven, akıllı, zekî ve fazîlet sâhibi bir hanım... Okuyarak bazı hastalıkları tedâvî eden, ağzı duâlı ve şifaya vesile olan bahtiyar bir hanımefendi... O, Mekkeli olup, Kureyş kabilesinin Adiy koluna mensuptur. Babası, Abdullah İbni Abdişşems, annesi de Fâtıma binti Vehb b. Amr’dır. İslâm’ın ilk yıllarında Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize biat ederek İslâm’la şereflendi.
O, Ebû Hayseme İbni Huzeyfe ile evlenmişti. Bu evlilikten Süleymanve Merzuk adında iki oğlu oldu. İlk çocuğuna nisbet edilerek kendisine “Ümmü Süleyman” künyesi verildi.
Şifâ binti Abdullah (r. anhâ) akıllı zeki, bilgili, görgülü bir hanımdı. Araplar arasında yazı yazmanın az olduğu bir sırada Arapça yazı yazardı. Hizmeti de severdi. Firâset sâhibiydi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin evine teşrif ettiğinde oturması ve istirahat etmesi için husûsi bir minder ve yer yatağı hazırlamıştır.
Şifa (r. anhâ) Medine’ye hicret edince, Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz onu oğlu Süleyman ile birlikte Mescid’e yakın bir mahalleye yerleştirdi. Onu sık sık ziyaret ederdi.
İki Cihan Güneşi efendimiz öğle namazından sonra Şifâ (r. anhâ)’nın evine kaylûle için giderdi. O da evine şeref verdiğinde bu minderi ve yer yatağını sererdi. Allah Rasûlüne olan gönlündeki sevgisini bu şekilde görtermeye çalışırdı. Onun aziz hâtırasını hayatı boyunca sakladı. Vefatından sonra bunlar çocuklarına kaldı. Daha sonra bu kıymetli, manevî değere sâhip eşyalar Emevî hükümdarlarından Mervan’a intikal etti.
Şifâ (r. anhâ) ağzı duâlı bahtiyar bir hanımdı. Cahiliye devrinde Siyircik denen, vücutta çıkan kabarcıkların, ateşli ve bulaşıcı bir nevi sivilcelerin iyileşmesi için okurdu. Allah Teâlâ da şifasını verirdi. Onun evi bu gibi hastalığa tutulanların ocağı haline gelmişti. İslâm’la şereflendikten sonra bu iş için Efendimizden izin istemek üzere huzuruna vardı. Hz. Hafsa (r. anhâ) annemizde yanındaydı. Gönlünü tırmalayan bu durumu Efendimize anlattı.
İki Cihan Güneşi efendimiz onun bu hizmete devam etmesine işaret etti ve: – “Yazı yazmayı öğrettiğin gibi bu duâyı Hafsa’ya da öğret!” buyurdu.
Şifâ (r. anhâ) kendisine müsade edilince bu hizmete gönül huzuru içerisinde devam etti. Bu tedavi ile ilgili bilgileri Hz. Hafsa (r. anhâ) annemize de öğretti.
Şifâ (r. anhâ) nezâket sâhibi, hassas yürekli ve müttaki bir hanımdı. Karşılaştığı bir hadiseyi şöyle anlatır: “Bir gün soru sormak için Rasûlullah (s.a)’in yanına gittim. Namaz vakti olduğundan bana özür beyan etti ve namaza başladı. Ben de oradan çıkarak Surah b. Hasene ile evli olan kızımın evine gittim.
Namaz vakti olmasına rağmen Surah evdeydi. Ona hitaben: “Namaz başladı, sen hâlâ evdesin.” dedim ve epeyce şeyler söyledim.
Surah ise:
“Teyzeciğim beni ayıplama! Çünkü benim bir elbisem vardı. Bugün Rasûlullah (s.a) bize gelip ödünç elbise istedi. Hemen onu verdik. Başka elbisemiz olmadığından dışarı çıkamadım.” dedi. Ben de: “Anam babam sana fedâ olsun. Ben senin bu durumunu anlayamadım.” diyerek özür diledim.
Şifâ (r. anhâ) görüşlerinden faydalanılan, bilgili, görgülü ve hürmete lâyık bir hanımdı. Hz. Ömer (r.a) herhangi bir görüş alma konusunda onu başkalarına tercih ederdi. Onun zekî ve fazilet sâhibi bir hanımefendi olduğunu bilirdi. Onun görüşlerinden istifade eder ve pek memnun olurdu.


Şifâ (r. anhâ) birgün yavaş konuşan ve ağır ağır yürüyen riyakâr tavırları olan bir takım kimseler gördü. Onları göstererek:
– “Bunlar kimlerdir?” diye sordu. Kendisine:
– “Bunlar zâhidlerdir.” diye cevap verildi. Bunun üzerine Şifâ (r. anhâ) şöyle mukabelede bulundu:
– “Allah’a yemin olsun ki, Hz. Ömer (r.a), Allah hakkı için bir söz söylediği vakit işittir. Yürüdüğü vakit hızlı yürür, dövdüğü zaman acıtırdı. Bununla birlikte o hakkıyla âbid ve zâhid idi.” dedi.


Şifâ binti Abdullah (r. anhâ)’ın Rasûlullah (s.a) efendimizden birkaç hadis rivayetinde bulunduğu nakledilir. Bir tanesi şudur. Kendisi şöyle rivayet eder:
Birgün Rasûlullah (s.a)’e:
– “Ya Rasûlallah! Hangi amel daha fazîletlidir?” diye sordum.
Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz bana şöyle cevap verdi:
– “Allah’a iman, onun yolunda cihad ve makbul bir hac.” buyurdu.
Allah ondan razı olsun.
Rabbımız cümlemizi Şifâ (r. anhâ)’nın şefâatine nâil eylesin. Amin
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:36 AM
Tümâdır Binti Amr (r.a)
Hazret-i Hansâ radıyallahu anhâ mersiyeleriyle tanınmış meşhur hanım şâirlerden... Cesaret ve kahramanlığıyla ün salmış bir hanım sahâbî... Dört oğlunun şehadet haberini müjde gibi karşılayan iman dolu bir anne... Çocuklarının şehidlik sevincini hamdederek, duâ ve niyaz ile açığa vuran, kadere teslim olmuş bir iman eri...
O bir çok şâir yetiştirmiş Beni Süleym kabilesine mensuptur. Hansâ (çekik burunlu) lâkabıyla tanınmıştır. Asıl adı Tümâdır binti Amr'dır. Babası, Amr ibni Şerîd'dir.
O, Arap edebiyatında kadın şâirlerin en önde geleni kabul edilir. Şiirlerinin çoğunu Câhiliye devrinde söylemiştir. Savaşlardaki, yiğitlik, kahramanlık sahnelerini kadın duygusallığı içinde sâde bir dille anlatmıştır. Özellikle mersiye türünde meşhur olmuştur.
Hansa'nın biri Muaviye adında ana bir diğeri Sahr isminde baba bir iki kardeşi vardı. Muâviye yakışıklı bir yiğit, Sahr da halim-selim cömertti. Kabileler arasındaki savaşlarda ikisi de öldürülmüştür. Hansa bu iki kardeşinin mertlik ve cömertliğine dair söylediği mersiyelerle meşhur olmuştur. O, İslâm'ın ortaya çıktığı ilk dönemlerde çocuklarıyla birlikte müslüman oldu. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem efendimizin sohbetinde bulundu. Hz. Ömer (r.a.) ile görüştü. İki Cihan Güneşi Efendimiz onun şiilerini beğenirdi. "Haydi Hunâs!" diyerek şiir okumasını isterdi.
Hz. Hansâ (r.anhâ) öldürülen kardeşleri için çok göz yaşı döküyordu. O kadar ki ağlamaktan dolayı yüzünde izler meydana geldi. Hz. Ömer (r.a.) kendisine: "Niçin bu kadar ağlıyorsun? Onlar şimdi cehennem odunu." deyince o şefkat ve merhametinin neticesi olarak bu sözden alındı ve: "İşte şimdi hüznüm bir kat daha arttı." diye serzenişli bir cevap verdi.
Hz. Hansâ (r.anhâ) İslâm'ın nuruyla kalbini doldurmağa ve çocuklarını da bu yolda yetiştirmeğe gayret etti. Mal ve evlâdın Allah'ın bir emâneti olduğunu bildi. Dört oğlunu da Allah yolunun yolcuları olarak büyüttü. Onlar Allah yolunda cihad edebilecek yaşa gelmişti. 17-18 yaşlarına girmişlerdi. Güçlü, kuvvetli enerjik ve gönülleri şehidlik özlemiyle dolu, pırıl pırıl bir genç olmuşlardı. İslâm dini yayılmaya başlamış, fetihler çoğalmıştı. Müslümanlar zaferden zafere koşuyordu. Bu dört mücâhid genç delikanlılar, anneleriyle birlikte Hz. Ömer (r.a.)'ın halifeliği döneminde "Kadisiye Savaşı" için hazırlanan orduya gönüllü olarak katıldılar. Allah'a ve Resûlüne teslim olmuş bir anne için ne büyük bir mutluluktu bu. Hz. Hansâ (r.anhâ) bir akşam üstü çocuklarını yanına topladı. Dört oğlunu bir anne şefkati nazarıyla süzdükten sonra onlara yüce hedeflere ulaşma konusunda nasihatler yaptı. Gönüllerini çoşturan tesirli, derin ifadelerle, onların iman dolu damarlarını harekete geçiren şöyle bir hitabede bulundu:
"Yavrularım! Sizi müslüman olmaya kimse zorlamadı. Kendi isteğinizle müslüman oldunuz. Kendi irâdenizle orduya katılıp buralara kadar geldiniz. Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'a yemin ederim ki, siz hep bir annenin oğlu bir babanın çocuklarısınız.

Ben sizin babanızın namusunu korudum;ona ihanet etmedim. Dayınızı da mahcup edecek bir ahlâksızlıkta bulunmadım. Şerefinize leke düşürmedim. Soyunuzu değiştirip bozmadım.
Sizler, Allah yolunda savaşan mücâhidlere Rabbinizin hazırladığı sevabı biliyorsunuz. Bâkî olan âhiret yurdunun fânî olan dünyadan daha hayırlı olduğunu da biliniz. Cenâb-ı Hak'ın: "Ey iman edenler! Sabredin; (düşman karşısında) sebat gösterin; (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun ve Allah'tan korkun ki başarıya erişebilesiniz." (Âl-i İmran Sûresi / 200) buyurduğunu hatırlayınız.
Yarın inşallah sağ salim sabaha erişirseniz, basîretli bir şekilde, sabır ve sebatla düşmana saldırın. Bu konuda düşmana karşı sadece Allah'tan yardım isteyin. Harp kızıştığında düşmanın can alıcı yerine kadar gidin. Onların kumandanı ile çarpışın. Zafer elde ederseniz ganimete kavuşursunuz. Şehid olursanız cennete girer, ikrâma nâil olursunuz.."
Sevgili annelerinin gösterdiği hedefe ulaşmak için dört kardeş sabahı zor etti. Sabah olduğunda yerlerinde duramayan Hz. Hansâ (r.anhâ)'nın oğulları arslanlar gibi savaş meydanına atıldılar. Büyük kahramanlıklar sergilediler. Sonunda özlemini çektikleri şehidlik mertebesine eriştiler. Bedenleri savaş meydanında kaldı. Ruhları Cennet-i âlâya uçtu.
Ne Seâdet!.. Ne güzel mükâfat!... Ne mutlu son!..
Kadisiye savaşı müslümanların zaferiyle neticelendi. Dört civan genç kardeşler de şehidler arasındaydı. Annesine haber vermek için gelenler üzgün üzgün Hz. Hansa (r.anhâ)'nın yanına geliyordu. Halbuki o büyük bir metânet içerisinde, kadere teslim olmuş bir vaziyette, son derece sâkin bir halde idi. Dört oğlunun şehidlik makamını kazanmaları onun için büyük bir seâdetti. Onların şehâdet haberini sanki bir müjde gibi karşıladı. Allah'a hamdedip sevincini şu duâ ve niyaz ifadeleriyle açığa vurdu:
"Onların şehadetiyle beni şereflendiren Allah'a hamdolsun. Yüce Rabbim beni onlarla beraber rahmetinin gölgesinde birleştirsin."
Hz. Hansâ (r.anhâ), hayatın, servetin ve evlâdın kendine Allah'ın bir emâneti olduğunun şuurunda idi. Çocuklarını da bu duygu ve düşüncelerle yetiştirdi. Onlara ölmez ufuklar verdi. Dünya hayatı fânî, ahiret yurdu bâki idi. Emâneti sahibinin yoluna feda etmek en kârlı ve en akıllı bir işti. Sonunda kendinden önce âhirete böyle hayırlı oğullar gönderdi. Arkaya da rahmet ile anılacak bir isim bıraktı. Ruhu şâd, kabri cennet bahçesi olsun. Cenâb-ı Hak şefaatlerine nâil buyursun. Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:36 AM
Ümmü Atıyye (r.a)

Ümmü Atıyye radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizle yedi gazvede bulunma şerefine eren kahraman bir hanım sahâbî!... Müslüman hanımların cenâzelerini yıkama hizmetiyle tanınan, ashâb-ı kiramın fakîhlerinden sayılan ilim erbâbı bir hanım!...

Sevgili Peygamberimizin ilk kızı Hazreti Zeynep radıyallahu anhâ’nın cenâzesini yıkama vazifesini yerine getirmekle mutlu olan ve o hizmetin kendisine verilmesinden büyük şeref duyan bir bahtiyar hizmet eri.
O, Medine’lidir. Asıl adı Nesîbe binti Hâris’dir. “Nesîbe’cik” anlamında Nuseybe binti Hâris diye de telaffuz edenler vardır. Ümmü Atıyye onun künyesidir. Hadis rivâyetlerinde bu künye ile tanınmıştır.
O, Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizin hicretinden sonra İslâm’la şereflenmiştir. Efendimiz, Medine’ye yerleşince kendi isteği ile bizzat gidip, huzuruna varıp biat etmiş hanımlardandı.

Sevgili Peygamberimizle yedi gazveye katılan Nesîbe (r.anhâ) bu savaşlarda çok yararlılık göstermiştir. Müslüman askerlerinin hizmetinde bulunmuştur. Mücâhidlerin yemeğini pişirmiş, hastalarıyla yakından ilgilenmiş şefkat ve merhametle elinden gelen hizmeti esirgememiştir. Onların, yaralı olanlarının iyileşmesi, tedâvisî için bütün gayretiyle çalışmış, yaralarını sarmıştır. Ümmü Atıyye (r. anhâ) bu hizmetlerine dair bilgileri kendisi şöyle nakleder:
“Ben yedi savaşta Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte bulundum. Onlara yemek yapar, geride kalan eşyalarını toplardım. Yaralıları tedâvî eder, hastalara bakardım.”
Ümmü Atıyye (r. anhâ) dînî emirlere bağlı, samîmî ve ihlas sâhibi olgun bir hanımdı. Şefkat ve merhamet dolu bir gönle sahibti. Allah Rasûlüne sadakatinden dolayı bir ana gibi sevilirdi.
O, sâdece savaş meydanlarında darda kalmış insanlara değil, geniş zamanlarda, sulh dönemlerinde dahi herkese hizmet etmeyi severdi. Hatta ashabın hayvanlarına bile göz kulak olurdu. Akşam olup da gece dışarıda kalmış hayvanâta varıncaya kadar şefkat ve merhamet eder, onlara acırdı. Onlara Allah’ın mahluku, yaratığı nazarıyla bakar kaybolmalarını istemezdi. Bir komşunun veya tanıdığının hayvanı ise; onları kendi haline bırakıp terketmezdi. Sâhibine kadar getirip teslim ederdi.
Ne şefkat!... Ne merhamet!... Ne sevimli bir hareket!... Ne güzel ilgi!... Ne samîmi davranış!... Ne sıcak alâka!... İlgi sevgi doğururdu. Kardeşinin hayvanına dahî göz kulak olmak!... Herkese hizmet ederek gönüllerde sevgiyi artırmak!... Hizmetle yakınlık sağlayarak gönüller fethetmek!... Allah’ım bizlere de samîmî davranışlar ve güzel hizmetler lutfet!...
Ümmü Atıyye (r.anhâ) bilgili, becerikli, hizmet ehli bir hanımdı. Her işi severek yapardı. Güleryüzü eksik olmazdı. Sağlam bir itikada ve geniş bir İslâmî bilgiye sahipti.
Medine-i Münevvere’de müslüman hanımların cenâzelerini yıkamakla meşhur olmuştu. Sevgili Peygamberimizin ilk kızı, biricik Zeyneb’i vefat edince, cenâze gasil ve defin hizmeti ona verilmişti. Bu onun Rasûlullah (s.a) efendimiz katındaki dîni mevkiini göstermesi bakımından dikkat çekiciydi. Bu hizmetiyle ilgili olarak kendisinden rivâyet edilen hadis-i şerif şöyledir:
Ümmü Atıyye radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem kızı Zeyneb radıyallahû anhâ’yı yıkayan kadınlara şöyle buyurdu:
“Sağ tarafından ve abdest organlarından başlayın.” (Riyazussalihin Şerh ve Tercemesi, c.4, s. 196. Buharî, cenâiz 10)
Zeyneb (r. anhâ) hicretin sekizinci yılında vafat etti. Resûl-i Ekrem (s.a) biricik kızının cenâzesini yıkayan Ümmü Atıyye (r. anhâ) ve ona yardım eden diğer hanım sahâbilere, yıkamaya sağ taraftan ve abdest organlarından başlamalarını söyledi.
İki Cihan Güneşi efendimiz bu tavsiyeleriyle bizlere de ışık tuttu. Hayatta her iyi ve güzel işi sağdan başlayarak yapmamız gerektiğini duyurdu.
Hadis kitaplarının değişik yerlerinde rivayet edilen bir başka hadislerinde ise Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz’in Ümmü Atıyye (r. anhâ)’ya ayrıca şu tavsilerde bulunduğu nakledilmiştir.
Sevgili kızını bol su ile ve o devirde yaprakları sabun yerine kullanılan sidr adlı bitkinin yapraklarıyla üç, beş, hatta gerekirse daha fazla yıkamalarını istedi.
Sonuncu defa yıkarken kâfur veya benzeri güzel bir koku kullanmalarını söyledi. İşleri bitince haber vermelerini tenbih etti.
Yıkama işinin tamamlandığı söylenince, izârını onlara vererek; “Bunu kızıma iç gömleği yapınız” buyurdu. Kızına karşı kalbinde beslemiş olduğu sevgiyi bu şekilde göstermiş oldu. Vedâ anında bile biricik kızına sevgisini eksik eylemedi. Şefkat gömleğine sararak onu uğurladı.
Ne sevgi!... Ne şefkat!... Ne merhamet!... Allah’ım bizlere de o sevgi, şefkat ve merhamet pınarından doyasıya içmeyi nasîb et!...
Ümmü Atıyye (r. anhâ) metânet sâhibi, sabırlı bir hanımdı. Ölüler için mâtem tutmazdı. Arkasından feryâd ü figan ederek ağlamazdı.
O kendi oğlunun vefatından üç gün sonra koku sürünerek halkın içine çıkmıştı. Bu hareketini garib karşılayanlara Efendimizden naklen şu haberi vermişti: “Bir kadının kocasından başka bir kimse için üç günden fazla mâtem havasına bürünmesine müsaade edilmemiştir”diye söylemiştir.
Ümmü Atıyye (r. anhâ) ashâb-ı kirâmın fakîhlerinden sayılmış ve kırk kadar hadis-i şerif naklettiği rivâyet edilmiştir. Hepsi Kütüb-i Sitte’de yer almıştır. İki tanesi meâlen şöyledir:
“Hanım olarak bizler cenâzenin peşini takipten men olunduk.”
“Rasûlullah (s.a) bizimle bey’at yaparken; feryâd ederek ağlamamak üzere bizden söz aldı.”
Ümmü Atıyye (r. anhâ) hicretin yetmişinci yılı civarında vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun. Rabbimiz bizleri şefaatine nâil buyursun. Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:37 AM
Ümmü Büceyd

Ümmü Büceyd radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimize gönlündeki ıstırabı açan ve infak konusunda soru soran bir hanım sahâbî... Allah yolunda infak etme hasretiyle yanan gönül zengini bir bahtiyar...
O daha çok künyesiyle tanınmıştır. Asıl adı Havva el-Ensariyye’dir. Beraberindeki bir gurup kadınla Hârise oğullarından gelip Rasûlullah’a bey’at edip İslâm’la şereflendi.
Ümmü Büceyd (r.anhâ) dünya malı bakımından fakirdi. Fakat gönlü zengindi. Allah yolunda infak etmeyi fakire, yoksula vermeyi çok severdi. Kapısına gelen bir kimseyi boş çevirmeye gönlü razı olmazdı. Ama dünyalık mala mülke de sahib değildi. Bu sebebten kendisinden bir şey istendiğinde çok zor durumda kalıyordu. Bol bol verebilmenin tadına erme duyguları içerisinde kavrulup gidiyordu. Bu gönül kavrukluğunu İki Cihan Güneşi Efendimize açmağa karar verdi.
Havva el-Ensariyye (r.anhâ) infak etme konusundaki hasretini ve verecek bir şey bulamamanın ıstırabını dile getirmek üzere Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimizin huzuruna geldi. Gönlünü yakan, yüreğini kavuran bu gizli derdi şu ifâdelerle ortaya döktü:
“-Ya Rasûlallah! Zaman zaman kapıma yoksullar geliyor. Onlara verecek bir şey bulamıyorum?” dedi.
İki Cihan Güneşi Efendimiz bu ıstırap içinde kavrulan hanım sahâbî’ye şöyle cevap verdi:
– “Verecek hiçbir şey bulamazsan bile kapına gelen dilencinin eline yanık bir hayvan tırnağı dahi olsa sıkıştırıver.” buyurdu.
Allah yolunda esas olan az veya çok verebilmektir. Bunun zekat hariç tayin edilmiş bir ölçüsü yoktur. Kişilerin kalbî seviyelerine göre verişleri de değişir. Sevgili Peygamberimiz her hâlûkârda infak etmek gerektiğini tatlı bir teşbihle ortaya koyup sadaka vermenin yolunu göstermiş oldu.
Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz ashâbının gönlünü hoş tutmak, muhabbet akışını sağlamak ve imânî güçlerini, dirençlerini artırmak için yer yer evlerine, bahçelerine giderek ziyaret ederdi.
Ümmü Büceyd (r.anhâ) Amr b. Anf oğullarının mahallesinde otururken böyle bir ziyaret şerefine nâil oldu. Kendisi bu ziyareti şöyle anlatır:
“Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz bize gelince, hemen bir kâse çorba hazırlayıp ikram ettim. Hizmet için koştururken aklıma takılan, gönlümü tırmalayan soruyu tekrar sorayım istedim.
O esnada bir fırsatını bulup, daha önce sorduğum sorunun benzerini tekrar sordum. Dedim ki:
– “Ya Rasûlallah! Bazen kapıya dienci geliyor, bir şeyler istiyor. Ben de yanımda bulunan şeyleri azımsayıp küçük gördüğümden bir şey veremiyorum. Değersiz bir şey mi vermiş olurum diye isteyeni boş çeviriyorum. Bu da gönlüme hoş gelmiyor. Kalbime sıkıntı veriyor, üzülüyorum. Nasıl hareket edeyim?”
İki Cihan Güneşi Efendimiz bu yanık yürekli, infak hasretiyle kavrulan sahâbesine şöyle cevap verdi:
“Bir hayvan tırnağı da olsa kapıya gelen yoksulun eline bir şeyler koy.” buyurdu.
Ne yüce bir eğitim!.. Ne tavizsiz bir tebliğ!.. Ne merhametli bir davranış!.. Ne sevimli bir üslûb!..
İslâm’ın güzelliklerini hayata geçirme konusunda ne samîmi bir gayret!.. Allah yolunda verebilmek için ne ciddî bir arayış!.. Allahım bizlere de samîmi gayretler ve tavizsiz bir imânî hayat yaşamayı nasîb et!..
Ümmü Büceyd (r.anhâ) bu sorusuyla yoksula yardım ve infak etme konusunda bizlere nasıl hareket etmemiz gerektiğini öğretmiş oldu. Her durumda az veya çok demeden mutlaka vermemizin uygun olacağını bildirmiş oldu. Ne mutlu infakta yarış hâlinde olanlara!..
***
Ümmü Büceyd (r.anhâ) başka bir rivâyetinde de Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimizden şunu nakleder:
– Rasûlullah (s.a.)’in şöyle dediğini duydum. “Ey mümin hanımlar! Sizden biriniz basit bir konuda da olsa komşusuna hakaret etmesin.”
Allah ondan razı olsun.
Rabbımız bizlere kendi hayatımızda onları rehber edinmeyi nasîb eylesin. Onların yüce duygularına ulaşabilmeyi hayat ölçümüz eylesin. Bizleri şefaatlerine nâil eylesin. Amin
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:37 AM
Ümmü Eymen (r.a)

Ümmü Eymen radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin dadısı...
Annemden sonra annem” diye hürmet ve iltifat gören, hayatta iken cennetle müjdelenen, fedakâr bir hanım anne... Fahr-i Kâinat Efendimizin babası Abdullah’ın câriyesi...
O, Habeşistan’lıdır. Asıl adı Bereke binti Sa’lebe’dir. “Ümmü Eymen” künyesiyle meşhurdur.
O, ilk defa Hazrecoğullarından Ubeyd İbni Zeyd ile evlendi. Eymen adında bir oğlu oldu. Bu ilk çocuğuna nisbetle “Ümmü Eymen” diye künye aldı.



Ümmü Eymen radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin dadısı... “Annemden sonra annem” diye hürmet ve iltifat gören, hayatta iken cennetle müjdelenen, fedakâr bir hanım anne... Fahr-i Kâinat Efendimizin babası Abdullah’ın câriyesi...
O, Habeşistan’lıdır. Asıl adı Bereke binti Sa’lebe’dir. “Ümmü Eymen” künyesiyle meşhurdur.
O, ilk defa Hazrecoğullarından Ubeyd İbni Zeyd ile evlendi. Eymen adında bir oğlu oldu. Bu ilk çocuğuna nisbetle “Ümmü Eymen” diye künye aldı.
Ümmü Eymen uzun yıllar sevgili peygamberimizin babası Abdullah’ın câriyesi olarak peygamber ocağının hizmetlerini gördü. Onun vefatından sonra da aynı evde kaldı. Artık hem anne Âmine’nin, hem de varlık Nuru Muhammed’in yardımcısı oldu.
O, hizmetli, şefkatli ve sevgi dolu bir gönle sâhipti. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz beş-altı yaşlarında iken annesi Hz. Âmine (r.anhâ) Ümmü Eymen’i de yanına alarak birlikte Medine’ye doğru bir yolculuğa çıktılar. Hem kocası Abdullah’ın kabrini, hem de dayızâdelerini ziyaret etmek istediler. Bir ay kadar Medine’de kaldılar.
Ümmü Eymen becerikli, işbilir bir hanımdı. Candan hizmetiyle kendini sevdirmişti. Varlık Nuru Muhammed’in üzerine titriyor ve gözünü ondan ayırmıyordu. Onu yabancı gözlerden, kötü niyetli insanların bakışından korumağa çalışıyordu. Birgün başına şöyle bir hâdise geldi. Kendisi şöyle anlatır:
“Birgün Yahûdî âlimlerinden iki kişi yanıma geldi. Ahmed’i yanımıza çıkar da bir görelim dediler. Ben de o nur Ahmed’i yanlarına çıkardım. Çocuğu uzun uzun süzdüler. Her tarafına baktılar. Sonra şunları söylediler: “Bu çocuk beklenen son peygamber olsa gerek. Burası da onun hicret edeceği yer. Bu memlekette çok büyük savaşlar olacak, büyük hâdiseler vukû bulacaktır.” dediler.
Ümmü Eymen bir annenin üzerine titrediği gibi yavrusuna dikkat ediyordu. Ona bir zarar vermelerinden korkmağa başladı. “Sevgili oğlunun” yanından hiç ayrılmamaya çalıştı. Nihayet Mekke’ye dönmeğe karar verdiler.
Üç kişilik kafile Medine’den ayrılıp Mekke’ye doğru hareket ettiler. Neşeli bir şekilde yollarına devam ederek Ebvâ köyüne kadar geldiler. Yolda rahatsızlanan Hz. Âmine (r.anhâ) burada biraz istirahat etmek istedi. Fakat hastalığı şiddetlenerek artmaya başladı. Ümmü Eymen bir tarafta Hz. Âmine annemize hizmet ederken yavrucuğu nur Muhammed’den de gözünü ayırmıyordu. Annesinin başucunda oturan geleceğin peygamberi Varlık Nuru Can Ahmed sevgili anneciğinin çektiği ıstırablardan dolayı gözyaşı akıtıyordu. Artık anneciğinden ayrılacağı kanaati kendine gelmeye başladı. Sevgili annesi Hz. Âmine (r.anhâ) da yavrucuğunun yüzüne bakıyor, kendi acılarını unutarak onu düşünüyordu. Nur Muhammed’inden ayrılacağı hissi onu da kaplamıştı. Hastalığı da gittikçe şiddetlenmekteydi. Bir ara gördüğü rüya hatırına geldi. Sevgili yavrusunun nur yüzüne bakarak ona şöyle hitab etti:
“Ey mübarek çocuk! Ey dünyaya bulaşmadan bir konup, sonra uçup giden güvercin (Abdullah)’ın oğlu! Baban her şeyin sahibi ve her şeyi bilen Allah’ın yardımıyla oklarla kur’a çekildiği günün sabahı yüz deve karşılığında kurban edilmekten kurtulmuştu.
“Yavrucuğum! Eğer rüyada gördüklerim çıkarsa sen bütün insanlığa gönderilecek ve helâl-haramı öğreteceksin. İnsanları hakîkate ve İslâm’a ulaştıracaksın. Baban İbrahim’in dininde olacaksın. Allah seni bütün putlardan ve putperestlikten koruyacaktır. Senin dâvân insanlık durdukça devam edecektir.
Her canlı ölecek, her yeni eskiyecek, her yaşlı dünyadan ayrılıp gidecektir. İşte ben de ölüyorum. Fakat adım ebediyyen kalacak. Çünkü arkamda hayırlı ve tertemiz bir evlâd bırakıyorum.” diyerek son sözlerini bitirdi. Sonra ciğerpâresi yavrucuğunu önce Allah’a sonra da dadısı Ümmü Eymen’e emanet etti. Otuz sene gibi kısa bir ömür süren Hz. Âmine (r.anhâ) annemiz çok geçmeden ruhunu Yüce Rabbimize teslim etti.
Dünyaya gelirken baba yetimi olarak doğan sevgili Peygamberimiz altı yaşına girerken de anneden ayrılarak öksüz kaldı. Yüce Rabbimiz onu kendisine seçmişti. Kimseye güvenip dayanmasını istemiyordu. Onu hayatın türlü acılarıyla yetiştirerek ahlâkın en zirvesine çıkarmak istiyordu. En kâmil insan, en güzel insan olarak kıyamete kadar gelecek insanlığa “üsve-i hasene” “örnek insan” olması için kendinden başkasına güvenip dayanmasını istemiyordu. “Şüphesiz ki sen en yüce ahlâk üzeresin” (Kalem sûresi: 4) hitabına lâyık kılmak istiyordu.
Ümmü Eymen sırtına ağır bir yük yüklendiğinin farkında idi. Bundan sonra o varlık nûruna öyle hizmet etti ki, annesinin yokluğunu hissettirmemeğe çalıştı. Bunun için elinden gelen fedakârlığı göstermeye gayret etti. Varlık nuruna öz evlâdı gibi baktı. Onu bağrına bastı ve şu sözleriyle teselli etti:
“Üzülme, ağlama canım Muhammed’im! İlâhî kadere karşı boynumuz kıldan incedir. An da O’nun, mal da. Hepsi bize emânet. O nasıl vermişse öyle alır.” dedi.
Hz. Âmine (r.anhâ) Ebvâ köyüne defnedildikten sonra Nur Muhammed’i Mekke’ye götürme vazifesi Ümmü Eymen’e kaldı. Birlikte iki deve üzerinde mahzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Mekke’ye ulaştılar. Ümmü Eymen gözyaşları arasında Can Ahmed’i dedesi Abdülmuttalib’e teslim etti.

Ümmü Eymen Can Ahmed’e evleninceye kadar candan hizmet etti. Bir anne şefkatiyle onu bağrına bastı. İki Cihan Güneşi Efendimiz de evlendikten sonra fedakâr dadısını hiç unutmadı. Ona her türlü hürmeti gösterdi. Ziyaretini eksik etmedi. Devamlı yardımına koştu. Bir evlâdın annesine göstereceği sevgi ve saygıyı gösterdi. O peygamber olarak gönderilince Ümmü Eymen ona ilk inananlardan oldu. İslâm’a dâvetinde onu yalnız bırakmadı.

Ümmü Eymen (r.anhâ) ilk müslümanların çektiği sıkıntıları, çileleri çekti. Fakat aslâ imanından taviz vermedi. Habeşistan’a ve Medine’ye hicret etti. Sevgili Peygamberimizi yalnız bırakmadı. Kocası Ubeyd İbni Zeyd ile mesud bir hayat yaşıyordu. Huneyn savaşında kocası şehid düşünce dul kaldı.
İki Cihan Güneşi Efendimiz her türlü yokluk, çile ve ıstıraplara göğüs geren fedakâr dadısı Ümmü Eymen (r.anhâ)’yı yalnız bırakmak istemedi. Birgün ashâbıyla otururken, “Cennet ehlinden bir kadınla evlenmek isteyen Ümmü Eymen’le evlensin.” buyurdu.
Ümmü Eymen (r.anhâ) bu müjdeli haberi duyunca sevincinden gözyaşlarını tutamadı. Cennetlik olmak ne büyük bahtiyarlıktı.
Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimizin emrini yerine getirmek üzere ilk taleb evlâtlığı Zeyd’den geldi. Zeyd İbni Hârise (r.a) genç idi. Ümmü Eymen (r.anhâ) gibi yaşlı bir hanımla evlenmeye kalkması sadece Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin memnuniyetini kazanmaya yönelikti.
Efendimiz fedakâr dadısını genç sahâbisi Zeyd’e nikâhladı. Bu evlilikten İslâm’ın genç kumandanı Üsâme İbni Zeyd (r.a) dünyaya geldi.
Ümüm Eymen (r.anhâ) teslim ve tevekkül sâhibi bahtiyar bir hanımdı. En zor durumlarda dahî Cenâb-ı Hak’tan ümidini kesmezdi. Onun yardımının mutlaka kendisine ulaşacağına inanırdı. Hicret ederken Revhâ yakınlarında gecelemişti. Çok susamıştı. Yanında hiç suyu kalmamıştı. Ama Rabbinin kendisini gördüğüne inancı sonsuzdu. Bu inancın bu teslimiyet ve tevekkülün mükâfatını bazen peşin görürdü. İşte bu sefer de Rabbisinin yardımı yetişmişti. Semâdan beyaz iple sarkıtılmış bir kova gördü. Hemen o tarafa koştu. Varınca gördü ki, içi berrak, buz gibi su dolu. Kana kana içti. Tamamen susuzluğu geçti ve rahatladı. Bu vakayı kendisi naklettikten sonra: “Artık bundan sonra bana susuzluk hissi gelmedi. Bir daha susuzluk çekmedim.” dedi.
O gözü pek, cesûr, kahraman bir iman fedâisi idi. Allah ve Resûlû yoluna hayatını ortaya koymuştu. Uhud günü İki Cihan Güneşi Efendimizin etrafından dağılanlara pek üzülmüş ve onlara: “Burada iğ var! Bâri onu al da iplik bük! Kılıcını da getir bana ver. Kadınlarla birlikte çarpışayım.” diye serzenişte bulunmuştur.
O, Uhud günü diğer hanımlarla birlikte yaralıların tedavisinde çalıştı. Mücâhidlere su dağıttı. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin etrafından ayrılmadı.
O bir peygamber âşığı idi. Onunla birlikte sevinir, onunla birlikte üzülürdü. Birgün Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz hasta bir çocuğu kucağına almıştı Çocuk ağır hasta idi. Hep ıstırabından inliyordu. Rahmet Peygamberi Efendimiz çocuğun çektiği acıya dayanamadı ve gözlerinden yaş akıtmağa başladı. Efendimizin bu halini gören Ümmü Eymen de ağlama başladı. Şefkat Peygamberi Efendimiz ona: “Niçin ağlıyorsun?” dedi. O da: “Allah Rasûlü ağlarken ben nasıl ağlamam?” diye cevap verdi. Efendimize olan sevgisini bu davranışıyla göstermiş oldu.
Ümmü Eymen (r.anhâ)’nın sevgili Peygamberimizin yanında ayrı bir yeri vardı. Bazen ona şaka ile karışık iltifatta bulunurdu. Fakat o yüce peygamber latîfe yaparken dahi hakîkati ifade ederdi. Onu incitmeden neşelendirirdi. Birgün Ümmü Eymen (r.anhâ) İki Cihan Güneşi Efendimize gelerek: “Bana bir binek temin etseniz.” diye müracaatta bulundu. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz ona: “Seni deve yavrusuna bindireceğim.” buyurdu. Bu nükteyi farkedemeyen Ümmü Eymen (r.anhâ): “Ya Rasûlallah! Yavrunun beni taşımaya gücü yetmez. Hem ben deve yavrusu istemiyorum ki” dedi. Efendimiz tekrar: “Seni ancak bir deve yavrusuna bindireceğim.” buyurdu.
O, Rasûlullah (s.a)’in kendisiyle şaka yaptığını zannetti. Fakat Efendimiz bir hakîkati söylemekteydi. Her deve, bir deveden doğması sebebiyle deve yavrusu değil miydi?
Ümmü Eymen (r.anhâ) İslâm’ı öğrenme ve öğretme konusunda da çok gayretli idi. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin dâr-ı bekâya uçtuğu günde gözyaşlarını tutamamıştı: “Niçin bu kadar ağlıyorsun?” denildiğinde o: “Ben vahyin kesilmesine ağlıyorum.” demişti. Üzüntüsünde bile İslâmî gayret görülmekteydi.
Ümmü Eymen (r.anhâ) üç halife dönemini yaşamış gözü yaşlı, gönlü sevgi, şefkat ve merhamet dolu bir hanım sahabidir. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (r.anhüm) sık sık ziyaretine giderlerdi. Ona lâyık olduğu hürmeti gösterirler, ihtiyaçlarını gidererek hizmet ederlerdi. O da gözü yaşlı bir hanımefendi olduğu için onları görünce hislenir, sevgili peygamberimizi hatırlar ve vahyin kesilmesine ağlardı. Hz. Ömer (r.a)’ın namazda yaralandığını öğrenince yine gözyaşlarını tutamamıştı. Etrafındakiler niçin bu kadar ağlıyorsun? diye sorunca: “Bugün İslâm zayıfladı” demişti.
Neşesi, kederi, sevinci, ağlaması hep Allah içindi. Bütün düşüncesi, davranışları, sözleri hep İslâmî gayret ve hassasiyetin bir neticesiydi. Yaşı bir hayli ilerleyen Ümmü Eymen (r.anhâ) Hz. Osman (r.a)’ın halifeliğinin ilk yıllarında rahmete kavuştu. Cenâb-ı Hak’tan onun gibi hassas yürekli, dinî gayrete sahip olabilmeyi ve şefaatlerine erebilmeyi niyaz ederiz. Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:38 AM
Ümmü Fadl (r.a)

Ümmü Fadl radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin baldızı... Meymûne binti Hâris radıyallahu anhâ annemizin kız kardeşi... Efendimizin sevgili amcası Hazreti Abbas radıyallahu anh'ın âilesi... İslâm'ı ilk kabul eden hanım sahâbîlerden...

O Mekke'de Kinâne kabîlesine mensuptur. Annesinin adı Hind (Havle) binti Avf'dır. Babası Hâris ibni Hazen'dir. Mekke'de Abbas ibni Abdülmuttalib ile evlendi. İlk çocuğu Fadl'ın doğumundan sonra Ümmü Fadl künyesiyle tanındı. Asıl adı Lübâbe'dir.
O, Haticetü'l-Kübrâ (r.anhâ) annemizden sonra Mekke'de İslâm'ı ilk kabul eden, cesûr yiğit hanımefendilerdendir. Kocası Hz. Abbas (r.a.), kendisinden sonra İslâm'la şereflenmiştir.

http://www.biriz.biz/sahabiler/kadsah11.jpg

Ümmü Fadl (r.anhâ) şecâat sâhibi, cesûr, vakûr ve imanından taviz vermeyen yiğit bir hanım sahâbîdir. Hizmetiyle, sevgisiyle, insanları güzelliklere çağıran İslâm'ın ilk çilekeşlerindendir. Onun İslâm'ın ilk günlerinde gösterdiği kahramanlık dillere destandır. Müslüman kardeşini yalnız bırakmama, onun yardımına koşma ve ona arka çıkma konusundaki fedakârlığı hatırdan çıkmayacak tarzda zihinlere nakşolmuştur. Şöyleki: "Ümmü Fadl (r.anhâ)'nın kocası Abbas'ın Ebû Râfî adında Mısır'lı bir kölesi vardı. O da İslâm'la şereflenmişti. Fakat müşriklerin şerrinden çekindiği için İslâm'a girdiğini ilân edememişti. Ebû Râfî (r.a.) Zemzem kuyusunun yanında ağaçtan su tasları oymacılığı yapardı. Ümmü Fadl (r.anhâ)'nın odası da bu kuyuya yakındı.
Bedir harbinin olduğu günlerdi. Müslümanların müşrikleri hezimete uğrattıkları haberini aldılar. Kâbe çevresinde sevinçli sevinçli bu konu üzerinde konuşurlarken Ebû Leheb yanlarına çıka-geldi. Bu azılı müşrik Bedir'e gitmemişti. Yerine Âs İbni Hişam'ı göndermişti. Fakat devamlı ne olup bittiğini takip ediyordu. Neticeyi sabırsızlıkla bekliyordu. Acı haber, Kureyş'in mağlûbiyeti ona ulaşınca kininden, kibirinden, öfkesinden ne yapacağını bilemedi. Hezimeti bir türlü içine sindiremedi. Nasıl olur? diye düşüncelere daldığı bir sırada Ebû Süfyan'ın karşıdan geldiğini gördü. Yanına çağırdı ve: "Ey kardeşimin oğlu! Nasıl oldu anlat bakalım?" dedi.
Ebû Süfyan hüzünlü hüzünlü: "Hiç sorma! Sanki onların karşısında elimiz kolumuz bağlandı. İstedikleri gibi bir kısmımızı öldürdüler, bir kısmımızı da esir aldılar." diye söze başladı. Sonra devamla: "Vallahi ben bizimkilerden kimseyi kınayıp ayıplamıyorum. Çünki o sırada öyle kimselerle karşılaştık ki, yer ile gök arasında yağız atlara binmiş ve beyazlar giyinmiş adamlar bizlere hücum etti." dedi.
Ebû Râfî (r.a.) onların konuşmalarına kulak misafiri olup dinliyordu. Sevincinden ve heyecanından kendini tutamayarak araya girdi ve: "Vallahi onlar meleklerdir." deyiverdi.
Bedir mağlûbiyetinin hıncıyla dolu olan Ebû Leheb melek sözünü işitince Ebû Râfî (r.a.)'ın üzerine doğru yürüdü. Var gücüyle ona vurmağa başladı. Hıncını ondan çıkarmak istercesine üzerine çullandı.
Ümmü Fadl (r.anhâ) onları takip ediyordu. Müşriklerin Ebû Rafî üzerine doğru yürüdüklerini görünce süratle eline bir çadır direği alarak koştu geldi ve Ebû Leheb'e: "Kimsesi yok diye onu güçsüz gördün değil mi?" diyerek hücum etti. Sırığı kafasına indirdi. Başından yaralanan azgın müşrik bir kadının saldırısını hazmedemeyerek bayılıp yere düştü. Avânelerinin yardımıyla hor ve hakîr olarak oradan ayrıldı. Daha sonra bu eziklik içerisinde kendini yedi durdu. Bir daha ayağa kalkamadı. Kibir ve kiniyle cehennemi boyladı.
Mekke'nin çileli günlerinde böylesine bir fedakârlık, kahramanlık ancak Allah yolunda kardeş olmanın bir meyvesiydi. Ne güçlü iman!... Ne güzel kardeşlik!..
* * *
Ümmü Fadl (r.anhâ) üç kızkardeş idiler. İslâm'ın zor günlerinde üçü birden Allah'a ve Rasûlüne teslim olmuşlardı. İslâm'la şereflenmişlerdi. Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz onlara; "mümine kızkardeşler" diye hitap ederdi. Bu üç kızkardeş Mekke'de bu lakabla meşhur oldu. Bunlardan Hz. Meymûne (r.anhâ) İki Cihan Güneşi Efendimizle evlenerek müminlerin annesi oldu. Hz. Esma binti Umeys (r.anhâ) da Ebû Tâlib'in oğlu Hz. Câfer ile evlendi.
* * *

Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz sevgili amcası Hz. Abbas (r.a.)'ın evine sık sık giderdi. Hatırlarını sorar ve öğle vakti istirahatini çoğu kere burada yapardı. Amcası ve yengesiyle sohbet ederdi. Birgün Ümmü Fadl (r.anhâ) korkulu ve sıkıntılı bir rüyâ gördü. Onu anlatmak istedi ve Efendimize;
"Yâ Rasûlallah! Bir rüyâ gördüm ve çok korktum." dedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.); "Ne gördün?" dedi. O da;

"Yâ Rasûlallah! Sizin vücûdunuzdan bir parçanın kesilip evime konulduğunu gördüm." dedi. İki Cihan Güneşi efendimiz Ümmü Fadl (r.a.)'ın sıkıntısını dağıtmak üzere rüyayı şöyle yordu:
"Hayırlı bir rüya görmüşsün. Fâtımâ'nın bir oğlu dünyaya gelecek. Sen de onu Kusem ile beraber emzireceksin." buyurdu.
Çok geçmeden Hz. Hüseyin (r.a.) dünyaya geldi. Ümmü Fadl (r.anhâ) onu alıp evine götürdü. Doyasıya Hüseyin'i emzirdi. Ona süt annelik yaptı. Onunla ilgilendi. Terbiyesiyle meşgul oldu. Gelişip büyümesine ve güzel yetişmesine gayret etti. Birgün çocuğu alıp Rasûlullah (s.a.) efendimize götürdü. Efendimiz torununu kucağına aldı ve dizine oturttu. Yavrusuyla konuşurcasına başını okşayarak onu sevdi ve yanaklarından öptü. Küçük Hüseyin dedeciği Allah Rasûlü Efendimizin kucağını ıslattı. Ümmü Fadl (r.a.) buna çok üzüldü. Biraz sinirli bir vaziyette öfke ile çocuğu tutup Efendimizin kucağından aldı. Çocuk ağlamaya başladı. Rahmet Peygamberi Efendimiz buna dayanamadı ve: "Ey Ümmü Fadl! Allah iyiliğini versin. Sen onu ağlatmakla beni üzdün." buyurdu.
* * *
Ümmü Fadl (r.anhâ), İki Cihan Güneşi efendimizin sevgili amcası Hazreti Abbas (r.a.)'tan altı erkek çocuk dünyaya getirmiştir. Bu mesûd evlilikten Fadl, Abdullah, Ubeydullah, Ma'bed, Kusem ve Abdurrahmanadında oğulları olmuştur.
İslâm'ın nurunu ana karnında alan bu iman erleri hem kendilerine hem de çevrelerine ışık saçmışlardır. Her biri yüksek idealler, hedefler peşinde koşmuş, şahsiyetli, vakûr gençler olmuşlardır. İslâm'ı öğrenme ve öğretme konusunda kendileri birer ilim eri olarak çalışmışlardır. Bilhassa Abdullah İbni Abbas(r.a.) ashâb-ı kiram arasında tefsir ve fıkıh konusunda en üst seviyede müracaat kaynağı olmuştur. İslâm'ı yayma konusunda Kusem (r.a.)'ın orta Asya topraklarına kadar gidişi ve o bölgede şehid oluşu, oraya defnedilmesi ne büyük hedeflere sahip olduklarını göstermektedir. Hayatları bizler için ne büyük dersler ve alınacak ne ibretli örnekler ile doludur...
* * *
Hz. Osman (r.a.)'ın halifeliği döneminde ahirete göç eden Ümmü Fadl (r.anhâ) böylesine bir şerefe sahipti. Bir şâir onun hakkında:
"Mâ veledet necîbetün min fahlin
Ammi'n-Nebiyyi'l-Mustafa zi'l-Fazl'ı
Ke sittetin min batni Ümmi'l-Fadl'ı
Ve hâtemi'r-rüsül ve hayrir-rusûl'i"
"Hiç bir asaletli kadın, bir erkekten ümmû Fadl Lübâbe'nin altı çocuğu gibi çocuk doğurmamıştır. Bu Ümmü Fadl ile kocası ne kadar kıymetli, hürmete lâyık ve şerefli gençlerdir ki, kocası, peygamberlerin sonuncusu ve hayırlısının amcasıdır." diye methetmiştir. Cenâb-ı Hak'tan şefaatlerini niyaz ederiz. Amin.


Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:38 AM
Ümmü Hânî (r.a)

Ümmü Hânî radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhî vesellem efendimizin amca kızı... Hz. Ali (r.a)’ın kızkardeşi...

İsmi Mevlid-i Nebevî’nin Mirâc bölmününde devamlı yâd olunan bir bahtiyar... Hânesi, mîrac ışığıyla aydınlanma şerefine eren bir hanımefendi...


O Mekke’de doğup büyüdü. Babası Ebû Tâlib, annesi Fâtıma binti Esed’dir. Hz. Ali, Âkil ve Ca’fer (r.anhûm) ile anne baba bir öz kardeşdir. Asıl adı Fâhite olup oğlu Hânî’den dolayı Ümmü Hâni künyesiyle meşhur olmuştur.

Ümmü Hânî, mert, cesûr ve dürüst ahlâklı bir hanımdı. Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz sekiz yaşından sonra amcası Ebû Tâlib’in evinde kaldığı için onu iyi tanırdı. Özkardeşi gibi severdi. O da İki Cihan Güneşi efendimize çok hürmet ederdi. Onu müşriklere karşı gizli gizli korumağa çalışırdı. Kendisi İslâm’a gelememişti. Zira kocası müşriklerdendi. Buna rağmen sevgili peygamberimize kol-kanat gererdi. Onu arkadan da olsa korumağa çalışırdı. Onun bu samimi gayreti şu hadisede açıkça görülmektedir.
İki Cihan Güneşi Efendimiz Tâif dönüşü Ebû Tâlib mahallesinde oturan Ümmü Hânî’nin evine gelmişti. “Kimdir o?” diye içerden sorulunca Efendimiz: “Amcan oğlu Muhammedim. Kabul edersen, misâfir geldim.” buyurdu.
Ümmü Hâni: “Senin gibi doğru sözlü, emin, şerefli misâfire can fedâ” deyip içeri aldı. Yalnız önceden bildirseydiniz bir şeyler hazırlardım dedi. İki Cihan Güneşi Efendimiz: “Yiyecek içecek hiçbir şey istemem. Yalnız bir yer göster kâfi.” buyurdu.
Araplar için kapısına gelen misafire ikram etmek, onu korumak büyük bir şerefti. Gelen misâfirin de Mekke’de düşmanı çoktu. Bu sebebten Allah Rasûlü Muhammed’e (s.a.) bir zarar gelmemesi için Ümmü Hâni o gece babasının kılıcını alıp dışarı çıktı. Sabaha kadar evin etrafında dolaştı.
O gün Resûl-i Ekrem (s.a.)’ın gönlü çok incinmişti! Yalnız odaya çekildi ve secdelerde gözyaşı dökerek sabaha kadar Rabbisine yalvardı. Halkının imana gelmesi için dua etmeye başladı. Çok yorgun olduğu için hasır üzerine uzanıp kendinden geçmişti. Birazcık uykuya dalmıştı. İşte o anda, gönül kırgın, beden yorgun bir vaziyette iken Rabbisinden davet geldi. Cebrâil aleyhisselâma; “Git Habîbimi getir!” emri verildi. Cenneti, Cehennemi göster. Ona eziyet edenlerin gideceği yeri, onu incitenlerin çekeceği azâbı gözleriyle görsün denildi.
Yüceler yücesi Rabbimiz Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimizi tesellî ve teyid etmek üzere Cânib-i İzzetine ve dergâh-ı ulûhiyyetine urûc eyledi. Mirâc’a çıkarttı. Bütün saltanatını, arşını, ferşini, kürsîsini, levhini, kalemini ve sonsuzluk âleminde Cemâlini ona seyrettirerek kalbine sekînet verdi. Allah Teâlâ’nın sonsuz gücünün kendisiyle beraber olduğunu gösterdi. İki Cihan Güneşi Efendimiz’e (s.a.) yeni bir güç geldi. Tevhid mücâdelesinde azmi bileylendi. Ümmetine beş vakit namaz hediyesiyle Mirac’dan döndü ve Ümmü Hânî’nin evine geldi. Başından geçenleri, gördüklerini amca kızına tek tek anlattı.
Ümmü Hânî bunları dışarda anlatmamasını istedi. Fakat Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz halka anlatacağını söyledi ve dışarı çıktı. Peşinden Ümmü Hânî, Habeşistan’lı hizmetçisini gönderdi. Onun halka ne söylediğini, halkın da ona ne dediklerini dinle (de bana haber ver), dedi. Maksadı Resûl-i Ekrem (s.a.)in incinmesini önlemek düşmanlarına karşı tedbir almaktı.
O henüz İslâm’la şereflenememişti. Fakat Allah rasûlûne karşı böylesine büyük saygı beslemekteydi. Onu gıyâbî koruma gayreti içerisindeydi.
O Mekke’nin ileri gelen müşriklerinden Hübeyre İbni Amr ile evlenmişti. Ondan Amr, Hânî, Yusûf ve Ca’de adında dört çocuğu oldu. Kocası Hübeyre azılı bir İslâm düşmanı idi. İslâm’ın nurundan hep kaçtı. Müşriklerin safında savaştı. Mekke Fethi günü çöllere düştü ve Necran taraflarına giderek izini kaybettirdi.
Ümmü Hânî’nin İslâm’la şereflenişi Mekke Fethi günü oldu. O kocasının firârını fırsat bildi ve Rasûlullah (s.a.)’in huzûruna gelerek kelime-i şehâdet getirdi. Gönlünü İslâm’ın nûrû ile doldurdu. Sahâbelik şerefine nâil oldu. Sevgi dolu gönlünü İslâm’ın nurlu ufuklarına açtı. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimize tam teslim olmuştu. Hayatının geri kalan kısmını itaatkâr, muhabbetli bir İslâm hanımefendisi olarak geçirdi.
Ümmü Hânî (r.anhâ) kendini ibadete vermişti. Çokça namaz kılar ve oruç tutardı. Nâfile oruç tutmayı çok severdi. İki Cihan Güneşi Efendimiz de ona çok iltifatlarda bulunur ve fırsat buldukça ziyaret ederdi. Birgün Ümmü Hânî (r.anhâ) nafile oruca niyet etmişti. Efendimiz ziyaretine geldi. O da bir kâse bal şerbeti ikram etti. Resûl-i Ekrem (s.a.) içtikten sonra artanını ona uzattı. Oruçlu olmasına rağmen Ümmü Hâni (r.anhâ) derhal kâseyi aldı ve içti. Efendimize olan sevgi ve hürmetini bu şekilde gösterdi.
O, Efendimizin kendisine yaptığı iltifatlar konusunda şunları söyler: “Mekke’nin fethi günü, evimi şereflendiren Hz. Peygamber (s.a.) bana: “Yiyecek bir şeyiniz var mı?” diye sordu. Ben de: “Hayır ya Rasûlallah sâdece kuru ekmek ile sirke var.” dedim. “Getir onu!” buyurdu ve: “Ey Ümmü Hâni! Sirke ne iyi katıktır. Sirke bulunan ev, katık sıkıntısı çekmez!”buyurarak iltifatta bulundu.
Ümmü Hânî (r.anhâ) Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimizden az miktarda hadis de rivayet etmiştir. Naklettiği hadislerin bir tanesi şudur:
Ümmü Hâni (Fahite Binti Ebû Talib) radıyallahu anhâ şöyle dedi: (Mekke’nin Fethi günü) Nebi sallahu aleyhi vesellem’e gelmiştim. Resûl-i Ekrem (s.a.) yıkanıyor, Fâtıma da onu insanların gözünden perdeliyordu. (Ben selâmımı verdim.) Peygamberimiz: “Kim o?” dedi. Ben: “Ümmü Hânî’yim”, diye cevap verdim. Müslim’in rivayetinde bu hadisin devamında;
Ümmü Hânî gelip kendisine selam verdiğinde Efendimiz: “Bu kadın kimdir?” diye sormuş, o da: “Ben Ebû Tâlib’in kızı Ümmü Hânî’yim” diye cevap verince sevgili Peygamberimiz “Hoş geldin Ümmü Hânî” dedi ve yıkanmasını tamamladı, rivâyeti geçmektedir. (Riyazüssalihîn Terceme ve şerhi, c.4, s.444, 465)
Ümmü Hânî (r.anhâ) mevlid-i nebî menkıbelerinin Mîrâc bölümünde devamlı ismi anılan bir bahtiyar hanım sahâbidir. Süleyman Çelebi hazretleri Mîrac bölümünde onun ismini şöyle zikreder:
“Tarfütü’l-ayn içre ol Fahr-i Cihan
Ümmü Hânî evine geldi heman
Her ne vâkî oldu ise serteser
Cümlesin ashâbına verdi haber
Dediler ey kıble-i İslâm’ı dîn
Kutlu olsu sana Mîrâc’ı güzîn
Biz kamumuz kullarız sen şâhsın
Gönlümüz içinde rûşen mâhsın
Ümmetin olduğumuz devlet yeter.
Hizmetin kıldığımız izzet yeter.”
Ümmü Hânî (r.anhâ) kardeşi Hz. Ali (r.a.)’dan sonra 40 h. / 661 m. senede vefat etti. Cenâb-ı Hak şefaatlerine mazhar buyursun. Amin. nrasûlûne karşı böylesine büyük saygı beslemekteydi. Onu gıyâbî koruma gayreti içerisindeydi.
O Mekke’nin ileri gelen müşriklerinden Hübeyre İbni Amr ile evlenmişti. Ondan Amr, Hânî, Yusûf ve Ca’de adında dört çocuğu oldu. Kocası Hübeyre azılı bir İslâm düşmanı idi. İslâm’ın nurundan hep kaçtı. Müşriklerin safında savaştı. Mekke Fethi günü çöllere düştü ve Necran taraflarına giderek izini kaybettirdi.
Ümmü Hânî’nin İslâm’la şereflenişi Mekke Fethi günü oldu. O kocasının firârını fırsat bildi ve Rasûlullah (s.a.)’in huzûruna gelerek kelime-i şehâdet getirdi. Gönlünü İslâm’ın nûrû ile doldurdu. Sahâbelik şerefine nâil oldu. Sevgi dolu gönlünü İslâm’ın nurlu ufuklarına açtı. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimize tam teslim olmuştu. Hayatının geri kalan kısmını itaatkâr, muhabbetli bir İslâm hanımefendisi olarak geçirdi.
Ümmü Hânî (r.anhâ) kendini ibadete vermişti. Çokça namaz kılar ve oruç tutardı. Nâfile oruç tutmayı çok severdi. İki Cihan Güneşi Efendimiz de ona çok iltifatlarda bulunur ve fırsat buldukça ziyaret ederdi. Birgün Ümmü Hânî (r.anhâ) nafile oruca niyet etmişti. Efendimiz ziyaretine geldi. O da bir kâse bal şerbeti ikram etti. Resûl-i Ekrem (s.a.) içtikten sonra artanını ona uzattı. Oruçlu olmasına rağmen Ümmü Hâni (r.anhâ) derhal kâseyi aldı ve içti. Efendimize olan sevgi ve hürmetini bu şekilde gösterdi.
O, Efendimizin kendisine yaptığı iltifatlar konusunda şunları söyler: “Mekke’nin fethi günü, evimi şereflendiren Hz. Peygamber (s.a.) bana: “Yiyecek bir şeyiniz var mı?” diye sordu. Ben de: “Hayır ya Rasûlallah sâdece kuru ekmek ile sirke var.” dedim. “Getir onu!” buyurdu ve: “Ey Ümmü Hâni! Sirke ne iyi katıktır. Sirke bulunan ev, katık sıkıntısı çekmez!”buyurarak iltifatta bulundu.
Ümmü Hânî (r.anhâ) Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimizden az miktarda hadis de rivayet etmiştir. Naklettiği hadislerin bir tanesi şudur:
Ümmü Hâni (Fahite Binti Ebû Talib) radıyallahu anhâ şöyle dedi: (Mekke’nin Fethi günü) Nebi sallahu aleyhi vesellem’e gelmiştim. Resûl-i Ekrem (s.a.) yıkanıyor, Fâtıma da onu insanların gözünden perdeliyordu. (Ben selâmımı verdim.) Peygamberimiz: “Kim o?” dedi. Ben: “Ümmü Hânî’yim”, diye cevap verdim. Müslim’in rivayetinde bu hadisin devamında;
Ümmü Hânî gelip kendisine selam verdiğinde Efendimiz: “Bu kadın kimdir?” diye sormuş, o da: “Ben Ebû Tâlib’in kızı Ümmü Hânî’yim” diye cevap verince sevgili Peygamberimiz “Hoş geldin Ümmü Hânî” dedi ve yıkanmasını tamamladı, rivâyeti geçmektedir. (Riyazüssalihîn Terceme ve şerhi, c.4, s.444, 465)
Ümmü Hânî (r.anhâ) mevlid-i nebî menkıbelerinin Mîrâc bölümünde devamlı ismi anılan bir bahtiyar hanım sahâbidir. Süleyman Çelebi hazretleri Mîrac bölümünde onun ismini şöyle zikreder:
“Tarfütü’l-ayn içre ol Fahr-i Cihan
Ümmü Hânî evine geldi heman
Her ne vâkî oldu ise serteser
Cümlesin ashâbına verdi haber
Dediler ey kıble-i İslâm’ı dîn
Kutlu olsu sana Mîrâc’ı güzîn
Biz kamumuz kullarız sen şâhsın
Gönlümüz içinde rûşen mâhsın
Ümmetin olduğumuz devlet yeter.
Hizmetin kıldığımız izzet yeter.”
Ümmü Hânî (r.anhâ) kardeşi Hz. Ali (r.a.)’dan sonra 40 h. / 661 m. senede vefat etti. Cenâb-ı Hak şefaatlerine mazhar buyursun. Amin.

Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:39 AM
Ümmü İshak Ganeviyye (r.a)

Ümmü İshak Ganeviyye radıyallahu anha İslâm’ın ilk yıllarında, müşrik kocasına rağmen Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize teslim olup biat etmiş bir hanım sahâbî…
İslâm’ın zor günlerini, işkence ve zulumler altında ashâbın inleyişlerini Mekke’de görmüş, kendisi de bizzat o sıkıntıları yaşamış çilekeş bir hanım…
Medine’ye hicret için erkek kardeşiyle Mekke’den çıkan ve fakat sonunda tek başına hicretini tamamlamak zorunda kalan bir kahraman…
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin huzurunda oruçlu olarak bulunuyorken, unutarak yiyen ve sonra aklına geldiğinde ne yapması gerektiğini Efendimden koyduğu ölçüyü öğrenen, ümmete rahmet ve bir çıkış yolu olan bu ölçünün bizlere kadar ulaşmasına vesile olan bir iman eri…
O,müslüman olduktan sonra Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem efendimizin sohbetlerinden geri kalmayan, bir âşık, nasîhatlarından nasibini alan bir bahtiyardır.
Onun gönlü Efendimizin muhabbet ve hasretiyle dolu idi. Sevgili Peygamberimizin Medine’ye hicretinden sonra Mekke’de duramaz olmuştu. Kısa zamanda hazırlanıp yola koyulmuştu. Onun hicret hikayesi şöyle gerçekleşmiştir:
“Ümmü İshak radıyallahu anha , İki Cihan Güneşi efendimiz’e kavuşmak için fırsat kolluyordu. Bir yolunu bulup kendisini onun yanına atmak istiyordu. Onun bulunduğu beldeye ulaşma hasretiyle yanıp kavruluyordu.
O,müşrik olan beyinden bir an evvel kurtulmak istiyordu. Bir şekilde bir yolunu bulup kaçmak istiyordu. Bu arzusunun gerçekleşmesi için Allah Teâlâ’ya duâ ediyor ve Medine’ye gideceği zamanı bekliyordu. Bunun için âdeta gün sayıyordu. Bu sebebten her an hicrete hâzır bir vaziyette yaşıyordu.
Bir gün bu fırsatı yakaladığını düşündü. Yanına erkek kardeşini alarak hicret için Mekke’den gizlice çıktı. Bir müddet gittikten sonra kardeşi yol azığını evde unuttuğunu hatırladı. Geri dönüp azığı alıp gelmeyi düşündü. Ümmü İshak (r.anha) buna razı olmadı. Fakat o kendi içinde kararını vermişti. Kardeşine şöyle dedi:
“-Ümmü İshak! Sen burada otur. Beni bekle. Ben Mekke’ye dönüp unuttuğum azığımı alıp geleyim,” dedi.
Bu sözden endişe duyan, gönlü sıkılan Ümmü İshak kardeşine izin vermek istemedi. Zira kocasının onu yakalayıp öldürmesinden korkuyordu. Şefkatle ona baktı ve:
“- Fâsığın,(yani kocasının) seni öldürmesinden korkuyorum” dedi.
Kardeşi bu sözlere aldırış etmedi. Onu bırakıp Mekke’ye gitti. Aradan üç gün geçmesine rağmen kendisinden bir ses, bir haber alamayan Ümmü İshak merak içinde ne yapacağını bilemez, şaşkın bir vaziyette gözleri yollarda kaldı. Beklemekten başka da çaresi yoktu. Geri dönse o da aynı akıbete düşebilirdi. Bu hâlet-i rûhiye içerisinde iyice bunalmış iken Mekke’den gelen bir yolcu yanına uğradı. Onu tanıdı ve burada ne yaptığını sordu.
“ -Ümmü İshak! Burada oturmana sebep nedir?” dedi.
O da:
“-Kardeşim İshak’ı bekliyorum,” diye cevap verdi.
Yolcu hüzünlü bir şekilde Ümmü İshak’a acı haberi vermek zorunda kaldı ve:
“-Artık senin için İshak yok. Kocan Fâsık, Mekke’den çıkarken onu yakalayıp öldürdü” dedi.
Bu habere çok üzülen Ümmü İshak (r.anha) sabır ve metanetle hareket edip, ümitsizliğe kapılmadan tek başına da olsa yoluna devam etmeğe karar verdi. Kendisi bu yolculuğunu şöyle anlatır:
-“ İnna lillah diyerek ve ağlaya ağlaya kalkıp Medine’ye gittim. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizi sordum. Hanımı Hafsa binti Ömer radıyallahu anha’nın odasında olduğunu öğrendim. İzin isteyip içeri girdim. Fahr-i Kâinat (s.a.) abdest alıyormuş. Hemen huzuruna varıp:
“-Yâ Rasûlallah! Anam babam sana feda olsun. Kardeşim İshak öldürüldü” dedim ve ağlamaya başladım. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz bana dikkatlice baktı ve bir avuç su alıp onu yüzüme doğru serpti.”
İki Cihan Güneşi efendimize kavuşmanın sevinciyle iç âlemim bir anda değişiverdi. Gönlüm sükûnete kavuştu. Aylardır çektiğim hasret ve günlerdir çektiğim çileler, sıkıntılar hepsi yok olup gitti.
Ümmü İshak (r.anha) ağırbaşlı,sabır ve metanet sahibi bir hanımdı. İbtilâlar karşısında feveran etmedi. Ağlarken bile vakarını kaybetmedi. Allah ve Rasûlü yolunda çektiği eziyetlere aldırış etmeden yoluna devam etti. İmanından taviz vermedi.
Onun âzatlı bir cariyesi vardı. Onda gördüğü güzel vasıfları etrafına anlatırdı. Onun hâdiseler karşısındaki sabır ve tahammülüne dair, Beşşar b. Abdilmelik’in, Ümmü İshak’ın âzatlı cariyesi ninesinden dinlediği şu söz ne güzel bir örnektir. O şöyle dermiş:
“-Onun başına büyük felâketler geliyor,gözünde yaşlar görülüyor ama yanaklarına akmıyordu.”
Ne güzel ahlâk!.. Ne vakur hareket!.. Ne sevimli bir İslâmî şahsiyet!.. Acılar, dertler karşısında feveran etmemek!.. Hüznünü gönlüne gömebilmek!.. Sabırla direnebilmek!.. Ey Allahım! bizlere de olaylar karşısında sabır , sebat ve metanet nasib et!..
a
Ümmü İshak el-Ganeviyye (r.anha)’nın oruçlu iken başından geçen bir hâdise vardır. Onu da aynı rivayet zinciriyle Beşşar b. Abdilmelik şöyle nakleder:
“Ümmü İshak (r.anha) Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin yanında olduğu bir gün hâne-i seâdete büyükce bir tas ile serid veya tirid yemeği getirildi. Bir rivayette de ekmek ve et getirildi. Rasûlullah (s.a.) ondan bir parça aldı. Az bir şey tattı. O da Efendimizle birlikte yedi. Bu sırada Zülyedeyn de huzura geldi. Efendimiz (s.a.) ona da bir kab içerisinde başka bir yemek ikram etti. Ümmü İshak’a da buyur etti. Ondan da almasını istedi ve:
“-Ey Ümmü İshak! Bundan da ye. Bunun da tadına bak.” dedi.
O anda oruçlu olduğunu hatırlayan Ümmü İshak ne yapacağını şaşırdı. Eli dondu kaldı. Ne ileri ne geri gitti. Hiç hareket ettiremedi. Elini ağzına götürmeye bile gücü yetmedi. İki Cihan Güneşi efendimiz ona:
“-Hayrola Ümmü İshak, ne oldu, neyin var?” buyurdu.
O da:
“-Yâ Rasûlallah! Ben oruçluydum” dedi.
Bu cevap üzerine orada bulunan Zülyedeyn :
“-Doyduktan sonra mı aklına geldi” dedi.
Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz Ümmü İshak’a döndü ve:
“-Orucunu tamamla. Bu, Allah’ın sana gönderdiği bir rızıktır” buyurdu.
(Ahmed b. Hanbel, VI, 367 . Üsdü’l-gabe, VII, 299 . İsâbe,IV,430 .)
Ne yüce ölçü!.. Ne engin rahmet!.. İslâm’ın her emri insanlığa büyük bereket!..
Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimizin vermiş olduğu bu cevabdan Ümmü İshak el-Ganeviyye (r.anha)’ nın gönlü ferahladı. Düştüğü hatanın günâhından,mahcûbiyetinden ve sıkıntısından kurtulup huzur buldu. Efendimizin emri üzere orucunu tamamladı.
Ümmü İshak (r.anha)’nın başından geçen bu hâdise kendinden sonra gelen ümmete bir rahmet oldu. Oruçluyken unutarak yeyip içen müslüman , mümin kişinin ne yapması gerektiği onun vasıtasıyla vuzûha kavuşmuş oldu.
Allah ondan razı olsun.
Rabbimiz cümlemizi şefaatlerine nâil eylesin. Âmin.



Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:39 AM
Ümmü Kühhâ

Ümmü Kühhâ radıyallahu anhâ hakkında ferâiz âyetleri nâzil olan bir hanım sahâbî... Cahiliye devrinin kötü âdetlerinden birinin ortadan kalkmasını sebeb olan bir bahtiyar... Mirastan, hanım ve kızlara pay verilmeme konusunun aydınlanmasına ve haksızlığın giderilmesine vesile olan bir hanım sahâbî...
O, Medine’lidir. Ashabtan Evs İbni Sâbit (r.a)’ın hanımıdır. İslâm nûrunun ışıkları Medine’yi aydınlatmaya başlayınca Ümmü Kühhâ kocasıyla birlikte müslüman oldu.
Allah Rasûlü (s.a) efendimiz Medine’ye hicret edince kocasıyla birlikte hizmete girdiler. Sürekli Efendimizin yanında olmaya çalıştılar. Savaşta ve hazarda her türlü hizmeti üstlendiler.
Ümmü Kühhâ (r. anhâ)’nın kocası Uhud Savaşına katılmıştı. Harb meydanında büyük kahramanlıklar sergiledi ve sonunda şehid düştü. Arkada üç kızı ve âilesi kaldı.
Ümmü Kühhâ (r. anhâ) eşinin geride bıraktığı mirası ile çocuklarına bakacaktı. Onlara hem anne hem de baba şefkatini aratmayacaktı. Fakat Cahiliye devrinden kalan kötü bir âdet vardı. Ölenin hanımı ve kızı mirastan pay alamazdı. Çünkü Cahiliye Arapları; “ancak savaşanlar ve yurdunu müdafa edenler miras alır.” diyerek kadınlarla çocukları mirastan mahrum bırakırlardı.
Evs’in arkaya bıraktığı malı, amcasının çocukları almıştı. Hanımı ve kızlarına hiçbir şey vermemişlerdi.
Ümmü Kühha (r. anhâ) bu durumu. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize gelerek anlattı. Çaresiz kaldığını söyledi. Efendimiz ona: “Şimdi evine dön, bakalım Allah ne buyuracak?” dedi.
Bu hâdise üzerine şu âyet-i celîle nâzil oldu. Allah Teâlâ yetimlerin hakkına uzanan ellere fırsat vermedi. Âyetin meâli şöyleydi:
“Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır. Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Gerek azından, gerek çoğundan belli bir hisse ayrılmıştır.” (Nisa Sûresi. 7)
Bu âyet-i kerimenin inmesinden sonra Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz mirası alan amca çocuklarına, “Evs’in malından el çekmelerini ve hiçbir şey dağıtmamalarını” içeren bir haber gönderdi.
Ümmü Kühhâ (r. anhâ) eşinin vefatı ile duyduğu üzüntüye bir de mirasından hisse alamama sıkıntısı eklenince çok zor durumda kaldı. Istırabları daha çok katlanarak arttı. Rabbımız onların sıkıntılarını, hüzünlerini ve mağdûriyetlerini kısa zamanda giderdi. İndirdiği bu âyet-i celîle ile ortadan kaldırdı. Bir müddet sonra da Nisâ Sûresinin 11. âyet-i celîlesini nâzil buyurarak mirasın, anne-baba, kız-erkek çocuklar ve yakınları arasında paylaşımının nasıl olacağını bildirdi.
Bu âyet-i kerimenin meâli de şöyledir:
“Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuş ise, anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş farzlardır (paylardır). Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.” (Nisâ Sûresi, 11)
Âlimler bu âyet-i kerimeleri tefsir ederken, kulun düşünce ve ameli ile ifrat ve tefritten uzak durmasını ve her konuda adâletli davranmasına dikkat çekmişlerdir. Ayrıca şu izâhatta bulunmuşlardır.
İslâm’ın miras hukukunda, paylar ile mükellefiyetler arasında dengeleme yolu tutulmuş, daha çok harcama yapmak mecbûriyetinde olanlara çok, daha az harcama durumunda olanlara az hisse verilmiştir.
İslâm âile hukukuna göre evlenirken mehir verecek, düğün masrafı yapacak olan erkektir. Evlendikten sonra da gerek muhtaç olan yakın akrabasına ve gerekse eş ve çocuklarına bakacak, onlara yiyecek, giyecek, mesken gibi asgarî ihtiyaçları temin edecek yine erkektir.
İşte bu sebebledir ki, genellikle mirasta erkeklerin payı, kadınlarınkinin iki misli olmuştur.
Hakkında miras ayetleri inen Ümmü Kühhâ (r. anhâ) âyet-i celîlede emir buyurulduğu üzere eşinin mirasından sekizde birini, kızları da malın üçte ikisini almışlardır. Evs’in amca oğullarına da geri kalanı verilmiştir.
Allah ondan râzı olsun. Rabbımız şefaatlerine nâil eylesin. Âmin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:40 AM
Ümmü Şerîk (r.a)

Ümmü Şerîk radıyallahu anha Mekke’de ev ev dolaşarak Kureyş’li kadınlara İslâm’ı anlatan bir tebliğci.. Allah’a ve Resûlüne iman etmenin ve teslimiyetinin mükâfâtını hayatında iken gören bahtiyar bir hanım sahâbî... Mekke müşriklerinin işkencelerine rağmen imanından taviz vermeyen, açlığa ve susuzluğa katlanan bir kahraman hanım... O, Kureyş’e mensuptur. Mekke’de müslüman oldu. Asıl adı “Guzeyye binti Câbir İbn Hakîm” ’dir. “Ümmü Şerîk” künyesiyle meşhur olmuştur. Bu künye ile anılan birkaç hanım sahâbî olduğu rivayet edilmektedir.

Ümmü Şerîk (r.anhâ) imanının tadını alan, heyecanını duyan ve İslâm’ı yaymak için canla başla uğraşan bahtiyar bir hanımdı. Kureyş kadınlarının evlerine sık sık ziyaretler yapar ve onları İslâm’a dâvet ederdi. İslâm’ı hanımlar arasında anlatmayı kendine vazife bilmişti. Bu hizmeti gizli gizli yürütürdü. İnsanların şirk bataklığından kurtulup hak yola gelmesinden büyük zevk duyardı. Bu sebepten bu vazifeyi büyük bir aşk ve heyecanla yapardı.
O, Zira bir insanın karanlıktan çıkıp, cehaletten kurtularak hidayete kavuşmasını, putları bırakıp Allah’a yönelmesi ve Kur’an’la buluşmasını, dünya ve içindekilerin kendisine verilmesinden daha hayırlı görürdü.
Ümmü Şerîk (r.anhâ) İslâm’ın güzelliklerini Kureyş’li hanımlar arasında yayabilmek için canhıraş bir şekilde çalışıyordu. Müşriklere yakalanmamak için de elinden gelen gayreti gösteriyordu. Fakat ne çare ki, azgın müşrikler onu takib ediyorlardı. Gün geçtikçe de İslâmiyet hızla yayılıyordu. Mekke dışından da İslâm’a koşanlar çoğalmaya başlamıştı. Müşrikler yeni müslüman olan kimsesiz, gariblere işkence etme kararı aldılar. İslâm adına yapılan faaliyetlerin önünü almak için ezâ ve cefâlarını artırdılar.
Ümmü Şerîk (r.anhâ)’yı önce tehdit ettiler. Sonra hapsettiler. Kızgın güneşin altında bir lokma ekmek bir yudum su vermeden üç gün boyunca eziyet ettiler.
Kureyş’li müşriklerin işkencelerine dayanamayan müslümanlar Mekke’yi terketmek zorunda kaldılar. İnançlarını yaşayabilecekleri yeni yurtlar aradılar. İki Cihan Güneşi Efendimiz önce Habeşistan’a hicret etmelerini işaret buyurdu. Daha sonra Medine’ye hicret izni verildi. Bir müddet sonra da Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz ile Hz. Ebû Bekir Sıddîk radıyallahu anh birlikte Medine’ye hicret ettiler.
Ümmü Şerîk (r.anhâ) da artık Mekke müşriklerinden kurtulmak istiyordu. Medine’ye giden kimse bulamayınca bir yahûdî ailesine katıldı. Yolculuk esnasında imanda sabır ve seat etmenin mükâfatı olarak Allah Teâlâ’nın özel ikr***** mazhar oldu. Şöyle ki: “Ümmü Şerîk’in yanındaki suyu bitmişti. Bunu fırsat bilen yahûdî ona dininden dönmedikçe su vermeyeceğini söyledi. Hanımına da; ona su vermemek üzere sıkı sıkıya tenbih etti.
Hava çok sıcaktı. Güneş adeta kavuruyordu. Yolculuk bir hayli zor geçiyordu. Ümmü Şerîk (r.anhâ) iyice halsiz düştü. Hararetten, susuzluktan gücü kuvveti kesilmişti. Zorlukla yürüyor ve konuşuyordu. Onun bu hali yahûdîyi ümitlendirmişti. Tam fırsatı yakaladığını hatta onun dininden dönmekten başka çaresi kalmadığını tahmin etmişti.

Ümmü Şerîk (r.anhâ) ise dünya nimetleri için dininden vazgeçmeyi asla düşünmüyordu. Geçici hayatı ebedî hayata asla tercih etmeyecekti. Yüce Rabbine olan imanı tamdı. O’nun her şeye gücü yeteceğine ve kendine yardım edeceğine inancı sonsuzdu. Nitekim çârelerin tükenmiş gibi gözüktüğü bir gece yarısı Allah Teâlâ’nın yardımı yetişti. Rabbi’sinin özel ikr***** nâil oldu.
O herkesin uyuduğu bir sırada göğsünün üzerine bir miktar suyun konduğunu hissetti. Sunulan bu suyu kana kana içti. Üstüne başına dökerek serinledi. Biraz sonra yol arkadaşlarını uyandırmak için seslendi. Onun sesinin gür çıkmasından su bulup içtiği anlaşılmaktaydı. Suyu hanımının verdiğini zanneden yahûdî hanımına çıkıştı. Kızdı, bağırdı ve: “Suyu sen mi verdin?” dedi. Ümmü Şerîk (r.anhâ) bunun kendisine Allah Teâlâ’nın bir ikramı olduğunu hanımının su vermediğini söyledi. Yahûdî su tulumlarına koştu. Onların da ağızlarının bağlı ve çözülmemiş olduğunu görünce hayretler içerisinde kaldı. Nasıl olurdu? Bu büyük bir işti. İnsan üstü bir hadise idi. Bunun mucize olduğunu nerden bilecekti. Ümmü Şerîk’in samîmiyeti ve saf imanı ona çok tesir etmişti. Onun sözleri gönlünde bir sıcaklık oluşmasını sağladı. Kalbi İslâm’ın nurûna açılıverdi ve senin Rabbına inandım dedi. Ailecek İslâmiyetin kendi dinlerinden daha hayırlı olduğunu söyleyerek hep birlikte kelime-i şehadet getirip müslüman oldular.
Ümmü Şerîk (r.anhâ) imanda sebat etmenin mükâfatını peşin gördü. Hem inancından taviz vermedi. Hem de bir ailenin İslâm’a girmesine sebeb oldu.
İşte örnek nesil!.. Ne iman!.. Ne sabır!.. Ne sebat!.. Ve ne seâdet ki, dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmek... Hem kendini hem arkadaşını ateşten kurtarmak!.. Ne güzel böyle örnek olabilmek!.. Allahım bizlere de güzel örnekler olabilmeyi ve özel ikramlarına erebilmeyi nasîb et!..
Ümmü Şerîk (r.anhâ) hicret yurdu Medine’de zaman zaman İki Cihan Güneşi Efendimize imkânları nisbetinde ikram etmeyi çok severdi. Kendisi yemez, biriktirdiği yiyecekleri Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimize yedirmeyi tercih ederdi. Bir defasında bir miktar yağ biriktirmişti. Onu hizmetçisi ile gönderdi. Onun bu candan ikramı Efendimizin hoşuna gitti. Yağı boşaltıp tulumu verirken hizmetçiye tulumun ağzını bağlamadan bir yere asmasını tenbih etti. Ağzı açık bir yere asılan tulumun tekrar yağla dolduğu görüldü. Ümmü Şerîk bu hali Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimize arzetti. Efendimiz bunun Rabbimizin bir bereketi, ikramı olduğunu hatırlattı. Yağ tulumunun ağzını bağlamamalarını tekrar tenbihledi. Sevinçle oradan ayrılan Ümmü Şerîk (r.anhâ) bu ikramın Rasûlullah (s.a.)’e olan muhabbetinin peşin mükâfatı olarak gördü.
Ümmü Şerîk (r.anhâ)’nın Medine-i Münevvere’de Resûl-i Ekrem (s.a) ile evlenmeyi arzu ettiği, hatta ona nikahlandığı, fakat evlenmenin gerçekleşmediği söylenmektedir. Rivayet ettiği birkaç hadis-i şerif Kütüb-i Sitte’de yer almaktadır. Bir tanesi şöyledir:
“Birgün Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz Ümmü Şerîk’inde bulunduğu bir mecliste deccâl’den söz etti ve: “İnsanlar deccâlden kaçıp dağlara sığınırlar” buyurdu. O yiğit İslâm mücâhidlerinin deccâl karşısında tutunamayıp kaçmaları Ümmü Şerîk’i hem üzmüş hem de meraklandırmıştı. Dayanamayıp Efendimize: “Ya Rasûlallah! O gün Araplar nerede olacak?” diye sordu. Efendimiz de: “Onlar o gün pek azdır.” buyurdu. Deccâl’in karşısında duramayacaklarını, onun şerrinden ve fitnesinden kaçıp kurtulmaya çalışacaklarını ifade buyurdu. (Riyazussâlihîn Terc. ve Şerh. c.7. s,460)
Ümmü Şerîk (r.anhâ)’nın ne zaman vefat ettiği bilinmemektedir. Allah Teâlâ ondan razı olsun. Bizleri şefaatlerine nâil eylesin. Amin
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:40 AM
Ümmü Gülsüm Binti Ukbe (r.a)

Ümmü Gülsüm binti Ukbe radıyallahu anha Kureyşliler içinde yurdunu yuvasını bırakıp Medine’ye tek başına hicret eden bir hanım sahâbî!.. Allah’ ve Resûlüne hicret için evinden kaçan bir muhâcir hanım!..

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimize Mekke’de biat eden kahraman hanımlardan!.. Medine-i Münevvere’ye hicret ettiğinde; “Beni müşriklere geri çevirmeyin” diye Efendimize sığınan, imanlı, yiğit bir hanım!.. Hz. Osman (r.a)’ın anne bir kızkardeşi!..
O Mekke’li olup Kureyş kabilesine mensuptur. Babası Peygamberimizin can düşmanı, Efendimizi boğmaya teşebbüs eden, azılı müşrik Ukbe bin Ebî Muayt’tır. Annesi, Ervâ binti Kureyz’dir.

http://www.biriz.biz/sahabiler/kadsah24.jpg
Ervâ hatun, İslâm’ın ilk yıllarında müslüman olma seâdetine eren bir hanım. Resûl-i Ekrem (s.a)’in hala kızı, Hz. Osman (r.a)’ın da annesi olur. Erva hatunun annesi Beyzâ hanım Efendimizin halası olmaktadır.
Ümmü Gülsüm, Mekke’de müslüman olarak Rasûlullah (s.a)’e biat etti. Diğer müslümanlar gibi o da işkencelere maruz kaldı. Başta babası olmak üzere müşriklerin ezâ ve cefâlarından nasîbini aldı. Dinden dönmesi için çok baskılar yapıldı. Fakat o bunların hiç birine aldırış etmedi. İnancından aslâ dönmedi. İmanından zerre kadar taviz vermedi.
Günler acı ve ıstırapla geçiyor, yıllar sıkıntılarla akıp gidiyordu. Sevgili Peygamberimiz Medine’ye hicret etmişti. Onun ayrılışıyle Mekke âdeta boşalmıştı.
Ümmü Gülsüm (r.anhâ) doğup büyüdüğü şehirde ailesinin içerisinde idi. Fakat bir müslüman olarak kendini yalnız hissediyordu. Bunun için o da hicret etmek istiyordu. Babası izin vermediğinden Mekke’de kalmıştı. Müslüman kardeşlerinden ve Rasûlullah’tan ayrı kalmanın ıstırabıyla hayatına devam ediyordu. Sanki o öz yurdunda gurbet hayatı yaşıyordu. Bu ayrılığın bitmesi için Rabbimize duâ ediyor, hicret için fırsat kolluyordu.
O yedi yıl Rasûlullah’a kavuşma hasretiyle yandı. Müslüman kardeşlerinden ayrı kalmanın acısını yedi yıl kalbine gömdü. Nihayet Rabbımız ona bir fırsat lutfetti. Hergün gittiği yere gidiyormuş gibi bir plânla evden kaçtı.
Ümmü Gülsüm (r.anhâ) hicret mâcerâsını şöyle nakleder: “Mekke’den en son çıkış bölgesi olan Ten’im taraflarında kendimize ait bir bahçe vardı. Ev halkımızdan bazısı da orada otururdu. Buraya sık sık gider, üç dört gün kalır Mekke’ye dönerdim. Ailem benim oraya gitmeme mâni olmazdı. Buraya gidiş gelişi sıklaştırarak ev halkını alıştırdım. Artık Mekke’de durmak istemiyordum. Kendi kendime hicret etmeye karar verdim. Yolda karşılaşacağım sıkıntılara razı oldum.
Birgün bahçeye gidiyor gibi yine Mekke’den çıktım. Yolun en son noktasına, şehrin çıkışına vardım. Orada bir adamla karşılaştım. Bana: Sen nereye gitmek istiyorsun? diye sordu. Ben de: Sen kimsin? dedim. Huzâa kabilesinden diye cevap verdi. Bu kabile Rasûlullah (a.s) ile antlaşma yaparak sadakat göstermişti. Ona: “Ben Kureyşî’lerdenim Medine’ye gitmek istiyorum” dedim. O da: “Biz Huzâlılar gidilecek yolu iyi biliriz.” dedi. Bana yol klavuzu olabileceğini söyledi ve devesini getirip benim önümde ıhdırdı. Ben de deveye bindim. Huzalı devenin yularını tutup öne düştü ve Medine yoluna koyuldu.
Ümmü Gülsüm binti Ukbe (r.anhâ) Allah ve Resûlü yolunda annesinden, babasından ve memleketinden ayrılıyordu. Bundan dolayı da hiç üzülmüyordu. Rasûlullah (s.a) Efendimize ve müslüman kardeşlerine kavuşmayı büyük bir seâdet biliyordu. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Medine karşıdan göründü.
Ümmü Gülsüm (r.anhâ)’nın gönlü sevinç içerisindeydi. Mekke’de geçen sıkıntılı günler geride kalmıştı. Allah Rasûlüne kavuşma heyecanı kalbini sarmış, içi içine sığmaz olmuştu. Selâmet içerisinde Medine’ye ulaşmanın şükrü ile Rabbımıza hamdediyordu. Yol rehberi Huzâlı’ya duâ ediyordu. Allah o yoldaşı hayırla mükâfatlandırsın! Bir defa bile en ufak bir rahatsızlık verecek harekette bulunmadı. Huzâ kabilesi ne güzel kabiledir! diyordu.
Ümmü Gülsüm (r.anhâ) Medine’ye girince müminlerin annesi Ümmü Seleme (r.anhâ)’ya misâfir oldu. O sırada İki Cihan Güneşi Efendimiz evde yoktu. Annemiz ona ikramda bulundu. Hal hatırını sordu. Onun sevincini paylaşmak üzere birlikte oturup sohbet etti. Fakat o endişeli bir bekleyiş içinde görünüyordu.
Ümmü Seleme (r.anhâ) annemiz bu fedakâr, imanlı kardeşini rahatlatmak ve gönlündeki sıkıntı ve endişeleri gidermek için ona:
– “Ey Ümmü Gülsüm! Sen Allah’a ve Resûlüne hicret ettin değil mi?” dedi. O da:
– “Evet!” dedi. Fakat Ümmü Gülsüm (r.anhâ) rahat değildi. Düşünceliydi. İçinde sakladığı bir derdi, tasası vardı. Bunu açıklamak için bir fırsat kolluyordu. Ümmü Seleme (r.anhâ) annemizin yakın ilgisinden cesâret alarak zihnini meşgul eden gönlünü sıkan korku ve endişeyi şöyle açıkladı:
– “Ey Ümmü Seleme! Hudeybiye antlaşması gereğince Mekke’den kaçıp Medine’ye gelenler Mekkelilere geri veriliyor. Müslüman olarak Rasûlullah’a sığınan Ebû Cendel (r.a) ile Ebû Basîr (r.a) iâde edilmişti. Efendimizin beni de geri çevirmesinden korkuyorum.
Ey Ümmü Seleme! Kadınların hâli erkeklerinki gibi değildir. Mekke’den ayrılışımın üzerinden sekiz gün geçti. Şimdi onlar beni arayacaklardır. Bulamayınca da buralara kadar geleceklerdir.” diyerek derd ve sıkıntısını dile getirdi.
Ümmü Gülsüm binti Ukbe (r.anhâ) bu endişeler içerisinde heyecanlı bir şekilde beklerken İki Cihan Güneşi Efendimiz hâne-i seâdete teşrif buyurdu. Ümmü Seleme (r.anhâ) annemiz durumu Efendimize arzetti. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz bu fedakâr sahâbîsine “Hoş geldin” dedi.
Ümmü Gülsüm (r.anhâ) Rasûlullah (s.a) Efendimize heyecanlı heyecanlı Medine’ye geliş mâcerâsını anlattı. Sözlerini içindeki endişeyi de dile getirerek şöyle bitirdi:

“Ya Rasûlallah! Ben, dinim uğrunda hicret ederek sizin yanınıza geldim. Beni koruyun. Müşriklere geri çevirmeyin. Onlara iâde ederseniz, bana işkence ederler. Dinimden döndürmeye çalışırlar. Ben nihâyet bir kadınım. Bilirsiniz ki, kadınların hâli zayıfların hâline benzer.” diyerek derdini, sıkıntısını açıkladı.
İki Cihan Güneşi Efendimiz dikkatle Ümmü Gülsüm (r.anhâ)’yı dinledi. Onu sevindirecek ve korkusunu giderecek bir üslûpla şöyle cevap verdi: “Yüce Allah muhakkak kadınlar hakkındaki ahdi bozar, hükümsüz bırakır.” buyurdu.
Efendimiz bu imanlı, fedakâr sahâbîsini bu sözleriyle rahatlattı. Rabbimiz de Habîbi’nin isteğini tahakkuk ettirdi ve hanımların müşriklere geri verilemiyeceğini belirten âyet-i kerîmeyi nâzil buyurdu. Yeni nâzil olan bu ilâhî müjde “imtihan edilen kadın” mânâsına gelen Mümtehine sûresinin onuncu âyeti idi. Meâlen:
“Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların inanmış kadınlar olduklarını öğrenirseniz onları kâfirlere geri göndermeyin. Bunlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar. Onların (kocalarının) sarfettiklerini (mehirleri) geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarfettiğinizi isteyin. Onlar da sarfettiklerini istesinler. Allah’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.”
İki Cihan Güneşi Efendimiz vahiy tamamlanınca bu müjdeli haberi Ümmü Gülsüm (r.anhâ)’ya bildirdi. Artık bundan böyle müşriklerin arasından kaçıp gelen imanlı hanımlar Mekke’ye geri verilmeyecekti. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz ilâhî emir gereğince onu ve daha sonraki hanımları soruşturdu ve:
“Allah’a yemin olsun ki siz, Allah ve Resûlünün sevgisi, bir de İslâmî vazîfeleri serbestçe yapabilmek için hicret etmiş bulunuyorsunuz. Yoksa ne koca ne de mal sebebiyle göç etmiş değilsiniz.” buyurdu.
Ümmü Gülsüm (r.anhâ) rahat bir nefes almıştı. Sevincinden gönlü uçuyordu. Yüce Rabbımıza hamdediyordu. Sevgili Peygamberimize sevinç göz yaşlarıyla cevap veriyordu. Ama dünya imtihan dünyasıydı. Sıkıntılar bitmiyordu. Bütün bu olup biten işler, akıp giden hâdiseler arasında babası Ukbe İbni Ebî Muayt kızının Medine’de olduğunu öğrendi. Oğulları Velid ve Umâre’yi kızkardeşlerini alıp getirmek üzere Sevgili Peygamberimize gönderdi. Medine’ye geldiklerinde Efendimizi buldular. Hudeybiye antlaşması gereğince kendilerinden emin olarak İki Cihan Güneşi Efendimize: “Aramızdaki antlaşmaya göre kızkardeşimizi bize teslim et!” dediler. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz onlara: “Allah Teâlâ o şartın hükmünü hanımlar hakkkında bozdu.” buyurdu. Ümmü Gülsüm (r.anhâ)’yı onlara teslim etmedi. Velid ve Umâre elleri boş olarak Mekke’ye döndüler.
Ümmü Gülsüm binti Ukbe (r.anhâ) henüz evlenmemişti. Medine’de kalması kesinleşince sahâbenin ileri gelenlerinden Zübeyr İbn Avvam, Zeyd İbni Hârise ve Abdurrahman İbni Avf (r.anhüm) efendilerimiz kendisine evlenme teklifinde bulundular. Ümmü Gülsüm (r.anhâ) durumu kardeşi Hz. Osman (r.a) ile istişâre etti. O da Resûl-i Ekrem (s.a) efendimize sormayı tavsiye etti. Bu teklif Efendimize arzedilince Ümmü Gülsüm (r.anhâ)’nın Zeyd İbni Hârise (r.a) ile evlenmesi uygun görüldü. Kısa zamanda iki fedâkâr sahâbisinin sıcak yuvaları kuruldu. Hz. Zeyd ile Ümmü Gülsüm (r.anhâ) mesud bir hayat yaşadılar. Fakat mutlulukları uzun sürmedi. Çünki kocası Zeyd (r.a) Mûte Savaşında şehid düştü. Bu evlilikten Zeyd isminde bir oğulları, Rukıyye adında bir kızları dünyaya geldi.
Ümmü Gülsüm (r.anhâ) kadere rıza gösteren imanlı bir hanımdı. Allah’tan gelen her şeye râzıydı. Kocasının şehid olmasını sabır ve metânetle karşıladı. İddet müddetini bekledikten sonra Zübeyr İbni Avvâm (r.a) ile evlendi. Ondan da Zeynep adında bir kızı oldu. Hayat sürprizlerle doluydu. Mutlu bir yuva devam ederken birden aralarında bir geçimsizlik baş gösterdi. O sıcak yuva yaşanmaz bir hal aldı. Uzun sürmedi. Kısa bir müddet sonra boşanmak zorunda kaldılar.
Hayat devam etmekteydi. İnsan yalnız yaşayamazdı. Ümmü Gülsüm de bunun farkında idi. Abdurrahman İbni Avf (r.a)’tan gelen teklif üzere onun ile evlendi. Bu evlilikten de İbrâhim ve Hâmid isminde iki oğulları dünyaya geldi.
Ümmü Gülsüm binti Ukbe (r.anhâ) Rasûlullah (s.a) Efendimizin sohbetinden istifâde eden bilgili, imanlı bir hanımdı. Efendimizden on kadar hadis-i şerif rivayet ettiği nakledilir. Bunlardan bir tanesi şudur:
Ümmü Gülsüm binti Ukbe İbni Ebî Muayt radıyallahu anhâ, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’i şöyle buyururken dinledim, dedi:
“İnsanların arasını bulmak için hayırlı haber götüren (veya hayırlı söz söyleyen) kimse yalancı sayılmaz.” (Buhâri, Sulh, 2)
Müslim’in rivayetinde de:
“Ümmü Gülsüm dedi ki, Peygamber aleyhisselam halkın söyleyip durduğu yalanlardan sadece üçüne izin verdiğini işittim. Bunlar da:
1. Savaşta (düşmanı aldatmak için)
2. İki kişinin arasını bulmak maksadıyla,
3. Kocanın karısına, karının da kocasına (aile düzenini korumak düşüncesiyle) söylediği yalandır.” (Riyazussalihin Terc. ve Şerh. c.2, s.247).
Ümmü Gülsüm binti Ukbe (r.anhâ) Abdurrahman İbni Avf (r.a)’ın vefatından sonra, ömrünün sonunu Amr İbn Âs (r.a) ile nikahlı olarak geçirdi. Onun nikâhında iken ahirete göç eyledi. Allah ondan râzı olsun.
Cenâb-ı Hak’tan onun fedakârlığından, gayretinden, imânî heyecanından hisseler alabilmeyi ve şefaatlerine erebilmeyi niyaz ederiz. Amin
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:42 AM
Ümmü Hakîm binti Hâris (r.a)
Ümmü Hakîm binti Hâris radıyallahu anhâ Mekke Fethi günü İslâm’la şereflenen bir hanım sahâbî...
İslâm’ın amansız düşmanlarından İkrime İbni Ebû Cehil’in hidayetine vesîle olan çilekeş, gayretli, fedakâr bir aile...
asûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizden eman alıp kocası İkrime’yi bulmak için çöllere düşen canını tehlikelere atmaktan çekinmeyen, sabır ve metânet sâhibi bir hanım...

http://www.biriz.biz/sahabiler/kadsah33.jpg


O, Kureyş reislerinden İslâm’ın azılı düşmanı olarak bilinen Hâris İbni Hişam’ın kızıdır. Annesi Fâtıma binti Velid binti Muğıyre’di.

O, Cahiliyye döneminde intikam hırsıyla dolu idi. Uzun bir zaman İslâm’a karşı Hind binti Utbe ile birlikte hareket etti. Bedir Gazvesi’nin intikamını almak için Kureyş erkeklerini ve özellikle kocalarını sürekli kışkırtan, kin ve hiddet dolu bir kadın. Uhud Savaşı’nın meydana gelmesine ön ayak olan, def çalarak, şiirler okuyarak erkekleri savaş meydanına sürükleyen, inandığı dâvâ uğruna canını fedâ etmekten çekinmeyen irâdesi kuvvetli bir hanım.

O, Mekke Fethi günü Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin engin merhameti ve müsamahası karşısında Hakk’a teslim oldu. İntikam hisleri ve düşmanlık duyguları eriyip yok oldu. Müslümanların Kâbe’de huşû ile ibadet edişlerinin tesirinde kalarak arkadaşı Hint ile birlikte İslâm’ın nuruna koştu. İslâm’la şereflenişi şöyle oldu:İki Cihan Güneşi Efendimiz Mekke’ye girip Kâbe’yi putlardan temizleyerek Allah’ın birliğini, İslâm’ın yüceliğini, afvını, engin merhamet ve müsamahasını bütün Mekke halkına “sizler serbestsiniz” diye ilân edince Kureyşliler gruplar halinde İslâm’a koştu. Efendimiz Fethin ikinci günü Safa Tepesinde yeni müslüman olanlardan bey’at almağa başladı. Kureyş’in reisi Ebû Süfyan’ın hanımı Hint binti Utbe hanımlardan bir grup oluşturarak Rasûlullah (s.a) Efendimize bey’at etmeğe geldi. Ümmü Hakîm de beraber idi. Erkeklerin bey’atı bitince hanımlara Hz. Ömer (r.a) vasıtasıyla şunlar söylendi: “Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak üzere bana bey’at edin. Zina yapmayın, çocuklarınızı öldürmeyin, iftira etmeyin. Marufta (iyi olan şeyde) bana karşı gelmeyin.” Hanımlar arasından Hint ile Ümmü Hakîm ayağa kalktı ve sözcü olarak: “Ya Rasûlallah! Sen bize ancak doğruyu ve güzel ahlâkı emrediyorsun.” diyerek bey’at ettiklerini söylediler. Hep birlikte kelime-i şehadet getirerek İslâm’la şereflendiler.
Ümmü Hakîm binti Hâris (r.anhâ) İslâm’a girer girmez ilk hizmeti kendi kocasına oldu. Hidayetine vesîle olmak için Rasûlullah (s.a) Efendimizin yakınına geldi ve İkrime’ye eman vermesini isteyerek: “Ya Rasûlallah İkrime öldürüleceğinden korktuğu için Yemen tarafına kaçtı. Ona eman ver.” dedi. Şefkat ve Rahmet Peygamberi Efendimiz: “Ona eman verilmiştir.” buyurdu.
Bu müjdeyi alan Ümmü Hakîm (r.anhâ) derhal harekete geçti. Rum asıllı kölesi Akke’yi yanına alarak Yemen tarafına doğru yola koyuldu. Binbir çile ve büyük umutlarla çölleri aşarken kölesi Akke’nin bozuk düşünceleri, eğri niyetleri ile karşılaştı. Fakat o kuvvetli irâde sâhibi, kendine güvenli ve dirayetli bir hanımdı. Kölesini eğleyerek Yemen’e ulaştı. İlk vardığı yerde onu bağlattı. Sonra Tihame sahillerine vardı. Bir gemi kalkmak üzere idi. İkrime’nin bu gemide olabileceğini düşünerek uzaktan: “İkrime!.. İkrime!.. Geri dön İkrime!..” diyerek seslenmeğe başladı. Bu sesi duyan İkrime karşısında hanımı Ümmü Hakîm’i görünce gemiden atlayıp yere indi. Büyük bir heyecan ve sevinç içerisinde kocasına: “İkrime! İnsanların en merhametlisinden senin için eman aldım. Haydi geri dön!” dedi.
İkrime’nin gönlü yumuşamıştı. Bir ömür düşmanlıkla geçirdiği günler aklına geldi. Yaptıklarının hepsine pişmandı. Rahmet Peygamberi’nin engin şefkati ve müsamahası, içindeki intikam hislerini ve düşmanlık duygularını, bir anda eritip yok etti. Muhammedü’l-Emin’e karşı bir sevgi ve hürmet gönlünü doldurdu. Kalbi İslâm’ın nurûna açıldı. Hanımının bunca çilelere katlanarak çölleri aşıp gelmesi onu çok mutlu etti. “Ben de geri dönmeye niyet etmiştim.” diyerek sevincini ifade etti.
Ümmü Hakîm (r.anhâ) kocası İkrime ile birlikte geriye dönmek üzere yola çıktılar. Rum asıllı kölenin yaptıklarını öğrenen İkrime ilk iş olarak onu halletti. Kötü niyetinin cezasını hayatı ile ödetti. Sonra hanımı ile sohbet ederek, yeni bilgiler alarak çölleri aşmağa çalıştı. Kalbini ve kafasını sürekli meşgul eden sorulara cevaplar aradı. Müslümanların Mekke’ye girişlerini, Kureyş’in durumunu, Rasûlullah (s.a)’in tavırlarını ve kendisi hakkında nasıl eman aldığını öğrenmek istedi.
Ümmü Hakîm (r.anhâ) bu soruları fırsat bildi. İkrime’nin gönlünün huzur ve sükûne kavuşması için müslümanların Kâbe’deki ibadetlerini, Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizinengin müsamahasını, bütün herkesi afvedip serbest bırakmasını ve Kureyşli’lerin toplu halde müslüman oluşlarını anlattı ve kendisinin de Hint ile beraber İslâm’a girdiğini söyledi.
Bu haberler ile İkrime’nin gönlü iyice yumuşadı. Bunca düşmanlığına rağmen Allah Rasûlünün hiç bir şey olmamış gibi sevgi, şefkat ve merhamet ile davranabilmesi İkrime’de çok büyük hayranlık uyandırdı. Ümmü Hakîm ile birlikte Efendimizin huzuruna geldi ve kelime-i şehadet getirerek İslâm’la şereflendi.

İkrime İbni Ebû Cehil (r.a) sevinç gözyaşları içerisinde: “Yâ Rasûlallah! Bana söylemem gereken en güzel şeyi öğret!” dedi. Efendimiz ona: “Allah’dan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuna şehadet getir” dedi.

İkrime: “Başka ne söyleyeyim yâ Rasûlallah?” dedi. Efendimiz: “Allah’ı ve burada hazır bulunanları şahit tutarım ki, ben, müslümanım, muhâcirim, mücâhidim! de.” buyurdu. İkrime: “Allah ve buradakiler şahit olsun ki ben, müslümanım, muhâcirim, mücâhidim.” dedi. Sonra Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz İkrime ile Ümmü Hakîm (r.anhâ)’nın nikâhlarını yeniden kıydı. Onlar yeni bir hayata kavuşmuşlardı. Birbirlerine karşı daha hürmetli, hizmetli ve muhabbetliydiler. Sevgileri ebedîleşmişti. İmânî bir neşe içerisinde günlerini geçiriyor, İslâm’ı yaşamak ve yaymak için gayret ediyorlardı. İkrime artık gündüz yiğit, gece âbid olarak İki Cihan Güneşi Efendimizin yanından hiç ayrılmadı. Şimdi o Hazreti İkrime olmuştu.
İkrime (r.a) öylesine değişmişti ki, sevgili hanımı Ümmü Hakîm (r.anhâ) bile şaşırmıştı. Kur’an’a öylesine sarılmıştı ki, “Bu benim kitabım!.. Bu Rabbım’ın gönderdiği kitab!..” diye elinden ve dilinden düşürmedi. Sabah-akşam Kur’an’la dost oldu. Onu gözyaşları içerisinde okuyup mânasını derin derin düşündü. Birgün hanımı Ümmü Hakîm (r.anhâ) yanına geldi ve: “Senin gibi ağlayarak Kur’an okuyan görmedim.” dedi. O da: “Korkuyorum Ümmü Hakîm korkuyorum! Müşrikken yaptıklarım aklıma geliyor sürekli!..” dedi. Ümmü Hakîm sevgili beyini tesellî etmek için İslâm’a girdiği günde Rasûlullah (s.a) Efendimizin “Yâ Rabbi! İkrime’yi affet! Yaptıkları bütün kötülükleri mağfiret et!” diye dua ettiğini hatırlattı.
Ümmü Hakîm (r.anhâ) kocasına hizmeti zevk bilen bir hanımdı. Onun hidayeti için gayret edip yanından ayrılmadığı gibi İslâm’ın güzelliklerini yaşama konusunda da hep beraber oldu. Birgün İkrime sevgili hanımından müsade alarak çıkmak istedi. Ümmü Hakîm nereye? dedi. O da: “Put yapan birini duydum. Gidip onları kıracağım.” dedi. Ümmü Hakîm (r.anhâ) gülümseyerek sevgili kocasına: “Ey İkrime! Önce kalblerdeki ve kafalardaki putları kır! Çamurdan putları arkanı dönünce yine yaparlar...” dedi.
Ümmü Hakîm (r.anhâ) cesaret ve şecaat sahibi bir hanımdı. Hz. Ebû Bekir (r.a) devrinde Bizanslılarla yapılan Yermük savaşına kocası İkrime ve oğlu Amr ile birlikte katıldı. Sevgili oğlu ve kocası bu savaşta öylesine kahramanlıklar gösterdi ki komutan Halid İbni Velid (r.a) İkrime (r.a)’a engel olmak istedi. İkrime ise kaçırdığı fırsatları telâfi etmek niyetindeydi. “Beni bırak Halid! Önce yaptıklarımı ödeyeyim.” dedi. Var gücüyle savaş meydanına atıldı. Bir çok yerinden yaralar aldı ve dünyevî susuzluğunu şehadet şerbetini içerek giderdi.
Ümmü Hakîm (r.anhâ) Yermük’te hem şehid hanımı hem de şehid anası oldu. Ecnâdeyn savaşında da kendisi kahramanlar gibi çarpıştı. Bir çadır direği ile yedi düşman askeri öldürdüğü rivâyet edilir. Onun nerede ve ne zaman vefat ettiğine dâir herhangi bir bilgi kaynaklarda zikredilmemektedir. Cenab-ı Hak onlardan râzı olsun. Bizleri de şefaatlerine nâil buyursun. Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:42 AM
Ümmü Mâbed (r.a)

Ümmü Mâbed radıyallahu anhâ hicret yolunda bir bekçi... Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizi hicrette misâfir edip, süt ve et ikram eden bahtiyar bir hanım... Kıtlık senesinde çadırına uğrayan yolcuların su ve yiyecek ihtiyaçlarını gideren cömertliğiyle meşhur bir hanım sahâbî... Rasûlullah (s.a.)’in duâsı ve mübârek ellerinin sürülmesiyle kısır koyunundan süt sağıp misâfirlere ikram eden gönlü sevgi dolu bir ana...
O, Mekke’nin Kudeyd bölgesinde bir çadırda otururdu. Asıl adı Âtike’dir. Ümmü Mâbed künyesiyle meşhur olmuştur. Baba adı Hâlid İbni Huleyf’dir. Huzâa kabîlesine mensuptur. Ümmü Mâbed, akıllı, iffetli ve güçlü bir kadındı. Amcasının oğlu Temim İbni Abdiluzza ile evliydi. Mekke’ye yakın Kudeyd bölgesinde çölde yaşardı. Koyun sürüleri vardı. Eli açık, cömert bir kadındı. Çadırına uğrayan yolcuların su ve yiyecek ihtiyaçlarını görürdü. İçecek olarak süt, yiyecek olarak da koyun keser pişirir et ikram ederdi. Onun bu güzel ahlâkı İslâm’ın nûruna kavuşmasına vesile oldu. İki Cihan Güneşi Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem Efendimizi, hicrette çadırında karşısında buldu.
O, sevgi dolu, eli açık, gönül zengini cömert bir ana idi. Gündüzleri hep çadırın dışına çıkar otururdu. Gelen geçen yolculara ikram etmek için beklerdi. Birgün Allah Rasûlü (s.a.)’in çadırına uğrayacağını nerden bilebilirdi? İki nur yüzlü insanın karşısına gelip de kendinden yiyecek-içecek bir şeyin var mı? diye soracaklarını nasıl tahmin edebilirdi? Onların vesîlesi ile nice bereketlere ereceğini, kısır bulunan koyunundan bile süt alacağını ve uzun seneler o hayvancağızın sütü ile ikramda bulunacağını nasıl düşünebilirdi? Hele hele o nurlu insanlar sayesinde İslâm’ın nûruna kavuşacağını nerden ümit edebilirdi? İşte onun bu güzel ahlâkı ve İslâm’la şerefleniş hikâyesi:

“Ümmü Mâbed kendi çevresinde cömertliğiyle tanınan, misâfirperver, saf ve temiz kalbli bir hanımdı. Kuraklık, kıtlık yıllarında Kudeyd’deki çadırının önünde oturur, gelen geçen yolcuların, su ve yiyecek ihtiyaçlarını karşılamağa çalışırdı.
İki Cihan Güneşi Efendimiz de hicret yolculuğunda arkadaşları Hz. Ebû Bekir (r.a), Âmir İbni Füheyre ve Abdullah İbni Ureykıt (r.a) ile birlikte Ümmü Mâbed’in çadırına uğradı. Efendimiz o’na: “Süt bulunur mu?” diye sordu. Ümmü O da: “Yoktur vallahi!” diye cevap verdi. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz çadırın yakınında küçük, zayıf bir hayvan gördü. “Bu nedir?” dedi. O da: “O sürüden geri kalmış, zayıf, dermansız kısır bir koyundur.” dedi. Efendimiz: “Onu sağmama müsade eder misiniz?” dedi. Ümmü Mâbed de: “Eğer onda süt bulabilirsen, sağ.” dedi. Koyunu tutup yanına getirdi. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz, Besmele çekerek hayvanın memelerini sıvazladı ve: “Ey Allahım! Koyununu bereketli kıl!” diye duâ etti. Koyunun memeleri birden sütle doldu. Efendimiz bir büyük kabı dolduruncaya kadar süt sağdı. Önce sütü Ümmü Mâbed’e uzatıp içmesini söyledi. O da: “Siz için zirâ zâtınız buna daha lâyıktır.” dedi. Efendimiz de: “Kavmin sulayıcısı onlardan sonra içer.” buyurdu ve kabı ona verdi. Ümmü Mâbed kanasıya kadar içti. Sonra Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz kabı Ebû Bekir (r.a)’e uzattı. O da kanasıya içti. Onu takîben diğerleri de doyasıya sütten içtiler. En sonunda İki Cihan Güneşi Efendimiz kabı aldı ve: “Kavmin sulayıcısı onlardan sonra içer” buyurarak sütü içti. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz tekrar o kısır koyunu sağmaya başladı. Bir kap daha doldurup Ümmü Mâbed’e bıraktı. Bu arada et yemeği pişirmişti. Ondan da yolculara ikramda bulundu ve azıklarına koyup onları uğurladı.
İki Cihan Güneşi Efendimiz ve arkadaşları Ümmü Mâbed’in yanından ayrıldıktan biraz sonra kocası Ebû Mâbed koyun sürüleriyle birlikte çadıra geldi. Kabı sütle dolu görünce şaşırdı. “Bu süt nereden geldi? Çadırda sağılır hayvan yok!” dedi. Hanımı Ümmü Mâbed: “Bize nur yüzlü mübârek bir zât uğradı şöyle şöyle yaptı.” diyerek olan bitenleri birer birer anlattı. Ebû Mâbed: “Vallahi! O Kureyşîlerin aramakta olduğu kimsedir. Ey Ümmü Mâbed! Hele sen onu bana bir tarif et bakayım?” dedi. O da Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz’in eşkalini hayalinde kaldığı kadarıyla hayran hayran şöyle târif etti:
“Gördüğüm öyle bir kimse idi ki, nur yüzlü güzel huylu idi. Şekli şemâili yerli yerinceydi. Ne karnı büyük ne de başı küçüktü. Endâmı, biçimi, simâsı hoştu. Gözleri siyah, kirpikleri çok, sesi nâzik idi. Gözünün beyazı çok beyaz, karası da pek kara idi. Kudretten sürmeli idi. Kaşlarının ucu ince, saçları koyu siyahtı. Boynu hafif uzunca ve yüksek, sakalı da sıkca idi. Sustuğunda sekînet ve vakar, konuştuğunda güzellikler görülürdü.
O güleryüzlü, tatlı sözlü idi. Kelimeler mübârek ağzından teker teker çıkar, sanki dizilmiş inci gibi tatlı tatlı akardı. İfadeleri net ve açıktı. Cümleleri ne az ne de çoktu. Uzaktan bakılınca insanların en heybetlisi, yakınına gelince tatlı ve çekici idi. Orta boylu olup ne uzun ne de kısa idi. Yanında arkadaşları vardı. Hizmet için koşuşurlardı. Hürmet olunan biriydi. Asık suratlı değil, güleçti. Kimseyi kınamaz, azarlamaz ve ayıplamazdı” dedi.

Ebû Mâbed hanımının bu derece tatlı tatlı anlatışı karşısında: “Vallahi, bu zât, Mekke’de kendisinden bize bahsedilen Kureyş’lidir. Ey Ümmü Mâbed! Eğer ben ona rastlamış olsaydım, arkadaşlığına kabul edilmemi dilerdim. Yine de buna bir imkân bulmaya çalışacağım.” diyerek Efendimize karşı sevgi ve hasretini ifade etti.
Ümmü Mâbed akıllı, zekî iffetli, güçlü kuvvetli bir hanımdı. Müşrikler öfkeli öfkeli onun çadırına geldi ve: “Nereye gitti o!” dediler. Ümmü Mâbed de: “Kim?” dedi. Onlar da: “Şekil ve şemâilini tarif ederek Muhammed” dediler.

Ümmü Mâbed onlar karşısında gayet vakur bir duruş sergiledi. Sükût ederek onları geçiştirmek istedi. Müşrikler bir cevap alamayınca tekrar: “Sen onun nereye gittiğini bilmiyor musun?” diyerek kabalık yapmak istediler. O da: “Sizin ne dediğinizi anlamıyorum. Ancak bana bir konuk uğrayıp kısır koyundan bol süt sağdı!” dedi.

Müşrikler baskıyı artırınca Ümmü Mâbed onları şöyle tehdit etti: “Başımdan çekip gitmezseniz kabilemi aleyhinize çağırır sizin başınıza yığarım.” dedi. Çaresiz kalan müşrikler cevap alamadan ayrılmak zorunda kaldılar. Zira onlar Ümmü Mâbed’in kabilesi arasındaki şerefli yerini biliyorlardı. O bir bağırırsa halkını ayaklandırır ve kavmi silâhlarıyla hemen ona yardıma koşarlardı. O sanki orada bir yol bekçisi gibiydi.

Hicret yolcuları Sevgili Peygamberimiz ve arkadaşları Medine-i Münevvere’ye ulaştıktan sonra, Ümmü Mâbed, kocası ve küçük çocuğunu alarak Medine’ye geldi. Ebû Mâbed ve çocuğu Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin huzuruna vardılar ve kelime-i şehâdet getirerek İslâm’la şereflendiler. Ümmü Mâbed hanımlar içerisindeydi. İki Cihan Güneşi Efendimiz onlara da selâm verdi ve: “Zina etmemek, hırsızlık yapmamak, çocuklarını öldürmemek, iftira yapmamak ve hiç bir ma’rufa isyankar davranmamak üzere bey’at ediniz.” buyurdu. Hanımlar hep birlikte: “Bu şartları kabul ederek bey’at ettik Yâ Rasûlallah!” dediler. Ümmü Mâbed ise: “Yâ Rasûlallah! Kendisinden men edildiğimiz ma’ruf nedir?” diye sordu. Efendimiz de ona: “Ölünün arkasından bağırıp çağırarak, feryad ederek ağlamamaktır.” buyurdu. Bu şekilde O da bey’at ederek İslâm’la şereflendi. Ümmü Mâbed radıyallahu anhâ İslâm’la şereflendikten sonra bir şeyler öğrenmek için hep fırsat aradı. Öğrendiği güzellikleri de hemen hayatında tatbik etmeğe çalıştı. Birgün kocası Ebû Mâbed (r.a) namaz kılmak için gittiği mescidden geç dönmüştü. Ona: “Niçin geciktin?” dedi. O da: “Dönerken Enes İbni Mâlik (r.a)’ın Evs’li birileriyle konuşmalarına takıldım. Sohbetlerini dinledim.” dedi. Ümmü Mâbed: “Rasûlullah (s.a)’in hizmetkârı onlara ne dedi?” diye sordu. Ebû Mâbed (r.a) da:
“Enes onlara Rasûlullah (s.a)’den duyduğu bir hadîsi nakletti. Şöyle dedi: “Kim İhlâs sûresini Fâtiha ile birlikte abdestli olarak yüz defa okursa Allah onun derecesini yükseltir. Cennette ona bir köşk bina eder. Sanki o Kur’an-ı Kerimi otuz üç defa okumuş gibi sevab alır.” dedi. Bunun üzerine Ümmü Mâbed (r.anhâ) hayatının sonuna kadar bu duâya sarıldı. Fâtiha ve İhlâsı dilinden düşürmedi. Abdestli olarak bol bol okudu.
O, Rasûlullah (s.a) Efendimizin şöyle dediğini;
– “Allahım! Kalbimi nifaktan, amelimi riyadan, dilimi yalandan, gözümü hıyanetten temizle. Çünkü sen hâin gözleri ve kalplerin gizlediğini bilirsin.” diye duâ ettiğini de duymuştur.
Ümmü Mâbed (r.anhâ) Hz. Ebû Bekir (r.a) halife seçilince ziyaretine gitti. Ebû Bekir (r.a) onu görünce gülümsedi. Rasûlullah (s.a) ile birlikte hicret ettiği günü hatırladı. Onun hal ve hatırını sordu ve mübârek koyunun sâhibesine ikramda bulundu. Hz. Ömer (r.a) devrinde şiddetli bir kıtlık olmuştu. Bu mübarek koyundan sabah akşam süt sağdıklarına dâir rivayetler vardır. Cenâb-ı Hak şefaatlerine nâil eylesin. Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:43 AM
Ümmü Râfi Selmâ (r.a)

Selmâ radıyallahu anhâ özel hizmetleriyle tanınan bir hanım sahâbi!.. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize hizmet aşkıyla dolu bir bahtiyar hanım... Efendimizin oğlu Hz. İbrahim’in doğumunda ebelik yapan bir hizmet eri... Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin efendimizin dünyaya teşriflerinde de aynı hizmeti gören bir bahtiyar... Hazreti Fâtıma radıyallahu anhâ’nın son anlarında iken arzu ve isteklerinin yerine getirilmesinde ve onun gaslinde büyük yardımları dokunan, becerikli, maharetli, özel hizmetli bir hanım sahâbî...
O, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin halası Safiyye binti Abdülmüttalib’in azâtlısıdır. Efendimizin azâtlısı Ebû Râfî’nin hanımıdır.
Ebû Râfî Mısırlı’dır. Sevgili Peygamberimizin amcası Hz. Abbas (r.a)’ın kölesi idi. Bedir Gazvesinden önce müslüman oldu. Fakat müşriklerin şerrinden çekindiği için İslâm’a girdiğini açıklayamadı.



O, bu sebebten Bedir Savaşına katılamadı. Mekke’de İslâm’ı gizli gizli yaşamaya çalıştı.
Ebû Râfî sanatkâr bir ruha sahibti. Yaptığı el işleriyle geçinirdi. Zemzem kuyusunun yanında ağaçtan su tasları oymacılığı yapardı.
O, Bedir’de esir alınan efendisi Abbas’ın kurtuluş fidyesini Medine’ye götürdü. Daha sonra sevgili amca Abbas, bu sanatkâr mahâretli ve hizmetli kölesi Ebû Râfî’yi Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz’e bağışladı.
Mekke’de müşriklerin ezâ ve cefasından bunalan Ebû Râfî bunu fırsat bilip Medine’ye hicret etti. Ashâb-ı Suffa arasına katılıp İki Cihan Güneşi efendimizin özel hizmetlerinde bulunmaya başladı. Onun samimiyeti, candan hizmeti, iş bilirliği, becerikliliği ve mahâreti dikkat çekmekteydi. O gönlü sevgi dolu Rasûlullah âşığı bir hizmet eri idi.
Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz onu, amcası Abbas’ın müslüman olduğu müjdesini alınca azât etti.
Ebû Râfî (r.a) ise Efendimizden ayrılmamak için azât olmayı bile istemedi. Köle olarak hizmete devam etmeyi âzat olmaktan daha üstün bildi.

İki Cihan Güneşi efendimiz Ebû Râfî (r.a)’ın muhabbet ve teslimiyetini görünce yanından ayırmadı. Onu câriyesi Selmâ (r. anhâ) ile evlendirdi.Karı-koca aşkla Efendimize hizmet etmeye ve annelerimizin özel hizmetlerinde bulunmaya başladılar. Sanki aile efradından bir ferd gibi sayılır hale geldiler. Fahr-i Kâinat (s.a) efendimizin Ebû Râfî ve hanımı Selmâ’ya iltifatları onlar için bir seâdet vesilesiydi. Kendilerinin aileden sayılmalarını büyük bir bahtiyarlık olarak gördüler.
Selmâ (r. anhâ) becerikli ve çok hünerli bir hanımdı. Cennet efendilerinin seyyidi, Hz. Fâtıma (r. anhâ)’nın iki oğlu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a) efendilerimizin dünyaya teşriflerinde doğumlarında hizmet etmiştir. Aynı şekilde Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimizin oğlu İbrahim’in doğumunda da Mâriye annemize hizmet ederek ebelik yapmıştır. İbrahim’in doğumunu kocası Ebû Râfî ile Efendimize müjdelemiştir.
Ümmü Râfî Selmâ (r. anhâ) hizmetleriyle kendisini o derece sevdirmiştir ki; Hz. Fâtıma (r. anhâ) ona anneciğim diye iltifatta bulunmuştur. Rivayetlere göre Hz. Hatice (r. anhâ) annemize de hayatında ve vefatında hizmet etmiştir. Gasil ve tekfininde yardımcı olmuştur.
Hz. Fâtıma (r. anhâ) hastalığının şiddetlenip ağırlaştığını hissedince anneciğim dediği Ümmü Râfî Selmâ (r. anhâ)’yı çağırmıştır. Onunla dertleşip özel görüşmüştür. Yapılması gereken hizmetleri istişare etmiştir.
Hz. Fâtıma (r. anhâ) son anlarını yaşarken efendisi Hz. Ali’den çocuklarının dışarı çıkarılmasını istedi. İçeriye anneciğim dediği Ümmü Râfî Selmâ (r. anhâ) ile Esma binti Ümeys (r. anhâ)’yı çağırdı.
Onların kendisine gusul abdest aldırıp odadan çıkmalarını bir müddet kendisini yalnız bırakmalarını istedi. Rabbime duâ ve niyazda bulunacağım dedi. Ümmü Râfî Selmâ (r. anhâ) güzelce hizmetini gördü. Yatağını odanın ortasına serdi. Kıbleye doğru Hz. Fâtıma (r. anhâ)’yı yatırdı ve kendileri dışarı çıktı.
Hz. Fâtıma (r. anhâ) yalnız başına Rabbına duâya başladı. Derin bir niyaz halinde iken nâzenîn bedenini odanın içinde bırakarak ruhunu Rabbine teslim eyledi.
Ümmü Râfî Selmâ (r. anhâ) hizmet ehli bir hanım olduğu kadar aynı zamanda cihada da katılan bir hanımdı. İki Cihan Güneşi efendimize hem barışta hem de savaşlarda hizmet etmiştir. Bu maksatla Hayber Savaşına katıldığı rivâyet edilmektedir.
Selmâ (r. anhâ) ömrünü Âlemlerin Efendisi sevgili peygamberimize ve âilesine hizmet ederek tamamladı. Cenâb-ı Hak’tan şefaatlerini niyaz ederiz. Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:43 AM
Ümmü Rumân (r.a)

Ümmü Rumân radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin kayınvâlidesi olma şerefine eren bahtiyar bir hanım sahâbi... Hazreti Âişe radıyallahu anhâ annemizin biricik annesi... Hz. Ebû Bekir Sıddık (r.a)’ın âilesi... İslâm’ın ilk günlerinde müslüman olan hanımlardan...
O, Serat’tan Mekke’ye gelmiştir. Asıl adı Zeynep’dir. Babası Âmir ibni Uveymir’dir. Önce Hâris el- Esedi ile nikâhlandı. Bu evlilikten Tufeyl adında bir oğlu oldu. Hâris, Hz. Ebû Bekir (r.a)’ın yakın arkadaşı idi. Mekke’de vefat edince Ümmü Rumân Hz. Ebû Bekir (r.a) ile evlendi. Abdurrahman ile Hazreti Âişe bu anneden dünyaya geldi.
Ümmü Rumân İslâm’ın ilk günlerinde müslüman oldu. Müşriklerin işkencelerine karşı kocası Hz. Ebû Bekir (r.a) ile birlikte direndi. Birbirlerine mânevi destek oldu. Allah yolunda karşılaştığı bütün sıkıntılara sabretti. Hâlinden hiç şikayet etmedi.
İki Cihan Güneşi Efendimiz Hz. Ebû Bekir (r.a)’ı kendine can kardeş bilmişti. İslâm’ın yayılması hususunda onunla iştişare ederdi. Müslümanların dertlerine birlikte hal çâresi arardı. Zulum ve işkence gören ashâbını kurtarmak için gayret sarfederdi. Bu vesile ile Hz. Ebû Bekir (r.a)’ın evine sık sık gelir onunla görüşürdü. Ümmü Rumân (r.anhâ), Rasûlullah (s.a)’ın bu geliş gidişiyle evini şereflendirmesinden pek memnun olurdu. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimize candan hizmet ederdi. Davranışlarıyla edeb ve hürmette kusur etmemeye çalışırdı. İslâm’ın ilk yılları zor ve çileli geçmekteydi.
Hazreti Hatice radıyallahu anhâ annemizin vefatından sonraki günlerdi. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz’e Hz Âişe ile evleneceği vahy edilmişti. Fakat bunu kimseye açmamıştı. Birgün İki Cihan Güneşi Efendimiz bu bahtiyar aileyi ziyarete gitmişti. O zaman Ümmü Rumân (r.anhâ)’ya : “Âişe’yi koruyup ona iyi muâmele etmenizi tavsiye ederim.” buyurdu.
Ümmü Rumân (r.anhâ) zeki bir hanımdı. Rasûlullah (s.a)’ın bu tavsiyesinde mutlaka bir hikmetin bulunduğunu tahmin etmişti. Fakat ne olduğunu kestirememişti. Bundan böyle kızı Âişe üzerine daha çok titremeye başladı. Ona daha çok ihtimam gösterdi. Eğitim ve terbiyesi ile yakınen ilgilendi. Onun olgun bir hanımefendi olarak yetişmesi için son derece titiz hareket etti.
Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz yine birgün Hz. Ebû Bekir (r.a)’nın evine ziyarete gelmişti. Hz. Âişe’yi ağlar vaziyette buldu. šefkat ve Rahmet Peygamberi Efendimiz yanına yaklaştı ve niçin ağladığını sordu. O da annesi yüzünden ağladığını söyledi. Bunun üzerine Efendimiz Ümmü Rumân (r.anhâ)’ya döndü ve sitemle: “Ben sana Âişe’ye iyi davranmanı söylememiş miydim?” buyurdu.
Ümmü Rumân (r.anhâ) mahcubiyet içerisinde artık ona daha yumuşak davranacağına dâir söz verdi. İki Cihan Güneşi Efendimiz’in Âişe’ye karşı şefkat ve titizliğinin hikmetini biraz daha yakinen anlamaya başladı. Kızının ilerde İslâm’a büyük hizmetler yapacağına inancı arttı. Ona artık bir çocuk gibi değil genç olgun bir evlâd gibi hareket etti.
Hz. Hatice annemizin vefatından sonra Osman İbni Maz’un (r.a)’ın hanımı Hz. Havle (r.anhâ) Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz’e gelerek Hz. Aişe ile nikâhlanması teklifinde bulundu. Efendimiz peki diyerek kabul etti ve onu dünür olarak gönderdi. Havle (r.anhâ) bu bahtiyar âileye geldi ve Âişe (r.anhâ)’nın annesine:
-“Ey Ümmü Rumân! Allah’ın sana hayır ve bereketten ne verdiğini biliyor musun?.” dedi. O da merakla:
-“Nedir o ?” dedi. Havle (r.anhâ) heyacanlı heyacanlı:
-“Rasûlullah (s.a) beni Âişe’ye dünürlük için gönderdi.” dedi.
Ümmü Rumân bu habere çok sevindi. Fakat birden cevap veremedi. Birazdan Ebû Bekir gelir diyerek teklifi ona yapmasını istedi.
Bir müddet sonra Ebû Bekir (r.a) geldi. Havle (r.anhâ) bu müjdeyi ona da verdi. Rasûlullah (s.a)’e kayınpeder olmak büyük şerefti. Ebû Bekir bunun bilincinde idi fakat: “ O kardeşinin kızıdır, Uygun olur mu? dedi” . Havle (r.anhâ) bu şüpheyi ortadan kaldırmak için Rasûlullah (s.a)’e koştu. Durumu arz edince Efendimiz: “Git ona söyle! O benim din kardeşimdir. Kızı bana uygun olur. (Helâldir)”de dedi.
Havle (r.anhâ) bu cevabı getirince Hz. Ebû Bekir (r.a) büyük bir memnûniyetle teklifi kabul etti. Rasûlullah (s.a)’e sıhri yönden de akraba olmayı kendine şeref bildi.Böylece Resûl-i Ekrem (s.a) ile Hz. Âişe (r.anhâ) nişanlandılar.
Bir anne-baba olarak bundan böyle Hz. Ebû Bekir ve âilesi Ümmü Rumân (r.anha) kızları Hz. Âişe (r.anhâ)’ya daha dikkatli, titiz davranmaya çalıştılar. Onu Rasûlullah (s.a)’e eş olabilecek şekilde yetiştirmek için gayret ettiler. Söz ve davranışlarına önem verdiler. Terbiyesinin ve becerisinin en güzel şekilde olmasına ihtimam gösterdiler.
Bu arada Allah Teâlâ, Rasûlullah (s.a) Efendimiz ile Hz. Ebû Bekir’e Medine’ye hicret izni verdi. Üç kişilik bir hicret kervanı gizlice Mekke’den çıktılar. Çileli bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaştılar. Ev halkı Mekke’de kaldı. Bir kaç gün geçince geride kalan aile efradını getirmenin yollarını aradılar. Resûl-i Ekrem (s.a) evlâtlığı Zeyd ibni Hârise (r.a)’ı, Hz. Ebû Bekir (r.a)’da oğlu Abdullah’ı bu iş için vazifelendirdi. Küçük bir kafile teşkil edip tekrar Mekke’ye döndüler. Vakit kaybetmeden müminlerin annesi Sevde binti Zem’a (r.anhâ), Hz. Fâtıma, Ümmü Rumân ve Hz. Âişe’yi alarak Medine’ye doğru yola koyuldular.
Bir ara Hz. Âişe ve annesini taşıyan deve huysuzlaştı ve kaçar gibi oldu. Ümmü Rumân (r.anhâ) buna çok üzüldü. Başına bir felâket gelirse Rasûlullah (s.a)’e ne cevap verecekti? Kendi kendine: “Eyvah kızcağızım ! Eyvah gelinciğim !” diye çırpınmaya başladı. Biraz sonra Allah Teâlâ deveyi sâkinleştirip geri döndürdü. Onları selâmete kavuşturdu. Bir daha da böyle bir sıkıntı yaşanmadı. Sağlık ve sıhhat içinde geride kalan âile efradı hep birlikte Medine’ye ulaştı.
Ümmü Rumân (r.anhâ) Mekke’de olduğu gibi, Medine’de de Hz. Ebû Bekir (r.a)’ın İslâmi çalışmalarında en yakın desteği oldu. Rasûlullah (s.a)’e nişanlı bulunan kızı Âişe’ye kuracağı yuvanın mükellefiyetlerini öğretmeye gayret etti. Ona karşı nasıl davranması gerektiğini anlattı. Hizmetlerinde ne derece hassas ve dikkatli olması, nâzik ve gönül alıcı davranması lâzım geldiğini hatırlattı. Bu hassasiyetleri ona sık sık tekrarlayarak sevgili kızı Âişe’yi evliliğe hazırladı. ševval ayının içinde düğünleri yapıldı. Böylece Ümmü Rumân (r.anhâ) Allah Rasûlüne kayınvalide olma şerefine erdi.
O, Rasûlullah (s.a)’e kayınvâlide olma şerefine nâil olduğu için dâima Allah’a şükreder, kendini en mesud, en bahtiyar bir anne sayardı. İki Cihan Güneşi Efendimiz de ona çok hürmet ederdi. Bir evlâdın annesine nasıl davranması gerekiyorsa öyle davranırdı. Ona karşı çok edeb ve saygı gösterirdi. Onun hakkında: “-Kim Cennet hûrilerinden birine bakmaktan hoşlanırsa Ümmü Rumân’a baksın.” buyurmuştur.
Ümmü Rumân (r.anhâ) ibadete düşkün bir hanımdı. Çok namaz kılardı. Bir gün namaz kılarken biraz sallanmıştı. Hz. Ebû Bekir (r.a) onun namaz kılarken sallanmasını uygun bulmadı. Namaz bittikten sonra kendisine Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin şu hadisini nakletti.
“Sizden biriniz namaza durduğu zaman herhangi bir yerini kıpırdatmasın. Yahudiler gibi de sallanıp durmasın, zira dimdik durup sağa sola kıpırdamamak, namazı tamamlayan şeylerdendir.”
Ümmü Rumân (r.anhâ) ömrünü Allah ve Rasûlüne teslimiyetle geçirdi. Hicretin altıncı yılında Medine-i Münevvere’de vefat eyledi. Defin işiyle bizzat Rasûlullah (s.a) Efendimiz ilgilendi ve kabrine kendisi indirdi. Onun hakkında mağfiret dileyip şöyle dedi: “Allahım ! Senin ve Rasûlün yolunda Ümmü Rumân’ın neler çektiği Sana gizli değildir.” buyurdu.
Cenâb-ı Hak cümlemizi Ümmü Rumân (r.anhâ) annemizin şefaatlerine nâil eylesin.
Amin.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:44 AM
Ümmü Süleym (r.a)

Ümmü Süleym...
http://www.biriz.biz/sahabiler/kadsah39.jpg O, mehri İslâm olan, evliliği iman kurtaran bir sevdâlıydı. Ebû Talhâ (r.a.) ile evliliğinden çok az bir zaman geçmişti. İki Cihan Güneşi efendimiz Mekke'den Medine'ye hicret etmiş, Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.)'ın evine yerleşmişti. Bir hizmetçisi de yoktu. Ashabının her biri sevinçlerinden hediyelerle hoş geldiniz'e gidiyordu. Ümmü Süleym (r.anhâ) da uğrunda bütün sıkıntılara katlandığı biricik oğlu Enes'i hediye etmek istiyordu. Oğlunun Rasûlullah (s.a.)'in hizmetinde bulunmasını ve onun terbiyesinde yetişmesini arzu ediyordu. O sırada Enes on, onbir yaşlarında idi. Ebû Talhâ ile birlikte Enes'in elinden tutup Fahr-i Kâinat (s.a) efendimizin huzuruna geldiler.

Ümmü Süleym (r.anhâ) engin bir muhabbet ve son derece nâzik bir edâ ile:

"Ya Rasûlallah! Enes terbiyeli, zekî bir çocuktur. Sizin hizmetinizde ve terbiyenizde bulunması için getirdim. Bizim hediyemiz olarak lütfen kabul buyurun!.." dedi. Ayrıca onun için duâ etmesini ricâ etti.
Ümmü Süleym (r.anâ)'ın bu nezâketinden pek memnun kalan Sevgili Peygamberimiz Enes'i yanına aldı ve ona şöyle duâ etti: "Allahümmerzukhü mâlen ve veleden = Ey Allahım! Ona mal ve evlâd ihsan et." buyurdu.
Hz. Enes (r.a) duâlar bereketiyle 103 sene gibi uzun bir hayat yaşadı. Çok sayıda mal ve evlâda sâhip oldu. Rasûlullah (s.a) efendimizin nurundan, ilminden, feyzinden kana kana istifade etti. En çok hadis rivayet eden sahâbîlerin üçüncüsü oldu.
Ümmü Süleym (r.anhâ) ile Ebû Talhâ (r.a) birlikte mesut bir hayat yaşıyorlardı. Evliliklerinin üzerinden bir yıl geçtiğinde bir oğulları dünyaya geldi. Adını Ebû Umeyr koydular. Çocuk evin neşe ve sevinç kaynağı oldu. Gün geçtikçe büyüyordu. İki Cihan Güneşi efendimiz bu âileyi sık sık ziyarete gelirdi. Bir defasında Ebu Umeyr'i neşesiz gördü. Annesine: "Ey Ümmü Süleym! Oğlunuzu neşesiz görmemin sebebi nedir?" dedi. O da: "Ya Rasûlallah! Onun oynamakta olduğu bir kuşu vardı. O öldüğü için üzüntülüdür." dedi. Bu cevap üzerine Rahmet Peygamberi Efendimiz (s.a) çocuğun yanına vardı. Başını okşayarak onu teselli etmek üzere: "Ey Ebû Umeyr! Ne oldu senin nügayr?"diyerek latîfe yaptı.
Ebû Talhâ (r.a) da eve her gelişinde ilk defa Ebû Umeyr'i sorardı. Onu kucağına alır, sever ve şakalaşırdı. Birgün bu hayat dolu çocuk hastalandı. Anne ve babası ne kadar uğraştıysa da derdine şifa bulamadılar. Babasının evde olmadığı bir sırada çocuğun hastalığı tehlikeli bir hal aldı. Şiddetli ateşler içerisinde ruhunu teslim etti.
Ümmü Süleym (r.anhâ) metânet sâhibi bir hanımdı. Engin bir sabır içerisinde telâşa kapılmadan, sâkin, mütevekkil ve kadere râzı bir halde, feryad ü figan etmeden çocuğu yıkayıp, kefenledi. Kokular sürerek üstünü örttü. Evdekilere de; Ebû Talhâ'ya ben haber verinceye kadar siz bir şey söylemeyin diye tenbihatta bulundu. Bir müddet sonra Ebû Talhâ eve geldi. Oğlunun durumunu öğrenmek istedi. Ümmü Süleym (r.anhâ): "Biraz rahatlamış olacak, eskisinden daha sâkin..." dedi. Ölüm haberini birden vermek istemedi. Hemen kalkıp daha önce hazırladığı yemeği beyinin önüne getirdi. Ebû Talhâ (r.a.) hanımının telaşsız halinden çocuğun iyileştiğini zannetti. Birlikte yemek yediler, sohbet ettiler.
Ümmü Süleym (r.anhâ) beyine karşı sâkin ve güleryüzlü görünerek onun istirahatini ve gecesinin neşe ile geçmesini sağladı. Sabah namazı mescide gitmek üzere hazırlanan kocasına: "Ya Ebâ Talhâ! Şu komşumuzun yaptığına bak! Kullanmak üzere benden emanet aldıkları malı geri almak için gittiğimde vermek istemediler. Ağırlarına gitmiş!..." diyerek dikkat çekti. Ebû Talhâ (r.a) da: "Olur mu öyle şey!. Hiç iyi etmemişler." dedi. Kocasını bu şekilde hazırlayan Ümmü Süleym (r.anhâ): "Ya Ebâ Talhâ! Oğlun senin yanında Allah'ın bir emaneti idi. Onu geri aldı." dedi. Ebû Talhâ (r.a) birden bire şaşırdı. Söyleyecek bir şey bulamadı ve: "İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn = Biz Allah'dan geldik Allah'a döneceğiz." âyetini okuyarak teslimiyet gösterdi.
Sabah namazı için mescide gitti. Namazdan sonra İki Cihan Güneşi efendimize o geceki durumlarını arzetti. Efendimiz de: "Allah bu gecenizi hakkınızda mübarek kılsın" diye duâ etti.


Ümmü Süleym (r.anhâ) böylesine sabır ve metânet sâhibi, kocasına hizmetli, kadere teslimiyetli, zekî bir hanımefendi idi. Allah Teâlâ onun sabır ve teslimiyetine karşı yıl dolmadan başka bir oğlan evlâdı ihsan etti. Çocuğu Enes'in kucağına vererek İki Cihan Güneşi efendimize ismini koymak üzere gönderdi. Efendimiz çocuğa Abdullah adını verdi. Mübarek ağızlarında hurma çiğneyerek damağına sürdü. Çocuk dili ile yalamaya başlayınca Fahrî Kâinat (s.a) efendimiz: "Medineliler hurmayı sever." buyurarak latîfe yaptı. Ona bereketli ömür niyazında bulundu. Bu duâ bereketiyle Abdullah'ın yedi veya dokuz oğlu olduğu ve hepsinin ilim ehli, Kurra hâfız oldukları rivayet edilmektedir.
Ümmü Süleym (r.anhâ) bir iman fedâisiydi. Rasûlullah (s.a) sevgisiyle dolu bir gönle sâhibti. Bu sevgi uğrunda canını fedâ etmekten çekinmezdi. Savaş meydanlarında hizmet için koştururdu. Hz. Âişe (r.anhâ) annemizle Uhud'da ashâba kırbalarla su taşımış, yaralılara yardımcı olmuşlardır.
O gün Sevgili Peygamberimiz Ümmü Süleym (r.anhâ)'yı elindeki hançeri ile görünce: "Ey Ümmü Süleym bu hançer ile ne yapacaksın?" buyurdu. O da: "Ya Rasûlallah! Onu bugünler için hazırlamıştım. Yanıma aldım ki, müşriklerden birisi yaklaşacak olsa karnını yaracağım." dedi. Sonra: "Yâ Rasûlallah! Etrafınızdan dağılıp kaçanları da öldüreyim mi?" dedi. İki Cihan Güneşi Efendimiz tebessüm etti ve: "Ey Ümmü Süleym! Allah Teâlâ'nın yardımı bize yetişti ve zafer ihsan etti." buyurdu.
Ümmü Süleym (r.anhâ) sevgi dolu idi. Çok cömertti. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz hânesine sık sık ziyarete giderdi. Evine teşrif ettiklerinde bir şeyler ikram edebilmek için can atardı. Bazan günlerce biriktirdiği yağ ve benzeri yiyeceği bazen, evinde pişirdiği yemeği, bazen de, turfanda çıkmış meyveden, yaş hurmadan bir zenbile doldurur oğlu Enes ile hâne-i seâdetlerine gönderirdi. Sevgi ve hürmetinden dolayı Rasûlullah (s.a) efendimizin üzerine oturduğu minderi, namaz kıldığı eşyayı başkasına çıkarmaz, hâtıra olarak saklardı.
Birgün Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz evine geldi. Biraz sohbet ettikten sonra asılı duran deriden yapılmış su kabını alarak su içti. Ümmü Süleym (r.anhâ) o su kırbasına Rasûlullah(s.a)'ın ağzı değdi diyerek teberrük niyetine hâtıra olarak sakladı.
Yine birgün ziyarete geldiğinde öğle kaylûlesi için iki Cihan Güneşi efendimiz sağ yanına uzanmıştı. Mübarek alınlarında tomurcuk tomurcuk ter damlaları birikmişti. Ümmü Süleym (r.anhâ) bunu fırsat bilip inci daneciği terleri toplamaya başladı. Temiz bir bez parçası ile alnını siliyor ve bir kaba sıkıyordu. Efendimiz uyandı ve: "Ümmü Süleym ne yapıyorsun?" buyurdu. Cevaben: "Ya Rasûlallah! Bereket için alnınızda biriken ter damlalarını topluyorum." dedi. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz tebessüm buyurdu.
Birgün hacca hazırlık yaparken Efendimiz (s.a) ona: “Ey Ümmü Süleym! Bu yıl bizimle hacca gelir misin?" buyurdu. O da: "Ya Rasûlallah! Kocamın iki binek hayvanı var. Birine kendi binip hacca gidecek, diğeri de hurma bahçesini sulamakta kullanılacak." dedi. Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz onun gönlünü hoş tutmak üzere: "O halde Ramazan'da bir umre yap. Bu ayda yapılacak umre, benimle birlikte yapılan bir hac karşılığındadır." buyurdular. Bir rivâyete göre de Ümmü Süleym (r.anhâ)'yı annelerimizle birlikte Hacca götürdüler.
Ümmü Süleym (r.anhâ)'nın fazîletlerî, üstün ahlâkî meziyyetleri çoktur. Onun Rasûlullah (s.a)'in sevgisiyle yanıp tutuşan bir gönlü vardı. Efendimize bütün varlığıyle, derin sevgi ve hürmetiyle hizmet etti. Onun uhrevî derecesi büyüktü. İki Cihan Güneşi Efendimiz onun hakkında: "Rüyamda cennete girdim. Önümde bir hışırtı işittim. Bir de baktım ki, Milhan kızı Rumeysâ orada." buyurarak Allah ve Rasülü katındaki sevgi ve mertebesine işaret buyurdu.
Cenâb-ı Hak'tan şefaatlerini niyaz ederiz.


Amin...

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:44 AM
Ümmü Umâre (r.a)

Ümmü Umâre radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize Akabe’de ilk bey’at eden Medine’li iki hanım sahabîden biri...
Savaş meydanlarında gösterdiği kahramanlıklarıyla tanınmakta... İki oğlu ve kocasıyla birlikte Uhud’da müşrik oklarına karşı Efendimizi korumak için canhıraş bir şekilde önünde çarpışan, iltifatlarına, duâlarına mazhar olan bir fedakâr hanım sahâbî...

O, Medine’li olup Hazrec kabilesine mensuptur. Mâzin bin Neccar oğullarından. Annesi Rebab binti Abdullah’tır. Babası Ka’b ibni Amr’dır. Asıl adı Nesîbe’dir. Ümmü Ümare künyesidir. İlk evliliğini Yesrib’in sayılı delikanlılarından Zeyd İbni Âsım ile yaptı. Abdullah ve Habîb adlarında iki erkek çocukları oldu. Bu arada beklenen son peygamberin geldiği haberi duyuldu. Mekke semâları İslâm’ın nûruyla aydınlanmaya başlamış, Yesrib’e de bu nûr ulaşmıştı. Nesibe ile kocası Zeyd’de Mus’ab İbni Umeyr (r.a.) vasıtasıyla bu nûra kavuşanlardandı.
Nesîbe Hatun ve Zeyd (r.anhüm) karı-koca aynı inancı paylaşmanın mutluluğunu tattılar. İslâm’ı nefislerinde yaşamak ve çevrelerine yaymak konusunda İslâm’ın birer neferi oldular. Gelecek yıl Hac mevsiminde Allah Rasûlü, İki Cihan Güneşi efendimizle görüşmek üzere Mekke’ye gidecek olan Yesrib’li müslüman kafilesine katılmaya karar verdiler.

Mus’ab ibni Umeyr (r.a.) başkanlığında 72 Medine’li müslüman, İki Cihan Güneşi efendimizi kendi memleketlerine davet etmek üzere Hac mevsiminde Mekke’ye geldiler. Akabe’de ikinci defa görüşen Medine’li müslümanlar Rasûlullah (s.a.) efendimizi kendi canları ve malları gibi koruyacaklarına söz verdiler. Teker teker bu söz üzere bey’at ettiler. Allah ve Rasûlü yolunda her şeylerini feda edeceklerini taahhüt ettiler. Nesîbe ve kocası Zeyd (r.a.) da bu biat edenler arasındaydı.
Medine’li müslümanlar yeni bir heyecan, yeni bir ruhla Yes’rib’e döndüler. Nesibe Hatun bütün vaktini, gayretini, hizmetini ev işlerine, çocuklarının İslâm terbiyesi üzere yetişmesine ve çevresindeki insanları Allah’a ve Rasûlü’ne davete harcamaktaydı. İslâm’ı yaşama konusunda gösterdikleri titizlik ve kararlılıkları, tanıdıkları ve çevrelerindeki başka insanlara tebliğdeki heyecan ve mutlulukları onları İslâm’ın bir neferi haline getirmişti. Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimizin kendi memleketlerine hicret etmelerini hasretle beklemekteydiler.
Uzun bir zaman geçmeden İki Cihan Güneşi efendimiz Yesrib topraklarına ayak bastı. Yesrib’li müslümanlar son dînin son peygamberine, vahyin kaynağına kavuşmuş oldu. Hepsinin gönlünde büyük bir sevinç ve mutluluk vardı. Allah Rasûlü (s.a.) Hicaz ülkesinde Yesrib’i yeni dînin davet merkezi yapmıştı. İslâm’ın nûrunu buradan ülkelere yayacaktı. Artık Yesrib Medine olmuştu. Medine’li müslümanlar da bundan büyük şeref duymuştu. Canlarıyla, mallarıyla Allah ve Rasûlü yolunda çalışmak üzere söz vermişlerdi.
Kureyş’in zulmûnden kaçan müslümanlar Medine’de güç birliği yapmışlar ve Bedir’de Mekke müşriklerine karşı ilk zaferi elde etmişlerdi. Nesîbe Hatun’un oğlu Abdullah da genç bir delikanlı olarak Bedir’e katılmıştı. Onların ailecek Uhud günü gösterdikleri fedakârlık ve kahramanlıkları dillere destan olmuştu. Sergiledikleri yiğitlik ve bahadırlıklarını Nesibe Hatun kendisi şöyle anlatır:
“Uhud’a gitmiştim. Müslümanlar ne durumda bir bakayım dedim. Yanıma bir kırba su aldım Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin yanına kadar gittim. Galibiyet müslümanlardaydı. Fakat çok geçmeden Kureyş okçuları tarafından etrafımız sarıldı. Allah rasûlünün çevresinde şiddetli çarpışmalar oldu. Ona bir zarar gelmemesi için gözü önünde müşriklerle çarpışmağa başladım. Elime ne geçtiyse kılıçla, okla düşmanı Efendimiz’den uzaklaştırmaya çalıştım. Bu arada yaralandım. Rasûlullah (s.a.)’ın önünde ben, oğullarım ve kocam birlikte canlı kalkan olduk. Gelen oklara, hücumlara karşı vûcudumuzu siper ettik. Rahmet Peygamberi Efendimiz benim yanımda kalkanımın bulunmadığını görünce ashabtan birine: “Ey kalkan sahibi, kalkanını çarpışana bırak.” buyurdu. Ben o kalkanı alıp, kendimi korumaya başladım. Bir taraftan çarpışmağa devam ediyorduk. Bir ara müşriklerden bir atlı bana doğru hücum etti. Onun saldırısını kalkanla savuşturup atının ayaklarına bir kılıç çaldım. At arka üstü yıkıldı. Düşmanın yere serildiğini gören İki Cihan Güneşi efendimiz oğluma seslendi: “Ey Ümmü Ümâre’nin oğlu! Annene bak!.. Annene yardıma koş!” buyurdu. Abdullah da hemen koştu ve annesinin düşmanı öldürmesine yardım etti.
Savaş devam ediyordu. Bir ara Abdullah da sol kolundan yaralandı. Şefkat Peygamberi Efendimiz ona da: “Yaranı sar!” buyurdu. Bu sefer annesi oğlunun yanına koştu ve yarasını sardı. Sonra oğluna: “Kalk yavrucuğum! Müşriklerle çarpışmaya devam et” dedi. Rahmet Peygamberi efendimiz Nesîbe Hatun’un bu fedakârâne sözünü işitince: “Ey Ümmü Ümâre! Senin katlandığın, dayanabildiğin şeye herkes katlanabilir, dayanabilir mi?” buyurarak iltifatta bulundu.
Ümmü Ümâre (r.anhâ)’nın oğlu hemen ayağa kalktı ve müşriklerle çarpışmaya başladı. Bir ara oğlunu yaralayan müşrik oradan geçiyordu. İki Cihan Güneşi efendimiz annesine: “İşte oğluna vuran!..” buyurdu. Nesîbe Hatun derhal harekete geçti ve düşmana saldırdı. Bacaklarına indirdiği bir kılıç darbesiyle adamı yere devirdi. Efendimiz bu manzara karşısında ön dişleri görününceye kadar gülümsedi ve bu kahraman hanım sahâbîsine: “Ey Ümmü Ümâre! Adamı perişan ettin!” iltifatında bulundu. Peşinden: “Hamd olsun Allah’a ki, düşmanına muzaffer kılıp, gözünü aydın etti. Öcünü almayı sana gözünle gösterdi.” buyurdu.
Müşrikler her yandan saldırıyordu. Bir ara iri yarı azılı bir müşrik İbni Kamia İki Cihan Güneşi Efendimizin yanına kadar sokuldu. Mübarek yüzünü yaralayıp iki dişini şehid etti. İşte bu sırada Nesîbe Hatun bütün cesâret ve şecaatiyle bu bedbaht kişiye bir kaç kılıç darbesi savurdu. Fakat düşman iki zırhı üst üste giymişti. Bu sebeble vuruşları ona tesir etmedi. İbni Kamia müşriğinin kılıç darbesiyle Nesibe Hatun omuzundan yaralandı. Sahâbiler yetişip müşriği geri püstürttüler.
Rahmet ve şefkat peygamberi Efendimiz Nesibe Hatun’un yaralandığını görünce oğlu Abdullah’a: “Annenin yarasını sar!” buyurdu. Sonra bu bahtiyar âileye şu müjdeyi vedi: “Ev halkınızı Allah mübarek kılsın, senin ve anenenin makamı filan ve filanların makamından hayırlıdır. Allah sizin ailenize rahmet etsin.”buyurdu.
Nesîbe Hatun bu müjdeleri duyunca Efendimize: “Ya Rasûlallah! Duâ et de Cennette sana komşu olalım” ricâsında bulundu Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz de hemen: “Allah’ım! Bunları, Cennette bana komşu ve arkadaş eyle!” diye duâ buyurdu.
Ümmü Ümâre (r.anhâ) bu duâdan pek memnun oldu ve: “Bu bana yeter! Artık dünyada ne musîbet gelirse gelsin! Hiç ehemmiyeti yok.” diyerek sevincini açığa vurdu. Yaralarının acısını duymaz oldu.
İki Cihan Güneşi Efendimiz savaş sonrasında onun gösterdiği kahramanlığı ümmetine şöyle duyurdu: “Uhud Günü ne zaman sağıma, soluma baksam beni korumak için çarpışan Nesîbe’yi görüyordum.” buyurdu.
Uhud günü Rasûlullah (s.a.)’in hep yanıbaşında çarpışan bu kahraman hanım sahâbî oniki-onüç yerinden yaralanmıştı. Bunların en ağırı omuzundan aldığı yaraydı. Bir yıl onun tedavîsi ile uğraştı.
Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz zaman zaman Nesîbe Hatun’un ailesine ziyarete giderdi. Bir gün “geçmiş olsun” demek için varmıştı. Yarasının ne durumda olduğunu sordu. Bir müddet sohbet etti. Bu arada Nesîbe Hatun sofra hazırlayıp getirdi. Fakat kendisi sofraya oturmadı. Efendimiz: “Gel! Sen de ye.” buyurdu. O da oruçlu olduğunu söyledi. Bunun üzerine Efendimiz: “Bir oruçlunun yanında yemek yenildiği vakit, yemekten kalkasıya kadar, melekler oruçluya duâ ederler.” buyurdu. Onun ibadete gösterdiği hassasiyetten memnun oldu.
Nesîbe Hatun, Hayber ve Huneyn savaşlarında, Ümretü’l-Kaza, Bey’at-i Rıdvan’da bulundu. Hz. Ebû Bekir (r.a.) zamanında dinden dönen, kendini peygamber ilan eden yalancı Museylime’ye karşı hazırlanan orduya oğlu Abdullah ile birlikte katıldı. Yemame harbinde de büyük kahramanlıklar gösterdi. Müseylime’nin öldürülmesinde Vahşi’ye yardımcı oldu.
Ümmü Ümâre künyesiyle meşhur olan Hazreti Nesîbe (r.anhâ) fedakâr cefâkar, şecaat ve cesaret sahibi kahraman bir anne idi. Çocuklarını da kahramanlık duygularıyla büyütüp cihad meydanlarına salıverdi. Birlikte savaş meydanlarında Allah ve Rasûlü yolunda kılıç salladılar ve İslâm’ı savunma, İslâm’ı yayma uğrunda ihlâs ve sadâkatle çalıştılar. Canları ve mallarına karşılık cenneti satın aldılar.
Hz. Ömer (r.a.) devrinden sonra Medine’de vefat eden bu örnek hanım sahabînin Bakî kabristanlığına defnedildiği rivayet edilmektedir. Rabbimizden şefaatlerini niyaz ederiz. Amin.
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:45 AM
Ümmü Mübeşşir (r.a)

Ümmü Mübeşşir radıyallahu anha “Ensarlı mümin kadın” diye anılan ve hurma bahçelerine sahib olan bir hanım sahâbî… Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in zaman zaman bahçesine uğrayıp öğle kaylûlesini yaptığı bir bahtiyar hanım… Efendimizden birkaç hadîs-i şerifin bizlere kadar ulaşmasına vesile olan bir iman eri…
O Medîneli olup Berâ ibni Mağrur ’un kızıdır. Hurma bahçelerine sahib bulunan varlıklı bir aileden. Bahçe bakım işlerinden anlayan , çalışkan, cömert, sevgi dolu bir hanım. Bizzat kendisi hurma ağaçlarını sular, onlara çocuğu gibi bakmaktan zevk alırdı.
Hurmalar olgunlaşınca ilk topladığı turfanda meyveyi Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimize gönderirdi. Efendimiz ikramını alır ve Ümmü Mübeşşir radıyallahu anha’ya dua ederdi. Hatta onu zaman zaman bahçesinde ziyaret ederdi. Bir seferindeki ziyaretini Cabir ibni Abdullah(r.a.) Ümmü Mübeşşir el-Ensariyye (r.anha) dan şöyle nakleder:
“Ben hurma bahçemizde olduğum bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz çıkageldi. Bana yönelerek şöyle dedi:
“-Bu ağaçları kim dikti. Müslüman mı, yoksa kâfir mi?..” diye sordu. Ben hemen:
- Müslüman Ya Rasûlallah! deyince şu hadîs-i şerîfi îrâd buyurdular:
“-Bir müslüman bir ağaç diker veya bir şey eker de; ondan herhangi bir insan veya bir hayvan yer istifade ederse o yenen şeyler o kimse hakkında sadaka olur.” (Müslim, Müsâkat, 8)
* * *
Ümmü Mübeşşir (r.anha) ashâb-ı şeceredendir. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimize bir ağaç altında biat etmiştir. Bir gün bu ağaç altında Hazreti Hafsa annemizle otururlarken oraya İki Cihan Güneşi efendimiz gelmişti. Burada aralarında geçen bir hâdiseyi Cabir ibni Abdullah(r.a.) yine Ümmü Mübeşşir (r.anha) dan şöyle nakletmektedir:
“Ümmü Mübeşşir (r.anha) Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin, Hazreti Hafsa (r.anha)’nın yanında şöyle dediğini işitmiştir:
“- İnşaallah şu ağacın altında biat eden, ashâb-ı şecereden hiç kimse cehenneme girmeyecek” buyurdu.
Bu söz üzerine aklına bir soru takılan Hazreti Hafsa (r.anha) annemiz Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimize:
-Peki ya Rasûlallah Cenab-ı Hak âyet-i celîlesinde: “ İçinizden hiçbiri istisna edilmemek üzere mutlaka
herkes cehenneme uğrayacaktır.” (Meryem 19/71) buyuruyor. Bu nasıl olacak? dedi.
Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz:
“-Allah Teâlâ şöyle de buyurdu” diyerek bir sonraki âyeti okudu. Meâlen: “Sonra müttakî olanları kurtarırız da zâlimleri dizleri üstü bırakırız.” (Meryem 19/72)
Akabinde de buradaki “cehenneme varmaktan” maksadın sırattan geçerken cehennemin yanından geçmek mânâsına geldiğini, yoksa içine girmek demek olmadığını açıkladı. (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 163)
* * *
Ümmü Mübeşşir (r.anha) akıllı , kendine güvenli bir hanımdı.Bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizi bir topluluğa fitnelerin yaklaştığına dair bilgi verirken görmüştü. Söylediklerini işitince şöyle bir soru sormuştu:
“- Ya Rasûlallah! O fitne devrinde insanların en hayırlısı kimdir?”
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz bu soruya şöyle cevap vermiştir:
“- Kendisine ait üç beş koyun ile birlikte Rabbisine ibadet eden, namazını kılan,zekatını veren ve insanların şerrinden uzaklaşan kimsedir.” (Tirmizi, Fiten, 15/2177)
* * *
Ümmü Mübeşşir (r.anha)’dan en çok hadis rivayet eden râvi Cabir ibni Abdullah (r.a.)’dır.
O Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizden rivayetle Ümmü Mübeşşir (r. anha)’nın şöyle söylediğini nakleder:
“- Ben Neccaroğullarının bahçelerinden bir bahçede idim. İçerisinde o kabileden Cahiliye döneminde ölmüş olan birtakım kimselere ait mezarlar bulunuyordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz yanıma geldi. Onların azap gördüklerini duyunca dışarı çıktı ve :
“-Kabir azabından Allah’a sığının” buyurdu.
Ben kendisine:
“-Ey Allah’ın Rasûlü! Onlar kabirlerinde azap görüyorlar mı?” diye sordum.
İki Cihan Güneşi Efendimiz:
“-Evet, hayvanların tümünün duyduğu bir azap görüyorlar” diye buyurdu. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 362)
Ümmü Mübeşşir (r.anha) hakkında kaynaklarda fazla bir bilgiye rastlanmamaktadır. Bu sebebten onu şahsiyeti ile ilgili bilgilerden ziyade , rivayet ettiği hadislerle anlatmak durumunda kaldık.
Allah ondan razı olsun.
Rabbımız cümlemizi şefaatlerine nâil eylesin.Âmin.



Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:45 AM
Ümmü Varaka (r.a)

Ümmü Varaka radıyallahu anha Allah yolunda cihad etme arzusuyla yaşayan ve şehîdlik özlemiyle gönlü kavrulan bir hanım sahâbi!.. Bedir Harbine katılmak için ısrarla müsaade istemesi üzerine Rasûlullah sallallahü aleyhi vesellem efendimizin “Allah sana şehîdlik nasîb edecektir.”diye müjde verdiği bir bahtiyar!.. Onu her gördüğü yerde “şehîde” hitabıyla karşılayan mutlu bir hanım!..
Hasretini çektiği makama kendi köleleri tarafından evinde şehîd edilerek kavuşan bir hanım sahâbi!..
Onunla ilgili fazla bir bilgiye sahip olunmamakla birlikte, hakkında nakledilen bir kaç hâdise bile bizlere ne ibretli dersler vermektedir.
O cesûr ve bilgili bir hanımdı. Dînî konularda geniş bilgisi vardı. İslâm’ı en güzel şekilde yaşamak için gayret ederdi. Ev halkına ve etrafındaki insanlara dînî meselelerde yardımcı olurdu. Bildiklerini yaşayarak çevresine örnek olurdu.



O, Allah yolunda cihad etmenin fazîletini bildiği için şehîd olmayı çok istiyordu. Bir Ramazan günüydü. Bedir harbi hazırlıkları başlamıştı. Ümmü Varaka (r.anhâ) büyük bir heyecanla Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimize müracaat etti ve şöyle ricada bulundu:
“Ey Allah’ın Resûlü! Bana müsaade etseniz de sizinle birlikte harbe katılsam! Yaralılarınızı tedâvî edip, hastalara baksam! Kim bilir belki de Allah yolunda şehîdlik de nasip olur.” dedi.
Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz hiçbir hanımın Bedir savaşına katılmasına izin vermedi. Bu sebepten Ümmü Varaka’ya da müsaade edemedi. Fakat onun yanık hasretini, ısrarlı arzusunu, şehîdlik özlemini teskîn edecek onu sevindirecek, onu huzura kavuşturacak bir müjde verdi. “Ey Ümmü Varaka! Allah sana şehîdlik nasip edecektir.” buyurdu.

İki Cihan Güneşi Efendimiz onun bu kahramanca davranışından pek memnun kalmıştı. Bu sebebten bundan sonra ne zaman Ümmü Varaka (r.anhâ)’yı görse; kendisine “şehîde”diye hitab ederdi.
Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz zaman zaman Ümmü Varaka (r.anhâ)’yı evinde ziyaret ederdi. Hal hatırını sorardı. Ashab-ı kiram böylesi fırsatları ganîmet bilirdi. Böyle zamanları en iyi şekilde değerlendirmeye gayret ederlerdi. Efendimize ikramda bulunabilmek onu memnun edebilmek için adeta yarışırcasına ellerinden gelen hizmeti yapmak isterlerdi. Bu arada zihinlerini meşgul eden konularda sorular sorarlardı.
Birgün, ensarlı bir hanım vefat etmişti. Ümmü Varaka (r.anhâ) dînî konulara çok meraklı idi. Kendi kendine: “Acaba öldükten sonra birbirimizi görür müyüz? diye zihninden geçirdi. Bu soruya cevap aradı. İki Cihan Güneşi Efendimizin evine geldiği bir sırada bu konuyu açtı ve: “Ya Rasûlallah! Öldüğümüz zaman birbirimizi görür müyüz?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz şöyle cevap verdi: “Can, ağaca konmuş bir kuş gibidir. Öyle ki, kıyâmet günü geldiğinde her can cesedine girer.” buyurdu.
Ümmü Varaka (r.anhâ)’nın biri erkek biri de kadın iki kölesi vardı. Vefatından sonra onların hürriyetlerine kavuşturulmalarını vasiyet etti. Köle ile câriye hırsa kapıldılar. Şeytana uydular. Bir an evvel hürriyetlerine kavuşma düşüncesiyle, aralarında anlaşıp Ümmü Varaka (r.anhâ)’ya sûikast hazırladılar. Odasına zorla girip öldürüp kaçtılar.
Bu hâdise Hz. Ömer (r.a) devrinde oldu. Bütün müslümanları derinden üzdü. Halife bu haberi duyar duymaz: “Rasûlullah (s.a) doğru söyledi.” dedi. Ona müjdelenen şehitliğin gerçekleştiğini anladı. Suçluların yakalanması için emir verdi. Suçlular kısa zamanda yakalanıp gerekli sorgulamaları yapıldıktan ve cürümlerini itiraf ettikten sonra suçlarının cezâsını idam edilerek ödediler. Medine’de asılarak idam edilen ilk suçlu bu iki köle oldu.
Hz. Ömer (r.a) zaman zaman arkadaşlarına: “Kalkın gidip şu şehîdenin kabrini ziyaret edelim” derdi.Ümmü Varaka (r.anhâ) ashâb arasında sayılan ve sevilen bir İslâm hanımefendisiydi. Allah ondan râzı olsun. Rabbımız şefaatlerine nâil eylesin. Amin
Mustafa Eriş

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:46 AM
Ümmü Zer Gıfariyye (r.a)

Ümmü Zer Gıfariyye radıyallahu anhâ takvâ üzere yaşamayı hayatına düstur edinen bir hanım sahâbî!.. Müslüman olmadan önce kabilesi içinde putlara en çok ibadet eden bir kadın!.. Meşhur sahâbî Ebû Zer radıyallahu anh’ın âilesi!..
O Gıfar kabilesine mensuptur. Ebû zer ile evlenmiştir. Kocasının İslâm’a dâvetiyle müslüman olmuştur. Asıl ismi kaynaklarda geçmemektedir. Eşi ile birlikte takvalı bir hayat yaşadıkları için Ümmü Zer künyesiyle anılmıştır.
Ümmü Zer (r. anhâ) ve eşi Ebû Zer (r.a) zâhidâne bir ömür sürdükleri için dünyalık en küçük bir şeye sahib olamamışlardır. Onlar için asıl hayat ahiret hayatıydı. Bu düşünce ile zühd ve takvâyı tercih etmişlerdi. Âhiret hedefli yaşadıkları için dünya sevgisi onların gönlüne girememişti. Dünyada birşeylere sahib olma duygu ve düşüncesi onları meşgul etmemiştir. Mal ve mülk edinme diye bir dertleri olmadığı için çok sâde bir hayat sürmüşler, zühd ve takvâ çizgisinde bir ömür geçirmişlerdir.
Onlar aile olarak aynı duygu ve düşünceleri paylaşabildikleri için ihtiyaçtan fazlasını yanlarında tutmamışlardır. Ellerine geçeni Allah yolunda infak etmişlerdir. Bu konuda öylesine titiz davranmışlardır ki, gece gelmişse gece, gündüz gelmişse gündüz dağıtmışlardır. İşte onlar ailecek bu ahlâk ile meşhur olmuşlar, zâhid ve âbid olarak tanınmışlardır.
Ümmü Zer (r. anhâ)’nın hayatında dönüm noktası teşkil eden üç önemli husûsiyet vardır.
Birincisi, gençliğinin ilk yıllarında putlara ibadet etmesi.
İkincisi, ömrünün sonunda kocası Ebû Zer (r.a)’ın vefatı.
Üçüncüsü, ailecek çektikleri sıkıntı, sürgün ve hicretleri.
Ümmü Zer (r.anhâ) müslüman olmadan önce Gıfaroğulları içinde putlara en çok ibadet eden bir kadındı. Kabilenin her evinde bir put vardı. Fakat en büyük put Ümmü Zer’in evinde idi. Hergün o putu temizler ve karşısına geçer ibadet ederdi. Putlara ibadette huzur bulacağını zannederdi.
Birgün Ebû Zer putlara yiyecek getirmek için yanlarına geldi. Takdis ve tazimde bulundu. İçmesi için önüne süt koydu. Biraz geri çekildi. Bir de ne görsün! Bir köpek geldi, sütü içti. Sonra da ayağını kaldırıp putun üzerine bevletti. Bu manzarayı izleyen Ebû Zer’in gönlünde bir çok sorular oluştu. Kendi kendine:
“Bu putlara nasıl ibadet ederiz? Kendisine faydası olmuyor. Üstüne gelen zararı önleyemiyor. Biz nasıl onlardan medet bekleriz? Bu bir maskaralık değil mi?” diyerek zihninde şimşekler çakmağa başladı. Çok hürmetle ibadet ettiği putlar hakkında birçok şüpheler doğdu. Eve gelip ailesine şâhid olduğu manzarayı anlattı. Ümmü Zer’in de gönlünde sorular, şüpheler doğmasına vesile olan bu hâdise onların hidayete kavuşmalarına bir başlangıç oldu. Birlikte hak ve hakîkatı aramaya başladılar.
Onlar hak ve hakikat adına duydukları her haberi araştırmağa çalıştılar. Birgün Mekke’de putları inkar eden, insanları Allah’a dâvet eden son Peygamberin çıktığına dair haberler aldılar. Bu sevindirici haberi araştırmak üzere Ebû Zer kardeşi Uneys’i Mekke’ye gönderdi. Yeni din ve son Peygamber hakkında bilgi edinerek dönmesini istedi.
Memleketine dönen kardeşinin getirdiği bilgilerle gönlü tatmin olmayan Ebû Zer kendisi Mekke’ye gitti. Son peygamber Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem efendimizle buluştu. İslâm’la şereflendi.
Bir müddet Mekke’de kalıp İslâm’ı öğrendikten sonra tebliğ etmek üzere kabîlesine döndü. İlk olarak hanımı Ümmü Zer’i İslâm’a davet etti. O da tereddütsüz hemen kabul etti. Kelime-i şehâdet getirerek. İslâm’la şereflendi.
Ümmü Zer (r. anhâ) ile beyi Ebû Zer (r.a) aradıkları hakikate ulaşmışlardı. Huzur ve mutluluğa kavuşmuşlardı. Putları bir bir kırıp Allah’a ibadet etmeye başladılar. Günler, aylar, geçtikçe, gönüllerinde Allah ve Rasûlünün sevgisi çoğaldı. İslâm’ı aşkla yaşadıkça. Fakat Rasûlullah (s.a) efendimizden ayrı kalmaya dayanamıyorlardı. Hasret ve muhabbeti artık onları durduramadı. Hicret edip, efendimizin huzurunda yaşamak istediler. Hendek savaşından sonra Medine-i Münevvere’ye hicret ettiler. İki Cihan Güneşi Efendimizin beldesinde yaşamaya başladılar. Mescidinden ayrılmadılar. İslâm’dan yeni öğrendikleri bilgileri hayatlarına geçirmek üzere yarıştılar.
Ebû Zer (r.a) mescidde Efendimizden duyduğu yeni bilgileri hanımı Ümmü Zer (r.anhâ)’ya aktarıyordu. Ümmü Zer (r. anhâ) bir hanım sahâbî olarak beyinden çok faydalı ilim öğrendi. Bir çok hadis-i şerif nakletti.
Bu iki Hak âşığı Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizin dâr-ı bekâ’ya irtihallerinin ardından Medine’den ayrılıp Şam’a doğru yolculuğa çıktılar. Meşakkati ve sıkıntıyı tercih ettiler. Bu arada üç çocuklarını kaybettiler.
Şam’da insanların, sünneti seniyye çizgisinden uzaklaştıklarını görünce onları uyarmak üzere Ebû Zer (r.a) erkeklere, Ümmü Zer (r. anhâ) da hanımlara Kur’ân ve Sünnetten vaazlar yapmaya başladılar. Zühd ve takva üzere yaşayanlar azaldıkça tekrar Medine-i Münevvere’ye döndüler. Fakat bu sefer Rasûlullah (s.a) efendimizi görememenin hasretine dayanamadıkları için tekrar Medine’den ayrılmak istediler. Hz. Osman (r.a) onlara Rebeze’ye gidip yerleşmelerini tavsiye etti. Orada yalnızlık içerisinde iken Ebû Zer (r. anhâ) vefat eyledi.
Ümmü Zer (r. anhâ) tekrar Medine-i Münevvere’ye döndü. Çok geçmeden kısa bir müddet sonra o da vefât etti. Allah her ikisinden de râzı olsun.
Ümmü Zer (r. anhâ) pek çok hadis rivayet etmiştir. Bir tanesi şöyledir:
“Ben ve yetimi gözeten, cennette şöylece (iki parmağını birleştirdi) beraberiz.”
Bu mutlu aile hakkında Sevgili Peygamberimiz Hz. Aişe (r. anhâ) annemize:
“Ben senin için Ebû Zer’in Ümmü Zer’e davrandığı gibi davranıyorum.” buyurduğu rivayet edilir.
Hz. Aişe (r. anhâ) annemizden hâdise şöyle nakledilir:
“Ben birgün Rasûlullah (s.a)’ın yanında babamın cahiliye devrinde olan mallarıyla iftihar etmiştim. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz bana: “Sus ey Aişe! Ben sana Ebû Zer’in Ümmü Zer’e davrandığı gibi davranıyorum.” buyurdu.
Ümmü Zer’den nakledilen bu sözün bir hikâyesi vardır. Şöyle ki:
“Vaktiyle arab kadınlarından on bir tanesi bir araya gelerek kocalarının âdetleri ve durumlarıyla ilgili olarak aralarında konuşmalar yapmışlar. Hepsi ayrı ayrı hitap ederek kocaları hakkında meth ve zemde bulunmuşlardır. Ümmü Zer (r. anhâ) de kocası hakkında şöyle demiştir:
“Benim kocam Ebû Zer’dir. O ne adamdır. Beni daima ferahlandırıp gönlümü hoş kılmıştır. Her ne söylersem sözüm reddedilmez.” diyerek methü senâda bulunmuştur.
Cenâb-ı Hak cümlemize aile içi mutluluklar lutfeylesin. Ümmü Zer (r. anhâ) ile Ebû Zer (r.a)’ın şefaatlerine nâil eylesin. Amin.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:46 AM
Ümmü Züfer (r.a)

Ümmü Züfer radıyallahu anha Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin; “cennetlik bir kadın” iltifatına mazhar olmuş bir hanım sahâbi…
Başına gelen belâlara karşı sabırla direnen, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem efendimizin gösterdiği yolda yürüyen, tavsiyelerine harfiyyen uyan , teslimiyet ehli bir bahtiyar hanımefendi…
O, Habeşistanlı olup bedenen iri yapılı, uzun boylu siyâhi ve yaşlı bir hanımdır. İslâm’ın ilk yıllarında müslüman olduğu tahmin ediliyor.
Ümmü Züfer radıyallahu anha azim ve irade sahibi bir hanımdı. İslâm’ı yaşama konusunda bilinçli ve şuurlu hareket ederdi. İmanından asla taviz vermezdi. Harama düşmemek için titiz davranırdı.
O, Allah’a ve Resûlüne tam teslim olmuş bir iman eriydi. Bela ve musıbetler karşısında tahammüllüydü. Kendisine cinniler musallat olmuştu. Bu yüzden sık sık hastalanırdı. Sar’aya tutulurdu. Fakat o bundan asla şikayet etmezdi.
Bu hastalığını Allah’dan gelen bir imtihan olduğunu bilir ve tevekkül üzere hareket ederdi. Acı ve ıstıraplara sabır ve tahammül göstererek Rabbına teslimiyetin en güzel örneğini verdi. Hastalığın İlk dönemleri bu şekilde rıza halinde geçti. Fakat hastalık gün geçtikçe şiddetlenip artınca İslâmî emir, nehiy ve hassasiyetlere dikkat edemez duruma geldi. Bunun üzerine çareler aramaya başladı.
O dönemde bu tür hastalıklar çoğalmıştı. Tedavi konusunda da kimsenin kesin, katî bir bilgisi yoktu. Ne yapılmalıydı? Nasıl hareket edilmeliydi? Bu sorulara cevap bulunamıyordu. Sonra zamanla cin çarpmış kimseler Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimize getirilmeye başlandı. Onlara şöyle bir tedavi usulü uygulandı.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz’in bu tür hastaları tedavi edişiyle ilgili olarak İbni Cüreyc,Hüseyin bin Müslim’den o da Tavus’tan rivayet ederek şu bilgileri nakleder:
“Efendimiz, huzuruna getirilen hastaların göğsüne vurur, ağızlarından siyah bir şey çıkararak onları tedavi ederdi.”
Aynı rivayet şöyle devam eder:
Ümmü Züfer (r.anha) da bu hastalık sebebiyle huzura getirildi. Ama o iyileşmedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem sallallahun aleyhi vesellem:
“Bu kadın , dünyada böyle kalacak, ama âhiret yurdu onun için daha hayırlı olacak” buyurdu. (Üstü’l-gabe, VII, 333. İsâbe, IV, 328-329, İstiab I,628)
Yine bir defasında Ümmü Züfer (r.anha) hastalanmıştı. Kardeşleri onu Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin huzuruna getirdiler ve durumundan şikayette bulundular. Nebiyy-i Zîşân sallallahu aleyhi vesellem onlara:
“Eğer arzu ederseniz dua ederim, Allah iyileştirir. İsterseniz dua etmem, öyle kalır. Ama âhırette kendisinin hiçbir hesabı olmaz. Yani hesaba çekilmez” buyurarak kardeşlerini muhayyer bıraktı. (Üstü’l-gabe, VII, 333. İsâbe, IV, 328-329,İstiab I,628)
Ümmü Züfer (r.anha) teslimiyet ve tevekkül ehli bir hanımdı. Fakat sar’aya tutulduğunda üzerinin başının açılmasından da çok üzüntü duyuyordu. Farkında olmadan mahrem yerlerinin açılmasından endişe ediyor ve harama düşmekten korkuyordu.
Bu hal onu rahatsız ettiğinden çaresiz kaldı ve Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimize müracat etti. Onun bu halini arzedişiyle ilgili olarak (Riyazüssâlihîn Tercüme ve Şerhi c. I s. 237-238) de şöyle bir rivayet nakledilir:
Atâ İbni Ebî Rebah’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhüma bana:
-Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi? dedi. Ben:
-Evet, göster, dedim.
İbni Abbas şöyle dedi:
-Şu (iri yarı) siyah kadın var ya! İşte bu kadın (birgün) Nebî sallallahu aleyhi vesellem’e geldi ve :
-Beni sar’a tutuyor ve üstüm başım açılıyor. İyileşmem için Allah’a dua ediniz, dedi.
Nebî sallallahu aleyhi vesellem:
-“ Eğer sabredeyim dersen, sana cennet vardır. Ama yine de sen istersen, sana şifa vermesi için Allah’a dua ederim” buyurdu.
Bunun üzerine kadın:
-Ben (hastalığıma) sabrederim. Ancak sar’a tuttuğu zaman üstümün başımın açılmaması için dua buyurunuz, dedi.
Nebî sallallahu aleyhi vesellem de ona dua etti. (Buhârî, Merdâ 6 ; Müslim, Birr 54)
Ümmü Züfer (r.anha) cennet ile sağlık arasında tercih yapmak durumunda kaldı.
O , akıllı , zekî , azim ve irade sahibi bir hanımdı. Bir iman eri olarak tercihini ebedî hayatı için yaptı.
Zira asıl hayat âhiret hayatıydı. Oradaki mutluluğu elde etmek en büşük gayesi idi. Bunun için bunca acı ve ızdıraba sabrederek cenneti kazanmayı arzuladı.
Sadece üstünün başının açılmaması için dua istedi. Onun bu îmanî aşkı ve ebedî seadet iştiyakı bela ve musıbetlere karşı direncini,tahammül gücünü artırdı.
O, bu hareketiyle ayrıca kendisinin bilinçli, şuurlu, sadakatli ve tam teslim ehli bir müslüman olduğunu göstermiş oldu. Onun sadâkati meyvesini hemen vermiş ve Efendimizin duası hürmetine sar’a nöbetlerinde bir daha üstü-başı açılmamıştır.
Bu hadis-i şerifte Sevgili Peygamberimizin iki şıklı cevap vermiş olması, bazılarınca garipsenebilir. İki Cihan Güneşi Efendimiz burada, hakkında en hayırlı olan bir şıkkı hatırlatmak suretiyle kadını iki iyilikten birini tercihte serbest bırakmıştır. Bu ashab ve ümmetine duyduğu şefkat ve merhametin tabiî bir sonucudur.
Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi vesellem efendimiz bu davranışıyla aslâ, tedaviye karşı çıkmış değildir. “İstersen dua edeyim” buyurması bunun delilidir. Ancak tedavisi mümkün olmayan hastalıklar da olabilir. Bu tür hallerde asıl yapılması gerekli yolu göstermek üzere hastalığa sabretmenin cennet gibi bir bedeli olduğunu duyurmuştur.
Ümmü Züfer (r.anha)’ın hayatı hakkında kaynaklarda başka bilgiye rastlanmamaktadır. Onun böyle bir derde yakalananlara ibret olması ve bu hadisenin bize kadar gelmesine vesile olması da bir bahtiyarlıktır…
Allah ondan razı olsun.
Cenab-ı Hak şefaatlerine mazhar eylesin. Amin.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:47 AM
Ümmü’d-Derdâ (r.a)

Ümmü’d-Derdâ radıyallahu anhâ, meşhur sahâbî Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh künyesi ile tanınan Uveymir ibni Mâlik’in âilesi…
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizden bir hayli hadîs-i şerif ezberleyerek rivayet eden, akıllı, bilgili ve dirayetli bir hanım sahâbî…
O, Medine’li olup “Eslemoğulları” kabilesine mensuptur. Asıl adı “Hayre binti Ebi Hadret”tir. Ümmü’d-Derdâ künyesiyle meşhur olmuştur.
İbnü’l-Esir , Üstülgâbe adlı eserinde onu, hanım sahâbîlerin ileri gelenlerinden, âbid- zâhid ve ibadete düşkün bir hanım olarak zikreder.
Kocası Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh, hikmet sâhibi bir zâttı. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in: “Uveymir ümmetimin hakîmidir” meth ü senâsına ve iltifatına mazhar olmuş bir bahtiyardı.
Ümmü’d-Derdâ (r.anha) akıllı, bilgili, ezberi kuvvetli bir hanımdı. Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi vesellem Efendimizden duyduğu veya kocasının nakletmiş olduğu bir çok hadis-i şerifin yayılmasına vesîle olmuştur. İşittiği hadisleri kendisi bizzat etrafına anlatarak rivayet etmiştir. Onlardan bir kaçı kütüb-i sittede geçmektedir.
O, sabırlı, irâdesi güçlü bir hanımdı. Dünyevî sıkıntıları fazla dert edinmezdi. Mutluluk ve seâdetin sabırla kazanılacağına inanırdı. Ama insanoğlunun da bir tahammül gücü vardı. Onu zorlamamak lâzımdı. Bu konuda onun başından geçen bir hâdise vardı. Kocasıyla Selmân-ı Fârisi (r.a) arasında geçen bu hâdise şöyle anlatılır:
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Ebu’d-Derdâ ile Selmân-ı Fârisi (r.anhüma)yı kardeş îlân etmişti. Bir gün Selman(r.a) ziyaret için gitti. Ümmü’d-Derdâ’yı eski bir kıyafet içerisinde garib, fakir gördü.
-Neyin var? Niçin üzgünsün? dedi. Kardeşim Ebu’d-Derdâ nerede? diye sordu.
Ümmü’d-Derdâ (r.anha) sitemli bir şekilde :
-Kardeşin Ebu’d-Derdâ, dünyalık hiç bir şeye ihtiyac duymuyor. Dünyadan elini eteğini çekti. Geceleri uyumaz oldu diye cevap verdi.
Selman(r.a) onun bu hâline şaşıp kaldı. Ne diyeceğini, nasıl cevap vereceğini bilemedi. Derin bir sükûta daldı. Kendi kendine kardeşinin gelmesini bekleyip bizzat onunla görüşmeyi hatta geceyi yanında geçirmeyi düşündü. Bu arada Ebu’d-Derdâ (r.a) eve geldi. Selman (r.a) üzgün ve suskun bir vaziyette oturmaktaydı. Selâmlaşıp hoş beş ettikten sonra âilesinin durumunu sordu.
Ümmü’d-Derdâ (r.anha) acele ile yemek hazırlayıp sofrayı getirdi. Onlar yemeklerini yerken istirahatleri için yataklarını hazırladı.
Ebu’d-Derdâ(r.a) kardeşi Selman(r.a)’a yatağını gösterdi. Selman(r.a) hemen uyudu. Kendisi ise bir müddet uyuyunca kalktı. Selman hemen elbisesinden tuttu ve:
“-Ebu’d-Derdâ! Yat uyu! dedi.”
Ebu’d-Derdâ biraz uyudu. Sonra namaz kılmak için yine kalktı. Selman onu tekrar tutarak:
“-Ebu’d-Derdâ! Yat uyu! dedi.”
Ebu’d-Derdâ yattı. Gecenin son üçte biri olunca Selmân-ı Fârisî (r.a):
“-Ebu’d-Derdâ! Şimdi namaz için kalk” dedi.
Sabah namazını cemaatle kılmak üzere beraberce mescide çıktılar. Namazdan sonra Ebu’d-Derdâ (r.a) kardeşi Selman (r.a) ile aralarında geçen hadiseyi biraz şikayet edercesine Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimize anlattı. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v):
“-Ebu’d-Derdâ! Bize ruhbanlık emredilmedi. Selman doğru söylemiş. Rabbinin senin üzerinde hakkı var. Çoluk çocuğunun , ailenin senin üzerinde hakkı var. Vücudunun senin üzerinde hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.” buyurdu.
Ümmü’d-Derdâ(r.anha) zeki ve olgun bir hanımdı. Kocasının halinden anlayan, onun öfkesini , neşesini paylaşan , karşılıklı sohbet ederek dertleşen agırbaşlı bir ahlâka sahipti. Onun bu hâli şu hadislerde açıkca görülmektedir.
Ümmü’d-Derdâ(r.anha) şöyle anlatır:
“-Ebu’d-Derdâ , bir söz söylediğinde muhakkak tebessüm ederdi. Bir gün ona:
“-İnsanların seni yadırgamalarından korkuyorum!” dedim. O da bana:
“- Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir söz söylediğinde muhakkak tebessüm ederdi” dedi. (Ahmed b. Hanbel, V, 198-199)
Ne samîmi bir ortam!.. Ne sıcak bir yuva!.. Ne sevgi ve tebessüm dolu bir âile hayatı!..
Sâlim (r.a) da, Ümmü’d-Derdâ(r.anha)’nın şöyle söylediğini işittim diyerek şu rivayeti nakletmektedir:
“Bir gün Ebu’d-Derdâ(r.a) öfkeli bir vaziyette yanıma geldi. Kendisine:
-Niçin öfkelendin? Seni kızdıran şey nedir? diye sordum.
O da şöyle cevap verdi:
“-Vallahi, Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in ümmeti hakkında bildiğim tek şey; onların cemaatsiz namaz kılmamalarıdır” dedi. (Buhari, Ezan 31)
Bu hadis-i şerifin şerhinde Ebu’d-Derdâ(r.a)’ın sabah namazına cemaate gelme konusunda gördüğü gevşekliğe kızdığı kaydedilmektedir.
Ümmü’d-Derdâ(r.anha) kocasından duyup dinlediği hadîs-i şerifleri Ebu’d-Derdâ (r.a)’dan rivâyetle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır diye nakleder. Şöyle ki:
Talha bin Kureyz(r.a) Ümmü’d-Derdâ’dan, o da Ebu’d-Derdâ’dan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:
“ Hiç bir kul yoktur ki; müslüman kardeşinin gıyabında dua etsin de bir melek de onun için, aynısı sana da olsun,sana da verilsin demesin.” (Müslim, Zikir 86)
Ne büyük müjde!.. Ne kârlı bir iş!.. Ne bereketli bir amel!.. Kardeşin gıyabında yapılan duâya meleklerin; “aynısı sana da olsun” diye dua etmesi!..
Dua ; akıllı insanın her an değerlendirmesi gereken mânevî bir kazanç kapısı!.. Kolayca yapılabilecek bir davranış!.. Mü’min için bir fırsat!.. Ey Rabbimiz! Bizlere de kalbî duâlar yapabilmeyi nasib et!..
Nimran bin Utbe ez-Zimârî şöyle anlatır:
Biz yetimdik. Bir gün Ümmü’d-Derdâ (r.anha)’nın yanına vardık. Bize şunları söyledi:
-Müjdeler olsun size, ben Ebu’d-Derda’dan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle dediğini işittim.
“-Şehid, âilesinden yetmiş kişiye şefaat eder.” (Ebû Dâvud,Hadis no: 2522)
Yine Ümmü’d-Derdâ(r.anha) Ebu’d-Derdâ(r.a)’dan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
-Kim beş şeyi iman ile yaparsa Cennete girer.
1- Günde beş vakit namazı abdestlerine, rükûlarına, secdelerine ve vakitlerine riâyet ederek kılarsa
2- Ramazan orucunu tutarsa
3- Yol masraflarına gücü yeter de Hacca giderse
4- Gönül hoşluğu ile zekâtını verirse
5- Emaneti edâ ederse cennete girer.
Ashâb-ı kiram ona:
“-Yâ Eba’d-Derdâ! Emaneti edâ etmek ne demek?” diye sordu. O da:
“- Cünüplükten gusletmektir” diye cevap verdi. (Ebû Dâvud, hadis no: 429)
İslâm’ın bütün vecîbeleri bize birer emânettir. Ebu’d-Derdâ(r.a) burada gusletmenin önemine işaret etmiştir.
Ümmü’d-Derdâ (r.anhâ) Ebu’d-Derdâ (r.a)’den naklen Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu söyler:
“Kıyamet gününde mizanda güzel huydan daha ağır basacak bir şey yoktur.” (Ebû Dâvud, hadis no: 4799)
Ebu’d-Derdâ radıyallahu anh rivâyet ediyor:
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle buyurduğunu işittim.
“- Lâneti çok yapanlar kıyamet günü şefaatçi olamazlar, şehid de olamazlar.” (Müslim, Birr , 85) Yâni müminler kıyamet günü muhtaç olanlara şefaatte bulunurken, dilinden lâneti düşürmeyen kimselerin bu şerefe eremeyecekleri belirtilmektedir. Ayrıca şehidlik nimetini tadamazlar. Yâni Allah yolunda ölemezler demektir.
Ümmü’d-Derdâ(r.anhâ) Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle buyurduğunu Ebu’d-Derdâ’dan işittim diyerek lânet konusunda şu hadîsi nakleder:
“-Şüphesiz bir kul bir şeye lânet ederse onun sözleri semâya yükselir. Sema kapıları kapanır,sonra yere iner. Ardından yer kapıları kapanır,sonra sağa sola gider. Artık gidecek yer bulamayınca lânet olunana döner. Eğer o kimse lânete hak kazanmışsa onda kalır. Yok eğer müstehak değilse lânet söyleyene döner.” (Ebû Dâvud, hadis no:4905)
Sâlim (r.a) Ümmü’d-Derdâ(r.anhâ)’dan ; o da Ebu’d-Derdâ(r.a)’dan rivayetle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu nakleder:
“- Dikkat! Size oruç,namaz ve sadaka derecesinden daha faziletli bir şey haber vereyim mi?”
Ashâb-ı kiram:
“- Evet yâ Rasûlallah!” dediler.
Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
“- İki kişinin arasını bulmak. Dargınları barıştırmaktır. Dargın kimselerin arasını ifsad etmek,bozmak ise (imânı) kökünden kazır” buyurdu. (Ebû Dâvud, hadis no: 4919)
Hadîs-i şerifte geçen nâfile oruç, namaz ve sadakadır.
Yine Ümmü’d-Derdâ(r.anhâ) Ebu’d-Derdâ(r.a)’dan naklen Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle buyurduğunu rivâyet eder:
“- Kim sabah- akşam, “Hasbiyallahu lâ ilâhe illâ Hû aleyhi tevekkeltü ve huve Rabbü’l-Arşi’l-Azîm / Allah bana kâfîdir. O’ndan başka ilâh yoktur. O’na tevekkül ettim. O, büyük arşın sahibidir” diye yedi kere söylerse Allah onun sıkıntılarını giderir” buyurdu. (Ebû Dâvud, hadis no: 5081)
Ümmü’d-Derdâ radıyallahu anhâ kocası Ebu’d-Derdâ (r.a)’ dan iki sene önce Şam’ da Hazreti Osman radıyallahu anh’ in halîfeliği zamanında vefat etmiştir.
Allah ondan râzı olsun.
Rabbımız cümlemizi şefaatlerine mazhar eylesin. Âmin.

♥Pяєиsєs♥
13-08-2008, 11:48 AM
Zinnîre (r.a)

Hazreti Zinnîre radıyallahu anhâ ilk müslümanlardan...
Mekke'nin azgın müşrikleri tarafından en ağır işkencelere revâ görülen, gözlerini kaybedesiye kadar dövülen, zulüm gören bir mümine hanım!.. Ebû Cehil'in akıl almaz işkenceleri karşısında imanından aldığı güçle ona meydan okuyan bir kahraman... Rabbimizin lutfu ile gözlerine tekrar kavuşan, imanda sebatın mükâfatını dünyada iken gören bir iman eri!..

Hz. Ebû Bekir (r.a) tarafından satın alınarak işkenceden kurtulan ve kölelikten azâd edilerek hürriyetine kavuşan bir bahtiyar... İmanda sebâtın en güzel örneğini veren bir hanım sahâbi...


O, Mahzum oğulları veya Abdüddar oğullarından bir müşrikin câriyesi idi. İslâm'ın ilk günlerinde Mekke semâlarında parlayan İslâm güneşinin nûruyla gönlünü aydınlattı. Hak yolunu buldu ve ilk müslüman hanım sahâbîlerden oldu.
Zinnîre (r.anhâ) müşrikler tarafından en ağır işkencelere uğratılan kadın köleler arasında idi. Onun efendisi katı bir İslâm düşmanıydı. İslâm’ın ilkleri hep çilekeş mü’minlerdi. Azgın müşrikler kimsesiz, garib, fakir müslümanlara çok ezâ ve cefa etmişlerdi. Her kabîle kendi içinden İslâm’a giren kimseleri hapseder, döver, aç ve susuz bırakır hatta sıcak, kızgın kumlara yatırır, işkence ederdi. Kimse karışamaz ve bir hak taleb edemezdi.Ne tüyler ürperten bir hareket... Ne zâlimâne bir davranış!.. Tam bir cehalet, karanlık ve zulûm devri!.. İnsanlık böylesine bir karanlık ve vahşet içerisinde iken İslâm güneşi dünyaya doğdu. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’in nûru gönülleri aydınlattı. Mekke’den yayılan nûr kısa zamanda diğer ülkelere de geçti. Sevgi, bilgi, hizmet ve adaletle insanlık insanlığını öğrendi. Allah katında herkes eşit olduğunu bildi. Şeref ve üstünlüğün ancak takvâ ile hareket etmekte olduğunu anladı.
Mekke’de kadın-erkek, hür-köle, zengin-fakir herkes İslâm’la şereflenmek için can atmağa başladı. Allah Rasûlüne bey’at etmek için fırsatlar gözetlendi. Kadın köleler arasında hayatını sürdüren Zinnîre Hâtun bir fırsatını bulup İslâmla şereflendi. Onun İslâm’ı kabul ettiğini duyan sâhibi küplere bindi. Nasıl olur da bir köle kendi iradesiyle hareket edebilirdi? Ne yapıp etmeli onu dininden döndürmeliydi. Hemen harekete geçti. Ona her türlü işkenceyi yaptı. Akla hayale gelmedik ezâ ve cefâlara mâruz bıraktı. Fakat Zinnîre (r.anhâ)’yı imanından vazgeçiremedi.
Hazreti Zinnîre’nin imandaki bu sebâtı efendisini deli ediyordu. Bunca işkenceye rağmen o, hâlâ Allah, Allah diyordu. Bir defacık olsun Lât ve Uzza’yı söyletemeyen sahibi artık yorulmuştu. Onunla başa çıkamayacağını anlayınca işi Ebû Cehil’e bıraktı. Kin ve kibirinden kuduran azgın müşrik canavarlar gibi zayıf, biçâre kadına saldırdı. Zinnîre Hâtun’u kırbaçlar altında inletti. Hırsını alamayan vahşî adam bütün var kuvvetiyle onun boğazını sıktı. Elleri yanlarına düşünce onu öldü diye bıraktı.
Zâlimin zulmünden başka neyi vardı. Akla hayâle gelmedik işkenceleri Zinnîre Hâtun üzerinde canavarca sergiledi. İslâm kahramanı o mübarek hanım dayanılmaz zulumler altında gözlerini kaybetti. Fakat asla zâlime boyun eğmedi ve imanından vazgeçmedi.
Kendisini güçlü kuvvetli zanneden Ebû Cehil de çâresiz kaldı. Ne yapacağını şaşırdı. İmanın bir nur ve güç kaynağı olduğunu anlayamadı. Allah ve Resûlüne inanmanın sabır, sebât ve tahammül gücü verdiğini bilemedi. İnanan insanın hiç bir zaman zulme boyun eğmeyeceğini tahmin edemedi. Gerçek müminin bu derece âşikâre meydan okuyabileceğini hiç düşünmedi. Zulumle, işkence ile İslâm’a engel olacağını zannetti. Heyhât ki; hiç bir mümini geri çeviremedi. Zinnîre Hâtun’un gösterdiği böylesine bir kahramanlık onun hangi şartlar altında olursa olsun imanından vazgeçmemesi Ebû Cehil’in tuzaklarını boşa çıkarttı.
Hazreti Zinnîre dünya gözlerini kaybetmişti ama imanını aslâ!.. Zulümle bir netice alamayan azgın müşrik Ebû Cehil o mübarek hanımla alay etmeye başladı.

– “Gördün mü Lât ve Uzzâ senin gözünü de kör etti!” dedi. Müşriğin bu hezeyanlarına Zinnîre Hâtun bütün samîmiyetiyle şöyle cevap verdi:
“Hayır, vallahi hayır! Sizin tanrı diye ibadet ettiğiniz taş ve odun parçasından başka bir şey değildir. Vallâhi bu öyle değil! Benim gözümü böyle edenler onlar değildir. Lât ve Uzzâ ne yarar, ne de zarar verebilir. Asla onlarda öyle bir güç yoktur. Onlar hiçbir şeyi göremezler. Fakat bu ancak Rabbimin işidir. Benim Rabbim tekrar gözümü geri vermeye, beni gördürmeye de kâdirdir!” dedi.

Ne iman!.. Ne ikrar!.. Ne sabır!.. Ne sadâkat!.. Gücünü imanından alıp direnmek!.. Allah’a ve Resûlüne teslimiyetin en güzel örneğini vermek!.. Sabır ve sebât ile müşrik hezeyanlarına meydan okumak!.. Doğruyu her yerde haykırmak... Allah’a yakınlığın yüceliği ile dik durmak... İnancında sâbit kadem olmak!.. Ve Rabbimizin dünya ve âhiret ikramlarına nâil olmak!.. Gören gözlere tekrar kavuşmak!.. Evet! Hazreti Zinnîre (r.anhâ) böylesine yüce bir imana sahipti. O: “Benim Rabbim gözümü açma kudretine sahiptir.” diyordu. Kâinatı yoktan var eden, insanı, güneşi, ayı, yıldızları, hayvanları, bitkileri yaratan, onları idare eden ve hayatiyetlerini devam ettiren yüceler yücesi Rabbimize hiç bu iş ağır gelir miydi? Elbette O’nun her şeye gücü yeterdi. İlk yarattığı gibi tekrar diriltmeğe de kâdirdi. Nitekim günün ilk ışıklarıyla Zinnîre Hâtun’un da dünyası ışıyıverdi. Gözleri eski haline geliverdi. Görmeyen gözler görür oluverdi.
Mekke’li müşrikler Zinnîre Hâtun’un gözlerinin açılmış olduğunu görünce şaşkına döndüler. Putlarına olan inançları zayıfladı. Bazıları neredeyse müslüman olacaktı. Fakat hilebaz müşrik Ebû Cehil hemen araya girdi ve:
“Muhammed’in izinden giden şu akılsızlara mı hayret ediyorsunuz? Eğer onun getirdiği gerçek olaydı ona biz uyardık. Hayırlı işlerde onlardan daha evvel davranır, onları geçerdik! Zinnîre’nin doğruyu bulmakta bizi geçeceğini mi sandınız?” dedi. Yanındaki avâneler bu hezeyanlara kandı. Düşünüp ibret alamadılar. Gaflet onları bürümüştü. İman edecekleri yerde “Bu da Muhammed’in sihridir.” dediler. Cehaletin zifiri karanlığından ayrılamadılar. Büyü deyip işi geçiştirdiler. Halbuki Yüce Rabbımız bu hâdiseden ibret alınması için Kur’an-ı Kerimin’de şu âyet-i celîleyi nâzil buyurdu. Meâlen:
“İnkâr edenler, iman edenler hakkında dediler ki: “Bu iş bir hayır olsaydı, onlar bizi geçemezlerdi.” Fakat onlar bununla doğru yola girmek arzusunda olmadıkları için “Bu eski bir yalandır” diyecekler.” (Ahkaf sûresi: 11)
İslâm’ın ilk günlerinde köleler ve fakirler müslüman olunca, Kureyş ileri gelenleri, iman ve İslam’ın hayır getirmediğini, bunun bu dine ilk girenlerin seviyelerinden belli olduğunu söylemişler. Kitab’a da dil uzatmışlardı. Nâzil olan bu âyet inkârcıların sapık tutumlarını sergileyip kınamıştır. Bu hadise müslümanların imanlarını, kâfirlerin de küfürlerini artırmıştır.
Hazreti Zinnîre (r.anhâ) Hâtun’un dinindeki sebâtı, inancındaki bu samimiyeti ve ihlâsı onu kölelikten kurtardı. Hz. Ebû Bekir (r.a) onu satın alarak Allah rızası için azâd etti. Cenâb-ı Hak şefaatlerine nâil eylesin.