Maxbilişim Hosting Hizmetleri

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Üniversite Ödevleri


by.NaMe
19-05-2008, 01:12 AM
KUANTUM TEORİSİ VE TEMEL İLKELERİ


Lord Kelvin, XIX.yy.'in sonuna doğru fiziğin hemen hemen tamamlandığı görüşündedir. O'na göre yalnızca ısı ve ışık kuramı üzerine bazı bilinmeyenler vardı. Fakat H. Hertz'in 1887'de keşfettiği "fotoelektrik etki ve ısı kuramı" ile, gerçekleştirilen deneyler arasında garip uyumsuzluklar baş gösteriyordu. İşin ilginç yanı, bilim adamlarının; pek önemsemediği bir konunun, tüm detaylarının önceden açıklandığı bir kuramın başlarına çorap örmeye başlamasıydı.

Alman Ağırlıklar ve Ölçüler Enstitüsü, yeni elektrik lambaları için bir ölçek ararken, fizikçi W. Wien'den bir "kara cisim'in sıcaklığıyla, onun yaydığı ışınlar arasındaki bağıntıyı belirlemesini istedi. Bilindiği üzere ısıtılan cisimler ısırdı. Sözgelimi bir bakır parçası morötesi ışınları yaymadan önce İlkin kızaracak, sonra akkor hale gelecektir. Bu aşamada cismin yaydığı maksirnurn ışınlar mora kayacaktır.

1900'da Berlin Üniversitesi profesörlerinden M. Planck bu problemi kuram yoluyla çözmeye çalışırken olanlar oldu. Planck'a göre kara cisim füzerine gelen bütün ışık, elektromagnetik dalgaları yutarak büyük enerjilere sahip olabilen cisim) ışıması-soğurması denen bu problem, gözlem ve deneylerle ancak şu şartta uyuşuyordu: Kara cisme ulaşan ya da ondan yayılan ışınların sürekli değil; aralıklı, kesik kesik enerji paketleri şeklinde olması gerekir.

Bu ifade açıkçası, klasik fizikte hep sürekli bir büyüklük olarak algılanan ve böylece işlemlere sokulan enerjinin aslında parçalı da olabileceğini söylüyordu. Bundan dolayı yeni bulguya "miktar parça" anlamında "kuantum1' denildi.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bunu kabul etmek için klasik bilim anlayışını bir tarafa bırakmak gerekliydi.' Bu nedenle, Planck bu varsayımı gönülsüz olarak ortaya koydu ve hesap hatasının söz konusu olabileceğini vurguladı.

Teorinin tarihsel gelişimi

Planck'ın bulgusundan 5 yıl sonra A.Einstein fotoelektrik etki olarak bilinen fizik olayını açıkladı ve Nobel ödülünü almaya da hak kazandı. Einstein'e göre ışıklı parçacıklar, frekanslarıyla orantılı olarak enerji taşır ve bu enerji metallerin elektronlarına aktarılabilirdi. Böylece vakum ortamda, ışık yoluyla metalden kolayca elektron sökülebilir, elektrik akımı iletilebilirdi. Işığın C.Huygens'den beri bilinen dalga yapısı bu olayı açıklayamazdı. Çünkü çok kısa bir sürede, ışığın frekansının büyüklüğüne bağlı olarak metalden elektron sökülmesi ancak ışığın tanecik şeklinde düşünülmesiyle mümkündü. Planck haklı çıkmıştı, kesikli büyüklükler (kuantlar) görüşü anlam kazanıyor, bilim adamları mikroskobik olayları düşünürken bu çözüm ihtimalini de göz önünde tutuyorlardı.

1906'da, E.Rutherford atomun yapısının araştırılması amacıyla yaptığı deneylerde, atomun Güneş Sistemi benzeri bir yapıda olduğunu ve merkezde (+) artı yüklü bir çekirdekle bu çekirdeği çevreleyen (-) eksi yüklü elektronlardan oluştuğunu ortaya koydu. Fakat bu şekilde açıklanmış bir atomda elektronların hareketi, klasik hareket denklemleriyle incelendiğinde ortaya çelişki çıkıyordu. Çünkü, bu durumda çekirdeğin çevresinde dolanan bir elektron, eninde sonunda çekirdeğe düşmeliydi. Bu doğruysa ne dünyanın ne de evrenin varolmaması gerekiyordu. Ortada, atom kalmıyordu. Bu sorunun üstesinden Danimarkalı genç bilim adamı N.Bohr geldi.Bohr elektronlar için atom çekirdeği etrafında belirli çembersel yörüngeler öngörüyordu. Bundan hareketle, açısal momentumun kuantalı, büyüklük olduğunu belirtiyor; Planck sabitinin (h), 2n'ye bölümünün tam katları şeklinde yörüngeler düşünüyordu. Kararlı yörüngedeki elektron bu yörüngeyi ancak enerji vererek ya da enerji alarak terkedebirdi. Bu geçişlerde enerjisi "hf" ile verilen fotonlar ısınıyor ya da soğuruluyordu. Bu ifade de fotoelektrik olaydaki gibi kuantalı enerjiyi Ön görüyordu, (h: panck sabiti; f: ışığın frekansı) Okullarımızda, geçerli atom teorisi olarak işlenen, Bohr'un bu bulgusu da kuantumluluk tezini destekliyordu.

Bohr'un atom teorisinin sonraları hidrojen ve hidrojen benzeri (son yörüngesinde bir elektron taşıyan) sistemler için geçerli olduğu gözlendi. Fizikçiler artık atomik düzeydeki yapılan açıklayabilmek için tek çıkar yol olarak kuantum teorisini kullanmaya devam ettiler. Dolayısıyla teorinin ana çatısı atomik yapıların gün ışığına çıkmasıyla oluşuyordu.

Atom teorisiyle alakalı bu gelişmeler sürerken 1922'de Amerikalı fizikçi H.Comptom, X ışınları üzerine yaptığı incelemelerde; "hf" enerjili olarak düşünülen fotonların serbest elektronlara çarptırılmasıyla bu ışınların "hf/c momentumlu olarak elektronlarla etkileştiğini gözlemledi. Bununla da kalmayarak, çarpışmadan sonra açığa çıkan ışının frekansının daha küçük olduğunu tesbit etti. Bu deney şunu kesin bir şekilde belirtiyordu ki mikroskobik sistemlerde kesikli paketçik yapıda çizgisel momentum öngörülebiliyordu. Bu da kuantumluluk hipotezine bir doğrulama getirmiş, teorinin tanımı genişlemiştir.

Almanya'da Göttingen Üniversitesi'nde araştırmacı olan W. Heissenberg, hocası M.Born ve arkadaşı P. Jordan ile birlikte çok elektronlu atomların açıklanması bağlamında "matris mekaniği" teorisini ortaya attı. Yine, 1923'de Paris Üniversitesi'ne verdiği doktora teziyle L. de Broglie, Heissenberg'in fikirlerini de destekleyerek yeni bir atom anlayışı gündeme getirdi: Elektronlar bir tanecik olarak değil fakat dalga olarak yorumlanmalıydı. Böylece, çekirdeğin çevresinde dolanan her tam dalga ancak belli bir yörüngeye rastgeliyor ve neden elektronların belirli yörüngelerde dolandığı bütünüyle açığa çıkıyordu. Bohr'un farkında olmadan, sezgisiyle teorisinde söz ettiği belirli yörüngeler çıkarımı böylece doğrulanmış oluyordu. Bu durumda enerjinin kuantumlu olmasına ek olarak çizgisel momentum gibi açısal momentumun da kuantumlu bir büyüklük olabileceği resmen ispatlanıyordu.

1926'da E.Schrödinger, de Broglie tarafından yorumlanan dalga teorisini tanımlayan dalga denklemini makaleler halinde açıkladı. Fizikte, bir kuramın anlaşılabilirliği, gözlenebilirliği ve uygulanabilirliği çok önemlidir. Bu nitelikleri taşıyan dalga denklemi ve dalga görüşü fizikçiler arasında çok çabuk kabul gördü. Fakat bir yandan da nasıl olup bu dalgaların tanecik gibi, Geiger sayacında tıklamalar oluşturduğu bir sorundu. Bohr, bu problemi elektronların dalga şeklinde nitelendirilmesinin ancak soyut olarak geçerli olabileceği fikrini ortaya atarak, çalışmalarda gerektiğinde dalga Özelliğinin gerektiğinde de tanecik özelliğinin kullanılması gerektiğinin altını çizerek çözümledi.

Kuantum teorisinin felsefesi

Ünlü kuramcı Bohr, "Kuantum teorisiyle şok olmayan kimse, onu anlamamıştır" der. Gerçekten de matematiksel olarak açık bir şekilde ifade edilmesine karşın bu teorinin felsefi alanda yorumlanması ve oluşturduğu problemlerin çözümlenmesi bir hayli zor görülüyor.

Kuantum teorisi bilime ve doğaya farklı bir bakış açısı getirmiştir. Şimdi, bu yenilikleri görebilmek için klasik ve kuantumlu anlayışın belli başlı özelliklerini ortaya koyalım. Öncelikle klasik fiziğin felsefi dayanaklarına bakarsak:

1) Klasik fizikte, bir cismin hızı, ivmesi, enerji ifadeleri gibi tüm nicelikler cismin konumunun zamana göre diferansiyelleri ile ifade edilir.

2} Yukarıda sözü edilen momentum. enerji gibi fiziksel büyüklüklerin bütün olarak ele alındığı görülür.

3) İrdelenen olaylar belli bir kesinlik, belirlilik taşır ve istenilen doğrulukta ve aynı anda bütün fiziksel büyüklükler ölçülebilir.

4) Evrenin geçmişinde oluşan olaylar incelenerek, geleceğe ilişkin bir yordama yapılabilir. Sözgelimi, Jüpiter Gezegeni şu zamanda, yörüngesinin şurasında ve bize bu kadar uzaklıkta olacaktır, denilebilir. Gözlem ve deneylerde küçük hatalar çıkabilme olasılığına karşın tahminlerimiz büyük ölçüde doğrulanır.

5) Klasik fizik ile incelenen her sistem ya da olay birbirinden bağımsız olarak düşünülür; bu sistemi oluşturan ve birbiri İle iletişim olanağı bulunmayan varlıklar bütünüyle ayrı olarak ele alınır.

6) Klasik olarak incelenen olay, gözlemci ve kullanılan deney aleti ile değişiklik göstermez.

Kuantum görüşünün kabul edilen temel olguları ise:

a) Olayların incelenmesinde kompleks yapıda ve bir olasılık denklemi olan Schrödinger dalga denklemi kullanılır. Bu denklemden vj/ dalga fonksiyonu bulunup işlemlerde konarak, konum, momentum ve diğer nicelikler elde edilir.

b) Fiziksel nicelikler kesikli parçalı yapıda ele alınır.

c) Kuantum teorisi fiziğe kuşku götürmez bir biçimde belirsizlik (indeterminizm) olgusunu sokmuştur.

d) Parçacıklar söz konusu olduğunda her büyüklük olasılıklarla belirlenir ve gelecekle ilgili tahminler olasılıklara dayanarak yapılabilir. Örneğin ışığın yapı taşı olan fotonların, uzayda bir yerde bulunması ancak olasılıklarla belirlenir.

e) Birbiriyle hiç iletişim olanağı bulunmayan iki varlık arasında "bağlılaşım-correlation" görülebilir. Örneğin aynı kaynaktan çıkan fotonların karşıt doğrultularda göstermiş olduğu davranışları, birbiri ile uyuşum halindedir.

f) Kuantumda; gözlemci, gözlenen ve gözlem aleti birbiriyle bir bütünlük oluşturur. Bunlar birbirlerinden ayrı düşünülemez.

Görüldüğü gibi klasik fizik ile kuantumcu düşünce birbirinden bir çok noktada farklılık gösterir. Bu farklılıklar ayrıntılı olarak göz önüne alındığında şu yorumlar yapılabilir:

Kuantum teorisinin önemli buluşlarından birisi belirsizlik bağıntısıdır. 1927'de Heissenberg tarafından ortaya konulan bu bağıntıya göre mikro boyutta tanımlı bir parçacığın, eş zamanlı olarak konum ve momentumunun tesbit edilmesi en az Planck sabit (h) kadar bir hata içerir. Aynı olgu eşzamanlı olarak, parçacığın enerjisi ile bu enerjiyi taşıdığı zaman için de söz konusudur. Örneğin bir elektronun bulunduğu uzayda konumunun tesbiti İçin, elektronun üstüne büyük frekansta ışık göndermeliyiz. Aksi halde elektronu gözlemleyenleyiz. Bu durumda yüksek frekanslı ışık elektronun konumunu belirler. Ancak elektrona bir hız verir. Dolayısıyla konumun belirlenmesiyle beraber parçacığın hızını ve momentumunu yitirmiş oluruz . Tersi olarak; elektronun momentumunu belirlemek İçin küçük frekanslı ışık kullanırız, bu durumda da konum belirlenemez.

İkinci önemli bulgu da "dalga/parçacık dualite'dir. Huygens'ten beri ışığın kırınım ve girişim yaptığı biliniyordu.Örneğin ışık Young deneyi düzeneğinden geçirilirse karşıdaki ekranda aydınlık-karanlık noktalar oluşur. Yani girişim yapar. Yine yarım bardak suya sokulan bir kalemin kırık olarak algılandığı görülür. Bu gibi olayların hepsi ancak dalga modeliyle açıklanabilir. Einstein'ın fotoelektrik olayını açıklamasından sonra ışığın parçacıktı yapıda olması gerektiği bulundu. Yine ışığın cisimler üzerine uyguladığı anlık basınçlar ve Geiger sayacında göstermiş olduğu etkiler bunu destekler. Sonunda Bohr, "Işığın dalgacık mı tanecik mi olduğunu belirlenmesi ancak gözlemcinin sorduğu soruya göre cevaplanabilir" diyerek gözlemcinin de vazgeçilmez biçimde teoride yerini alması gerektiğini belirtir.

Amerikalı J.Davisson ve L.Germer adlı bilim adamları elektronların da hızlı olarak bir kristal katıya çarptırıldıklarında dalga özelliği gösterebileceğini buldular. Böylece düalite yalnızca ışık (elektromagnetik dalga) İçin geçerli değil aynı zamanda maddesel parçacıklar için de geçerliydi. Bu da Broglie'ın öne sürdüğü elektronlar için dalga yapısının deneysel bir ispatıydı, aynı zamanda Kuantum teorisindeki düaliteyi, 1915'te, X ışınlarıyla yaptığı çalışmalarından dolayı Nobel ödülü alan VV.Bragg şöyle belirtiyordu. "Pazartesi, çarşamba ve cuma günleri parçacık kuramını; Salı, Perşembe ve Cumartesi günleri dalga kuramını öğretiyorum."

Diğer önemli yenilik ise olasılık kavramıdır. Bir parçacığın bir uzay bölgesinde bulunması ancak olasılıklarla bellidir. Parçacığın konumu için kesin koordinatlar verilemez. Born bu düşünceden hareketle Schrödinger'in ortaya attığı dalga fonksiyonunu yorumlamış ve y ile gösterilen bu kompleks fonksiyon için, uzayda bir noktada beili bir anda hesaplanan dalganın genliğinin karesinin, parçacığın o noktada o anda bulunması olasılığını verdiğini belirtmiştir.

Belirsizlik ilkesi , dualite, olasılık tanımı ve gözlemci-gözlenen bütünlüğü kuantum mekaniğine, Kopenhag yorumu olarak girmiştir ve tartışmalara rağmen halihazırda kuantum teorisinin en etkin yorumu olarak karşımıza çıkar. Kuantum felsefesinin ..sorunlarına bakıldığında önemli tartışmaların temelde, Young deneyinin yorumlanmasından kaynaklandığı görülür. Bilim adamları, fotonların iki ayrı delikten geçişinin mantıksal olarak nasıl algılanması gerektiği üzerinde durarak; fotonlarla gözlemci arasındaki ilişkiyi aramaktadırlar.

Bohr ve Kopenhag ekolü savunucuları fotonların, iki ayrı delikten geçmelerini iki ayrı dünyada hareketleri olarak düşünüyor. Onlara göre girişim bu birbirinden tamamen iki ayrı iki dünyadan her-birinin birlikte hazırlanarak birbirinin üstüne çakış-masıyla ve birbirlerini bütünleştirme siyle oluşur. Dolayısıyla sonuçta her iki dünyanın hakiki bir melezi oluşur. Başta Einstein olmak üzere pek çok fizikçiye bu melez-bütünleyici dünya yorumu pek sıcak gelmedi. 1935'te "Schrödinger kedisi" yorumu ortaya atıldı. Bu görüşe göre her an zehirlenmesi tehlikesi olan bir kedi kapalı bir kutudadır. Gözlemciye göre bu kedi her an ölü ya da diri bir halde bulunmalı, iki ayrı olasılık eşit olarak göz önünde tutulmalıdır. Bu aynı zamanda Young deneyinin iki ayrı delikle oluşturulan farklı dünyalarına benzer. Farklı nokta ise; kedinin ölü ya da diri olduğunu kesin belirleyene kadar kedinin iki durumunun da yan yana bulunduğunun öne sürülmesidir. Yani kedi, yarı canlı-yarı ölüdür, aynı zamanda.

Başka bir yorum da Everett'ten 1957'de gelir. Ona göre, birçok gözlenemez paralel evren mevcuttu. Bunlara Everett, "alternatif kuantum dünyaları" diyordu. Bütün olaylar bu dünyaların birinde, olasılıkların hepsi gerçekleşecek biçimde olmaktadır. Sonuçta bütün olasılıklar evrende varoluyordu. Zaman ilerledikçe daha pek çok yorum ortaya atıldı. Bunların içinde Wigner Gellmann, Bohm, Penrose gibi fizikçilerin yorumlarını saymak mümkün.

by.NaMe
19-05-2008, 01:13 AM
Kuantum ve bilim

Kuantum teorisinin ortaya koyduğu yeniliklere göre klasik fizikten farklı olarak doğanın bir bütünlük içinde ele alınması gerektiği belirtilir. Özellikİe gözlemcinin ve gözlenenin birbirini bütünleyici unsurlar olarak nitelendirilmesi fotonların, elektronların ve diğer parçacıkların birbirine bağımlı hareket etmeleri bu bütünlüğü ortaya koymaktadır.

Kuantum teorisinin doğuşundan günümüze gelene kadar ki sürecine bakıldığında bu teorinin, fiziğin uygulamalı bir dalı olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Sayısız deneyler yardımıyla kuantum teorisinin genel esasları ortaya konabilmiştir. Diğer yandan Young deneyi problemi gibi gözlemci, gözlenen, zaman kavramları üzerinde net bir felsefi çözüme gidilememiştir. Felsefi çatıdaki eksikliklere rağmen, kuantum teorisinin varlığıyla laser, elektron mikroskobu, transistor gibi çok kullanışlı ve insanlığın bilimsel teknolojik ilerlemesine ışık tutabilecek araçlar elde edilebilmiştir. Yine atom ve çekirdek yapısı, elektriğin nakli, katıların mekanik ve ısıma özellikleri gibi fenomenler çırpıda açıklanmıştır.

Öyle görülüyor ki bilim adamlarının tüm evreni tanımlayan bir teoriye varması başka bir deyişle fiziğin tamamlanması daha çok uzun zaman alacak gibi ama kuantum teorisinin bu yolda daha pek çok işi halledeceği açıkça ortada.
Erol KURT
Gazi Uni. Fen Fak Fizik Böl. Arş. Gör.
ANKARA-1997


Kaynakça

1) Kuantum Fiziği-Prof. Necati Yalçın

2} Tann ve Yeni Fizik-Paul Davies/Çev. Murat Temelli

3) X ışınlarından Kuarklara-Emilio Segre/Çev. Doç. Dr. Çağlar Tuncay

Bu yazı Popüler Bilim Dergisi’nin Kasım 1997 sayısında yayınlanmıştır.



KARADELİKLERİN GİZEMİ


Gökyüzü binlerce yıldır tutkunu olduğu muz ve anlayabilmek uğrunu büyük gayretler sarfettiğimiz meraklarımızın basında gelir, insanoğlu, başının üstündeki o sonsuz ve bir o kadar da gizemli uzayı tanıyabilmek için elinden gelen tüm imkanları seferber etmiş, geliştirdiği dürbünlerle, teleskoplarla, uydularla uzayın derinliklerinde ne olup bittiğinden haberdar olmaya çalışmıştır. Araştırmaları süresince, evrendeki konumunun ne olduğu konusunda bir karara varabilmiş, bunun yanında gittikçe artan yeni sorunlarla karşı karsıya kalmıştır.

Bugün, artık devasa bir evrende herhangi birinden pek farklı olmayan bir galakside ve küçük sayılabilecek bir yıldızın çevresinde hayatımızı devam ettirmeye çalıştığımızı biliyoruz. Yine sunun da farkındayız ki, en gelişmiş aletlerimizle ancak uzayın çok küçük bir bölümünü izleyebiliyoruz. Fakat buna rağmen, evrende bulunan maddenin yoğunluğu, kainatın ve dünyamızın yaşı, big-bang'le evrenin nasıl oluştuğu gibi birçok kozmolojik sorunu açıklayabilecek derecede fikir sahibiyiz.

Evrendeki olayları, zaman zaman gözlemlerimizden hareketle bazen de ortaya attığımız kuramlarla açıklamaya çalışırız. Bu durumda, evrende olup olmadığını bilmediğimiz bir takım sonuçlara da varabiliriz. İşte karadelikler de varlığı konusunda hiçbir şey bilinmeden, bütün matematiksel açıklamaları ve teorileri elde edilmiş nadir konulardan biridir.

İlk defa 1969'da Amerikalı J. Wheeler tarafından adlandırılan karadelikler sonsuz yoğunlukta madde taşıyabilen gök cisimleridir. Güneş'ten yüzlerce kere daha büyük olan yıldızlar, yaşamlarının sonunda o kadar küçülürler ki bir nokta kadar boyutsuz, hacimsiz bir yapıya bürünebilirler. Öyle ki, bu yapıdan bir çay kaşığı kadar almaya kalksanız: tonlarca maddeyi taşımanız gerekir. Bu yoğun ve kavranılması güç oluşumlar, karadeliklere çok yoğun ve etkili bir çekim alanı kazandırır. Nitekim, A.Einstein'ın özel relativite teorisinde belirttiği "evrendeki en yüksek hıza sahip ışık" bile karadeliklerin yeterince yakınına geldiğinde bu güçlü kütle çekimine yenilerek, karadelikler tarafından yutulur. VVheeler, hiç şüphe yok ki, üzerine gelen ışığı yutabildi-ğinden dolayı karadeliklere bu ismi vermişti.

Karadeliklerin gözlemlenmesi

Karadelikler, üzerlerine gelen her maddeyi ve ışığı kolayca emebildiklerinden dolayı hiçbir zaman doğrudan gözlenemezler. Çünkü, bir cismi görebilmemiz İçin, ancak ondan bize ışık ışınlarının gelmesi gerekir. Bir karadelik ise, uzaydaki gaz ve tozları toplarken çevresindeki uzayda bir takım değişiklikler yapar. İste. onları bu etkilerinden yararlanarak, dolaylı yoldan gözleyebiliriz.

Karadeliklerin gözlemlenebilirle yöntemlerinden biri, çevresinde yarattığı çok güçlü çekimsel alandan geçen ışığın, sapmasının Ölçülmesidir. Kuvvetli çekim alanlarından gecen ışık ısınları, bildiğimiz doğrusal yolundan sapar. Bu ilke. gerçekte yıldız, gezegen, nebula gibi uzayda bulunan büyük kütlelerin, bulundukları yerlerde kütlelerinin büyüklüğüne göre. göremediğimiz ancak teorik ve deneysel olarak bilinen eğrilikler, çukurluklar oluşturmasından ileri gelir, Sözgelimi. Güneş'in çevresinde bu eğrilik çok az olduğundan, ışık 1.64 sn'lik bir acı farkıyla eğilir. Ama bunu karadelikler için düşündüğümüzde, saptırıcı etkinin çok daha büyük olduğunu görürüz. Bir karadeliğin arkasında bulunan bir yıldızdan çıkan ışının bize ulaşabilmesi için O en az iki yolu vardır. İşık ısınlarının her biri. karadeliğin bir yai nından gelmek üzere ayrılarak bize ulaşırlar. Dolayısıyla biz. bir yıldızı ikiymiş gibi görürüz. Bu olaya "çekimsel mercek" etkisi denir.

Karadeliklerin araştırılmasında en verimli yöntem, uzaydaki gaz ve toz zerrelerinin karadelik tarafından emiliminin saptanmasıdır. Bir karadeliğin çekimine kapılan gazlar, çok kuvvetli x -ışını ışıması yapar. Bu ışının çok uzaktan algılanabilmesi İçin de. karadeliklerin ancak yıldızlararası gaz ve tozların bol olduğu bölgelerde aranması gerekir. Böylece, bir karadeliğin gözlenebilmesi için en ideal konumun, yıldızların hemen yanı olduğu anlaşılır.

1970'de Amerika'nın uzaya gönderdiği bir x-ısını uydusu olan "Uhuru" uzaydan ilginç bir takım veriler elde etti. Daha bir yılını doldurmamıştı ki Uhuru, Kuğu takımyıldızının en parlak yıldızı olan Cygnus x-l'de çok yoğun x-ışını yayılımı buldu. Cygnus x -l saniyede bin kereden fazla titreşiyordu. Bu da sözü edilen ışık kaynağının boyutlarının, beklenenden çok daha küçük olduğunu gösteriyordu. Dikkatle yapılan gözlemlerin sonunda: bu yıldızın HD226868 tarafından beslenen bir karadelikti. Teorilerin, yıllar önce öngördüğü sonuçlar, gerçekleşmişti.

İzleyen yıllarda, uzaya bir çok x-ışını uydusu gönderildi. Bu uydular da 339 ayrı x-ısını kaynağı hakkında bilgi toplayan Uhuru'nün izinden giderek, bize evrenin x-ısmı haritasını çıkardılar. Bu haritada özellikle Circu-nus x-l. GK339-4 ve V861 Scorpii karadelik olarak kabul edilen ilk gök cisimleridir.

Eğri uzay zamanın anlamı

Einstein 1905 ve 1915 yıllarında ortaya attığı özel ve genel görelilik kuramlarıyla doğaya, maddeye, uzaya ve zamana farklı bir bakış açısı getirdi. Onun bu buluşlarıyla; belki de fizik, felsefe dalında en Önemli sınavını veriyordu. Birbiriyle İlintili olan bu kuramlara göre; hareket eden saatler yavaşlayabiliyor, cetvellerin boyları kısalıyor cisimlerin kütleleri, hızları dolayısıyla artabiliyordu. Einstein'ın yeni denklemleri Newton’un koyduğu klasik anlayışa, ancak ışık hızından çok küçük hızlarda uygunluk göstermekteydi.

Einstein. hep saatlere, cetvellere ve gözlemcilere bağlı olmayan evrensel bir çekim kuramı hayal ederdi ve Tanrı'nın, kendine bir keçi inadı ile İyi koku alan bir burun verdiğini söylerdi. Gerçek şu ki; O'nun bu özellikleri amacına ulaştırmıştı.

Genel görelilik kuramı, kütle çekiminin nasıl islediğini anlatır. Ama bunu yaparken; hiçbir zaman çekimi bir kuvvet olarak düşünmez. Bunun yerine, cisimlerin çevresindeki çekim alanlarının, uzay ve zamanın bükülmesi sonucu oluştuğunu söyler. Cisimler, içerdikleri kütlelerine oranla uzayda çukurluklar oluşturur. Ve zamanın akışını yavaşlatır. Ancak uzayın derinliklerinde, tüm çekim kaynaklarından uzakta, uzay ve zaman tam anlamıyla düzdür. Çekim alanının gücü arttıkça uzay-zaman eğriliği de artış gösterir. Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur: Madde uzay-zamanın nasıl eğileceğini, uzay-zaman da maddenin nasıl davranacağını belirler.

Uzay-zaman düşüncesine somut bir örnek olarak sunu verebiliriz: Ilık bir yaz gecesi uzaya baktığınızı düşünün. Binlerce yıldız, gözlerinizin önüne serilmiştir. Bize en yakın yıldızlardan olan Sirius'a gözlerimizi kaydırdığımızı haya! edelim. Sirius. güneş sistemine yaklaşık 8,5 ışık yılı uzaklıktadır. Bu ise; o yıldızdan çıkan bir ışık ışınının gözümüze ancak 8,5 yıl sonra ulaşabildiğini bize anlatır. Yani yıldıza bakmakla onun 8,5 yıl önceki halini görmekteyiz. Ya 250 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir galaksiyi gözlemlediğimizi düşünsek? Tahmin edersiniz ki; galaksinin yeryüzünde dinazorların hüküm sürdüğü devirlerdeki görüntüsünü algılarız.

Sonuç olarak, yıldızlara bakmakla uzayın zamandan ayrı düşünülemeyeceğini kavrarız. Çünkü, gökyüzünü incelerken, aslında evrenin geçmişine bakmaktayız. İşte. birbirinden ayrı olarak düşünmediğimiz bu dört boyutlu anlayışa (en. boy. yükseklik, zaman) uzay-zaman denir. Nasıl, bir cetvel uzunluğu ölçüyorsa . kolumuzdaki saat de zaman yönünde uzaklığı ölçer.

Einstein. kuramın matematiksel ispatı yanında bir de deney önerdi. O'na göre Güneş de ışığı belli bir oranda saptamalıydı. 1919'da bir Güneş tutulması esnasında, uzaydaki konumu önceden bilinen bir yıldız üzerinde gözlem yapıldı. Gerçekten de. yıldızın ışığı Güneş'in yanından geçerken: uzay-zaman eğriliği nedeniyle önceki konumundan daha açıkta görülüyordu. Gözlem sonunda elde edilen sayılar da teorik hesaplarla bulunana yakındı. 60 yıl boyunca tekrarlanan diğer deneyler de Einstein'i haklı çıkardı. Günümüzde de çok hassas aletler yardımıyla, uzayda yapılacak bir deney düşünülüyor. Dünyanın dönme ekseninin bulunduğu düzlem üzerine, yaklaşık 640 km yüksekliğe yerleştirilecek GP-B kütle çekim aracı en hassas uzay-zaman gözlemini yapacak.

Görelilik kuramı, uzayın eğriliğine bağlı olarak zamanın da akışının yavaşlayacağını belirtir. Uzayda, eğim ne kadar fazlaysa o bölgede aynı oranda. zaman yavaş işler. Eğimin en fazla olduğu yerler de gök cisimlerinin merkezleridir. Merkezden uzaklık arttıkça zamanın büzülmesi de azalır. Çok katlı bir binanın zemin katı ile en üst katı arasındaki zaman farkı ilk defa 1960'da ölçülebildi. Günümüzde isg, en hassas saatler olan atom saatleriyle yapılan çeşitli deneyler de bu ilkeyi destekledi.

Karadeliklerin yapısı ve çeşitleri

Yıldızların sonları, içerdikleri kütlelerine göre tespit edilir. Kütlesi Güneş kütlesinin yaklaşık 1,5 katından aşağı olan yıldızlar, yapılarında bulunan hidrojeni önce helyuma sonra da helyumun tamamını karbon ve oksijene çevirerek yakarlar. Artık yıldızın tüm enerjisi bitmiş ve yıldız beyaz cüce haline gelmiştir. Beyaz cüceler oluşurken, atomlar öyle büyük kuvvetlerle sıkışır ki, çekirdeğin etrafında dolanan elektronlar, çekirdeklerinden ayrılırlar. Yıldız dünyamızın boyutlarına değin küçüldüğünde, elektronlar uygulanan yüksek basınca karşı koyar ve yıldızın artık daha çok büzüşmesini önlerler.

Güneş kütlesinin 1,5 katından büyük kütleli yıldızların sonu ise uzun süren araştırmalardan sonra cevaplanabilmiştir. 1928 yılında, fizik doktorasını yapmak için İngiltere'ye doğru yola çıkan Hintli bilimadamı Chandresekhar, bir ay süren gemi yolculuğu süresince kamarasına kapanıp çalışarak çok ilginç bir buluş elde etti. Chandresekhar'a göre eğer bir yıldızın kütlesi. Güneş'in yaklaşık 1.5 katı ve daha fazlasıysa bu yıldız büzülmeye başladıktan sonra beyaz cüceden daha da küçülüp çok yoğun hale gelebilirdi. Ama genç araştırmacıların fikirlerini kabul ettirebilmesi zordu: nitekim Sir Eddington, yıldızın bu katlar küçülmesine doğanın izin vermeyeceğini söyleyerek Chandresekhar'ın çalışmasını geri çevirmiştir. Zaman geçtikçe, gene araştırmacı haklı çıkacak ve reddedilen bu çalışmasıyla bir nobel ödülü alacaktı. Aynı vıilar-da Rus fizikçi Landan da aynı konu üzerinde çalışmaktaydı. O, biraz daha şanslıydı ve çalışmasını bir dergide yayınlatabildi. Amerikalı Openheinmer, öğrencisiyle hazır

ladığı "sürekli kütle çekimsel büzülme "adlı makalesinde. Landau'nun eksikliklerini de düzelterek problemin üstesinden gelir. Buna göre sözü edilen kütlede bir yıldız:ömrünün sonuna gelirken,beyaz cücelerin elektron basıncı sonucu yakamadığı karbon-oksijen zengini katmanını da tepkimeye sokabilir. Çünkü bu denli büyük kütle nedeniyle oluşan basınç, yıldızın sıcaklığını 700 milyon dereceye kadar yükseltebilir.

Ard arda oluşan diğer tepkimeler sonunda; yıldız silikon ve demir zengini bir kütleye dönüşür. Artık demir, merkezdeki sıcaklık ve basınç ne olursa olsun termonükleer tepkimeye giremez. Bu halde, yıldızın atomundaki eksi yüklü elektronlarla, artı yüklü protonlar birleşerek yüksüz nötronları oluştururlar. Oluşan bu nötronlar daha az yer kapladıklarından yıldız, çok çok güçlü ışın yayan ani bir çökme evresinden geçer. Bu çökme anında yayılan enerji o kadar fazladır ki; yıldızın doğumundan o ana kadar ki yaydığı toplam enerjiye denktir. Daha sonra şiddetli bir patlama duyarız. Çünkü yıldız, tümüyle parçalanmış ve süpernova olmuştur. Bu patlamadan arta kalan ise sadece nötronca zengin bir "nötron yıldızı"dır.

Oppheimer, nötron yıldızının yukarıda saydığımız özellikleri üzerinde çalışırken bir an, incelediği yıldızın kütlesinin Güneş kütlesine göre 2.5 katı ve fazlası olduğu durumu düşündü. Hiçbir doğa kuvveti, böyle bir yıldızın basıncını dengeleyemezdi. Saniyeler içinde: elektronlar, nötronlar ve protonların birbiriyle karışması sonucu, yıldız daha fazla küçülüp. uzayı diğer gök cisimlerinden daha çok eğerdi. Bunun sonunda, küçülme o kadar an-lamsızlaşır ki artık ortada ne nötron, elektron, kuark ne de madde vardır. Sadece, boyutsuz bir nokta olan "tekillik"vardır orada...İşte karadelikler...

Çökme sonucu uzay-zaman eğrileri o kadar artmıştır ki. artık yıldıza ilişkin hiçbir şeyi algılayamadığımız an; yıldızın, "olay ufkunun" altında kaldığını kabul ederiz. Olay ufku bizim, hiçbir fiziksel incelemede bulunamadığımız uzay parçasıdır. Çünkü olay ufkundan ötesini, bizim yasalarımızla açıklayamayız. Adeta başka bir evrendir orası ve orada ne olup bittiğini bilmenin bir yolu yoktur. Bir yıldızın olay ufku ,yıldızın çökmeden önceki kütlesiyle yakından ilişkilidir. Örneğin, kütlesi. Güneş'in kütlesinin 10 katı olan bir yıldız, çapı 60 km olan bir olay ufkuna sahiptir. Kütle arttıkça, olay ufku da genişler.

Buraya kadar ki anlattıklarımıza bakılırsa, aslında bir karadeliğin çok basit bir yapısının olduğu anlaşılır. Olay ufkuyla çevrelenmiş bir tekillik... Hepsi bu kadar! Bunun yanında, karadeliğin gerçekten boş olduğunu hatırlamak gerekir. Orada, ne atomların, ne kayaların ne de uzaydaki gaz ve toz bulutlarının İzine rastlanmaz. Yıldızı oluşturan tüm madde; karadeliğin merkezindeki tekillik noktasında yok olmuştur. Elimizde kalan tek şey, sonsuz eğilmiş uzay-zaman'dır.

Einstein, önceleri her ne kadar görelilik kuramıyla uzayda çok yoğun maddelerin varolamayacağını İspatlamaya çalıştıysa da, kıvrak zekasının yanıldığı bir nokta da bu olmuştu. Kuramının öngördüğü etkiler, karadeliklerin yakınında inanılmaz boyutlarda artış gösterir. Örneğin, kütle çekiminin yeryüzünde zamanı yavaşlattığı biliniyorken. karadeliğin olay ufkunda zaman tümüyle durmaktadır. Eğer. korkusuz bir astronotun karadeliğe doğru ilerlediğini düşünürsek: O'nun saatinin bizimkine göre yavaş çalıştığını farkederiz. Olay ufku geçildiğinde ise. zaman sonsuza değin duracak fakat astronotun bundan haberi olmayacaktır. Çünkü kendi vücut faaliyetleri de aynı oranda duracaktır, Bu uzun adamının haberdar olacağı bir şey varsa; o da ışık hızıyla karadeliğin tekilliğine doğru çekildiğidir.

Günlük yaşantımızda, uzayın üç boyutunda (aşağı-yukari: sağa-sola; ileri-geri hareket etme serbestliğine sahibiz ama istesek de istemesek de beşikten mezara doğru bir zaman akışımız vardır. Karadeliğin çevresindeki olay ufkunun içinde ise "zaman içinde" hareket etme özgürlüğü kazanırız ama uzay boyutlarında hareket özgürlüğümüzü yitiririz. Tekilliğe doğru çaresizce çekiliriz.

Acaba bu kozmik elektrik süpürgelerini yalnızca maddesel yoğunluk mu etkiler? Doğada, sadece kütle mi onların yapısında söz sahibidir? Karadelikler. yapılarına göre üç kısımda incelenir: Maddesel, elektriksel ve dönen karadelikler...

Maddesel karadelikler çevrelerindeki maddeleri yutarken herhangi bir elektrik yükü taşımazlar ve çevrelerinde dönmezler. Böylece; yüksüz, durağan karadelik yalnızca tekilliği çevreleyen, bir olay ufkunda oluşur. İlk denklemlerini 1916'da Alman gökbilimci K.Schwarzchild in yazdığı bu karadeliklere "Schwarzchild karadelikleri" de denir. Karadeliklerin, yuttuğu maddeye oranla olay ufuklarını genişlettiklerini biliyoruz. Bu da karadeliğin daha güçlü çekini alanına sahip olmasına neden olur. Madde yuttukça güçlenen karadelik. cisimlerin niteliğine bakmadan. sonsuza değin onları geri salmaz. Ancak olay ufkunun incelenmesiyle, bir karadeliğin kütlesi hakkında fikir sahibi olunabilir.

Şimdi de Schwarzchid karadeliğine bir elektron düştüğünü düşünelim. Bu durumda karadelik elektrik yüküyle yüklenir. Yüklenme arttıkça da tekilliğin çevresinde ikinci bir olay ufku oluşur. Böylece karadeliğin çevresinde, zamanın durduğu iki yeri rahatlıkla gösterebiliriz. Elektrik yükü arttıkça iç olay ufku büyür, maddesel (dış) olay ufku ise küçülür. İki olay ufku çakıştığı an: karadelik alabileceği en fazla elektrik yükünü almış demektir. Bu durumda daha çok elektrik yüküyle zorlarsanız, olay ufkunun dağıldığı ve geriye çıplak tekilliğinin kaldığı bir karadelik elde edersiniz. Bu görüşler ilk kez 1916-18 yıllan arasında Alman H. Reissner ile Danimarkalı G- Nordstron tarafından ortaya atıldı. Bundan dolayı, elektrik yüklü karadeliklere çoğu kez; "Reissner-Nordstron Karadelikleri". denir. Bunların varlığı kuramsal olarak kabul edilse de uzayda gerçekten var olmalarını bekleyemeyiz. Nedeni ise, elektrik alanlarının, çekim alanlarından çok çok daha baskın olması ve karadeliğin; kendini elektrik yüküyle yüklerken, çevresinden gelen diğer yükler yardımıyla kısa sürede nötr hale getirilmesidir.

Gökyüzündeki hemen hemen tüm yıldızlar kendi çevrelerinde döner. Bunların dönme hızları, büyüklükleri nedeniyle çok küçüktür. Ama bu yıldızlardan herhangi biri çökerek karadelik haline gelirse dönme hızı da artıverir. Böylece bu dönme hareketleri, karadelikler için vazgeçilmez derecede önemli olur. Dönen bir karadelik. çevresindeki uzay-zamanı da sürükler. Bu nedenle ki böyle bir karadeliğin çevresine ışık demetleri gönderilirse; demetler tekilliğin çevresinde dönen uzay-zamanın akış yönüne göre değişik miktarlarda saparlar.

Bundan hareketle, karadeliğin toplam dönme miktarı ölçülebilir. Yine Schwarzchild karadeliği tipinde karadeliğin döndüğünü düşünürsek, tekilliğin çevresinde ikinci olay ufkunun oluştuğunu farkederiz. Dönen karadeliklerin uzay-zamanı sürüklemesini ve önemli özelliklerini Y. Zelandalı matematikçi P. Kerr tanımlamıştır. Dr. Kerr, 1963'de bir kütleye ve dönmeye sahip karadeliği tümüyle açıklayabilen denklemleri yazmayı başarmıştır. Dönen karadeliklere kısaca"Kerr karadelikleri" de denir. Tıpkı elektrik yüklü karadeliklerde olduğu gibi bunlarda da zamanın akmadığı iki olay ufku bulunur. Deliğin dönme hızının artması: İç olay ufkunu genişletir ve dış olay ufkunu daraltır. Karadelik maksimum hızında dönmeye başladığında ise iki olay ufku çakışır. Bu limit değerden yüksek hızlar için olay ufku kaybolur ve çıplak tekillik kalır.

Dikkat edilirse, elektrik yüklü karadeliklerle. dönen karadelikler arasında şaşırtıcı benzerlikler bulunur. Bunlardan en önemlisi ise her iki tipin de çift olay ufkuna sahip olmasıdır. Buna rağmen, aralarında farklılıklar da bulunur. Elektrik yüklü olanlarda tekillik yalnızca bir noktadan ibaretken dönen karadelik için tekillik bir halkadır. Halka tekillik, havada asılı duran bir yüzük gibidir ve karadeliğin dönme eksenine dik, ekvator düzleminde yer alır.

Durağan ya da elektrik yüklü bir karadeliğin merkezine giden biri. sonsuz eğrilmiş uzay zaman tarafından parçalanır. .Buna karsın, dönen bir karadelikte; tekilliğe dik (yüzüğün ortasından geçecek şekilde) yaklaşıldığında, eğilmiş uzay-zamandan etkilenmeden halka tekilliğin içinden geçiverirsiniz. Ama bu geçişle, çekim kuvvetinin itici olduğu "anti uzaya" girilir. Yani, elemanın yere değil, göğe düştüğü bir evrene !

Karadeliklerin tuhaf özellikleri

Herhangi bir yıldızın tanımlanabilmesi için: merkezinden yüzeyine değin gaz basınçlarının, madde yoğunluğunun, sıcaklığının ve kimyasal bileşiminin hakkında fikir sahibi olmak gerekir. Fakat, bu ayrıntılardan hiçbiri karadeliğin tanımlanmasına girmez. Bir karadeliği anlamak; onun sebep olduğu uzay-zaman eğriliğini incelemek demektir.

Önceki bölümlerde, yeterince büyük kütleli bir yıldızın, ölümünden sonra uzay-zamanı eğdiğini belirtmiştik. Uzun yıllar, bu eğilmenin fiziksel anlamı üzerine fikir yürütüldü. 1930'iarda, Einstein ve Rosen, uzay-zaman eğilmesinin, yıldız; karadelik haline geldiğinde maksimum olması gerektiğini söylediler. Onlara göre; oluşan bu eğrilik başka bir evrene açılmaktadır. Durağan karadelik-lerin bu özelliğine "Einstein Rosen Köprüsü" denir. Bu ikinci evren görüşüyle ilgili olarak çeşitli fikirler oluşturulabilir. Bir düşünceye göre. karadeliğin açıldığı ikinci evren, bizim evrenimizin uzak bir köşesidir. Eğer uzayın düz olduğu kabul edilirse, bu durumda oluşan delik daha çok bir elmanın içindeki kurdun yolunu andırır. Böylece, uzayda "kurt deliği" oluşmuş olur. Evrenimizde, birçok karadeliğin varolduğu düşünülürse: uzayın, birbiri içine geçmiş sayısız tünellerden oluşmuş olduğu anlaşılır.

Karadelikleri salt geometrik düşüncelerden yola çıkarak açıklamak, bir takım fantastik sonuçlara neden olur. Söyle ki; durağan bir karadeliğe düşen insan, tam olay ufkuna tekrar döndüğünde, matematiksel olarak kendisiyle tekrar karşılaşır. Çünkü orada zaman durmuştur. Bu gibi ilginçlikler bize, uzay-zamanın salt geometrik düşüncelerle açıklanamayacağını gösterir.

by.NaMe
19-05-2008, 01:13 AM
1960'ların sonunda, İngiliz matematikçisi R.Penrase, karadeliklerle ilgili uzay-zamanın tamamını anlatabilen bir yöntem geliştirdi. "Penrose çizimi" yöntemine göre: zaman dikey eksende ve uzaydaki uzaklıklar da yatay eksende alındığında, bir kareler sistemi oluşturulabilir. Karelerin iç kenarları her biri yatayla 45 derecelik açı yapacak şekilde çizilmiştir. Bu kenarlar, olay ufku olarak adlandırılır ve sadece ışık, bu çizgilerde hareket edebilir. Çizginin sağına geçebilmemiz 45 derecelik acıdan büyük olduğundan yasaktır. Çünkü o zaman ışık hızından fazla bir hıza sahip oluruz. Bu şartlarda ancak ışık hızından küçük hızlarla gidebileceğimiz yollan kullanabiliriz. 45 dereceden büyük her açı için. bir karadelik seyahati düşünülebilir. Seyahatimiz sırasında ola1; ufkunu geçersek: karadelik tekilliğine çarparız. Işık hızından büyük hıza ulaşamadığımızdan; durağan karadeliklerde kurt deliğinin öteki yüzüne çıkabilmemiz imkansızdır.

Elektrik yüklü ve kendi çevresinde dönen karadelikler için ise Penrase çizimi çok daha farklıdır. Çizimlerdeki temel farklılık bu karadeliklerin çift olay ufkuna sahip olmasından kaynaklanır. En kayda değer Özellikleri ise, iki olay ufkuna sahip olan karadelik-lerle, başka evrenlere geçebilme şansımızın teorik olarak bulunmasıdır. Başka bir deuisle: bu tipteki karadelikier v/ardımıyL-ı kurt deliğinin diğer ucundan fırlayabiliriz. Tabii ki: Penrose çizimlerinden çıkan bu tuhaf bilimkurgu bilgilerinin daha pek çok eksiklikleri vardır. Bu halde planlanan bir yolculuk denemesi; Nayagara Şelalesi'nclen bir fıçı içinde atlamaya benzer ki: bu da karadelik yolculuğu yanında çocuk oyuncağıdır.

Karadelikler de ölür

S. Hawking: "Samanyolu galaksisinde görünen 200 milyon yıldızdan daha fazla karadelik olmalı ki. galaksimizin niçin bu kadar hızlı döndüğü açıklanabilsin" demektedir. Gözümüzün önüne tüm uzayı getirdiğimizde bu kozmik oburların sayısının daha da kabaracağı açıktır. İnsanın, ister istemez su soruları sorası geliyor: Karadeliklerin bir sonu yok mu? Evrenimizin ölümü karadeliklerden mi olacak?

1971'de Hawking, karadelik oluşumunun yalnızca yıldız ölümüne bağlı olmadığını gösterdi. Herhangi, bir nesneye, bir protonun hacmine sığacak şekilde basınç uygulanırsa, minicik bir karadelik oluşabilir. Hawking. izleyen yıllarda. Oxford'un güneyindeki bir laboratuvarda, "karadelik patlamaları" konusunda bir konferans verdi. Herkesi hayrete düşüren "karadelikler dışarıya radyasyon yayıyorlar" sözü salonda serin rüzgarlar estirdi. Ünlü matematikçi J. Taylor, ayağa kalkarak;" Üzgünüm Hau'king. ama bunlar kesinlikle saçma!" diyerek bağırdı. Bugün "Haw-king Radyasyonu" olarak bilinen bu olgu; gerçekte kara-deliklerin. kuantum mekaniği çerçevesinde incelenmesinden elde edilmiştir.

İlk defa. 1932'cle D. Anderson tarafından bulunan pozitron (pozitif yüklü elektronlardan sonra artık; evrenimizde bulunan her bir parçacığın zıt yüklü bir esinin de varolduğu resmen ispatlanmış oldu. Parçacık hızlandırıcılarıyla, çok büyük enerjiler altında yapılan deneylerden sonra, evrenimizi oluşturan her bir parçacığın bir antiparçacığı olduğu: bunların bir araya gelmeleriyle enerjiye dönüşüp yok oldukları, gözler önüne serildi. Karadelikler gibi enerji bakımından çok yoğun olan ortamlarda da bu parçacık ve antiparçacıkların oluşabildikleri düşünüldü. Bu durumda; parçacıklar ve antiparçacıklar çok kısa anlar için birbirinden ayrılabilir ve bu çiftlerden biri. kendini, olay ufkunun dışında bulabilirdi. Artık bu parçacık, eşelinin karadelikte yok olması nedeniyle, evrenin her tarafına gidebilmekte özgürdür. Bu da bize radyasyon yayımı olarak görünür.

Karadelikten her ayrışan parçacık çifti, aynı zamanda onun enerjisinin bir kısmını da alıp götürür. Bu da "karadelik buharlaşması "dır. Hawking; buharlaşma ile karadeliğin kütlesi arasında bir ilişki olduğunu ortaya çıkardı. Karadelik küçüldükçe, parçacık yayınlama hızı artar, bu da kütlenin azalmasıyla, daha çok parçacığın açığa çıkmasına neden olur. Kütlesi gittikçe azalan karadelik, daha çok parça-cağın çekim alanından kaçmasına izin verir ve en sonunda milyonlarca atom bombasına eşdeğer korkunç bir patlamayla yok olur. Aslında; karadeliğin yuttuğu madde miktarı, radyasyondan büyük olacağından; Hawking en iyimser tahminle. Güneş kadar kütleli bir karadeliğin sonunda yıldan önce olamayacağını söylemektedir. Aynı şekilde, en erken yok olan karadeliklerin ömürleri ise. hesaplarla 10 milyar yıl olarak bulunur. Bu nedenle; kainatın ilk yıllarında oluşmuş olan çok sayıda minik karadeliğin günümüzde, yok olmalarını izleme şansımız vardır.

Zaman ilerledikçe, uzay hakkındaki bilgi dağarcığımız da genişliyor. Gelişmiş teleskop sistemimizle; karadelikler artık bize teorilerde olduğundan daha yakın. Belki ileride tüm gizemlerini çözme başarısını göstereceğiz: hatta belki onlara seyahatler düzenleyebileceğiz. Ama sunu da biliyoruz; şimdilik bu. çok erken...

by.NaMe
19-05-2008, 01:13 AM
SES ve Özellikleri

Ses sıkıştırma frekans veya zaman baz alınarak iki farklı metotla incelenebilir. Kullanılan sıkıştırma algoritmasının tipi ihtiyaç duyulan fonksiyonelliğe ve istenen çıktı kalitesine göre seçilir.

Her iki yöntemde de sıkıştırma, fazlalığın atılması prensibine göre çalışır. Konu ses sıkıştırma olunca kullanılmayan kısımların atılmasıyla, hissedilemeyen kısımlar hata ya da distorsiyon olarak düşünülür.

Pek çok sıkıştırma tekniğinde amaç transfer edilen datanın ve saklama alanının azaltılmasıdır. Pek çok yüksek kaliteli teknik 64 kBit/saniye gibi yüksek değerlerde sıkıştırma yaparken 1’e 24 oranında sıkıştıran teknikler de vardır. Ancak sıkıştırmanın fazla olması, elde edilen datanın gerçek zamanlı olarak işlenebilmesinde ve konuşma tanımada kullanılmasını zorlaştırır.

İnsan sesinin temel özellikleri

Farklı ses sıkıştırma tekniklerine girmeden önce insan sesinin özellikleri hakkında biraz bilgi vermek konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

Ses (konuşma) sinyalleri durağan olmayan sinyallerdir. Eğer bu ses segmentlere bölünürse 5-20 milisaniyelik temel elemanlardan oluştukları görülebilir. Konuşma sinyalleri sesli (voiced), sessiz ya da ikisinin karışımı olabilir. Burada sesli diye bahsedilen bildiğimiz sesli harfler, sessiz diye bahsedilen de geriye kalan harflerin telâffuzudur. Sesli sinyalin enerjisi normalde sessiz sinyale göre oldukça yüksektir.

Sesli konuşma gırtlağın, titreşen ses telleri tarafından ürettiği hava palslarıyla tahrik edilmesi sonucu oluşur. Ses telleri periyodik palslar oluşturur ve bu palsların frekanslarına Temel Frekans adı verilir. Sessiz konuşma ise gırtlaktaki bir boşluktan havanın burun bölgesine zorlanmasıyla oluşturulur. “N” gibi burunsal sesler, gırtlağın akustik kaplinlenmesiyle (sürekli titreşim) oluşturulur. “P” gibi darbeli sesler ise ağız boşluğundan bir anda hava bırakılmak suretiyle oluşturulur. Konuşma üreten ve kodlayan sistemler bu karakteristik modelleri göz önünde bulundurarak hazırlanırlar.


İnsan Sesinin Özellikleri
İnsanın akciğerinden dışarı çıkartılan havanın, gırtlak yapısı ve ağız hareketleriyle basıncının değiştirilmesi yardımıyla insan sesi oluşur. İnsan vücudundan çıkan havanın basıncını kontrol edebilir. Bu sayede sesini azaltıp çoğaltırken bazı ses frekanslarını kullanarak konuşabilir, şarkı söyleyebilir, bağırabilir, fısıldayabilir.

İnsanların bu yapısı kişiden kişiye değişiklik gösterir. Şişman bir insan ile zayıf bir insan arasında ses frekans farkı vardır. Erkek ve kadınlar arasında da fark bulunur. Bas sesin frekansı düşük, tiz seslerin ise frekansı yüksektir.


Temel Frekans
( Hz ) ğ
Minimum Maksimum
Bas Ses 87 340
Bariton Ses 90 400
Tenor Ses 125 500
Alto Ses 130 700
Soprano Ses 225 1100
Kadın Konuşma Sesi 150 10000
Erkek Konuşma Sesi 100 8500
Alkışlama 100 20000

by.NaMe
19-05-2008, 01:13 AM
Işık Kirliliği
1. Giriş
Günümüzde, şehirde veya şehir yakınlarında yaşayan insanlar geceleri gökyüzündeki yıldızların çoğunu görememektedirler. Şehirde yaşayan nüfusun hızla artmasıyla, açık alan aydınlatmaları yapılmaya başlanmıştır. Bunun sonucu olarak gökyüzüne yayılan ışığın miktarı artmıştır. Ancak şehirden yeterince uzaklaşıldığında Samanyolunu ve pek çok yıldızı görebilmek mümkün olabilmektedir. Gökyüzünün aydınlatılmasının çevreye zarar verdiği ve doğal mucizelerden biri olan evreni görme hakkını engellediği bilinen bir gerçektir.
Kentlerdeki gök ışıklılığı amatör ve profesyonel astronomi için ciddi bir tehdittir. Çevreyi ve astronomik araştırmaları olumsuz yönde etkileyen gökteki ışıklılığa ışık kirliliği adı verilmektedir. Gökyüzünün aydınlatılmasıyla geceleri insanların güvenliği açısından artış sağlanmadığı gibi, boşa harcanan ışık enerjisi kamaşmaya, enerji israfına ve bunların sonucu olarak doğal kaynakların tahribine sebep olmaktadır.
Işık kirliliğinin kontrolünde en büyük problem, ışık kirliği kavramından haberdar olunmamasıdır. Dış aydınlatmanın özenli yapılması ile ışık kirliliğinin önüne geçilebilir. Alınabilecek önlemler arasında, geceleri yapılan aydınlatmanın ancak çok gerekli ise yapılması, varlık algılayıcılarının veya zaman sayaçlarının kullanımının yaygınlaştırılması, ışığın gökyüzüne değil yere doğru yönlendirilmesi, renksel geri verim özelliği çok önemli değilse alçak basınçlı sodyum buharlı lambaların kullanılması ve gözlem istasyonları etrafında yerleşimden kaçınılması yer almaktadır.

2. Işık Kirliliği Nedir?
Işık kirliliği kısaca dış aydınlatmanın bir yan ürünü olarak da tanımlanabilir. Işık kirliliğini azaltmak için aydınlatılması zorunlu bölgelerin, yalnızca aydınlatılması gereken zaman diliminde ve gereken düzeyde aydınlatılması gereklidir. Işık kirliliği hakkında bilgi verirken, üç temel bileşenden bahsetmek gerekmektedir.
Gök parlaması
Işığın aydınlatılacak bölge sınırlarının dışına taşması
Kamaşma
2.1. Gece Gök Parıltısı
Gece gök parıltısı doğal veya yapay kaynaklardan meydana gelebilmektedir.
Doğal kaynaklar:
Ay ve yeryüzünden yansıyan güneş ışığı,
Atmosferin üst tabakalarındaki alçak seviyeli hava parlaklığı (geçici düşük dereceli aurora),
Gezegenler arasındaki toz bulutundan yansıyan güneş ışığı,
Atmosferde yayılan yıldız ışığı
Silik, henüz oluşmamış yıldızlar ve nebulanın oluşturduğu fon ışığıdır. Nebula, belli belirsiz ışık lekeleri şeklinde görülen uzay objeleri veya yayınık kozmik toz kütleleri ve gazdır.

Gök parlamasını arttıran yapay kaynak ise elektriksel aydınlatmadır. Işık armatürlerden direkt olarak gökyüzüne yayılabilir veya yeryüzünden yansıyan ışık atmosferdeki toz ve gaz molekülleri tarafından atmosfere saçılarak, parlak bir fon yaratabilir. Yıldızları görmeyi engelleyici bir etkisi vardır. Gök parlaması seviyesi, hava koşulları, atmosferdeki toz ve gaz miktarı, gökyüzüne yansıyan ışık miktarı ve görüş açısına bağlı olarak oldukça değişkendir. Kötü hava koşullarında ışığı atmosfere yayan parçacık sayısı daha fazladır ve gök parlamasının oldukça yüksek olması sebebiyle israf edilen ışık ve enerji miktarı gözle görülebilir hale gelir.


Şekil 1. Gök parlamasına bir örnek

Gök parlamasının yüksek olması, özellikle astronomi çalışmalarını olumsuz etkileyen bir durumdur. Uzaydaki cisimlerin gözlemlenememesi sakıncasını beraberinde getirir. Gök parlamasının artması gökyüzündeki karanlık bölgelerin parıltısının da artması anl***** gelir. Siyah gök fonunun üzerinde yıldızlar ve diğer gök cisimlerinin oluşturduğu kontrast azalır. Astronomlar gözlem yapacaklarında havanın kuru, gözyüzünün açık olduğu, karanlık geceleri tercih ederler. Şehir dışındaki yerleşim alanlarının tipik gökyüzü koşullarındaki zenit parıltısı, doğal gök koşullarındaki zenit parıltısından 5 ila 10 kat daha fazladır. Şehir merkezlerinde ise zenit parıltısı doğal geri plan parıltısından 25-50 kat daha parlak olabilir. Profesyonel ve amatör astronomların ölçüm sonuçlarına göre, gök parlaması değerleri tüm dünyada hızla artış göstermektedir.
Işık kirliliği konusunda bilinçlenmenin artmasıyla, profesyonel olarak aydınlatma ile ilgilenen kişiler, gök parlamasını, elektriksel aydınlatmayla ilişkisini kurmaya çalışarak, ölçmeye başladılar. Bu oldukça çaba isteyen bir çalışmadır çünkü gök parlamasını etkileyen pek çok faktör vardır. Sadece aydınlatmanın varlığı değil, armatürden yayılan ışığın açısal dağılımı, yeryüzünden yansıyan ışık ve açısal dağılımı, nem ve aerosollerin atmosferik etkileri gibi oldukça sık değişen hatta anlık değişen olayların göz önünde bulundurulması gereklidir. Aerosoller yapay kirlilik, yangın, volkanik patlamalar etkisiyle oluşan atmosferdeki parçacıklardır.
Gece gökyüzünü incelerken, profesyonel astronomlar genellikle gökyüzünün karanlık bölgesinin ölçüm değerlerini alırlar. Amaç arka fon üzerindeki yıldız sinyalini kontrast farkı yardımıyla belirleyebilmektir. Profesyonel astronomlar ölçümlerini zenit noktasında alırlar. Gök parlaklığını ölçme yöntemleriyle ilgili hazırlanmış teknik raporlar mevcuttur.
Pek çok amatör ve profesyonel astronom gök parlaması değerlerini, bu değerlerdeki artışı gözlemlemek amacıyla kaydetmişlerdir. Toplanan bu veriler kullanılarak, gök parlaması öngörüsünün yapılabilmesi amacıyla çeşitli hesap yöntemleri geliştirilmiştir. En kaba yaklaşım yöntemlerinden biri, Büyük Ayı takım yıldızının gözlemlenmesi ve çıplak gözle kaç yıldızın görülebildiğinin sayılması prensibine dayanır. Garstang (1986) ve Walker (1977) tarafından önerilen bir diğer yöntemde, gök parlaması değerinin öngörüsünü aydınlatmayı hesaba katmak amacıyla, kişi başına belirli bir parıltı değerinin çarpım katsayısı olarak kullanması düşünmüştür. Ancak ışık kaynaklarının ışık dağılım eğrileri, ışık kaynaklarının sayısı, gücü ve yansıyan ışık bilgileri hesaplara dahil edilmemiştir. Ayrıca sayılan parametreler dahilinde aydınlatma modelinin çıkarılmaması sebebiyle, mümkün olduğunca az yapay ışık kullanmak dışında, gök parlamasının nasıl azaltılabileceği konusunda detaylı bilgi verilmemektedir.
Işık kirliliği göçmen kuşlar için de ciddi bir tehlikedir. Geceleri yıldızlardan faydalanarak yollarını bulan kuşlar, şehir ışıklarının cazibesine kapılıp yollarını kaybedebilmektedirler. Bu şekilde meydana gelen kuş ölümleri hiç azımsanamayacak orandadır. Deniz kaplumbağalarının da ışık kirliliğinden olumsuz etkilendikleri bilinen bir gerçektir. Sahilde yumurtalarından çıkan minik kaplumbağalar, geceleri kara ile deniz arasındaki aydınlık farkından faydalanarak, denize ulaşmaktadırlar. Sahile yakın yerleşim yerlerindeki kuvvetli aydınlatma, kaplumbağaları deniz yerine tam ters istikamete yönlendirebilmekte ve ölümlerine sebep olabilmektedir.

2.2. Işığın Aydınlatılacak Bölge Sınırının Dışına Taşması
Işık Kirliliği geceleri çevre için gittikçe büyüyen bir tehdittir. Aydınlatmanın aydınlatılacak bölge sınırlarının dışına taşması sonucu, aydınlatılması istenmeyen mekanlarda olumsuz sonuçlarla karşılaşılabilir ve dikkat dağıtıcı bir manzara yaratabilir. Ayrıca enerji israfı da oldukça yüksek maliyetleri beraberinde getirir.


Şekil 3. Işığın aydınlatılacak bölge sınırlarının dışına taşmasına bir örnek, Ataköy, İstanbul

En önemli nokta, kaliteli aydınlatma yapılmasıdır. Önlemler alındığı taktirde aydınlatmanın kalitesi arttırılabilir. Böylece gece görüş kalitesi artar, daha güvenli ve daha estetik görünümlü bir çevre yaratılabilir, enerji tasarrufu beraberinde daha az maddi külfet getirir.

2.3. Kamaşma
Dış aydınlatma armatürleri fizyolojik ve psikolojik kamaşma yaratmayacak şekilde yerleştirilmelidirler. Şekil 4’ te bir binanın dış cephe aydınlatması için kullanılan armatürün, yayalar için yarattığı kamaşma etkisi görülmektedir.


Şekil 4. Fizyolojik kamaşma ve konforsuzluk kamaşmasına bir örnek, Boğaziçi Üniversitesi kampusü


3. Işık Kirliliği - Astronomi İlişkisi
Az sayıda optik ve kızıl ötesi ölçümlerin alındığı ana astronomi gözlem istasyonu vardır ve bu mekanların ışık kirliliğinden korunmaları gerekmektedir. Uzay teleskopları kullanımı yeryüzü gözlem istasyonlarının önemini azaltmamıştır. Yeryüzü astronomi istasyonlarına ihtiyaç vardır ve bu istasyonlar sağlıklı çalışmalar yapabilmek açısından oldukça önemlidirler.
Işık kirliliği ciddi bir sorun olmakla birlikte, oldukça etkili çözümleri mevcuttur. Bu çözümler sayesinde yeryüzü optik astronomi istasyonlarından etkin ölçüm sonuçları alınabilir ve gelecekte önemli çalışmalar yapılabilir.

by.NaMe
19-05-2008, 01:13 AM
4. Yapay Işık Kirliliğine Karşı Alınabilecek Önlemler
Işık kirliliğine karşı alınabilecek başlıca önlemler şunlardır:
“Ne kadar çok ışık, o kadar iyi aydınlatma” düşüncesi doğru bir aydınlatma yaklaşımı değildir. Aydınlatılması gereken bölgenin ihtiyacını karşılayacak kadar aydınlatma yapılmalıdır.
Işık kaynaklarının özenle seçilmesi önemlidir. Enerji tasarrufu sağlamak amacıyla, görülmeyen dalga boyundaki radyasyonun, yani kızılötesi ve morötesi ışınımın filtrelendiği ışık kaynakları kullanılmalıdırlar.
Işık kaynaklarının yaydığı ışığın, doğru yönlendirme ve yerleştirme ile kontrol edilmesi gereklidir. Amaca uygun aydınlatma yapılmalıdır. Aydınlatmanın aydınlatılacak bölge sınırlarının dışına taşmamasına özen gösterilmelidir.
Işık kontrolü sağlayan zaman ve varlık algılayıcıları ile loşlaştırma ünitelerinden faydalanılmalıdır. Günlük akışı olumsuz etkilemeden, gecenin belirli bir saatinden sonra aydınlatma seviyesi düşürülmelidir.
Gök parlamasını arttırabilen hava kirliliği, zeminin yansıtma özelliği ve benzeri etkileri göz önünde bulundurmak gereklidir.
Ana gözlem istasyonlarının çok yakınında yerleşimi önlemek gereklidir. Ayrıca gözlem istasyonlarının çevresinde yerleşim konusunda sıkı denetlemeler yapılmalıdır.
Mümkün olduğunca monokromatik (tek renkli) ışık kaynakları kullanılmalıdır. Özellikle yol, park alanları ve güvenlik aydınlatmasında oldukça etkin olarak kullanılan sodyum buharlı lambalar, günümüzde kullanılan monokromatik ışık kaynaklarına örnek olarak verilebilirler.
· Her geçen gün artan aydınlanma nedeniyle, artan aydınlanma giderlerini en aza indirmede ışık kirliliğinin de bir etken olarak ele alınması, TSE standartlarının yeniden belirlenmesi ve üretilecek yeni lamba ve armatürlere uygulanmasıdır.Hangi çeşit lambaların nerelerde kullanılabileceği kurallara bağlanmalı, bu konuda yerel yönetimlere yardımcı olacak yasal önlemler alınmalıdır.
Çevreye karşı duyarlılık da önce o toplumlarda gelişmiştir. Işık kirlenmesinde de durum aynıdır.
· Macaristan, ışık kirliliğine karşı eğitime ilkokuldan başlamıştır. Etkili aydınlatma için armatürlerde uzmanlaşan firma sayısı giderek artmaktadır. Gerektiğinde eski civa buharlı lambaları yeni armatürlü düşük basınçlı sodyum lambaları ile değiştirilmektedir.
· Park ve bahçelerde dekoratif amaçlı kullanılan küre tipi armatürler yerine, bulundukları yatay düzlemin üst tarafına ışık saçmayan, perdeli aydınlatma lambaları kullanmalıyız.

· Bina dış cephe, reklam ve ilan panolarının aydınlatılması yukarıdan aşağıya doğru yapılmalı.



· Bazı park alanlarında çok kısa direklerin üzerinde çok yoğun ışıklı projektörler kullanılmaktadır. Bu tip projektörler en az 15 m yükseklikteki direkler üzerinde uygun açılarla yönlendirilerek kullanılmalı.

· İki yanında binaların bulunduğu cadde ve sokaklarda enine çelik halat askı sistemine takılan ve sadece yola ışık gönderen armatürler kullanılmalı.

· Güvenlik amaçlı aydınlatmalarda harekete duyarlı, kendini otomatik olarak açan sistemler kullanmalıyız. Bu sistemler elle de kullanılabilmektedir. Böylece enerji giderimizi azalttığımız gibi ışığın caydırıcı etkisinden yararlanabiliriz. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki göğü aydınlatma, suç işlemeyi engellemiyor. Suçun nedeni ışık ya da karanlık değildir. Suçlular gökte aranmamalıdır!

· TSE standartlarını yeniden belirleyerek üretilecek yeni lamba ve armatürlere uygulamalıyız.

· Hangi çeşit lambaların nerelerde kullanılacağını kurallara bağlayarak, yasal önlemler almalıyız.

· Vitrin aydınlatmalarında zamanlayıcılar kullanmalıyız, ışık kaynakları gece 11'den sonra otomatik olarak kapanabilmeli.

· Gözlemevlerimizin bulunduğu bölgelerde ışık kirliliğine karşı belli bir koruma alanı belirleyerek bu bölgeler için daha sıkı yasa ve yönetmelikler uygulamalıyız. Örneğin Arizona'daki Kitt Peak Ulusal Gözlemevi'nin ise 35 millik yarıçapa sahip bir çember koruma alanı bulunmakta.

· Renk ayrımının önemsiz olduğu yerlerde düşük basınçlı sodyum lambalarını tercih etmeliyiz.

5. Sonuçlar
Işık kirliliği sadece amatör ve profesyonel astronomi için değil, çevreyi korumak adına da ciddi bir tehdittir.Aydınlatma tasarımı ve tesisatı tüm koşullar göz önünde bulundurularak ve ışık kirliliğine yol açmayacak şekilde yapılmalıdır. Işık kirliği konusunda daha bilinçli olunmalıdır. Dış aydınlatmanın özenli yapılması ile ışık kirliliğinin önüne geçilebilir. Gördüğümüz sakıncalı aydınlatma örneklerinin düzeltilebilmesi için hepimize görevler düşmektedir.

by.NaMe
19-05-2008, 01:13 AM
Işık nasıl yayılır
Güneş ve yıldızlar o kadar bildik cisimlerdir ki, onlarla aramızda çok büyük ve hemen hemen bomboş bir uzay bulunduğu pek seyrek aklımıza gelir. Bununla beraber, güneşin dünyadan 1,5 X 1011 m uzaklıkta bulunduğunu, en yakın yıldızın güneşten üçyüz bin defa daha uzakta olduğunu biliriz. Anlaşılması bile güç gelen, son derece büyük uzaklıklarda sayısız yıldızlar görülmüştür. Bu uçsuz bucaksız evren hakkındaki bilgilerimizin hepsini ışık demetleri sayesinde öğrendik. O halde, ışığın pek uzaklara gidebileceği ve boş uzaydan serbestçe geçebileceği düşüncesi doğru olmalıdır.

Güneşin düşürdüğü gölgeleri, güneşi bildiğimiz kadar yakından biliriz. Gölgeleri inceleyerek ışık hakkında neler öğrenebiliriz? Güneşli bir günde yürür ya da koşarken, gölgemiz bizimle aynı hızda hareket eder. Bu basit gözlem bize ışığın koşabileceğimizden çok daha hızlı yayıldığını gösterir; Işık çok hızlı yayılmasıydı başımızın gölgesi, ışığın başımızdan yere ulaşması için geçen zaman içinde koşarak alacağımız yol kadar geri kalırdı.

by.NaMe
19-05-2008, 01:16 AM
İLETKENLER VE YALITKANLAR

Yeryüzündeki bütün maddeler, atom 'lardan oluşmuştur.Atom ise ortada bir çekirdek ve bunun etrafındaki değişik yörüngelerde hareket eden elektronlardan oluşmaktadır.
Elektronlar, negatif elektrik yüküne sahiptirler.Bir etkime yolu ile atomdan ayrılan elektronların bir devre içerisindeki hareketi, elektrik akımını oluşturur. Elektronların her madde içerisindeki hareketi aynı değildir.
Elektron hareketine göre maddeler üçe ayrılır:
· İletkenler
· Yalıtkanlar
· Yarı iletkenler
İletkenler

İletkenlerin başlıca özellikleri:
· Elektrik akımını iyi iletirler.
· Atomların dış yörüngesindeki elektronlar atoma zayıf olarak bağlıdır. Isı, ışık ve elektriksel etki altında kolaylıkla atomdan ayrılırlar.
· Dış yörüngedeki elektronlara Valans Elektron denir.
· Metaller, bazı sıvı ve gazlar iletken olarak kullanılır.
· Metaller, sıvı ve gazlara göre daha iyi iletkendir.
· Metaller de, iyi iletken ve kötü iletken olarak kendi aralarında gruplara ayrılır.
· Atomları 1 valans elektronlu olan metaller, iyi iletkendir. Buna örnek olarak, altın, gümüş, bakır gösterilebilir.
· Bakır tam saf olarak elde edilmediğinden, altın ve gümüşe göre biraz daha kötü iletken olmasına rağmen, ucuz ve bol olduğundan, en çok kullanılan metaldir.
· Atomlarında 2 ve 3 valans elektronu olan demir (2 dış elektronlu) ve alüminyum (3 dış elektronlu) iyi birer iletken olmamasına rağmen, ucuz ve bol olduğu için geçmiş yıllarda kablo olarak kullanılmıştır.

Yalıtkanlar

Elektrik akımını iletmeyen maddelerdir.Bunlara örnek olarak cam, mika, kağıt, kauçuk, lastik ve plastik maddeler gösterilebilir.
Elektronları atomlarına sıkı olarak bağlıdır.Bu maddelerin dış yörüngedeki elektron sayıları 8 ve 8 'e yakın sayıda olduğundan atomdan uzaklaştırılmaları zor olmaktadır.

by.NaMe
19-05-2008, 01:16 AM
IŞIĞIN RENKLERİNE AYRILMASI
Beyaz ışın demeti bir cam prizmadan geçerken en az kırmızı en çok da mor ışık sapmaya uğrar.Bu kırılma farklılığı prizmanın geometrik yapısından değil kırılma indisinden kaynaklanır. Beyaz ışık adıyla da bilinen güneş ışığı çözüldüğünde dalga boyu sırasına göre büyükten küçüğe doğru kırmızı, turuncu,sarı,yeşil, mavi ve mor renkler ortaya çıkar.Bu renklerden kırmızı, yeşil ve mavi birleştiğinde beyaz renk elde edilir.Bu renkler ana renklerdir.Sarı magenta ve cyan İkincil( ara ) renklerdir. Kırmızı + Yeşil= Sarı Kırmızı + Mavi = Magenta Mavi + Yeşil = Cyan Spekturum serisindeki diğer renkler bu renklerin karışımıyla elde edilir.Kırmızı ile yeşilin karışımı sarıyı, mavi ile kırmızının karışımı magentayı(çingene pembesi)ve mavi ile yeşilin karışımı ise cyanı( turkuaz)(siyanür rengi) oluşturur. Karışımları beyazı veren iki renge tamamlayıcı renkler denir.
Kırmızı +Cyan=Beyaz Yeşil+ Magenta=Beyaz Mavi+Bileşik sarı=Beyaz
cisimlerin RENKLİ GÖRÜNMESİ:
Cisimlerin Işığı Yansıtması ve Renkli Görünmesi:
Saydam olmayan bir cismin üzerine güneş ışığı(beyaz ışık) düşürülür ise:
A)Cisim renklerin tamamını yansıtıyorsa beyaz görünür.Beyaz cisim üzerine düşen tüm renkleri yansıtır.
B)Cisim renklerin tümünü soğuruyorsa yada hiç birini yansıtmıyorsa görünmez.Siyah cisimler üzerine düşen ışığın hiçbir rengini yansıtmadığı için siyah görünür.
C)Cisim renklerden hangisini yansıtıyorsa o renkte algılanır.Yansıtılan birden fazla renk varsa cisim o renklerin karışımında görünür.
Beyaz ışık altında kırmızı görünen bir cisim ,üzerine düşen beyaz ışığın kırmızı rengini yansıttığı için kırmızı görünür.Beyaz ışık yerine sarı, yeşil,mavi, veya mor ışık altında bakıldığında, siyah görünür.Kırmızı, yeşil ve maviden oluşan ana renkler, üzerine düşen beyaz ışığın yalnız kendi renklerini yansıtır.Örn:arı bir cisim üzerine düşen beyaz ışığın sarısı ile birlikte kırmızı ve yeşilini de yansıtır ve cisim bu nedenle bu renklerin karışımında görülür.
Yansıma olayında renk bütünlüğü ton ile de ilgidir.Sarıya yakın bir yeşile sahip cisim üzerine düşen beyaz ışığın yeşil rengiyle birlikte biraz da sarı rengini yansıtır.Ancak baskın olan yeşil olduğu için yeşil görünür.
Kırmızı ışık altında kırmızı görünen bir cisim ya kırmızı renktedir yada beyazdır.Bu nedenle bu cisme örn mavi ışık altında bakılırsa cisim ya siyah algılanır(asıl olarak görülmez) yada mavi görünür.Cisim gerçekte kırmızı ise mavi ışık altında siyah,cisim gerçekte beyaz ise mavi ışık altında mavi görünecektir.
Sarı ışık altında sarı görünen bir cisim ya sarı renktedir yada beyaz Cisim beyaz renkte ise örn kırmızı ışık altında kırmızı görünürken cisim gerçekte sarı renkte ise yine kırmızı ışık altında bu kez kırmızı görünür.Bu sarı cisim örn yeşil ışık altında yeşil renkte görünür.sarı renk kırmızı ile yeşilin bileşimi idi ,bu bakımdan sarı cisim
Üzerine düşen kırmızı ve yeşil ışıkları yansıtır.
IŞIĞIN SAYDAM MADDELERDEN GEÇİŞİ: (Filtreden geçişler):
Renkli saydam maddeler,üzerine düşen ışık içinden kendi rengindekini baskın şiddetle ,komşuluğundakileri zayıf şiddetle geçirip öteki renkleri soğurulur
Beyaz ışık bileşik sarı, magenta, cyan süzgeçlerin oluşturduğu bir sistemde tamamen soğurur
Üzerine beyaz ışık gönderilen cyan ve sarı süzgeçler sisteminden Yeşil; sarı ve magenta süzgeçler sisteminden kırmızı;cyan ve magenta süzgeçler sisteminden mavi renk ışık geçer.
Cisim ışığın tamamını geçiriyorsa bu renklerin karışımında yani saydam görünür

by.NaMe
19-05-2008, 01:16 AM
Tarim Arabalari
ÖNSÖZ

Tarım ve Sanayi ürünleri, üretildikleri yerde kaldıkları sürece kıymetleri çoğu zaman belirli bir sınırı geçmemektedir. Onların değerinin arttırılabilmesi ancak üretildikleri yerden başka bir yere taşınmaları ile gerçekleşmektedir. İşte bu gereksinim taşıma araçlarının meydana getirilmesine ve sonradan onların geliştirilmesine ve tarımsal faaliyetlerde kullanımına yol açmıştır.
Bu çalışmada tarımsal faaliyetlerde çok yaygın olarak kullanılan çift dingilli dört tonluk tarım arabası projelendirilmiştir.
Bu çalışma sırasında değerli görüş ve katkılarıyla bize yardımcı olan sayın hocamız Prof. Dr. Hüseyin ÖĞÜT Beye teşekkürü bir borç biliriz.
















1-GİRİŞ:
Bilindiği gibi taşıma, bir materyalin dayandığı yüzeyden alınarak yer değiştirmesini sağlamaktır. Bu işlem kaldırma prensibine dayanır. Ulaştırma ise, materyalin bünyesinde değişiklik yapmadan bir yerden başka bir yere götürülmesidir.
Tarihi süreç çerçevesinde onbinlerce yıldan beri insanın karşılaştığı en önemli problemlerden birisi taşıma işi olmuştur. Yiyeceğini, suyunu, barınağı için yapı malzemesini ve nihayet yakacağını çok defa uzun mesafelere taşıma zorunda kalan insan, bu işi önceleri kendisi yapmış, daha sonraları ise bu amaçla hayvanlardan yararlanmıştır. Bir süre sonra hayvanların taşıyabileceklerinden daha ağır yükleri görülüp anlaşılınca, bu olgudan yararlanmak için kızaklar imal edilmiştir. Başlangıçta başarı ile kullanılan kızaklar, daha sonraları ağır yükler için istenilen kolaylığı sağlayamamış ve bu yükleri hareket ettirebilmek için döndürülen ağaç kütüklerinden yararlanılmaya başlanmıştır.
Bundan sonraki gelişme döneminde tekerlek keşfedilmiş ve kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonra ise hayvanla ve traktörle çekilen tekerlekli araçlar geliştirilmiş ve kullanılmaya başlanmıştır.
Bu araştırma ve geliştirme çabalarının son aşamasında yani günümüzde artık kendi motorlu ve ayrıca motorlu araçlarla çekilebilen taşıma araçları geliştirilmiş ve uygulamaya konulmuştur.











2- TARIMSAL TAŞIMACILIK İLE İLGİLİ ÖZELLİKLER

Tarım işletmesinde; tohumun tarlaya, ürünün tarladan işletme merkezine, pazara, değirmene taşınması, akaryakıtın işletme merkezine getirilmesi, gübrenin tarlaya götürülmesi, hayvansal ürünlerin ve yemlerin taşınması, işçilerin tarlaya getirilip götürülmesi vb. işler büyük oranlı bir zaman gerektirmektedir.
Günümüzde motorize olmuş işletmelerde bütün bu taşıma işleri traktörün arkasına bağlanan araba ile yapılmaktadır. Bu nedenle son dönemlerde tarım arabası, tarım işletmelerinin vazgeçilmez bir aracı durumuna gelmiştir.
Genelde tarım işletmelerinde traktörün kullanılma zamanının % 63’ünü taşıma işleri almaktadır. Ülkemizde 1985 yılı istatistiklerine göre 583 974 adet Traktör ve 525 790 adet tarım arabası bulunmaktadır. Dolayısıyla her 100 Traktöre 90 tarım arabası düşmektedir.

3- TARIM ARABASININ TANIMI

Tarım arabası tarım işletmelerinin taşıma hizmetlerinde kullanılan hareket şekli yönetmeliklerle sınırlandırılmış bulunun araçtır. Diğer bir ifadeyle bir tarım traktörü tarafından çekilen ve tarım işletmelerinde üretilen veya işletmeye taşınacak ürün ile diğer materyali ve ayrıca tarımsal işletmeler için insan taşımasında kullanılan seyir güvenliğini sağlayacak bir fren düzeni ve karayolları trafik mevzuatında öngörülen trafik işaretleriyle donatılmış ve en çok 27 ila 32 km./h’lik bir hızla hareket edebilen tekerlekli araca tarım arabası denir.

4- TARIM ARABALARININ SINIFLANDIRILMASI
Tarım arabaları TS 585’e göre sınıflandırılmıştır.
Buna göre tarım arabaları;
A. Dingil sayılarına göre
1.Bir dingilli tarım arabası
Faydalı yükleri (ton): 2, 2.5, 3, 4
2.İki dingilli tarım arabası
Faydalı yükleri (ton): 2, 2.5, 3, 4, 5, 6


B. Kasa malzemesine göre
1.Devirmeli
a. Arkaya devirmeli
b. Yana devirmeli
c. Hem arkaya hem de yana devirmeli
2. Devirmesiz

5- TARIM ARABALARININ ÖZELİKLERİ

5.1- İki Dingilli Tarım Arabasının Özellikleri
Yüksek taşıma kapasiteleri için daha elverişlidir.
Tarlada kolayca tesbit edilebilir.
El ile manevra yaptırması kolaydır.
Traktörün askı düzenine kolayca bağlanabilir.
İki veya daha fazla tarım arabasının arka arkaya bağlanarak bir traktör tarafından çekilmesi olanağı vardır.
Küçük ve orta kapasitelilerinin yan kapakları çıkarılır.
Daha büyük dönme alanına ihtiyacı vardır.
Traktörle manevra yapmaya özellikle geri gidişlerde zorluk gösterir.


















PROJE RAPORU

TAŞITIN

Cinsi: : 4 tonluk çift akslı tarım arabası

AĞIRLIKLAR

Azami Yüklü Ağırlık : 5494 kg.
Net Boş Ağırlık : 1494 kg.
İstiap Haddi : 4000 kg.
Azami Dingil Ağırlığı : 2834 kg.
Ön Dingil Kapasitesi : 3000 kg.
Arka Dingil Kapasitesi : 3000 kg.
Yüklü Ön Dingil Ağırlık : 2660 kg.
Yüklü Arka Dingil Ağırlığı : 2834 kg.
Ön Dingil Boş Ağırlığı : 820 kg.
Arka Dingil Boş Ağırlığı : 674 kg.

LASTİKLER

Adedi : 4
Ebadı : 7.50 x 16
Kat Adedi : 10


BOYUTLAR

Azami Uzunluk : 5440 mm.
Azami Genişlik : 2010 mm.
Azami Yükseklik : 1760 mm.
Kasa ön ucu ile ön dingil arası mesafe : 650 mm.
Kasa arka ucu ile arka dingil arası mesafe: 850 mm.
Dingiller arası mesafe : 2500 mm.




Yukarda özellikleri belirtilen araç, Karayolları Trafik Kanunu araçların imal, tadil montajı hakkındaki yönetmelikte belirtilen teknik şartlara uygun olarak imal edilmiştir.

by.NaMe
19-05-2008, 01:17 AM
AZAMİ YÜKLÜ AĞIRLIĞIN TAYİNİ

İmalatı yapılan araç 4000 kg. yük taşıyabilecek şekilde dizayn edilerek hesapları yapılmıştır.
Araç iki dingilli olup her dingilde ikişer adet 7.50 x 16 ebadında 10 kat remork lastiği bulunmaktadır. Uluslar arası lastik taşıma kapasitelerine ve TSE 585’de bir adet 7.50 x 16 ebat, 8 kat lastik 1500 kg.lık bu yükü taşıyabilmektedir. Buna göre;
1500 x 4 = 6000 Kg. olmaktadır.

Araç motorsuzdur. Yeni imalat olduğu için, istiab haddinin 4000 kg. olacağı önceden kabul edilmektedir. Bu kabule göre dingil, makas, firen, şasi, çeki okunun kifayetli olup olmadığı kontrol edilecektir. Bu nedenle azami yüklü ağırlığın lastik kapasitesine göre durumu;
Net ağırlık + İstiap haddi = AYA = 1494 + 4000 = 5494 kg. < 6000 kg.


Azami Yüklü Ağırlık 5494 kg. kabul edilir.

İSTİAP HADDİ :

İstiap haddi = Azami Yüklü Ağırlık – Net Boş Ağırlık

IH = 5494 – 1494 = 4000 kg.


DİNGİL YÜKLERİNİN KONTROL HESABI

L

L/2 L/2

D E

IH










a l b



İH = 4000 kg.
L = 4000 mm.
b = 850 mm.
a = 650 mm.
l = 2500 mm.
D = 1350 mm.
E = 1150 mm.

Ön Boş Ağırlık: 820 kg.
Arka Boş Ağırlık : 674 kg.
Net Ağırlık : 1494 kg.

Ön ve arka ağırlıklara göre moment alınır ve boş ağırlıklar ilave edilirse dingil yükleri bulunur.

IH x E 4000 x 1150
Pön = ----------------- = -------------------- = 1840 kg.
l 2500


Pön = 1840 kg. bu değer boş ağırlığı ilave edilirse

Pön Yük = Pön + Pön Boş = 1840 + 820 = 2660 kg. < 3000 kg.

IH x E 4000 x 1350
Parka = ------------ = -------------------- = 2160 kg.
l 2500


Parka = 2160 kg. bu değere arka boş ağırlığı ilave edilirse

Parka Yük = Parka + Parka Boş = 2160 + 674 = 2834 < 3000 kg.


Dingil yükleri lastik kapasitelerinden küçüktür.


ŞASİ MUKAVEMET HESABI

Çerçeveyi meydana getiren kirişler birbirlerinden bağımsız değildirler. Bunun için basit bir eğilme zorlanmasından farklıdır.

Çerçevenin mukavemeti için genel olarak sadece boyuna kirişlerin kontrolü yeterli olacaktır. Karşılaştırma için iki noktadan yataklanmış eşit yayılı yük altında çalışan kiriş durumu nazara alınmıştır. Kiriş kesitinin her tarafta aynı olduğu kabul edilecektir.

Boyuna kirişin yükleme durumu ve geometrik durumları

L




a l b
L = 4000 mm.
a = 650 mm.
l = 2500 mm.
b = 850 mm.

Boş Ağırlık GB = 1494 kg.
İstiap Haddi G = 4000 kg.
Azami Yüklü Ağırlık GTA = 5494 kg.

Tek kiriş için hesaplanacak değerler;

G = 4000 kg.
%25 aşırı yük % 25 G = 1000 kg.
GB = Boş Ağırlık = 1494 kg.
+

GTA = 6494 kg.
2P1 Yaylanmayan Kütle 330 kg.
2P2 6164 Kg.

Bir kirişe gelen dinamik yük;

P = nd x P2
nd = 1,4 darbe faktörü (DELİGÖNÜL, Fahri, Taşıma ve İletim Tekniği, ADANA-1995)
2P2 = 6164 ise P2 = 3082 kg.

P = 1,4 x 3082 = 4314 kg. Buradan q birim yükü bulunur.

P 4314
q = -------- = ----------- = 10,78 kg/ cm
L 400


A – B MESNETLERİNE GELEN MESNET KUVVETLERİ


q
A = -------- [ (a + l )2 – b2 ]
2 l

10,78
A = --------- [(65 + 250 )2 – 852 ] = 1983 kg.
2 x 250

B = P – A ‘dan B = 4314 – 1983 = 2331 kg.

Şasi üzerindeki moment dağılımı ile ilgili önemli noktalara ait önemli koordinatlar bulunursa

1 1
Xc = --------- [(a + l)2 – b2] = ----------- [ ( 65 + 250 )2 – 852 ]
2.l 2 x 250

Xc = 184 cm.

X01 = Xc + Ö Xc2 – 2 x a x Xc = 284 cm.


X02 = Xc - Ö Xc2 – 2 x a x Xc = 84 cm.


Yatak noktalarındaki momentler

q x a2 10.78 x 652
Ma = ----------- = --------------- = 22772 kgcm.
2 2

q x b2 10.78 x 852
Mb = ----------- = --------------- = 38942 kgcm.
2

Yatak noktaları arasındaki kritik moment Xc dedir.

A2 19832
Mc = ----------- - A x a = ------------- - 1983 x 65 = 53493 kgcm. bulunur.
2q 2 x 10,78

İki adet çerçeve profili olarak NPU malzeme seçildiği için NP 12 U için
WX = 60,7 cm3 alınır. (NİEMAN, Ing. G., Makina Elemanları, 1973)
sEm. = C 37 için = 1260 Kg/cm2dir. (DELİGÖNÜL, Fahri, Taşıma ve İletim Tekniği, ADANA-1995)

MC(MAX) 53493
WX. = ------------- = --------------- = 42,45cm3
sMAX 1260

Wx < W120 42,45 cm3< 60,7 cm3 Şasi uygundur.

L




a l b


Ma = 22772 Mb = 38942







Mc = 53493



1282,3 kg. 916,3 kg.






700,7 kg.


1414,7kg.

DİNGİL MUKAVEMET HESABI

Dingilin mukavemet yönünden en kritik kesiti yastıkların bulunduğu kesittir. Yastık yerleri iz genişliklerine göre değişebilmektedir. Şasi üzerindeki yük yastıkların üzerinden şasiye geçer.
Dingil yükü şasiden gelen yük ile (tekerleklerde dahil öz ağırlığının toplamın eşittir.)
GTA 5494
PS = -------- = --------- = 1373 kg.
4 4

Dingil yükünün hesabında aşırı yüklenmeye karşıda kontrol edilecektir. Dingil ile çerçeve arasında makaslar vardır. Yaylanan kütlenin tekerlek başına düşen ağırlığı P2 ise, tekerlek ve dingil ağırlıklarına da P1 denirse;

P2 = Ps - P1 = 1373 – 525 = 848 kg.

Tekerleklerdeki Sevk Kuvveti (S);
Y = 0,6 Max. sürtünme katsayısı (DELİGÖNÜL, Fahri, Taşıma ve İletim Tekniği, ADANA-1995)

S = Y x PS = 0,6 x 1373 @ 824 kg. bulunur.

Çevre Kuvveti (T);

T = Y x PS = 0,6 x 1373 @ 824 kg.
a





G



L
T


PS PS


PS , S, T, kuvvetleri altında zorlanan dingil yastığın bulunduğu yerden bağlanan serbest bir kiriş gibidir.

Dingilin eğilmeye karşı kontrolü

Mep = PS x a = 1373 x 25,5 = 35011 kgcm.

PS kuvvetinin sebep olduğu eğilme momenti

RLastik= 7,5 x 2 + 16 = 31 inc. @ 80 cm. r = 40 cm.

Mes = S x r = 1373 x 40 = 54920 kgcm.

Dingili buran momentin değeri

Md = T x r = 824 x 40 = 32960

Eğilme momentinin bileşkesi

ME =ÖMep2 + Mes2 = Ö 350112 + 549202 = 65130 kgcm.

Mukayese eğilme momenti

MM = 0,35 x ME + 0,65 x Ö Mep2 + (b x Ms)2

MM = 0,35 x 65130 + 0,65 x Ö 651302 + (0,9 x 54920)2 @ 75940 kgcm.

En büyük gerilme

MM
smax. = -------- den;
W

Dingil malzemesi kare borudur. Dingil malzemesi et kalınlığı 3 mm.dir.

70




70





W = a3 / 6 = 73 / 6 @ 57 cm3

C 34 dingil malzemesi sEM. = 2550 kg / cm2 Yayılı dingillerde emniyet katsayısı 1,5 dir. (DELİGÖNÜL, Fahri, Taşıma ve İletim Tekniği, ADANA-1995)

2550
sem. = --------
1,5

MM 75940
W = ---------- = --------------- = 44,6 cm3
sem. 2550 / 1,5


44,6 cm3 < 57 cm3 Dingil emniyetlidir.

FİREN SİSTEMİNİN HESABI

Frenleme esnasında römorktan traktöre gelen atalet kuvvetlerinin traktörü savurmasını önlemek ve traktörün kolay yönetilebilirliğini bozmamak için tarım römorku frenlenmelidir.
Tarım römorklarında genellikle mekanik etkili iç yanak freni kullanılır.
Tarım römorkunda çeki çatalına bağlı olarak çalışan otomatik ( Çarpma freni ) düzeni vardır.
Fren sistemi: Ön dingilde iki tekerde fren mevcuttur.
TS. 585’de bir tarım arabasının negatif ivmesi –2,5 m/sn2 olması gerektiği bildirilmiştir. Buna göre Frenleme kuvveti;

Wt x a 6494 x 2,5
FF = ---------- = -------------------- = 827 kg.
g x z 9,81 x 2

Frenleme momenti;

Mf = FF x R = 827 x 40 = 33080 kgcm.

Tekerlek sürtünme direnci

Kumlu yolda m= 0,10 alınırsa; (DELİGÖNÜL, Fahri, Taşıma ve İletim Tekniği, ADANA-1995)

Wt 6164
FÇ = µ x -------- = 0,10 ---------- = 308,2 kg.
Z 2

FÇ < FF de frenlenen tekerlek bloke olur.
Şase yolda µ = 0,50olduğuna göre; (DELİGÖNÜL, Fahri, Taşıma ve İletim Tekniği, ADANA-1995)

6164
FÇ = 0,50 --------- = 1541 kg. FÇ > FF Tam frenleme
2

Balata yüzey hesabı

µ = 0,50 alındığında FÇ = 1541 kg. dır. Balatanın sürtünme katsayısı 8 kg./ cm2 olduğu için balata yüzeyi; (DELİGÖNÜL, Fahri, Taşıma ve İletim Tekniği, ADANA-1995)

FÇ 1541
Sb = ----------- = ----------- = 96,3 cm2.
Fb x 2 8 x 2

Kullanılan balata yüzey genişliği 6 cm. dir. Balata uzunluğu 300 mm kampana uzunluğuna eşittir.

2 x p x R 2 x 3,14 x 30
Lb = -------------- x 145 = ------------------ x 145 = 38 cm.
360 2 x 360

Kullanılan balata yüzeyi S1b = C x Lb = 6 x 38 = 228 cm2

228
------- = 2,4 kat daha büyüktür.
96,3

by.NaMe
19-05-2008, 01:17 AM
MAKAS HESABI

L / 2


h b


L = Yay boyu = 100 cm.
h = Yay kalınlığı = 7 mm.
b = Yay genişliği = 60 mm.
n = Yay yaprak adeti = 12 adet.


(Wt x 1,25) x KÇ x KY 5494 x 1,25 x 2 x 1,07
Pmax. = --------------------------- = ------------------------------ = 3674 kg.
4 4

KÇ : Çarpma Katsayısı (2,0) (DELİGÖNÜL, Fahri, Taşıma ve İletim Tekniği, ADANA-1995)
KY : yaprak yay sayısı ve yağlama durumuna göre sürtünme yüklenmesi @ %7 (DELİGÖNÜL, Fahri, Taşıma ve İletim Tekniği, ADANA-1995)
L : Yay uzunluğu = 100 cm.

Pmax. x L 3674 x 100
Mmax. = ------------ = --------------- = 91850 kgcm.
4 4

smax. 2768 kg/cm2
Emniyetli gerilme; sem. = ------------ = ----------------- = 1384 kg/cm2
Kmalz. em. 2

(DELİGÖNÜL, Fahri, Taşıma ve İletim Tekniği, ADANA-1995)


Mmax. 91850
W = --------- = ----------- = 66,36 cm3
sem. 1384

b x (h x n)2 6 x (0,7 x 12)2
WM = ---------------- = -------------------- = 70,56 cm3
b 6


WM > W Makaslar emniyetlidir.

ÇEKİ OKU HESABI


Çeki oku traktörle römork arasındaki bağlantıyı sağlayan bir elemandır. Kopması büyük tehlikeler yaratır. Bunun için konstriksüyon ve hesaplara gereken itina gösterilecektir.

Çeki okunun mukavemet hesapları

Çeki oku değişken yüke göre hesap edilir. Frenleme ve ivme esnasında lastik tekerlek ile toprak arasındaki sürtünme ve kat sayısının kritik değeri için teorik çeki oku kuvveti
Gt x Gta Gt: Traktör ağırlığı 2500 kg.
D = ---------------- Gta: Römork azami yüklü ağırlığı 5494 kg.
Gt + Gta

2500 x 5494
D = ------------------- = 1718 kg.
2500 + 5494


L3
L1
L2








A






100

Çeki okunun çeki ve basıya ait kontrolü

Çeki okunun sabit yüke göre kontrolü;
Bu durumda gerilme
nd x D x L1 nd: 1,4 darbe faktörü (DELİGÖNÜL, Fahri, Taşıma
AA = ----------------- ve İletim Tekniği, ADANA-1995)
2 x sA x L2 D: 1718 kg.
L1: 1625 mm
L2: 1245 mm.
AA = 2,57 cm2 L3: 1800 mm.

Kullanılan 65 x 42 U profilin kesit alanı 9,03 cm2 dir. (NİEMAN, Ing. G., Makina Elemanları, 1973)

AA < A 2,57cm3 < 9,03 cm2

Çeki okunun iki yönlü yüke kontrolü
Bu durumda gerilme
0,6 x D x L1
sa = ------------------ = 74,49 kg. / cm2
2 x A x L2

sBem. = 610 kg/cm2 dir. (DELİGÖNÜL, Fahri, Taşıma ve İletim Tekniği, ADANA-1995)

sa < s Bem. 74,49 kg/cm2 <610 kg/cm2

Çeki okunun burulmaya göre hesabı

Deney ve tecrübeler göstermiş ki kötü şartlar altında çeki okuna gelen kuvvet D kuvvetinin iki katına çıkabilmektedir.
Çeki okundaki adsal (burulma) gerilme
D L1
sba = --------- x ---------
A L2
Müsaade edilen burulma gerilmesi çeliğin cinsine ve narinlik derecesine göre değişir.

1718 162,5
sba = -------- x -------- = 248 kg. / cm2
9,03 124,5

sba < s Bem. olmalıdır.

NP 65 U nun atalet yan çapları tablolardan alınır.

lX = 2,52 cm lY= 1,25 cm. (NİEMAN, Ing. G., Makina Elemanları, 1973)

B x H3 – b x h3 4,2 X 6,53 - 3,75 X 5,13
Ix = -------------------- = ----------------------------------- = 47,8 cm4
12 12
Ix 47,8
lX = -------- = ----------- = 18,96
lx 2,52

Ç. 37 için sem: = 800 kg/cm2 olduğundan; sba. < sem. 248 kg/cm2 < 800 kg/cm2 (DELİGÖNÜL, Fahri, Taşıma ve İletim Tekniği, ADANA-1995)
Burulmaya karşı emniyetlidir.

B


H = 6,5 cm.
h = 5,1 cm.
H y B = 4,2 cm.
h b = 3,75cm.
x





b

sbem. 800
n = ---------- = ------------ = 3,22 kat daha emniyetlidir.
sba 248


Çeki gözü hesabı

Çeki gözünün zorlanması konstriksiyona bağlıdır. Yuvarlak demirden yapılan gözde AO kesiti kritiktir.





nd x D
sO = -----------
AO

Bağlantısına göre gerçek çeki kuvvetine göre kontrol edilmesi gerekir.

p x d2
AO = ------------ d = 5,5 cm.
4 nd : 1,4 (DELİGÖNÜL, Fahri, Taşıma ve İletim Tekniği, ADANA-1995)
D: 1718 kg.

p x 5,52
AO = ----------- = 23,7 cm2
4

1,4 x 1718
sO = --------------- = 101,4 kg. / cm2
23,7

Ç. 37 için sOem = 610 kg/cm2 dir. (DELİGÖNÜL, Fahri, Taşıma ve İletim Tekniği, ADANA-1995)

sOem > sO 610 kg. / cm2 >101,4 kg. / cm2

Göz ve mafsallardaki demirlerin kesilmeye karşı kontrolü

Özek demirindeki adsal gerilme
2 x D
tgo = ------------- < tDem. d2 = 4 cm.
p x d22 d1 = 3 cm.

2 x 1718
tgo = ------------- = 68 kg. / cm2
p x 42

Mafsaldaki kayma gerilmesi

D L1 1718 178,45
tmo = ----------- x -------- = ------------- x ------------ = 61,3 kg. / cm2
p x d12 L2 3,14 x 32 176,9


61,3 kg. / cm2 < 610 kg. / cm2 (DELİGÖNÜL, Fahri, Taşıma ve İletim Tekniği, ADANA-1995)


Çeki oku yay hesabı

Uzunlamasına ekseni doğrultusunda bir P kuvveti ile çekilen veya basılan yay burulmaya zorlanır.
Yayın üzerine etkiyen değişken yükün değeri P1, bu yükün altındaki esneme:

8 x P1 x D3 x n GTA a
f = ------------------ den P1 = ----------- x ---------
D4 x G g 2





D
P1




d
GTA = 1494 kg. tarım arabası boş ağırlığı
g = 9,81 kg. / cm2
a = 2,5 m / sn2
1494 2,5
P1 = ---------- x -------- = 190 kg.
9,81 2
D = Yuvarlanma çapı 55 mm.
d = Yay çapı 10 mm.
n = Sarım sayısı 8 adet
L = Yay boyu 240 mm.
G = Yay kayma gerilmesi modülü 8,3 x 103 kg. / mm2

8 x 190 x 553 x 8
f = ------------------------- = 24,37 mm.
104 x 8,3 x 103

Yayın maksimum yüke dayanımı

8 x p x D 8 x 190 x 55
t = ------------------ = ------------------ = 26,62 kg. / mm2
p x d3 3,14 x 103

Tel çapına bağlı olarak tEM. = 80 kg. / mm2 alınır. (Makina Mühendisleri Odası, Yayın no: 104, Tarım Arabası Hesap ve Konstrüskiyon Esasları, İSTANBUL 1976)

t < tEM. 43 kg. / mm2 < 80 kg. / mm2

RULMAN HESABI




P/2





F


Tekerlek çiftine binen yük tek aks kapasitesinin yarısı kadardır. Yani P/2 kadardadır.
P = 3000 / 2 = 1500 kg.
A kuvvet çifti ile F eksenal yükünü birlikte karşılamak üzere eş değer bilye yükleri
İç bilya: P1 = 2,1 x P P1 = 2,1 x 1500 = 3150 kg.
Dış bilya: P2 = 1,6 x P P2 = 1,6 x 1500 = 2400 kg. bulunur.

Hem radyal hem de eksenal yükleri karşılaması için konik makaralı yataklar kullanılacaktır.

Yukarıdaki hesaplanan eşdeğer yükleri karşılayacak şekilde rulman kataloglarından aşağıdaki rulmanlar seçilmiştir.

İç rulman = 32211
Dış rulman = 32208

by.NaMe
19-05-2008, 01:17 AM
Otel İsletmelerinde Stres
I. ÖZET

Bu çalışmanın amacı, stresin otel işletmeleri üzerindeki bireysel ve örgütsel etkilerini ölçmek ve işletmelerindeki stres kaynaklarını bulmaktır. Araştırma, Ankara’da faliyet gösteren dört ve beş yıldızlı 5 adet otel işletmesinde çalışmakta olan işgörenler üzerinde yürütülmüştür. Her bir otele 20 adet anket verilmiş dağıtılan 100 anketten 72 adedinden cevap alınmıştır. Bu yolla elde edilen veriler Spss istatistik programında analiz edilerek bazı sonuçlara ulaşılmıştır. Araştırmada sonuç olarak, maddi koşulların yetersizliğinin , iş güvenliği, personelin çalışma arkadaşları ile yaşanan problemlerin, yöneticilerle yaşanan problemlerin, hizmet sektörünün özelliklerinden kaynaklanan problemlerin otel işletmelerinde stres yaratığı saplanmıştır.

II. GİRİŞ

Otel işletmeciliği, hizmet sektörünün özellikleri bakımından gerek yöneticiler gerekse işgörenler üzerinde yüksek düzeyde stres yaratan bir işletmecilik alanıdır. Stres düzeyinin yüksek olmasında, üretimde tam anlamıyla otomasyona gidilemesi, müşteri-işgören-yönetici arasında üçlü bir ilişki bulunması, talep dalgalanmalarının sık sık yaşanması, üretilen hizmetin depolanamaması gibi faktörler etkilidir.

İşletme yönetiminin temel amaçlarından birisi olan karlılığın, dolayısıyla verimliliğin artırılması için, işletme içi stres düzeyinin dengelenmesi gerekmektedir. Dengelenmesi gerekmektedir çünkü işletmeler için hem aşırı stresin hem de sıfır stresin tehlikeli olduğu bilinmektedir. Stresin dengelene bilmesi için öncelikle stresin doğasının anlaşılması gerekmektedir. Çünkü stres yaratan binlerce bireysel ve örgütsel etken bulunmaktadır. Yöneticiler stres yönetimi kapsamında, öncelikle stresin kaynağını tespit etmeli, daha sonra stres düzeyini dengelemek için greken stratejileri uygulamalıdır. Bu yolla örgüt içi stres dengelenebilir dolayısıyla verimlilik artırılabilir.
III. – İLGİLİ LİTARATÜR (STRES, KONTROLÜ ve YÖNETİMİ)
1. Tanımı ve Özellikleri
Latince kökenli bir kelime olan stres hemen tüm ülkelerin gündelik dillerine girmiş, farklı sosyo-kültürel özelliklere sahip insanlar tarafından kullanımaktadır. Öncelikle felaket, bela, dert, keder gibi durumları ifade etmede kullanılan bu kavrama daha sonra farklı bir anlam yüklenmiştir. Objelere, kişilere, organlara ve ruhsal yapılara uygulanan baskı, güç ve zorlamayı açıklamak için stres kavramı kullanılmaya başlanmıştır. Stres kavr*****, öncelikle fizik ve mühendislik bilimlerinde daha sonra ise tıp, biyoloji, psikoloji ve yönetim bilimlerinde yer verilmiştir (Torun,1997,s.43).
Stresi fizyolojik açıdan inceleyen ve stresle ilgili araştırmaların öncülerinden kabul edilen Hans Selye stresi “ İnsan vücudunun herhangi bir talebe karşı verdiği belirgin olmayan tepkidir” şeklinde tanımlamıştır.
Piskolojik açıdan Lazarus, stresi tüm insan ve hayvanlarda yoğun ve sıkıntı veren bir sonuç yaratan, davranışları da önemli ölçüdeetkileyen evrensel bir olay olarak tanımlamaktadır. Ayrıca stresin, farklı koşullara göre olumlu ve olumsuz özellikleride çıkabilmektedir.Selye olumlu stresi “eustres”, olumsuz stresi ise distres olarak tanımlamaktadır.1984 yıllında Hann stresi “insanın içinde yaşadığı ortamı kötü olarak değerlendirmesi sonuçu içine düştüğü tutumdur.” Diye tanımlamıştır.(Himmetoğlu ve Kırel,1994,s:3)
Stres tanımlamalarının bir başkası ise stres, kişinin bedensel ve ruhsal sınırlarının tehdit edilmesi ve zorlanması ile ortaya çıkan bir durumdur. (Baltaş ve Baltaş,1995,s.23)
Tanımları çoğaltmak mümkündür.Bütün bu tanımlar incelendiğinde stresi organizma için olumsuz , sağlığı bozan bir durum olarak tanımlayabiliriz.
İçinde bulunduğumuz 21.yüzyılın zor, rekabetçi, aşırı çalışmaya dayalı endüstriyel yaşamı, iş yerimizde stres faktörünün daha belirgin şekilde ortaya çıkmasına yol açmış ve insanları tehdit eden bir büyük tehlike olarak belirmiştir.
İş ortamı strese her zaman elverişlidir. Bir iş’de bireyden pek çok şey ya da çok az şey istenmesi stres yaratır. Açıkçası işin her yönü strese yol açabilir. Aşırı sıcak, gürültü, ışık, ya da çok az sorumluluk, çok fazla ya da az iş, aşırı veya az denetim insanlarda strese neden olabilir. Ancak stres bireyden bireye farklılıklar gösterebilir. Örneğin aynı mesleğe sahip bireylerin stresli bir durum karşısında aynı tepkiyi vermesi beklenemez. Yüksek başarı güdüsü olan biri için işle ilgili gerilimler onun başarı güdüsünü kamçılarken, bir başkası bu durumla başa çıkabilme yetersizliğinden stres duyabilir. Kısaca stres duymada kişisel farklılıklar önemli bir olgudur.

Stresin birey üzerinde tamamiyle olumsuz etkisi olduğunu söylemek mümkün değildir. Aşırı stresli durumlar kaçınılmaz şekilde bireye zarar verebilirken, orta düzeyde stres çoğu kez yararlı amaçlara hizmet edebilmektedir. Hatta psikolojik büyüme, başarı ve yeni becerilerin kazanılması için böylesi bir stres zorunludur da (Balcı,2000,s.16-19).

Dolayısıyla stres işletme yönetimi açısından da ele alınması gereken bir kavramdır. Çünkü, stres çalışanları doğrudan etkilemekte onların davranışlarını, verimliliklerini ve diğerleriyle olan ilişkilerini belirlemektedir. Bu doğrultuda stresi ortaya çıkaran faktörlerin, stresin farklı aşamalarının ve örgütsel stresle başa çıkmada gereken önlemlerin ele alınarak incelenmesi gerekmektedir.(Ataman,2002,s.485)
2. Stres ve İş Yaşamı
Bugünün modern toplumunda hemen hepimiz stresle doluyuzdur. Çünkü, herşeyden önce yaşamımızın büyük bir bölümünü işte geçiriyoruz. Bütün bunlara ek olarak çoğumuz işimizde tatmin ve kimlik ararız. Bu nedenle iş yaşamındaki stres ile iş dışı stres ayrımı oldukça yapay kalmaktadır. Bu ikisini birbirinden ayırmak hemen hemen imkansızdır. Yapılan bir araştırmada A.B.D.’de doktor ziyaretlerinin üçte ikisinin strese ilişkin olduğu görülmüştür. İkinci olarak bazı işlerin, örneğin hava trafiğini denetleme, polis, itfaiyeci, acil servis doktorları gibi, yüksek düzeyde stres doğurduğu doğruysa da; az stres yapan ya da yaratmayan iş bulmak oldukça zordur. Son olarak ekonomideki dramatik değişiklikler, artan yabancı rekabeti, yeni teknolojik buluşlar ve enflasyon gibi nedenler örgütlerde ve insan yaşamında birçok düzenlemeler yapmayı zorunlu kılmıştır. Bütün bunlar stres doğurucu ve arttırıcı etkiler ortaya çıkarmıştır(Can,1994,s.280).
3. Stresi Ortaya Çıkaran Faktörler
Stres çeşitli nedenlere bağlı olarak çıkabilir. Bu nedenlerin bazıları bireyin kendisi ile ilgili, bazıları bireyin içinde bulunduğu iş çevresi ile ilgili, bazıları ise bireyin yaşadığı genel çevre ile ilgilidir.

3.1 Bireyin Kendisi ile İlgili Stres Kaynakları
Bireyin kişiliği, sağlık durumu, yaşı, ailevi durumu ve yaşam tarzı stresle yakından ilgilidir.
Stres karşısındaki duyarlılık bireyden bireye farklılık göstermektedir. Bazı kişilik özellikleri strese duyarlılığı arttırırken, bazı kişilik özellikleri bu konudaki duyarlılığı azaltmaktadır. Bazı uyarıcılar bazı bireyler tarafından stres yapıcı olarak algılanırken bazı bireylerde nötr etki yapabilir. Yine bireylerin stresle başa çıkmadaki becerileri de birbirinden farklıdır.(Ataman,2002,s.72)
3.1.1 Motivasyon Etkileri
Bireylerin yaşamlarında gidermeleri gereken biyolojik ve psikolojik gereksinimleri vardır. Bu gereksinmelerinin eksikliği halinde kişi uyarılır ve davranışa geçer. Bu davranış ihtiyacın tatmin edilmesi içindir. Eğer davranış ihtiyacı tatmin ederse kişinin doyumu sağlanır.
Organizasyonlarda bireyin birincil ve ikincil ihtiyaçlarının tatmin edilmesi gerekir. Aksi takdirde kişi strese girer ve verimliliği düşer. Hatta stres güdülemeyi ve işi tam olarak yapmayı olumsuz yönde etkileyen, kazaları arttıran bir etmendir.
Stres ve motivasyon karşılıklı ilişki içindedir. Motivasyon olmazsa stres oluşur. Stres oluşursa motivasyon olmaz(Baltaş ve Baltaş,1995,s.32).
3.1.2 Duygusal Sebepler
Duygusal stres, kişinin korkunç bir şey olmasını beklemesidir. Henüz ortada olumsuz bir şey yoktur, fakat kişi istemediği şeyin çok yakında gerçekleşeceğini düşünür. Düşüncelerinde kendine stres yaratmasıyla duygusal stres başlar. Kişilerin olabileceğini düşündüğü sebepler yapay sebeplerdir. Mesela, kişinin hiç gereği yokken başarısız olacağını düşünmesi ya da sevdiği birinin öleceğini düşünmesi birer stres kaynağıdır. Düşüncenin olabilme ihtimali de vardır, olmama ihtimali de.
Duygusal stres kişiden kişiye farklılık gösterir ve benzer olaylar kişiliklerine farklı yansır çünkü bu kişilerin yaşamları ve değer yargıları farklıdır.
Zaman baskısı da duygusal strese neden olur. Kişiler yapacakları işleri zamana göre planlar. Bazı insanların dakikaları bile çok kıymetlidir. Yapacağı işi planladığı zamanda bitiremeyen veya önlerine engel çıkan kişiler strese girerler.
Zaman baskısıyla duygusal stres yaşayan kişiler trafikten dolayı bile stres yaşayabilir.
Organizasyonlarda kişilerin zaman ve baskısını yaşamamaları için iyi planlama yapmaları ve yapacakları işleri bu zaman dilimlerine sığdırmaları gerekir.
Sezgiler de duygusal strese neden olabilir. Birey eğer gerçekleşme olasılığı yüksek olan bir olayı kendisi için olumsuz olarak değerlendirirse veya tam olarak zararlı olarak değerlendirirse duygusal strese girer. Mesela, patronu, işyerindeki diğer şeflerle tartışan bir şef ortada hiçbir şey olmamasına rağmen kendisinin patronla bir problemi olacağını düşünerek strese girer.
Bazen de istenmeyen olayların yaklaşmasından dolayı kişi strese girer. Mesela, ay başında ev sahibinin arayacağını düşünen kişi strese girer.
Bunlardan başka durumsal belirsizlikler de stres kaynağı olabilir. Bireyler içinde bulundukları durumdan sonraki zaman diliminde ne olacağını bilmek isterler. Eğer birey gelecek için kaygı taşıyorsa, bu kaygı stres yaratır. Mesela, asabi müdürü tarafından bir konuyu görüşmek için odasına çağrılan şef neyle karşılaşacağını bilmediğinden strese girer. Duygusal belisizliği her insan zaman zaman yaşar. Fakat bazıları diğerlerine göre daha yoğun yaşar.
Etkileşim de duygusal stresin bir nedenidir. Etkileşimle kaynaklanan streste asıl kaynak bir başka kişidir. İşyerinde insanlar bir arada olarak diğer kişilerle görüşmek, sorunlarını paylaşmak isterler. Fakat bireylerin birlikte yaşama ihtiyacı kadar yalnız kalma ihtiyacı da vardır. İşyerinde kişiler bazen bu yalnız kalma ihtiyaçlarını karşılayamazlar. Mesela, kişi yalnız başlarına kalmak ya da başkalarından uzak bir iş yapmak ister. Fakat çevresi ona bu olanağı tanımaz. Böyle bir durumda ortaya istenmeyen zamanda etkileşim çıkar. Ayrıca ,eğer yorgun bir halde işinden çıkıp eve dinlenmek için giden birey evde misafirle karşılaşırsa, bu ona stres yaratır.(Ataman,2002,s.72)
Kişinin iç dünyasında düşündüğü, hissettiğiyle dışarıya karşı gösterdiği, söylediği duygu ve düşünceler arasındaki fark, onun yaşamındaki önemli bir stres kaynağını oluşturur. Iç dünyasını, yani gerçek duygu ve düşüncelerini ifade edebilen bireyin, iç dünya dış dünya farkı pek yoktur. Bu nedenle bireyin yaşamında varoluş stresi azdır. (Cüceloğlu,2002,s.78)
3.1.3 Bireysel Etkenler
Kişinin iş dışında yaşadığı sorunlar ve edindiği deneyimler onun işine etki eder. Bu tür etmenler çalışanların kişisel yaşamından kaynaklanır.
Bireysel stres kaynaklarından biri ailevi sorunlardır. Evlilik içi sorunlar, ilişkilerin kopması, çocukların eğitiminden doğan zorluklar çalışanların işine taşıdıkları bireysel sorunlardır.
Ekonomik sorunlardan kaynaklanan bireysel etmenler kişinin finansal gücünün aşmasından doğar. İnsan ihtiyaçları sonsuz olduğu için kişinin kazandığı hiçbir zaman yetmez. Çalışanların yaşadığı ekonomik sıkıntılar onun işine de yansır ve onun iş yerindeki verimini düşürür. Ayrıca bireyin çalıştığı yerden aldığı ücret eğer ihtiyaçlarını karşılamıyorsa bu onu strese iter.
Kişinin hayatında aile fertlerinin birisinin ölümü, boşanma, hastalık, hamilelik, cinsel güçlükler, çocukların asiliği, ev değiştirme, yıllık izin, uyuma bozuklukları gibi sorunlar stres yaratabilir.
3.1.4. Bireysel Farklılıklar ve Stres Yumuşatıcılar
Stres kaynakları herkeste aynı etkiyi doğurmaz. Bazı kişiler bir sorunun üstesinden gelmede diğerlerine oranla daha başarılı olabilir. Bazı kişiler ise stres kaynağından çok çabuk etkilenebilir. Bu kişisel farklılıkları dört temel değişken içerisinde sınıflandırabiliriz. (Can,1994,s.282-284)
3.1.4.1 Demografik ve Algısal Değişkenler

Kişinin yaşı, cinsiyeti, eğitimi ve fiziksel durumu demografik özellikler olarak sayılabilir. Örneğin, birisi işini kaybetme sonucu korku duyarken bir diğeri bunu daha iyi olanaklar elde edebilme fırsatı olarak görebilir. Birisi için rekabetsel ve iddialı ortamda çalışmak bir üstünlük olarak algılanırken bir diğeri için aynı ortam diğerlerinin işini tehdit etmesi olarak görülebilir.


3.1.4.2 İş Deneyimleri

En büyük öğretmen deneyim sahibi olmaktır. Deneyim, aynı zamanda büyük bir stres azaltıcı olarak da görülür. İş deneyimlerinin stres azaltması iki türlü olabilir. Birincisi bir işte daha fazla kalanların strese dayanıklık özelliklerini elde etmesi daha olasıdır. İkincisi ise birey yıllar geçtikçe sorunların üstesinden gelme mekanizmalarını daha fazla elde eder ve geliştirir.
3.1.4.3 Kontrol Kaynağı

Örgütsel davranışı etkileyen temel kişilik özelliklerinden birisi kontrol kaynağıdır. Bazı kişiler kendi kaderlerini kendilerinin tayin edebileceğine inanırlar. Bunlar iç denetim sahibi kişilerdir. Bazılarına göre ise kaderleri alınlarına yazlmıştır. Dıştan denetime inanan bu kişilerce olaylar talih ve şans eseridir. Yapılan araştırmalarda iç denetim sahibi kişilerin daha az stresli oldukları görülmüştür.
3.1.4.4 TipA-Tip B Davranışı

1950’li yıllarda iki kardiyolog, Friedman ve Rosenman, Tip A Davranışı tarzı denen kişilik tipini saptadılar. Araştırma bulgularına göre, kolestrol yüksekliği, tansiyon ve kalıtım gibi geleneksel kalp hastalığı risk etmenleri koroner kalp yetmezliklerini açıklamada yetersiz kaldığı görüldü. Bu hastalık kalbe yeterli oksijen sağlanamamasından kaynaklanıyordu. Bu nedenle doktorlar hastalarıyla yaptıkları görüşme ve gözlem sonucunda kişi davranışı ve özelliklerini belirlemeye çalıştılar ve sonuçta Tip A Davranış Tarzı diye bir kişilik tipini buldular.(Can,1994,s.282-284)
Bu tipin özellikleri şunlardır:
· Zamanı iyi kullanma konusunda hassastırlar.
· Oldukça saldırgan ve rekabetçidirler.
· Sürekli hareket etmeyi severler ve hızlı yemek yemek alışkanlığındadırlar.
· Aynı anda iki işi yapmak isterler.
· Sabırsızdırlar ve beklemekten nefret ederler.
· İşe yöneliktirler ve işi zamanında bitirmeye önem verirler.
· Rakamlarla boğuşurlar ve başarıyı kazanma derecelerini ölçmeye çalışırlar.
· Güçlü bir motivasyonları vardır.
· Kendilerine aşırı güvenleri vardır.
· İşlerinde yüksek kaygı taşırlar.
· Çabuk karar verirler.
· Randevularına tam saatinde giderler ve başkalarında da aynı duyarlılığı isterler.
· Duyarlı bir kişilik yapıları vardır.
· Enerjilerini planlarlar.
· Az dinlenir, az spor yaparlar.
Friedman ve Rosenman’a göre bu tipin karşıtı Tip B Davranışı idi. Bu tipler yukarıda saydığımız özelliklerin tam tersine, yani, şu özelliklere sahiptirler:
· İvedilik ve sabırsızlık düşünceleri yoktur.
· Gösteri meraklısı değildirler ve sorulmadıkça başarılarını ve yaptıklarını tartışma
ihtiyacı duymazlar.
· Oyunu yarışmak için değil, hoşça zaman geçirmek için severler.
· Suçluluk duymadan dinlenirler.
· Sosyal değerler için fazla kaygılanmazlar.
· Zaman esiri olmazlar.
· Ekiple kolayca çalışırlar.
· Karar vermede aceleci değildirler.
· Özel hayatları ile iş hayatları arasında kolayca sınır koyabilirler.
· Eve döndüklerinde günlük hayattan tamamen uzaklaşabilirler.
A Tipi Davranışa sahip kişiler iş başında ve iş dışında daha çok stresli olan kişilerdir. Bu tip kişilerin koroner yetmezliğine yakalanma riskleri, diğerlerine göre iki kat daha fazladır. (Baltaş ve Baltaş,1995,s.57)
3.1.5 Yaş
Kişi yaşlandıkça çevresel ve psikolojik stresle başa çıkma gücü azalır. Beyni bilgiyi kullanmakla yetersiz kalır ve vücudu da değişimlere cevap verecek kapasitede değildir. Yani stres katlanılmayacak kadar zorlaşır. Fakat bunun dengeleyici bir gücü vardır. İnsanlar yaşlandıkça daha az hırslı olurlar ve başaramayacakları sorumlulukları yüklenmez kendilerine başaramayacakları amaçlar koymazlar.
Stresten genellikle 35-50 yaş arası etkilenir. Bu dönemlerde gençlikten kaynaklanan fiziksel güç azalmaya başlar ama yine de kariyer çabaları ve finansal çabalar en üst düzeydedir.
Diğer taraftan stres, amaçları kendileri tarafından değil de baskıcı aileleri tarafından konulan çocuklarda da görülebilir. Bu tür kronik stres ileride oldukça ciddi problemlere yol açabilir. .(Ataman,2002,s.102)

3.2 Bireyin İş Çevresinin Yarattığı Stres Kaynakları
Stres yaratan çok sayıda faktör bulunmaktadır. Çünkü insanın fizyolojik ve psikolojik dengesini etkileyen her unsur bir stres kaynağı olarak görülebilir. Bu doğrultuda, bireyin iş çevresi ve iş dışı çevresi birbirini etkileyerek stres oluşumuna neden olur. Bir diğer ifade ile stres yaratan faktörler, genel çevre unsurlarından ve çalışma hayatının niteliğinden kaynaklanmaktadır.
İş hayatında yaşanan stres hem çalışanlar açısından, hem yöneticiler açısından önemlidir. Bir diğer ifade ile bireysel ve örgütsel sonuçları vardır. Uzun süreli stres birey üzerinde fiziksel ve psikolojik olumsuz etkilerde bulunmaktadır. Çalışanların sağlığı ve onun örgüte katkısı sonunda zarar görmektedir. Araştırmalara göre stres, çalışanların işe devamsızlık etmelerine ve işten ayrılmalarına neden olabilmektedir. Dolayısı ile işyeri bundan zarar görmektedir. Çalışanlardan birinde görülen stres diğer çalışanı da olumsuz etkilemekte, böylece verimlilik azalmaktadır. Stresin azaltılması hem çalışanın örgüte katkısını arttırır, hem de çalışanların iş doyumunu yükseltir (Balcı,2000,s.108-109)
3.2.1 İş Yerindeki Kronik Stres Kaynakları
İş yaşamında strese yol açabilecek faktörler, işin yapılış şekli ile ilgili olabileceği gibi, işletmenin yapısından, fiziksel çevre şartlarından ya da bireylerin kendi özelliklerinden kaynaklanabilir. Özellikle işletmenin doğasında olan bazı özelliklerden oluşan stres kaynakları, çalışanlar için sürekli sorun yaratırlar. Kaynaklar fark edilmeyince etkili bir şekilde stresi kontrol altına almak mümkün olmaz. Bunun sonucunda da kronik stres kaynakları haline dönüşürler((Baltaş ve Baltaş,1995,s.147)
İş yerimizdeki kronik stres kaynaklarını aşağıdaki gibi başlıklar altında toplamak mümkündür. (Balcı,2000,s.115-118)
1. Rollerdeki Belirsizlik: Bireyin rolleri konusunda yeterli bilgisinin olmaması durumunda rol belirsizliği görülür. Eğer işin amaçları yeterince tanımlanmamışsa, bir diğer ifade ile birey ne yapacağını bilemiyorsa stres kaçınılmaz olacaktır. Performans beklentilerini, iş davranışı sonuçlarını bilememe de bu türe girebilir(Balcı,2000,s.118). Belirsizlik durumunda iş tatminsizliği, psikolojik gerilim, kendine güvensizlik, yararlı olmama duygusu belirecektir.
2. Rol Çatışması: Bireyin üstlendiği iki veya daha fazla rolün aynı zamanda ortaya çıkması, böylece bireyde zıt isteklerde bulunulması rol çatışmasına yol açabilir. Örneğin bir işçiden amiri üretimi hızlandırmasını isterken, çalışma arkadaşları üretimi yavaşlatmasını isterse kişi rol çatışması yaşayabilir. Araştırmalar rol çatışmasının çalışanda içsel çatışma yarattığını, işin çeşitli yönleri ile ilgili gerilim oluşturduğunu, iş doyumunu düşürdüğünü, işçinin üstüne güvenini azalttığını ortaya koymuştur.
3. Kişilerarası Çatışma: İş yerinde üstleriyle geçimsizlik ve çalışanlar arasındaki olumsuz ilişkiler, kişiliklerin uyumsuzluğu, amirlerle, meslektaşlarla ya da memurlarla çatışma ya da tartışma, en basit işlerde bile gerginlik yaratır. Çözümü en zor olan da bu sorundur.
4. Sorumluluk: Diğer insanların sorumluluğunu üstlenmek, kişilerde gerginlik yaratan bir stres kaynağıdır. Diğer insanların mesleki gelişiminin sorumluluğu bir kişiye yüklenmiş ise, ayrıca işin doğası çok fazla sorumluluk gerektiriyor, ancak yetkiler sınırlı ise, kişi kendini yoğun stres altında hissedebilir. Araştırmalar özellikle insanlardan sorumlu olan yöneticilerin yoğun olarak strese maruz kaldıklarını göstermektedir. Böylece bu insanların diğerlerine göre daha fazla kalp krizi, ülser, yüksek tansiyon sorunları ortaya çıkmaktadır.
5. Katılım: Kişinin çalıştığı iş yerinde karar verme sürecinde etkisinin olup olmaması, stresin oluşumunu etkiler. Özellikle çalışanları etkileyen kararlarla ilgili olarak çalışanların fikrinin hiç sorulmadığı durumlarda herkes stres yaşayacak, böylece üretim düşecektir. Çalışanın bilgisi, görgüsü ve istekleri örgütsel karar sürecinden ayrı tutulursa katılım azlığı oluşur. Kararlara katılma ise bireyin kendisine değer verildiği düşüncesine yol açarak çalışanın stresini azaltır.
6. İş Güvenliği: İşini kaybetme korkusu bireyin benlik saygısının azalmasına yol açabilmektedir. Özellikle yoğun ekonomik krizlerin yaşandığı, şirket küçülmeleri, birleşmeleri veya işyeri kapanma kararlarının alındığı dönemlerde çalışanların stres düzeyleri oldukça yüksek olup, aile çevresini de olumsuz etkilemektedir.
7. Yönetim Tarzı: Örgütlerin hiyerarşik doğası da stres yaratan faktörler arasında olup, yönetim yapısı ve yönetim tarzı stres oluşumunda etkendir. Otokratik bir anlayışla yönetilen iş yerlerinde, özellikle tepeye doğru yükselen güç kullanımı, çalışanların stres içinde olmalarına yol açar. Özellikle cezanın kullanımı, kişilerde gerilim oluşturur. Hele sınırlı kaynaklar ve sınırlı ödüller için çalışanları yarıştırmak stres yaratır. Performansı yükseltmek için yapılan aşırı yarışma, birinin kazanırken diğerinin kaybetmesine yol açtığından yıkıcı ve maliyeti yüksek olur(Balcı,2000,s.136)
8. Fiziki Mekan ve Çevre Şartları: İş yerindeki masa ya da oda veya iş alanı, çalışanlar için belli rahatlık ve güven sağlayıcı unsurlardır. İşin fiziksel çevre şartlarını oluşturan hava koşulları, aydınlanma, ısı, gürültü gibi unsurların çalışanların sağlığını, fizyolojik ve psikolojik durumunu etkilediği bilinmektedir.
9. Yoğun İş Yükü: Bir çok çalışan, aşırı iş yükünün kurbanı olmaktadır. Yapılması gereken işin, kişinin iyice emin olmadığı beceri, yetenek ve bilgileri gerektiriyor olması, kaygı ve gerginlik yaratacaktır. Bunun tam tersi de olabilir. İşin hacminin düşüklüğü, bireyin beceri ve yeteneklerinin çok altında olması, işi sıkıcı hale getirebilir.
10. Zaman Yetersizliği: Stres, aynı zamanda zamanı nasıl değerlendirdiğimize bağlı olarak da ortaya çıkabilir. Bazen yetersiz, gereksiz bir bürokrasi, kırtasiyecilik, rastgele hazırlanmış bir program, kontrol edilemeyen bir durum, sık gelen ziyaretçiler, her an çalan telefonlar, zamanı kontrol altına almamızı engelleyerek hızla akıp gitmesine yol açar. Yapılması düşünülen işlerin zamanında yetiştirilememesi ise, kişide gerginlik ve stresi oluşturur.
11. Kariyer Engeli: Kişinin iş yaşamında belli bir hedefe ulaşmak, kariyer basamaklarında yükselerek bunun karşılığında daha fazla güç, saygınlık ve para elde etmek, kariyer gelişimini sağlamak yönündeki istek ve ihtiyacının örgüt tarafından karşılanamaması ve çeşitli şekillerde engellenmesi çalışanda strese yol açacaktır. Bireyin kariyerinde doyumu ve etkinliği iş stresini kontrol altında tutmasına bağlıdır.
Çalışma hayatında ortaya çıkan stres faktörlerini daha da genelleştirmek mümkündür. Özellikle teknolojinin katkısı nedeniyle çalışma hayatındaki tekno-stres oluşumunu, gelir yetersizliği, sınırlı gelişme imkanları, ayrımcılık, zorlu yarışma vb. durumları da göz ardı etmemek gereklidir.

by.NaMe
19-05-2008, 01:17 AM
3.2.2 Örgütsel Stres Kaynakları

Birey, üyesi olduğu örgütün yapısı, hakim yönetim biçimi ve iş dizaynı gibi faktörlere bağlı olarak strese daha az veya daha çok maruz kalır. Örgütsel stres kaynakları aşağıda dört gruba ayrılarak, bir şekil üzerinde incelenmektedir.
3.2.2.1 İşletme Politikaları ve Stratejileri

Günümüzde küçülme ve personel azaltımıyla sonuçlanabilecek birçok yeni teknik, işletmeler tarafından yaygın olarak kullanılmaktadır. Çalışanın işini yapması ve işverenin bu çalışma karşısında belirli bir ücret ödemesi prensibine dayanan geleneksel psikolojik sözleşme bugün giderek ortadan kaybolmaktadır. Bu doğrultuda çalışanlar ve yaptıkları işlerin bir bölümü makinalar tarafından yapılmakta, kişinin işten çıkarılması için muhakkak bir yetersizlik veya sadakatsizlik gerekmemektedir. İşini veya birlikte çalışmaktan hoşlandığı iş arkadaşlarını kaybetme korkusu bireyin stresini arttırmaktadır. Yine son zamanların eğilimi olan “daha azla daha çok işi başarma” bir taraftan uzmanlaşmanın negatif etkilerini ortadan kaldırırken diğer taraftan artı strese yol açmaktadır. Daha çok yetki ve sorumluluk üstlenen bireyin işyükü ve buna bağlı olarak stresi arttırmaktadır.
İleri teknolojilerin mümkün kıldığı yeni haberleşme araç ve şekilleri ise her zaman bireyin sosyalleşme ihtiyacını karşılamamaktadır. Teknolojik gelişmeler bazı noktalarda bireyin hayatını kolaylaştırmakta bazı noktalarda ise zorlaştırarak stresi attırmaktadır.
Kesintisiz üretimin zorunlu olduğu hallerde veya promosyon dönemlerinde uygulanan vardiyalı çalışma da strese yol açan nedenler arasında belirtilebilir. Sosyal hayatın olumsuz yönde etkilenmesi, işyerinde güvenliğin azalması, ulaşım güçlüklerinin ortaya çıkması gibi durumlar bireyin stresini arttıracaktır(Baltaş ve Baltaş,1995,s.196)
İnsanların olduğu gibi ürünlerin ve işletmelerin de bir yaşam süresi vardır. Bu süre işletmeden işletmeye farklılık gösterse de genel olarak kuruluş, büyüme, olgunluk ve gerileme safhalarından bahsedilebilir. Bu safhaların da çalışanlar üzerinde yarattığı sorun ve baskılar farklı olup kuruluş ve gerileme safhalarında bunların şiddetlendiği söylenebilir(Ataman,2002,s.489).
3.2.2.2 Örgüt Yapısı ve Dizaynı

Yüksek derecede merkezileşme ve katı biçimde düzenlenen kurallar ast-üst arasında çatışmaya, zaman kaybına ve verimsizliğe neden olabilir. Ortak amaçlar etrafında birleşme, aşırı uzmanlaşmanın yer aldığı yapılarda oldukça zordur. Çalışanların yaptıkları işi önemli bulması, bu işten gurur duyması ve bütüne katkısını farkedebilmesi onun motivasyonunu arttıracaktır. Aksi halde birey kendini görmek istediği yerde bulamayacak, kendi içinde bir çatışma yaşayacak ve bu da strese neden olacaktır. Sadece rol çatışması değil rol belirsizliği de kişi üzerinde önemli bir stres faktörüdür. Örgüt içindeki yetki ve sorumluluğunun nerede başlayıp nerede bittiğini anlayamayan bir kişi bundan dolayı strese girecektir.
İlerleme imkanlarının ve ödüllerin yetersiz olması güç, statü ve başarı güdüsü yüksek olan çalışanların stresini arttıracaktır.
3.2.2.3 Örgütsel Süreçler
Yakın kontrolün benimsediği ve haberleşmenin sadece dikey manada gerçekleştirildiği örgütler çalışanların sosyal ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalırlar. Birey maddi değil aynı zamanda psikolojik bazı doyumların arayışıdır. Dolayısıyla haberlerin serbestçe dolaşmadığı kararların tepede alındığı bir yapıda çalışanlar tüm ihtiyaçlarını gideremeyecek, bu da onların stresini arttıracaktır.
Ayrıca çalışanların performansının objektif olarak değerlendirilmemesi ve performansları hakkında somut bir geri bildirimin sağlanamaması çalışanlarda strese yol açmaktadır. Beklediği ve hakettiğine inandığı bir ödülü alamamak bireyin örgüte bağlılığını azaltacaktır. Performans değerleme sonuçlarının ilgililerle açıkça paylaşılması, hatta değerlemenin karşılıklı olarak yapılması bu noktada önem kazanmaktadır. Performans değerleme formlarının kapalı zarflarla personel müdürlüğüne iletilmesi çalışanlarda belirsizlik ve huzursuzluk yaratmaktadır. .(Ataman,2002,s.490)
3.2.2.4 Fiziksel Koşullar
Fiziksel stres sebepleri bireyin bedenini etkileyen dışsal faktörlerdir. Bunlar hastalığın kişi üzerindeki olumsuz etkileri, bireyin çalıştığı ortamın aşırı sıcak veya soğuk olması ,aydınlatmanın yeterli olmaması ve aşırı gürültüdür. Stres yaratıcı bu etkiler kişinin vücudunun homostatik dengesini bozar ve kişiyi endişeye iter.
Ayrıca, gürültü işgörenin sinirsel ve fiziksel sistemini alt üst etmekle kalmaz, işletmedeki enerji savurganlığını ve gereksiz harcamaları da arttırır.
İşletmelerdeki fiziksel çevreden kaynaklanan stres araştırılmış ve psikolojik olarak mide ve cilt hastalıklarının çıktığı,fizyolojik olarak da iş kazalarının ve devamsızlık oranlarının arttığı ortaya çıkmıştır. Bu durumda performansın,fiziksel etmenlerden etkilendiği görülmektedir. Ayrıca bireyin fiziksel açıdan iyi durumda olması strese direnç göstermesini kolaylaştırır(Balcı,2000,s.52).

3.3 Bireyin İçinde Bulunduğu Genel Çevrenin Yarattığı Stres Kaynakları
Bireyin genel çevresinin yarattığı stres daha çok ülkenin ve dünya ekonomisinin gidişi, politik hayatın belirsizlikleri, çarpık kentleşme ve yetersiz altyapı imkanları, teknolojik değişikliklerin değişime uğrattığı yaşam tarzı, alışkanlıları ve kuşaklararası çatışma gibi nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar.
Ekonomik ve politik belirsizlikler sonucunda yatırımlar azalmakta, işsizlik artmakta, satın alma gücü azalmakta, yarınından emin olmayan bireyler çoğalmaktadır. Bu durum hem girişimci, hem yönetici, hem de yönetici olmayan personel üzerinde büyük baskı yaratmakta, artan strese yol açmaktadır. Bireylerin içinde yaşadığı genel çevre, ekonomik ve politik çevrenin yanısıra teknolojik ve sosyo-kültürel çevre unsurlarını da içerir. Bu doğrultuda teknolojik gelişmeler ve buna uyum sağlayamama endişesi birey üzerinde stres yaratmaktadır.
Bireyin genel çevresinden kaynaklanan stres kaynaklarından sonuncusuda çarpık kentleşme ve altyapı yetersizliğidir. Hava, su kirliliği, çöp ve atıkların toplanmaması bireyin hem bedensel hem de psikolojik bazı sorunlar yaşamasına neden olur. Yaşanılan şehirde ulaşım sorununun çözümlenememiş olması özellikle evinden uzakta bir işyerinde çalışan personel için önemli bir stres unsuru olmaktadır(Ataman,2002,s.491).

4. Stresin Safhaları
Stresin safhaları başlıca üç bölümde incelenebilir. Bu safhalar; alarm safhası, direniş safhası ve tükenme safhası olarak belirtilir.
Alarm safhasında birey yukarıda belirtilen strese yol açan dış uyarıcılardan herhangi birini stres yapıcı bir faktör olarak algılar. Kişi bedenen veya ruhen sınırlarının zorlandığını hisseder ve uyarımdan kaçarak veya onunla mücadele ederek yeniden denge durumuna dönmeye çalışır. Birey bu dönemde birçok fizyolojik değişiklikler yaşar ve bu uyarıyla başa çıkabileceğinden emin olmaz.
Direniş döneminde birey fiziksel ve duygusal enerjisini harekete geçirerek strese neden olan uyarıcının olumsuz etkilerini karşı çıkmaya çalışır. Bu dönemde organizmanın alarm döneminde gösterdiği bedensel ve ruhsal belirtiler ortadan kalkar. Bireyin strese neden olan uyarıyla başarılı bir şekilde başedebilirse tükenme safhası ortaya çıkmaz.
Ancak uyarıcının çok şiddetli olması ve bireyin uzun süre bu uyarıcıya maruz kaldığı durumlarda tükenme dönemi ortaya çıkacak yıkım ve bitkinlik yaşanacaktır. Stresi farklı safhaları ve verimlilik üzerindeki etkisi aşağıdaki şekil üzerinde açıklanmaktadır(Ataman,2002,s.491-492).


GRAFİK 1 : Stresin Farklı Safhaları ve Verimlilik Üzerindeki Etkisi

5.Stresin Sonuçları
Stresle ilgili çalışmalar öncelikle stresin etkilerini inceleyerek başlamış, hedef olarak da olumsuz etkilerini yok etme benimsenmiştir. Zamanla stresin çok sayıda nedeni ve bir dizi sonucu görülmüş, stresin istenmediği kadar, aranan bir fizyolojik-psikolojik olay olduğu saptanmıştır. Kabul edilir sınırlar içinde kalan stres bazen hayatın tadıdır.
Her insanın kaldırabileceği stres yükü farklıdır. Bir noktaya kadar, başarı arttıkça kişinin stres düzeyi yükselmektedir. Bu durumda başarıyı istenmeyen sonuç olarak düşünmek mümkün değildir. Başarı çalışan kişinin en büyük ödülüdür. Stresin kişiye olumlu-olumsuz etkileri olduğu halde iş stresi ile ilgili araştırmalar daha çok olumsuz etkiler üzerinde yoğunlaşmıştır.
İşgörenin görev aldığı organizasyon içerisinde başarısı arttıkça stres düzeyi de yükselmektedir. Başlangıçta artan başarının stres düzeyini yükseltme oranı daha yüksek iken, zamanla kişi başarıya alışmakta ve başarılı olması stresini fazla yükseltmemektedir. Zamanla bireysel başarının düşmesi de stresi yükseltmektedir. Başarılı olan kişi elde ettiği ekonomik ve sosyal göstergeleri kaybetmek istemez. Zamanla başarısının azalması gelecek için endişe yaratacak ve bireysel stresi yükseltecektir.
Yönetici, işgörenin iş stresini anlamak ve yorumlamak zorundadır. Rasyonel yönetim anlayışının sonucu olarak tüm girdilerinden beklenen çıktıyı sağlamak isteyen yönetici başarıyı teşvik için ödül, başarısızlığı önlemek için de ceza sistemi geliştirir. Bireyin ödülü elde etme arzusu cezadan kaçınma arzusuna göre daha fazla stres sebebidir. İşgörenin diğer arkadaşları ile, hatta kendisi ile yarışması, sonuçta ekonomik veya psikolojik ödülü elde etme arzusu onun stres düzeyini yükseltecektir. Zamanla başarıya alışma, başarılı olma durumunda yaşanılan stresin şiddetini ve etkisini azaltacaktır. Benzer şekilde başarısızlığa bir dizi nedenle alışan kişi de yetersizlikler karşısında duyarlılığını yitirecek, düşük başarı karşısında stres düzeyinde önemli değişimler olmayacaktır.
Genel olarak bakıldığında stres, işgörenin iş başarımını olumlu yönde etkileyip, arttırabilir. Stresin olmadığı durumda iş başarımı arzusu olmamakta, stres arttıkça başarı önce artma eğilimi göstermekte, kişinin işin istekleri yerine getirme arzusu yükselmektedir. Şüphesiz bir noktadan sonra stresin artması başarıyı arttırmayacak, stres daha da büyürse, başarı zamanla azalacaktır. Hatta iş stresi işgörenin katlanamayacağı ölçüde artarsa, kişi işi başarma yeteneğini kaybeder, işe bağlılığı azalır, böylece stresin artması başarıyı olumsuz yönde etkilemiş olur.
Bazı bilim adamlarının araştırmaları sonucunda stres yaratıcılarına karşı bireyin gösterdiği fizyolojik tepki bir organı veya sistemi doğrudan olumsuz yönde etkileyebildiği, özellikle bireyin bedensel yetersizlikleri varsa veya kalıtımsal olarak zayıflıkları söz konusu ise stresin fizyolojik etkisinin daha fazla olacağı düşünülüyordu. Daha sonradan yapılan çalışmalar da bu görüşleri desteklemiş, stresin hastalıklara direnme gücünü azalttığı, bağışıklık sistemini bozduğu, kişide bireysel dayanma gücünü azalttığı ve hastalığa yol açan etkenin bünyeye yerleşmesini kolaylaştırdığı görülmüştür. Bunların arasında baş ağrıları, hipertansiyon, işitme rahatsızlığı,astım, aşırı sıkıntı, endişe, şeker hastalığını sayabiliriz.
Stresin doğurduğu psikolojik rahatsızlıklara depresyon, şizofreni, korku ve endişe kaynaklı hastalıklar örnek olarak verilebilir. (Baltaş ve Baltaş,1995,s.32)

by.NaMe
19-05-2008, 01:18 AM
6.Yönetici Yıpranmaları
Buraya kadar genellikle endüstri ve diğer kesim çalışanlarında rastlanan stres açıklandı. Aynı durumun yönetsel pozisyonları dolduranlarda daha fazla görüleceği kuşkusuzdur. Modern yönetim biliminin yönetici yıpranmaları diye adlandırdığı bu durum, özellikle A Tipi davranış gösteren yöneticilerin yarışma özelliklerini daha uzun çalışarak gösterdiklerini ama sonuçta çok hızlı verdikleri için kötü karar aldıklarını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca araştırmalar bu tip yöneticilerin çok seyrek olarak yaratıcılık gösterdiğini bulmuştur. Bu kişler nitelik ve hızla ilgilendiklerinden sorunlarla karşılaştıklarında geçmiş deneyimlerinden yararlanırlar. Benzersiz çözümler bulacak zamanları yoktur. Bu nedenle davranışlarını önceden kestirmek Tip B özelliğindeki yöneticilere göre daha kolaydır(Can,1994,s.286).
Rekabetin artması özellikle yöneticilerin üzerinde büyük bir baskı yaratmaktadır. Hem iç müşterilerin (çalışanlar), hem de dış müşterilerin tatmini, hızlı ve yerinde karar alma, belirsizlikle başetme, farklı kültürleri yönetme günümüzde yöneticilerin stresini önemli ölçüde arttırmaktadır(Ataman,2002,s.489).
Bütün bu fazla ve hızlı çalışma yöneticilerde yıpranmaya neden olmaktadır. Bu yıpranmaların belirtileri ise kronik yorgunluk, diğerlerinin isteklerine sürekli kızma, alaycılık, insanları sevmeme gibi davranışlarla başağrısı ve ülser olarak ortaya çıkabilir(Can,1994,s.286).
7.Stres Yönetimi
Kaçma, saldırganlık,içe kapanma, alkol ve sigara bağımlılığı, kötü beslenme stresle baş etmede “etkisiz yollar” olarak görülür. Görmezlikten gelme, sorunlarının sebebi olarak başkalarını suçlama, inkar ve bastırma gibi tutumlar ise “kendini aldatmaya yönelik tutumlar” olarak tanımlanır. Küçük hayal kırıklıklarının dert edilmesi ya da değişikliklerden olumsuz şekilde etkilenme, başkalarına yönelik öfke nöbetleri, kırıcı olma ve kaygılanma gibi davranışların alışkanlık haline gelmesi kişiyi yalnızlığa götüreceğinden, strese daha da yatkın kılar. Hiç tepki göstermeyerek yaşanan sıkıntıyı içte biriktirmek de normal zamanlarda önemli olmayan herhangi bir olayı hiç beklenmedik bir anda strese dönüştürebiliyor.
Stresle baş etmenin en etkin yolu kişinin kendisiyle olumlu diyalog kurması ve sorunları tartışabilmesinden geçer. Stres, kısa dönemde kalp hızının artması, kan basıncının fırlaması, sinirlerin bozulması, tahammülsüzleşme ve verimliliğin düşmesine neden olur. Ancak olumsuz düzeyde ve uzun süre yaşandığında kişilik değişikliği, iş ya da evlilik düzeninin bozulması, intihar düşüncesi, eğilimi ya da girişimi gibi sonuçlara götürebiliyor. Ancak iki insan aynı koşullarda bile birbirinden çok farklı tepkiler gösterdiği için herkesin stresle baş etme yolları da farklıdır.
Uzmanlara göre strese neden olan durumu değiştirmek için önce etkili zaman planlaması yapılması gereklidir. “Bu durum neden problem oldu, bu yalnızca benim açımdan mı problem, yoksa başkaları da bunu böyle mi görüyor, benim bir katkım var mı, katkısı olabilecek başka şeyler ya da kişiler var mı?” sorularına verilecek doğru yanıtları, olabildiğince çok seçenek üretme yöntemi izliyor. En iyi seçenek eyleme dönüştürüldükten sonra sonuçlar değerlendiriliyor.
“Duruma gösterilen tepkileri değiştirmek” için ise önce kişinin kendisiyle olumlu diyalog kurması gerekiyor. Örneğin yapılan işle ilgili önemli bir görev atlandığında “Berbat bir şey oldu. Böyle devam edersem asla başaramam” sözleri yarardan çok zarar getiriyor. Bunun yerine “Çok aptalca bir hataydı. Ama yaptığım en kötü hata sayılmaz. Amirimle konuşup eksik kalan kısmı eklemeyi önerebilirim. Hatamı ve eksiğimi fark ederek düzeltmeye uğraştığımı görürse memnun bile olabilir.” Sözleri kişinin kendisini iyi hissetmesi açısından önem taşıyor. Kişinin stresle dolu olmasını beklediği bir duruma girmeden önce kendisini buna hazırlaması gerektiğini belirten uzmanlar, kendi kendine “Biliyorum... Bu işi becerebileceğim. Geçmişte de benzer durumlarla başa çıkmıştım, dünyanın sonu değil ya, her inişin bir çıkışı vardır” demesini öneriyor. Sorunları tartışabilmek de çözüm için önemli bir anahtar olarak görülüyor (Baltaş ve Baltaş,1995,s.127).
8. Stres Kontrolü Yöntemleri
Stresle başa çıkmayı işletme yönetimi açısından örgütsel ve bireysel başa çıkma yöntemleri olarak iki grup altında toplamak mümkündür. İş hayatında kişinin karşı karşıya kaldığı stres yaratıcılarını kendisinin yok etmesi mümkün değildir. İşte bu durumda bireysel başa çıkma yöntemlerine başvurması, stresin olumsuz etkilerini kontrol altına almasına yol açacaktır. İşletmeyi örgütleyen ve yönetenler de stres yaratan faktörlerden bir kısmını yok edebilirlerse, kişiyi daha huzurlu bir ortamda çalışır hale getireceklerdir.
8.1 Stres Yönetiminde Bireysel Başa Çıkma Yöntemleri
Zaman yönetimi, rahatlama uygulamaları, olumlu hayal kurma, egzersiz ve beden hareketleri, davranışsal açıdan kişinin kendini kontrol etmesi, iletişim kurma, meditasyon, gıda kontrolü ve masaj, hobiler, dışa dönüklük sayılabilir.
8.2 Stres Yönetiminde Örgütsel Başa Çıkma Yöntemleri
İşgören açısından istenmeyen stresi örgütsel yapının da yarattığını, özellikle işletmede iyi yürümeyen beşeri ilişkiler sisteminin, hatalı kariyer geliştirme çatışmalarının, yetersiz fiziki çevrenin başlı başına stres kaynağını olduğunu bilmekteyiz. İşgören bedensel ve düşünsel yapısını olumsuz etkileyen, çalışanların başarı ve mutluluğunu engelleyen iş stresinin yönetimi açısından işletmeyi yönetenlere de düşen görevler vardır.
Stresle başa çıkmada yararlanabilecek örgütsel mücadele yöntemleri bireyler üzerindeki iş stresini azaltmak veya önlemek amacıyla geliştirmelidir. Başlıca örgütsel mücadele teknikleri şunlardır:
1. Yönetim işgörenler için destekleyici bir organizasyonel yapı geliştirilmelidir. İşletmenin örgütsel işleyişini planlarken yapıyı merkeziyetten uzak, katılımcılığı destekleyici, ortak karar vermeyi özendirici, ast üst arası iletişim engellerini yok edici bir organizasyon geliştirilirse, yalnızlık, desteksizlik ve aşırı işbölümünün yarattığı olumsuz stres, önemli ölçüde engellenecektir.
2. İş zenginleştirmesine dönük örgütsel düzenlemeler yapmak gerekir. Sürekli tekdüze yapılan ve önemli zihinsel çaba, farklı düşünme gerektirmeyen işler, bir müddet sonra işgörenler için sıkıcı ve çekilmez olmaya başlar. Özellikle yetenekli ve yaratıcı tipler, işlerinde boyut, derinlik ararlar. Yönetim yapacağı düzenlemelerle işgörenlerin yaptıkları işi zenginleştirmelidir. İş içerik olarak zenginleştirilip, kişiye daha fazla sorumluluk verilebilir, önüne başarı fırsatları çıkarılabilir, kendi gayretine göre yükselmesi sağlanabilir.
3. Çalışanlar arasındaki çatışmayı azaltmak ve örgütsel rolleri belirgin hale getirmek gerekir. Bir işletmede ortaya çıkan rol çatışması ve belirsizliği belli başlı bireysel stresörlerdendir. İyi bir organizasyon yeterli iş başı eğitimi, kişilerin ne yapacağını gösteren görev tarifleri ve çalışanlardan zamansız bilgi istemeyi engellemeye yönelik düzenlemeler rol belirsizliğini ve kişiler arası çatışmayı önemli ölçüde azaltır.
4. İyi ve açık bir kariyer planı yapmak, bu konuda çalışanlara danışmanlık yapmak gerekir. Eğer işletmede yükselme ve ilerleme basamakları belirli ise ve kişiler tarafından kavranırsa çalışanlar kendilerini istedikleri hedeflere göre yetiştirmeye çalışacaklar, ara sıra yöneticilerinden tavsiye isteyeceklerdir. İşgören yapacağı çalışmalar sonunda geleceğinin ne olacağını bilirse daha az olumsuz stres yaşayacaktır(Ataman,2002,s.455).

9. Otel İşletmeleri ve Stres
Otel işletmeciliği, hizmet sektörünün özellikleri bakımından gerek yöneticiler gerekse işgörenler üzerinde yüksek düzeyde stres yaratan bir işletmecilik alanıdır. Otel işletmelerinin özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz.(Aktaş,1997,s.33-34)

Otel işletmeleri zaman satar
Otelin bir odasının 24 saat içinde satılması söz konusu olup satılmayan oda otel için kayıp olmaktadır. Otel hizmetini stoklama olanağı bulamadığından üretiği veya hazırladığı anda satması gerekmektedir.
Otel işletmeciliği insan gücüne dayanır
Otel işletmelerinde gerek hizmeti sunmada gerekse fonksiyonların yerine getirilmesinde büyük ölçüde insan gücünden faydalanılır.
Hizmetlerin yürütülmesinde ve müşterilerin psikolojik tatmininin sağlanmasında insanın rolü ve önemi büyüktür. Otomasyonun girebileceği alanlar sınırlı olup yine yatakların yapımında, yemeklerin hazırlanması ve servisinde, müşterilerin karşılanmasında büyük ölçüde insan gücünden yararlanılır. Bu nedenle emek/yoğun olma özelliğini korumaktadır.
Otel hizmetleri otel personelli arasında yakın işbirliği ve karşılıklı yardım gerektirir
Otel, birbirine sonderece bağımlı bölümlerdeen meydana gelmiş ekonomik ve sosyal bir işletmedir. Bu nedenle, otelin fonksiyonlarını yerine getiren personel arasında yakın bir işbirliği ve karşılıklı yardımlaşmanın olması zorumludur. Bu özellik otelin başarı ve başarısızlığını etkileyecektir.
Otel günün 24 saati, haftanın 7 günü ve yıllın 365 günü(sezonluk oteller hariç) sürekli hizmet veren işletmelerdir
Müşterilerin dinlenmesi ve eğlenmesi için otel personelinin çalışması gerekmektedir. Müşterilerin kendilerini evlerinden daha rahat hisedebilmeleri için rahat ve huzurlu ortamın yaratılmasında yüzyüze temas halinde olan personelin nitelikli ve insan psikolojisinden anlayan kişiler olması gerekir.
Otel işletmeciliği dinamiktir
Otel hizmet üreten bir fabrika olarak düşünüldüğünde teknolojisi ve otelcilik anlayışıyla devamlı olarak değişiklik gösteren ve hizmetin zevk ve modaya olan bağımlılığı fazla olan bir sektördür. Bu nedenle iyi bir otel insanın; görünüş, koku, estetik, dokunma, ses ve can ,mal, sır, sosyal ve psikolojik güven hislerine hitap edebilecek niteliklere sahip olmalıdır.
Otel işletmeciliğinde risk faktörü oldukça yüksektir.
Turizm endüstrisünde talep, önceden kesin şekilde belirlenmesi güç olan ekonomik ve politik koşullara bağlı olduğundan ve otel işletmeleri de talep dalgalanmalarından anında etkilendiklerinden risk faktörü yüksek olmaktadır. Ayrıca otel işletmeleri mevsimlere bağlı olarak talep dalgalanmaları ile karşılaştıkları için faaliyetlerini mevsimlere göre düzenlerler.
Otel işletmeleri ayrıca hizmet işletmeleri olduklarından hizmet sektörünün zorluklarıylada mücadele etmek zorundadırlar. Hizmetin standardize edilemesi, soyut olması, eş zamanlı üretilip tüketilmesi ve depolonamaması gibi faktörler çalışanlar üzerinde stres yaratmaktadır.
Daha önceden bellirtiğimiz organizasyon için stres kaynakları ile otel işletmelerinin özelliklerini karşılaştırdığımızda. Şu sonuçları elde edebiliriz.
Otel işletmelerinin yoğun emek gücüne ihtiyaç duması başka bir değişle üretimde otomasyona gidilememesi çalışanlar üzerinde stres yaratan bir etkendir. Çünkü belli işleri her gün her gün yapmak çalışanların kendileri ile yabancılaşması sorununu yaratmaktadır. Bu çalışanlar üzerinde stres yaratır. Otel işletmeciliğinin diğer bir özelliği ise hizmetlerinin standartlaştırılamamasıdır. Fakat işletmeler personelden standart hizmetler veya ürünler beklemektedir. Talepte yaşanan değişikliklerde gerek otel yöneticileri gerekse personell üzerinde stres yaratmaktadır.

Çalışanlar üzerinde stres yaratan diğer bir faktör ise vardiya ise çalışmaktır. Bu otel işletmelerinin 24 saat 7 gün hizmet vermek gereğinden doğmektadır. Otel hizmetleri otel personelli arasında yakın işbirliği ve karşılıklı yardım gerektirmektedir. Otel işletmelerinde bir departmanın yaptığı hatadan dolayı başka bir departmanın çalışanları sorun yaşaya bilirler. Bu da otellerde çalışanların zaman zaman stres yaşamalarına neden olmaktadır. Ayrıca otel çalışanları işlerini yaparken sürekli bir zaman baskısı hissetmektedirler. Çünkü üretimle tüketim eş zamanlı olarak yapılmaktadır.






IV – ARAŞTIRMA

Araştırmanın Amacı :
Bu araştırmanın amacı, Otel işletmelerinde çalışanların stresini ve bu stresin kaynaklarının incelenmesidir. Otel işletmelerinde stres kaynakları, bunların önem dereceleri ve stresin ortaya çıkardığı problemlerin bilinmesi, alınması gereken önlemler açısından avantaj teşkil edecektir. Bu yolla, stresin yönetiminde, yöneticilerin başarı şansını arttırılabilecek sonuçlar elde edilmeye çalışılacaktır.

Yöntem :
Çalışma kapsamında, Ankara’da bulunan 4 ve 5 yıldızlı otellerden 5 tanesinin çalışanlarına anket (EK: A) uygulanmıştır. Örnekleme yöntemi olarak rasgele örnekleme yöntemi seçilmiştir. Anket’te 31 adet soru bulunmaktadır. 100 adet anket 20’şer tane olmak üzere otellere dağıtılmıştır.İlk 20 anket anketlerde herhangi bir hata olup olmadığı anlaşılsın diye ön test çalışması yapılmıştır. Ön test çalışması sırasında daha önceden yapılması planlanan açık uçlu soruların anketi cevaplayanlar tarafından zorlanarak cevap verilmesi üzerine bu sorular araştırmadan çıkarılmıştır. Dağıtılan anketlerden 72 tanesinden cevap alınmıştır. Alınan cevaplar Spss istatistik programında analiz edilerek araştırma sonuçlarına ulaşılmıştır.
Anket hazırlanırken daha önce genel olarak iş stresi hakkında yapılmış olan Turnage ve Spielberger’in(Turnage & Spielberger, 1991) anketi ile Acar ve Zuhal Baltaş’ın (Baltaş ve Baltaş,1995,s.132) iş stresi anketlerinden yararlanılmıştır. Otelcilk konusunda anketin özelleştirilmesinde de Dr.Melih Topaoğlu ve Muharrem Tuna’nın(Topaloğlu ve Tuna,1998) daha önce konuyla ilgili yapmış olduğu çalışmadan faydalanılmıştır.

Araştırmanın Bütçe ve Takvimi :
Araştırma için 2 sayfadan oluşan 100 adet anket formu hazırlanmıştır. Sayfası 50.000 TL’den fotokopi çektirilmiştir. Anketlerin toplam maliyeti 10.000.000 TL’dir. Ayrıca Otellere ulaşım maliyeti olarak gidiş ve dönüş olarak toplam 5.250.000 TL. Verilmiştir. Araştırma için ortalama beş buçuk saat internete araştırma yapılmıştır. Ortamalama olarak saati 700.000 TL’den 3.850.000 TL. Toplam araştırma maliyeti ortalama 19.100.000 TL. tutmauştur.
Araştırmaya 15/03/2003 tarihinde başlanmıştır. Bu tarihten 23 mayıs tarihine kadar ilgili Literatür taraması ve okunması çalışması yapılmıştır. Daha sonra Anket hazırlanarak 28 Mayıs tarihinde ilk ön test çalışması yapılmıştır. Diğer anketler için 29 Mayıs tarihinde otellere gidilmiş ve anketlerin dağıtımı yapılmıştır. Daha sonra 3 Haziran ve 5 Haziran tarihlerinde diğer anketlerde toplanarak analiz çalışmaları yapılmıştır. Yapılan çalımanın bulguları ve değerlendirmeleri 9 Haziran 2003 günü rapor halinde öğretim görevlisine teslim edilmiştir. Araştırma toplam 87 gün sürmüştür.








Bulgular :
1 – Demografik Bilgiler
Ankete cevap veren personelin %73’ünü bay, %26’sınıda bayanların oluşturduğu görülmektedir.(Tablo:1)
Tablo 1 : Personelin cinsiyet oranları

Cinsiyet
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
bay 53 73,6 73,6 73,6
bayan 19 26,4 26,4 100,0
Total 72 100,0 100,0

Ankete cevap veren personelin yaş gruplarına bakıldığında (Tablo :2) yaş gruplarına düşen personelin %50’sinin genç sayılabilecek 15-33 yaş, geri kalan %50’sininde 34 ve üzeri yaş aralığında olduğu görülür.
Tablo 2 : Personelin yaş grupları ve oranları

Yas grubu
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
15-19 3 4,2 4,2 4,2
20-26 15 20,8 20,8 25,0
27-33 18 25,0 25,0 50,0
34-40 23 31,9 31,9 81,9
41 ve üzeri 13 18,1 18,1 100,0
Total 72 100,0 100,0

Ankete cevap veren personelin eğitim durumuna bakıldığında Türkiye ortamasına göre yüksek oranlar ortaya çıkmaktadır.(Tablo : 3 ) Personellin çoğu lise ve üniversite mezunudurlar.






Tablo : 3 Personelin eğitim durumu

Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
ilkogretım 2 2,8 2,8 2,8
orta 15 20,8 20,8 23,6
lise 31 43,1 43,1 66,7
uni 21 29,2 29,2 95,8
yuklis 3 4,2 4,2 100,0
Total 72 100,0 100,0

Ankete cevap veren personelin çalıştığı departmanlara bakıldığında ise (Tablo : 4) en büyük yüzdeyi %38,9’la yiyecek içecek departmanının aldığı görülmektedir. Bu oran örneklemi bozuyor gibi gözüksede bir otel içinde en çok sayıda personel bulunduran departmanın yiyecek içeçek departmanı olduğu düşünülürse normaldir. Diğer kategorisi altında güvenlik, teknik servis, steward gibi otellerin diğer departmanları toplanmıştır.
Tablo 4 : Personelin çalıştığı departmanların dağılımı

departman
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
F&B 28 38,9 38,9 38,9
mutfak 6 8,3 8,3 47,2
housekeeping 8 11,1 11,1 58,3
büro 9 12,5 12,5 70,8
önbüro 8 11,1 11,1 81,9
diğer 13 18,1 18,1 100,0
Total 72 100,0 100,0

Araştırmaya katılan çalışanların % 73’ü personel, %19’nu orta kademe yöneticiler ve %7’sini üst kademe yöneticiler ve departman müdürleri oluşturmaktadır. (Tablo : 5)
Tablo 5 : Anketi cevaplayan çalışanların görev dağılımı.




Görev
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
personel 53 73,6 73,6 73,6
orta kademe yönetici 14 19,4 19,4 93,1
yönetici 5 6,9 6,9 100,0
Total 72 100,0 100,0

Personelin Otellerde çalışma süresi incelendiğinde (Tablo : 6) hemen hemen bir birlerine eşit bir dağılım göstermektedir. Bu Oteller için bir avantaj sayıla bilir çünkü tecrübeli personelle yeni personelin bir arada çalışması otellerin hizmet kalitesini artırması beklenir.Taplodan çıkartılabilecek bir başka sonuç ise otellerde çalışma süresi artıkça Çalışan sayısının azaldığıdır.
Tablo 6 : Personellin otellerde çalışma süreleri

otel yıl
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
0-5 22 30,6 30,6 30,6
6-11 18 25,0 25,0 55,6
12-17 17 23,6 23,6 79,2
18 ve üzeri 15 20,8 20,8 100,0
Total 72 100,0 100,0

Son olarak personelin gelir dağılımı incelendiğinde (Tablo 7), büyük çoğunluğun aldığı ücretin Ankara gibi bir büyük şehirde mevcut yaşam koşullarında çok düşük olduğunu göstermektedir. Bu etken personel üstünde potansiyel bir stres kaynağı yaratmaktadır.





Tablo 7 : Anketi cevaplayan çalışanların aylık gelirleri

gelır
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
251-500 33 45,8 45,8 45,8
501-750 25 34,7 34,7 80,6
751-1000 7 9,7 9,7 90,3
1000-1250 5 6,9 6,9 97,2
1251 ve üzeri 2 2,8 2,8 100,0
Total 72 100,0 100,0

2 – Ankete Verilen cevapların analizi
Çalışanların, çalıştığım ortamdaki gürültü beni olumsuz etkiliyor. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde.(Tablo : 8) %41 oranında katılıyorum, %5.6 oranında da kesinlikle katılmıyorum cevabı alınmıştır. Özellikle otel işletmelerinin bar veya müzikli davetlerin verildiği banketlerde istihdam edilen personel için gürültülü ortamlar stres yaratan etkenlerdir.


Tablo 8 : Çalıştığım ortamdaki gürültü beni etkiliyor.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 17 23,6 23,6 23,6
katılmıyorum 21 29,2 29,2 52,8
katılıyorum 30 41,7 41,7 94,4
kesinlikle katılıyorum 4 5,6 5,6 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, çalıştığım ortamdaki kirlilik beni olumsuz etkiliyor. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde( Tablo : 9), çalışanaların %34’ü katılıyorum, % 11 ise kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir. Otellerin özellikle teknik servis, bulaşıkhane gibi bölümleri temiz tutulması zor olan bölümlerdir. Bu ortamlardan çalışan personel için kirlilik bir stres kaynağı oluşturmaktadır. Bu tür alanların rutin temizlikleri yapılarak bu sorun azaltıla bilinir.


Tablo 9 :Çalıştığım ortamdaki kirlilik beni olumsuz etkiliyor.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 19 26,4 26,4 26,4
katılmıyorum 9 12,5 12,5 38,9
fikrim yok 11 15,3 15,3 54,2
katılıyorum 25 34,7 34,7 88,9
kesinlikle katılıyorum 8 11,1 11,1 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, çalıştığım ortamdaki ısı beni olumsuz etkiliyor. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 10), çalışanların % 34’ü katılıyorum, %12’si de kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir. Mutfak, teknik servis, havuz gibi bölümlerde çalışan personel özellikle yaz dönemlerinde işlerini yüksek ısı altında yapmaktadırlar. Bu hem personelin verimini düşürür hemde onlarda stres yaratır. Bunun engellenmesi için ısı koşullarının düzenlenmesi gerekmektedir.


Tablo 10: Çalıştığım ortamdaki ısı beni olumsuz etkiliyor.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 17 23,6 23,6 23,6
katılmıyorum 15 20,8 20,8 44,4
fikrim yok 6 8,3 8,3 52,8
katılıyorum 25 34,7 34,7 87,5
kesinlikle katılıyorum 9 12,5 12,5 100,0
Total 72 100,0 100,0

by.NaMe
19-05-2008, 01:18 AM
Çalışanların, işim diğer mesleklere göre daha yorucudur.Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 11), çalışanların % 34’ü katılıyorum, %48’i de kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir. Yüksek oranda çıkan sonuç doğaldır. Daha önceden otel işletmelerinin özelliklerinde anlatıldığı gibi Otelcilik emek yoğun bir alandır. Aynı zamanda müşteri memnumiyetini sağlamanın nekadar güç olduğu düşünülürse cevapların neden yüksek çıktığı daha rahat anlaşılabilir. Personelin bu soru için uç nokta hatasına düşme olasılıklarıda yüksektir.

Tablo 11 :işim diğer mesleklere göre daha yorucudur.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
katılmıyorum 8 11,1 11,1 11,1
fikrim yok 4 5,6 5,6 16,7
katılıyorum 25 34,7 34,7 51,4
kesinlikle katılıyorum 35 48,6 48,6 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, işimi yapmam için yeterli araç-gereç-malzeme mevcuttur.Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 12), çalışanların %25 ’i katılmıyorum, %15’i de kesinlikle katılmıyorum cevabını vermiştir. Araç gereç eksikliği işin yapılmasının zorlaşmasına ve geçikmesine, Fiziksel ve zihinsel emeğin daha fazla harcanmasına neden olmaktadır. Söz konusu durum, karmaşaya, tartışmalara, zaman kaybına yol açmakta, dolayısıyla da stresin artmasına yol açmaktadır.

Tablo 12 : İşimi yapmam için yeterli araç-gereç-malzeme mevcuttur.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 11 15,3 15,3 15,3
katılmıyorum 18 25,0 25,0 40,3
fikrim yok 2 2,8 2,8 43,1
katılıyorum 28 38,9 38,9 81,9
kesinlikle katılıyorum 13 18,1 18,1 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, işimi yaparken zevk almam.Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 13), çalışanların % 38,9’u katılıyorum, %26’sı da kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir. Çalışanların işlerinden zevk almamaları çalışırken yaşadıkları yoğun stresin bir belirtisidir. Yaşanan bıkkınlık iş yerindeki verimliliği düşürecek, üstlerden gelecek baskıyı artıracak, baskı işini sevmemeyi artıracak ve kısır döngüye girilecektir. Bu yüzden stresin kaynaklarının anlaşılıp önlemlerin alınması önemlidir.

Tablo 13 : işimi yaparken zevk almam
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 3 4,2 4,2 4,2
katılmıyorum 22 30,6 30,6 34,7
katılıyorum 28 38,9 38,9 73,6
kesinlikle katılıyorum 19 26,4 26,4 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, işim beni maddi açıdan tatmin eder. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 14), çalışanların % 30,6’u katılmıyorum, %37,5’i de kesinlikle katılmıyorum cevabını vermiştir. Personel üzerinde stres yaratan en önemli etken, yetersiz maaş ve maddi koşullar olarak görülmektedir. Otel yöneticileri personelin maaşlarını sadece piyasa koşullarına göre değil yaşam standartlarını da göz önüne alarak ayarlamalıdırlar.

Tablo 14 : İşim beni maddi açıdan tatmin eder
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 27 37,5 37,5 37,5
katılmıyorum 22 30,6 30,6 68,1
fikrim yok 3 4,2 4,2 72,2
katılıyorum 16 22,2 22,2 94,4
kesinlikle katılıyorum 4 5,6 5,6 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, yaptığım iş yöneticiler tarafından taktir edilir. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 15), çalışanların % 23,6’ı katılmıyorum, %43,1’i de kesinlikle katılmıyorum cevabını vermiştir. Yapılan işin yeteri kadar taktir edilmemesi çalışanların motivasyonu düşürmektedir. Çalışanlar yaptıkları işi istemeyarak zorla yapmaya başlıyacak, dolayısıyla da stres yaşanacaktır. Anket sonuçlarının bu kadar yüksek çıkması Ankara’da ki otel yöneticilerinin personellerini taktir etmek konusunda yetersiz kaldıklarını göstermektedir.

Tablo 15 : Yaptığım iş yöneticiler tarafından taktir edilir.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 31 43,1 43,1 43,1
katılmıyorum 17 23,6 23,6 66,7
fikrim yok 3 4,2 4,2 70,8
katılıyorum 19 26,4 26,4 97,2
kesinlikle katılıyorum 2 2,8 2,8 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, görevlerim açıkça bellidir. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 16), çalışanların % 25’i katılmıyorum, %15,3’ü de kesinlikle katılmıyorum cevabını vermiştir. Personelin işletme içinde yapacağı görevi tam bilememesi, organizasyonda karmaşaya neden olacaktır.Dolayısıyla hizmette aksamalar personel içi çatışmalar görülebilmektedir. Bu sorunu ortadan kaldırmak için yazılı iş tanımlarının olabildiğince spesifikleştirilmesi ve adaletli yapılması gerekmektedir. Özellikle yiyecek içecek personelinin işin yoğunluğuna göre değişik bölümlere kaydırılmaları bu sorunu yarata bilmektedir.




Tablo 16 : Görevlerim açıkça bellidir.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 11 15,3 15,3 15,3
katılmıyorum 18 25,0 25,0 40,3
fikrim yok 3 4,2 4,2 44,4
katılıyorum 22 30,6 30,6 75,0
kesinlikle katılıyorum 18 25,0 25,0 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, iş akışı sırasında iletişim yeterli düzeydedir. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 17), çalışanların % 34,7’si katılmıyorum, %30,6’ı da kesinlikle katılmıyorum cevabını vermiştir. Otellerin hizmetlerini iyi yapmaları için otel personelli arasında yakın işbirliği ve karşılıklı yardım gereklidir. Bunun içinde personeller arasında güçlü iletişimin olaması gereklidir. İyi olamyan iletişim personel üzerinde stres yaratmaktadır.

Tablo 17 : İş akışı sırasında iletişim yeterli düzeydedir.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 22 30,6 30,6 30,6
katılmıyorum 25 34,7 34,7 65,3
fikrim yok 7 9,7 9,7 75,0
katılıyorum 15 20,8 20,8 95,8
kesinlikle katılıyorum 3 4,2 4,2 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, çalışma arkadaşlarımla sık sık çatışma yaşarım. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 18), çalışanların % 29,2’i katılıyorum, %34,7’i de kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir. Personel içi çatışmalar hizmet kalitesini aksattığı gibi personel üzerinde yoğun stres yaratmaktadır. Çıkan yüksek oranlara bakıldığında bu çatışmalara yönetimsel müdalelerin gerektiği görülmektedir. Otellerin insan kaynakları departmanları bu çatışmaları çözmek için çalışmalar yapmalıdırlar.

Tablo 18 : Çalışma arkadaşlarımla sık sık çatışma yaşarım
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 2 2,8 2,8 2,8
katılmıyorum 24 33,3 33,3 36,1
katılıyorum 21 29,2 29,2 65,3
kesinlikle katılıyorum 25 34,7 34,7 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, yöneticim adildir. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 19), çalışanların % 20,8’si katılmıyorum, %50’si de kesinlikle katılmıyorum cevabını vermiştir. Çalışanların %70’den fazlası yöneticilerini adil bulmamaktadır. Bu personel üzerinde stres yaratmaktatır. Adaleti sağlayamayan yöneticilerin üst yöneticiler tarafından denetlenmesi gerekmektedir.

Tablo 19 : Yöneticim adildir.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 36 50,0 50,0 50,0
katılmıyorum 15 20,8 20,8 70,8
fikrim yok 5 6,9 6,9 77,8
katılıyorum 14 19,4 19,4 97,2
kesinlikle katılıyorum 2 2,8 2,8 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, yöneticim başarılarımı taktir eder. Sorusu 8. sorunun benzeri niteliğindedir ve kontrol sorusu olarak ankete konmuştur. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 20), çalışanların % 20,8’si katılmıyorum, %51,4’si de kesinlikle katılmıyorum cevabını vermiştir. Sekinzinci soruya verilen cevaplarla hemen hemen bir tutarlılık söz konusudur. 8. soruda Kesinlikle katılmıyorum diyenlerin oranı %43,1, Katılmıyorum diyenlerin oranı ise 23,6 idi.


Tablo 20 : Yöneticim başarımı taktir eder.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 37 51,4 51,4 51,4
katılmıyorum 15 20,8 20,8 72,2
fikrim yok 2 2,8 2,8 75,0
katılıyorum 15 20,8 20,8 95,8
kesinlikle katılıyorum 3 4,2 4,2 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, çalıştığım işyerinde kariyer olanakları vardır.Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 21), çalışanların % 33,3’ü katılmıyorum, %31,9’u da kesinlikle katılmıyorum cevabını vermiştir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre kendini gerçekleştirme en üst basamakta yer alır. Bu ihtiyaçın karşılanamaması insanlarda stres yaratmaktadır.

Tablo 21 : Çalıştığım işyerinde kariyer olanakları vardır.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 23 31,9 31,9 31,9
katılmıyorum 24 33,3 33,3 65,3
fikrim yok 5 6,9 6,9 72,2
katılıyorum 16 22,2 22,2 94,4
kesinlikle katılıyorum 4 5,6 5,6 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, vardiyalı çalışmak beni olumsuz etkiliyor. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 22), çalışanların % 40,3’ü katılıyorum, %47,2’si de kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir. Otel işletmelerinde büyük ölçüde vardiya usülü çalışılması ve bu vardiyaların sık sık değiştirilmesi vardiya değişimi sırasında personel arasında problemler çıkmasına neden olmaktadır. Ayrıca Akşam vardiyasında çalışan personelin ertesi sabah vardiyasına gelmesi yeterli uykusunu alamaması onun psikolojik ve fizyolojik dengesini bozacak. Sonuç stres olarak ortaya çıkacaktır. Anket çevaplarının yüksek çıkmasının nedeni budur.

Tablo 22 : Vardiyalı çalışmak beni olumsuz etkiliyor.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 1 1,4 1,4 1,4
katılmıyorum 1 1,4 1,4 2,8
fikrim yok 7 9,7 9,7 12,5
katılıyorum 29 40,3 40,3 52,8
kesinlikle katılıyorum 34 47,2 47,2 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, terfi sistemi objektiftir (adildir). Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 23), çalışanların % 37,5’i katılmıyorum, %36,1’i de kesinlikle katılmıyorum cevabını vermiştir. İş hayatında örgütsel verimliliğin artması için, etkin bir terfi sisteminin kurulması, terfi etirilecek personelin tespitinde objektif davranılmaması, personel üzerinde stres oluşturulacaktır.

Tablo 23 : Terfi sistemi objektiftir(adildir)
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 26 36,1 36,1 36,1
katılmıyorum 27 37,5 37,5 73,6
fikrim yok 2 2,8 2,8 76,4
katılıyorum 15 20,8 20,8 97,2
kesinlikle katılıyorum 2 2,8 2,8 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, çalıştığım işyerinde iş güvenliğim vardır. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 24), çalışanların % 33,3’ü katılmıyorum, %43,1’i de kesinlikle katılmıyorum cevabını vermiştir. Personelin her hangi olumsuz bir durumda işten çıkarılması, diğer personeller üzerinde aşırı bir stres yaratmaktadır. Araştırmaya katılan otellerin bazılarında sendika olması oranların yüksek çıkmasını engellememiştir. Bu oranların bu kadar yüksek çıkmasındaki başka bir etkende son yıllarda yaşanan ekonomik krizlerin otellere etkilleri ve otellerin personell çıkaratmaları ile sonuçlanmış olmasıdır.

Tablo 24 : çalıştığım iş yerinde iş güvenliğim vardır.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 31 43,1 43,1 43,1
katılmıyorum 24 33,3 33,3 76,4
fikrim yok 2 2,8 2,8 79,2
katılıyorum 11 15,3 15,3 94,4
kesinlikle katılıyorum 4 5,6 5,6 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, yöneticimle sık sık çatışma yaşarım. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 25), çalışanların % 40,3’ü katılmıyorum, %29,2’i de kesinlikle katılmıyorum cevabını vermiştir. Sonuçların böyle çıkması ilginçtir. Daha önceki sorularda yöneticilerinin adil olmadığını düşünen personel yöneticileri ile çatışma yaşamamaktadır. Bu personelin yöneticileri ile çatışmaktan korktuklarını göstermektedir. Bu da çalışanlar üzerinde stres yaratabilecek başka bir nedendir.

Tablo 25 : Yöneticimle sık sık çatışırım
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 21 29,2 29,2 29,2
katılmıyorum 29 40,3 40,3 69,4
fikrim yok 9 12,5 12,5 81,9
katılıyorum 9 12,5 12,5 94,4
kesinlikle katılıyorum 4 5,6 5,6 100,0
Total 72 100,0 100,0





Çalışanların, gerekenden daha az personelle çalışıyoruz. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 26), çalışanların % 25’i katılıyorum, %51,4’ü de kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir. Gerekenden az personelle çalışmak mevcut personelle daha çok yük bindirmekte, işlerini daha yorucu kılmaktadır. Daha çok zorlanan personelin stresi daha artaçaktır.

Tablo 26 : Gerekenden daha az personelle çalışıyoruz.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 6 8,3 8,3 8,3
katılmıyorum 9 12,5 12,5 20,8
fikrim yok 2 2,8 2,8 23,6
katılıyorum 18 25,0 25,0 48,6
kesinlikle katılıyorum 37 51,4 51,4 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, işimi yaparken aşırı zaman baskısı hissediyorum. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 27), çalışanların % 55’i katılıyorum, %22,2’si de kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir. Üretimle tüketimin eş zamanlı olarak yapıldığı hizmet sektöründe zaman baskısının hissedilmesi normaldir. Zaman baskısı çalışanlarda stres yaratmaktadır.

Tablo 27 : İşimi yaparken aşırı zaman baskısı hissediyorum.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 2 2,8 2,8 2,8
katılmıyorum 19 26,4 26,4 29,2
fikrim yok 2 2,8 2,8 31,9
katılıyorum 33 45,8 45,8 77,8
kesinlikle katılıyorum 16 22,2 22,2 100,0
Total 72 100,0 100,0



Çalışanların, diğer departmanlarla uyumlu çalışırız. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 28), çalışanların % 38,9’u katılmıyorum, %22,2’si de kesinlikle katılmıyorum cevabını vermiştir. Otelcilik sektöründe bir departmanın çıktısı diğer bir departmanın girdisi olarak kulanılmaktadır. Bu yüzde departmanlar arası uyumlu çalışmazsa personel arası çatışma çıkar organizasyonda stres oluşur.

Tablo 28 : Diğer departmanlarla uyumlu çalışırız.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 16 22,2 22,2 22,2
katılmıyorum 28 38,9 38,9 61,1
fikrim yok 5 6,9 6,9 68,1
katılıyorum 20 27,8 27,8 95,8
kesinlikle katılıyorum 3 4,2 4,2 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, misafirlerden gelebilecek şikayetler işimi kaybetmeme yol açabilir. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 29), çalışanların % 38,9’u katılıyorum, %29,2’si de kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir. Şikayet edilme korkusu, sektörde iş güvencesinin yetersiz olması nedeniyle, herhangi olumsuz bir durumda, personelin işten çıkartılma ihtimali vardır. Bu personel üzerinde stres yaratmaktadır.

Tablo 29 : Misafirlerden gelecek şikayetler işimi kaybetmeme yol açabilir.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
katılmıyorum 10 13,9 13,9 13,9
fikrim yok 13 18,1 18,1 31,9
katılıyorum 28 38,9 38,9 70,8
kesinlikle katılıyorum 21 29,2 29,2 100,0
Total 72 100,0 100,0



Çalışanların, yöneticilerin misafirlerine, akrabalarına hizmet etmek normal misafirlere hizmet etmekten daha çok stres yaratır. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 30), çalışanların % 16,7’u katılıyorum, %47,2’si de kesinlikle katılmıyorum cevabını vermiştir. Fikrim yok diyen personellin %26 seviyesinde olmasının nedeni doğrudan misafirlere hizmet etmiyen departmanlardan olmalarından kaynaklanıyor olabilir. %47 oranında rahatsız olan kesim için yöneticilerin akrabaları, misafirlerine hizmet etmek stres vericidir. Her hangi bir hatada kendilerini yöneticilere şikayet edilme korkusu, yönetici ordaysa onun gözünden düşme korkusu ile daha fazla stres yaşamaktadırlar.

Tablo 30 : Yöneticilerin misafirlerine, akrabalarına hizmet etmek normal misafirlere hizmet etmekten daha çok stres yaratır
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 1 1,4 1,4 1,4
katılmıyorum 6 8,3 8,3 9,7
fikrim yok 19 26,4 26,4 36,1
katılıyorum 12 16,7 16,7 52,8
kesinlikle katılıyorum 34 47,2 47,2 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, çalışma arkadaşlarım işlerini iyi yapmazlar. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 31), çalışanların % 23,6’sı katılıyorum, %40,3’ü de kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir. Daha öncede bellirtildiği gibi Otellerin hizmetlerini iyi yapmaları için otel personelli arasında yakın işbirliği ve karşılıklı yardım gereklidir. Birbirlerinin iyi çalışmadığını düşünen personeller arasında stres yaşanması bununda çatışma yaratması doğaldır.



Tablo 31 : Çalışma arkadaşlarım işlerini iyi yapmazlar.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 4 5,6 5,6 5,6
katılmıyorum 14 19,4 19,4 25,0
fikrim yok 8 11,1 11,1 36,1
katılıyorum 17 23,6 23,6 59,7
kesinlikle katılıyorum 29 40,3 40,3 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, yöneticim olumlu özelliklerimden çok olumsuz özelliklerimi görür. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 32), çalışanların % 33,3’ü katılıyorum, %31,9’u da kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir. Daha önce bellirtildiği gibi yöneticilerin personeli motive etmek için, daha iyi çalışmalarını sağlamak için olumlu özellikleri ödüllendimeli böylece olumlu özelliklerin ortaya çıkması sağlanmalıdır. Olumsuz özelliklerinin hatırlatılması, azarlanması personel üzerinde stres yaratmaktadır.


Tablo 32 : Yöneticim olumlu özelliklerimden çok olumsuz özelliklerimi görür
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 3 4,2 4,2 4,2
katılmıyorum 15 20,8 20,8 25,0
fikrim yok 7 9,7 9,7 34,7
katılıyorum 24 33,3 33,3 68,1
kesinlikle katılıyorum 23 31,9 31,9 100,0
Total 72 100,0 100,0





Çalışanların, yeterli mola zamanım yok. (Yemek molası, kahve molası...) Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 33), çalışanların % 36,1’i katılıyorum, %40,3’u da kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir. İş arasında verilecek molaların günlük stresin azaltılması yönünde faydası vardır.

Tablo 33 : Yeterli mola zamanım yok
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
katılmıyorum 13 18,1 18,1 18,1
fikrim yok 4 5,6 5,6 23,6
katılıyorum 26 36,1 36,1 59,7
kesinlikle katılıyorum 29 40,3 40,3 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, misafirlere hizmet etmek beni rahatsız eder. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 34), çalışanların % 37,1’i katılıyorum, %11,1’u da kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir.Sonuçlara bakılarak belli bir yargıya ulaşılamamaktadır. Bir insanın diğer bir insana hizmet etmesi onur kırıcı bir davranış olarak gören insanlar için bu davranış stres yaratmaktadır.


Tablo 34 : Misafirlere hizmet etmek beni rahatsız eder.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
katılmıyorum 16 22,2 22,2 22,2
fikrim yok 21 29,2 29,2 51,4
katılıyorum 27 37,5 37,5 88,9
kesinlikle katılıyorum 8 11,1 11,1 100,0
Total 72 100,0 100,0





Çalışanların, diğer departmanların yaptığı hatalardan dolayı sıkıntı yaşarım. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 35), çalışanların % 23,6’sı katılıyorum, %38,9’u da kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir. Bilindiği gibi otel işletmeleri yoğun olarak departmanlardan oluşmakta ve bir departmanın çıktısını diğer departman girdi olarak kullanmaktadır. Yani bir departmanın yaptığı hatadan dolayı diğer departman sıkıntı yaşayabilmektedir.Örn önbüro departmanına diğer deparmanların yaptığı hataları şikayet etmek için gelen misafirler gibi.

Tablo 35 : Diğer departmanların yaptığı hatalardan dolayı sıkıntı yaşarım.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 7 9,7 9,7 9,7
katılmıyorum 9 12,5 12,5 22,2
fikrim yok 11 15,3 15,3 37,5
katılıyorum 17 23,6 23,6 61,1
kesinlikle katılıyorum 28 38,9 38,9 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, uyumadan önce kendimi işle ilgili sorunları düşünürken bulurum. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 36), çalışanların % 41,7’si katılıyorum, %26,4’u da kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir. Bu gün boyunca yaşanan stresin bir göstergesidir.

Tablo 36 : Uyumadan önce kendimi işle ilgili sorunları düşünürken bulurum
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 2 2,8 2,8 2,8
katılmıyorum 15 20,8 20,8 23,6
fikrim yok 6 8,3 8,3 31,9
katılıyorum 30 41,7 41,7 73,6
kesinlikle katılıyorum 19 26,4 26,4 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, çalışma arkadaşlarım yüzünden yaşadığım stres müşteriler yüzünden yaşadığım stresten fazladır. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 37), çalışanların % 43,1’si katılıyorum, %40,3’u da kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir. Ortaya çıkan sonuç Otellerdeki çalışanların iş yaparken bir birleri ile çatışma yaşadıklarını göstermektedir. Bu sorunun kaynağıda yönetimseldir. Eğer sistematik bir yönetim olursa herkes ne yapıcağınıbilir ve ortaya fazla sorun çıkmaz. Sistemin bir kere kurulup bırakılmasıda yetmemekte sürekli kontrol edilmesi gerekmektedir ki organizasyon içindeki sorunlar çözülebilsin.


Tablo 37 : Çalışma arkadalşlarım yüzünden yaşadığım stres müşteriler yüzünden yaşadığım stresten fazladır.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
kesinlikle katılmıyorum 3 4,2 4,2 4,2
katılmıyorum 8 11,1 11,1 15,3
fikrim yok 1 1,4 1,4 16,7
katılıyorum 31 43,1 43,1 59,7
kesinlikle katılıyorum 29 40,3 40,3 100,0
Total 72 100,0 100,0

Çalışanların, işim yüzünden daha fazla sigara ve/veya alkol tüketirim. Sorusuna verdikleri cevaplar incelendiğinde (Tablo : 38), çalışanların % 52,8’si katılıyorum, %34,7’u da kesinlikle katılıyorum cevabını vermiştir. %11,1 ise sigara ve/veya alkol kullanmamaktadır. Personellin iş içinde yaşanan stresin azaltılması için kullandığı yöntem uyuşturucu maddeler kullanarak streslerini azaltmaya çalışmak olduğu görülmektedir. Personelle stresi ile başaçıkmasını öğretecek kurslar, eğitimler verilmelidir.



Tablo 38 : İşim yüzünden daha fazla sigara ve/veya alkol tüketirim.
Frequency Percent Valid Percent Cumulative Percent
fikrim yok 1 1,4 1,6 1,6
katılıyorum 38 52,8 59,4 60,9
kesinlikle katılıyorum 25 34,7 39,1 100,0
Total 64 88,9 100,0
Missing 0 8 11,1
Total 72 100,0

by.NaMe
19-05-2008, 01:18 AM
V - TARTIŞMA VE SONUÇ

Araştırma sonuçlarına göre Ankara’da bulunan 4 ve 5 yıldızlı otellerde çalışanların yaşadıkları stresin kaynaklarını maddi koşulların yetersizliği, iş güvenliği, personelin çalışma arkadaşları ile yaşanan problemler, yöneticilerle yaşanan problemler, hizmet sektörünün özelliklerinden kaynaklanan problemler olarak sıralaya biliriz.
Çalışma sonuçlarını daha önce yine Ankara’da bulunan benzer çalışma ile kıyasladığımızda her iki çalışmada da ilk sırayı maddi koşulların yetersizliği alırken. İkinci sıradaki iş güvenliğinin bu çalışmada öne çıktığı görülmektedir. Bunun sebebi 1998 yıllında yapılan ilk çalışmanın ardından ülkede yaşanan ekonomik krizler görülebilir. Yaşanan krizler sonrası oteller krizde hayatta kalabilmek için personel sayıların azaltmış bir çok personeli işten çıkartmışlardır. Bu çalışan diğer personel üzerinde olumsuz stres yaratmıştır. Araştırma icindeki otellerin bazılarında sendika vardır. Fakat sendikanın olması araştırma sonuçlarına göre yeterli güvence kaynağı olarak görülmemektedir. Bu tip makro sorunlar için otel işletmelerinin yapabilecekleri fazla bir şey olmamasına karşı, kendi içlerindeki problemleri çözerek otel personelinin stresini yönetebilirler.
Çalışmanın ortaya koyduğu yöneticilerin personeli motive etmemesi, yeteri kadar taktir etmemesi, adil olmaması gibi etkenler bilinçli çalışmalarla organizasyonda yönetilebilir ve personelin stres düzeyini düşürebilir.
Personelin kendi aralarında yaşadığı sorunları aşmak için mutlaka “iç müşteri” kavramının oteller içinde uygulanması ve sürekli kontrolünün sağlanması gerekmektedir. Bu kavramı uygulayan otellerin hizmet kalitelerinde yükselme beklenecektir.
Stresin otel personeli, dolayısıyla hizmet kaliteleri için ne kadar önemli olduğunu anlayan Marriot otel zinciri çalışanları için özel “call center”lar kurmakta ve çalışanların problemlerini çözmek için özel personel tutmaktadırlar. Örneğin çocuğu için iyi bir çocuk bakıcısı bulamıyan bir marriot personelli call center’ı arayıp yardım isteyebilemektedir. Ülkemizde de değişik kurslar verilerek bireylerin stresleri ile mücadele etmeleri öğretilmeye çalışmaktadır. Ülkemizdeki Otel işletmeleride bu konuda personeline eğitim vermeli, kendi yapısındaki bozuklukları düzeltmelidir.
Günümüzde yaşanan hızlı değişim, örgütler ve bireyler üzerinde önemli ölçüde stres yaratmaktadır. Değişimden kaynaklanan stres kontrol altında tutulmadığı taktirde, çalışanlar dolayısı ile örgütler performans kaybına uğrayacaklardır. Otel yöneticileri stres konusunda bilinçlenmeli, stresin kontrol altına alınabilecek bir şey olduğunun bilinçine varmalıdırlar. Ancak bu sayede örgütler içindeki stres kontrol altına alınabilir. Personelin dolayısıyla örgütlerin performanları, verimlilikleri ve karları artabilir.

by.NaMe
19-05-2008, 01:18 AM
VI – KAYNAKÇA

AKTAŞ, Ahmet, (1997) Turizm İşletmelerinde Yönetim. Eskişehir: Anadolu üniversitesi yayınları.

ATAMAN,Göksel, (2002). İşletme Yönetimi:Temel Kavramlar Yeni Yaklaşımlar. İstanbul: Türkmen Kitabevi.
BALCI, Ali, (2000), Öğretim Elemanlarının İş Stresi, Kuram ve Uygulamalar, Ankara: Nobel Yayın Dağıtım.
BALTAŞ, Acar ve BATAŞ,Zuhal, (1995) Stres ve Başaçıkma Yolları, 6.bs., İstanbul: Remzi kitapevi
CAN, Halil, (1994) Organizasyon ve Yönetim, 3.bs. Ankara: Siyasal Kitabevi.

CÜCELOĞLU, Doğan, (2002) Keşke’siz Bir Yaşam İçin:İletişim Donanımları.3.bs., İstanbul: Remzi Kitabevi.

HİMMETOĞLU, Bülent ve KIREL, Çiğdem, (1994) Stres Yönetimi. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi yayınları

TAŞTAN, Seçil, Stres ve Yönetimi. http://www.insankaynaklari.gokceada.com/stres,[24 Mayıs 2003,Web]

TOPALOĞLU, M. Ve Tuna, M., (1998) Otel İşletmelerinde Stresin Değerlendirilmesi: Amprik Bir Çalışma, Anotolia:Turizm Araştırmaları Dergisi, 9 (10):39-45

TORUN, Alev, (1997) Stres ve Tükenmişlik,2.bs.,İstanbul:İzgi Kitapevi

TURNAGE, J. J., ve SPIELBERGER, C. D. (1991) , Job Stress in Managers, Professionals, and Clerical Workers. Work & Stress. 5(3): 165-176.







EK : A (Anket Örneği)
Otel İşletmelerinde Çalışanların İş Stresi ve Stres Kaynaklarını Ölçüm Anketi


Aşağıda size sunulan anketin amacı, otel işletmelerinde çalışanların stresini ve bu stresin kaynaklarının incelenmesidir. İş stresi, bireyler üzerinde fiziksel ve psikolojik olumsuz etkiler yaratır. Bireyin motivasyonunu düşürürerek örgütün verimliliğini azaltır. Dolayısıyla çalışanların stresinin ve kaynaklarının anlaşılması hem çalışanlar hem de örgütler için önemlidir.

Anketi doldurmak için göstereceğiniz ilgi ve iş birliğine teşekkür eder, başarılı çalışmalarınızın sürmesini dilerim.



Lütfen size uyan kareyi işaretleyiniz.

1. Cinsiyetiniz ; Bay □ Bayan □

2. Yaşınız ; 15-19 □ 20-26 □ 27-33 □ 34-40 □ 41 ve üzeri □

3. Öğrenim Durumunuz ; İlköğretim Lise Orta Üniversite Yüksek lisans
□ □ □ □ □

4. Çalıştığınız Departman ; .............................

5. Göreviniz ; .................................

6. Otellerde Çalışma Süreniz ; 0-5 yıl □ 6-11 yıl □ 12-17yıl □ 18 yıl ve üzeri □

7. Aylık Ücretiniz ; □ 250.000.000 ve altı
□ 251.000.000 – 500.000.000
□ 501.000.000 – 750.000.000
□ 751.000.000 – 1.000.000.000
□ 1.000.000.000 – 1.250.000.000
□ 1.251.000.000 ve üzeri






Lütfen dikkatlice okuyunuz ve İş ortamını göz önünde tutarak uygun derecelendirmeyi daire içine alınız.
Kesinlikle Katılmıyorum Katılmıyorum Fikrim Yok Katılıyorum
1. Çalıştığım ortamdaki gürültü beni olumsuz etkiliyor. 1 2 3 4 5
2. Çalıştığım ortamdaki kirlilik beni olumsuz etkiliyor. 1 2 3 4 5
3. Çalıştığım ortamdaki ısı beni olumsuz etkiliyor. 1 2 3 4 5
4. İşim diğer mesleklere göre daha yorucudur. 1 2 3 4 5
5. İşimi yapmam için yeterli araç-gereç-malzeme mevcuttur. 1 2 3 4 5
6. İşimi yaparken zevk almam. 1 2 3 4 5
7. İşim beni maddi açıdan tatmin eder. 1 2 3 4 5
8. Yaptığım iş yöneticiler tarafından taktir edilir. 1 2 3 4 5
9. Görevlerim açıkça bellidir. 1 2 3 4 5
10. İş akışı sırasında iletişim yeterli düzeydedir. 1 2 3 4 5
11. Çalışma arkadaşlarımla sık sık çatışma yaşarım. 1 2 3 4 5
12. Yöneticim adildir. 1 2 3 4 5
13. Yöneticim başarılarımı taktir eder. 1 2 3 4 5
14. Çalıştığım işyerinde kariyer olanakları vardır. 1 2 3 4 5
15. Vardiyalı çalışmak beni olumsuz etkiliyor. 1 2 3 4 5
16. Terfi sistemi objektiftir (adildir). 1 2 3 4 5
17. Çalıştığım işyerinde iş güvenliğim vardır. 1 2 3 4 5
18. Yöneticimle sık sık çatışma yaşarım. 1 2 3 4 5
19. Gerekenden daha az personelle çalışıyoruz. 1 2 3 4 5
20. İşimi yaparken aşırı zaman baskısı hissediyorum. 1 2 3 4 5
21. Diğer departmanlarla uyumlu çalışırız. 1 2 3 4 5
22. Misafirlerden gelebilecek şikayetler işimi kaybetmeme yol açabilir. 1 2 3 4 5
23.Yöneticilerin misafirlerine, akrabalarına hizmet etmek normal misafirlere hizmet etmekten daha çok stres yaratır. 1 2 3 4 5
24. Çalışma arkadaşlarım işlerini iyi yapmazlar. 1 2 3 4 5
25. Yöneticim olumlu özelliklerimden çok olumsuz özelliklerimi görür. 1 2 3 4 5
26. Yeterli mola zamanım yok. (Yemek molası, kahve molası...) 1 2 3 4 5
27. Misafirlere hizmet etmek beni rahatsız eder. 1 2 3 4 5
28. Diğer departmanların yaptığı hatalardan dolayı sıkıntı yaşarım. 1 2 3 4 5
29. Uyumadan önce kendimi işle ilgili sorunları düşünürken bulurum. 1 2 3 4 5
30. Çalışma arkadaşlarım yüzünden yaşadığım stres müşteriler yüzünden yaşadığım stresten fazladır. 1 2 3 4 5
31. İşim yüzünden daha fazla sigara ve/veya alkol tüketirim.(kullanmıyorsanız boş bırakınız) 1 2 3 4 5
I. ÖZET 1
II. GİRİŞ 1
III. – İLGİLİ LİTARATÜR (STRES, KONTROLÜ ve YÖNETİMİ) 2
1. Tanımı ve Özellikleri 2
2. Stres ve İş Yaşamı 4
3. Stresi Ortaya Çıkaran Faktörler 4
3.1 Bireyin Kendisi ile İlgili Stres Kaynakları 5
3.1.1 Motivasyon Etkileri 5
3.1.2 Duygusal Sebepler 5
3.1.3 Bireysel Etkenler 7
3.1.4. Bireysel Farklılıklar ve Stres Yumuşatıcılar 8
3.1.4.1 Demografik ve Algısal Değişkenler 8
3.1.4.2 İş Deneyimleri 9
3.1.4.3 Kontrol Kaynağı 9
3.1.4.4 TipA-Tip B Davranışı 9
3.1.5 Yaş 11
3.2 Bireyin İş Çevresinin Yarattığı Stres Kaynakları 12
3.2.2 Örgütsel Stres Kaynakları 16
3.2.2.1 İşletme Politikaları ve Stratejileri 16
3.2.2.2 Örgüt Yapısı ve Dizaynı 17
3.2.2.3 Örgütsel Süreçler 18
3.2.2.4 Fiziksel Koşullar 18
3.3 Bireyin İçinde Bulunduğu Genel Çevrenin Yarattığı Stres Kaynakları 19
4. Stresin Safhaları 20
GRAFİK 1 : Stresin Farklı Safhaları ve Verimlilik Üzerindeki Etkisi 21
5.Stresin Sonuçları 21
6.Yönetici Yıpranmaları 23
7.Stres Yönetimi 24
8. Stres Kontrolü Yöntemleri 26
8.1 Stres Yönetiminde Bireysel Başa Çıkma Yöntemleri 26
8.2 Stres Yönetiminde Örgütsel Başa Çıkma Yöntemleri 26
9. Otel İşletmeleri ve Stres 28
IV – ARAŞTIRMA 31
Araştırmanın Amacı : 31
Yöntem : 31
Araştırmanın Bütçe ve Takvimi : 32
Bulgular : 33
V - TARTIŞMA VE SONUÇ 54
VI – KAYNAKÇA 56
EK : A (Anket Örneği) 57

by.NaMe
19-05-2008, 01:18 AM
ŞLETME BÜYÜKLÜĞÜ VE KAPASİTE (tez)

sayfa sayısı : 37

marmara üniversitesi oğrencileri tarafından hazırlanmıştır(sanırsam)

gule gule kullanın ..

/ not başka forumlardan alıntı değildir .. odev sitelerinden toplanarak verilmiştir..

http://rapidshare.com/files/13813020...04_TE.zip.html (http://rapidshare.com/files/13813020/__304___350_LETME_BueYueKLue__286_ue_VE_KAPAS__304 _TE.zip.html)

by.NaMe
19-05-2008, 01:19 AM
DÜNYA'DA PAMUK
1. DÜNYA PAMUK ÜRETİMİ
Dünyada 76 ülkede, 32 milyon hektar alanda, 19 milyon ton üretimi yapılmakta olan pamuk, dünya genelinde en değerli tarımsal ürünlerden biri olma özelliğine sahip bulunmaktadır.
Dünya pamuk üretiminin % 77'si 6 ülke tarafından yapılırken, geri kalan % 23'lük kısım ise 70 ülke tarafından gerçekleştirilmektedir.
Amerika kıtasındaki üretim sıralamasında ABD, ülkenin güneyindeki elverişli iklim nedeniyle ilk sırayı alırken, yine bu kıtada Meksika ve Brezilya diğer önemli üretim bölgeleri olarak göze çarpmaktadır.
Dünyanın diğer büyük pamuk üretici ülkeleri Asya|da toplanmıştır. Bu ülkeler eski üretim bölgeleri olarak Çin, Hindistan ve Pakistan'dır. Bu ülkelerin üretim miktarları dünya üretiminin yaklaşık % 43.9'unu teşkil etmektedir.
Bazı Akdeniz ülkelerinde yapılan iklime alıştırma çalışmalarına rağmen Avrupa'daki pamuk üretim miktarı düşüktür. Avrupa'daki pamuk üretimi az olmakla beraber tüketim ve ticareti oldukça yoğundur. AT üyelerinden sadece Yunanistan ve İspanya kayda değer oranda pamuk üreten ülkelerdir. Diğer ülkeler ise genelde ithalatçı konumunda bulunmaktadır. Son yılların en önemli olayı ise Avrupa'da bu sanayi kolunun nispeten gerileme göstermesidir.
Afrika'da pamuk ekiminin gelişmesi sömürgeciliğe ve Batı ülkeleri ekonomisine bağlı olarak gelişmiştir.
İngiltere Doğu Afrika'da, Fransa ise Kuzey Afrika ve Sudan'da denemeler yapmış fakat üretim yeterli seviyeye ulaşamamıştır. Bu bölgede Mısır üretimde ilk sırayı almakta ve iyi kalitede pamuk yetiştirmektedir.
1994-1995 üretim döneminde ülkelerin üretim, durumu incelendiğinde en fazla üretimi 4.500.000 ton ile Çin gerçekleştirmiştir. En fazla üretim yapan ülkeler sıralamasında Çin'den sonra 4.080.000 tonla ABD, 2.261.000 tonla Hindistan, 1.581.000 tonla Pakistan, 1.326.000 tonla Özbekistan gelmektedir. Aynı dönemde ülkemizin üretimi ise 602.000 tondan 628.000 tona yükselmiştir.
TABLO: 1 DÜNYA PAMUK ÜRETİMİ (Bin ton) ÜLKELER

ÜLKELER 1991/92 1992/93 1993/94 1994/95
MEKSİKA 181 30
24 102
ABD
3.835
3.531
3.515
4.080

ARJANTİN
250
145
227
275

BREZİLYA
667
414
428
571

PARAGUAY
152
142
125
147

VENEZÜELLA
27
20
18
22

MISIR
291
357
411
340

YUNANİSTAN
207
242
318
320

İSPANYA
83
70
32
30

ÇİN
5.672
4.508
3.739
4.500

AVUSTRALYA
502
373
329
329

AZERBAYCAN
167
147
93
98

TÜRKMENİSTAN
430
378
430
401

ÖZBEKİSTAN
1.443
1.296
1.300
1.326

HİNDİSTAN
2.053
2.380
2.095
2.261

PAKİSTAN
2.177
1.540
1.312
1.581

TÜRKİYE
559
574
602
628

DİĞER
2.086
1.650
1.675
2.599

TOPLAM
20.782
17.997
16.673
18.982

KAYNAK: Cotton Reviey of the World Situation
1.1. Dünyada Pamuk Verimi
1994-1995 pamuk sezonunda ülkelerin verimlilik durumları incelendiğinde ilk sırayı hektarda 1116 kg. ile Avustralya alırken, bu ülkeyi 1.114 kg. ile Mısır, 1.080 kg. ile Türkiye izlemektedir.
Verimlilikte 1994-1995 sezonu bir önceki dönem ile mukayese edildiğinde en yüksek artışı %44.3 ile Paraguay gerçekleştirmiştir. Bu ülkeyi %29.9 ile Pakistan, %11.7 ile Özbekistan, %11.1 ile ABD takip etmektedir. Verimlilikte artış gösteren diğer ülkeler ise Türkiye, Azerbaycan, Hindistan ve Meksika'dır.
Hektar başına pamuk veriminde en fazla düşüş gösteren ülke %11.8 ile Avustralya olurken, verimlilikte azalış gösteren diğer ülkeler ise Türkmenistan, İspanya, Yunanistan ve Arjantin olmuştur.
TABLO : 2 DÜNYA PAMUK VERİMİ (Hektar/kg.)

ÜLKELER 1991/92 1992/93 1993/94 1994/95
MEKSİKA 720 620 689 696
ABD 731 783 679 755
ARJANTİN 467 395 451 459
BREZİLYA 338 348 - 408
PARAGUAY 318 536 291 420
VENEZÜELLA 540 364 437 464
MISIR 814 1.012 1.107 1.114
YUNANİSTAN 901 727 903 853
İSPANYA 1.058 927 998 857
ÇİN 868 660 750 794
AVUSTRALYA 1.781 1.424 1.266 1.116
AZERBAYCAN 684 660 417 455
TÜRKMENİSTAN 723 652 741 699
ÖZBEKİSTAN 839 783 776 867
HİNDİSTAN 267 316 286 297
PAKİSTAN 768 543 468 608
TÜRKİYE 935 900 1.061 1.080
TOPLAM 598 557 546 589
KAYNAK: Cotton Review of the World Situation
Son yıllarda ABD ve Türkiye dışındaki üretici ülkeler üretim zorluklarıyla karşı karşıya bulunmaktadır. Özellikle Çin, Hindistan ve Pakistan'da önemli derecede zararlılarla mücadele zorlukları yaşanmaktadır.
TABLO: 3 PAMUK PAZARLAMA KANALLARI















KAYNAK : İzmir Ticaret Borsası

1.2. Dünya Pamuk İhracatı
Dünya pamuk üretiminde ikinci sırada yer alan ABD, dünya pamuk ihracatında yıllardan beri birinciliğini korumaktadır.
ABD dünya pamuk ihracatının dörtte birini tek başına gerçekleştirmektedir. Son verilere göre ihracatta ikinci sırada Avustralya bulunmaktadır. Bu ülkenin ihracatı ise 320 bin ton civarındadır. Pamuk ihracatında Çin, Arjantin ve Paraguay diğer önemli ülkelerdir. Önceki yıllarda dünyanın en büyük üretici ve ihracatçı ülkelerinden olan Hindistan, Pakistan ve Çin son yıllarda yaşadıkları zararlı etkisinden kurtulamadıkları için ihracat miktarlarında önemli seviyelerde azalma görülmüştür.
TABLO : 4 DÜNYA PAMUK İHRACATI (BİN TON)

ÜLKELER 1990/91 1991/92 1992/93 1993/94 1994/95
MEKSİKA 50
54
5
7
27

ABD 1.697
1.447
1.132
1.518
1.589

ARJANTİN 141
123
47
56
162

BREZİLYA 167
31
24
2
11

KOLOMBİYA 34
40
16
3
8

PARAGUAY 205
252
130
110
131

VENEZUELLA 7
3
5
2
2

MISIR 18
17
18
125
94

SUDAN 103
86
57
53
62

YUNANİSTAN 86
74
119
170
175

İSPANYA 30
31
29
26
25

ÇİN 202
131
149
163
150

AVUSTRALYA 329
459
371
320
320

FRANSA 6
18
15
30
25

ALMANYA 44
24
21
10
20

HİNDİSTAN
255
--
243
67
85

PAKİSTAN
272
448
256
73
20

DİĞER
1.431
2.849
2.837
3.037
3.021

TOPLAM
5.077
6.087
5.474
5.772
5.927

KAYNAK: Cotton Reviev of the World Situation

by.NaMe
19-05-2008, 01:19 AM
1.3. Pamuk Dış Ticaretinin önemi ve Serbest Olmasının Gerekçeleri
Son yıllarda Ülkemiz pamuk üretimi yıllara göre değişmekle beraber 850.000/870.000 ton, tüketimi ise 1,1 ton ila 1,2 milyon ton arasındadır. Dolay ısı ile ülkemiz yılda takriben 300.000 ton pamuk ithal etmek durumdadır. Bu bakımdan; pamuk ekonomisine pamuk dış pazarlaması oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Her ne kadar Güneydoğu Anadolu Bölgesinde sulama tesislerinin çalışmaya başlaması ve pamuk üretim sahalarının genişlemesi ile pamuk üretimimizin ve açığın kapanacağı düşünülür ise diğer taraftan yeni yeni kurulan iplik fabrikaları ile tüketimimiz de her geçen yıl artmaktadır ve dolay ısı ile pamuk dış ticareti önümüzdeki yıllar boyunca devam edecek görünümdedir.
Diğer taraftan ülke iplikçiliğinin ihtiyacı dolayısı ile pamuk ithali gerekiyor ise de sağlıklı bir pamuk pazar ekonomisi için pamuk ihracatına da gerek vardır. Bu arada hemen bir soru akla gelebilir. Ham pamuğu işleyip katma değeri yüksek iplik, bez, giyim eşyası ihraç etmek var iken niçin ham pamuk ihracatına gerek duyulabilir?
Bilindiği gibi pamuk üreticisi ekim, dikim faaliyetine tarla hazırlaması ile Nisan aylarında başlar ve 5 ay kadar devam eden çalışmaları sonunda Eylül/Ekim aylarında haşata başlar. Tarladan kaldırdığı ürünün yaz aylarındaki üretim masraflarından (akaryakıt, sulama, çapalama, ilaçlama, toplama vs.)doğan borçlarını karşılamak için satmak mecburiyetindedir. Diğer bir ifade ile ürününü topladığı Eylül/Ekim ve Kasım aylarında satmak ihtiyacındadır. Kısaca pamuk üretimi hasat ile beraber yoğun olarak iki üç ayda pazara arz edilir.
Tüketim cephesinde ise pamuk yıl boyunca devamlı bir tempoda tüketilir. İplik fabrikası bir yıl boyunca kullanacağı pamuğu iki ayda değil, her ay ve hatta her hafta belirli bir tempo ile alır.
Netice itibarı ile üretim 2-3 ayda yoğun bir tempo ile pazara ar/edilir, tüketim ise yıl oniki aya yayılmış bir tempoda pazara talep olarak girer. Dolayısı ile üretim ve tüketim arasında yapısal olarak zamanlama farkı vardır. İşte üretimin yoğun bir tempo ile pazara çıktığında oluşan arz fazlasını dengelemek için dış pazarlardan gelecek talebin de ülke pamuk pazarlarında yer alması, ihracatın çalışır durumda olması gerekir. Aksi takdirde ihracat çalıştırılmadığı, devlet tarafından engellendiği takdirde ülke içindeki pamuğun aylar boyunca kendisine yeteceğine göre tekstil sektörü, pamuğun pazara yığılmasından ve kendisinin tek alıcı hüviyetine kalmasından cesaret olarak elinden geldiğince fiyatları düşürmeğe çalışacaktır. Bunun aynen böyle tahakkuk ettiği geçtiğimiz yıllarda sık sık yaşanmıştır. Halbuki ihracat engellenmediği, çalışır durumda olduğu zaman ihracatçı dış ülkelerdeki alıcılarından temin ettiği fiyatlarla pazara girecek bir taraftan pazara gelen arz fazlasını tüketirken diğer taraftan dünya fiyatları ile iplikçilerin karşısına pamuk pazarında rakip çıktığı için iplikçi de dünya fiyatlarını ödemek durumunda kalacak ve neticede üretici de pamuğunu dünya fiyatları ile satmış olacaktır.
Bunun doğal sonucu olarak geçmiş yıllarda bir takım tedbirlerle ihracatın kısıtlanması sonucu üreticilerin "pamuğumuz dünya fiyatlarının altındaki fiyatlarla elimizden alınıyor" şikayetleri önlenmiş olacaktır.
Son yıllarda gayet açıklıkla görülmüştür ki, ihracatın serbest çalışır olma durumunda ülkemiz üretiminden 50/60.000 ton ihraç olabilmektedir. Rekoltenin 7-8 % sini teşkil eden bu ihracat miktarı, üreticinin büyük zararlara uğramasını önlediği tekstil sektörü için önemli bir hammadde sıkıntısına sebep olmadığı için ihracatın serbest çalışır durumda bulunması ülke pamuk ekonomisinin genel yapısı içinde olumlu kabul edilmelidir.
Pamuk ithalatı da ihracatta olduğu gibi serbest olmalıdır. Bu düşünceye karşı; Ülkemiz pamuğu dururken, kendi üreticimizin emeği ile meydana gelmiş pamuk dururken niçin dış Ülke pamuğu alınmalı diye bir soru akla gelebilir. Ancak gözden uzak bulundurulmamalıdır ki; dış pazarlara herhangi bir pamuklu mal satan bir tekstil fabrikasının karşısında o pazarlarda rakipleri vardır. İzmir'deki bir tekstil fabrikasının Almanya'daki pazarda karşısına rakip olarak Hong-Konglu, Taiwanlı, Koreli, Portekizli v.s. ülkelerin tekstilcileri de çıkarlar. İzmirli tekstilcinin bu ülkelerin fabrikaları ile rekabet edebilmesi için, o ülkeler pamuğu nereden nasıl ucuz alabiliyorlar ise, İzmirli tekstilcinin de aynı şartlarla, aynı fiyatlarla alabilmesi lazımdır. O günlerde en ucuz pamuk Pakistan'da ise Hong Konglunun pamuğu ucuza Pakistan'dan aldığı gibi İzmirli tekstilci de İzmir'e göre Pakistan ucuz ise Pakistan'dan alabilmelidir.
Gerek üretici, gerek tekstilci açısından olayı bir cümlede toplama gerekir ise; üretici nerede en yüksek fiyatı (içerde veya dışarıda) buluyorsa orada satabilmeli tekstilci nerede en ucuz fiyatı buluyor ise oradan alabilmelidir.
Kısaca ülke için en sağlıklı pamuk pazar ekonomisi ithalatın ve ihracatın serbest olması ile mümkündür.
1.4. İhracat Kontrolü
pamukların ihraç edilinceye kadar geçen süre içinde elverişsiz koşullarda muhafaza edilmesinden veya taşınmasından vasıflarını kaybedip kaybetmediğini,
Ambalajları ite resmi marka ve işaretlerin bozulup bozulmadığını,
İhracatçı tarafından beyan edilen hususların balyalardaki resmi marka ve işaretlere uygun olup olmadığını,
tespittir.
İhraç edilecek pamuk partisi, çırçırlama şekli ve tipi aynı olmak şartıyla birden âzla partiden oluşabilir. Parti 500 balyadan fazla olamaz.
İhraç edilecek pamukların denetlenmesi için beyanname ile başvurulur. Dahili kontrol belgeleri beyannameye eklenmelidir.
Yapılmasındaki amaç gözönüne alındığında ihracat denetiminin biçimsel olduğu söylenebilir. Ekspere kanaat gelinceye kadar partinin % 20'si görülmelidir. Kontrol sonucunda pamukların ihracatı uygun görülmüşse, geçerlik süresi iki ay olan "ihracat belgesi" verilir. İkinci ayın kontrol tarihine uyan günü sürenin son günü olarak hesaplanır.
O halde, 31 Aralık'ta yapılan bir ihracat denetimine ait kontrol belgesinin geçerlik süresi Şubat ayının son günü bitecektir. Eğer son gün tatile rastlıyorsa, bunu takip eden ilk iş gününün bitiminde süre sona erer. Bu sürenin dolmasından sonra yeniden kontrol yapılarak belgenin geçerlik 2 ay uzatılabilir. Uzatma süresi talep tarihinden itibaren başlar. Uzatmada kontrolün yeniden yapılması icabeder.
Yurtdışına gönderilen numunelik pamuklar ihracat kontrolüne tabi olacak mıdır? Numunelerin kontrolü hakkında tüzükte herhangi bir hüküm bulunmadığından, yurtdışına gönderilen numunelik pamuklar ihracat kontrolüne tabi değildir.
İhracatın teşviki ve geliştirilmesi amacıyla ihracat muameleleri vergi, resim ve harçtan muaf kılınmıştır. Bu itibarla ihracat beyannamesi damga vergisine tabi değildir.
1.5. Dünya Pamuk İthalatı
Son senelere kadar dünyanın en büyük ithalatçı ülkesi olan Japonya, birkaç senedir bu özelliğini Endonezya'ya kaptırmıştır. Japonya bilindiği gibi hiç pamuk üretimi yapmazken ihtiyacı olan pamuğun tamamını ithal etmek zorunda kalmaktadır.
Dünya genelinde irili ufaklı 84 ülke pamuk ithalatı yapmaktadır. En büyük ithalatçı ülkeler Japonya ve Endonezya ile beraber Tayland, İtalya, Brezilya, Çin, Almanya ve Meksika'dır.



TABLO : 5 DÜNYA PAMUK İTHALATI (Bin ton)

ÜLKELER 1990/91 1991/92 1992/93 1993/94 1994/95
MEKSİKA 45 42
152
183
156

ABD 1
3
--
-- 1

ARJANTİN 6
2
2
15
1

BREZİLYA 108
143
405
380
350

KOLOMBİYA 6
8
20
40
40

ENDONEZYA 324
408
433
450
477

VENEZUELLA 19
25
26
22
21

MISIR 51
67
37
--
53

JAPONYA 634
588
489
433
387

YUNANİSTAN 20
16
14
15
15

İSPANYA 83
86
77
110
138

ALMANYA 223
121
168
190
198

FRANSA 118
121
121
155
142

İTALYA 336
299
314
350
371

İNGİLTERE 27
19
15
19
20

ÇİN
480
362
53
175
300

HİNDİSTAN --
58
15
49
65

PAKİSTAN --
4
5
76
4

DİĞER
2.771 3.963 3.529
3.234
3.386

TOPLAM
5.252 6.335 5.875
5.896
6.125

KAYNAK: Cotton Reviev of the World Situation

by.NaMe
19-05-2008, 01:19 AM
1.6. İhracat ve İthalat Miktarları
Dünyada 1970'lı yılların başında sentetik lif üretiminin çok hızlı artması, pamuğun tekstil Endüstrisindeki öneminin azalmasında etkili olmuştur. Yıllar boyunca tekstil maddelerinde talep eğilimleri değişim göstermiştir.
TABLO 6. DÜNYA PAMUK LİFİ ÜRETİMİ, TÜKETİMİ, İTHALATI VE İHRACAT DURUMU (1997) (1000 ton)

ÜLKELER
ÜRETİM
I TÜKETİM İTHALAT
İHRACAT

ÇİN
3701 4463 588
11

ABD
3872 2359 5
1546

PAKİSTAN
1676 1568 22
152
.;-,v J

HİNDİSTAN
2722
r 2743 44
65
;<•.(••

ÖZBEKİSTAN 1263 185 1 1067
TÜRKİYE 762 1002 283 44
TÜRKMENİSTAN
152
41
0
152

JAPONYA
-
283
283
-

YUNANİSTAN
381
142
9
239

GÜNEY KORE
-
294
294
2

ENDONEZYA
4
512
512
-

MEKSİKA
187
359
261
65

İTALYA
-
340
348
5

TAİWAN
-
316
316
-

DÜNYA
19017
19266
6135
6043

Kaynak : Cotton: World Markets and Trade, USDA, 1997
Önceleri toplam lif üretiminde doğal lifler sınırlı üretimine rağmen ağırlıkta iken yapay liflerdeki yenilikler nedeniyle eğilim yapay liflere olmuştur. Ancak bu eğilim, günümüzde çevre kirliliği faktörü nedeniyle doğaya dönüşü yapay liflere göre daha kolay olan doğal liflere kayma göstermektedir. Günümüzde dünya lif talebinin % 50'si doğal liflerden, % 50'si yapay liflerden sağlanmaktadır. Bu durum tekstil endüstrisinde bitkisel liflerin öneminin daha uzun yıllar devam edeceğinin bir göstergesidir. Ülkelere göre pamuk lif üretimi, tüketimi, ithalatı ve ihracatı 1997 yılı verilerine göre tablo 6'da verilmiştir.

Tablo 6'dan dünya pazarlarında yaklaşık 6 milyon ton pamuk lifi ticareti yapıldığı, ihracatta en büyük payın ABD, Özbekistan, Yunanistan, Pakistan ve Türkmenistan'a, ithalatta ise Çin, Endonezya, İtalya, Taiwan, Güney Kore, Japonya, Türkiye ve Meksika gibi ülkelere ait olduğu görülmektedir. Türkiye'nin 1997 yılı verilerine göre 283 bin ton lif pamuk ithal ettiği, 44 bin ton ihracatı olduğu görülmektedir.
Türkiye'nin 1990-1998 yıllan arasında gerçekleştirdiği lif pamuk üretim, tüketim, ihracat, ithalat ve stok durumu incelendiğinde (Tablo 7), 1990 yılında 540 bin ton olan iç tüketimimizin 8 yılda l milyon 200 bin ton'a çıktığı görülmektedir. Tüketimdeki bu artışa bağlı olarak lif pamuk ithalatımızda yaklaşık beş kat artmıştır. Buna karşın lif pamuk ihracatımız ise %50 dolayında azalmıştır.

TABLO 7. TÜRKİYE'NİN LİF PAMUK ÜRETİMİ, TÜKETİMİ, İTHALATI VE STOK DURUMU (1990-1998) (1000 ton)

Yıllar Üretim Tüketim Tük./Ür. (%) İhracat İthalat Stok
1990/91
655
540
82.4
113
79
103

1991/92
561
625
111.4
118
49
101

1992/93
574
625
108.9
47
153
87

1993/94
602
700
116.3
149
202
212

1994/95
628
850
135.3
47
149
124

1995/96
851
950
111.6
31
187
138

1996/97
784
1050
133.9
109
170
99

1997/98
852
1150
135.0
72
363
123

1998/99
858
1200
140.0
-
-
143

1999/00
899
-
-
-
-
-

Kaynak : 1990'lı Yıllarda Türk Tekstil ve Konfeksiyon Sektörü. ITKIB,Ekim 1998,
Pamuk Daimi Çalışma Grubu Toplantı Raporları, Nazilli, 1999.




2. ULUSLARARASI PAMUK KURULUŞLARI ve FAALİYETLERİ
Pamuk dünyada birçok ülkede yetiştirilmektedir. Bu nedenle uluslararası kuruluşların bu ürünle ilgili çalışmaları bulunmaktadır. Ancak 29 OECD ülkesinde 13 ürünle ilgili çalışmalar olmasına karşın, bu ürünler arasında pamuk yer almamaktadır. Dolayısıyla OECD ülkelerinde pamukla ilgili olarak tüketicilerin vergilendirilmesi ve üreticilerin desteklenmesi ile ilgili hesaplamalar yapılmamaktadır.
AB'ne üyeliğimiz, gıda sanayi (işlenmiş tarım ürünleri), tekstil ve deri sektörlerine olumsuz yönde etkilemeyecektir. Çünkü, Türkiye bu sektörler itibariyle AB ile rekabet edebilecek seviyede olup, gıda, tekstil ve ham deri , AB ile Gümrük Birliği Anlaşması kapsamındadır. Tekstil Ürünleri sanayi ürünü sayıldığından, AB ile Türkiye arasında serbest dolaşıma tabidir ve herhangi bir gümrük vergisi ile korunmamaktadır. 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi kararı (Gümrük Birliği Anlaşması) çerçevesinde pamuk (mahlıç - lif pamuk) sanayi ürünü sayılarak, ülkemize ithalatı sıfır gümrükle yapılmaktadır. Dört yıllık uygulama döneminde, özellikle AB'den pamuğun sıfır gümrükle ülkemize girmesi pamuk üretimimizi olumsuz etkilememiştir.
Türkiye'nin hedefi ham pamuk değil, tekstil ve konfeksiyon ihracatı olmalıdır. Tekstil sektöründe dünya genelinde yaşanmakta olan krize rağmen, Türkiye'nin tekstil ihracatında artışlar gözlenmektedir.
AB (başta İspanya ve Yunanistan) yılda yaklaşık 350 bin ton pamuk üretmektedir. Birlik mahlıç (çiğidi alınmış lif pamuk) ihracatına destek vermemekle beraber, üretim esnasında pamuğu yüksek oranda desteklemesi, Türkiye' ye göre mahlıç fiyatının düşük olmasını sağlamaktır. böylece Türkiye piyasalarına AB ürüne pamuk rahatlıkla girebilmektedir. Ancak, AB'deki üretim miktarının sınırlı oluşu dikkate alındığında, bu miktarın ülkemiz pamuk üreticisine olumsuz etkilemeyeceği açıktır.
Diğer taraftan, adaylığımızın kabul edildiği şu günlerde, özellikle bu ülkelere yapılan tekstil ihracatımızın Tarife Dışı Engeller yoluyla engellenmesi halinde, bu durumun karşılıklı görüşmelerle çözümlenmesi, başta pamuk üreticisi olmak üzere tüm sektöre faydalar sağlayacaktır.

3. DÜNYA PAMUK STOKU
Dünya pamuk stokunun ülkelere göre dağılımının incelendiği Tablo: 8'de göze çarpan en önemli olay pamuk stokunun yıldan yıla farklılıklar göstermesidir. Bu farklılık, pamuğa olan arz ve taleple birlikte ülkelerin uygulamakta olduğu ulusal politikalardandır. 1991’de 6.855.000 ton olan dünya stok miktarı 1992'de % 34.8'lik artışla 9.245.000 tona yükselmiş, 1993’de 9.088.000 tonda kalmıştır. Dünya pamuk stoku 1994’de 7.334.000 tona gerilemiş, 1995’de ise önceki yıla göre % 2.5'lik artışla 7.521.000 tona yükselmiştir.
TABLO : 8 DÜNYA PAMUK STOKU (Dönem sonu) (bin ton)

ÜLKELER 1991 1992 1993 1994 1995
MEKSİKA 32
23
23
27
32

ABD 510
807
1.015
759
852

ARJANTİN 162
155
100
166
145

BREZİLYA 298
346
344
315
357

KOLOMBİYA 32
59
34
29
23

PARAGUAY 165
51
65
66
68

VENEZUELLA 5
13
10
10
12

MISIR 48
41
102
53
50

YUNANİSTAN 132
132
124
148
168

İSPANYA 62
60
45
22
25

ÇİN 1.589
3.243
3.000
2.201
2.251

AVUSTRALYA 256
250
221
199
175

AZERBAYCAN _
48
90
89
68

TÜRKMENİSTAN _
79
107
108
104

ÖZBEKİSTAN —
635
420
233
220

JAPONYA 192
266
135
127
116

HİNDİSTAN 538
757
726
642
636

PAKİSTAN
314
617
460
315
364

TÜRKİYE 150
172
294
258
268

DİĞER
2.370
1.491
1.773
1.567
1.587

TOPLAM 6.855 6.335 9.088 7.334 7.521
KAYNAK: Cotton Review of the World Situation
4. SONUÇLAR
Pamuk üretiminin, üretici, ihracatçı ve sanayici yönünden çözüm bekleyen bazı sorunları bulunmaktadır. Bu sorunların çözümünde pamukla ilgili yapılması gerekli olanları aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür.
Ulusal Pamuk Üretim Politikası belirlenmeli, Ham pamuk tekstil ve konfeksiyon üretim politikası bir bütün olarak düşünülmelidir.
Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiş bulunan "Vadeli İşlemler Borsası" bir an önce faaliyete geçirilmelidir.
Pamukta maliyetleri düşürücü uygulama ve programlar yapılmalı ve bunun için gerekli önlemler alınmalıdır.
Üretici, çırçırcı, iplikçi ve tekstilcinin sıkı bir işbirliği içinde olmasını sağlayacak bir sistem oluşturulmalıdır.
Türk pamuklarında derece standardı yanında karakter standardı da dikkate alınmalı lif uzunluğu, inceliği vb. gibi temel kalite özellikleri belirlenmelidir.
Pamukların kontrolünde, ihracatta ve özellikle tekstil sanayiinde olumsuzluklar oluşturan parti sistemi yerine tek balya kontrol sistemine geçilmelidir.
Pamuk üretim politikası iç ve dış talebe göre yönlendirilmeli, uzun vadeli projeksiyonlar düşünülmelidir.


















İÇİNDEKİLER

DÜNYA'DA PAMUK 1
1. DÜNYA PAMUK ÜRETİMİ 1
1.1. Dünyada Pamuk Verimi 2
1.2. Dünya Pamuk İhracatı 4
1.3. Pamuk Dış Ticaretinin önemi ve Serbest Olmasının Gerekçeleri 5
1.4. İhracat Kontrolü 7
1.5. Dünya Pamuk İthalatı 8
1.6. İhracat ve İthalat Miktarları 10
2. ULUSLARARASI PAMUK KURULUŞLARI ve FAALİYETLERİ 12
3. DÜNYA PAMUK STOKU 13
4. SONUÇLAR 14

by.NaMe
19-05-2008, 01:19 AM
Göz ve Gözün Yapısı
görme işleminin temel organı olan göz vücudun dışında olup biten olayları kavramakla görevlidir. Ana hatlarıyla bir fotoğraf makinesine benzetilebilir. Her ikisinde de, ön kısımda mercek bulunur. Görüntüyü arka kısımdaki hassas bölgeye yansıtmakla görevlidir. Fotoğraf makinesinde burada ışığa duyarlı fotoğraf filmi yer alırken, gözde retina adlı tabaka bulunmaktadır. Retinaya düşen görüntüler buradaki milyonlarca sinir ucu tarafından alınarak beyindeki görmeyle ilgili merkeze iletilmekte ve görüntü algılanmaktadır.
Fotoğraf makinesinde, görüntüsü alınan cismin uzaklığına bağlı olarak yapılması gereken odaklama ayarı, merceğin ileri geri oynatılmasıyla yapılırken, göz bu işlemi merceğin kırma derecesini değiştirerek sağlamaktadır. Işık yoğunluğu karşısındaki düzenlemeler fotoğraf makinesinde diyaframın açıklığının değiştirilmesiyle sağlanırken, göz bunu, iris adı verilen renkli kısımla sağlamaktadır.


GÖZÜN YAPISI

Göz bu kadar karmaşık işlemi çok küçük bir yer işgal ederek gerçekleştirir. Yaklaşık 2.5 cm. çapında küresel bir yapı taşıyan göz, kafanın ön kısmında kaş kemeri, elmacık kemikleri ve burun kemeri arasında oluşan göz çukurunun içinde yer alır.
Gözün ön kısmı hariç tüm çevresini sklera adı verilen beyaz ve sert renkli bir tabaka oluşturur. Ön kısmı, kornea adı verilen saydam bir tabakayla kaplanmıştır. Göz bebeği denilen açıklık ve bunu çevreleyen renkli tabaka (iris) korneanın arkasında yer alır. İrisi kontrol eden kaslar, korneadan giren ışığın şiddetine göre, ortada açıklığın (göz bebeği) genişliğini ayarlar. Buradan giren ışık irisin arkasında yer alan göz merceğinden geçerek gözün arka kısmındaki retina tabakasının üzerine düşer. Göz merceği görmenin net olabilmesi için odaklama görevini kendi şişkinliğini azaltıp arttırarak gerçekleştirir. Kalınlığı arttığı zaman kırma derecesi (diyoptri) artar, diyoptriyi azaltmak istediği zaman da kalınlığını azaltır.
Kornea ile göz merceği arasındaki odacıkta (ön kamara) saydam bir sıvı bulunur. Sürekli olarak üretilen bu saydam sıvı, kornea ile irisin birleştiği köşedeki açıklıktan Schlemm kanalı ile kana karışır. Bu sıvının basıncı vücudumuz tarafından ayarlanmaktadır.
Göz küresinin içi, jelatin kıvamında saydam bir madde (corpus vitreum) ile doludur.
Gözün arka iç kısmını retina denilen 10 kattan oluşmuş bir tabaka kaplar. Retine tabakasını sklera ile retina arasında yer alan damar tabaka (choroid) besler. Fotoğraf filmine benzetilen bu tabakadaki rod hücreleri ışığı kon hücreleri ise rengi algılar. Rod hücreleri kon hücrelerinin yaklaşık 20 katı kadardır. Arkada göz merceğinin karşısına gelen kısım (fovea) biraz çukur yapıdadır. Kon hücrelerinden yoğun olan bu kısımda, sarı leke (makula lutea) denilen ve merkezsel görmeyi sağlayan bölge de yer alır.
Kon ve rod hücreleri üzerlerine gelen ışığı elektrik uyarıları haline çevirir. Buradaki sinir uçları birleşerek optik sinir adını alır ve elektriksel uyarıları beyindeki görme merkezine ulaşır ve böylece görünen madde algılanmış olur.
Görmenin daha güçlü olması için görüntünün olabildiğince sarı leke zerine düşmesi tercih edilir. Bunun için de gözün, görülmesi istenilen cisme yönlenmesi gerekir. Göz bu hareketini sklera tabakasına yapışan 6 adet kasla sağlar.
Gözün ön kısmındaki saydam tabakanın ve dışarıyla temas eden kısımların korunması için konjonktiva adlı ince bir zarla kaplanmıştır. Gerek bu tabakanın ve gerekse korneanın korunması ve kurumasının önlenmesi için gözyaşı adı verilen bir salgı üretilir. Göz çukuru içinde yer alan gözyaşı bezi sürekli olarak bu salgısını üretir ve fazlası, göz çukurunun buruna yakın kısmında yer alan bir kanalla (lakrimal kanal) burna akıtılır.
Gözün ön kısmında yer alan göz kapakları belirli aralıklarla kapanarak gözü nemlendirme görevini yaparken tehlike karşısında refleksle kapanarak gözü tehlikelerden korur.
Gözün birbirinden belirli açıklıkta iki tane olması üç boyutlu görmeyi (stereoskopi) sağlar. Böylece cisimlerin uzaklığını belirlemek de mümkün olabilmektedir.

GÖZ BOZUKLUKLARI

Görmenin net olabilmesi için görüntünün tam retina üzerine düşmesi gerekir. Eğer kornea veya göz merceğinin kırma katsayılarında bozukluklar varsa görüntü retina üzerinde odaklanmayacağı için net olmayacaktır.

H i p e r m e t r o p

Eğer odaklanma bozukluğu nedeniyle kişiler uzağı net göremiyorsa miyopluk, yakını net göremiyorsa hipermetropluk söz konusu olmaktadır.

A s t i g m a t l ı k

Korneanın yapısının simetrik olmaması söz konusuysa göz farklı açılarda farklı kırma dereceleri göstereceği için görme net olamayacaktır. Bu, astigmatlık olarak adlandırılır.
Bunun dışında da yaşlanma sonucu göz merceğinin elastikliğini kaybedip odaklama sorunu ortaya çıkarsa, bu genellikle yakını zor görme şeklinde belirir ki, buna da tıp dilinde, presbiyopi adı verilir.
Gözün kırma bozukluklarında , bu kusuru düzeltici mercekler, gözlük ya da kontakt lens halinde kullanılır.

M i y o p

Miyopluk ve astigmatlık hallerinde bir dönem gözün ışınsal açılarsa ince kesilerle kırma derecesinin değiştirilmesi (radiyer keratotomi) ameliyatları yapılmışsa da bu işlemin laserli cihazlarla yapılması başlayınca bu yöntem uygulamadan kalkmıştır.

Ş a ş ı l ı k

Şaşılık, gözlerin paralelliğinin bozulduğu ve farklı yönlere baktığı bir görsel kusurdur. Bir göz düz bakarken diğeri içe, dışa, yukarı veya aşağı kayabilir.
Kayma daimi olabilir ya da ara ara ortaya çıkar. Bazen kayan göz düz bakıp diğeri kayma yapabilir.
Şaşılık, çocuklar arasında sık görülen bir durumdur. Hayatın ileri dönemlerinde de meydana gelebilir.
Kadın ve erkekler arasındaki dağılımı eşittir. Aynı ailede geçiş özelliği gösterebilir. Buna rağmen pekçok şaşılıklı kişide, şaşılığı olan akraba tespit edilemeyebilir.
G ö z t e m b e l l i ğ i

Çocukluk esnasında heriki göz paralel ise iyi bir görme gelişmesi olur. Beyin, iyi gören gözün görüntüsünü algılar, tembel gözün görüntüsünü ise ihmal eder. Bu durum, şaşılıklı çocukların hemen hemen yarısında görülür.Göz tembelliği tedavisi: Göz tembelliğinin tedavisi 8-10 yaşına kadar yapılmalıdır. Daha sonra tedavisi mümkün olmaz. Birkaç tedavi yöntemi vardır. Bunlardan ilki iyi olan göz kapatılıp tembel gözdeki görme güçlendirilerek yapılan tedavidir. Bir başka tedavi yöntemi özel kliniklerde CAM ismi verilen aletlerle seanslar halinde yapılan tedavidir. Bu tedavi şeklinde çocuk bir aletin başına oturtularak dönen çizgiler üzerinden boyamalar yapması, şekil çizmesi ya da bulmaca çözmesi istenir. En az 20 seanstan oluşur. Üçüncü bir tedavi yöntemi ilaçlardır. Sağlam göze atropin grubu ilaç damlatılarak diğer gözün çalıştırılması esasına dayanır.
Tedavi geciktirilirse göz tembelliği kalıcı hale gelir. Kural olarak, göz tembelliği ne kadar erken tedavi edilirse sonuç o kadar iyi olur. Bunun için çocuklar, bebekliklerinde ve daha sonra senede en az bir defa olmak üzere göz muayenesinden geçirilmelidirler.

Şaşılığın tam sebebi bilinmemektedir. Her bir gözün dış kısmına yapışarak hareketlerini kontrol eden altı kas mevcuttur. Herbir gözde iki kas, gözü sağa veya sola çeker. Diğer dört kas ise belli açılarda gözü yukarı veya aşağı hareket ettirirler.Gözlerin paralel kalıp belli bir hedefe odaklanabilmeleri için tüm kasların birlikte ve belli bir denge içinde çalışmaları gerekir. Gözlerin birlikte hareket etmesi için de her iki gözdeki kasların uyumlu çalışması gerekir.
Göz kaslarını beyin kontrol eder.
· Serebral palsi (doğum esnasında oksijensiz kalıp bayılan çocuklar);
· Down sendromu;
· Hidrosefali;
· Beyin tümörleri gibi problemleri olan çocuklarda şaşılık daha sık görülür.
Katarakt veya göz yaralanmaları da görmeyi bozup şaşılığa neden olabilir.
P r e s b i y o p i

Genellikle 40 yaşından sonra başlayan ve göz merceğinin doğal şartlarda elastikiyetini yitirmesiyle ortaya çıkan yakını net görememe sorunudur. Miyop, hipermetrop ve astigmatın aksine lazer ile tedavisi mümkün değildir...

K a t a r a k t
Baktığımız cisimlerden yansıyan ışınlar önce gözün önündeki saydam tabaka (kornea) ve içindeki mercek (lens ) tarafından kırılarak gözün en arkasında yer alan ve sinir liflerinden oluşan ‘retina’ tabakası üzerine odaklanır. Retinada oluşan cismin görüntüsü optik sinir vasıtasıyla beyindeki görme merkezine taşınır ve görme oluşur.
Katarakt göz merceğinin (lens) saydamlığını kaybetmesi ve kesifleşmesi sonucu oluşur. Göz merceği renkli tabakanın arkasında yer alır ve gelen ışığın gözün sinir tabakası üzerindeki alıcı hücreler üzerinde odaklanmasını sağlar. Lensin keşifleşmesi ve ışık geçirgenliğinin azalması sonucunda yani katarakt geliştiğinde alıcı hücrelere ışık ve görüntü yeteri kadar ulaşmayacak ve böylece görme azalacaktır.
Yaşlanma, genetik rahatsızlık, göz içi reaksiyonlar, göze gelen darbeler, göz içi mikrobik rahatsızlıklar vb. katarakta neden olabilir, ancak en sık görülen yaşlanmayla ortaya çıkan katarakttır. Bu durumda ilerleyen yaşla beraber lenste hücre artışı olur ve metabolizma bozulur, görme zamanla azalır...
Kataraktın tek tedavi yöntemi ameliyattır. Cerrahi dışında herhangi bir tedavi şekli yoktur.
G l o k o m (göz tansiyonu)
Glokom, göz içi basıncının yükselmesiyle görme sinirinde oluşan tahribattır. Hiçbir belirti vermeyen sinsi bir hastalıktır ve ancak düzenli göz muayenesi esnasında yapılan ölçümler ile tespit edilebilir. Zamanında teşhis edilip kontrol altına alınmadığı durumlarda körlüğe kadar varabilen görme kayıplarına yol açar.
· Kimlerde Görülür?
· Genellikle 45 yaş sonrasında,
· Ailesinde glokom hastalığı olanlarda,
· Şeker hastalarında,
· Yüksek miyopisi olan hastalarda,
· Düzenli tedavi edilmeyen hipertansiyonlu hastalarda,
· Uzun süre kortizon tedavisi altında olanlarda görülme riski daha yüksektir.
· Teşhis Yöntemleri
En etkili teşhis yöntemi normal yıllık göz muayeneleri sırasında göz içi basıncının ölçülmesidir. Diğer teşhis yöntemleri; göz dibi muayenesi, bilgisayarlı görme alanı, NFA ve TopSS’dir.
· Tedavi Yöntemleri
Hastalık hangi aşamada teşhis edilirse, hastalığın teşhis edildiği andaki göziçi basıncı değeri (göz tansiyonu) ve görme sinirindeki hasar derecesine göre tedavi şekli düzenlenir. Tedavinin esas amacı göziçi basıncını normal değerlerde tutarken, görme siniri ve dolayısıyla görme derecesini korumaktır. Glokomun bulunduğu devreye göre düzenlenecek tedavi sırasıyla; göz damlaları ve tablet, laser tedavisi ve cerrahi tedavidir

by.NaMe
19-05-2008, 01:20 AM
ELEKTROMANYETİK ALANIN İNSAN ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
EM=ElektroManyetik EA=Elektrik Alan MA=Manyetik Alan
Çevremizdeki elektrikli aletler ve onların kablolarının , iş ve büro makinelerinin , enerji iletim ve dağıtım hatlarının , bilgisayarların , cep telefonlarının , baz istasyonlarının vs. yaydığı EM alanlar vardır. Her geçen gün artmakta olan bu EM alanlar ve dalgalar EM kirliliği oluşturmaktadır.
Işıma (radyasyon) enerjinin dalga (yada parçacık) şeklinde yayılması olarak tanımlanır. EM Işıma da elektrik ve manyetik alan dalgalarının birlikte ilerlemesidir. Bu ilerleme ışık hızıyla olur. EM Işımalarda iki dalga tepesi yada iki dalga çukuru arasındaki uzaklığa dalga boyu denir ve metre ile ölçülür. Belli bir noktadan 1 s de geçen dalga sayısı da o ışımanın frekansıdır ve Hz ile gösterilir.
EM alan terimi , EM enerjinin varlığını göstermek için kullanılır ve EM alanın iki bileşeni vardır. Bunlar Elektrik Alan (EA) ve Manyetik Alan (MA) dır. EA ve MA ‘ ların özellikleri farklıdır. Dolayısıyla bu alanların canlılar üzerine etkileri de farklı farklıdır. Örneğin EA’ lar duvarlardan geçemezler. Hatta insan vücudundan geçerken bile şiddeti çok düşer. Öte yandan MA’ lar hemen hemen hiç engel tanımazlar. Duvarlardan geçerler. EA’ lar insan bedeninin yüzeyinde zayıf akımlar oluştururken , MA’ lar ise vücudun içine girerek, bu tür akımların iç organlarda bile oluşmasına sebep olurlar.
Işımayı enerjinin dalga (yada parçacık) şeklinde yayılması olarak tanımlamıştık. Işıma (radyasyon) , madde içinden geçerken ortamdaki atomlar ve moleküller ile etkileşir. Böylece içinden geçtiği ortama enerji aktarır. Radyasyonun yeteri kadar enerjisi var ise, ortamdaki atomları doğrudan yada dolaylı yollarla iyonlaştırmak sureti ile enerjisini ortama aktarabilir. Bu tür radyasyona iyonlaştırıcı radyasyon denir. Üst mor ötesi ışınlar , X ışınları , nükleer reaksiyonlar veya radyoaktif parçalanmalar sonucu ortaya çıkan alfa , beta , gama ışınları , nötronlar , protonlar ve diğer temel parçacıklar , kısaca yüksek enerjili parçacık ve ışınlar iyonlaştırıcı radyasyon oluştururlar. İyonlaştırıcı radyasyon sonucu atomların yapısı bozulduğundan , iyonlaştırıcı radyasyon zararlıdır ve çeşitli etkileri vardır. Bunlardan bazıları embriyo ve sperm oluşumuna olumsuz etkiler , DNA'da hasar , kanser ve ömür uzunluğunda kısalmadır.
Radyo ve TV dalgaları , mikrodalgalar , kızılötesi ışınlar , görülen bölgedeki ışınlar , alt mor ötesi ışınlar ise yeterli enerjiye sahip olamadıkları için (düşük enerjiye sahip oldukları için) iyonlaştırıcı değillerdir. Bu bölgedeki EM dalgalar enerjilerini ortama , atom ve molekülleri silkeleyerek ısı şeklinde aktarabilirler. İyonlaştırmayan radyasyonun hücre yapısının bozulmasına ve DNA gibi bazı uzun molekül zincirlerinin kırılmasına neden olduğu düşünülmektedir.
EM DALGA KAYNAKLARI
Yüksek Gerilim Hatları (YGH) , Cep telefonları , Baz istasyonları , Bilgisayarlar , Telsizler , Çağrı cihazları , Radarlar , Mikrodalga fırınlar, Radyo TV Uydu antenleri ve bunların vericileri , Elektrikli ısıtıcılar , Elektrikli battaniyeler , Çamaşır ve bulaşık makineleri , Buzdolapları , Saç kurutma makineleri , Elektrikli tıraş makineleri , Trafolar , Tıbbi görüntüleme yöntemleri ( MR , Tomografi , Radyolojik görüntüleme , Diatermi ünitelerinde ) , kısaca tüm elektrikli aletler ve tüm akım taşıyan kablolar birer EM dalga kaynağıdır.
Ayrıca insanlar , yani bizler de kızılötesi EM dalga yaymaktayız. Bu şöyle olur: Vücudumuz besinlerin yanmasıyla oluşan ısıyı , vücut sıcaklığını 37 0C de sabit tutmak için sürekli dışarıya vermek zorundadır. Bunu da kızılötesi EM dalga yaymakla gerçekleştirir.
Ayrıca dünyamızın sıvı haldeki metal çekirdeğinin hareketinden kaynaklanan doğal bir değişken (AC) manyetik alanı vardır ve bu alan 10-5 G düzeyindedir. (Dünyanın birde 0.5 Gauss' luk DC manyetik alanı vardır). İnsan bedeninde de değişik manyetik alanlar bulunur. Örneğin 0.1-20 Hz arasındaki beyin dalgaları 10-8 G' luk bir manyetik alan oluşturur. Ne var ki biraz önce saydığım tüm EM dalga kaynakları , bu doğal değerlerin çok üzerinde manyetik alan oluştururlar. Bizde günde 24 saat , yılda 365 gün bu manyetik alanların etkisinde kalıyoruz.
Manyetik alanlar Gaussmetre veya Teslametre ‘ ler ile ölçülmektedir.
Çeşitli aletlerin manyetik alan değerleri

Manyetik alan seviyesi (miligauss) Manyetik alan seviyesi (miligauss) Manyetik alan seviyesi (miligauss)
UZAKLIK(cm) 3.048 30.48 99.06
Elektrikli battaniye 2-80 --- ---
Çamaşır makinesi 8-400 2- 30 0.1-2
Televizyon 25-500 0.4-20 0.1-2
Elektrik sobası 60-2000 4-40 0.1-2
Mikrodalga fırın 750-2000 40-80 3-8
Tıraş makinesi 150-15000 1-90 0.4-3
Floresan lamba 400-4000 5-20 0.1-3
Saç kurutma mak. 60-20000 1-70 0.1-3
Tablodaki değerler aletlerin marka ve modellerine göre değişmektedir (Artıp – Azalmakta). Tabloda görüldüğü gibi MA değerleri aletlerden uzaklaştıkça azalmaktadır.
Ayrıca en fazla MA’ a saç kurutma makinesi sahiptir. Saç kurutma makinesini elektrikli tıraş makinesi ve floresan lamba takip etmektedir.
İKİNCİ TABLO

UZAKLIK 15 cm 30 cm 60 cm 120 cm
BANYODA
Saç kurutma m. 30000 100 --- ---
Traş makinesi 10000 2000 --- ---
Çamaşır m. 2000 700 100 ---
MUTFAKTA
Blender 7000 1000 200 ---
Kahve m. 7 1000 200 ---
Bulaşık m. 7 --- - ---
Mutfak robotu 20 10 4 ---
Mikrodalga fırın 20000 4000 1000 200
Mikser 10000 1000 100 ---
Elektrikli fırın 900 400 --- ---
Buzdolabı 200 200 100 ---
ODALARDA
Vantilatör --- 300 --- ---
Ütü 800 100 --- ---
Elektrikli ısıtıcı 10000 2000 400 ---
El. Süpürgesi 30000 6000 1000 100
Klima --- 300 --- ---
Radyo/kasetç. 100 --- --- ---
Renkli TV --- 700 200 ---
Siyah-Beyaz TV --- 300 --- ---
BÜRO ALETLERİ
Fotokopi 9000 2000 700 400
Faks m. 600 --- --- ---
Floresan Lamba 4000 600 200 ---
Bilg. Ekranı 1400 500 200 ---
BAŞKA
Pil Şarj Aleti 3000 300 --- ---
Matkap 15000 3000 400 ---
Elektrikli testere 20000 4000 500 ---
Bu tabloda yer alan değerler aynı elektrikli aygıtın onlarca marka ve modelinden alınan ölçümlerinin ortalamasıdır. Kimi marka ve modeller bu değerlerin onda biri kadar manyetik alan oluştururken kimileri de on katı fazla manyetik alan oluşturur.
Biz burada günlük hayatta en fazla karşılaşılan EM alanlardan Enerji İletim Hatları (YGH), Cep telefonları , Baz istasyonları ve Bilgisayarlardan bahsedeceğiz.



ENERJİ İLETİM HATLARI
Bütün ülkemizi bir ağ gibi saran elektrik iletim hatları ve trafo merkezleri , çevrelerinde EM alanlar oluştururlar. Bu alanlar için kesin eşik değerleri henüz bilinmemekle birlikte yine de bilim adamlarının kabul ettiği eşik değerleri vardır. Bu değerler EA’ lar için 1-10 V/m arası ve MA’ lar için 1 mG tur. Yüksek Gerilim Hatları’ nın (YGH) çevresinde , 50-100 m arasında , insan sağlığına zararlı sayılabilecek eşik değerlerine ulaşılmaktadır. Sokaklardaki alçak gerilim dağıtım hatları için bu uzaklık daha düşüktür. Hattaki tellerin sayısına ve o anki akım miktarına göre bu uzaklık da değişir. Dolayısıyla elektrik hatlarına ve trafo merkezlerine çok yakın oturanlar bunların yaydığı alanlardan etkilenirler. Ne var ki iletim hatlarının ve trafo merkezlerinin yakınlarında yaşayanlarının daha kolay kansere yakalandığı yönünde görüşler var. Birçok bilim adamı EM dalgaların kanser yaptığına inanıyor. Kanserden başka beyin tümörü , baş ağrısı , alzheimer , parkinson , düşük , ölü doğum , intihara yönelme ve daha birçok hastalıkla EM alanların ilişkisi olduğundan şüpheleniliyor. Ancak ne kanserin ne de öteki hastalıkların elektrik hatlarıyla ilişkisi olduğu kanıtlanamıyor.
CEP TELEFONLARI
Günümüzün en önemli EM dalga kaynaklarından biri de cep telefonlarıdır. Cep telefonları mikrodalgalarla çalışır. Ülkemizde cep telefonları 450 , 900 ve 1800 MHz frekans bandında çalışmaktadır.
Gazete , dergi ve televizyonlarda cep telefonları hakkında çeşitli haberlere rastlamışsınızdır. Cep telefonlarının öncelikle kanser , beyin tümörü , parkinson , alzheimer , genetik yapının değişimi , vücut ısısının artması , yorgunluk , uykusuzluk , bağışıklık sisteminin zayıflaması , hafıza kaybı , deride yanma hissi gibi hastalıklara yol açtığı söyleniyor.
ABD‘ de 1993’ de cep telefonlarının insan sağlığı üzerine etkilerini araştıran Telsiz Teknoloji Araştırmaları (WTR) adlı bir araştırma kurumu kuruldu. Bu kurumun asıl amacı özellikle beyin tümörleri olmak üzere birçok hastalıkla cep telefonları arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmaktı. Laboratuvar çalışmaları da iki konu üzerine yoğunlaştı: Beyin tümörü ve genetik yapının değişimi.
Yapılan araştırmalarda fareler , 18 ay boyunca cep telefonunun yaydığı mikrodalgaların etkisinde bırakıldı. Bu farelerde kanser oluşum oranının , normal farelere göre 2 kat arttığı saptandı.
Diğer bir araştırmada beyninde tümör bulunan hastaların telefon tuttukları tarafta tümör oluşma oranının 2.5 kat daha fazla olduğu ortaya çıktı.
En önemli gelişme ise WTR ’ nin 5 yıllık araştırmasının sonuçlarının açıklanmasıydı. Bu araştırmaya göre cep telefonları , insanlarda beyin tümörü riskini biraz artırıyor , insan kan hücrelerini etkiliyor ve farelerde de DNA bozukluklarına yol açıyor.
Öte yandan ABD ‘ de yapılan kimi araştırmalarda cep telefonları ile kanser oluşumu arasında herhangi bir ilişki olmadığına dair araştırmalar da ortaya çıktı. Bu araştırmaların çoğunun giderlerini iletişim şirketlerinin karşılıyor olması , bu sonuçların üzerine epey gölge düşürüyor.
Cep telefonlarının olası etkilerinden korunmak için Bağıl Soğurma Oranı (SAR) değeri düşük olan telefonları tercih edebiliriz. Peki , Bağıl Soğurma Oranı nedir?
Bağıl Soğurma Oranı : dokularda yutulan ve dokuların ısınmasını sağlayan enerjinin soğurulma hızına denir. Bağıl Soğurulma Hızı ‘ nın limit değerini Uluslararası Radyasyondan Korunma Ajansı (=IRPA) 0.08 W/kg olarak belirlemiştir.
Ayrıca cep telefonlarından çıkan dalgalar başka elektronik araçlarla etkileşerek tehlikeli sonuçlar ortaya çıkmasını sağlayabiliyor. Örneğin :
· Gölcük depremini izleyen iki gün içinde kaza yapan ve 3 hafta sonra vefat eden Kütahya Milletvekili Kadir Görmez ‘in gazeteye yansıyan haberinde ABS freni olan otomobilinde cep telefonu ile konuştuğu sırada ABS frenin EM Girişim nedeni ile devre dışı kalması gösterildi. Cep telefonlarının ABS frenleri etkilediği makine mühendisliği literatürüne geçmiş bir olgu.
· Bir uçağın bagaj bölmesinde açık unutulan cep telefonu , pilot kabininde yangın alarmı verilmesine yol açmış ; acil inişe geçen uçağın alt bölmesinde yangın olmadığı yalnızca cep telefonunun gönderdiği dalgalardan kaynaklanan bir yanlış etkileşim meydana geldiği ancak saatler sonra tespit edilebilmiş.
· Evde açık unutulan cep telefonu , çalışır durumdaki çamaşır makinesini , su boşaltım programını atlatarak sıkma işlemine geçirmiş . 20 kg suyu boşaltmadan çamaşırı sıkmaya başlayan çamaşır makinesinin yürümeye başladığı görülmüş.
· Amerika’da , tekerlekli sandalyede oturan bir hastanın , kendi müdahalesi dışında yürümeye başlayan sandalyesini , elindeki cep telefonunun harekete geçirdiği tespit edilmiş.
· Hastanelerin yoğun bakımlarında bulunan sayısız elektronik cihaz , odaya giren bir cep telefonunun manyetik dalgalarından etkilenerek yanlış bilgiler verebiliyor ; hatta kalp atışlarını inceleyen cihazların göstergesini şaşırtmakla kalmayıp , kalp pillerini de sekteye uğratabiliyor.
EM GİRİŞİM VE EM UYUMLULUK
ELEKTROMANYETİK GİRİŞİM [ElectoMagnetic Interference=(EMI)]
Bir cihaz yada sistemden kaynaklanan ve başka bir cihaz yada sistemin normal çalışmasına olumsuz yönde etkiyen EM yayınımdır.
· Cep telefonu çaldığında veya floresan lamba açıldığında bilgisayar ekranın titremesi
· Uçakta çalıştırılan taşınabilir bir bilgisayarın ve çalan cep telefonunun , uçuş kontrol sistemini bozarak uçuş güvenliğini tehdit etmesi
· Yüksek Gerilim Hatları’nın (YGH) altından geçerken , arabanın radyosunun parazit yapması
· Radyo istasyonunun çok yakınından geçen bir helikopterde kontrollerin aniden yok olması
· Hava alanındaki radar sistemlerinin taşınabilir bilgisayarların ekranını bozması
· Ambulansta telsiz veya cep telefonu kullanırken kalp pilinin etkilenmesi
· Telsizlerin hastanelerde diğer medikal cihazlarla etkileşmesi ,
Bütün bu etkileşimler , EM Girişim olarak bilinen , günlük yaşantımızda ortaya çıkan ve zaman zaman çok tehlikeli olabilen etkileşimlerdir.
ELEKTROMANYETİK uyumluluk [ElectroMagnetic Compatibility=(EMC)]
Bir cihaz yada sistemin kullanılması düşünülen EM ortamda hatasız olarak çalışma yeteneğidir. Yani elektronik ve elektrikli aletlerin birbirlerine zarar vermeden , normal ve tatminkar çalışmalarını yerine getirebilmeleri , birbirleriyle uyum ve harmoni içinde çalışmalarıdır.
EM Uyumluluk standartları , gelişmiş ülkelerde uyulması zorunlu yasal düzenlemeler haline getirilmiştir. Tüm dünyadaki üreticiler üretecekleri yeni cihazları EM Girişim yapmayacak şekilde tasarlamaya çalışmaktadır.
BAZ İSTASYONLARI
Hayatımıza yeni giren EM dalga kaynaklarından biri de baz istasyonlarıdır. Cep telefonlarının sağlık üzerine ve diğer cihazlar üzerine etkileri tartışıldığı kadar baz istasyonlarının da etkileri tartışılmaktadır.
Ülkemizde konuyla ilgili yönetmelik çıkmadan önce GSM şirketleri , bütün tehlikelerine rağmen binalar dahil okul , cami , hastane gibi yerlere hiçbir kurumdan ruhsat almadan baz istasyonu kurmuştu. İstasyonların çevresinde yaşayan ve sağlıklarının bozulduğunu söyleyen vatandaşlar baz istasyonlarının kaldırılması için davalar açıyorlar.
İstasyonların çevresinde yaşayanlar baş ağrısı , iştahsızlık , halsizlik , sinir bozukluğu , uykusuzluk , uyku bozukluğu , kulaklarda uğultu ve çınlama , tansiyon bozuklukları gibi şikayetlerden yakınmaktaydılar ve çevrelerinde kanser hastalarının sayısı artmıştı. İki yanında da baz istasyonu bulunan bir ilköğretim okulundaki öğrencilerde de karın ağrısı , baş dönmesi , mide bulantısı , öksürük , gırtlakta kuruluk gibi şikayetler görülmüş. Yine evinin iki yanında baz istasyonu bulunan bir kalp hastası daha önceleri kalp pilinin 9 yıl dayandığını , ancak son zamanlarda 6 yılda tükendiğini , pil firmasının kendisini YGH ’ larından , alıcı-verici istasyonlarından uzak durması için uyardığını , ancak çevreye kurulan baz istasyonları nedeniyle zor anlar yaşadığını söylüyor.
BİLGİSAYARLAR
Günümüzde kullanımı gittikçe yaygınlaşan bilgisayarlar da bir başka EM alan kaynağıdır. Diğer aygıtlardan farklı olarak bilgisayarlar EM spektrumun çeşitli frekanslarında EM alanlar oluştururlar. Özellikle bilgisayar ekranlarının ürettiği EM alanların göz , görme ve üreme sistemi , doğurganlık , endokrin sistem ve deri üzerine olumsuz etkileri olduğuna ve kanser oluşumuna ortam hazırladığına dair bulgular vardır. Bilgisayarlardan yayılan alanların etkisinden korunmak için şunlara dikkat edilebilir:
· En önemlisi monitör (ekran) alırken düşük elektrik ve manyetik alan yayan monitörleri tercih edin. (Bunun için öncelikle TCO ama en azından MPR-II olarak nitelendirilen ekranları kullanın).
· Bilgisayarlardan ve özellikle monitörlerden olabildiğince uzak durmaya çalışın. (En azından 60-70 cm ). Ve mümkün olduğu kadar büyük fontlar ile çalışın.
· Monitörlerin yanlarındaki ve arkalarındaki EM alanlar çok daha yüksektir. Bu nedenle monitörlerin arkasına 1 m den fazla yaklaşılmamalıdır.
· Bilgisayarınızı kullanmadığınız zaman ekranını açma-kapama düğmesinden kapatın.
· Bilgisayarınızın iyi topraklanmış olmasına dikkat edin. Ekran filtreleri görüntü kalitesine ve göz yorgunluğuna iyi gelebilir. Topraklı ekran filtreleri ancak elektrik alanlarını keserler , manyetik alanları kesemezler.

by.NaMe
19-05-2008, 01:20 AM
ELEKTRİK ENERJİSİNİN ÖZELLİKLERİ, ÜRETİLMESİ, TAŞINMASI VE DAĞITIMI

FİZİK –1 MADDE ÖZELLİKLERİ & ELEKTRİK

ELEKTRİK ENERJİSİNİN ÖZELLİKLERİ
- Elektrik enerjisinin diğer enerji türlerine dönüştürülmesi kolaydır.

- Diğer enerji türlerine göre çok uzaklara taşınması ve kullanılması son derece rahattır.

- Verimi yüksektir. Bir enerji, istenen başka bir enerji türüne dönüştürülürken, ekseriya istenmeyen başka enerji türleri de ortaya çıkar. Bunların arasında özellikle ısı enerjisinin büyük olması dikkati çeker. İstenmeyen bu ısı enerjisi, yararlanılamadığı için yitirilir ve verimi düşürür. İşte elektrik enerjisinin ısıdan başka bir enerjiye dönüştürülmesinde oluşan ısı enerjisi az olduğu için verimi yüksektir.

- Elektrik enerjisi sayısız bir çok parçaya ayrılarak kullanılabilir. Örneğin: Bir elektrik santralında kazanılan elektrik enerjisi, enerji taşıma hatlarıyla büyük kentlere götürülmekte ve orada sayısız konut ve iş yerlerine dağıtılarak kullanılmaktadır.

- Elektrik enerjisi bulunduğu yerin ekonomik, sosyal ve kültürel düzeylerini hızla yükseltir ve kendisine karşı duyulan gereksinmenin artmasına gene kendisi neden olur.

- Elektrik enerjisi toplumların ekonomik, sosyal ve kültürel yönlerden kalkınmasını sağlayan ve çağdaş uygarlığın en önemli araçlarından biri durumundadır.

- Son 50 yıl içinde baş döndürücü bir hızla ilerleyen teknolojideki gelişimler ve hatta bir ev kadınının eli altına bir makinanın verilmesi (örneğin çamaşır makinesi) elektrik enerjisi sayesinde olanaklı olmuştur.

Elektrik enerjisinin belirtilen bu ve bunlara benzer avantajları ve iyi yönleri yanısıra sakıncalı yönleri de vardır. Bunların başında elektrik enerjisinin depo edilemeyen bir enerji türü olması gelir. Nitekim elektrik enerjisi üretildiği anda kullanılmak zorunluluğundadır. Bundan dolayı üretim ile tüketim arasında devamlı bir dengenin bulunması gerekir. Ayrıca üretim sisteminde bir arıza ortaya çıktığında, bu sisteme bağlı sayısız abonede hizmetlerin durmasına ya da aksamasına neden olur. Bu nedenle, elektrik enerjisinin üretiminde sürekli bir devamlılığın sağlanması ve elde büyük ölçüde yedek sistemlerin bulundurulması zorunludur. Elektrik enerjisinin bir başka sakıncası da üretimine paralel olarak taşıma ve dağıtımı için özel düzenlere kesinlikle gereksinme duymasıdır. Oysaki, örneğin: bir dokuma fabrikası ürünlerini tüketiciye götürmek için özel yollara ve taşıtlara gereksinme duymaz. Bu görevi herkesin yararlandığı bir yoldan ve bir kamyon ile yapabilir. Buna karşın elektrik enerjisinin taşıma ve dağıtılması için projeye ayrıca yatırımların (örneğin: direkler, teller, izolatörler...) katılması zorunlu olmaktadır.

ELEKTRİK ENERJİSİNİN İLETİMİ (TAŞINMASI) VE DAĞITILMASI

Genellikle birbirinden uzak olan elektrik üretim santrallarıyla tüketim merkezleri arasındaki bağlantı, iletişim şebekesi ve enterkonnekte sistemlerle sağlanır. Elektrik depolanamadığından, üretildiğinde hemen kullanıcıya ulaştırılması gerekir. Bu da üretim ve tüketimin her an dengede tutulması demektir. Öte yandan tüketim miktarı bölgelere, mevsimlere ve hatta günün saatlerine göre büyük değişiklikler gösterebilir. Enterkonnekte sistemler, üretimi tüketim düzeyindeki değişimlere uyarlamayı sağlar. Elektriğin iletimiyse, gerilimin gücüne bağlı olarak taşıma iletim sığası değişen elektrik hatları aracılığıyla gerçekleştirilir. Gerilim arttığında iletim işleminde ciddi tasarruflar sağlanır: enerji kaybı gerilim düzeyiyle ters orantılı olduğu için enerjiden, hat miktarı azaldığı için yerden, şebekedeki bakım masrafları azaldığı için de harcamalardan tasarruf edilir. Mesela, 1000 MW’lık bir nükleer santralın ürettiği elektriği boşaltmak için, 380000V’luk bir hat kullanılır; oysa aynı işi görmek için 154000V’luk altı hat veya 66000V’luk 30 hat gerekir.
Enterkonnekte sistemler çok dağınık bölgelerin üretim imkanlarını birleştirerek, aynı malzeme güvenliği bakımından gerekli olan güç miktarının azalmasını sağlar. Arızalar meydana geldiğinde, yerinde değiştirilmesi gereken parçalar o an için elde bulunmayabilir. Bu durumda enterkonnekte sistem yardıma koşar; elektrik dağıtım istasyonlarında gerilimin akış yönü ayarlanarak anında ve en az harcamayla üretim ile tüketim arasındaki denge sağlanır. Şebekenin yönetimi için gerekli emirler ve bilgiler özel iletişim hatları, özel telsizler kullanılarak sağlanır.

Şebeke ve gerilimler
Gerilim ne kadar yüksek olursa, bir hattın iletebileceği elektrik miktarı da o kadar yüksek olur. Üretim santrallarından çıkan çok büyük miktarlardaki akımı iletebilen hatlar Türkiye’ de 380000V veya 154000V düzeyindedir. Uzak mesafeler arasına kurulan büyük iletişim şebekeleri ve enterkonnekte sistemler bu tip hatlardan oluşur. Bu şebekeler, bütün üretim santrallarını birbirine bağlar. Elektrik, gerilimi düşürüldükten sonra bölgesel şebekelere iletilir ve bu şebekeler yardımıyla ayrılarak dağıtım merkezlerine gönderilir. İletim şebekesi bölgesel, ulusal veya uluslar arası ölçekte de olsa, yönetim ve organizasyon nedenleriyle iletim işlemi Türkiye’ de 34500V veya bunun üzerindeki bir gerilim düzeyinde gerçekleştirilir. En çok kullanılan 380000V, 154000V, 66000V veya 24500V’tur. 34500V’un altındaki gerilimlere ortalama gerilimler olan 20000V ve 15000V veya alçak gerilim olan 380 veya 220V’luk “dağıtım gerilimleri” denir. Petrokimya, metalürji (özellikle alüminyum), demir-çelik fabrikaları ve elektrikli ulaşım hatları (tren, tramvay) çok büyük tüketicidir. Orta gerilim şebekeleri orta ve küçük sanayi işletmeleri ile büyük mağazalar veya yöresel yönetimler, hastaneler, okullar gibi merkezleri besler. Son olarak, milyonlarca yerel kullanıcı, alçak gerilimli elektrik akımıyla beslenir.

Elektrik Dağıtım Merkezleri ve Dağıtım Bağlantıları
Elektrik üretim merkezleriyle tüketicileri arasındaki bağlantı, elektrik iletim şebekesiyle anında sağlanır. Elektriğin dağıtımı, üretim ve iletim merkezlerindeki karmaşık bir programlama sistemiyle gerçekleştirilir. Dağıtım Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) tarafından hazırlanarak uygulanmakta olan bir plana göre Türkiye çapında yapılır. Bu amaçla haberleşme ve telekomünikasyon araçlarından, otomasyondan ve önceden hazırlanan istatistik verilerine dayalı öngörülerden yararlanılır. Bu öngörülerde, ele alınan günün birkaç yıl öncesine kadar şebeke ve tüketim durumu dikkate alınır. Eskiden yılda bir kere yapılan tahminler, zamanla haftalık, günlük hale gelmiş ve tüketimin daha da yakından izlenmesi imkanı sağlanmıştır. Dağıtım ve iletimde meteorolojik koşullar da çok önemlidir; kapalı bir hava veya güneşli bir hava büyük sıcaklık farklılıklarına yol açar ve bu da milyonlarca konutun ısıtma ve aydınlatılmasında rol oynar. Elektrik akımının iletimi ve dağıtımı şebekeye bağlı dağıtım merkezlerince (transformatör istasyonları) sırayla yapılır.
Şebeke dağıtım merkezlerinin iki ayrı işlevi vardır: hem hatların birbirine bağlanmasını sağlar (enterkoneksiyon), hem de dönüştürme işlevi üstlenir (transformatör). Transformatör istasyonları transformatörler (dönüştürücü), disjonktörler ve ayırıcılarla donanmıştır. Transformatörler, duruma göre elektrik akımının gerilimini yükseltir veya alçaltır; dolayısıyla, iletim ve dağıtıma en uygun gerilimi seçerek elektriğin taşınmasında büyük önem taşır. Disjonktörler gerilim hattında herhangi bir aksaklık olduğunda akımı otomatik olarak kesmeye yarar. Hattın şebekeden ayrılması gerektiğinde devreye sokulabilir. Ayırıcılar da aynı rolü üstlenir, ama hatta akım olmadığı zaman çalışır ve hattı şebekeden tamamen ayırmakta kullanılır. Bir dağıtım merkezinin birçok farklı öğesi çoğunlukla açıktadır; bazı kentlerde bir dizi öğe yeraltında veya bina içlerinde olabilir. Bunlar basınçlı gaz zarfı içinde tutulur. Atmosferle pek temas etmediğinden, bundan kaynaklanan kirlenmelere uğramaz. Merkezler biraz uzaktaki bir kumanda istasyonundan yönetilir.

Elektriğin Ülke Çapında Dağıtımı
Türkiye’de elektrik dağıtımından genelde Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) sorumludur; bazı bölgelerde bu işi özel şirketler üstlenmiştir. Dağıtım kuruluşu tüketim ihtiyacına göre şebekeler kurmak, bunları yönetmek ve yenilemek, tüketicileri şebekeye bağlayan bağlantıları yapmak, dağıtılan elektriğin sürekliliğini sağlamak ve miktarını sabit kılmakla yükümlüdür. İletim sistemi aracılığıyla yüksek gerilimde taşınan elektrik, alçak gerilime düşürülerek bir dağıtım merkezine, yani transformatör istasyonuna ulaştırılır. Kırsal bölgelerde bu şebekeler açıktadır; yerleşim bölgelerindeyse çoğunlukla yeraltına döşenmiştir.
Orta gerilim/alçak gerilim merkezlerinin bağlayıcı elemanı, farklı gerilimdeki iki şebekeyi birbirine bağlayan ve kısaca trafo denen transformatördür. Alçak gerilimli dağıtım sistemi tüketicilere üç fazlı ve bir topraklı (nötr) elektrik sağlar; elektrik iki gerilim düzeyinden oluşur. Bunlardan giderek yaygınlaşanı fazlar arası 380V ve faz-toprak arası 220V gerilimidir. Fazlar arası 200V ve faz-nötr arası 127V olanı giderek azalmaktadır. En çok kullanılan sistemler üç fazlı 380V ve tek fazlı 220V’tur. Bu seçeneğe göre, bir alet 4 tele veya 2 tele bağlanır. Elektrik akımının frekansı bütün Avrupa’da ve Türkiye’de 50Hz, Amerika kıtasındaysa 60Hz’dir. Bir motor veya bir bilgisayar, aygıtın içinde kullanılan frekansa eşit frekanslı bir şebekeye bağlanmadıkça düzgün çalışmaz.

ELEKTRİK ENERJİSİNİN ÜRETİLMESİ
TERMİK SANTRALLAR
Termik santrallar, kömür, akaryakıt veya gaz gibi fosil yakıtların yakılması yoluyla elektrik üretir. Su santrallarda, ocağın kazan bölümünde dolanan su, çok sıcak buhar haline dönüşür ve bu buhar, elektrik akımı üreten alternatörlere bağlı türbinleri çalıştırır. İlk büyük petrol krizi sanayileşmiş Batılı ülkelerde bu tip termik santralların yapımını yavaşlattı. Ancak gene de bu tip santrallar, birçok ülkede enerji açığını kapatmakta görev üstlenmeye devam etmektedir.
Termik santralların ürettiği ısının bir bölümü çevreye atılır. Soğutma suyunun sağlandığı kıyı ve ırmak suları birkaç derece ısınır. Kömürün yanmasıyla oluşan küllerin bir bölümü bacaların elektrostatik filtrelerinden dışarı sızar. Ve nihayet, bütün fosil yakıtlar azot ve kükürt içerir ve bu maddeler yanma sonrasında oksitler halinde atmosfere karışır. Çevre uzmanlarına göre gaz atıklar, ormanlar için son derece zararlı olan asit yağmurlarının en önemli nedenidir.


Termik Santralın Çalışma Yöntemi
Elektrik enerjisine dönüştürülecek olan termik enerjiyi üretmek için, yakıt bir buhar kazanında yakılır. Buhar kazanı, bir ocak ile bir boru demetinden oluşur; boruların içinde dolanan su, burada ısıtılır ve buhar haline geldikten sonra türbinlere gönderilir. Eğer yakıt olarak kömür kullanılıyorsa, bu kömür önce öğütülüp toz haline getirilir; sonra sıcak havayla karıştırılır ve brülörle buhar kazanının yanma odasına püskürtülür. Eğer sıvı yakıt kullanılıyorsa, bu sıvı yakıt önce akışkanlığının artması için ısıtılır, sonra kullanılır.
600MW’lik bir santralda buhar 565 derecelik bir sıcaklığa ve 174 bar düzeyinde bir basınca çıkarılır. Yüksek basınçlı türbinlere yollanan buhar kısmen genleşerek türbin çarklarını döndürür. Bu ilk aşamadan geçen buhar, enerjisinin bir bölümünü korur. Aynı buhar, ayrı bir devre aracılığıyla yeniden kazana gönderilir ve tekrar ısıtılır; sonra 34 bar düzeyinde bir basınçla, orta basınçta çalışan türbine basılır. Düşük basınç bölümündeyse buhar tam olarak genleşir. Bu çevrimin sonunda basıncı 300 milibara düşen buhar kondansöre gönderilir.
Kondansör, buharın yeniden suya dönüştürüldüğü soğuk bir kaynaktır. Buhar burada, içinde soğutma suyunun dolandığı binlerce küçük çaplı boruya temas ederek tekrar suya dönüşür. Sonra pompalarla toplanır ve yeniden ısıtma çevrimine sokulur; bu amaç için türbinin farklı noktalarında ısıtılan buhardan yararlanılır. Böylece yeni çevrim başlamış olur: su tekrar buhar kazanına girer, burada ısıtılarak buharlaştırılır ve türbinlere doğru yollanır. Türbinlerin mekanik enerjiyse alternatör vasıtasıyla elektrik enerjisine dönüştürülür. Ve son olarak da bir transformatörde gerilimi yükseltilen elektik, genel iletim hatlarına verilir.

NÜKLEER GÜÇ SANTRALLARININ GENEL TANITIMI

Nükleer Güç Santralları ile Termik Santraller birbirleri ile benzer özellikler taşırlar. Her iki santral tipinde de elde edilen buharın ısıl enerjisi türbinde mekanik enerjiye ve mekanik enerji de dejeneratörlerde elektrik enerjisine dönüştürülerek elektrik üretilir. Bu santraller arasındaki temel fark buharın elde ediliş yöntemidir. Bütün nükleer reaktör tiplerinde bölünmeden açığa çıkan enerji buhar üretiminde kullanır ve bu buhar üretimi doğrudan reaktörün korunda ya da buhar üreteçlerinde yapılır. Bu nedenle nükleer reaktörlerdeki bölünme reaksiyonu termik santrallarda fosil yakıt yakmakla aynı işleve sahiptir. İlk olarak nükleer güç santrallerini tanıtmadan önce bölünme (fisyon) reaksiyonu mekanizmasını anlatmakta yarar vardır. Nükleer reaksiyonda açığa çıkan enerji, temelde U235 izotopunun ya da herhangi bir bölünmeye yatkın (fisil) izotopun (Pu239, U233) nötronla etkileşmesinden ötürü parçalanması olayı sonucunda açığa çıkan fazlalık bağlanma enerjisidir. Nötronla etkileşen U235 çekirdeği kararsız hale geçerek, kendisinden daha hafif iki çekirdeğe ayrılır ve bu esnada da ortalama olarak iki nötron açığa çıkarır. Bu reaksiyon sonucu açığa çıkan bölünme enerjisi yaklaşık 200 MV'dir. Bu enerji buhar üretimi için soğutucuya aktarılır ve açığa çıkan nötronlardan biri bölünmeye yatkın başka bir izotopu parçalayarak zincirleme reaksiyonuna sebep olur. Diğer nötron ise reaktör içindeki diğer malzemeler tarafından yutulur ya da sistemden kaçar. Nükleer reaktörler bu zincirleme bölünme reaksiyonunun kontrollü olarak yapıldığı sistemlerdir. Bölünme reaksiyonunun önemini anlamak için 1 kg U235 izotopunun yanması sonucu açığa çıkan enerjinin yaklaşık 1.3 milyon kg kömürünkine eşdeğer olduğunu belirtmek yeterli olacaktır.
Bölünme reaksiyonu sonucu açığa çıkan nötronların etkili bir şekilde kullanılabilmesi için bölünmeye yatkın izotoplarla etkileşme olasılıklarını arttırmak gerekir. Bu nedenle bölünme reaksiyonlarından açığa çıkan hızlı nötronlar moderatör adı verilen yavaşlatıcı malzemeler yardımı ile yavaşlatılarak bölünmeye yatkın malzemelerle etkileşim olasılıkları arttırılır. Diğer bir malzeme de yansıtıcı (reflector) dır. Bu malzeme korun etrafına yerleştirilerek nötronların sistemden dışarı kaçma olasılıklarını azaltmak için kullanılır. Moderatör malzemesi aynı zamanda yansıtıcılık işlevini de görebilir.
İlk kontrollü bölünme reaksiyonu 1942 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde inşa edilen CPI Reaktöründe gerçekleştirilmiştir. Bu reaktörde yakıt malzemesi olarak doğal uranyum ve moderator olarak grafit kullanılmıştır. İlk nükleer reaktörde olduğu gibi nükleer reaktör tasarımcılarının reaktör yakıtı için seçimleri doğal uranyum (%0.71 U235, %99.27 U238) ya da %3, %4 oranında zenginleştirilmiş uranyumdur. Eğer yakıt doğal uranyum seçilirse moderator olarak grafit ya da ağır su kullanılmalıdır.
Günümüzde, elektrik üretimi için kullanılan santralların büyük bir bölümü Basınçlı Su Reaktörü (PWR), Kaynar Su Reaktörü (BWR), ve Basınçlı Ağır Su Reaktörüdür (PHWR). Bunlardan ilk ikisi, hafif su soğutmalı termal reaktör sınıfına girer, moderator ve reflektör malzemesi olarak da hafif su kullanılır. Üçüncü reaktör tipi ise dünyada ilk olarak Kanada'da elektrik üretimi için kurulan ve soğutucu olarak ağır su kullanan Basınçlı Ağır Su Reaktörüdür.

BASINÇLI SU REAKTÖRÜ (PWR)

Basınçlı su reaktörleri ticari olarak elektrik üretimi için ABD'de kullanılan ilk reaktör tipidir. Bu tür reaktörlerde korda üretilen enerji birincil devre soğutucu vasıtasıyla kordan çekilir. İkincil devrede buhar üreteçlerinden alınan buhar türbinlerinde genişletilerek jeneratörde elektrik üretilir. Birincil devre basıncı, soğutucu suyun kaynamasını engellemek için, 15-16 MPa civarındadır. Soğutucunun kora giriş sıcaklığı 290-300 C, çıkış sıcaklığı ise 320-330 C civarındadır. Reaktör korundan çıkan soğutucu türbinlerde kullanılan buharın üretimi için buhar üreteçlerine gönderilir. Reaktörlerin birincil soğutucu devreleri iki, üç ya da dört tane benzer döngüden oluşur. Her bir döngüde bir buhar üretici, bir reaktör soğutucu pompası ve bağlantı boruları bulunur. Ayrıca reaktör basıncını kontrol edebilmek için bir basınçlayıcı bu döngülerden biri üzerinde bulunur.
Yakıt içinde fisyondan açığa çıkan nötronlar soğutucuda yavaşlatılarak zincirleme fisyon reaksiyonunu sağlarlar. Aynı anda açığa çıkan kinetik enerjinin büyük bir kısmı yakıt içinde ısıl enerjiye dönüşür ve bu enerji ısı iletimi ile soğutucuya aktarılır, bir kısmı ise hızlı nötronlar tarafından moderasyon anında moderator vazifesi de gören soğutucuya aktarılmıştır.
Reaktör koru dayanıklı bir çelikten yapılmış silindirik bir basınç kabı içerisinde yerleştirilmiştir. Basınç kabı bu tip reaktörlerin ömrünü kısıtlayan en önemli bileşendir.
Hemen hemen bütün reaktör tiplerinde reaktör basınç kabı ve soğutucu sistemleri koruma kabı adı verilen çelik bir kabuğun içindedir. Bu çelik kabuk betondan yapılmış ikinci bir koruyucu yapının içerisinde yer alır. Bu sistem dış etkilerden reaktör sistemini korumak ya da reaktörden bir kazadan dolayı açığa çıkabilecek radyasyonun çevreye sızmasını önlemek için tasarlanmıştır.
(http://www.flycell.com.tr/offer/?ref=6050&transid=15dk11)

by.NaMe
19-05-2008, 01:20 AM
KAYNAR SU REAKTÖRÜ (BWR)

Kaynar su reaktörü dünyada basınçlı su reaktöründen sonra en yaygın olarak kullanılan reaktör tipidir. Kaynar su reaktörleri (BWR) birçok yönden PWR reaktörüne benzemekle birlikte, temel fark reaktör koru içinde kaynama olayına izin verilmesidir. BWR tipi reaktörlerin diğer hafif sulu reaktörlere göre üstünlüğü reaktör koru içinde doğrudan elde edilen buharın türbinlere gönderilmesidir. Bu nedenden dolayı BWR reaktörleri doğrudan çevrim ile çalışır. Basıncın PWR tipi reaktörlere göre daha düşük olması nedeniyle (7 MPa) basınç kabı et kalınlığı daha düşüktür.

BASINÇLI AĞIR SU REAKTÖRÜ (PHWR)

Basınçlı Ağır Su Reaktörleri, Basınçlı Su Reaktörleri ile benzer özellikler taşırlar. Ağır su reaktörü olarak adlandırılmalarının nedeni moderator ve soğutucu için ağır su (D20) kullanmalarıdır. Bu tür reaktörlerin en yaygın olarak kullanıldığı ülke Kanada'dır. Kanadalılar son 40 yılda CANDU (CANada Deuterium Uranium) adını verdikleri Kanada reaktörünü tasarlayıp geliştirerek Basınçlı Ağır Su Reaktörü teknolojisinde lider olmuştur.
CANDU reaktörlerinde yakıt olarak doğal uranyum kullanıldığı için zenginleştirme tesislerine ihtiyaç yoktur. Düşük basınçta moderator, ağır su (D20) ve yatay silindir şeklinde bir reaktör kabı vardır. Reaktör kabının içinde yatay şekilde geçen 380 adet yakıt kanalı bulunur. Yakıt kanalları doğal uranyum yakıt ve ağır su soğutucusundan oluşur. Yakıt kanalındaki yakıt elemanları basınç tüpü içindedir.

HİDROELEKTRİK ENERJİ

M.Ö. 3000-2000 yıllarından itibaren Mezopotamya ve Çin 'de, Mısır ve Anadolu 'da suyun potansiyel ve kinetik enerjisinden faydalanılmıştır. Buhar makinasının icadına kadar bir cismi hareket ettirmek için kuvvet kaynağı olarak sadece su ve rüzgardan yararlanılıyordu. Rüzgarın süreksiz olması nedeniyle daha çok su kullanılmıştır.
Suyun Potansiyel ve kinetik enerjisinden faydalanılarak çeşitli tipte hidroelektrik tesisler yapılabilir. Çöllerde ve sıcak ülkelerde suyun buharlaşmasından faydalanmak suretiyle yapılan depresyon tesisleri, gel-git olayından ve dalga enerjisinden faydalanılarak yapılanlarla akarsular üzerinde kurulan sistemler buna örnek verilebilir.

Depresyon Tesisleri:
Denizden alçakta olan çöllerde veya denize kıyısı olan çok sıcak bölgelerde, yüzeyden suyun fazla buharlaşmasından yararlanmak amacıyla hidroelektrik tesisler yapılmaktadır. Çok sıcak bölgelerdeki uygun bir koy bir duvar aracılığıyla denizden ayrılır. Denizden ayrılan kısımda serbest su yüzeyinden buharlaşma sonucunda, buranın su seviyesi alçalır. İşte buharlaşan bu su miktarına eşit debi denizden alınarak hidroelektrik tesisi kurulur. Çöllerde yapılan tesislerde ise çölün denizden alçak olan kesimlerinde bir tünel veya bir kanal ile deniz suyu taşınır. Çukur bölgede yapılan tesiste ise enerji üretilir. Çukur bölgede oluşan göl kesimden bir yıl içinde buharlaşan su miktarına eşit olan debi, denizden alındığı takdirde zaman içinde gölde kararlı bir seviye oluşur. Çukur bölgede oluşan bu gölün hacminin deniz suyundaki tuzu depolayacak kadar büyük olması gerekir.
Kattara Hidroelektrik projesi. Kattara Çölü Kahire'nin 300 km batısında ve Akdeniz seviyesinden 135 m alçaktadır. 80 km uzunluğundaki bir tünel vasıtasıyla 600 m³/sn lik deniz suyu bu çukura aktarılacaktır. Oluşacak göl ham biriken tuzları hem de 60 m yüksekliğindeki 12000 m² 'lik bir alana sahip gölün su yüzeyinde büyük miktarda buharlaşma gerçekleşecektir. Yılda yaklaşık 2 m kalınlığında su buharlaşırsa, yılda toplam 24 milyar m³ su buharlaşacaktır. Bu da ~761 m³/s debiye karşılık gelir. Fırat nehrinin debisi ise 600 m³/s 'dır. Tesisin kur gücü 1200MW'dır.

Gel-Git Hidroelektrik Tesisleri:
Açık denizlerde meydana gelen gel-git olaylarından yararlanılarak elektrik enerjisi elde edilmesi için kurulan tesislerdir. Yükselen deniz suyu bir nehrin ağzında yapılan hazneye veya bir koya doldurulur. Boşalırken, dolarken veya her iki yönde çalışan tek ve çift hazneli gelgit tesisleri yapılmıştır.24 saat içinde, 20 dk süre ile deniz iki defa kabarır ve alçalır. Dolarken ve boşalırken aynı türbin çalışabilir. İki taraf arası seviye farkı 3 m olunca türbinler durur. Daha sonra tekrar kapaklar açılarak deniz suyu doldurulur ve boşaltılır. Bu tesislerin en büyüğü Fransa'da Atlantik sahilindeki Rance Tesisidir. Bu santralde her biri 10 MW gücünde 24 türbin-jeneratör grubu vardır. Tesisi çalıştırmakta sadece bir kişi görevli çünkü tesis tam otomatik olarak çalışmaktadır. Tesis 240 MW gücündedir.

Dalga Enerjisinden faydalanılarak Enerji Üreten Tesisler:
Bu tesisler henüz uygulama safhasına girmemiştir. Dalga enerjisinin de süreksiz olması bu tür tesislerin faaliyet sürelerini kısıtlamaktadır. İstanbul Boğazındaki akıntıdan enerji elde edilmesi ise mümkün değildir. Çünkü tesisin masrafları üretimle elde edilecek gelirin çok çok üstündedir. Ayrıca tesisin kurulabilmesi için Boğaz deniz trafiğine kapatılacaktır ve üretilecek enerji ise yalnızca 5 MW gücündedir. Yani konvansiyonel olmayan tesisler ancak belirli yerlerde ve belirli koşullar altında yapılabilmektedir.

Akarsular üzerinde kurulan Hidroelektrik Tesisleri:
Bu tür santraller iki ana bölüme ayrılır. Barajsız hidroelektrik santralleri, nehir santralleri veya çevirmeli hidroelektrik tesisleri.

Barajsız Hidroelektrik Tesisleri:
Akarsu, bağlama adı verilen bir sistem aracılığıyla kabartılarak su alınır. Alınan su bir tünel veya kanal yardımıyla az bir eğim oluşturacak şekilde, aynı veya başka bir akarsu yatağına bırakılır. Böylece seviye farkından yararlanılarak elektrik enerjisi üretimi sağlanır. Akarsu üzerine yapılan bağlama yardımı ile kabartılan suyun, seviye farkından yararlanarak kanalsız veya tünelsiz tesisler yapılmaktadır.

Barajlı Hidroelektrik Tesisler:
Akarsu üzerinde bir baraj yardımı ile mevsimlik, yıllık veya çok yıllık hazneler. Elektrik enerjisi üretimi ihtiyaca göre ayarlanarak, pik saatlerindeki ihtiyaç kolayca karşılanır. Yedek türbinler yardımı ile yağışlı yıllarda güvenilir enerjinin üstünde ikincil enerji üretilebilir ve haznenin büyüklüğüne göre kurak mevsimlerde enerji ihtiyacı karşılanabilir. Bunlara karşın barajların önemli olumsuzlukları da göz ardı edilmemelidir.

JEOTERMAL ENERJİ
Enerji Kaynakları:
Jeotermal enerji, Dünya’nın ısısından elde edilen enerjidir. Jeotermal sözcüğü “yer” ve “ısı” anlamındaki Yunanca iki sözcükten üretilmiştir. Bilim adamları, jeotermal ısının nereden kaynaklandığı, yeryüzüne çıkan buharın nasıl oluştuğu konusunda henüz tam bir görüş birliğine varamamışlardır. Büyük bir olasılıkla bu ısının kaynağı , Dünya’nın derinliklerindeki “magma” denilen erimiş kayaç kütlesidir. Yüzeye püsküren buharın da, yüzeyden derinlere sızan yağmur sularının, bu kızgın magma bölgesinde ısınıp buharlaşması sonucunda oluştuğu sanılmaktadır. Bu ısıdan, İzlanda ve Japonya’da olduğu gibi, evlerin, hamamların ve seraların ısıtılmasında yararlanılabilir. Elektrik enerjisi üretiminde de, üreteçlere bağlı buhar türbinlerinin çalıştırılmasıyla jeotermal enerji kullanılabilir. İlk jeotermal enerji santralı 1931’de İtalya’daki Larderello’da kuruldu. Bugün Larderello’da toplam gücü 351 megawatt olan ve yaklaşık 600 bin nüfuslu bir kenti beslemeye yeterli elektrik üreten bir grup jeotermal enerji santralı bulunmaktadır. Ucuz enerji çağından pahalı enerji çağına girilirken ömrü son derece kısıtlı olan konvansiyonel enerji kaynaklarının, bir gün tükenebileceği düşünülmeye başlanmıştır. Bu nedenle, hızla artan nüfusun ve teknolojik yeniliklere bağlı olarak gelişen endüstrinin enerji gereksinimi karşısında, konvansiyonel enerji kaynaklarının yerine geçebilecek, yeni ve yenilenebilir doğal kaynakların araştırılması bulunması ve bunlardan yararlanılması konusunda büyük bir arayış içine girilmiştir.
Dünyadaki enerji kaynakları fosil kaynaklar (kömür, petrol, doğal gaz, turba, petrollü, kaynaklar, vb.) yenilenebilir kaynaklar (hidrolik, biyomas, jeotermal, jeotermal gradyan, rüzgar, gelgit, dalga, vb.) olmak üzere iki bölüme ayrılabilir. Bunlardan yenilenebilir kaynaklar grubuna giren Jeotermal Enerji, önemli bir

yer tutmaktadır.
Yerkabuğu içerisinde hazne kayalarda bulunan, basınç altında aşırı derecede ısınmış suların enerjisidir. Ekonomik önemdeki jeotermal enerji birikimi, 40°C-380°C arasında olup, 3000 m 'ye kadar olan derinliklerde geçirimsiz kayalar altında yer alan, geçirimli hazne kayalar içinde bulunmaktadır. Şimdiye kadar üç çeşit jeotermal sistemin varlığı saptanmıştır. Sıcak kuru kaya sistemi, sıcak su sistemi, kuru bahar sistemi.

Sıcak Su Sistemi:
Yeryüzünde sıcak su esaslı sistemler Buhar esaslı sistemlerden yirmi kat daha fazla bulunmaktadır. Sıcak su sisteminde, derindeki hazne kaya içerisinde, basınç altında, yüksek sıcaklıkta, erimiş kimyasal madde bakımından çok zengin, farklı kimyasal özelliklerde sular bulunmaktadır. Bu tür sistemlerden sondajlarla yeryüzüne çıkarılan sıcak su+buhar karışımından elde edilen buhardan, elektrik enerjisi üretilmekte, buharı alınmış sıcak su ise atılmaktadır.

Kuru Bahar Sistemi:
Buhar esaslı sistemler , sıcak su esaslı sistemlerden farklı olarak, çok fazla ısınmış, nem miktarı az, sıcaklığı yüksek buhar üretirler. Bu tür buhar, bir enerji kaynağı olarak doğrudan jeotermal santrallere gönderilerek elektrik enerjisine dönüştürülmektedir. Bir bakıma bunlar yerkabuğu üzerinde oluşmuş, birer doğal nükleer reaktör olarak kabul edilir.

Sıcak kuru kaya sistemleri:
Yerküremizde özellikle genç, aktif volkanik kuşaklarda, jeotermal gradyanın çok yüksek olduğu bölgelerde, sıcak su içermeyen yüksek sıcaklığa sahip kızgın, kuru kayalar bulunmaktadır. Bu tür sistemlere soğuk su basılarak sıcak su+ buhar karışımı alınmakta ve bu, bir enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır.

RÜZGAR ENERJİSİ
İnsanlar binlerce yıldır rüzgardan bir enerji kaynağı olarak yararlanmaktadır. Buna ilişkin olarak ilk akla gelen yelkenli teknedir. Rüzgar enerjisini kullanabilmenin üç yolu vardır: Yelkenli teknelerde olduğu gibi doğrudan hareketi sağlamak; yel değirmenlerinde olduğu gibi herhangi bir makinenin kanatlarını döndürmek; elektrik üreteçlerine bağlı türbinleri çalıştırmak. Rüzgar enerjisi, dönüşüme uğramış güneş enerjisidir. Güneş enerjisinin kayaları, denizleri ve atmosferi her yerde özdeş ısıtmaması nedeniyle oluşan sıcaklık ve basınç farkları rüzgarı oluşturmaktadır. Rüzgar bit merkez çevresinde dolandıklarında, santrifüj kuvveti etkisinde kaldıkları gibi, yeryüzü ve hava arasındaki sürtünme kuvvetinden de etkilenirler. Kutuplar ve ekvator arasındaki sürekli hava akımlarına göre, enerji üretimi açısından denizler, karalar, dağlar ve vadiler arasındaki yerel rüzgarlar daha önemlidir.
Rüzgar enerjisi bol ve serbest halde bulunan güvenilir ve sürekli bir enerji kaynağıdır. Havanın öz kütlesi az olduğundan, rüzgardan sağlanacak enerjinin miktarı hızına bağlıdır. Rüzgarın hızı yükseklikle, gücü ise, hızının küpü ile orantılı olarak artar. Sağlayacağı enerji, gücüne ve estiği süreye bağlıdır.
1982-92 döneminde Kaliforniya' da yaklaşık 150.000 rüzgar türbini kurulmuştur. Buralardan yaklaşık 3.000.000.000 kWh elektrik üretilmiş ve Kaliforniya' nın elektrik tüketiminin %1,2 buralardan sağlanmıştır. Dünyanın en büyük rüzgar çiftliği ABD' de kurulan Altamount Pass rüzgar tesisidir. 8160 Hektar alan kaplayan bu çiftlik 3500 adet 100 kW'lık ve 40 adet 300-450 kW'lık türbin bulunmaktadır.

Rüzgar Teknolojisi:
Rüzgar enerjisi Betz teoremine göre max. %59,3 etkinlikle mekanik enerjiye çevrilebilir. Bu çevirim, rüzgar türbini tarafından yapılır. Böyle bir türbin; çevredeki engellerin rüzgarı kesemeyecek kadar yükseklikte bir kule üzerinde bulunması gerekir. ayrıca yüksek verim için geniş düzlükler bu enerji kaynakları için daha elverişlidir. Türbinin rüzgara göre yönlendirilmesi, rotor ekseni ile rüzgar doğrultusu arasındaki yav açısını kontrol eden mekanizmayla sağlanır. Elektrik üretimini sağlayan bu makineye rüzgar jeneratörü adı verilir.
2000 yılı için kurulu kapasite hedefi ABD' de 2800 MW, Avrupa'da 6340 MW, Asya'da 3817 MW civarında olması tahmin edilmektedir. Avrupa'da en büyük kapasite Almanya'da 2000 MW olacak ve onu 1000 MW'la Danimarka takip edecektir. Gelecek 10 yıl sonunda ABD elektrik üretiminin %20 sini rüzgar enerjisinden sağlamayı hedeflemiştir. Avrupa Birliği ise 2005 yılında elektrik enerjisinin %20 sini yenilenebilir. kaynaklardan sağlamayı hedeflemektedir. Bu projede ise rüzgar enerjisine %2' lik bir pay ayrılmıştır. Elektrik; çağdaş yaşamın en yaygın enerji kaynaklarından birisidir. Kullanıldığı alanlar neredeyse sayılamayacak kadar çoktur. Evlerimizi aydınlatmak, elektrikli süpürge, çamaşır makinesi gibi ev aletlerini çalıştırmak, hatta yemek pişirmek ve odalarımızı ısıtmak için elektrik enerjisinden yararlanırız. Fabrika ve işyerlerindeki makineler ile bilgisayarlar ve telefon, radyo, televizyon yayınları gibi iletişim sistemleri için gerekli olan enerji gene elektrikten sağlanır. Motorlu taşıtlardaki ateşleme sistemini ve marş motorunu besleyen enerji kaynağı da akümülatörlerde depolanmış olan elektriktir. Öte yandan elektrikli trenler ve otomobiller gibi bazı taşıtlar tümüyle elektrik enerjisiyle yol alır. Kısacası elektrik insanların en vazgeçilmez ihtiyacı haline gelmiştir ve yaşantımızda son derece önemli bir rol oynar.

TANIMLAR VE KURAMLAR

VOLTMETRE: Herhangi bir devre elemanının uçları arasındaki potansiyel farkını ölçmek için kullanılır. İç direnci çok büyük olup devreye paralel bağlanır. Dolayısıyla üreteçten çekilen akımı etkilemez.

ÜRETEÇLER: Doğru akım sağlayan düzeneklere üreteç denir. Bir üretecin iç direnci üretece seri bağlı bir dış direnç gibi düşünülebilir.

Üreteçlerin Bağlanması:
a. Seri bağlama: Seri bağlamada üreteçlerden birinin negatif(-) kutbu diğerinin pozitif kutbuna bağlanır. Eşdeğer emk üreteçlerin emk’ları topl***** eşit olur.

b. Ters bağlama: Seri bağlamada üreteçlerden biri ters bağlanırsa, emk'sı büyük olan üreteç enerji üreten, küçük olan üreteç ise enerji tüketen eleman gibi davranır. Dolayısıyla ters bağlamada akım emk'sı büyük üretecin verdiği akım yönünde olur. Eğer e1=e2 ise devreden akım geçmez.

c. Paralel bağlama: Paralel bağlamada üreteçlerin aynı kutupları birbirine bağlanır. Paralel bağlanacak üreteçlerin emk'larının eşit olması gerekir. emk'ları eşit olmayan üreteçler birbirine bağlanırsa, emk'sı büyük olan üreteç diğerinin üzerinden boşalır. Bu nedenle paralel bağlanacak üreteçlerin özdeş olmasına dikkat edilir.

KİRCHHOFF KURALLARI: Ohm kanununu uygulayarak çözülmesi zor problemler Kirchhoff kurallarıyla kolayca çözülebilir.

1. Akım Kanunu(I. Kanun): Bir elektrik devresinin herhangi bir düğüm noktasına gelen akımların toplamı bu düğüm noktalarını terk eden akımların topl***** eşittir.
2. Gerilim Kanunu (II. Kanun): Bir elektrik devresinin herhangi bir kapalı kısmındaki emk ile (R·I)’lerin cebirsel toplamı sıfıra eşittir.

Bir iletkenin iki ucu arasına potansiyel farkı uygulandığında iletken üzerinde oluşan elektrik alan, serbest elektronları hareket ettirir. Hızlanan elektronlar iletkenin moleküllerine çarparak, kazandıkları kinetik enerjileri aktarırlar. Böylece iletken ısınır. Eğer iletkenin direnci büyük ise yüklerin kinetik enerjilerinin tam***** yakın bir kısmı ısıya dönüşür.

GÜÇ ve VERİM:
Güç(P): Birim zamanda yayılan veya harcanan enerjiye güç denir.
Verim: Bir devre elemanın verimi ondan alınan enerjinin, ona verilen enerjiye oranına eşittir. Enerjiler yerine güçler oranı da yazılabilir.

by.NaMe
19-05-2008, 01:21 AM
BİTKİ TOHUMLARI VE ÇİMLEME
1.1. Tohumların Yapısı
Tohum, ''Çiçekteki dişi organın döllenmesiyle oluşan embriyosu ve yedek, besinleri bulunan generatîf üreme organı" olarak tanım*lanabilir. Tohumluk ise bitkilerin üretilmesinde kullanılan generatif ya da vejetatif öğelerin (tohum ya da çelik, yumru, soğan) tümünü kapsayan bir sözcüktür.
Çiçekteki dişi organın döllenmesiyle oluşan tohumda genelde üç değişik kısım bulunur. Bunlar:
Kabuk
Besidoku (Endosperm)
Embriyodur.
Bunların bitki tohumlarındaki durumu, konumu ve miktarları büyük ayrımlılık gösterir. Bitki tohumları genellikle sert bir kabukla çepeçevre sarılmıştır. Bitkiden bitkiye büyük farklılık gösteren tohum kabuğunun fizyo*lojik yönden önemi çoğu kez yağ ve mum tabakasıyla kaplanmış, bir kaç sıra koruyucu hücre tabakaları ile birlikte dış ve iç kütikül tabakalarını İçermelerinden kaynaklanır.
Böyle bir yapı tohum kabuğunun su ve oksijen dahil gazlara karşı geçirgen olmamasına yol açar. Tohumun içinde cereyan eden metabolik olaylarda da düzenleyici rol oynar.
Tahıl tanesinde kabuk; meyve kabuğu (perikarp), tohum ka*buğu (testa) ve nuselIar (hialin) katlarından oluşur. Taneyi besi-doku (endosperm) ve embriyosuyla birlikte dıştan çepe çevre saran bu katlar, hücrelerinin yapı ve işlevlerine göre de kendi içlerinde ayrıca katlara ayrılabilirler.
Bazı bitki tohumlarında besin maddelerinin depo edildiği endosperm tohumun ağırlıkça ve hacimce en büyük bölümünü oluşturur.
Tahıl tanelerinin % 80-85'i endospermdir. Endospermin çok köşeli olan hücrelerinin dıştan içe doğru giderek büyüdükleri görülür. Döllenmeden sonra hızla çoğalan bu hücreler tanede karbonhidratları, proteinleri ve mineral maddeler depo ederler.
Embriyo, uygun koşullar altında tohumda yeni bir bitki oluştu*ran ve soyun sürekliliğini sağlayan kısımdır. Bitki tohumları içerisinde bulunan embriyonun büyüklüğü ve görünümü bitkiden bitkiye önemli ayrımlılık gösterir. Bazı bitki tohumlarında embriyonun gelişmediği ve çok küçük kaldığı görülür. Gelişmesini tamamlamış tüm embriyolarda bir ya da daha fazla çenek yaprağı (kotiledon) ile bir tomurcuk (plumul) ve bir de sapçık (hipokotil) bulunur. Yapısal olarak çenek yaprakları bitki yapraklarından büyük farklılık gösterir. Embriyo içeri*sinde tomurcuk (plumul), kotiledon ya da kotiledonların sapçığa (hipokotile) birleştiği noktanın tam üzerinde yer alır. Bitkilerde birincil (primer) kökler hipokotilin alt kısmından oluşur.
Depo edilen, besin maddeleri yönünden bitki tohumları arasında büyük farklılıklar vardır. Örneğin tahıl bitkilerinin tohumlarında, başta nişasta olmak üzere karbonhidratlar çoğunluğu oluştururken, diğerlerinde protein ve lipid oranlan tahıllarınkinden yüksektir. Fasulye ve bezelye gibi pek çok baklagil bitki tohumları fazla miktarda proteinle birlikte nişasta ve az miktarda da yağ içe*rirler.
1.2. Tohumların Çimlenmesi
Biyolojik olarak çimlenme: "Uygun koşulların bulunması halinde tohum embriyosundan, normal bir bitki oluşturma yeteneğine sahip bir yapının, tohum kabuğunu aşarak dışarı çıkması" şeklinde tanım*lanabilir. Çoğu bitkilerin tohumları, çevre koşullarının uygun olması karşısında, hasat olumlarının hemen ertesinde çimlenebilir. Örneğin bezelye tohumları henüz meyve içerisinde kimi zaman çimlenme gösterirken, kimi turunçgillerde tohumlar çoğu kez meyve içerisinde iken bile çimlenme gösterirler. Buna karşın çoğu bitkilerde tohum*lar, çevre koşulları çimlenmeye uygun olsa bile haftalar, aylar, batta yıllar geçmeden çimlenmezler. Tohumlarda çimlenme durgunluğu (Dormansi, uyku ya da Dinlenme) dönemi olarak nitelendirilen bu özellik üzerinde daha sonra bilgi verilecektir.
Çimlenmede ilk aşama, tohumun çeşitli dokuları tarafından su*yun absorpsiyonudur. Bunun sonucu olarak genellikle tohum hac*minde büyüme görülür. Su içeriğinin yükselmesi tohum kabuğunda oksijen ve karbondioksit geçirgenliğinin olağanüstü artmasına neden olur. Kuru tohumlarda bu özellik son derece sınırlıdır. Su alarak tohumun şişmesi çoğu kez tohum kabuğunun çatlamasına yol açar. Ancak kimi bitkilerde bu çatlama birincil kök oluşuncaya değin görülmez.
Tohum hücrelerine suyun girmesi enzim aktivitesinin giderek çoğalmasına, solunumun fazlalaşmasına yol açar. Su alarak şişmelerin*den 2-4 saat sonra bezelye tohumlarında solunumun çok belirgin şe*kilde arttığı görülür. Aynı şekilde aerobik solunum krebs çemberinde iş gören ve mitakondriumlarda yerleşmiş enzimler, kuru tohumlarda aktif olmadıkları halde, çimlenme anında olağanüstü etkinlik kazanır. Çimlenmede solunumun hızlanması sonucu alman oksijen ile havaya verilen COı miktarının ve buna bağlı olarak solunum katsayısı, to*humdan tohuma.çok geniş sınırlar arasında değişiklik gösterir. Birçok bitki cinslerinde embriyo kökçüğü tohum kabuğunu yırtmakta ve kökçük dışa uzanarak çimlenmenin gözle görünen ilk belirtisi ortaya Çıkmaktadır.
Çimlenme mekanizması yönünden bitki tohumları iki grupta toplanabilir. Bunlar:
1.Çimlenmede kotiledonları tohumdan dışarı çıkanlar (Epigeal)
2.Kotiledorıları sürekli olarak tohum içinde kalanlar (Hipogeal). Çift çenekli bitkilerin çoğu ve soğan gibi tek - çenekli bitki tohumlarının bir bölümü birinci gruba girmektedir. Çayır bitkisi tohumları ile bezelye ve meşe gibi bazı çift çenekli bitki tohumları ikinci gruba girerler.
1.3. ÇİMLEMEDE KİMYASAL DEĞİŞİKLİKLER
Çimlenmede ilk kimyasal değişiklik su absorpsiyonu ile başlar. Su olmadan tohumun endosperminde, perisperminde ve embriyosunda depo edilmiş besin maddeleri mobil şekle dönüşemez. Bu arada su absorpsiyonu ile tohumda oluşan değişiklikler, temel olarak depo edilmiş besin maddelerinin kimyasal yapılarına bağlıdır.
Çiçekli bitkilerin tohumlarında depo edilmiş besin maddelerinin yaklaşık % 80'inin yağ ve yağ benzeri, % 10'unun da nişastalı mad*delerden oluştukları saptanmıştır. Belli bitki tohumlarında ise pro*teinlerin miktarı yüksektir.
Tohumlarda depo edilmiş besin maddeleri, çimlenme anında embriyodan genç filizciğin oluşmasında ve yeni hücrelerin yapımında kullanılır. Bu yapım atımda tohumda bulunan karbonhidrat, artan solunum sonucu karbondioksite dönüşerek, yitirilir.
Genç fidecikte fotosentez yapılabilecek düzeyde klorofil oluşuncaya değin tohum ve embriyoda ya da embriyodan oluşan fidecikte gerçek kuru madde yitmesi görülür. Ancak su absorpsiyonu sonucu, hacim ve ağırlıkta önemli artış olur.
Yapılan araştırmalara göre çimlenme anında depo edilmiş yağ*lar doğrudan karbondioksit ve suya dönüşmekte fakat Öncelikle çenek ya da endosperm içerisinde karbonhidratlara dönüşmektedir. Daha sonra çeneklerde yada endospermdeki karbonhidratlar embriyonun gelişimi süresinde solunumda kullanılmaktadır.
1.4. ÇİMLENME İÇİN GEREKLİ ÇEVRE KOŞULLARI
Bitki tohumlarının çimlendirilmesi için gencide şu üç çevre ko*şulunun uygun olması gerekir. Bunlar;
Su
Sıcaklık
Oksijendir.
Kimi bitki tohumlarında çimlenme üzerine önemli etki yapması nedeniyle ışık da ayrı bir etmen olarak ele alınmaktadır.
1.4.1. Su
Yaşayan hücrelerde fizyolojik olayların suyun varlığına bağlı olduğu bilinen bir gerçektir. Çevreden su absorbe edilmedikçe çim*lenme olanaklı değildir. Suyun absorpsiyonu tohumda fiziksel ve kimyasal bir dizi olayın başlamasına ve dolayısıyla çimlenmenin oluş*masına neden olur. Topraklarda tarla kapasitesinde ya da buna yakın düzeyde suyun bulunması çimlenmenin hızlanmasına neden olur. Ancak, kimi bitki tohumlarında çimlenme ve genç fideciklerde gelişme, toprağın sürekli solma noktasında ya da altında su içermesi duru*munda da gerçekleşir (Doneen ve MacGillivray 1943).
Tohumların içerdiği su ile aynı tohumlardan oluşan bitkiciklerin içerdiği su miktarları arasında Önemli ayrımlılık vardır. Örneğin adi hint yağı (Ricitius communis) bitkisinin tohumunda % 6.45 su bulunmasına karşın; çimlenmeden sonra oluşan fidecikte %92.7 su bulunmaktadır. Genellikle bitki tohumları kuru olarak saklandık*ları sürece çimlenmezler. Tohumun embriyo ya da endospermi içeri*sinde depo edilmiş şekildeki besin maddeleri su bulunduğu zaman hareket kazanırlar.
Besin maddelerinin hareketinde görev yapan en-enzimler ise suyun bulunması durumunda etkin duruma geçebilir.
Su içeriğinin belli bir düzeyin altına düşmesi, kimi bitki tohum*larında çimlenme kapasitesinin azalmasına neden olur. Bu arada çimlenme durgunluğu gösteren birçok bitkinin tohumlarındaki düşük su içeriği, tohumun önemli bir özelliğidir.
Su ile değinim halindeki tohuma şişme ve osmozis yolu ile önemli ölçüde su girer. Çünkü tohumda osmotik basınç veya şişme basıncı olağanüstü yüksektir. O nedenle, tohumun su absorbe edebilmesi için su ile çoğu kez doğrudan değinim halinde olmasına da gerek yoktur. Çimlenebilmek için tohum havanın neminden de gereksinme duyduğu suyu absorbe edebilir.
Çimlenme anında absorbe edilen su miktarı yönünden bitkiler arasında önemli ayrımlılık vardır. Kuşkusuz absorbe edilen su miktarı üzerine hava kuru tohumun su içeriği ile sıcaklık gibi çevre koşullan da etkilidir.
1.4.2. Sıcaklık
Bitki tohumları belli sıcaklık derecelerinde daha iyi çimlenirler. Öteki koşullar uygun olsa bile sıcaklığın çok düşük ya da çok yüksek olması karşısında çimlenme gerçekleşmez ya da çok az gerçekleşir. Bununla birlikte çeşitli bitkilerde tohumun çimlenmesi için en düşük ve en yüksek sıcaklıklar kesin olarak belirlenebilmiş değildir. Çoğu kez çimlenmede en alt sıcaklık düzeyinin O °C dolayında olduğu kabul edilmektedir. Çimlenme için yüksek sıcaklık sırtın da bitkiden bitkiye oldukça değişiklik göstermektedir.
Sıcaklık; su absorsiyonunu, enzim etkinliğini ve mobil durumdaki mad*delerin difüzyonunu etkileyerek çimlenmeyi de dolaylı biçimde etkiler.
Çimlenme için sıcaklık isteğinin bilinmesi, özellikle koşullara uygun tarla bitkilerinin seçiminde büyük önem taşır.
1.4.3. Oksijen
Çimlenme için oksijen mutlak gereklidir. Kural olarak, bir bitki tohumu oksijenden yoksun ortamda bırakılırsa çimlenemez. Çoğu su bitkilerinin tohumları da oksijenden yoksun suda çimlenemez.
Kuşku*suz kimi bitki tohumları vardır ki bunlar az oksijen bulunan ya da hiç bulunmayan ortamlarda çimlenebilir. Buna en çarpıcı örnek çeltik tohumları ile kimi su bitkilerinin tohumlarıdır.
Çoğu yabani ot tohumları toprak altında yıllarca çimlenmeden kalabilmektedir. Her hangi bir nedenle bu tohumlar toprak yüzeyine çıkarıldıklarında çimlenme hemen görülür. Bu duruma, toprağın, oksijen içeriğinin düşük, karbondioksit içeriğinin yüksek olması da etkili olabilir. Yabani ot tohumları, toprağın sürülmesiyle ya da başka bir yolla toprak yüzeyine çıkarıldıklarında oksijenle değinim sonucu, Öteki koşullar engelleyici durumda değilse birkaç gün içinde çim*lenirler (Bibbey 1948).
1.4.4. Işık
Tohumların çimlenmeleri üzerine ışığın etkisi değişiktir. Çoğu tarımsal öneme sahip bitki tohumlarında çimlenme üzerine ışığın etkisi yoktur. Bir zamanlar tüm bitki tohumlarında ışığın etkisinin olmadığı sanılmıştır. Bu kanının yanlış olduğu sonraları anlaşılmış, ışığın kimi bitki tohumlarında çimlenme üzerine olumlu, kimilerinde olumsuz etki yaptıkları saptanmıştır. Örneğin kısa tüylü yakı otu, adi yağ otu (Pinguicula vulgaris), incir (Ficus aurea), ve adi litrum (Lythrum salicaria) tohumları çimlenme yönünden ışığa duyarlıdır ve en yüksek düzeyde çimlenebilmek için ışığa gereksinme gösterirler. Bunun gibi çim bitkisi, eşek çiçeği (Oenethera biensis) ve sığır kuy*ruğu (Verbascum thapsus) tohumları, yeterli düzeyde ışığın bulunması karşısında daha iyi çimlenirler. Buna karşın kimi bitkilerde ışık çimlenmeyi olumsuz yönde etkiler.
Örneğin liyakatli koru çiçeği (Nemophila insignis) tohumlarının karanlıkta ve 210C'de yaklaşık % 75'nin 8 gün içerisinde çimlenmelerine karşın, aydınlıkta yaklaşık % 1-2 sinin çimlendiği saptanmıştır. Soğan ve benzeri bitki tohumları da ışıksız ortamda daha iyi çimlenirler.
1.5. TOHUMLARIN YAŞAM SÜRELERİ
Tohumlarda yaşam süresi, bitki türüne ve içinde bulundu su; çevre koşullarına da bağlı olarak, birkaç hafta ile pek çok yıl olarak değişiklik gösterir.
Yaşam süreleri yönünden tohumlar:
Mikrobiyotik tohumlar (yaşara süreleri 3 yıldan az),
Mezobiyotik tohumlar (yaşam sü*releri 3-15 yıl arasında),
Makrobiyotik tohumlar (yaşam sü*releri 15 yıldan uzun) olarak üç grup altında toplanabilir.
Yapılan araştırmalar depolama koşullarının, tohumların yaşam süreleri üzerine önemli düzeyde etki yaptığını göstermiştir. Depola*mada nem düzeyi olağanüstü önem taşımaktadır. Nem miktarının artması genellikle yasam süresi üzerine olumsuz etki yapmaktadır. Ancak, kimi bitki tohumları suya bırakılmaları durumunda daha uzun yaşam göstermektedir. Bu arada yüksek sıcaklık da yaşam süresini kısaltıcı yönde etki yapmaktadır. Öte yandan kimi tohumların toprağa gömülü bırakıldıkları zaman, kavanozda ya da laboratuar rafında bırakılmalarına göre daha uzun yaşam gösterdikleri saptan*mıştır.
Tohumların yaşam sürelerini belirleyen etmenlerin başında nem ve sıcaklık gelir. Bu noktada çevredeki atmosferin oksijen ve karbon*dioksit içeriği de önemlidir. Genellikle 50C gibi düşük sıcaklıklarda saklanan tohumların yasam süreleri oda sıcaklığında bırakılan tohumlara göre daha uzundur. Bunun gibi düşük nem, yüksek nem birlikte ele alınarak değerlendirilmelidir (Bartoni 940). Depoda nem, ve sıcaklığın sık sık değişiklik göstermesi, tohumun yaşam süresi üzerine olumsuz yönde etki yapar. O nedenle kağıt torbalar içerisinde satışa sunulan sebze ve çiçek tohumları sık sık sıcaklık ve nem değişiklikleri ile karşı karşıya kalmaları nedeniyle çimlenme güçlerini önemli ölçüde yitirirler.
Tohumların yaşam sürelerinin uzunluğu embriyonun solunumu ile yakından ilgilidir. Düşük sıcaklık ve nem düzeylerinde solunumun az olması nedeniyle, tohumun yaşam süresi daha uzun olur. Ancak bu kurala uymayan tohumlar da bulunmaktadır. Örneğin turunçgil tohumları ile kahve tohumları nemli koşullarda daha uzun süre canlı kalabilmektedir (Perter 1949). Bununla birlikte, genel kural olarak, solunum oranını düşüren koşullar tohumların depolanması için uygun koşullar olarak kabul edilmektedir.
1.6. ÇİMLENME DURGUNLUĞU (DORMANSİ)
Sıcaklık, su, oksijen gibi çimlenme etmenleri yeterli düzeyde bulunsalar bile, kimi bitki tohumlarının çimlenmedikleri görülür. Olgunluğa yeni erişmiş tohumların çimlenebil meleri için genellikle belli bir sürenin geçmesi gerekir.
Böyle tohumlarda embriyo ve endosperm bulunmasına kargın çimlenme gerçekleşemez, işte içsel nedenlerle tohumda ya da bitkinin öteki organlarında gelişme görül*memesi Çimlenme durgunluğu (Dormansi) olarak adlandırılır.
Çimlenme durgunluğu sözcüğü yalnızca içsel etmenlerin etkisi sonucu tohumda çimlenmenin gecikmesi olgusu için kullanılır. Çevre koşullarının etkisi altında bir bitki organının gelişmesindeki gecikmeyi, kolaylık olması nedeniyle çoğunlukla "Dinlenme hali" sözcüğüyle ifade ederiz. Pratikte tohum*ların ya da Öteki bitki organlarının gerçekten durgunluk döneminde mi oldukları yoksa basit sıradan bir dinlenme durumunda mı bulun*dukları konusunda kesin yargıya varma olanağı oldukça sınırlıdır.
Tohumlarda çimlenme durgunluğu, çeşitli etmenlerden birinin ya da birkaçının birlikte etkisi sonucu ortaya çıkar. Bu etmenler üzerinde aşağıda kısaca açıklayıcı bilgi verilmiştir.
1.6.1. Tohum Kabuğunun Suyu Geçirmemesi
Pek çok bitkide tohum kabuğu, tohumun oluma ulaştığı dönemde suyu (ve oksijeni) hiç geçirmez. Bu durum pek çok baklagil bitkilerinde (örneğin yonca, üçgül vb) ve kimi öteki bitki tohumlarında görülen bir olgudur. Öte yandan kimi baklagil tohumları, geçirgenliği önleyici mumlu bir tabaka ile. de kaplanmış bulunmaktadır (Mayer ve Poljakoff-Mayber 1963). Kuşkusuz, tohum kabuğundan tohuma su girmediği sürece çimlenme olmaz. Çoğu tohumlarda olumdan sonra kurumaya doğru geçen sürede, tohum kabuğunun su geçirgenliği giderek artar. Bu artış nem ve sıcaklığın sürekli değişiklik gösterdiği doğa koşullarında daha da hızlı olur. Bunun gibi, bakteri ve mantarlar da tohum kabuğunun su geçirgenliğine olumlu yönde etki yapar.
1.6.2. Tohum Kabuğunun Oksijeni Geçirmemesi
Kimi bitki tohumlarının suyu geçirmelerine karşın, gazlan ve oksijeni geçirmedikleri saptanmıştır (Mayer ve Poljakoff-Mayber, 1963). Bu durum, kazık otu bitki tohumlarında saptanmıştır. Kazık otu bitkisinin dikenli tohum kapsülü içerisinde üst üste iki tohum bulunmaktadır. Bunlardan üstte bulunana "Üstteki tohum" altta bulunana da ''Alttaki tohum" adı verilir. Yapılan araştırmalar her iki tohum kabuğunun suya karşı geçirgen olduğunu, normal sıcaklık ve nem koşullarında alttaki tohumun kolayca çimlenebildiğim göstermiştir.
Buna karşın tohum kabuğu çatlamadığı ya da parçalan*madığı sürece bu koşullar altında üstteki tohum çimlenmez. Ancak bol miktarda oksijen bulunan koşullarda bırakılması durumunda üstteki tohumun da kolaylıkla çimlendiği görülür. Bu durumun, üstteki tohumda tohum kabuğunun oksijeni hiç geçirmemesinden ve dolayısıyla embriyonun gereksinme duyduğu oksijeni bulamama*sından ileri geldiği saptanmıştır.
Bitki tohumlarının kuru olarak depo edilmeleri ya da doğal koşullar altında bulundurulmaları süresinde tohum gömleğinin ok*sijen geçirgenliği giderek artmakta, ve, embriyonun oksijen gereksinimi ise azalmaktadır.
1. 6. 3. Embriyonun Gelişmesini Tohum Kabuğunun Mekanik Olarak Önlemesi
Tohum kabuğunun oksijeni ve suyu kolayca geçirmesine karşın tohumun yinemde çimlenme durgunluğunda bulunduğu görülebilmektedir. Örneğin kazayağı (Amaranthus retroflexus) bitkisinin tohumunda oksijen ve suyu kolayca geçirmesine karşın tohum kabuğu, embriyonun gelişmesine engel olmaktadır. Böyle tohumlarda çim*lenme durgunluk süresi 30 yıl ya da daha uzun olabilmektedir. Bu arada hardal (Brassica), çoban çantası (Capsella), tere (Lepidium) gibi bitki tohumlarında da embriyonun gelişmesi tohum kabuğunca Önlendiğinden durgunluk süresi oldukça uzundur.
Tohum kabuğunun çeşitli işlemlere tutulması yoluyla embriyo*nun gelişmesi üzerindeki mekanik etki bir ölçüde giderilebilmekte ve çimlenme sağlanabilmektedir. Tohum kabuğuna mekaniksel ve kimyasal işlem uygulanabilmektedir. Mekaniksel olarak tohum ka*buğu çatlatılır, kesilir ya da kırılır. Örneğin tohum kum ile çalkalanır. Gerekirse tohum kabuğu bıçakla kesilir. Tohum kabuğunun çatlatılması, kesilmesi ve kırılması sonucu su ve oksijen geçirgenliği hız*lanmakta ve embriyonun gelişmesi üzerindeki olumsuz etki giderilebilmektedir. Böylece çimlenme durgunluğu giderilmekte ve çimlenme kısa sürede gerçekleştirilmektedir.
Tohum kabuğundan dolayı ortaya çıkan durgunluk kimyasal yolla da giderebilmektedir. Tohumların sülfürik asit gibi güçlü asit çözeltilerine, aseton ya da alkol gibi organik çözücülere batırılması, tohumun durgunluk süresinin sona ermesine neden olur. Kaynar su da benzer etki yapar. Gerek mekaniksel olarak gerekse kimyasal işlemlerle tohum kabuğu etkilenerek çimlenme durgunluğu ortadan kaldırılabilmektedir.
1.6.4. Embriyonun Tam Gelişmemiş Olması
Bir bitki tohumunun çimlenememesi embriyonun tam gelişeme*miş olmasından da ileri gelebilir. Embriyo tam olarak gelişinceye değin çimlenme görülmez. Bu da çimlenmeden önce ya da çimlenmenin başında, gerçekleşmelidir (Mayer ve Poljakoff-Mayber 1953). Em-riyonun tam gelişmemiş olmasından kaynaklanan çimlenme durgunluğu; ginkgo (Ginkgo biloba), dişbudak (Fraxinus excehior), çoban püskülü (Ilex opacaj ve orkide bitkilerinde görülebilir. Embriyonun" tam olarak gelişmemesinden ileri gelen durgunluğun giderilmesi, yalnızca koşullar uygun kılınarak embriyonun gelişmesinin sağlanması ile olanaklıdır.
1.6.5. Embriyonun Durgun (Dormant) Olması
Pek çok bitki tohumlarında tohum olgunluğa eriştiği, embriyo tam olarak geliştiği ve çevre koşullan da uygun olduğu halde embriyonun fizyolojik etkisi nedeniyle tohumun çimlenemediği görülür Böyle tohumlarda tohum kabukları çıkarılsa bile olum dönemimi: başında embriyo büyümez ve çimlenme gerçekleşmez. Elma, şeftali, alıç, ıhlamur, dişbudak, lâle, kızılcık, ağıotu ve çam bitkilerinin to*humları embriyonun durgun olması nedeniyle çimlenme durgunluğu gösterirler. Böyle bitki tohumlarında çimlenme, olgunluktan, sonra geçecek belli bir süre sonunda gerçekleşebilir.
Sonbaharda tohumun toprağa düşmesinden ilkbahara değin geçirilen süre, tohumun olgunluktan sonra çimlenme öncesi geçen süre olarak kabul edilmektedir. Bu süre içinde tohum, bitki yaprak*lan ile ya da karla örtülmüş olarak bulunur. Böyle tohumlarda ol*gunluktan sonra çimlenmeye değin geçen sürede tohum embriyosunda bir dizi fizyolojik değişiklikler olur. Bu değişiklikler sonucu embriyo giderek durgunluk durumundan kurtulur ve tohum çimlenir. Tohum embriyosunda cereyan eden fizyolojik değişiklikler üzerindeki bu*günkü bilgilerimiz yeterli değildir. Kimi bitkilerde olgunluk sonrası geçen sürede değişiklikler özellikle tohum kabuğunda cereyan eder. Olgunluktan sonra çimlenmeye değin geçen değişikliklerin süresi çevre koşullarına bağlı olarak değişmektedir.
1.6.6. Çimlenme Önleyicileri (İnhibitörleri)
Bitki tohumlarının çimlenmeleri kimi durumlarda önleyici (inhibitör) denilen maddelerin etkisiyle önlenir. Bu maddeler çoğu kez bir ya da birden fazla bitki organları tarafından üretilir. Örneğin domatesin suyu, tohumunu olduğu kadar öteki pek çok bitki tohu*munun da çimlenmesini Önler. Domates suyu l :25 oranında sulan*dırılmış olsa bile tere (Lepidium sativum) tohumunun çimlenmesini önler (Evenari 1949).
Çimlenme önleyicileri lâle gibi kimi bitki tohumları (Randolph ve Cox 1943) ile özellikle lahana tohumları içerisinde (Cox ve ark 1945) bulunmaktadır. Kuşkusuz yaygın çimlenme durgunluğu görülen pek çok bitkinin tohumu İçerisinde de önleyici maddeler bulunmak*tadır. Kumarin, amonyak, fitalid, parasorbik asit, ferülik asit, dehidroasetik asit ve absisin II doğal olarak tohumlarda bulunan önleyici maddelerdir. Bu maddeler tohum içeren meyvelerin suyunda, tohum kabuğunda, endospermde, embriyoda vb bitki organlarında bulunurlar
1.7. İKİNCİL ÇİMLENME DURGUNLUĞU
Hasattan hemen sonra çimlenebilen kimi bitki tohumlarının, uygun olmayan koşullarda bırakılmaları ile bu yeteneklerini yitir*dikleri saptanmıştır. Bu ve benzeri biçimde ortaya çıkan durgunluğa "İkincil durgunluk" adı verilir. Genellikle ikincil durgunluk, çimlenme için temel olan koşullardan en az birinin uygun olmaması durumunda görülür.
Işık isteği yüksek tohumlar karanlıkta, karanlık isteği yüksek tohumları da ışıkta bırakılırsa ikincil durgunluk ortaya çıkar. Bunun gibi, kimi
1.8. TOHUMLARDA ÇİMLENME DURGUNLUĞUNU GİDERME YÖNTEMLERİ
Tohumlarda çimlenme durgunluğu ekonomik önemi olan sorunların ortaya çıkmasına neden olur. Hasadın bazı bitkilerde yağışlı dönemlere geldiği kuzey ülkelerde, tohumların, hemen çimlenme gücüne ulaşması, hatta tohumların daha başakta iken çimlenmesi ya da ekilmelerinden çok önce depoda çimlenmesi gibi istenmeyen durumlar ortaya çıkabilir. Bu gibi koşullarda, belli süreli bir çim*lenme durgunluğu istenen bir durumdur.
1.8.1. Tohum Kabuğunun Etkilenmesi
Tohum kabuğunun yapısal bîr özelliği nedeniyle ortaya çıkmış .durgunluk, tohum kabuğunun etkilenmesiyle giderilebilir. Anılan etkileme mekaniksel ya da başka bir yolla olabilir ve tohum kabuğunun olumsuz yöndeki direnci giderilerek çimlenme gerçekleştirilebilir. Daha önce de değinildiği gibi, tohumlara çatlatılıp kırılmaları ya da tohumların mineral asitlerle işleme tutulmaları tohum kabuğunun etkilenerek çimlenmenin normal oluşmasına yol açmakta ve durgunluk giderilmektedir. Burada akıldan çıkarılmaması gereken nokta, etkileme işleminden embriyonun zarar görmemesidir. Doğada peş peşe donma ve çözülme ya da tohum kabuğunun yavaş yavaş çürümesi ile anılan etkilenme gerçekleştirilerek durgunluk ortadan kaldırabilmektedir.
1.8.2. Düşük Sıcaklık
Çoğu bitki tohumlarında bir süre düşük sıcaklıkta nemli turba içerisinde bırakıldıktan sonra yüksek sıcaklıkta depo edilmeleri durumunda, çimlenme için olum sonrası bekleme süresi kısaltılabilir.
Çam tohumları için 5-10°C de 2-3 aylık süre, çimlenme oranının önemli ölçüde artması için yeterli bulunmuştur.
1.8.3. Sıcaklıktaki Değişmeler
Kimi bitki tohumlarının peş peşe düşük ve yüksek sıcaklıklarda bulundurulmaları durgunluğun giderilmesine etkili olmaktadır.
Kimi bitki tohumlarında donma ve çözülme ile de durgunluğun giderildiği bilinmektedir.
1.8.4. Işık
Daha önce de açıklandığı gibi ışık, kimi bitki tohumlarının çimlenmelerinde temel etkenlerden biridir. O nedenle, bu durumdaki bitkilerde ışığın durgunluğu giderici yönde etkilediği söylenebilir. Kimi bitki tohumlarında ise başka dış etmenler ışığın yerini almaktadır.
1.8.6. Büyüme Düzenleyicileri
Büyüme düzeyicileri adi verilen maddeler fidanların köklen-dirilmesinde ve kök gelişmesinde yaygın biçimde kullanıldığı gibi, tohumda durgunluğun giderilmesi ile çimlenmenin iyileştirilmesinde de başarıyla kullanılabilmektedir.
Tohumlarda çimlenmeyi artırmak için uygulanan çeşitli maddeler arasında potasyum nitrat (KNO3), thioüre (NH2-C-NH2), etilen (C2H4), giberallin ve kinetin yaygın biçimde kullanılır.

by.NaMe
19-05-2008, 01:22 AM
İÇİNDEKİLER
BİTKİ TOHUMLARI VE ÇİMLEME 1
1.1. Tohumların Yapısı 1
1.2. Tohumların Çimlenmesi 2
1.3. ÇİMLEMEDE KİMYASAL DEĞİŞİKLİKLER 3
1.4. ÇİMLENME İÇİN GEREKLİ ÇEVRE KOŞULLARI 4
1.4.1. Su 4
1.4.2. Sıcaklık 5
1.4.3. Oksijen 5
1.4.4. Işık 6
1.5. TOHUMLARIN YAŞAM SÜRELERİ 6
1.6. ÇİMLENME DURGUNLUĞU (DORMANSİ) 7
1.6.1. Tohum Kabuğunun Suyu Geçirmemesi 8
1.6.2. Tohum Kabuğunun Oksijeni Geçirmemesi 8
1. 6. 3. Embriyonun Gelişmesini Tohum Kabuğunun Mekanik Olarak Önlemesi 9
1.6.4. Embriyonun Tam Gelişmemiş Olması 10
1.6.5. Embriyonun Durgun (Dormant) Olması 10
1.6.6. Çimlenme Önleyicileri (İnhibitörleri) 11
1.7. İKİNCİL ÇİMLENME DURGUNLUĞU 11
1.8. TOHUMLARDA ÇİMLENME DURGUNLUĞUNU GİDERME YÖNTEMLERİ 11
1.8.1. Tohum Kabuğunun Etkilenmesi 12
1.8.2. Düşük Sıcaklık 12
1.8.3. Sıcaklıktaki Değişmeler 12
1.8.4. Işık 12
1.8.6. Büyüme Düzenleyicileri 13

by.NaMe
19-05-2008, 01:22 AM
OTEL REZERVASYONU OTOMASYON PROGRAMI


ÖZET


Bu projede, bir otelde müşteri giriş çıkışları, rezervasyon vb. gibi işlemleri kapsayan bir program yapıldı. Çok sayıda detayı güvenli bir şekilde saklamak gerektiği için bu program da SQL komutları ve Oracle veritabanı kullanılarak desteklendi. Arayüz olarak, ekran dizaynının ve Oracle ile bağlantısının kolay olması nedeniyle Oracle Forms Developer kullanıldı.

Bu otel rezervasyon programında sadece müşteri giriş ve çıkışları, rezervasyon ve müşterilerin yaptığı alışverişler işlenmektedir. Personel ve muhasebe gibi işlemlere girilmemiş olup program tek bir otel için geçerlidir.

Birinci bölümde veritabanı kavramı, sonraki bölümlerde ise en çok kullanılan veritabanı programları ve Oracle veritabanı hakkında bilgi verilmiştir. Son bölümde ise programın ekran çıktıları ve kodları belirtilmiştir.

by.NaMe
19-05-2008, 01:22 AM
ASTRONOMİ TARİHİ

Eski çağların en büyük astronomları, İÖ 7. yüzyıldan sonra Babil ve Mısır astronomisinin bütün mirasına konan Eski Yunanlılar arasından yetişti. Bu bilginler " durağan " yıldızların (birbirlerine göre konumları değişmeyen yıldızların) doğuş ve batışlarını saptadıkları gibi, gökyüzünde " gezen " , yani durağan yıldızlara göre sürekli yer değiştiren beş tane de parlak gökcismi gözlemlediler. Eskiden Yunanca'dan türetilmiş planet sözcüğüyle anılan bu gezegenler aslında kendi ışığı olmayan, ama Güneş ışınlarını yansıttıkları için parlak görünen gökcisimleridir. Dünya'mız da Yunanlılar Güneş Sistemi'ndeki dokuz gezegenden yalnızca beşini biliyorlardı: Merkür, Venüs, Mars (Merih) , Jüpiter ve Satürn.
Eski Yunan'ın ilk büyük astronomi bilginlerinden Miletli Thales (İÖ yaklaşık 624-546) Ay ve Güneş tutulmalarının zamanını önceden saptamayı başarmış, ama tutulmaların nasıl gerçekleştiğini açıklayamamıştı. Bu bilgin Dünya'nın bir tepsi gibi düz olduğuna ve su üstünde yüzdüğüne inanıyordu. İÖ 6. yüzyılda yaşamış olan Sisamlı Pisagor, o çağdaki meslektaşlarının çoğu gibi hem astronom hem de ünlü bir matematikçiydi. Pisagor'a göre Dünya yuvarlak, daha doğrusu küre biçimindeydi ve evrenin merkezinde hareketsizdi; Güneş, yıldızlar ve gezegenler de onun çevresinde dolanıyordu. İÖ 3. yüzyılda gene Sisam (Samos) Adası'nda yetişmiş olan Aristarkhos, Güneş'in Dünya'nın çevresinde değil, tam tersine Dünya'nın Güneş'in çevresinde döndüğünü söyleyen ilk astronomlardan biri oldu. O zamanlar hiç kimsenin inanmadığı bu savıyla gerçeği yakalayan Aristarkhos, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığını hesaplarken aynı başarıyı gösteremedi. Güneş'in Dünya'ya uzaklığını Ay ile Dünya arasındaki uzaklığın 20 katı olarak hesaplamıştı; oysa Güneş Dünya'mıza Ay'dan 400 kat daha uzaktadır.
Eski Yunan'ın en büyük astronomlarından biri İÖ 2. yüzyılda yaşamış olan Hipparkhos'tu. Trigonometri denen matematik dalını kuran bu bilgin, geliştirdiği trigonometri yöntemleriyle pek çok yıldızın konumunu belirledi. 850 kadar yıldızı kapsayan bir katalog hazırlayarak, bu yıldızları parlaklığına göre altı sınıfa ayırdı. Hipparkhos'un bu sınıflandırması bugünkü astronomların kullandıkları sistemin temelini oluşturur. Parlaklığı birinci dereceden ya da " kadir " 'den olan yıldızlar uzun süre gökyüzünün en parlak yıldızları sayıldı. Ama çağımızda bu değerler yeniden gözden geçirildiğinde, parlaklığı sıfırın altındaki eksi kadirlerle ölçülen birçok yıldız olduğu anlaşıldı. Çıplak gözle belli belirsiz görülebilen en sönük yıldızlar ise altıncı kadirdendir.
Eski Yunanlı astronomların son büyük temsilcisi olan Klaudios Ptolemaios ya da Arapça'dan dilimize geçen adıyla Batlamyus, İS 2. yüzyılda Mısır'daki İskenderiye kentinde yaşadı. Pisagor gibi o da Dünya'nın evrenin merkezinde hareketsiz durduğuna ve yıldızların Dünya'nın çevresinde dairesel yörüngeler çizerek döndüğüne inanıyordu. Batlamyus'a göre, Güneş'in ve gezegenlerin Dünya'nın çevresinde dolanırken çizdikleri bu yörüngeler basit birer çember olamazdı; çünkü gezegenler arada bir yörüngeleri üzerinde geriye dönüyormuş gibi görünüyordu. Batlamyus bunu açıklamak için " ilmek " kavramını ortaya attı. Bu karmaşık sisteme göre her gezegen, Dünya'yı merkez alan büyük bir çemberin çevresinde daha küçük çemberler çizerek dolanıyordu. Aynı zamanda küçük çemberlerin merkezleri büyük çemberin üstünde batıdan doğuya doğru kayarak ilerlediği için ilmek denen eğriler çiziyordu.
Batlamyus bu evren modelini " Matematik Derlemesi " adlı kitabında açıkladı.İS 2. ve 14. yüzyıllar arasında bu bilim yalnızca Arap astronomların katkılarıyla gelişti. Batlamyus'un çalışmalarını kendi incelemeleriyle geliştiren Araplar, bu ünlü astronomun kitabını el-Mecisti adıyla Arapça'ya çevirdiler. Bu çeviri bütün dünyanın ilgisini çekti ve yapıt Almagest adıyla anılır oldu. Parlak yıldızların bugünkü adları da Araplardan kalmadır. Astronomideki Eski Yunan geleneğini ve bilgi birikimini 8. ve 15. yüzyıllar arasında İspanya'daki Mağribiler aracılığıyla Avrupa'ya taşıyan da gene Araplar oldu.
Çağdaş astronomi Polonyalı bilgin Mikolaj Kopernik (1473-1543) ile başladı. Dünya'nın hem Güneş'in çevresinde dolandığını, hem de 24 saatte bir kendi ekseni çevresinde döndüğünü saptayan Kopernik bu bulgularını " Gökyüzü Kürelerinin Dönmesi Üzerine " adlı ünlü kitabında açıkladı. Kopernik yalnız Dünya'nın değil bütün gezegenlerin Güneş'in çevresinde dolandığını belirtti. Dairesel yörüngeler üzerindeki bu dolanımı Batlamyus'un ilmek modelinden daha iyi açıklamış, ama tam doğruya varamamıştı. Kopernik'in görüşleri uzun süre benimsenmedi ve insanların yaşadığı Dünya'yı bütün evrenin merkezi olarak gösteren Batlamyus modeli 17. yüzyılda bile egemenliğini sürdürdü.
Danimarkalı bir soylu ve çok titiz bir gözlemci olan Tycho, gezegenlerin hareketlerini kendisinden önceki bütün astronomlardan daha doğru olarak gözlemledi. Kepler de bu gözlemlerden yola çıkarak Güneş Sistemi için yeni bir model geliştirdi. Kepler'in modeli gezegenlerin hareketine ilişkin üç yasaya dayanıyordu. Bilgin bunlardan ilk ikisini 1609'da, üçüncüsünü ise 1618'de açıkladı. Yörüngeler yasası denen 1. yasaya göre gezegenler Güneş'in çevresinde çember değil, hafifçe basık elips biçiminde yörüngeler çizerek dolanır; Güneş de bu elipsin odaklarından birinde yer alır. Alanlar yasası denen 2. yasaya göre bir gezegenin dönme hızı, yörünge üzerinde bulunduğu noktaya bağlı olarak değişir; gezegenlerin hareketi Güneş'e en yakın oldukları noktada (günberi noktası) en hızlı, en uzak oldukları noktada (günöte noktası) en yavaştır. Dolanım süreleri yasası (3. yasa) ise, iki gezegenin dolanım sürelerinin karelerinin birbirine oranı ile bu gezegenlerin Güneş'e olan ortalama uzaklıklarının küplerinin birbirine oranının eşit olduğunu belirtir. Bu yasaya göre, gezegenlerden birinin Güneş'e olan ortalama uzaklığı ve dolanım süresi ile ikinci bir gezegenin dolanım süresi bilinirse, bu gezegenin Güneş'e olan ortalama uzaklığı hesaplanabilir.1969'da Ay'a ayak basan iki ABD'li astronotla insanoğlu ilk kez Dünya dışındaki bir gökcismine ulaşıp araştırma ve gözlem yapmayı başarmıştı. 1970'lerde de sürdürülen bu Ay yolculuklarında önemli bilimsel deneyler yapıldı ve Dünya'ya Ay taşlarından örnekler getirildi. 1980'lerin sonlarında ise Merkür'den Neptün'e kadar uzanan gezegenler insansız araştırma uydularıyla incelendi. Güneş Sistemi konusunda elde edinilen bugünkü bilgilerin çok büyük bir bölümünü bu uzay araçlarına borçluyuz. Ama Güneş Sistemi'nin ötesindeki gökcisimlerini inceleyecek astronomların güvenebilecekleri tek aygıt, eskiden olduğu gibi gene teleskoptur.

by.NaMe
19-05-2008, 01:22 AM
OTEL VE OTEL ÇEŞİTLERİ
Otel:İnsanların belirli bir ücret karşılığında geçici olarak konakladıkları ve beslenme ihtiyaçlarını karşıladıkları yerlerdir.
Günümüzde insanlar hep hareket halindedir. Bir yerden bir yere gidip gelmektedirler ve gittikleri yerlerde uzun süreli veya kısa süreli kalmak zorundadırlar. Konakladıkları yerler ise ya tanıdıklarının evleri yada güvenli buldukları yerlerdir.
Daha sonraları daha sık gidip gelmeye ve ticaret yapmaya başlamışlardır. Bu arada eşyalarını koymak için güvenli yerler ihtiyacı hissetmiştir. Bunun için hanlar, kervansaraylar yapılmıştır.
Bugün şehirlerimizde kasabalarımızda bir çok otel vardır.
Bunlar arasındaki farklılık kimlere hizmet sunduğudur. Gelir düzeyi düşük olanlar ucuz otelleri yüksek olanlar ise lüks otelleri tercih etmektedirler.

Oteller Turistik Belgeli Oteller ve Turistik Belgesiz Oteller olmak üzere ikiye ayrılır.
Turistik Belgesiz Oteller yerel yöneticiler tarafından kontrol edilir. Turistik Belgeliler ise Turizm Bakanlığı tarafından kontrol edilir.
Bu oteller Bir, İki, Üç, Dört ve Beş Yıldızlı olmak üzere 5`e ayrılır.

Bunların özelliklerini şöyle sıralayabiliriz.









Bir Yıldızlı Oteller
-En az 10 oda,
-İyi Düzenlenmiş Resepsiyon, Lobi,
-Oturma Salonu,
-WC`ler
-Kahvaltı Salonu,
-Yönetim Masası.

İki Yıldızlı Oteller(Bir Yıldızlıya ek olarak)
-En az 20 Oda
-Odalarda telefon
-İçki servisi için büfe

Üç Yıldızlı Oteller(İki yıldızlıya ek olarak)
-En az 30 oda
-Yönetim odaları
-İçki servis ve oturma odaları
-Asansör, ısıtma ve soğutma sistemleri
-Müzik Yayını
-Toplantı Salonu

Dört Yıldızlı Oteller(Üç yıldızlıya ek olarak)
-En az 70 oda
-Banyolarda küvet
-Birinci sınıf lokanta
-Çamaşır yıkama ve ütüleme servisleri
-Eğlence, müzik ve serbest zamanları değerlendirme merkezleri
-Oda Servisi
-Müşteri hizmetleri servisi
-Berber ve kuaför
-Odalarda TV

Beş Yıldızlı Oteller(Dört Yıldızlılara Ek Olarak)
-En az 100 oda
-Bütün odalarda kasa
-Garaj
-Yüzme Havuzu
-Gece kulübü ve diskotek
-24 saat oda servisi
-Yatak odalarında ses geçirmezlik



Turistik Belgeli Otellerin ve Turistik Belgesi Olmayan Otellerin Karşılaştırılması

a. Sorumlu Oldukları Makam Açısından
Turistik Belgesi Olanlar Turizm bakanlığınca denetlenir ve bu bakanlığın yönetmeliğine
tabidir. Olmayanlar ise bölgesel yönetmeliklerce denetlenir.

b.Hizmet Yönünden
Turistik belgesi olanlarda hizmet eğitim görmüş profesyonel kişilerce yapılır.


Ayrıca oteller motel, pansiyon, hotel ve tatil köyleri gibi çeşitlere de ayrılır.

Motel:Yerleşim yerleri dışındaki kara yolu güzergahı, mola noktaları veya yakın çevresinde olan konaklama yerleridir.

Pansiyon:Yeme içme hizmeti veren müşterinin kendi yemeğini pişirmesine olanak sağlayan işletmelerdir. Turistik ve aile pansiyonu olmak üzere iki çeşittir.

Hotel: Gençlik hizmetlerine yanıt verecek en az 10 odalı yeme, içme tesisleridir.

Tatil Köyleri doğal güzelliklere ve tarihi yapılı yerlere kurulurlar en az 60 odalıdır.

by.NaMe
19-05-2008, 01:22 AM
GÜNEŞ PİLLERİ
( FOTOVOLTAİK PİLLER )
Güneş pilleri (fotovoltaik piller), yüzeylerine gelen güneş ışığını doğrudan elektrik enerjisine dönüştüren yarıiletken maddelerdir. Yüzeyleri kare, dikdörtgen, daire şeklinde biçimlendirilen güneş pillerinin alanları genellikle 100 cm² civarında, kalınlıkları ise 0,2-0,4 mm arasındadır.
Güneş pilleri fotovoltaik ilkeye dayalı olarak çalışırlar, yani üzerlerine ışık düştüğü zaman uçlarında elektrik gerilimi oluşur. Pilin verdiği elektrik enerjisinin kaynağı, yüzeyine gelen güneş enerjisidir.
Güneş enerjisi, güneş pilinin yapısına bağlı olarak % 5 ile % 20 arasında bir verimle elektrik enerjisine çevrilebilir.
Güç çıkışını artırmak amacıyla çok sayıda güneş pili birbirine paralel ya da seri bağlanarak bir yüzey üzerine monte edilir, bu yapıya güneş pili modülü ya da fotovoltaik modül adı verilir. Güç talebine bağlı olarak modüller birbirlerine seri ya da paralel bağlanarak bir kaç Watt'tan megaWatt'lara kadar sistem oluşturulur.
GÜNEŞ PİLLERİNİN YAPISI
VE ÇALIŞMASI
Günümüz elektronik ürünlerinde kullanılan transistörler, doğrultucu diyotlar gibi güneş pilleri de, yarı-iletken maddelerden yapılırlar. Yarı-iletken özellik gösteren birçok madde arasında güneş pili yapmak için en elverişli olanlar, silisyum, galyum arsenit, kadmiyum tellür gibi maddelerdir.
Yarı-iletken maddelerin güneş pili olarak kullanılabilmeleri için n ya da p tipi katkılanmaları gereklidir. Katkılama, saf yarıiletken eriyik içerisine istenilen katkı maddelerinin kontrollü olarak eklenmesiyle yapılır. Elde edilen yarı-iletkenin n ya da p tipi olması katkı maddesine bağlıdır. En yaygın güneş pili maddesi olarak kullanılan silisyumdan n tipi silisyum elde etmek için silisyum eriyiğine periyodik cetvelin 5. grubundan bir element, örneğin fosfor eklenir. Silisyum'un dış yörüngesinde 4, fosforun dış yörüngesinde 5 elektron olduğu için, fosforun fazla olan tek elektronu kristal yapıya bir elektron verir. Bu nedenle V. grup elementlerine "verici" ya da "n tipi" katkı maddesi denir.
P tipi silisyum elde etmek için ise, eriyiğe 3. gruptan bir element (alüminyum, indiyum, bor gibi) eklenir. Bu elementlerin son yörüngesinde 3 elektron olduğu için kristalde bir elektron eksikliği oluşur, bu elektron yokluğuna hol ya da boşluk denir ve pozitif yük taşıdığı varsayılır. Bu tür maddelere de "p tipi" ya da "alıcı" katkı maddeleri denir.
P ya da n tipi ana malzemenin içerisine gerekli katkı maddelerinin katılması ile yarıiletken eklemler oluşturulur. N tipi yarıiletkende elektronlar, p tipi yarıiletkende holler çoğunluk taşıyıcısıdır. P ve n tipi yarıiletkenler biraraya gelmeden önce, her iki madde de elektriksel bakımdan nötrdür. Yani p tipinde negatif enerji seviyeleri ile hol sayıları eşit, n tipinde pozitif enerji seviyeleri ile elektron sayıları eşittir. PN eklem oluştuğunda, n tipindeki çoğunluk taşıyıcısı olan elektronlar, p tipine doğru akım oluştururlar. Bu olay her iki tarafta da yük dengesi oluşana kadar devam eder. PN tipi maddenin ara yüzeyinde, yani eklem bölgesinde, P bölgesi tarafında negatif, N bölgesi tarafında pozitif yük birikir. Bu eklem bölgesine "geçiş bölgesi" ya da "yükten arındırılmış bölge" denir. Bu bölgede oluşan elektrik alan "yapısal elektrik alan" olarak adlandırılır. Yarıiletken eklemin güneş pili olarak çalışması için eklem bölgesinde fotovoltaik dönüşümün sağlanması gerekir. Bu dönüşüm iki aşamada olur, ilk olarak, eklem bölgesine ışık düşürülerek elektron-hol çiftleri oluşturulur, ikinci olarak ise, bunlar bölgedeki elektrik alan yardımıyla birbirlerinden ayrılır.


Yarıiletkenler, bir yasak enerji aralığı tarafından ayrılan iki enerji bandından oluşur. Bu bandlar valans bandı ve iletkenlik bandı adını alırlar. Bu yasak enerji aralığına eşit veya daha büyük enerjili bir foton, yarıiletken tarafından soğurulduğu zaman, enerjisini valans banddaki bir elektrona vererek, elektronun iletkenlik bandına çıkmasını sağlar. Böylece, elektron-hol çifti oluşur. Bu olay, pn eklem güneş pilinin ara yüzeyinde meydana gelmiş ise elektron-hol çiftleri buradaki elektrik alan tarafından birbirlerinden ayrılır. Bu şekilde güneş pili, elektronları n bölgesine, holleri de p bölgesine iten bir pompa gibi çalışır. Birbirlerinden ayrılan elektron-hol çiftleri, güneş pilinin uçlarında yararlı bir güç çıkışı oluştururlar. Bu süreç yeniden bir fotonun pil yüzeyine çarpmasıyla aynı şekilde devam eder. Yarıiletkenin iç kısımlarında da, gelen fotonlar tarafından elektron-hol çiftleri oluşturulmaktadır. Fakat gerekli elektrik alan olmadığı için tekrar birleşerek kaybolmaktadırlar.
TÜRKİYE'DE GÜNEŞ ENERJİSİ
GÜNEŞ ENERJİSİ POTANSİYELİ
Ülkemiz, coğrafi konumu nedeniyle sahip olduğu güneş enerjisi potansiyeli açısından birçok ülkeye göre şanslı durumdadır. Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğünde (DMİ) mevcut bulunan 1966-1982 yıllarında ölçülen güneşlenme süresi ve ışınım şiddeti verilerinden yararlanarak EİE tarafından yapılan çalışmaya göre Türkiye'nin ortalama yıllık toplam güneşlenme süresi 2640 saat (günlük toplam 7,2 saat), ortalama toplam ışınım şiddeti 1311 kWh/m²-yıl (günlük toplam 3,6 kWh/m²) olduğu tespit edilmiştir. Aylara göre Türkiye güneş enerji potansiyeli ve güneşlenme süresi değerleri ise Tablo-1'de verilmiştir.


Tablo-1 Türkiye'nin Aylık Ortalama Güneş Enerjisi Potansiyeli
Kaynak: EİE Genel Müdürlüğü
AYLAR AYLIK TOPLAM GÜNEŞ ENERJİSİ
(Kcal/cm2-ay) (kWh/m2-ay) GÜNEŞLENME SÜRESİ
(Saat/ay)
OCAK 4,45 51,75 103,0
ŞUBAT 5,44 63,27 115,0
MART 8,31 96,65 165,0
NİSAN 10,51 122,23 197,0
MAYIS 13,23 153,86 273,0
HAZİRAN 14,51 168,75 325,0
TEMMUZ 15,08 175,38 365,0
AĞUSTOS 13,62 158,40 343,0
EYLÜL 10,60 123,28 280,0
EKİM 7,73 89,90 214,0
KASIM 5,23 60,82 157,0
ARALIK 4,03 46,87 103,0
TOPLAM 112,74 1311 2640
ORTALAMA 308,0 cal/cm2-gün 3,6 kWh/m2-gün 7,2 saat/gün

Türkiye'nin en fazla güneş enerjisi alan bölgesi Güney Doğu Anadolu Bölgesi olup, bunu Akdeniz Bölgesi izlemektedir. Güneş enerjisi potansiyeli ve güneşlenme süresi değerlerinin bölgelere göre dağılımı da Tablo-2' de verilmiştir.
Ancak, bu değerlerin, Türkiye’nin gerçek potansiyelinden daha az olduğu, daha sonra yapılan çalışmalar ile anlaşılmıştır. 1992 yılından bu yana EİE ve DMİ, güneş enerjisi değerlerinin daha sağlıklı olarak ölçülmesi amacıyla enerji amaçlı güneş enerjisi ölçümleri almaktadırlar. Devam etmekte olan ölçüm çalışmalarının sonucunda, Türkiye güneş enerjisi potansiyelinin eski değerlerden %20-25 daha fazla çıkması beklenmektedir.
EİE’nin ölçü yaptığı 8 istasyondan alınan yeni ölçümler ve DMİ verileri yardımı ile 57 ile ait güneş enerjisi ve güneşlenme süreleri değerleri hesaplanarak bir kitapçık halinde basılmıştır.

Tablo-2 Türkiye'nin Yıllık Toplam Güneş Enerjisi Potansiyelinin Bölgelere Göre Dağılımı
Kaynak: EİE Genel Müdürlüğü
BÖLGE TOPLAM GÜNEŞ ENERJİSİ
(kWh/m2-yıl) GÜNEŞLENME SÜRESİ (Saat/yıl)
G.DOĞU ANADOLU 1460 2993
AKDENİZ 1390 2956
DOĞU ANADOLU 1365 2664
İÇ ANADOLU 1314 2628
EGE 1304 2738
MARMARA 1168 2409
KARADENİZ 1120 1971

GÜNEŞ ENERJİSİ KULLANIMI
Güneş Kollektörleri
Türkiye’de güneş enerjisinin en yaygın kullanımı sıcak su ısıtma sistemleridir.Halen ülkemizde kurulu olan güneş kollektörü miktarı 2001 yılı için 7,5 milyon m2 civarındadır. Çoğu Akdeniz ve Ege Bölgelerinde kullanılmakta olan bu sistemlerden yılda yaklaşık 290 bin TEP ısı enerjisi üretilmektedir. Sektörde 100'den fazla üretici firmanın bulunduğu ve 2000 kişinin istihdam edildiği tahmin edilmektedir. Yıllık üretim hacmi 750 bin m² olup bu üretimin bir miktarı da ihraç edilmektedir. Bu haliyle ülkemiz dünyada kayda değer bir güneş kollektörü üreticisi ve kullanıcısı durumundadır.
Güneş kollektörlerinin ürettiği ısıl enerjinin birincil enerji tüketimimize katkısı yıllara göre aşağıda yer almaktadır.

Yıl Güneş Enerjisi Üretimi (bin TEP )
1998 210
1999 236
2000 262
2001 290

Güneş Pilleri – Fotovoltaik Sistemler
Güneş pilleri, halen ancak elektrik şebekesinin olmadığı, yerleşim yerlerinden uzak yerlerde ekonomik yönden uygun olarak kullanılabilmektedir. Bu nedenle ve istenen güçte kurulabilmeleri nedeniyle genellikle sinyalizasyon, kırsal elektrik ihtiyacının karşılanması vb. gibi uygulamalarda kullanılmaktadır. Ülkemizde halen telekom istasyonları, Orman Genel Müdürlüğü yangın gözetleme istasyonları, deniz fenerleri ve otoyol aydınlatmasında kullanılan güneş pili kurulu gücü 300kW civarındadır.
DİĞER KURUMLARIN ÇALIŞMALARI
Güneş enerjisi araştırma ve geliştirme konularında EİE'nin yanında Tübitak Marmara Araştırma Merkezi ve üniversiteler (Ege Üniversitesi Güneş Enerjisi Araştırma Enstitüsü, Muğla Üniversitesi, ODTÜ, Kocaeli Üniversitesi, Fırat Üniversitesi) çalışmalar yapmaktadır.
Güneş enerjisi verilerinin ölçülmesi konusunda Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü faaliyet göstermektedir. EİE de 1991 yılından bu yana kendi güneş enerjisi gözlem istasyonları kurmaktadır.
Güneş enerjisi ile ilgili standartlar hazırlanması konusunda Türk Standartları Enstitüsü;
- TS 3680 -Güneş Enerjisi Toplayıcıları-Düz
- TS 3817 - Güneş Enerjisi - Su Isıtma Sistemlerinin Yapım, Tesis ve İşletme Kuralları
konulu standartları hazırlamıştır. EİE bu standartların hazırlanmasında görev aldığı gibi, ısıl performans testlerini de gerçekleştirmektedir.
GÜNEŞ KOLLEKTÖRLÜ SICAK SU SİSTEMLERİ
Güneş kollektörlü sıcak su sistemleri, güneş enerjisini toplayan düzlemsel kollektörler, ısınan suyun toplandığı depo ve bu iki kısım arasında bağlantıyı sağlayan yalıtımlı
borular, pompa ve kontrol edici gibi sistemi tamamlayan elemanlardan oluşmaktadır.


Gneş Kollektrl Sıcak Su Sistemi
Güneş kollektörlü sistemler tabii dolaşımlı ve pompalı olmak üzere ikiye ayrılırlar. Her iki sistem de ayrıca açık ve kapalı sistem olarak dizayn edilirler.
Tabii Dolaşımlı Sistemler: Tabii dolaşımlı sistemler ısı transfer akışkanının kendiliğinden dolaştığı sistemlerdir. Kollektörlerde ısınan suyun yoğunluğunun azalması ve yükselmesi özelliğine dayanmaktadır. Bu tür sistemlerde depo kollektörün üst seviyesinden en az 30 cm yukarıda olması gerekmektedir. Deponun alt seviyesinden alınan soğuk (ağır) su kollektörlerde ısınarak hafifler ve deponun üst seviyesine yükselir. Gün boyu devam eden bu olay sonunda depodaki su ısınmış olur. Tabii dolaşımlı sistemler daha çok küçük miktarda su ihtiyaçları için uygulanır. Deponun yukarıda bulunması zorunluluğu nedeniyle büyük sistemlerde uygulanamazlar. Pompa ve otomatik kontrol devresi gerektirmediği için pompalı sistemlere göre biraz daha ucuzdur.
Pompalı Sistemler: Isı transfer akışkanının sistemde pompa ile dolaştırıldığı sistemlerdir. Deposunun yukarıda olma zorunluluğu yoktur. Büyük sistemlerde su hatlarındaki direncin artması sonucu tabii dolaşımın olmaması ve büyük bir deponun yukarıda tutulmasının zorluğu nedeniyle pompa kullanma zorunluluğu doğmuştur.
Pompalı sistemler otomatik kontrol devresi yardımı ile çalışırlar. Depo tabanına ve kollektör çıkışına yerleştirilen diferansiyel termostatın sensörleri; kollektörlerdeki suyun depodaki sudan 10oC daha sıcak olması durumunda pompayı çalıştırarak sıcak suyu depoya alır, bu fark 3 oC olduğunda ise pompayı durdurur. Pompa ve otomatik kontrol devresinin zaman zaman arızalanması nedeniyle işletilmesi tabii dolaşımlı sistemlere göre daha zordur.
Açık Sistemler: Açık sistemler kullanım suyu ile kollektörlerde dolaşan suyun aynı olduğu sistemlerdir. Kapalı sistemlere göre verimleri yüksek ve maliyeti ucuzdur. Suyu kireçsiz ve donma problemlerinin olmadığı bölgelerde kullanılırlar.
Kapalı Sistemler: Kullanım suyu ile ısıtma suyunun farklı olduğu sistemlerdir. Kollektörlerde ısınan su bir eşanjör vasıtasıyla ısısını kullanım suyuna aktarır. Donma, kireçlenme ve korozyona karşı çözüm olarak kullanılırlar. Maliyeti açık sistemlere göre daha yüksek verimleri ise eşanjör nedeniyle daha düşüktür.
DÜZLEMSEL GÜNEŞ KOLLEKTÖRLERİ
Düzlemsel güneş kollektörleri, güneş enerjisinin toplandığı ve herhangi bir akışkana aktarıldığı çeşitli tür ve biçimlerdeki aygıtlardır. Düzlemsel güneş kollektörleri, üstten alta doğru, camdan yapılan üst örtü, cam ile absorban plaka arasında yeterince boşluk, kollektörün en önemli parçası olan absorban plaka, arka ve yan yalıtım ve yukardaki bölümleri içine alan bir kasadan oluşmuştur (Şekil-2).

Dzlemsel Gneş Kollektr
Üst örtü: Kollektörlerin üstten olan ısı kayıplarını en aza indirgeyen ve güneş ışınlarının geçişini engellemeyen bir maddeden olmalıdır. Cam, güneş ışınlarını geçirmesi ve ayrıca absorban plakadan yayınlanan uzun dalga boylu ışınları geri yansıtması nedeni ile örtü maddesi olarak son derece uygun bir maddedir. Bilinen pencere camının geçirme katsayısı 0.88’dir. Son zamanlarda özel olarak üretilen düşük demir oksitli camlarda bu değer 0.95 seviyesine ulaşmıştır. Bu tür cam kullanılması verimi % 5 mertebesinde arttırır.
Absorban Plaka: Absorban plaka kollektörün en önemli bölümüdür. Güneş ışınları, absorban plaka tarafından yutularak ısıya dönüştürülür ve sistemde dolaşan sıvıya aktarılır.
Absorban plaka tabanda ve üstte birer manifold ile bunların arasına yerleştirilmiş akışkan boruları ve yutucu plakadan oluşur. Yutucu plaka ışınları yutması için koyu bir renge genellikle siyaha boyanmıştır. Kullanılan boyanın yutma katsayısının (absorptivite) yüksek uzun dalga boylu radyasyonu yayma katsayısının (emissivite) düşük olması gerekmektedir. Bu nedenle de bu özelliklere sahip seçici yüzeyler kullanılmaktadır. Mat siyah boyanın yutuculuğu 0. 95 gibi yüksek bir rakam iken yayıcılığı da 0.92 gibi istenmeyen bir değerdedir. Yapılan seçici yüzeylerde yayma katsayısı 0.1’in altına inmiştir. Seçici yüzey kullanılması halinde kollektör verimi ortalama % 5 artar.
Absorban plaka, borular ile sıkı temas halinde olmalıdır. Alüminyumda olduğu gibi, akışkan borularının kanatlarla bir bütün teşkil etmesi en iyi durumdur. Bakır ve sacda bu mümkün olmadığı için akışkan boruları ile plakanın birbirine temas problemi ortaya çıkmaktadır. Bu problem ya tamamen yada belli aralıklarla lehim veya kaynak yapmakla çözülebilir.
Isı Yalıtım: Kollektörün arkadan olan ısı kayıplarını minumuma indirmek için absorban plaka ile kasa arası uygun bir yalıtım maddesi ile yalıtılmalıdır. Absorban plaka sıcaklığı, kollektörün boş kalması durumunda 150 °C’a kadar ısınması nedeniyle kullanılacak olan yalıtım malzemesinin sıcak yalıtım malzemesi olması gerekmektedir. Isı iletim katsayıları düşük ve soğuk yalıtım malzemesi olarak bilinen poliüretan kökenli yalıtım malzemeleri tek başına kullanılmamalıdır. Bu tür yalıtım malzemeleri, absorban plakaya bakan tarafı sıcak yalıtım malzemesi ile takviye edilerek kullanılmalıdır.
Kollektör Kasası: Kasa, yalıtkanın ıslanmasını önleyecek biçimde yapılmalıdır. Özellikle kollektör giriş ve çıkışlarında kasanın tam sızdırmazlığı sağlanmalıdır. Kasanın her yanı 100 kg/m2 (981 Pa=N/m2) basınca dayanıklı olmalıdır (TSE-3680).
Sıvılı kollektörlerde sızdırmazlığın yüzde yüz sağlanamadığı durumlarda camda yoğunlaşan su buharını dışarıya atmak amacıyla kasanın iki yan kenarına tam karşılıklı ikişer adet 2-3 mm çapında delik açılmalıdır.
Kollektör Enerji Dengesi
Kollektör üzerine gelen güneş ışınımının bir kısmı saydam örtüde yansır, bir kısmı yine saydam örtüde yutulur ve geri kalan kısmı absorban plakaya (yutucu yüzeye) ulaşır. Absorban plakaya gelen enerjinin, bir kısmı ısı taşıyıcı akışkana geçerken bir kısmı absorban plakada depolanır, geri kalan kısmı ışınım, taşınım, ve iletimle çevreye gider. Işınım taşınım ve iletimle olan ısı kayıplarının toplamı Qk, depolanan enerji Qd, akışkana geçen enerji Qf, olmak üzere, düzlemsel kollektörler için enerji dengesi:
I.A.(t.a)=Qf+Qk+Qd
Şeklinde yazılabilir. Burada (t.a) kollektör yutma geçirme çarpımı, I kollektör üzerine gelen güneş enerjisi ve A faydalı yüzey alanı olmak üzere I.A.(t.a) çarpımı absorban plaka üzerine gelen güneş enerjisini verir.
Kollektör Verimi:
Kollektörlerde ısı taşıyıcı akışkanda toplanan güneş enerjisinin, kollektöre gelen güneş enerjisine oranına kollektör verimi denir. Kollektör giriş suyu sıcaklığı arttıkca verim düşme eğiliminde olacağından genel bir verim yerine anlık verimden yani verim eğrisinden bahsetmek daha doğru olacaktır. Kollektör verimi ısı taşıyıcı akışkanın giriş, çıkış sıcaklıkları ve debi değerlerinin sağlıklı ölçülebildiği durumlarda ve en önemlisi çevre sıcaklığının sabit olduğu durumlarda
h = (m*Cp*( Tçık-Tgir)) / (A*I)
bağıntısıyla hesaplanabilir. Fakat verim eğrisi oluşturulurken çevre sıcaklığı da değişeceğinden verim bağıntısında Tç çevre sıcaklığı da değişken parametre olarak bulunmalıdır. Buna bağlı olarak verim,
Qk=-k*A*dt/dx genel ısı transfer denklemi kullanılarak ve Qg kollektöre gelen toplam güneş enerjisi olmak kaydı ile
h=Qf/Qg=(Qg*(t*a)-Qk)/Qg=(t*a)-(Qk/Qg)= (t*a)-(K*A*(Tort-Tçev))/(I*A)
h=(t*a)-K(Tort-Tçev)/I
formülüyle hesaplanması daha mantıklıdır. Burada kullanılan K kollektör için ısı kayıp katsayısıdır

by.NaMe
19-05-2008, 01:22 AM
‘K’ Kollektör Isı Kayıp Katsayısı

Düzlemsel kollektörlerde çevreye olan ısı kaybı kollektörlerin üst alt ve yan yüzeylerinden olur.
K= Küst + Kalt + Kyan
Şeklinde yazılabilir. Kollektör alt ve yan yüzeylerinden olan ısı kayıpları yalıtım malzemesinin kalınlığına ve ısı transfer katsayısına bağlıdır. Değeri ‘Küst’ parametresine göre oldukça küçüktür. Çünkü kollektör üst yüzeyi saydam örtüden dolayı izolasyon yapılamamaktadır ve toplam ısı kayıplarının % 70’ i bu yüzeyden olmaktadır. ‘k’ yalıtım malzemesi ısı transfer katsayısı, L yalıtım malzemesi kalınlığı h konveksiyon ısı kayıp katsayısı olmak üzere
Kalt=1/((1/h)+(L/k)) bağıntısıyla hesaplanabilir.
Üstten olan ısı kayıp katsayısının iteratif metotlarla hesaplanması uzun işlemleri gerektirmektedir. Pratikte basit bağıntılar tercih edilir. Agarwal ve Larson (1981), Küst değerinin

Bağıntısı ile maksimum ±0,25 W/m2°K hata ile bulunabileceğini belirtmektedir.Burada,
htd=5,7+3,8V
f=(1-0,04*htd+0,0005*h2td)(1+0,091N)
C=250*(1-0,0044*(s-90))
Olup, V (m/s) rüzgar hızı, s(drc) kollektör eğimi, N saydam örtü sayısı, eL yutucu yüzeyin ışınım neşretme oranı,eS saydam örtünün ışınım neşretme oranı TY ve Tçev sırası ile yutucu yüzey ve çevre sıcaklıklarıdır. Saydam örtü sayısının birden fazla olduğu durumlarda yukarıdaki denklemin kullanılabilmesi için saydam örtülerin aynı tip olması gerekir. Fiziksel özellikleri farklı saydam örtü kullanılması durumunda iteratif metotlar kullanılmalıdır.
Teorik olarak hesaplanması çok zor olan K kollektör kayıp katsayısı, kollektör test çalışması sonucunda elde edilen verim eğrisinden kolayca tespit edilebilmektedir. Kollektörün verimi, giriş suyu sıcaklığı, çevre sıcaklığı, debi ve radyasyon değerlerine bağlı olarak değişmektedir. Toplam ısı kayıp katsayısı da bu parametrelere bağlı olarak değişim gösterir. Pratik olarak verim eğrisinin eğimi toplam ısı kayıp katsayısı değerini verir. Toplam ısı kayıp katsayısı ve bu eğrinin verim eksenini kestiği noktadaki maksimum verime (ısı yalıtım katsayısının 0 kabul edildiği yani hiç ısı kaybının olmadığı durum) göre kollektörlerin iyi veya kötü olduğuna karar verilmektedir.
Şekil-6’da toplam ısı kayıp katsayısı (4,16 W/°Cm2) düşük ve yutma geçirme katsayısı (0,82) büyük olan iyi kabul edilebilecek bir verim eğrisi görülmektedir.
PROJELENDİRME
Güneş kollektörlü sıcak su sistemlerini projelendirmede farklı yöntemler izlenebilir. Projelendirmede ihtiyacın güneşten karşılanma oranı %100 olmayacağı gibi bu oran % 10’un altında da olmamalıdır. Genel olarak Mayıs ayında ihtiyacın %70’inin karşılanacağını düşünerek projelendirmekte yarar vardır. Projelendirmede kişi başına tüketim, konutlarda 50, otel, motel gibi turistik tesislerde 75 ve hastanelerde 100 litre/gün olarak alınır.
Projelendirme konusunda en geçerli yöntem F-Chart yöntemidir. Buna göre kollektöre ait parametreler aşağıdaki gibi olmalıdır.
0.6<τα<0.9
2.1<UL<8.3
5<F’RA<120 m2
X= FRUL(F’R/FR)(Tref-Ta)t(Ac/L)
Y=FR(τα)n (F’R/FR)(( τα)/( τα)n)HtN(Ac/L)
f=1.029Y-0.065X-0.245Y2+0.0018X20.0215Y3
Burada:
Ac : Kollektör alanı m2
F’R/FR : Kollektör devresi eşanjör verimi (0,90-0,95)
FRUL : kollektör ısı kayıp katsayısı (W/m2°C)
t : Bir aylık toplam süre (saniye)
Ta : çevre sıcaklığı (°C)
Tref : refarans sıcaklığı (100 °C)
L : Aylık toplam ısı yükü (j)
Ht : Kollektör birim yüzeyine gelen aylık ortalam güneş enerjisi (j/m2)
N : Aydaki gün sayısı
(τα)/( τα)n) :Aylık ortalama yutma geçirme çarpımı (0,9-0,95)
f : Faydalanma oranı
Yukarıda verilen f faydalanma oranı mayıs ayında % 70 olacak şekilde Ac kollektör alanı hesaplanır.




Azotlu gübreler
Toprağa verilen azotlu gübrelerle gereksinme duyulan miktar*larda azotu toprağa sağlama olanağı vardır. Azotlu gübreler işletme içerisinde elde edilebildiği gibi (örneğin ahır gübresi vb) sentetik olarak da yapılmakta ve azotlu kimyasal gübreler adı altında satıl*maktadır (Çizelge 1). Azotlu gübrelerin toprağa verilecek cins ve miktarları çeşitli etmenler dikkate alınarak belirlenmektedir. Bu etmenler toprak, bitki ve iklim olmak üzere başlıca üç grup altında toplanmaktadır.
ÇİZELGE 1 . Azotlu gübreler ve bitki besin maddeleri kapsamları


ı
Bitki besin maddeleri, %
N P2O5 K2O
Azotlu organik gübreler
Kurutulmuş kan 8.0-14.0 0.3- 1.5 0.50-0.80
Balık unu, kuru 6.5-10.0 4.0- 8.0 az miktarda
Pamuk tohumu küspesi 6.0- 9.0 2.0- 3.0 1.0- 2.0
Kemik un 0.7- 5.3 17.0-30.0 —
Sığır gübresi 1.2- 2.0 1 .0- 2.0 2.0- 3.0
Tavuk gübresi 5.0- 6.0 2.0- 3.0 1.0- 2.0

Azotlu kimyasal gübreler

Üre, CO(NH2)2 42-45
Kalsiyum siyanamid, (CaCN 2) 20-22
Amonyum sülfat, (NH<)2SO4 20.5
Sodyum nitrat, NaNO3 15.5-16.5
Kalsiyum nitrat, Ca(NO3)3 13.0-15.5
Amonyum sülfat-nitrat 26.0
Amonyum nitrat 33.0-35.0
Amonyum klorür 26.2
Susuz amonyak 82.2
Potasyum nitrat 14 0 45.0
Potasyum amonyum nitrat 16 0 27.0
Potasyum sodyum nitrat 14-15 0 10.0-13.0
Monoamonyum fosfat 12 61.0 0
Diamonyum fosfat 21 53.0 0
Amonyaklaştırılmış süperfosfat 3-5 16.0 0
Nitratlaştırılmış süperfosfat 5-6 16.0-17.0 0
Ammo-Fos 11 45-48 0
Ammo-Foska 12 24 12
Nitrofoska 15 30 15


Azotun bitki gelişmesine etkileri
Azotun bitkilerin karbonhidrat kapsamları üzerine etkisi:
Ya*pılan araştırmalar gelişme ort***** verilen azot miktarı artırıldıkça, bitkilerin karbonhidrat kapsamlarının azaldığını göstermiştir. Örneğin Baumeister (1939) toprağa artan miktarlarda azot vermek suretiyle yaptığı araştırmada buğday danesinde yüzde azot miktarının arttı*ğım buna karşın yüzde nişasta miktarının azaldığını saptamıştır. Bu durum toprağa verilen azota bağlı olarak bitkinin vejetatif gelişmesi*ni artırabilmek için fotosentez sonucu oluşan karbonhidratları kullan*dığı şeklinde açıklanmıştır.
Bitkilerde azot-karbonhidrat dengesinin önemli dolaylı etkileri vardır ve bunlar üzerinde aşağıda durulacaktır. Özellikle şeker üre*timinde kullanılan bitkilerde azotun etkisi çok önemlidir. Genel olarak belli bir düzeyin üzerinde azot, şeker pancarının şeker kap*samı üzerine olumsuz yönde etki yapmaktadır. O nedenle çoğu ül*kelerde şeker pancarının pazar değeri pancar ağırlığına göre değil pancarın içerdiği yüzde şeker miktarına göre belirlenmektedir.
Azotun bitki suyu (Succulence) üzerine etkisi:
Başka koşul*ların da uygun olması halinde azot, bitkilerde daha fazla hücre ve protoplazmanın oluşmasını sağlar. Böyle hallerde oluşan hücreler ince duvarlı ve büyük olurlar. Örneğin Letham (1961) azotlu gübre verilmiş elma ağaçlarından elde olunan elmalarda hücrelerin azollu gübre verilmemiş olanlardakine göre çok daha büyük olduğunu saptamış*tır. Azotun protoplazma miktarını artırması ve protoplazmanın da su kapsamının yüksek olması nedeniyle azot dolaylı olarak bitki suyu (succulence) üzerine olumlu yönde etki yapmaktadır.
Azotun bitki suyu üzerine etkisi özellikle lif bitkilerinde çok da*ha önemlidir. Kenevir bitkisinde azot, lif hücrelerinin ince duvarlı, büyük ve bol protoplazmalı olmasını sağlayarak lifin kırılmağa karşı daha az dayanıklı olmasına yol açar. Kuşkusuz bu, istenilmeyen bir durumdur. Azotlu gübre lif bitkilerinin ürün miktarını artırırken, yüzde lif oranının düşmesine de yol açar. Yeterli düzeyin üzerindeki azot lif bitkilerinde uzunluk, çap, kırılmağa karşı direncin azalması vb gibi lif niteliğini olumsuz bir şekilde etkiler.


Azotun kök gelişmesi ve tepe / kök oranı üzerine etkisi:
Bit*kilerin tepe ve kök gelişme oranlan üzerine azotun etkisi aynı değildir.
Genel olarak toprağa verilen azot miktarı ile ilgili olarak bitkinin tepe gelişmesi kök gelişmesine göre çok daha fazladır. Yeterli düzeyde azot bulunmayan ortamda bitkilerin kökleri uzun, ince ve çok az dallanmış olmasına karşın, azotun ortamda yeterli olması halinde kökler kısa, kalın ve iyi dallanmış bir gelişme gösterir. Bu durum yüksek düzeyde azotun, bitkilerde hormon miktarı üzerine olumlu yönde etki yapması ile açıklanmıştır. Bitkilerde hormon mik*tarının yükselmesi kökün yana doğru, daha iyi dallanarak gelişmesini sağlamaktadır.















Şekil 1. Mısır bitkisinin tepe ve kök ürün miktarları üzerine asit tepkimeli toprağa artan miktarlarda verilen azotlu gübrenin ve kirecin etkileri (Kaçar ve ark 1973)
Azotlu gübrelerin kültür bitkilerinin tepe ve kök gelişmeleri üzerine olan etkileri, çok sayıda literatür bildirişleri de dikkate alın*mak suretiyle özet olarak şu şekilde açıklanabilir:
Genellikle yarayış*lı azot yönünden yoksul olan ortamda yetiştirilen bitkilerde kök sis*temi göreli olarak daha iyi gelişmekte ve toprak üstü organlarında gelişme az olmaktadır. Bitkiye yarayışlı azotun fazlaca bulunduğu ortamda ise kökün göreli olarak daha az gelişmesine karşın bitkinin toprak üstü organları daha fazla gelişmektedir. Bunun bir sonucu ola*rak azot yönünden yoksul ortamlarda yetiştirilen bitkilerde tepe/ kök ürünleri oranı küçük ve azotça varsıl ortamlarda yetiştirilen bitkilerde ise tepe/kök ürünleri oranı yüksek olmaktadır. Azot yönünden yoksul ortama azottun gübre olarak verilmesi sonucu bitki*nin toprak üstü organları ile kök ürünü aynı şekilde artmakta fakat toplam bitki ağırlığı içerisinde kökün ağırlığı göreli olarak daha az yer tutmaktadır. Başka bir deyişle azotun verilmesi sonucu köke göre bitkinin toprak üstü organları daha fazla gelişmektedir. Ortama veri*len azotun miktarı artırıldıkça bitkinin kök gelişmesi de bununla ilgili olarak azalmakta ve dolayısıyla tepe / kök ürünleri oranı artmaktadır. Fakat belli bir düzeyden sonra azot bitkinin toprak üstü organları ile kök gelişmesi üzerine karşıt yönde etki yapmakta toptan gelişme gerilemektedir.
Brouyer (1962), Hoagland'in besin çözeltilerini kullanmak sure*tiyle mısır bitkisinde tepe ve kök gelişmesi üzerine azotun etkilerini yaptığı bir seri araştırmalarla saptamıştır. Yeteri kadar bol bitki besin maddeleri kapsayan besin çözeltisinde yetiştirilen mısır bitki-
sinde üç hafta süre ile tepe / kök oram değişmeden kalmıştır. Azotsuz Hogland besin çözeltisi kullanıldığı zaman kök gelişmesi tepe gelişme*sine oranla büyük artış göstermiş ve bunun bir sonucu olarak tepe/ kök oranı hızla küçülmüştür. Azot kapsamayan besin çözeltisine azot verildiği zaman kök gelişmesi hemen durmuş ve tepe / kök oranı aşağı yukarı,3 oluncaya değin tepe gelişmesi hızlanmıştır. Brouyer (1962) göreli ve mutlak kök gelişmesi üzerine azotun etkilerini tepe ve kö*kün azota (ve tüm başka elementlere) ve karbonhidratlara karşı yarışmalarıyla açıklamıştır. Bu yarışmaya karbonhidratların sentezi*ni etkilemesi nedeniyle ışığın miktarı, intensitesi ve sürekliliği de önemli etki yapmaktadır. Aşırı azot noksanlığı gösteren bitkilerde protein sentezinin ve büyümenin gerilemesi nedeniyle tepe ve kökün her ikisinde de fazlaca karbonhidrat bulunur. Azot noksanlığı gös*teren bitkilerin geliştikleri ortama N verildiği zaman önce bitki kö*künün gelişmesi ortama verilen N'e yakınlığı nedeniyle hızla artmak*tadır. Yeteri kadar azotun ortama verilmesi halinde ise bitkinin tepe organları gelişmeğe başlamakta ve sentezlenen karbonhidratlara yakın olması nedeniyle de tepe gelişmesi kök gelişmesine oranla hızla art*maktadır.
Azotun bitki gereksinmesinin çok üzerinde bulunması halinde tepe gelişmesi için bitki, oluşan karbonhidratların tam***** yakın bir bölümünü kullanmaktadır. Bunun bir sonucu olarak yok denecek kadar az miktarda karbonhidrat köke taşınır. Yeteri kadar karbon*hidrata sahip olmayan bitki kökünde ise gelişme büyük ölçüde geriler.
Azotun dane ve meyve verimi üzerine etkisi:
Azot düzeyi yüksek olan ortamlarda yetişen bitkilerde vejetatif gelişmenin fazla olmasının bir sonucu olarak azot dane ve meyve verimini olumsuz yön*de etkiler. Ortamda azotun gereksinme duyulan düzeyden az olması dane ve meyve verimini yine olumsuz yönde etkilemektedir. Yapılan araştırmalar toprağa verilen azot miktarı arttıkça dane / sap oranının azaldığını göstermiştir. Azot gereksinmesi yüksek ve düşük olan bitki*lerde, toprağa artan miktarlarda verilen azotun dane ve meyve veri*mi üzerindeki etkileri arasında kuşkusuz bir ayrım olacaktır.
Azotun bitkilerde yatma üzerine etkisi:
Ortamda gereksin*me duyulan miktarın üzerinde azotun bulunması bitkilerin yatmasına yol açar. Bu durum azotun sap, dal, yaprak gibi vejetatif organlarının fazlaca gelişmesi ile yakından ilgilidir. Bir görüşe göre fazla azot bitkilerin kırılmağa karşı dirençlerini de azaltmaktadır.
Yatma özellikle tahıl bitkilerinde önemli bir sorundur. Yatma gösteren tahıl bitkilerinde sap hücrelerinin ince duvarlı ve büyük
olduğu görülmüştür. Tahılda yatmayı önlemek için: (a) Yatmağa dayanıklı çeşitler yetiştirilmekte, (b) Hormon ve benzeri kimyasal maddeler uygulanmak suretiyle bitkinin vejetatif gelişmesi önlenmek*te, ve (c) Azotlu gübreler yeteri düzeyde ve olabildiği kadar geç, başlık gübre olarak kullanılmaktadır.
Azotun hasat zamanı üzerine etkisi:
Ortamda bulunan fazla azot, hasat zamanının gecikmesine yol açmaktadır. Örneğin Stakman ve Aamodt (1924) yüksek düzeyde azotlu gübrenin tahılda hasat zamanının 7-10 gün uzamasına yol açtığını saptamışlardır. Hasat zamanının gecikmesi yağışların erken başladığı ve ilk donun erken görüldüğü yörelerde özellikle önemlidir. Bu arada pazarlama ve olgunlaşma yönünden kimi meyveler için hasat zamanı üzerinde önemle durulur.

Sıcak günlerde olgunlaşan şeftalinin pazar değeri yüksek olmaktadır. Ortamda fazla azotun bulunması meyvelerin olgunluk dönemini uzatmakta ve bu durumun olumsuz etkileri gö*rülmektedir.
Tarla bitkilerinde hasat zamanı ile meyvelerin olgunluğa eriş*me zamanı üzerine azotun etkisi değerlendirilirken: (a) Toprağın azot durumu, (b) Toprağa verilecek azot miktarı, (c) Azotun toprağa verilme zamanı ve (d) Bitkinin özelliği dikkate alınmalıdır.
Bitkilerin hastalıklara karşı dayanıklılığı üzerine azotun etkisi:
Bitki ve çevre koşullarına da bağlı olmak üzere azot, bitkilerin hastalıklara karşı dayanıklılığı üzerine etki yapmaktadır. Yapılan araş*tırmalar kimi hallerde ortamda fazla miktarda bulunan azotun bitki*lerin hastalıklara karşı dayanıklılıklarını azalttığını göstermiştir. Ki*mi denemelerde bunun tam karşıtı sonuçlar alınmıştır.

by.NaMe
19-05-2008, 01:23 AM
TURİSTİK TESİSLERİN SINIFLANDIRILMASI


Turistik tesisler çeşitli şekillerde sınıflandırılabilinir;

Turistik tesislerin bulunduğu yere göre
Şehir, dağ, sayfiye gibi.


Tesislerin Yatak sayısına göre
Küçük Tesis 1- 50 Yataklı
Orta Tesis 51- 250 Yataklı
Büyük Tesis 250 Yataktan fazla


Konaklama durumuna göre
Sağlık, İş, Tatil vb gibi


İşletme şekillerine göre
Şahıs, Şirket, otel zinciri gibi
Bu sınıflamalara giren konaklama tesislerinin önemlileri şunlardır;

OTELLER: İnsanların, sosyal yapı ve ekonomik durumlarına uygun konaklama ve beslenme ihtiyaçlarını gidermelerine hizmet eden belli standartlara sahip ticari konaklama tesisleridir.
MOTELLER: Kara yolları üzerinde veya karayolları ile doğrudan bağlantısı olan yerkerde ayrı bölümler şeklinde veya tek bir bina içinde banyolu ve mutfaklı odaları ve otoparkı olan işletmelerdir.
OBERJLER: Spor, eğlence ve tabiat güzelliğinden faydalanmak için kırlarda yapılan gezilerde konaklama ihtiyacını karşılayan tesislerdir.
HOSTELLER: Kültürel ve sportif amaçlı seyahat edenlerin; sağlık, dinlenme vb amaçlarla seyahat eden düşük gelir grubuna sahip kitlelere hitap eden, onların ucuz, temiz, güvenilir ve samimi bir ortamda konaklamalarını sağlayan işletmelerdir.
KAMPLAR: Spor, dinlenme, turizm, gibi değişik amaçlara hizmet için kurulan, konukların kendilerine ait çadır ve karavanlarıyla konaklayabilecekleri günlük ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri tesislerdir.
TATİL KÖYLERİ: Bütün konaklama hizmetlerini içerisine alan tesisler grubudur.
PANSİYONLAR: Tamamı veya bir kısmı sürekli konaklaya elverişli ve istenildiğinde yeme-içme ihtiyaçlarını da karşılayan konaklama tesisleridir. Pansiyonlar uzun zaman konaklamaya elverişli ve diğer konaklama tesislerine nazaran daha ucuzdurlar.
BOTELLER (Marinalar) : Adından da anlaşılacağı gibi Bot-Otellerdir. Deniz araçlarıyla gelen ve kendi araçlarında konaklayan kişilere yeme-içme, yakıt takviyesi, alışveriş vb olanaklar sunan tesislerdir.
RESTAURANTLAR: Fix (belli) ya da Alakart (seçmeli) yemek servisleri yapılan, bağımsız veya bir konaklama tesisine bağlı tesislerdir.
SEYAHAT ACENTALARI: Kar amacı ile turistlere ulaşım, konaklama,gezi, spor ve eğlence imkanları sunan, Onlara turizmle ilgili bilgiler veren, bu konuya ilişkin tüm hizmetleri sağlayan ticari kuruluşlardır.
Seyahat acentaları 1618 sayılı kanununun 1. Maddesi bu şekilde bir tanım sunmuş bizlere.

by.NaMe
19-05-2008, 01:23 AM
Resepsiyon Bölümünün Organizasyonu ve Fonksiyonları
Resepsiyon Servisi Üzerine Genel Bilgiler

Resepsiyon bir otelin aynasıdır. Otelde müşteriye yapılan hizmetler resepsiyondan başlar. Modern otelcilikte başarılı bir resepsiyon, başarılı bir otel demektir. Tebessüm, resepsiyon personelinin birinci şartı olmalıdır.

Müşterilerin gözü devamlı olarak resepsiyon personelinin üzerinde bulunduğundan resepsiyon personelinin, davranışlarına son derece dikkat etmesi, çalışma saatlerinde sigara içmemesi, gazete okumaması, dişlerini ve burnunu karıştırmaması, vs. gibi çirkin ve göze asla hoş görünmeyecek hareketlerden kaçınması gerekmektedir.

Resepsiyon personelinin birinci vasfı, güler yüzlü, sevimli, kibar ve nazik olmaktır.

Resepsiyon bankosu olarak da adlandırılan resepsiyon deski, resepsiyondaki görevliler ile misafirler arasında bulunan tezgahtır. Otellerde misafirlerin en çok uğradıkları yerlerden birisi de resepsiyon deskidir. Bu nedenle otele gelen misafirlerin kolayca görebilecekleri bir yerde olmalıdır. Bazı otellerin resepsiyon deskinde resepsiyon, ön kasa ve danışma (concierge) hizmetlerinin verildiği bölümler bir arada bulunur. Desklerin boyutları, otelin büyüklüğüne ve sayılarına göre değişebilir. Genellikle arka ofisleri ayıran duvara paralel olarak inşa edilirler. Desk ile duvar arasında kullanılan donanımlar ve görevlilerin çalışacağı bir alan bırakılır. Genellikle 180 – 200 cm arasındadır. Desklerin yüksekliği çoğunlukla 100 – 110 cm, eni ise 70 – 80 cm arasındadır.

Günümüzde resepsiyon deskinin fiziksel yapısı oldukça değişmiştir. Örneğin geleneksel bir biçimde duvara paralel olarak inşa edilen resepsiyon desklerinin yanı sıra daire, yarım daire ve değişik şekillerde deskler de inşa edilmektedir. Bu tür desklerin çeşitli avantajları ve dezavantajları vardır. Örneğin misafirler deske değişik açılardan yaklaşabilirler. Görevliler için ayrılan çalışma alanı daha geniştir. Görünümler daha moderndir ancak ön büroda misafirlerin güvenliğini sağlamak için gizlilik esastır. Bu tür desklere misafirler ya da başkaları her açıdan geleceği için içerde bulunan bilgilerin kolayca görülmesi engellenemez. Ayrıca misafirin deske geldiği noktada talep ettiği işlem için gerekli olan ekipman veya görevli bulunmayabilir.

Bir çok otelde posta, mesaj kutusu ve anahtarlıklar, deskin arkasındaki duvarda bulunmaktadır. Bu kutuların büyük bölümü misafirin göremeyeceği bir şekilde deskin altında ya da arkasında saklanmaktadır.

Bazı otellerde geleneksel resepsiyon deski kullanımından vazgeçilmektedir. Resepsiyon bölgesine veya lobiye gelen misafirler bir hostes tarafından karşılanmaktadır. Kayıt işlemleri masa başında ve misafir bir koltuğa oturtularak yapılabilmektedir. Kaydı yapılan misafir odasına yüne aynı görevli tarafından çıkarılmaktadır. Bir başka yenilik de misafirlerin giriş kayıt işlemlerini bilgisayarlar yardımıyla kendilerinin yapmalarıdır. Bu sistemde misafir, kredi kartının bilgisayar terminaline bankada olduğu gibi yerleştirmektedir. Sistem kredi kartının çalıntı ve geçerli olup olmadığını kontrol eder. Kart geçerliyse, adı ve soyadının, adresinin doğru kaydedilip edilmediğini, be tür bir oda istediğini ve kaç gece konaklayacağını vb. sorar. Bilgisayar, misafirin talebine uygun bir odayı ayırarak misafire bu bilgileri içeren bir form verir. Misafir bu formla anahtarlarını almak için görevlilere başvurur. Bu sistem resepsiyonda çalışanlara olan gereksinimi tamamen ortadan kaldırmaz. Görevliler misafirle daha fazla ilgilenecek zaman kazanırlar.

Misafirin, otel personeli ile en dolaysız ilişki kurduğu yer resepsiyondur. Küçük otel işletmelerinin çoğunda resepsiyonistler, ön büro personeli, resepsiyonda ön büro olarak adlandırılır. Resepsiyon, misafirlerin otele kabul edilmesinde ve odaların tahsisi işlemlerinde kilit noktadır. Resepsiyon personelinin yerine getirdiği işlevler, misafir hizmetlerinin özelleştirmesinin ya da standartlaştırılmasının derecesine bağlı olarak otelden otele değişebilir. İşletme faaliyetlerinde otomasyona verilen yer, işletmenin faaliyet düzeyi, yapısı ve büyüklüğü ile yönetim politikaları resepsiyon hizmetlerinde farklılıklara neden olabilir. Bununla birlikte resepsiyon bölümünün yerine getirdiği genel hizmetler misafir kayıt, kabul ve ayrılma işlemleridir.

Resepsiyon Donanımları

Resepsiyon, otelin türü ve büyüklüğüne göre ön büro sistemlerinden biri kullanılır. Bu sistemleri üç gruba ayırmak mümkündür. Bunlar Manuel Sistem, Rack Sistemi ve Bilgisayar Sistemidir. Bazı otellerde tek bir sistem kullanılmayıp diğer sistemlerden de alıntılar yapılabilir. Örneğin rack sistemi kullanan bir otelde geliş – gidiş listeleri yerine manuel sistemin bir parçası olan resepsiyon defterinin kullanılması, rack sistemi kullanan bir oteln bilgisayardan da yararlanması gibi.

İsim Racki (Information Rack)
Misafirler arandığında hangi odada kaldıklarını görebilmek için isim rackine bakılır. Misafirlerin isimleri soyadılarına göre sliplere yazılır. Bu slipler racke soyadına göre alfabetik olarak takılır. Bazı otellerde özellikle resepsiyonda pano şeklinde isim rackleri kullanılmaktadır. Misafir otelden ayrıldıktan sonra slip yerinden çıkarılır.
Telefon Santrali (Switchboard)
Büyük otellerde telefon santrali ayrı bir bölümdür. Santralde sadece telefonla ilgili işlemleri yürüten santral memurları vardır. Küçük otellerde ise telefon cihazı resepsiyon deskindedir. Görüşmeleri ve telefonla ilgili kayıtları resepsiyon görevlisi yürütür.
Uyarı Saati (Remind – O – timer)
Misafirler uyanmak istedikleri saati resepsiyona veya santrale bildirirler. Görevliler uyandırma vaktini uyandırma listesine kaydederler. Uyarı saati de önceden ayarlanan vakit veya vakitler geldiğinde sesli olarak görevlileri uyarır.
Resepsiyon (oda) Racki (Room Rack)
Resepsiyon rackinde otelde bulunan tüm odaların numaraları bulunur. Numaraların karşısında sliplerin takıldığı bölümler vardır. Racke bakıldığında odanın; dolu, boş, kirli olup olmadığı ve odada kimin kaldığı anlaşılır.
Anahtarlık (Key Rack)
Oda anahtarlarının saklandığı, bölmeler bulunan raflardır. Her bölümün üzerinde oda numarası bulunur. Resepsiyonistin kolayca ulaşabileceği bir yerde bulunmalıdır.
Tarih ve Zaman Damgası (Date and Time – Stamping Machine)
Resepsiyon kullanılan folyo, konaklama belgesi gibi belgelerin üzerine tarih ve saatin basıldığı cihazlardır. Ayrıca misafir için alınan mesajların ve mektupların üzerine de bu damga basılır.
Bilgisayar Yazıcısı (Computer Printer)
Bilgisayarda kayıtlı bilgilerin ve raporların yazılı olarak alınmasını sağlayan cihazdır.
Bilgisayar (Computer Terminal)
Rezervasyon, ön kasa ve kayıt işlemlerinin yapıldığı terminaldir. Ön büro sistemleri arasında en gelişmiş olanı bilgisayar sistemidir. Mekanik sistemde vakit alan bir çok işlem bilgisayarda çok kısa bir sürede sonuçlandırılır.
Folyo Racki (Folio Rack)
Misafirlerin hesaplarının tutulduğu kartlara folyo denir. Folyoların düzenli bir şekilde saklanması ve her istenildiğin kolayca bulunması gerekir. Folyo racklerinde her oda için bir bölüm ayrılmıştır. Bu bölümlere folyo ile birlikte adisyonlar, diğer harcama fişleri ve konaklama belgeleri saklanır. Ön kasa makinesinin yakınında bir yere konmaktadır.
İşlenmiş Adisyon, Fiş Racki (Posted Voucher Rack)
Ön kasa makinesinin yanında veya üstünde bulunur. Folyolara işlenen adisyonlar bu bölümlere konulur. Daha sonra ilgili yerlere dağıtılır.
Ön Kasa Makinesi (Posting Machine)
Misafir hesapları ön kasa makinesi ile takip edilir. Her türlü harcamalar folyoya bu makine ile işlenir. Gece işlemlerinden hazırlanan günlük raporlar bu makineden alınan veriler kullanılarak düzenlenir. En çok kullanılan modelleri NCR 42, NCR 250 ve SWEDA 1000 modelleridir.
Posta Muhafaza (Hold – Mail Rack)
Misafirlere gelen mektup, teleks ve faks mesajlarının saklandığı küçük raftır. Misafir otele geldiğinde mesajı, alfabetik bölümlerden bakılarak kolayca bulunur ve verilir.
Telefon (Telephone)
Ön büroda çalışanlar birden çok telefon kullanırlar. Misafirler resepsiyonu telefonla aradıklarında bu telefonlar kullanılır.
Yedek Anahtar Çekmecesi (Reserve Key Drawer)
Yedek anahtarların saklandığı çekmecedir.
Teleks Makinesi
Operatörün rulo üzerine yazdığı mesajları karşı teleks makinesine gönderdiği ve aldığı cihazlardır. Rezervasyon işlemlerinde ve misafirlerin mesaj alış verişinde kullanılır.

Rack Sisteminde Resepsiyonda Kullanılan Formlar
Otelcilikte ön büroda kullanılan formlarda standart bir sayı ve şekil yoktur. Formların isimleri, sayıları, içerdiği bilgiler otelden otele değişiklik gösterir. Aşağıda en çok kullanılan formlar tanıtılmaktadır.
Konaklama Belgesi (Registration Card)
Otelde konaklayan her misafirin konaklama belgesi doldurması gereklidir. Bu belgelerin ebatları ve içerdiği bilgiler otelden otele değişir.
Ana Slip (Main Slip)
3,8 cm * 10 cm boyutlarında, kendinden karbonlu formlardır. Otelin gereksinim duyduğu sayıda hazırlanır. Misafir folyosunun iki sayfası arasında, sol üst köşesine yerleştirilmiştir. Daktilo ile folyo açılırken ana sliplerde yazılmış olur. Otel tarafından belirlenmiş standart yazım şekli kullanılır. Aşağıdaki örnekte ana slip örneği gösterilmektedir. Racke takılan ana slipin sadece ilk satırı görülebileceğinden oda numarası, misafirin adı soyadı, çıkış tarihi gibi bilgiler bu satıra yazılır.

Geçici Slip (Emergeny Slip)
Standart slip boyutlarında, kendinden karbonludur. Kopya sayısı otelin gereksinimine ve dağıtım yapacağı bölümlere göre değişir. Misafirlerin giriş işlemi sırasında tükenmez kalemle doldurulur. Sliplerin birinci kopyası racke, diğer kopyaları santraldeki ve resepsiyondaki information racklere ve misafir odasına çıkaran belboya verilir. Bu slipler, ana slipler açılınca çıkarılıp ana sliplerle yer değiştirir.

Arızalı Oda Slipi (Out of Order Slip)
Karton üzerine basılır. Odanın neden kullanılmadığı, ilgili kutucuk işaretlenerek gösterilir ve oda rackine takılır.

Blokaj Kartı / Slipi (Blocking Slip)
Renki kartona basılmıştır. Üzerinde herhangi bir yazı bulunmaz. Oda rackinde rezervasyon yapılan odaları göstermek için kullanılır. Rezervasyonlu misafir giriş yaptıktan sonra çıkarılıp yerine geçici slip takılır.

Housekeeper Raporu (Housekeeper’s Report)
Housekeeper tarafından düzenlenir. Otelde dağıtım yapılacak bölüm kadar nüsha, karbon kağıdı kullanılarak çoğaltılır. Her otel, kendi kat ve oda sayısına göre raporlarını düzenler. Oda numaralarının karşılarına gelen boşluklara, odanın durumunu gösteren semboller yazılır ve resepsiyona gönderilir
.
Oda / Fiyat Değişim Formu (Room and Rate Change Form)
Değişik renklerde ve gönderileceği bölüm sayısı kadar basılır. Oda veya fiyat değişikliği gibi durumlarda düzenlenerek kat hizmetleri, ön kasa, çamaşır hane gibi bölümlere gönderilir.

Bagaj Kartı / Stickeri (Luggage Tag or Sticker)
Bagaj kartı, gruplarda bagajların kolay ve çabuk bir şekilde dağıtılabilmesi için gereklidir. Misafirler otele giriş yaptıklarında bagajlarına bağlanırveya sticker yapıştırılır. Üzerine misafirin oda numarası yapıştırılır.

Mesaj Formu (Message Form)
Misafirlere bırakılan mesajları kaydetmek için kullanılır. Genellikle katlandığında zarf şeklini alır. Değişik şekillerde düzenlenebilir.
Uyandırma Listesi (Wake-up Call Sheet)
Genellikle 15 dakikalık saat dilimlerine ayrılmıştır. Misafir, uyandırma talep ettiğinde oda numarası ilgili saatin karşısına yazılır.


History Card
Misafire ait bilgilerin işlenip saklandığı formlardır. Devamlı misafirler için tutulur. Misafir otele her gelişinde yerinden çıkartılıp yeni bilgiler kayıt edilir. Alfabetik olarak saklanır.
Nerede Olduğunu Bildirme Formu
Otel misafirleri arandıklarında her zaman odalarında bulunmayabilirler. Özellikle üniteleri fazla olan bir otelde misafir odasının dışında bir yerde aramak zaman kaybına neden olabilir. Bu yüzden oteller, misafir odalarına ve resepsiyona bu formu koyma gereği duyarlar. Bu iş için tahta veya metalden yapılmış küpler de kullanılabilir. Küpün her yüzünde farklı servislerin sembolleri bulunur. Misafir hangi serviste ise o servisin simgesi resepsiyoniste dönük olarak oda anahtarlığına konulur. Örneğin, misafir restoranda ise, restoranın simgesi olan “R” resepsiyoniste dönük olarak oda anahtarlığına konulur.
Otel Pasaportu / Anahtar Kartı (Hotel Passport)
Bazı otellerde misafir otele giriş yaptığında, oda anahtarı ile birlikte otel pasaportu verilir. Otel pasaportunun diğer adı anahtar kartıdır. Üzerinde misafirin adı soyadı, oda numarası, oda ücreti, ayrılış tarihi gibi bilgilerle beraber, oteli ve servislerini tanıtıcı bilgiler bulunur. Misafir, anahtarını isterken ve diğer bölümlerde kredili harcama yaparken bu kartı göstermelidir.
Rezervasyon Formu (Reservation Form)
Rezervasyon ofisinde kullanılan formlardan resepsiyonda da bulunmalıdır. Rezervasyon ofisinin kapalı olduğu saatlerde resepsiyonistler de rezervasyon alabilmektedir.
Rezervasyon İptali ve Değişiklik Formu
Rezervasyonda kullanılan bu form, gerektiğinde kullanılmak için resepsiyonda da bulundurulmalıdır.
Misafir Anket Formu (Complaints / Satisfaction Form)
Misafirlerin otel hakkındaki izlenimlerini otel yönetimine aktarabilmelerine sağlamak için hazırlanmıştır. Genellikle odalarda bulunur fakat istenildiğinde resepsiyondan da temin edilebilir. Doldurulan formlar kapalı olarak genel müdüre iletilir.
Walk-in, Extension, Early Check-out Formu
Resepsiyonistler tarafında bir nüsha olarak düzenlenir. Rezervasyon yaptırmadan gelen, çıkış tarihini uzatan veya beyan etmiş olduğu tarihten önce ayrılan misafirlerin kayıtları bu rapor ile tutulur. Form daha sonra rezervasyon bölümüne iletilir. Rezervasyon görevlisi kayıtlarını, bu forma göre yeniden düzenler.
VIP Talimat Formu (VIP Courtsy Order)
“VIP” , “çok önemli kişi” anl***** gelmektedir. İngilizce “very important person” kelimelerinin baş harlerinin bir araya getirilmesi ile oluşmuştur. Bu form, dağıtım yapılacak bölüm sayısı kadar hazırlanır. Misafire yapılacak ikramların türü, form üzerinde belirtilir. Ön büro yöneticisinin onayı alındıktan sonra ilgili bölümlere gereğinin yapılması için gönderilir.
Gelen ve Giden Misafir Listesi (Arrival and Departure List)
Gelen ve giden misafir listeleri ayrı ayrı tutulur. Bu nedenle rack sistemi kullanan otellerde iki daktiloya gereksinim vardır. Daktilolardan birine gelen misafirlerin listesi, diğerine giden misafirler listesi takılır. Giriş ve çıkış yapan her misafir bu listelere işlenir. Bazı otellerde gelen ve giden listeleri yerine resepsiyon listeleri kullanılır.
Günlük Oda Raporu (Daily Report)
Resepsiyonda gece yapılacak işlerden biri de günlük oda raporunu hazırlamaktır. Bütün bir gün boyunca yapılan işlemlerin analizi bu forma aktarılır. Genel müdüre ve diğer yöneticilere gönderilir.
Kredi İptal Formu
Kredisi iptal edilen misafirlerin ön kasaya ve diğer bölümlere bildirilmesinde kullanılır. Dağıtılacağı bölüm sayısı kadar çoğaltılır.
Grup Memorandumu
Otele gelecek gruplarla ilgili bilgileri, diğer bölümlere iletmek amacıyla kullanılan formlardır.
Rezervasyon Listesi (Gelecek Misafirler Listesi)
Gelecek misafirlerin talep ettiği oda tip, oda sayısı, isim, geceleme sayısı ve açıklamaların bulunduğu listelerdir. Bazı otellerde rezervasyon görevlisi, bazı otellerde de gece resepsiyonistleri tarafından hazırlanır.
Misafir Folyosu (Guest Folio)
Misafir giriş kayıtlarının son aşaması misafir hesabının açılmasıdır. Misafir hesaplarına otelcilikte “folio” denir. İki nüsha olarak düzenlenen folyo arasına kendinden karbonlu ana slipler taklılır ve daktilo ile açılır. Slipler çıkarıldıktan sonra ön kasaya verilir.
Diğer Formlar
Bazı otellerde yukarıda sıralananların dışında da form kullanılabilir. Örneğin, yemek kuponları, ziyafet emirleri, kaza raporu, kayıt ve bulunmuş eşya formları gibi.

by.NaMe
19-05-2008, 01:23 AM
Rack ve Rack Çeşitleri
Rack misafirle ilgili bilgilerin kolayca izlenebildiği donanımdır. Mekanik sistem olarak da adlandırılan rack sistemini kullanan ön bürolarda rackler farklı amaçlarda kullanılmaktadır. Misafirle ilgili bilgilar slip denilen küçük formlara yazılır. Slipler de racklerin uygun bölümüne takılır. Örneğin aynı slipin bir kopyası oda rackine, diğer kopyası da isim rackine takılır. Bu iki rackin işlevi farklıdır. Rackler teknolojinin gelişimine paralel bir ilerleme göstermiştir. Son yıllarda rackin yerini bilgisayar almaktadır. Bilgisayar sisteminde kullanılan ön büro programlarının rack sistemine dayanmaktadır.
Oda Rackleri (Room Racks)
Oda rackleri resepsiyon bankosunda bulunur. Resepsiyonistin kolayca görebilmesi ve üzerinde işlem yapabilmesi için genellikle 45o’lik bir açıyla yerleştirilir. Bu yerleştirmenin bir başka amacı da misafirlerin rack üzerinde bilgileri görmelerini önlemektir.
1) Ahşap Rack
En basit rack çeşidi olmakla beraber, rack sisteminin öncüsüdür. Bir tahta pano üzerine otelin oda sayısı kadar kareler çizilir. Karelerin üst bölümlerinde küçük çivi veya çengeller bulunur. Slipler kartondan ve karelerin boyutlarında daha küçük ebatta hazırlanır ve bu çivi veya çengellere takılır. Kullanımı çok basit olan bu sistem, ancak oda sayısı çok az olan otellerde kullanılabilmektedir.
2) Klasik Rack (Classic Whitney)
Klasik rack metalden yapılmıştır. Whitney firmasının buluşu olduğu için Whitney olarak da adlandırılmaktadır. Bir çok otel bu tür rack kullanmaktadır. Klasik rackde oda numaraları belirli bir düzen içinde sıralanmaktadır. Oda numaralarının karşılarında slip ve diğer gereçlerin takılabileceği bölümler bulunur.
3) Göstergeli Rack (Auto Signal Room Rack)
Genel yapısı klasik rack ile aynıdır. Sliplerin takıldığı bölümde resepsiyonistin görebileceği bir şekilde boşluklar vardır. Bu boşluk da odanın durumunu belirleyen ve sağa sola hareket edebilen değişik renklerde şeritle bulunur. Şeritlerde genellikle üç renk kullanılır. Bu renkler genellikle beyaz, sarı ve kırmızıdır. Beyaz renk göstergeye çekildiğinde, odanın hazır ve satılabilir durumda olduğu anlaşılır. Sarı renk gösterge bölümüne çekildiğinde, o odanın gelecek bir misafir için reserve (ayrıldığını) edildiğini gösterir. Kırmızı şerit ise odadaki misafirin çıkış yaptığını ve odanın henüz satışa hazır olmadığını gösterir.
Bilgi Rack (Information Rack)
Bilgi rackinin diğer adı da isim rackidir. Misafirlerin soyadlarına göre düzenlenen slipler bu racklere alfabetik sıra ile asılır. Misafirin hangi odada kaldığı kolayca öğrenilebilir. Bazı otellerde isim racki, plakaların yan yana getirilip bir düzlem üzerine monte edilmesi ile oluşturulur. Bazı otellerde ise döner tip isim racki bulunur.
Housekeeper ve Oda Servisi Racki
Resepsiyonda kullanılan oda rackinin bir benzeri, bazı otellerde kat hizmetleri ve oda servisi bölümlerinde de bulunur. Resepsiyonda ve oda rackine yapılan değişiklikler bu bölümlere de bildirilir. Örneğin çıkış ve giriş yapan misafirlere ait sliplerin bu bölümlere gönderilmesi gibi Böylece oda servisinde çalışan bir garson tarafından kendisinden istekte bulunan bir misafirin adı soyadı kolayca anlaşılabilir.

Oda Rackinde Kullanılan Gereçler

Oda rackinin işlev kazanabilmesi için bir takım gereçlerle birlikte kullanılması gerekir. Gereçlerin şekli sayısı ve renkleri de otelden otele değişiklik göstermektedir. Ana slipler, geçici slipler, arızalı oda slipleri, VIP misafirler için kullanılan slipler ve blokaj slipleri oda rackine kullanılan slip çeşitleridir. Sliplerle birlikte renkli plastikten yapılmış asetatlar da kullanılmaktadır. Asetatlar sliplerin boyutlarında ve farklı renklerdedir. Örneğin otelde üç farklı acentenin grupları konaklamakta olsun. (A) acentesinin misafirlerinin kaldığı odaların sliplerinin üzerine sarı renkte asetatta, (B) ve (C) acentelerinin misafirlerinin kaldığı odalara ise yeşil ve mavi asetatlar takılabilir. Sliplerden başka yine renkli asetatlardan yapılmış üçgen ya da kare şeklinde flagler de oda rackinde kullanılır. Flaglerin kullanım amacı, odanın hazır olmadığı veya rezervasyonlu olduğunu göstermektedir.

Rack Sisteminde Oda Blokajı
Rack sisteminde rezervasyon listeleri ön büroya iki şekilde ulaşmaktadır. Birinci yöntem gelecek misafirlerle ilgili bilgilerin daktilo ile forum üzerine kaydedilmesidir. Diğer yöntem ise, rezervasyon rackinden ilgili bölümün yerinden çıkarılarak sliplerle beraber resepsiyonda bulunan bölüme takılmasıdır. Rezervasyon rackine alfabetik sırayla takılan slipler, misafirler giriş yaptıklarında, soyadına göre bakılarak yerinden çıkarılır ve giriş işlemleri yapılır.

Rezervasyonların bloke edilemesi, boş odaları rezervasyon yaptıran misafirlerin istekleri doğrultusunda ayırma işlemidir. Bloke işlemi yapılırken dikkat edilmesi gereken bir takım kurallar vardır:
Bloke işlemine başlamadan önce rezervasyondan gelen yazılar dikkatle okunmalıdır.
Rezervasyon servisi, resepsiyonistlerin gelecek misafirler hakkında gereksinim duyduğu tüm bilgileri almaktadır. Örneğin kişi sayısı, yatak tipi, odanın üst veya alt katlardan olması gibi istekler rezervasyon formları veya yazışmalardan anlaşılmaktadır.
Rezervasyon listelerindeki özel istekler belirlenmelidir.
Rezervasyon formunda ve listesinde istenilen oda tipleri belirtilmiştir. Özel istekli rezervasyonlar var ise ayrılmalı ve taleplerin neler olduğu belirlenmelidir. Bu tür istekleri yerine getirebilmek için oda rackine o isteklere uygun odaların seçilmesine öncelik verilmelidir.
O gün boş ve çıkış yapacak oda sayısıyla rezervasyon listesinde istenen oda sayısı karşılaştırılmalıdır.
Bu işlem bazı günlerde çok sık yapılır. Talep edilen oda sayısı eldeki mevcut ve boşalacak oda sayısından fazla olduğu durumlarda otel shorta düşmüş demektir. Bu sayımı yapmanın bir avantajı da elde kaç adet satılabilecek oda bulunduğunun bilinmesidir.
Her grup ve münferit misafir için ayrı renklere asetat kullanılmalıdır.
“Münferit misafir” bir otelcilik terimidir. Grup misafirlerinin dışında kalan misafirleri tanımlamak için kullanılır. Asetatlar değişik renklerde, şeffaf ve slip boyutlarındadır. Üzerine takılan slipin rengini değiştirdiği için belirleme ve ayırma işlemlerinde sıkça kullanılır. Belirlenen bir renk sadece münferit misafirler için kullanılır. Gruplarda ise, her grup için farklı renk asetat kullanılır.

Rack Sisteminde Oda Blokajı Yapabilme
Münferit Rezervasyon
Rezervasyon ile ilgili dokümanları okuma
Rezervasyon listesi üzerindeki özel istekli rezervasyonları belirleme
Özel isteklerin gereğini yapma
Örneğin, özel istek üst katlardan bir oda isteği ise o rezervasyona üst katlardan bir oda tahsis edilmelidir. Odaya konulması gereken meyve, çiçek gibi malzemelerin sağlanması için ilgili bölümlere yazılı talimat verilmelidir.
Blokaj kartını, oda rackinde tahsis edilen odanın slip bölümüne yerleştirme
Münferit misafirler için seçilen renkteki blokaj kartı ayrılan odanın slip bölümüne yerleştirilir.
Bloke edilen oda numarasını rezervasyon listesindeki ilgili bölüme veya rezervasyon slipi üzerine yazma
Hangi oda bloke edilmişse, o odanın numarası, unutmayı ve karışıklıkları önlemek için hemen rezervasyon slipine veya rezervasyon listesi kullanılıyorsa listedeki oda numarası bölümüne yazılmalıdır. Oda numarası ayrıca rezervasyon bölümünden gelen rezervasyon formu üzerine de kayıt edilmelidir.
Rezervasyon sahibi misafir, otele gelip ismini söylediğinde, liste veya rezervasyon rackinden kolayca bulunarak hangi odanın bloke edildiği anlaşılabilir.
Grup Rezervasyonu
O gün gelecek rezervasyonlu grupların yazışmalarını ayrıma ve dikkatle okuma
Oda sayılarına ve tiplarine göre her grubu aynı kata veya birbirine yakın katlara yerleştirebilme imkanını yaratma
Özellikle grup üyeleri aynı katta ve birbirlerine yakın odaları tercih ederler. Odaların birbirine yakın olması, bagajların odalara çıkarılmaları ve dağıtılmalarını kolaylaştırır. İş yükünden tasarruf sağlayarak hizmeti hızlandırır.
Her grubun farklı renkteki blokaj kartlarını alarak oda racki üzerine takmak
Farklı renklerde blokaj kartları yoksa her grup için değişik renklerde asetatlar kullanılır.
Blokaj kartı takılan odaların numaralarını oda listesine (rooming list) dikkatli bir şekilde kayıt etme
Yapılan blokaj işlemlerinin doğru yapılıp yapılmadığını kontrol etme


Misafirlerin Karşılanmasında Personelin Davranışları
Misafirlerin Karşılanması
Misafirler bir oteli çeşitli nedenlerden dolayı tercih ederler. Bir araştırmaya göre, misafirlerin belli bir oteli tercih ediş sebeplerinin başında temizlik ve iyi hizmet yer almaktadır. Otelin yeri ve fiyatı ise daha sonra gelmektedir.
Ön büro personeli misafirin karşılanmasında, misafir üzerinde iyi bir izlenim yaratmaya özen göstermelidir.
Misafirlerin otele geldiklerinde ilk karşılayan concierce çalışanları ve resepsiyon personelidir. Otel türü ne olursa olsun, misafire gösterilen ilk davranış şekli, işletmenin yararına veya zararına neden olacaktır. Misafirlerin ilk izlenimi, işletmenin bütünü hakkındaki düşüncelerini etkileyecektir. Misafirde oluşacak kötü izlenimi yok etmek, karşılamada başlayan iyi izlenimi sürdürmekten daha zordur. Memnun kalmış bir misafirin geri dönecek ve başkalarını da gönderecek bir potansiyel olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.
Ön büro personeli etkin ve hızlı çalışabilmelidir.
En fazla çıkışın gerçekleştiği sabah ve en fazla girişin yapıldığı akşam saatlerinde, ne kadar meşgul olurlarsa olsunlar ön büro personeli hızlı ve etkili bir biçimde çalışabiliyorsa misafir o kadar memnun olacaktır.
Ön büro personeli misafirin her türlü gereksinimini karşılamaya çalışmalıdır.
Ön büro personeli işletmenin ve işletmede misafirlere sunulan hizmetlerin satışında kilit noktada bulunmaktadır. Ön büro personeli misafirin bir gereksinimini karşıladığı zaman işletmedeki bir hizmeti de satmış olacaktır.
Ön büro personeli misafiri sıcak bir biçimde selamlamalıdır
Ön büro personelinin misafiri selamlamadaki sıcaklığı, misafire kalış süresinin devamını nasıl olacağı konusunda fikir verecektir. Selamlama asla yapmacık ve zoraki olmamalıdır.
Misafirde önemli olduğu hissi uyandırılmalıdır.
Ön büro personelinin yapması gereken ne kadar çok iş olursa olsun her misafire zaman ayırmalıdır. Misafire önemli olduğunu hissettirmek onları memnun edecek, memnun ayrılan bir misafir de otel için iyi bir reklam aracı olacaktır.
Misafirin ruhsal durumu dikkate alınmalıdır
Otele giriş yapan misafirin ruhsal durumunu ön büro personeli anlamaya çalışmalıdır. Misafirler sinirli, yorgun olabilirler. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra otele gelmiş olabilirler. Otel onlar için huzur bulacakları bir ortam olmalıdır. Bu ortamı sağlamak için görevliler giriş yapan misafirlerin ilk anlarını mümkün olduğunca kolaylaştırmalı ve işlemleri çabuklaştırmalıdırlar.
Misafirlerin otelden en iyi hizmeti bekledikleri unutulmamalıdır
Misafirler, otelin verdiği hizmetin belirli olarak bir ücret ödemektedirler. Bu ücretin karşılığı olan hizmeti de tam olarak almak isterler. Bunu gerçekleştirmek için her misafire aynı özenli hizmet verilmelidir.

by.NaMe
19-05-2008, 01:24 AM
Konaklama Belgesi (Registration Form)

Konaklama belgesi otel ile misafir arasında sözleşme yerine geçen belgedir. Diğer bir adı da Registration Card’dır. Otele giriş yapan tüm misafirler, konaklama belgesi doldurmak zorundadır. Bu belgeler iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm misafir tarafından, ikinci bölümün resepsiyonist tarafından doldurulması gerekir. Misafirin doldurması gereken bölüm, mutlaka misafir tarafından el yazısı ile doldurulmalı ve imzalanmalıdır. Konaklama belgesi kanunen sözleşme yerine geçtiğinden misafirin otelde konakladığı ancak konaklama belgesi ile ispat edilebilmektedir. İleri tarihlerde herhangi bir anlaşmazlık çıktığında mahkemeler tarafından istenebileceğinden konaklama belgesi iyi korunmalı ve eksiksiz olarak doldurulmalıdır.

Konaklama belgelerinin kullanım amaçlarından biri de otelin misafir ile ilgili bilgileri alıp saklayabilmesidir. Yasal bir belge olduğu için misafir otelden ayrıldıktan sonra bile dosyalanıp saklanmalıdır. Ön büroda kullanılan sistem hangi sistem olursa olsun konaklama belgesi kullanılmaktadır. Konaklama belgesinin kullanım amacına göre değişebilen çeşitleri vardır. Örneğin arka yüzü veya bir bölümü “history card” ya da “misafir folyosu” olarak kullanılabilen çeşidi de vardır.

1774 sayılı kimlik bildirme kanununa göre otel ve benzeri tesislerde gündüz veya gece konaklayacak, yerli ve yabancı herkesin kimliği ile geliş ve ayrılış tarihleri usulüne uygun şekilde, günü gününe konaklama kayıt defterine geçirilmesi, tetkik etmek için gelen görevlilere gösterilmek üzere her an hazır bulundurulması ve talepleri halinde görevlilere verilmesi gerekmektedir.

Yerli misafirlerden istenmesi gereken geçerli kimlik belgeleri şunlardır : Nüfus cüzdanı, pasaport, sürücü belgesi, evlilik cüzdanı ya da sıralanan belgelerin noterden onaylı suretleri. Bazı durumlarda resmi kurumların verdiği kimlik belgeleri de geçerli kabul edilebilir.

Konaklama için gelen şahıslar, yabancı uyruklu ise, misafirden kimliğini ispat edecek belge yani pasaport, ikamet tezkeresi, konsolosluktan veya elçilikten alınmış geçici yol belgesi, Avrupa Topluluğu’na mensup ülke vatandaşlarına verilen kimliklerin istenmesi gerekir.

Misafirin Kayıt İşlemleri

Misafirin konaklama belgesini doldurup resepsiyoniste vermesinden sonra kayıt işlemleri başlar. Ön büroda misafirin kayıt işlemleri ile ilgili bir takım İngilizce terimler kullanılmaktadır. Bunlar; check-in (misafirin otele giriş yapması), check-out (misafirin otelden çıkış yapması), walt-in (otele rezervasyon yaptırmadan gelen misafirler) vb. dir.

Giriş Yapan Misafirin Kayıt Aşamaları
Otel kapısında dormen tarafından karşılanan misafir, belboy tarafından resepsiyon bankasına getirilir. Bu aşamadan sonra resepsiyonist devrededir.
Rezervasyonlu Misafir
Günlük rezervasyon listesine bakma
Misafirin adını listeden bulma
Oda blokeli ise blokajlı oda numarasını belirleme
Konaklama belgesi doldurma
Blokaj kartını (slipini) rackden çıkartma
Oda blokeli değilse misafirin istediği tipte odayı rackde tespit etme
Misafire verilecek oda belirlenirken boş, satılabilir ve blokeli olmayan odalar tercih edilmelidir.
Rack oda durum göstergesini satıldı konumuna getirme
Oda racklerinin bazılarında oda numaralarının karşılarında oda durum göstergeleri veya pencere adı verilen bölümler bulunur. Bölümler genellikle üç renkten meydana gelir ve her rengin bir anlamı bulunmaktadır.
Oda numarasını rezervasyon formu üzerine yazma
Misafire verilen oda numarasının rezervasyon formuna yazılmasının nedeni, misafirin otele giriş yaptığını belirtmek ve son kez formdaki talimatları gözden geçirmektir. Genellikle renkli ve kalın uçlu kalemler ile yapılır.
Geçici slip (Emergency Slip) açma ve bir nüshasını misafiri odaya çıkaracak belboya verme
Geçici sliplerin dağıtımını yapma
Geçici slipler genellikle dört nüsha düzenlenir.
a. Oda racki
b. Belboy (Slipi misafiri odasına çıkarttıktan sonra kat görevlisine verir)
c. Resepsiyondaki isim racki
d. Santraldeki isim racki
Rezervasyonsuz Misafir
Talep edilen oda ile ilgili bilgileri alma
Otelin satılabilir boş da sayısına bakma
Konaklama belgesini doldurtma
Rack oda durum göstergesini satıldı konumuna getirme
Geçici slip açma ve bir nüshasını misafiri odaya çıkartacak belboya verme
Geçici sliplerin dağıtımını yapma
Rezervasyonsuz giriş (walk-in) yapan misafiri “walk-in listesine” kayıt etme
Satılan ve satılabilir odaların istatistik ve tahmin raporları ile ilgilenen rezervasyon bölümlerindeki kayıtların güvenilir olabilmesi için, rezervasyon yaptırmadan giriş çıkış yapan misafirlerin oda sayıları ve kalış süreleri “walk-in, extension, early check-out” listesi ile rezervasyon bölümüne bildirilmelidir.

Gelen Listesine veya Resepsiyon Defterine Kayıt Edebilme
Geçici slip açılıp misafir odasına gönderildikten sonra, resepsiyonistlerin yapması gereken işlemlerden birisi de misafiri gelen listesine kayıt etmektir. Bazı otellerde gelen ve giden listeleri iki daktilo ile tutulur. Hatta bu iki listenin renkleri yanlışlıkla diğer listeye yapılmaması için farklıdır. Be deftere “Resepsiyon Defteri” ya da “Konaklama Defteri” adı verilir. Defterin sol sayfası gelen misafirler, sağ sayfası ise giden misafirler için ayrılmıştır.

Resepsiyon defterindeki bilgilerle, gelen ve giden listelerindeki bilgiler aynıdır. İki sistemi aynı anda kullanmak gereksizdir. Oteller kendilerine hani sistem uygunsa onu tercih ederler.

Gelen listelerine kayıt edilecek misafire ait konaklama belgesini alma
Sırayla oda numarası, adı soyadı, kişi sayısı, uyruğu oda fiyatı, geli gidiş saati ve açıklama bölümlerinin silinmeyen bir kalemle doldurma
Yukarıda sıralanan bölümler konaklama belgesindeki bilgilere göre doldurulmalıdır. Yazılar büyük harflerle ve okunaklı yazılmalıdır. Resepsiyonda birden fazla kişi çalışmakta ve gece işlemlerinde deftere yazılan her bilgi kontrol edilmekte ve kullanılmaktadır. Misafirin uyruğu bölümüne, misafirin vatandaşı olduğu ülkenin adı yazılmaktadır. Turizm Bakanlığı’na her ay gönderilen Milliyetler İstatistiği yapılırken bu veriler kullanılır. Bu kısma misafirlerin uyrukları yazılırken çeşitli kısaltmalar kullanılır. Açıklama bölümüne misafir ile ilgili bilgiler not edilir. Örneğin, hangi firmanın veya seyahat acentesinin misafiri olduğu gibi.
Gelen listesine yazılan bilgileri kontrol etme
Kaydedilen bilgilerin doğru yazılıp yazılmadığı çok önemlidir. Yapılacak bir hata gece işlemlerinde büyük zorluklara neden olur. Hata bulunmadan da hiçbir işlem yapılamaz.
Konaklama belgesini, polis defterine işleyecek ve folyoyu açacak görevliye verme
Polis defterinin işlenmesi v folyo açımı gibi işlemleri büyük otellerde ayrı bir görevli yürütür. Bu kişilere “elliot-fisher” adı verilmektedir. Bu işlemleri bazı durumlarda misafirin girişini yapan resepsiyonist de yapabilir.

Polis Defterini İşleme
Otelde konaklayan herkesin kimlik kayıtlarının tutulması kanuni bir zorunluluktur. Bu işlem için otelin bulunduğu bölgenin Polis karakolundan veya İlçe Emniyet Amirliği’nde onaylı matbu defterler kullanılır. Bu deftere otelcilikte Polis Defteri denilmektedir.

Polis defterleri geçerli bir kimlik belgesine göre doldurulmalıdır. Nüfus cüzdanı, sürücü belgesi, pasaport, evlilik cüzdanı ve yabancılar için verilen ikamet tezkereleri geçerli kimlik belgelerine örnek olarak verilebilir. Yabancı uyruklu misafirlerin kayıtları yapılırken, pasaportlarında bulunan Türkiye’ye giriş kapısının adı ve tarihi yazılmalıdır. Polis defterini zaman zaman güvenlik görevlileri otele gelip kontrol etmekte ve defter üzerine tutanak tutup imzalamaktadır. Otelde konaklayan misafirlerin kimlik bilgileri de otelin bağlı bulunduğu semt karakoluna liste halinde her gün gönderilmektedir.

Polis defterine otele giriş çıkış yapan her misafir ile ilgili bilgiler eksiksiz ve okunaklı bir yazı ile kayıt edilmelidir. Misafirden alınan kimlik belgeleri iyi saklanmalı ve kayıtlar yapılır yapılmaz sahiplerine iade edilmelidir.

Polis defteri işlenirken aşağıdaki işlen basamaklarına uyulmalıdır:
Polis defterinin ilgili sayfası açılmalıdır
Defter, kayıt sırasına göre işlenmektedir. İşlenecek konaklama belgesi – konaklama belgesinin kimlik bilgileri bölümüne de kayıt yapılması gerekir – veya kimlik belgesi bilgileri bir önceki kaydın altındaki satıra yazılır.
Defterin ilgili satırının büyük harflerle, okunaklı bir şekilde doldurma
Kimliği misafire iade etme veya konaklama belgesini folyo açılması için ilgili yere koyma
Bazı misafirler kimliklerini resepsiyona bırakmak istemezler. Böyle durumlarda kayıt hemen yapılıp, kimlik belgesi misafire iade edilmelidir.

Misafir Hesabının Açılması
Otelcilikte misafir hesaplanırının tutulduğu kartlara “folyo” denilmektedir. Folyolar basılı formlardır ve kendinden karbonlu iki nüsha olarak düzenlenir. Misafirlerin otelin çeşitli ünitelerinde yapmış oldukları harcamalar ve oda ücretleri folyolara işlenir. Misafir hesabını ödediğinde birinci nüsha misafire verilir ve alt kopya saklanır. Folyolar rack sisteminde makine ile tutulduğundan her işlem sırasında makinenin içine sürülmektedir. Bu nedenle her folyonun altında kıvrılma ve yırtılmayı önleyen folyo boyutlarında karton bulunur.

Folyoların kopyaları arasında 3.8 cm * 10 cm boyutlarında kendinden karbonlu dört adet slip bulunmaktadır. Bu sliplere ana slip (main slip) denir. Ana slipler folyonun sol üst köşesinde bulunur. Folyonun sol üst köşesine yazılan misafire ait bilgiler, ana sliper ile birlikte folyonun ikinci nüshasına da geçer.

Folyoların sağ üst kısmında otel ile ilgili bilgiler yer alır. Bu bilgiler :
Otelin adı
Adresi
Telefon, teleks ve faks numaraları
Bağlı bulunduğu vergi dairesi ve vergi numarası
Folyo numarasıdır

Folyonun alt bölümünde bulunan bilgiler :
1) Tarih (Date)
Folyonun her makineye takılışında ilgili tarih otomatik olarak bu sütuna yazılır.
2) İzahat / Açıklama (Explanation)
Tarihin hemen sağındaki bu bölüme harcamanın hangi bölümde yapıldığı işlem saati ve işlemi yapan kasiyerin rumuzu yazılır.
3) Borç (Charges)
Yapılan harcamanın miktarı bu sütunda gösterilir. Bu sütuna yazılan harcamalar alt alta toplandığı zaman misafirin yapmış olduğu toplam harcama elde edilir.
4) Alacak (Credit)
Bu bölümde misafirin otele yapmış olduğu ödemeler yer alır. Bunlar ön ödeme (depozit / kaparo) ve hesap kapanışında yapılan ödemeler olabilir. Misafir hesabını yanlışlıkla işlenen bir miktarı düzeltme işleminde, folyodan düşülen miktar da bu bölümde gösterilir.
5) Bakiye (Balance)
Misafirin otele olan borç toplamını gösterir. Bazı durumlarda, örneğin, ön ödemenin yapıldığı durumlarda bakiye sütunu misafir lehine (eksi bakiye) kredi olabilir.
6) Eski Bakiye (Old Balance)
Folyonun en sağ sütununda yer alan bu bölüme bir önceki bakiye ön kasa makinesinde yazılır ve harcama miktarı ilave edilir. Folyonun solunda otelin harcama yapabilen bölümleri ve kısaltmaları, alt kısımda ise bit takım uyarılar yer alır.

Grupların Geliş Öncesi Hazırlık
Grupların geliş öncesi hazırlık, rezervasyonun yapılış tarihinde başlar ve münferit misafir girişinden farklılık gösterir. Rezervasyonun konfirme edilir ve kayıtlara geçilir. Grupların geliş tarihinden bir hafta veya on gün önce grup memorandumu hazırlanır ve ilgili bölümlere gönderilir. Grup memorandumunda grubun giriş tarihi, kişi sayısı, konaklama süresi, pansiyon durumu gibi bilgiler bulunmaktadır. Grup memorandumu düzenlenmeden önce rooming listin otele ulaşıp ulaşmadığı kontrol edilir. Eğer ulaşmamışsa, acenteye haber verilerek talep edilmelidir. Bazı acenteler, grubu oluşturan misafirlerin isimlerini otele önceden bildirmeyip grubun otele girişi sırasında grup rehberi tarafından iletilebilir. Grubun oda dağılımı rezervasyonun yapıldığı anda otele bildirilmektedir. Grubun otele giriş yapacağı gün oda blokajının yapılması gerekmektedir. Oda blokajı yapılırken grup memorandumunda veya rezervasyon formunda belirtilen istekler dikkate alınmalı, grup odaları mümkün olduğu kadar aynı katta ve birbirine yakın odalardan seçilmelidir. Bloke edilen odalar arasında nitelik farkı bulunmamalıdır. Aksi halde aynı ücreti ödeyen grup üyeleri arasında ayırım yapılmış olur. Bloke edilen odaların numaraları rooming listdeki isimlerin yanına yazılmalıdır. Rack üzerinde bloke edilen odalar blokaj kartı ve renkli asetat tonları ile diğer odalardan ayrılmalıdır. Dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta da ön ödeme yapması gereken acentelerin ödemeyi yapıp yapmadıklarının kontrol edilmesidir.

Grubun girişinden önce grup zarflarının da hazırlanması gerekmektedir. Grup zarfı, grup üyelerine otel tarafından check-in sırasında verilen zarftır. Grup zarfı grubun oda sayısı kadar hazırlanmalıdır. Zarfın içine oda anahtarı, otel pasaportu, yemek ve kahvaltı kuponları konur. Zarfın üzerine misafirin adı soyadı, oda numarası ve grubun adı yazılır. Böylece grup otele gelmeden hangi odada kalacakları belirlenmiş ve oda anahtarları hazırlanmış olur.

Grupların Giriş İşlemleri
Bazı otellerde grupların girişlerinde ayrı bir banko veya masa kullanılabilmektedir. Bu, otelin diğer misafirlerine verdiği hizmeti aksatmamak için aldığı bir önlemdir.

Kayıt sistemleri de farklılık göstermektedir. Bir otelde tüm misafirlerde ayrı ayrı konaklama belgesi doldurtulurken, başka bir otelde sadece bir konaklama belgesi doldurtulabilmektedir. Hatta bazen grubu karşılayacak olan rehber, otele giriş esnasında konaklama belgelerini alarak grup üyelerinin doldurmalarını isteyebilmektedir.

Grupları Karşılama
Grubu güler yüz ve ilgi ile karşılama
Grup liderinden isim listesini alma ve rezervasyon listesi ile karşılaştırma
Bunun sebebi gruptaki kişi sayısında değişme olup olmadığı kontrol edilir. Grup üyelerinin oda tercihleri arasında çıkacak karışıklığın önlenmesi. Standart bir oda yerine daha lüks bir oda verme işlemine otelcilikte “upgrade” denilmektedir.
Info Kokteyli verme
Acentenin görevlendirdiği rehber tarafından otelin özelliklerinin tanıtımı amacıyla verilen misafirlere kokteyl.
Toplu check-in yapma veya misafirlere ayrı ayrı konaklama belgesi doldurtma
Belirlenen oda numaralarını gruba bildirme
Grup zarflarını verme
Grubun kahvaltı, yemek uyandırma ve gidiş saatlerini rehberden alma ve kayıt etme
Yemek, uyandırma ve gidiş saatleri, resepsiyon için son derece önemlidir. Kahvaltı ve yemek servisi yiyecek ve içecek bölümüne, uyandırma saati, telefon santraline ve gidiş saati (departure time) concierge bölümüne bildirilir.
Grup listesinden oda numaralarına göre bagajlara etiket (sticker) yapıştırma
Bagajların işaretlenmesi değişik yöntemlerle yapılabilir. Bazı otellerde otelin etiketleri veya çıkartmaları bütün çanta ve bavullara yapıştırılır ve grup listesindeki isimlerle bagajlarda bulunan isimler karşılaştırılarak etiketlerin üzerine oda numaraları yazılır ya da grup üyelerinden kendi bagajlarına oda numaralarını yazmaları istenir.
Bagajların odalara dağıtımını sağlama
Bu işlem concierge görevlileri tarafından yerine getirilir.
Geçici slipleri açma ve racke yerleştirme
Grubun giriş kaydını gelen misafir listesine kayıt etme
Main slipleri ve eğer gerekli ise ekstra folyoları açma
Grupların hesabı iki yöntemle açılabilir. Birinci yöntemde bir ana hesap, bir de ekstra folyo açılır. Ana hesaba acente tarafından ödenecek oda, kahvaltı ve yemek bedelleri gibi harcamalar kaydedilir. Ekstra folyoye ise misafirlerin kendi ödeyecekleri harcamaları işlenir. İkinci yöntemde ise ana hesap ile birlikte tüm misafirler için ayrı ayrı ekstra folyo açılır.
Üç kişilik oda fiyatlarının hesaplanmasında iki kişilik oda fiyatına ilave yatak fiyatı eklenir. Ancak ilave yatak ücretine kahvaltı veya herhangi bir yemek ücreti dahil olmamalıdır. Genel uygulama, acenteye fiyat DBL PP BB verilmiş ise ADD.BED. fiyatı da kahvaltı dahil olarak verilmelidir. Fiyat DBL PP HB verilmiş ise ADD.BED. fiyatı da kahvaltı ve bir öğün yemek dahil verilmelidir.
Günlük misafir listesine kayıt etme
Polis defterine kayıt etme

Rack Sisteminde Oda ve Kişi Balans İşlemleri
Rack sisteminde balans işlemi; oda racki ile gelen ve giden listelerindeki oda ve kişi sayılarını karşılaştırarak denkliğini sağlama işlemidir. Bu işlem, oda ve kişi sayısının kontrol edilmesi gerektiği zamanlarda gündüz ve akşam şiftlerinde, günlük raporların yapılabilmesi ve gece işlemlerinin kapatılabilmesi için gece şiftinde yapılır.

Oda Balansı : Oda sayılarının hem oda rackinden, hem de gelen ve giden listelerinden sayılıp karşılaştırılması ve denkliğin sağlanması işlemidir.
Kişi Balansı : Kişi sayılarının hem oda rackinden, hem de gelen ve giden listelerinden sayılıp karşılaştırılması ve denkliğinin sağlanması işlemidir.

Balans işlemine başlamadan önce, balansın yapıldığı gün ve zamana kadar otele giriş yapan misafirlere ait sliplerin racke takılıp takılmadığını ve o gün çıkış yapan misafirlerin çıkış sliplerinin rackden çıkarılıp çıkarıldığı kontrol edilir.

Çıkış yapan misafirlerin slipleri renkten çıkarılmamış ise balans tutturulamaz. Aynı şekilde giriş yapan bir misafirin slipi oda rackine takılmamış ise balans işlemi yapılamaz. Yapılan bu kontrol işlemleri olası bir hatayı önceden belirleyip düzeltme olanağı vereceğinden balans işlemlerine başlamadan önce mutlaka yapılmalıdır.

Oda – Kişi Balansı İşlemleri
1) Gelen giden listelerindeki giriş ve çıkışlarla, oda rackini karşılaştırarak kontrol etme
2) Gelen giden listelerinin doğruluğunu kontrol etme
3) O gün yapılan oda değişikliklerinin (room change), konaklama belgesi, gelen giden listesi ve oda rackindeki değişikliklerinin tam ve doğru olarak yapılıp yapılmadığının kontrol etme
4) Oda rackindeki odaların sayımını yapma
Rackdeki dolu odalar birinci kattan başlayarak son kata kadar tek tek sayılarak toplamlar bir kağıda kayıt edilir. Aynı şekilde otelde konaklayan kişi sayısı da sliplere bakılarak tespit edilir. Sonuç oda toplamının yazıldığı kağıda not edilir.
5) Gelen ve giden listelerinden oda ve kişi sayımını yapma
Gelen listesindeki oda ve kişi sayıları ayrı ayrı sayılarak bulunan rakam sütunun en alt satırına yazılır. Giden listesindeki oda ve kişi adedi de aynı şekilde sayılır ve kayıt edilir.
6) Gelen ve giden listelerinden elde edilen sayılarla günlük oda ve kişi sayısını hesaplama
Bu işlemi yapmak için aşağıdaki formul kullanılmalıdır:
Oda Sayısı = DOS + GOS – GD.O.S
Kişi Sayısı = DKS + GKS – GD.K.S


Kısalmaların Anlamları :

DOS : Dünkü oda sayısı
GOS : Gelen oda sayısı
GD.O.S : Giden oda sayısı

DKS : Dünkü kişi sayısı
GKS : Gelen kişi sayısı
GD.K.S : Giden kişi sayısı

Rack üzerinde yapılan sayım sonuçlarının, gelen ve giden listesi sonuçları ile karşılaştırma
Rakamlar tutmuyorsa hatayı arama ve bulma

by.NaMe
19-05-2008, 01:24 AM
KAT HİZMETLERİ

ÖNSÖZ

Otel İşletmelerinde Kat hizmetlerinde Hijyen yönetiminin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Ben bu seminer konusunda “Kat Hizmetleri Departmanında Hijyen Yönetimi ve Hijyen Yönetiminin Satışa Etkisini” araştırdım.

Ayrıca hazırladığım seminerde; Kat Hizmetleri Departmanı ve Departmanda Çalışan Personelin Görevleri, Kat Hizmetlerinde Temizlik İşlerinin Düzenlenmesi, Genel Mekanların Temizliği, Temizlik Maddeleri, Kullanım Şekilleri ve Yararları açıklanmıştır.

İlerleyen bölümlerde Temizlik Metodları üzerinde durulmuş, Kat Hizmetlerinde Hijyen Yönetimi ve Hijyenin Önemi açıklanmıştır. Daha başka Temizlik Araçları tanıtılmış, Zararlılarla Mücadele hakkında bilgi verilmiş, Uyulması Gereken yöntemler ve Oteldeki Uygulamalar hakkında değerlendirmeler yapılmış, Otel İşletmesinde hijyen konusunun önemine ve bilinçlenmesine yönelik önerilere yer verilmiştir.

Bu seminer çalışması geniş bir konu olan Kat Hizmetleri Departmanı ve Kat Hizmetleri Departmanında Hijyen Yönetimi ve Hijyen Yönetiminin Satışa Etkisi konusunun kısa bir özeti niteliğindedir.

Hazırlanmasında yakın ilgi ve emeklerini esirgemeyen Süleyman Demirel Üniversitesi Eğirdir Meslek Yüksek Okulu Öğretim Görevlisi Saygıdeğer Çetin MEYDAN’ a teşekkürü bir borç bilir ve bu araştırmanın turizm sektörüne faydalı olmasını arzu ederim.

Mayıs 1999

Ayşe Demirkan

S.D.Ü. M.Y.O.
Turizm Otelcilik Bölümü
Öğrencisi







I. BÖLÜM

KAT HİZMETLERİ

1. KAT HİZMETLERİ BÖLÜMÜ (Housekeeping)

Kat Hizmetleri Bölümü (Housekeeping), işletmenin temizliği, düzeni ve bakımı ile ilgili işlerin tümünü yapan bölümdür. Kat Hizmetleri Bölümü ya da departmanı otelcilik dilinde Housekeeping olarak geçmektedir. Bir konaklama işletmesinde Kat Hizmetleri Bölümü konuk odalarının, koridorların, genel alanların temizliğini, muhafazasını, bakımını yapar, otele ve konuğa ait çamaşırların temizliğini, muhafazasını ve otelin dekorasyon işlerini yürütür. İşletmeye ilk kez gelen bir konuk; girişte pis bir zeminle karşılaşır ya da lekeli bir koltukta oturursa, bu işleteme hakkında olumsuz izlenimlere sahip olabilir, belki de işletmeyi terk eder.
Konukların bir işletmeyi tercih etmelerinin birinci nedeni, otelin temiz ve tertipli olmasıdır. Otel işletmelerinde kat hizmetleri departmanı tarafından karşılanan temizlik işlevinin aynı zamanda hijyen koşullarına uygun olarak yerine getirilmesine özen göstermek gerekmektedir. Hijyen, yapılan işin sağlık koşullarına uygunluğunu ifade eder. Kat hizmetleri departmanında hijyen konusu üç başlık altında toplanabilir:
- Kişisel hijyen,
su hijyeni ve
konaklama üniteleri hijyeni.
*Kişisel hijyen, personelin sağlık kurallarına uymasını,
*Su hijyeni, temizlik amacıyla kullanılan suyun sağlık koşullarına uygunluğunu, *Konaklama üniteleri hijyeni ise, odalar ve genel alanlardaki temizlik ve düzenlemelerde müşteri sağlığına dikkat edilmesini sağlar. Bu üç alanda sağlanan hijyen, kat hizmetleri departmanında üretilen hizmetin sağlık ve temizlik koşullarına uygun olarak yerine getirilmesine yardımcı olur .

Konuk, güvenli ve sessiz bir ortamda evindeki rahatlığı, ilgiyi ister. Yaptığı harcamaların karşılığında aldığı hizmetin kusursuz olmasını ister. Bu nedenle kat hizmetleri çalışanları, konukların beklentilerini iyi bilmelidir. Konuğun işletme hakkında olumlu-olumsuz izlenimlerini oluşturan kat hizmetleri personeli bir bütündür. Kat hizmetleri çalışanları, bu bölümün konaklama işletmesindeki yeri ve önemini bilmeli, çalışanlar ona göre düzenlenmelidir.


1.1. KATLARIN GÖRÜNÜMÜ

Cansız Görünüm:
Otelin bünyesindeki her bölümün kendine göre önemli yükümlülükleri vardır. Müşteri zamanının büyük bölümünü bu bölümde geçirir, ilk otele girişinde ön büronun sıcak ilgisi ile karşılaşır. Ön büro ile odası arasındaki boşlukta koridor, merdiven ya da asansörde ayağının altındaki temiz, yumuşak, düzgün konmuş halı, pırıl pırıl bir marley ya da parke, yeni cilalanmış mermer ya da mozaik bir merdiven, yapılan temizliğe ışık t utan aplik, ışıklı emniyet ikaz lambaları dikkatini çeker. Bunlar katların “Cansız Görünüm”ünü meydana getirir.

Canlı Görünüm:
Müşterinin ön büro ile odası arasındaki boşlukta rastladığı güler yüzlü ve temiz görünümü ile müşteriye içten ilgi gösteren personel, ilk anda olumlu puan toplayacaktır. Müşterinin otelde kaldığı sürece karşılaşacağı istenmeyen küçük aksaklıklar, müşteri tarafından ilk anda kendisine bırakılan iyi izlenim nedeniyle hoş görüyle karşılanacaktır. Müşteri tarafından personele yapılacak uyarıların ses tonu bile değişik olacaktır. Müşteriyi bu davranışa sürükleyen kuvvet, katların “Canlı Görünüm”den kaynaklanmaktadır.



1.2. KAT HİZMETLERİ BÖLÜMÜNÜN KURULUŞU

Otelin düzenle ve verimli çalışabilmesi için, önemli görevleri olan personel grubuna ihtiyaç vardır. Bu personel grubu, kat bölümünün beyni durumundadır. Bölümü ayakta tutmak ve yönetmek için ekip çalışması, ekibin birlik içinde koordineli çalışma yapması, otel yönetiminde önemli yer tutar. Otelin büyük, orta veya küçük oluşuna göre aşağıdaki şemalarda örnek olarak gösterilen personel sayısı azalır veya çoğalır.
BÜYÜK OTEL
(Yatak Sayısı : 100’ ün Üstünde)















- Oda Görevlileri - Personel Görevlisi - Ambar -Çamaşırhane Şef
(Kadın - Erkek) - Gündelik Temizlikçi Memuru -Çamaşır Yıkayıcı
-Kat Garsonu - Cam Silicileri -Ütücüler
- Duvar Silicileri -Terziler
- Meydancılar



1.3. KAT HİZMETLERİ BÖLÜMÜNÜN KONAKLAMA İŞLETMESİNE KATKILARI

Gelir Artışına Katkısı:
Gelir artışı, mevcut gelirin fazlalaştırılmasıdır. Konuklar, her zaman temiz ve güvenli konaklama yeri ararlar. Aradıklarını bulan ve sunulan hizmetten memnun kalanlar, işletmenin devamlı misafiri olacakları gibi, çevrelerine de olumlu eleştiriler yaparak konukların bu işletmeye gelmelerini sağlayacaklardır. Bu durum işletmenin gelirinin artmasına neden olur.

İsrafın Önlenmesine Katkısı:
Kat hizmetleri bölümünün varlığı ve iyi şekilde çalışması, elektrik, su ve temizlik malzemeleri gerektirdiği gibi kullanılması israfı önler, işletmenin kârını artırır.

Bütçeye katkısı:
Bütçe, işletmenin bir yıllık gereksinmelerini karşılamak için ayrılan paradır. İşletme bütçesi içinde en geniş pay, Kat hizmetleri Bölümünündür. Halıdan perdeye, temizlik maddelerinden araçlarına kadar pek çok şeyin bakım ve kullanımından kat hizmetleri çalışanları sorumludur. Bakım ve kullanımın gerektiği gibi yapılması halinde bütçeden bu işler için ayrılan para azalacaktır. Uygun temizlik malzemesi hem temizlikte istenilen standardı sağlayacak, hem de yapılan harcama boşa gitmeyecektir.





1.4. KAT HİZMETLERİ BÖLÜMÜNÜN GÖREV ALANLARI
















1.5. KAT HİZMETLERİNDE ÇALIŞAN PERSONELİN
ÖZELLİKLERİ VE GÖREVLERİ

1. Genel Kat Yöneticisi (Gouvernonte-Neod Housekeeper) Özellikleri:
Orta yaşlı, seçkin güler yüzlü olmalı ve tercihen kadın olmalı,
Faal, enerjik ve ciddi olmalı,
Belli başlı yabancı dilleri konuşabilmeli, her milletten çeşitli insanların alışkanlıkları ve adetleri konusunda derin ve ayrıntılı bilgiye sahip olmalıdır.
GÖREVLERİ:
Otelin kat hizmetlerini düzenler ve bu servislerin çalışmalarına nezaret eder.
Bütün otelin, özellikle müşterilere ait odaların temizliği ve düzeni ona bağlıdır.
Otelin temizliğinin mükemmel olması kadar, möbleler, halılar, tesisler, boya ve badana işleriyle de ilgilenir.
Eşyaları, çiçekleri mükemmel bir zevkle yerleştirerek odaların genel görünümünü düzenler.
Kendisine bağlı personel, kat yöneticisinin emirlerini özenle yerine getirmeli, işler gizlilik ve nezaket havası içinde yapılmalıdır.
Otelin bakımı ve onarımı ile ilgili işlerle görevli işçiler kat yöneticisine bağlıdır, bu suretle tesisin iyi şekilde çalışması ve odaların estetik güzelliği sağlanabilmektedir.
Müşterileri tatmin etmek için müşterilerin özel arzularını otel müdüriyetine bildirir.
Odalarda müşteriler tarafından unutulan eşyayı otel müdürlüğüne teslim eder.
Kendisine bağlı personelin çalışma şeklini ve haftalık izin durumlarını düzenler.

2. Kat Yöneticisi Yrd.sı(GouvernanteAsistantHousekeeper) Görevleri:
Genel Kat yöneticisinin verdiği emirlerin yerine getirilmesine nezaret eder. Genel kat yöneticisinin bulunmadığı zamanlarda onun görevini görür, sorumluluğunu üstlenir.
Kat personelinin disiplinini sağlamak, çalışma saatlerine uyulmasını sağlamak gibi özel görevlerde görebilir.

3. Kat Şefi (Floor Supervısor):
Oda görevlilerini denetleyen kişidir.
Kat hizmetleri yönetici yardımcısına karşı sorumludur.
GÖREVLERİ.
Sorumlu olduğu alanlardaki konuk odalarının hazırlanmasını sağlar, kontrol eder.
Yapılan ve yapılacak olan işlerle ilgili kat şefi raporu düzenler.
Bazı özel odaların hazırlanmasına refakat eder.
Kat ofislerinin düzenli ve temiz olmasını sağlar.
Kat ofislerinde eksilen malzemeleri tespit ederek, kat hizmetleri yönetici yardımcısına bildirir.
Sorumlu olduğu alanlardaki koridorların ve oturma alanlarının temizlenmesini denetler.
Ön bürodan gelen bilgiler doğrultusunda oda görevlilerini yönlendirir, kontrolü sağlar.
Oda görevlilerinin hijyen kurallarına uygun, disiplinli çalışmalarını sağlar.
Temizlik araç-gereçlerinin doğru ve yeter miktarda kullanılmasını denetler.
İş devir defterlerini doldurur.
Kayıp ve bulunmuş eşyaları rapor eder.

Genel Alanlar Şefi:
Genel alanların temizlenmesini, düzenlenmesini ve bakımını denetleyen kişidir.
GÖREVLERİ:
Konukların kullanımına açık, salon, restoran, bar vb. alanların günlük ve periyodik temizliğini düzenler.
Personelin kullanımına açık soyunma odası, banyo, tuvaletlerin günlük ve periyodik temizliğini düzenler.
Genel alanlardaki arızaları, bakım ve onarımları teknik servise bildirir, yapılmasını denetler.
Sorumluluğu altındaki görevlilerin özlük hakları ile ilgili görüş ve düşüncelerini amirine bildirir.
Yapılan işlerle ilgili amirine rapor verir.
Araç – gereç ve malzemeleri temin eder.
Ofislerin araç – gereç ve malzemelerinin temizliğini, düzenlenmesini ve muhafazasını düzenler.
Sorumluluğu altındaki personelin hijyen kurallarına uygun çalışmalarını denetler.
Amirinden aldığı talimatları yerine getirir.

Kadın Oda Hizmetçisi:
Kendine tevdi edilen odaları temizler ve düzenler.
Aldığı talimatlara göre yatak vb. takımlarını değiştirir, banyoyu, lavaboları temizler, möblelerin tozlarını alır ve gerekli işleri yapar.
Sorumlu olduğu alandaki arızaları amirine bildirir.
Unutulan eşyaları amirine teslim eder.
Araç – gereç ve malzemeleri kullanma talimatına uygun kullanır.
Araç – gereç ve malzemeleri kullandıktan sonra kurallara uygun temizler, korur ve bakım ihtiyaçlarını amirine bildirir.
Oda durumunu gösteren oda görevlisi raporunu düzenler.
Gerektiğinde konuk çocuklarıyla ilgilenir.

6. Erkek Oda Görevlisi:
Parkelerin, pencerelerin temizlenmesi, halıların silinip fırçalanması, avize ve lambaların temizlenmesi.
Müşterilerin ayakkabılarının boyatılması.
Müşterinin otelden ayrılışında valizlerini aşağıya indirilmesi.
Gerekirse möblelerin yerlerinin değiştirilmesi, amirin bildirdiği oda değişiminin yapılmasından sorumludur.
Konuk çamaşırlarını, havlu, yatak takımlarını, temizlik ve oda bakımı için çamaşırhaneye teslim eder ve teslim alır.
Oda durumunu gösteren oda görevlisi raporunu düzenler.

Meydancı (Houseman):
Genel alanları temizleyen kişidir. Lobi, restoran, tuvalek vb. yerlerin günlük ve periyodik temizliğini yapar. Elektrik süpürgesi, yer bakım makinası, halı yıkama makinası kullanır. Amirin vereceği görevleri yapar.

KAT HİZMETLERİ PERSONELİNİN ÖZELLİKLERİ:
Temizlik ve Tertiplilik: Konuklar, hizmet veren personelin üniformasına, kişisel temizliğine dikkat ederler. Kişisel temizliği ve tertipliliği ile yaptığı iş arasında bağ kurarlar. Temiz ve tertipli insanın yaptığı işin iyi olacağını düşünürler.
Güvenilirlik.
Sağlıklı ve düzgün fiziğe sahip olmak.
Mesleği sevme, mesleki beceri, görgü ve konuşma kurallarını bilme, iyi ilişkiler kurabilme.
Sorumluluk sahibi olma(İşletmeye, konuklara, iş arkadaşlarına karşı).

by.NaMe
19-05-2008, 01:25 AM
1.6. KAT HİZMETLERİNİN DİĞER BÖLÜMLERLE İLİŞKİSİ

Kat hizmetlerinin bölüm işlerini yürütebilmesi için gerek bölüm içinde, gerekse bölümler arası bilgi alışverişinde bulunması zorunludur. Bu amaçla kullanılan formlar, bilgi alışverişinde bulunulan bölümlerle ilgili bilgiler aşağıdaki bölümlerde verilmektedir:

Yönetim ve Kat Hizmetleri Departmanı:
Kat hizmetleri departmanı yöneticisinin genel yönetim birimine karşı sorumlulukları vardır. Bu sorumlulukların yerine getirilmesi sırasında yukarıdan aşağıya “emir verme”, aşağıdan yukarıya rapor verme” şeklinde oluşan ilişkiler söz konusudur.
Büyük otel işletmelerinde kat hizmetleri bölümünün sunacağı bu raporlar personel birimine verilmekte, personel bölümü aracılığıyla yönetime gönderilmektedir. Yönetim veya bazı otellerde personel bölümüne sunulan raporlar şöyle sıralanabilir:
Bölüm görev çizelgeleri veya işe devam çizelgesi hazırlayarak personelin işe geldiği, izinli olduğu günler hakkında yönetime ayrıntılı raporlar vermek,
Yıllık veya sezonluk genel otel bakımı (boya, badana, halıların değişimi, mobilyaların bakımı vb.) ile ilgili konularda yönetime rapor vermek.
İşgücü ve malzeme konularında ekonomik yöntemler geliştirmek söz konusu ise bunları yönetime bildirmek.
Bölümün ihtiyacı olan personelin işe alınması, işten çıkarılması, terfi ettirilmesi konularında yönetimi bilgilendirmek.

Önbüro ve Kat Hizmetleri Departmanı:
Katlar bölümünün en fazla bilgi alışverişinde bulunduğu bölüm, önbürodur. Katlar bölümü bu ilişkiyle, malın satışa hazırlandığı yer olarak; önbüro ise hazırlanan malın satışını yapan yer olarak önemli bir fonksiyonu yerine getirirler. Önbüro ile katlar arasındaki bilgi alışverişi manuel, yarı manuel ve bilgisayar sistemi olmak üzere üç şekilde yürütülür. Önbüro ile katlar bölümü arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinde şu raporlar kullanılır.
Grup memorandumları,
Housekeeper raporları,
Check out, check in listeleri,
V.İU.P. formları,
Oda değişim formları,
Kayıp eşya formları,
İlave yatak formları,
Arıza emirleri.

Çamaşırhane ve Kat Hizmetleri Departmanı:
Otellerde müşteri, personel ve otel çamaşırının yıkanması, tekrar katlar bölümüne teslimi sırasında bir bilgi alışverişi doğar. Hazırlanan formlar ve üzerindeki bilgilerle, otel çamaşırlarının ve müşteri çamaşırlarının sayısal kontrolü yapılır.
Bu formlar, müşteri çamaşırlarının yıkama fiyatları ve doğru odalara teslimi de hatasız olarak yapılır. Otel çamaşırlarının çamaşırhaneye tesliminde “Oda Çamaşır Formu” kullanılır. Müşteri çamaşırlarının tesliminde ise “Müşteri Çamaşır Formu” kullanılmaktadır.

Yiyecek – İçecek ve Kat Hizmetleri Departmanı:
Bu bölüm ile katlar arasındaki ilişkiler oda servisinden boşların alınması ve gönderilen “ziyafet emirlerine” göre salonların ve restoran keten takımlarının hazırlanması şekline göre gelişir. Bu iki bölüm arasındaki bilgi alışverişi çok azdır.

Teknik Servis ve Kat hizmetleri Departmanı:
Katlar bölümündeki çeşitli teknik arızaların gönderilmesi amacıyla ve tasarruf önlemleri gibi ekstra amaçlarla odalar ve teknik bölüm arasında işbirliğini sağlamak için bilgi alışverişi sağlanır. Arıza formu veya tamirat formlarına işlenen bilgiler, yapılan ve yapılacak arızanın takibini sağlar.


Muhasebe ve Kat Hizmetleri Departmanı:
Muhasebe ve katlar arasında kullanılan “Personel Devam Çizelgeleri” ile “Housekeeper Raporları”, önbüro ve katlar arasında ortaya çıkan uyuşmazlıkların giderilmesi amacıyla kullanılan l”Mutabakat raporları” ile yoğun bir bilgi akımı gerçekleştirilir.

Satın alma ve Kat Hizmetleri Departmanı:
Katalar bölümünün yaptığı aylık envanterlerle belirlediği veya acil durumlarda ortaya çıkan malzeme alımlarını sağlamak için bu iki bölüm arasında bilgi alışverişine gerek vardır. “Sipariş Formları” denilen basılı evrakların hazırlanması ve satın alma bölümüne verilmesi ile malzemenin istenen zaman, kalite ve standartlarda satın alınması sağlanır. Bazı otellerde merkezi satın alma politikasının benimsenmesi durumunda,. Bölümler siparişlerini satın almaya değil, bunun bir alt bölümü olarak çalışan depoya yapmak durumundadırlar. Bu sistemde ise katlar bölümü “Ambar Talep Formları” ile depoya başvurur. Depo sipariş fişi hazırlayarak malların depoya teslimini sağlar. Burada satın alma ile ilgili işlemler için ilişki depoyla sürdürülür.

Kat Ofisleri ve Kat Hizmetleri Departmanı:
Katlar bölümünde çalışan kat hizmetleri personeli ile bu bölüm arasındaki ilişki, kat ofisleri ve kat hizmetleri ilişkisi olarak adlandırılır. Bu ilişki ile katlar bölümü yöneticisi kat görevlilerinin yapacakları odalarla ilgili bilgileri verir ve belli bir süre sonra kat görevlilerinden gelen “Maid Raporları” ile onların yaptıkları oda sayısı, harcanan süre, arızalı, meşgul, okey, sleep out, ilave yataklı oda gibi benzeri bilgileri alır. Bu sayede; çalışanların belli bir sürede ne tür işler yaptığı belirlenir ve çalışmaları değerlendirilir.






1.6.1. Kat Hizmetlerinin Diğer Bölümlerle Arasında Kullanılan Raporlar:
Katlardaki bilgi akışı, bu amaçla oluşturulan raporlardan, bu raporların işlenmesinden ve raporlar için gerekli bilgilerin (verilerin) toplanmasından oluşan bir süreçtir. Bu süreç içinde kullanılan raporlar şunlardır:

Housekeeper Raporu:
Housekeeper Raporu, odanın o günkü durumunun kaydedildiği housekeeper tarafından hazırlanan rapordur. Bu rapor, önbüronun sabah 08.00’de katlar bölümüne Checkout Listesi veya Satılan Oda Listesini göstermesiyle başlar. Bu gelen bilgiler (check out listesiyle) housekeeper tarafından kat görevlilerine dağıtılır. Kat görevlileri otelde listede yazılı odaların temizliği ve sorumlu oldukları kattaki odaların denetimini yaparlar. Temizlik ve kontrol işlemi bittikten sonra maidler(kat görevlileri) bir maid raporu hazırlayarak sorumlu oldukları odaların durumlarını belli semboller kullanarak işaretlerler. Daha sonra bu rapor housekeeper’e (genel kat yöneticisine) getirilir. Housekeeper odaların durumlarını ve kişi sayısını bu raporları esas alarak kontrol eder ve housekeeper raporuna işler. Hazırlanan bu raporda üç nüsha kullanılır. Birinci nüsha önbüroya, ikinci nüsha muhasebeye ve üçüncü nüsha katlar şefinin dosyasına konularak saklanır. Bu raporda satılan oda sayısı, satılan oda numarası, odanın boş, dolu, arızalı, bagajlı, bagajsız, meşgul olma durumu ve yatılmamış olduğu belirtilir. Housekeeper raporu bir günde iki kere hazırlanır. Birincisi, sabah 11.00’de hazırlanır ve bu sayıda kişi adedi belirtilir. İkincisi saat 16.00’da hazırlanır ve bu sayıda kişi adedi belirtilmez, dolayısıyla muhasebeye bir kopya gönderilmeden iki nüsha olarak düzenlenir.

Housekeeper raporunda ve kat görevlisi (maid) raporunda kullanılan semboller aşağıda gösterilmiştir:

V - Vacant (Satılmamış boş oda)
VC/OK- Vacant Clean ya da Okey (Satılmış, temizlenmiş oda)
OOO - Out Of Order (Arızalı oda)
O - Occupied (Bagajlı meşgul oda)
WL - Without Luggage (Meşgul bagajsız oda)
V.İ.P. - Very Impartant Person (Önemli Müşteri Odası)
C - Complemantry (Otel personeli, ücretsiz konaklayan müşteri odası)
C.O. - Check Out (Kullanılmış, temizlenmemiş oda)
C.İ. - Check In (Yeni giriş yapan müşteri)
S.O. - Sleep Out (Bagajlı oda fakat müşteri yatmadı)

Arıza Formu:
Katlar bölümü tarafından hazırlanan diğer bir rapor da arıza emri veya tamirat formudur. Katlar bölümü odalar ve genel alanlara ait olan arıza yerlerini de belirterek bu raporlara işler. Rapor, teknik servise gönderilir. Arıza giderildikten sonra teknik servisten tekrar onaylanarak housekeeping bölümüne döner.

Okey Raporu:
Housekeeper raporu hazırlanmadan önce odalarla ilgili bilgiler “Okey Raporu” denilen ara raporlarla verilir. Bu rapor, resepsiyondan gelen “Check Out Raporu” ndaki bilgiler üzerinde önbüro ve odalar arasındaki ilişkiler işaretlenerek yapılacağı gibi, “Okey Raporu” tanzim edilerek hazır odaların resepsiyona bildirilmesi şeklinde de yürütülmektedir.

Ambar Talep Formları:
Katlar bölümünde kullanılan malzemelerin depodan alınmasında kullanılan ve katlar bölümünce hazırlanan bir rapordur. Bu raporu katlara şefi hazırlar ve imzalar. Buradaki bilgilerle depo görevlisi ilgili bölüme mal çıkışını yapar.

Sipariş Formları:
Katlar bölümünce hazırlanan ve bu bölümün ihtiyacı olan malzemelerin satın alınması amacıyla kullanılan bir rapordur. Bu rapordaki bilgilere göre satın alma bölümü ihtiyaç gösterilen malzemeleri satın alır. Merkezi satın alma sistemi uygulayan bu form depo memuru tarafından hazırlanır.

Personel İşe Devam Çizelgesi:
Katlar bölümü, haftalık olarak bu bilgileri personelin işe devam durumuna göre hazırlar. Bir hafta sonunda bu formlar, varsa personel bölümüne, personel bölümü yoksa yönetim bölümüne (ilgili müdür yardımcısına) gönderilir. Personelin işe devamı, gelmediği günler, günlük ve haftalık personel çalışma saati bu bilgilerde bulunur. Ayrıca bölümün iş gücü verimliliğinin hesaplanmasında da bu tablolardan yararlanılır.

Kayıp ve Bulunmuş Eşya Formu:
Katlar bölümü müşteriden kalan eşyaların depolanmasından önce çıkacak karışıklıkları önlemek amacıyla eşyaların kaydedildiği bir form hazırlar. Bu formlardaki bilgilerle müşteriye unutulan eşya daha sonraki bir tarihte talebi üzerine müşteriye geri verilecektir.

Maid Raporları:
Kat ofisinden sorumlu, odaların temizliğini yapan kat görevlilerinin hazırlayıp katlar şefine sundukları raporlaradır. Bu raporlar katlar bölümüne bağlı kat ofislerince hazırlandığı için, bu bölümün iç raporunu oluşturmaktadır. Maid Raporları, odanın durumunu bildirmek için kullanılır.

Otel Çamaşır Formu:
Otelde kullanılan yatak çarşafı, yastık kılıfı, örtü, yatak miflonu, masa örtüsü, masa kapağı vb. malzemenin çamaşırhaneye devri sırasında kullanılan raporlardır. Otel işletmelerinde çamaşırhane bölümünün bir sorumlu tarafından yönetilmesi sağlansa da bu sorumlu genel kat yöneticisine bağlı olduğundan Otel Çamaşır Formu katlar bölümümün iç raporu olarak kabul edilmektedir. Bu formlara kat ofisinde görevli kişi tarafından doldurulur. Malzemelerin çamaşırhaneye teslimi ve çamaşırhaneden teslim alınması işlemlerinin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesini sağlar. Otel çamaşırları ile ilgili bilgileri taşır. Bir örneği katlar müdürüne verilir, diğeri de kat ofisinde saklanır.

Müşteri Çamaşır Formu:
Kat ofisinde görevli personel tarafından doldurulur. Müşteri çamaşırlarının karışmadan tekrar odasına teslim edilmesinde kullanılan bir kontrol aracıdır. Müşterinin çamaşırlarına ait tüm bilgileri içerir. Çamaşırhane ve katlar ilişkisini düzenlemede kullanılmaktadır. Formlar müşteri odasında gardrop veya sümenler içinde emre hazır olarak tutulur. Çamaşırı olan müşteri ilgili yerleri doldurur. Daha sonra da çamaşır ile birlikte bu formu da çamaşır torbasına koyar. Formun diğer bölümleri ilgili kat görevlisi tarafından doldurulur.

Odalar Kalite Kontrol Formu:
Katlar bölümü tarafından hazırlanan ve standart oda temizlik kontrolü amacıyla geliştirilmiş bir formdur. Rastgele gözlemlerle bölüm yöneticisinin yapacağı sondaj usulü denetimlerin belli bir sistematik ve standart ölçülerinde olması için kullanılır. Bu raporda odalarda günlük olarak yapılan temizlik, bakım ve kontrol sonuçları ile ilgili bilgiler verilmektedir.

Diğer Formlar:
Kat hizmetleri bölümünce hazırlanan ve her gün aynı sıklıkla kullanılmayan bazı raporlar da bulunmaktadır. Bu raporlar, müşteri şikayetlerini belirlemek amacıyla odalarda kullanılan ”Anket Formları”, “İlave Yatak Formu”, “Oda Değişim Formları” olarak çeşitlendirilebilir.





II. BÖLÜM
KAT HİZMETLERİNDE
TEMİZLİK İŞLERİNİN DÜZENLENMESİ


2.1. GENEL MEKANLARIN TEMİZLİĞİ:
Kat hizmetleri bölümünün temeli “temizlik”tir. Temizliğin verimli ve düzenli olması, iyi hazırlanmış temizlik programı ile mümkündür. Programı hazırlamak, genel kat idarecisinin, uygulamak kat yöneticisinin, programa uymak oda görevlileri ve diğer personelin görevidir.
Otelin tüm bölümlerinin her gün eksiksiz temizlenmesini sağlamak,
İşin personel arasında eşit dağıtımın sağlamak, personelin verilen görevi iyi anlayıp anlamadığından emin olmak,
İşin belirtilen iş saatleri içinde bitirilmesini ve yarım kalmamasını sağlamak için
Programa uyulması önemlidir.
Personelin çalışma saatlerini düzenlemek kat idarecisinin görevidir. Bu konuda kat idarecisinin düzensiz idaresi personel üzerinde olumsuz etki yapar.

2.2. ODALARIN TEMİZLİĞİ:
Odalarda temizliğe başlamadan önce;
Temizlenecek yerini özelliği hakkında bilgi sahibi olmak,
Temizlik işinin çeşidine göre araç-gereçleri hazırlayarak, kat servis arabasına yerleştirmek,
Temizliğin kolaylığı için uygun pratik araçları hazırlamak, hazır olanları kontrol etmek gerekir.
Yapılacak araç-gereç kontrolünde; servis arabası veya kutusunda bulunan malzemeler fırçalar, halı veya elektrik süpürgesi, içine toz ve küllerin konması için gazete, mobilya için yumuşak fırça, sert yerler için sert fırça, üç adet toz bezi, cam bezi,lavabo-banyo-klozet bezi, dezenfektanlar, parlatma cilası-ilacı, temiz yatak takımları, havlular, tuvalet kağıtları, mektup kağıtları vb. olabilir.

Oda görevlisi, kat servis arabasını kontrol ettikten sonra, sabah kat yöneticisinden aldığı meşgul ve boş odalar listesini kontrol eder. Müşteri odasına girme zamanı gelmiştir.
Temizliğe Başlamadan Temizlik Sırasında Dikkat Edilecek Kurallar:
Müşteri odasının bulunduğu koridorda diğer işçilerle belli saatte konuşmak yasaktır. Daha sonra yavaş sesle fazla olmamak üzere izin verilir.
Müşteri odalarının üstünde kapının içeriden kapalı olduğunu gösteren işaret varsa odaya girilmemeli, daha sonra kapı kontrol edilerek boş olup olmadığına bakılmalıdır.
Belli süre geçtiği halde odaya girilemiyorsa, durum genel kat yöneticisine bildirilir. Oda görevlisi odaya girmediği durumlarda durumu bildirir raporu doldurmadan işten ayrılmamalıdır.
Temizlenecek odanın kapısını içerdeki kişinin duyacağı şekilde vurarak “giriniz” sesi duyulmadan kapı açılmamalıdır.
Oda kapısına parmağın oynak yeri ile vurulmalıdır.
Müşteri içeride ise “Oda görevlisi” diye kendini tanıtmalı, temizliğin ne zaman yapılmasını istediğini sorarak hareket etmelidir.
Kapı vurulduğunda içeriden cevap gelmezse kapı hafifçe aralanarak “Oda görevlisi” olduğu bildirilmelidir.
Odanın boş olduğu bilinse bile kapı vurularak içeri girilmelidir.
Odanın temizliği yapılırken kapı açık olmalı, kapıya “Oda görevlisi” levhası asılmalıdır.

Odanın Temizliği:
A. Odaların Günlük Temizliği:
Odaya girişte kapı açık bırakılarak unutulan eşya ve hasar tespiti yapılır.
Perdeler, düzgün şekilde çekilip pencereler açılarak odaların havalandırılması sağlanır.
Odadaki araçlar(elektrikli), banyodaki musluklar kontrol edilmeli, klozetin sifonu çekilmelidir.
Koltuk, kanepe gibi eşyalarda hasar olup olmadığına bakılmalıdır.
Yatak, koltuk gibi eşyaların üzerindeki giyim eşyaları düzgün şekilde dolaba asılmalı, gazete, dergi vb. masaya düzgünce konulmalıdır.
Yatak takımları toplanmalı, müşterinin özel eşyalarına ve şiltenin yırtık, lekeli olup olmadığına dikkat edilmelidir.
Çöpler toplanıp boşaltılır, temizlenir.
Müşteri kirli çamaşırı fişe işlenmelidir.
Bu işlemler oda görevlisine zaman ve enerji tasarrufu sağlar. Oda temizliğe hazır hale gelmiştir. Önemli bir nokta da yatağın havalanma süresidir. Ana işlemlerden önce banyo odasının temizliğine geçilir.
Odaların Günlük Temizliğinde Ana İşlemler:
Yatak Yapmak: Otelin ön bürosuna gelen her müşteride ilk düşünce temiz, bakımlı ve güzel yataklı oda kiralamaktır. Oda, güzel dekore edilmiş, itinalı temizlenmiş olsa bile, iyi yapılmamış bir bir yatak tüm çalışmayı gölgeler.
Yatak Takımları: Günlük Temizlikte önemli yer tutar. Yatak takımı denildiğinde bir alt çarşafı, bir üst çarşafı, bir yastık kılıfı akla gelir. Otelcilikte bu gruba “Beyazlar” adı verilir. Beyazlar grubu yatağın bel kemiğidir. Bu grubun satın alınması, dikilmesi, bakımı ve yıkanması kat hizmetlerinde önemli yer tutar. Battaniye ve yatak örtüleri, yatağın son tamamlayıcısıdır. Bu grubun iyi seçilmesi, titiz kullanılması, uzun ömürlü olmalarını sağlar. Yatak yapmada kullanılan araçlar:
Çarşaf (alt ve üst çarşaf)
Yastık kılıfı
Alt ve üst battaniye
Yatak örtüsü.
Toz almak: Toz alma işlemi iyi uygulanmadığı takdirde olumsuz görünüm verir. İyi seçilmemiş, nemliliği iyi ayarlanmamış toz bezi, mobilyaların kısa sürede bozulmalarına sebep olur.
Yerleri ve Halıları Süpürmek: Konaklama işletmelerinin %85’i halı ile kaplı salon, koridor ve yatak odası gibi yerlere sahiptir. Çok güzel olmasına rağmen halının bakımı son derece temizlik ve titizlik ister. Kapısının önü temiz olmayan işletmenin halı döşeli lobisi de çok kirlenecek, bu toz ve kirler yatak odasına kadar taşınacaktır. Fiziksel olarak halılarda toplanan kirler; iplik, saç, tüy ve kağıtlardır. Yüzeydeki döküntüler hafif olduklarından halının üst yüzeyinde ince toz ve tüyler, ağır olduklarından tüylerin dibinde de kum ve toprak çöker. Süpürme işleminde hasır süpürge, kıl fırça, halı süpürgesi ve elektrik süpürgesi kullanılır. En kullanışlı elektrik süpürgesidir. Müşterinin rahatsız olması halinde halı süpürgesi kullanılır. Hasır süpürge hiçbir zaman kullanılmamalıdır.
Yerlerin Silinmesi: Silme işlemi özel teknik ister. Tekniğe uygun paspas yapımı, zeminlerin dayanıklı olmasını sağladığı gibi parlaklık kazandırır. Yerleri silmek için kova veya küvet, iyi kalite paspas bezi, lastikli paspas aleti, kıl fırça, paspas bezi yerine ucu pamuklu liflerden yapılmış mop kullanılır.
Yerlerin Silinme İşlemi: Kovanın 2/3’ne sıcak su konur. Yeteri kadar arap sabunu ve çamaşır suyu konur. Yerler toz kaldırmadan süpürülür. Sabunlu su içinde bez ıslatılıp sıkılır, yere yayılır. Paspas aleti, bezin üzerine ters şekilde konur, paspas bezinin uçları üzerine atılır. Arka arkaya giderek paspas yapılır, silinen yere basılmamalıdır.
Odanın günlük temizliği tamamlanırken; son defa odaya göz gezdirilir. Eksik ve düzensiz bir yer kalmadığı kontrol edilir. Tamamlandığında oda kontrol fişi doldurulur.
Oda Görevlisinin Günlük Temizlikte İzleyeceği İş Sırası:
Servis arabasıyla gelerek temizlenecek odaya “Oda Görevlisi” levhasını asarak kapıyı açar.
Odadaki tüm lambaları yakarak kontrol eder.
Perde, jakuzi ve pencereleri açar.
Odada kayıp eşya ve zarar tespit edilir. “Oda Raporunu” ve gerekiyorsa “Kayıp veya Zarar Görmüş Eşya Fişi”ni doldurur.
Müşteriye ait eşyaları düzeltir.
Kirli çamaşırlar torbasına konur, yatak havalandırılır, banyo temizlenir. Yatak odasındaki lavabo temizlenir.
Kağıt sepeti boşaltılır.
Yatağı yapar.
Telefonu siler, tozunu alır.
Halıları, yerleri elektrik süpürgesiyle süpürür.
Elbise askılarına bakar.
Odaya son kez göz gezdirir. Lambaları kapatır. Oda kapısını kapatır. “Oda Görevlisi” levhasını alır.

Banyo Odası:
Banyo ve tuvaletler, odaların vazgeçilmez bölümüdür. Bu bölüm oda sayısına cevap verecek sayıda olmalı, duş veya duş tertibatı, küvet bulunmalıdır. Gerekli araçların yerleştirileceği büyüklükte, iyi aydınlatılmış, rutubet yapmayacak şekilde, duvar ve yerler mermer, seramik vb. maddelerle kaplanmış, su emici sifonu bulunan, su akıntısı iyi ayarlanmış, havalandırma tertibatı konmuş ve suyu devamlı akar durumda olmalıdır.
Banyo Odasında Bulunması Gereken Araçlar:
Lavabo; kaliteli, seramikten yapılmış olmalı, darbe ve temizlik gereçlerinden kolay etkilenmemeli, suyu dışarı sıçratmayacak büyüklükte olmalı, yüksekliği 70-75cm.yi aşmamalıdır.
Sabunluk, ayna, priz olmalıdır. Bunlar ıslanmayacak, rutubet almayacak şekilde olmalıdır.
Askı; el havlusu, tuvalet kağıdı, banyo havlularını asmak için kullanılır.
Klozet; kolay temizlenir, kapak kısmı banyonun rengine uygun olmalıdır.
Bide, Klozetin yanında yer alır, klozeti tamamlayıcı renkte olmalıdır.
Duş perdeleri; küvet veya dışta kullanılan suların etrafı ıslatıp kirletmesini önlemek için küvetin önünü kapatmak için kullanılır.
Muşamba; duş tarafı plastik, dış tarafı kumaş görünümündedir.
Naylon; kumaş ve muşamba duş perdeleri piyasaya çıkmadan önce kullanılıyordu. Bazı işletmelerde az da olsa kullanılmaktadır. Yerden 10-15 cm. yükseklikte, istenirse tavandan veya 15-20 cm. aşağıdan asılabilir.
Duşa Kabin:Plakalar halinde buzlu cam görünümünde sert plastikten yapılmış, duş veya küvet önüne monte edilerek suyun sıçramasını önleyen sürgülü-yaylı, kapılı sabit araçtır.
Banyoya Konan Tamamlayıcı Araçlar:
Havlular.
El – yüz havluları: Büyüklüğü standart ölçü 45x90cm veya 42,5x80cm.
Banyo havlusu: Ortalama 55x120cm. boyutunda olmalıdır.
Banyo Odasının Temizliği:
Klozetin sifonu, banyonun penceresi çekilir. Lambanın kuru bezle tozu alınır. Ayna ve cam yüzeyler silinir. Bardak, sabunluk, takımlar temizlenir. Müşteriye ait eşyalar düzeltilir. Fayanslar silinir. Banyo perdesi silinir, kontrol edilir. Duş silinip kontrol edilir. Madeni, kromajlı yerler yumuşak bezle parlatılır. Banyo küveti temizlenir, kurulanır, küvet tıpası, zinciri silinir, musluk üzerine yerleştirilir. Temizlenmiş kauçuk küvet içi paspası yerleştirilir. Klozetin içi dışı temizlenip, dezenfekte edilir,kurulanır, lavabo içi ve etrafı temizlenir, kurulanır, kromajlı yerlerdeki su lekeleri kuru bezle alınır.
Banyonun temizliğini tamamlamadan önce; pencereler kapatılır, banyo kapısı silinir, askılar kontrol edilir, banyoya konacak havlu ve tuvalet kağıtları kontrol edilir. Kirli çamaşır torbası kontrol edilir. Banyoyu kullanacak kişi sayısına göre banyo ve el havluları, kullanılmamış sabun, yedek tuvalet kağıdı ve küvetin önüne banyo paspası konmalıdır.
Banyoda yapılacak son işlemler: Yerler yer fırçası veya mopla deterjanlı sıcak su ile silinmeli, yer bezi ile kurulanmalı, banyoya son göz gezdirilip eksik olup olmadığı kontrol edilmeli, ışık söndürülerek kapı hafif aralık bırakılmalıdır.
Banyo odası yeni gelecek müşteriye hazırlanıyorsa, klozetin içine dezenfektan dökülür, birkaç saniye sonra fırçalanır, sifonu çekilip kurulanır. Dezenfektan dökülmüş bezle kapak ve çerçevesi silinip kurulanır. Klozetin dış kısmı silinip kapağı kapatılır. Özel olarak temizliğini gösteren bant, kapağa yapıştırılır. Havlular kontrol edilir. Son kontrol yapılarak eksik bırakmamaya özen gösterilmelidir. Banyo temizliği, normal olarak 8 dakikalık standarda ulaştırılmalıdır.

B. Odaların Haftalık Temizliği:
Camlar silinir, dolap içleri ve üstleri, abajur, aplik ve lamba üstleri çıkarılıp temizlenir, odadaki kordonlar silinir, telefonlar temizlenir, buzdolabı boşaltılıp fişi çekilir ve temizlenir, çekmece altları ve arkaları, yataklar, dolaplar , masa vb. öne çekilip arkaları silinir. Şiltenin tozu elektrik süpürgesiyle alınır. Haşere kontrolü yapılır. Yumuşak fırça ile örümcek ağları varsa alınır. Mobilya üzerindeki lekeler çıkarılır. Banyodaki aksesuarlar gözden geçirilir. Otelin sistemine göre paspas yapılması gereken yerler arap sabunu ile silinir.

C. Odaların Aylık Temizliği:
Kalın tül perdeler kontrol edilir, gerekirse yıkanır veya tozu alınır. Yer döşemeleri cilalanır. Madeni eşyalar parlatılır. Odadaki cam, seramik vb. eşyaların temizliği yapılır. Askılar elden geçirilir. Koltuk ve sandalye altları temizlik ve tahrikat kontrolü yapılır. Şilteler alt-üst edilir. Banyo-lavabo gözden geçirilir. Müşteri odalarının koridorlarının halısı, duvarlar, merdivenler, cam ve kapılar kontrol edilir. Radyatörler temizlenir, bakımı yapılır. Yazın havalandırma sistemi gözden geçirilir.

D. Mevsimlik(Sezonluk) Temizlik:
Çalışma mevsimine göre büyük çapta yapılır. Otel yaz sezonunda çalışıyorsa ilkbaharda, kış sezonunda ise sonbaharda yapılır. Genel kat yöneticisi iş sırasına göre programını hazırlar. Battaniye, pike, yatak takımları kaldırılır, yıkanmak üzere çamaşır odasına, yıkanmayacak fantezi eşyalar kuru temizlemeye gönderilir. Duvardaki süsleyiciler kaldırılıp silinir, yatak üstüne konarak üstleri örtülür. Tüm yataklar kaldırılıp, yüzleri değiştirilir, havalandırılır. Müflonlar yıkanır, değiştirilir. Tavan boyanır veya tozu alınır. Halıların üzeri örtülüp kirli yerler badana yapılır. Duvarlar badana yapılır, fazla kirli olmayan duvarlar silinir. Cilalanması gereken yerlere cilalanır. Gerekiyorsa koltuk, sandalye yüzleri değiştirilir. Yatak kenarları, mobilya içleri silinir. Kornişler kontrol edilir. Banyo perdeleri temizlenir. Banyonun dip-köşe temizliği yapılır. Banyo ve odadaki çöpler toplanır, çok sepetleri kontrol edilir. Tüm katlar ilaçlanır. Camlar silinir. Halılar şampuanlanır.
Odanın yerleştirme sırası: Temizlenen, bakımı yapılan perdeler yerine asılır. Aplik, panjur vb. yerine asılır. Mobilyalar yerleştirilir, tozu alınır. Şampuanlanmış halı, elektrik süpürgesiyle süpürülüp tüyleri kabartılır. Eksikler kontrol edilip odadan çıkılır.

by.NaMe
19-05-2008, 01:25 AM
3. TEMİZLİK MADDELERİ

3.1. TEMİZLİK MADDESİ:
Temizlik maddesi, kirliliği meydana getiren etkenleri tek tek yok etme özelliği olan bazı maddelerin kimyasal işlemlerle bir araya getirilmesi ile üretilen maddelerdir.
En çok kullanılan ve otelde bulunması gereken temizlik maddeleri:
1. Sabun: Hayvani ve bitkisel yağlardan yapılan ve birleşiminde alkali, tuz ve parfüm bulunan bir temizlik maddesidir. İyi bir sabun düzgün ve serttir. Toz ve kalıp sabunlar gibi sıvı halinde arap sabunu (potas sabunu) vardır. Arap sabunu, taş, mermer, tahta gibi yüzeyleri temizlemekte kullanılır, suda çabuk erir, yağları eritip lekeleri çıkarır ve çok ucuzdur. Sabun, nemsiz ve kuru yerde saklanmalı, toz sabun kapalı kutuda saklanmalıdır.
1. Deterjan: Bileşiminde benzen, sodyum sülfanat, sodyum silikat, organik-inorganik tuzlar ve parfüm bulunur. Çamaşır, bulaşık ve tüm temizlik işlerinde kullanılabilen, en kireçli sularda bile temizleme ve köpürme özelliğine sahiptir. Toz ve sıvı halde bulunurlar. Kullanma talimatına uygun kullanılmalı ve deterjanlı eşyalar bol su ile durulanmalıdır.

3. Çamaşır Sodası:Kuvvetli bir alkalidir. Suyun kirecinin giderilmesinde, yağlı maddelerin temizliğinde, tahta ve taş döşemelerin temizliğinde kullanılır. Suya çok fazla konursa, elleri, kumaşları, boyalı eşyayı vb. yıpratır, eskitir. Yarım kova sıcak suya, yarım kilo soda uygun miktardır. Soda açıkta bekletilmemeli, ağzı kapatılmalıdır. Açıkta kalan soda toz haline gelir. Toz halinde ki soda daha etkilidir, ancak miktarı azaltılmalıdır.

by.NaMe
19-05-2008, 01:25 AM
ÇİLEK YETİŞTİRİCİLİĞİ

Çilek yetiştiriciliği bilhassa küçük ve orta büyüklükteki işletmeler için önemli bir ziraat koludur. Bu meyve yatırımların kısa zamanda geriye dönmesi nedeniyle küçük aile işletmeciliğine de uygundur. Pazarda taze meyvenin az olduğu dönemde olgunlaşması nedeniyle iyi bir pazar avantajına sahiptir. Birim alandan elde edilen gelir öteki ürünlere göre daha yüksektir. Taze olarak tüketiminin yanında, reçel, marmelat, dondurma, pasta ve likör yapımında geniş ölçüde kullanılır. Ayrıca derin dondurularak saklanır, konservesi yapılır, meyve suyu elde edilir. Böylece her mevsim tüketim olanaklarına sahiptir.

Çilek insan sağlığı ve beslenmesi açısından son derece yararlı bir meyvedir. ”C” vitamini açısından zengindir. 100 gr. meyvede 100 mg. Yaklaşan oranda askorbik asit bulunur. Zengin selüloz içeriğinden sindirimi kolaylaştırır. Yüksek oranda ellajik asit ihtiva ettiğinden kanseri önleyici özelliğe de sahiptir. 100 gr. Çilek meyvesi 40 –45 kalori, önemli miktarda A,B vitaminleri, kalsiyum, demir, fosfor gibi mineral maddeler, çok az miktarda brom, silisyum, iyot ve kükürt içerir. Çilek kökünün kabız yapıcı, idrar arttırıcı ve iştah arttırıcı etkisi vardır.

EKOLOJİK İSTEKLERİ :

Sıcaklık : En yüksek büyüme hızı 20 –21 C civarındadır.En iyi günlük sıcaklık çilekler için 23 C kabul edilmektedir. Bu derecenin altındaki ve üzerindeki sıcaklıklar yaprak üretimini azaltmaktadır. Kök bölgesindeki sıcaklıklar 18 – 24 C arasında olduğu zamanlarda toprak üstü kısımlarında maksimum büyüme değerleri elde edilir.

Gün uzunluğu : Kültür çeşitleri kısa gün bitkileri olup yaz sonları ve sonbaharda düşük sıcaklık ve az ışıklanma süresi nedeniyle yüksek oranda çiçek tomurcuğu oluşmaktadır. 8 – 11 saatlik bir ışıklanma süresi çiçek tomurcuğu oluşumunu teşvik etmekte kol oluşumunu engellemektedir. Buna karşılık 17 –20 saatlik bir ışıklanma süresi tam aksi etkiyi yapmaktadır. En az 22,8 C sıcaklık ve 15 saatlik gün uzunluğu en hızlı kol üretimini sağlayan değerlerdir.

Don : Çileklerin çiçeklenme ve meyve bağlama devreleri oldukça uzun olduğundan kısa süreli oluşan bir veya iki don hadisesi tüm ürünün zarar görmesine sebep olmaz. Meyveler çiçek veya tomurcuklara oranla soğuğa karşı çok daha hassastır. İlkbaharda 0 C`nin hemen altındaki sıcaklıklarda oluşan don zararında çiçek dipleri kararır ve meyve bağlama olmaz. Hava sirkülasyonuna sahip bahçeler hava akımlarının olmadığı kapalı yerlere oranla daha az dondan zarar görürler.

Sis ve dolu : Bitkilerin çiçeklenme zamanı görülen sürekli sisler tozlanma ve döllenmeyi güçleştirir. Dolular ise meyve ve yaprakları yaralayarak çürümelerine neden olur.

Rüzgar : Hafif hava akımının olması transprasyonu kamçıladığından bitkilerin topraktan su ile birlikte besin maddelerini de almasını sağlamakta dolayısıyla çilekler daha iyi gelişebilmektedir. Rüzgarlar tozlanma ve meyve oluşumu için yararlıdır. Çiğ ve yağmurlardan sonra kurumayı kolaylaştırır ve Botrytis hastalığını azaltır. Günlük hasat meyveler tam olarak kurumadan yapılamadığından çevresi tamamen kapalı çilek bahçelerinde hafif bir rüzgar esmesi arzu edilir. Kuru ve sıcak rüzgarlar su kaybını arttırarak kurumaya neden olurlar.(Yaz dikimlerinde önemli)
Yer ve yöney : Deniz kenarındaki bölgelerde yetiştiği gibi, 1000 m ve hatta daha yüksek rakımlı yerlerde de yetiştirilebilmektedir. En iyi yetiştiği rakım 500 - 800 m rakıma kadar olan yerlerdir. % 2 – 3 eğimli bir arazi hava ve su drenajı için tercih edilen yerlerdir.Çok eğimli yerlerde kontur dikim yapılmalıdır.

TOPRAK İSTEKLERİ

Çilek saçak köklü bir bitki olup genel olarak derin, verimli, su tutma kapasitesi yüksek, iyi drene edilmiş; kumlu killi topraklarda daha iyi yetişmektedir. Toprak drenajının çok iyi olması gerekir. Çünkü çilek kökleri durgun suda birkaç saat dahi duramaz. Birçok çilek çeşidi hafif, kumlu, çakıllı, yahut taşlı topraklarda killi, ağır ve ıslak topraklara nazaran daha iyi gelişir. Çilek köklerinin % 90 ı ilk 15 cm lik toprak derinliği içerisinde yayıldığından en sağlıklı kök sisteminin bulunduğu bu alanın optimum şartlarda olması gereklidir. En iyi hafif asit karakterli topraklarda yetişir. Optimum pH 5,7 – 6 dır. Toprak pH sı toprak tipine göre de değişik oranlarda olabilir. Kumlu topraklarda pH 5,5 killi topraklarda ise pH 6,5 – 7 olduğu zaman çilek yetiştiriciliği için uygun bir ortam oluşmuş olur.

ÇİLEK ÇOĞALTIM METODLARI

1- Tohumdan fide elde etmek : Daha çok ıslah amacıyla yeni çeşit elde etmekte yararlanılmaktadır.
2- Kollardan fide elde etme : Yaprak koltuklarından çıkan kolların boğumlarında yeni bitkiler oluşur. Bu boğumların toprağa değdiği noktadan kolaylıkla yeni kökler meydana gelerek anaya benzer yeni fertler elde edilir. İyi fide elde edilebilmesi için bir ana bitkiden en fazla dört yavru bitki alınmalıdır. Hümüslü ve nemli topraklarda fazla miktarda kol oluşabilir ve yeni fidecikler çok iyi köklenir. Fideler çok kısa zamanda gelişimini tamamlar, sonbaharda dikime hazır hale gelir.
3-Toprak altı gövdesini ayırarak fide elde etmek. Bir çileğin ana gövdesi birkaç gövdeden oluşmaktadır. Bu gövdeleri ayırarak her ana bitkiden 4 – 5 fide elde etmek mümkündür. İlk baharda bitkiler sökülür ve dikkatle bölünür, bunlardan her biri ayrı bir bitki olarak kullanılır.
4 - Yaprak çeliklerinden fide elde etmek.
5- Doku kültürleri yoluyla fide elde etmek.

ÇİLEK FİDESİ DİKİMİ

Kış Dikimi : Fideler sökülür sökülmez 15 Ekimden itibaren Aralık ortalarına kadar dikim yapılır.Aliso, tioga , balcalı – 1 , chandler, pocahantos kış dikimine uygun çeşitlerdir.
Yaz Dikimi : Fideler dinlenme devresinde yani Ocak – Şubat aylarında sökülür. – 2 C de soğuk hava depolarında muhafaza edilir. 15 Temmuz – 15 Ağustos arasında(çeşide göre değişir) asıl yerlerine dikilir. Fideler bir gece önceden depodan çıkarılır serin bir yerde tutularak dış koşullara uyumu sağlanır sonra yerlerine dikilir.
Dikilecek fideler sağlıklı olmalıdır.Yaşlı yaprakları kesilir, eğer kökler çok uzun ise 1/3 oranında uç tarafından kısaltılır. Fideler dikimden önce 5 –6 dakika %0,1 lik (10 lt.suya 10gr.) hazırlanan benlate çözeltisine batırılıp sonra dikilir. Fideler dikilirken kök boğazı kısmı toprak yüzeyi ile aynı seviyede olmalıdır. Eğer derin dikilecek olursa kol oluşumu gecikir ve miktarı azalır. Kök gövdesinin ucundaki büyüme noktası zararlanır. Yüzlek dikimde ise kök gövdesi ve kök uçları kuruyabilir. Dikimden sonra bolca can suyu verilmelidir. Sıra arası 40 cm. sıra üzeri 30 – 35 cm. olarak dikilir.Dekara 6000 – 7000 adet fide dikilir.

ÇİLEK BAHÇESİ BAKIMI

Malçlama : Dondan korumak, yabancı otların çıkmaması, erkenci,temiz ve kaliteli ürün elde etmek için toprak yüzeyinin ince plastik,saman,buğday sapı, çam ibreleri, kuru ot, torf ve perlit gibi maddelerle kaplanmasına denir. Sulama aralığının uzatılması, botrytis”ten daha az zararlanma gibi yararları vardır.
Sulama : Aşırı suya hassastır. Aşırı sulama sonucu mantari hastalıklar ve kloroz ortaya çıkar. Bitkiler çiçek açmadan önce ve meyve büyümesine başlama devresinde yağış yok ise mutlaka sulama yapılmalıdır.
Gübreleme : Dikim öncesi dekara 3 – 4 ton yanmış ahır gübresi uygulanarak toprağa karıştırılmalıdır.Verilecek diğer kimyevi gübre ise toprak ve yaprak tahlillerine göre uygulanmalıdır. Azotlu gübreler toprak pH`sı da dikkate alınarak en az üç seferde verilmelidir. Fosforlu ve potasyumlu gübreler ise bitki dinlenme devresinde iken (Aralık- Şubat) aylarında bir defada verilebilir. Bitkiler tuza hassas olduklarından potaslı gübreler klorsuz tipten seçilmelidir. Fosforlu ve potasyumlu gübreler mutlaka etkili kök bölgesine verilmelidir. Kloroza karşı yapraktan “ Sequestrene 138 “ demir preparatından bütün mevsim süresince toplam olarak bitki başına 0,5 gr. Vermek yeterli olmaktadır.

ÇİLEK HASTALIK VE ZARARLILARI İLE MÜCADELE

Çilek hastalıkları kök , meyve ve yaprak olmak üzere üç kısımda toplanır.
Kök hastalıkları içinde en yaygın olanı kırmızı kök çürüklüğü, kahverengi çürüklük, siyah kök çürüklüğüdür. Kök hastalıkları topraktan bulaştığı için toprak fümige yada solarize edilmelidir. Meyve hastalıkları içinde en yaygın olanı Botrytis tir. Bu hastalığa karşı meyve tutumundan sonra fungisitlerle birkaç kez koruyucu ilaçlama yapılmalıdır. Yaprak hastalıklarından Yaprak leke hastalığı, Yaprak yanıklığı, Antraknozdur. Ayrıca yaprak bitleri, kırmızı örümcek, maymuncuk ve kadı lokması gibi zararlılarla nematodlarda önemli zararlılarıdır.
Hasat : Hasat günün erken saatlerinde yapılmalıdır. Uzak pazarlara gönderilecek çileklerde meyveler 3 / 4 oranında kızardığı zaman hasat edilmelidir. Çilekler hasat sırasında meyveden tutmadan, meyve el ayası içine gelecek şekilde tırnakla sapı 1 cm. kadar kalacak şekilde kesilerek derilmeli ve 1 / 2 veya 1 / 4 kg. lık plastik yada karton kutularda pazara sunulmalıdır.


Türkiye de Üzümsü Meyveler Üretimi
ÜZÜM ÇİLEK İNCİR NAR
ı Ağaç sayısı
(' 000) Üretim Ağaç sayısı
(' 000) Üretim
Meyve veren Meyve vermeyen ( Ton) Meyve veren Meyve vermeyen ( Ton)
1995 565000 3550000 7150 76000 9690 1018 300000 2304 495 53000
1996 560000 3700000 8570 107000 9700 1078 290000 2350 520 56000
1997 545000 3700000 9050 110000 9135 1085 243000 2420 570 56000
1998 541000 3600000 9200 120000 8970 870 255000 2320 500 55000
1999 530000 3400000 9400 129000 8970 900 275000 2400 730 58000










2001 Yılı Bursa da Meyveler

Ürün Cinsi Üretim (Ton) Verim Kg/Ağaç
Üzüm (Da.) 67.223 885
Şeftali 105.184 38,4
Elma 45.501 50,4
Çilek (Da.) 18.374 519
Ceviz 5.259 39
Kestane 1.262 29
Kiraz 11.999,5 29
Armut 56.399 45
Erik 13.758 34
Ayva 9.742,5 38
İncir 11.015 48,3

by.NaMe
19-05-2008, 01:25 AM
OTELLERDE BİNA İHTİYAÇ PROGRAMI ARAŞTIRMASI

ÖZET

Altı bölümden oluşan bu araştırma, otel ihtiyaç programı girdilerini ve bunları etkileyen faktörleri ortaya koymak amacındadır.
Giriş bölümünde, konunun önemi ve araştırmanın kapsamı açıklanmıştır.
İkinci bölümde, turizm-otelcilik başlığı altında turizm ve otel kavramı anlatılmış, geçmişten günümüze turizm ve otellerin geçirdiği evreler hakkında bilgi verilmiştir.
Üçüncü bölümde, bir otel binasında, bina programlamanın ilk adımı olan planlama kararlarının neler olduğu anlatılmıştır.
Dördüncü bölümde, otel içi örgütlenme incelenmiştir.
Beşinci bölümde, otel içinde gerçekleşen eylemler ile bu eylemler sonucu gereksinim duyulan mekanların neler olduğu fiziksel özellikleri ile anlatılmıştır. Elde edilen sonuçlar altıncı bölümde sunulmuştur.

GİRİŞ
Sadece bir yer değiştirme hareketi olarak başlayan turizm, günümüzde başlı başına bir sektör haline gelmiştir. Konaklama tesislerinin başında gelen oteller, hanlar ve kervansaraylar ile başlayan gelişim sürecinin sonunda, bugün çağdaş yaşamın vazgeçilmez öğeleri olarak yerini almıştır.
Özellikle son yüzyılda, dünyada haberleşme ve ulaşım olanaklarının gelişmesiyle artan yolcu ve turist sayısı, konaklama ihtiyacını ve dolayısıyla otellere olan talebi arttırmış, tüm dünyada konaklama endüstrisinin bu hızlı gelişimi sonucu sayısız otel inşa edilmiştir.
Bu çalışmanın amacı, kent otellerinin günümüzdeki durumunu alıncaya kadar geçirdiği değişimleri ortaya koyarak, bir otelin ihtiyaç programı hazırlanırken tasarımcının ne gibi girdilere gereksinim duyacağını belirlemektir.

2. TURİZM- OTELCİLİK İLİŞKİSİ

2.1. Turizm ve otel kavramı
Dünya tarihinde seyahatin yani turizmin başladığı günden itibaren otelciliğin başladığı sanılmaktadır. Tarihi devirlerde insanlar giyinmeyi konuşmayı, pişirerek yemeyi keşfettikten sonra, insanın insana hizmet vererek kazanç sağlamasını uğraşı haline getiren turizme yönelmişlerdir.
Fransızca'dan Türkçe'ye alınan otel (L'HOTEL) kelimesinden anlaşıldığı gibi tüm dünyada otel ve hotel kelimeleri kullanılmaktadır.
Otel kelimesinin karşılığı saygın yeri olan misafirhane anlamındadır. Burada misafirhane, konaklama ve yeme-içme ünitelerini kapsamaktadır. Ayrıca sınıfına uygun standartta hizmet veren, güvenilebilen işletme anlamını da kapsamaktadır.
(Bayer, M. Zekai, Turizme Giriş, 1992)
1983 yılında çıkarılan 2634 sayılı turizm kanununun 67. Maddesinde ise oteller temel işlevleri müşterilerinin geceleme gereksinimlerini sağlamak olan, bu hizmetin yanında, yeme-içme ve eğlence gereksinimleri için yardımcı ve tamamlayıcı birimleri de bünyelerinde bulundurabilen en az 20 odalı tesisler olarak tanımlanmaktadır.

2.2. Dünyada turizmin ve otelciliğin gelişimi
Konaklama yapılarının ilk örnekleri Roma İmparatorluğu döneminde oluşan hanlardır. Bu dönemde hancılık profesyonel bir meslek olarak kabul edilmiştir. bu hanların sahipleri aileleri ile oturdukları evin bazı bölümlerini seyahat edenlere kiralıyor ve yolcular bir ev ortamında çoğu zaman tanımadıkları kişilerle aynı odada kalıyordu.
Orta Doğu 'da gelişen diğer bir konaklama yapısı da kervansaraylardır. Özellikle 13. yy'da Selçuklular döneminde inşa edilen ' Sultan Hanlar ' konaklama yapılarının tarihinde önemli bir yer tutar.










Sultan Han

Şehirler arasında kavşak noktalarında kurulan kervansaraylar , çoğunlukla iki katlı ve revaklı bir avluya sahiptir. Kervansaraylarda şehir hanlarından farklı olarak hamam , çarşı, ahır gibi mekanlar bulunur.
İmparatorluğun başından beri ortaya çıkan Osmanlı şehir hanlarında kervansaraylara göre daha gelişmiş bir plan şeması vardır. Han artık iki katlı olmuş; zemin katlar depo, ahır, tamirhane gibi servis kısımlarına ayrılmış, üst kat ise tamamen yolcuların konaklaması için kullanılmıştır.










Akçakale Kervansarayı









Osmanlı Şehir Hanı Plan Şeması

18. yy'da Aristokrat sınıf için Avrupa' yı gezmek, medeniyetin temellerini oluşturan sanat yapı ve öğelerini, özellikle İtalya gibi Akdeniz ülkelerini görmek iyi bir eğitimin vazgeçilmez parçası haline geldi. Ancak yine de turizm, elit kabul edilen çok küçük bir halk tabakasının uyguladığı bir aktiviteydi ve halkın büyük çoğunluğu için iş-tatil ayrımı gibi kavramlar gelişmediğinden bu tür aktiviteler düşünülemezdi.
18. yy sonlarında endüstri devriminin getirdiği toplumsal değişiklikler, günümüzdekine benzer modern otelcilik anlayışının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Avrupa'da tarım ekonomisine dayalı topluluklarda hızlı bir nüfus artışı oldu. Bu hızlı nüfus artışından kaynaklanan ihtiyaçları karşılayabilmek için ülkeler ekonomilerini endüstrileştirme yoluna gittiler. Bunu sonucunda oluşan endüstri şehirleri, artık tarımla geçinemeyen halk için birer çekim noktası haline geldi ve Avrupa' da yoğun bir iç göç olayı başladı.
Toplumsal yaşamda turizm ürünlerine, konaklama yapılarına ve ulaşım araçlarına karşı en büyük talebi oluşturan geniş bir şehir nüfusu oluştu. Bu şehir nüfusu, toprağa bağlı olmayan sermaye birikimine sahip bir sosyal sınıf oluşturdu ve bu sınıf turizmin daha geniş kitlelere yayılmasını sağladı.
1830'larda temel ulaşım aracı olan at arabası yerini demiryoluna bırakmaya başladı. Demiryolu şehirlerin görüntüsünü temelden değiştirdiği gibi yolculuk alışkanlıklarını da değiştirdi. At arabalarına servis sunan hanların sayısı azalırken konaklama endüstrisi tren istasyonlarının çekim alanına bağlı olarak şehirlere kaydı. 1800 lerde şehir otelleri yaygınlaşmaya başladı. Amerika'da ilk otel 1794 yılında New York' ta ' City Hotel ' adıyla açıldı ve benzer nitelikteki konaklama yapıları diğer şehirlere de yayıldı. Ancak bu oteller sundukları hizmet yönünden büyütülmüş hanlardan ibaretti.
1829'da Boston ' da inşa edilen ve dönemin en lüks ticari yapısı olarak nitelendirilen ' Tremont House ' oteli ilk modern otel olarak tanımlanabilir. Bu otelde, iki veya tek kişilik 173 kilitlenebilir oda, lobi, toplantı mekanları, dahili banyolar ve Fransız mutfağından örnekler sunan bir restoran vardı.
(Çakırkaya, M. Emin, İstanbul'daki 5 yıldızlı lüks şehir otellerinde tasarımın gelişimi üzerine bir araştırma , 1994 )












Tremont House Oteli

Daha sonra oteller zamanla günümüzdeki hallerini almışlardır.

3. PLANLAMA KARARLARI
(Fizibilite Etüdleri)

3.1. Gereksinim Belirleme

3.1.1. Fiziksel Çevre Gereksinimleri : İklimsel konfor, işitsel ve görsel gereksinimler.
3.1.2. Mekansal Gereksinimler : boyutsal; en, boy, yükseklik,alan. Biçimsel;esneklik,mekanlar arası ilişki, malzeme.
3.1.3. Psiko-sosyal Gereksinimler : görsel ve işitsel mahremiyet, estetik ve sosyal gereksinimler.
3.1.4. Teknik gereksinimler : sağlık, güvenlik, yangın, deprem, taşıyıcı sistem,kaza, hırsız güvenliği.
3.1.5. Çevre Gereksinimleri : arsa, binaya ulaşım, açık alan gereksinimi.
(Önder, Deniz Erinsel, Kent Otellerinde Mekansal Kademelenmenin Değerlendirilmesi İçin Bir Yöntem, Doktora Tezi, 1995)

3.2. Yer Belirleme (Fiziksel Belirleme)

3.2.1. Çevre Faktörü :
İstasyon, otobüs terminali gibi ulaşım araçlarına yakın olması.
Parklar yeşil alanlar gibi doğa ile ilgili alanlara yakınlık.
Şehrin çalışma bölgelerine yakınlık.
Eğlence bölgelerine yakınlık.
Sakin bir bölgede bulunması.
Yaşamaya elverişli bölgede bulunması.
Ana giriş ve servis girişlerine imkan veren yolların bulunması.
Sanayi ve endüstri bölgelerinin gürültü ve dumanlarından uzak olması.
Otelde restoran, bar vs. mekanlar düşünülüyorsa, bunların işleyebilmesi için ana caddelerle ilişkili olması.

3.2.2. Arsa Faktörü :
Arsanın büyüklük bakımından uygun olması.
Arsa eğiminin uygun olması.
Arsanın çevre yollarla bağlantı imkanı.

3.3. Finansman Kararları

Ekonomik olabilirlik, planlamanın önemli adımlarındandır. Konaklama tesislerinde sermaye iki alanda kullanılır. Bina kabuğuna ve araziye yatırılan para ile bina içi donatıya yatırılan para. Bina kabuğunun değeri, içinde yer alan eylemlerin karlılığına bağlıdır. Bu yüzden günümüzde modern otellerde, aynı zamanda içinde birden fazla kullanım seçeneğine olanak veren planlamalara gidilmektedir.
William B. Tabler, ' Resort Hotels and Environment ' adlı kitabında oteller için maliyet yüzdelerini genel olarak vermektedir.

3.4. İşletme K ararları(Kullanım Kararları)

Müşteriyi seçtikten, bir program hazırladıktan ve projenin fizibilitesini belirledikten sonra, işletmeci hizmet edeceği sektörü, gereken mekanları ve ihtiyaçları ve de problemlere yaklaşımını belirten bir rapor hazırlar. Bu rapor işletmecinin, mimarın ya da herhangi bir uzmanın gelecek kararlarına temel teşkil edecek en önemli doküman olacaktır.
Yatak odaları sağlanması, yemek satışı, içki satışı, kongre, özel yemek, sergi ve büfeler için mekan sağlanması, rekreasyon olanaklarının kullanımı ve buna bağlı diğer satışların hangilerinin yapılacağının belirlenmesi işletme politikasını oluşturur.
(Hazneci, Z. Teoman, Otellerde Bina İhtiyaç Programı Araştırması,Y.Lisans Tezi,1983)

4. OTEL İŞLETMELERİNİN ÖRGÜTLENMESİ: OTEL OPERASYONLARI

Bir otel binası içerdiği operasyonlara göre incelenirse aşağıdaki bölümlere ayrılır:
Odalar Departmanı
House Keeping Departmanı
Yiyecek ve İçecek Departmanı
Mühendislik Departmanı
Personel Departmanı
Muhasebe Departmanı
Pazarlama Departmanı

4.1. ODALAR DEPARTMANI

Ön büro
Rezervasyon
Kayıt
Posta, mesaj
Danışma
Kasa
Konsiyarj
Servis
Doorman
Bellboy

Odalar departmanı içindeki en kritik karar, oda tarifesini ve toplu toplantı, kongre ve tur grubu pazarları ile hafta sonları ve sezon dışı indirimlerinin ana hatlarını belirlemektir.
Tarifeleri çok yüksek olarak belirlemek işleri bozabilir. Öte yandan çok düşük olarak belirlemekse doluluk oranlarını artırır, ancak sabit maliyetlerin karşılanmasını güçleştirebilir. İşletmeler , fiyat ile doluluk arasında en büyük karı sağlayacak uygun dengeyi bulmak çabasındadır.
Havayollarında olduğu gibi, otel ürünü çok çabuk bozulabilmektedir. Boş bir odadan sağlanacak gelir asla yerine konulamaz. Bu yüzden odalar departmanı, rezervasyonların alınması, check-in , check-out ve diğer fonksiyonların yanısıra odaların fiyatını ve mevcudiyetini, rekabetin yüksek olduğu bir pazarda sürekli olarak ayarlamaktadır.
Otel yönetimi, müşterileri daha iyi ağırlamak ve tekrar gelmelerini sağlamak için düzenli olarak yeni prosedürler ve servisler uygulamaya koyar. Bunlar, ekspres check-in ve check-out (müşteri resepsiyona bırakacağı bir kartla atrılacağını belirtir, hesabı daha sonra kendisine fatura edilir ve böylece kasada kuyrukta beklemesi önlenir) ,kulüp katı hizmetleri (yukarı bir kattaki konsiyarj masasında rezervasyon ve hesap ödeme) ve elektronik sistemleri(uyandırma, mesaj ve posta hizmetleri) kapsar.

4.2. HOUSE KEEPING DEPARTMANI

Temizleme
Odalar
Genel kullanım alanları
Back of house alanları

Çarşaf temini
Çarşaf deposu
Üniforma dağıtım

Dekoratif düzenleme
Drapeler, mefruşat, halı
Periyodik boyama

Yatak odasının house keeping operasyon detaylarında biraz esneklik olduğu için; servis asansörlerinin sayısı, yatak odası katlarındaki çarşaf odası boyutları gibi planlama tavırlarına bağlı olarak, çarşaf sepetlerinin depolanması veya yatak katları depo odalarının her öğleden sonra veya her sabah vardiya değişiminde kullanılması için değişik prosedürler oluşturulmuştur.
Küçük ölçekli onarımın ve düzenleme işinin (refurbishing) yönetimi ve koordinasyonu genelde yönetici house keeping yöneticisi tarafından yönlendirilir. Daha büyük onarımlar ve dekorasyon işleri mühendislik departmanına aittir. Ayrıca, house keeping görevlileri tyarafından yapılan işlerin kayıtları da tutulur.


4.3. YİYECEK VE İÇECEK DEPARTMANI

Satın alma ve depolama
Sipariş
Dağıtım
Depolama

Mutfak
Yiyecek hazırlama
Pişirme
Bulaşık yıkama
Çöp

Restoran servisi
Karşılama
Servis personeli/ garson
Komi
Kasiyer

İçecek servisi
Barmen
Garson

Büyük ve yüksek kaliteli işletmelerde ,oda servisi,otelin ünü ve başarısı için kritik öneme sahiptir. Lüks otellerde, kolay yiyecek ve içecek hazırlanması veya son tepsinin oluşturulması için, her yatak katında bir hazırlık mutfağı vardır. Hazırlık mutfağı alanı, tost ve kahve makineleri ile çatal bıçak takımları, cam takımlar ve masa örtülerini içerir.
Çoğu ticaret ve kongre yatırımları işletmelerine,check-in ile birlikte continental kahvaltı,çay, kokteyl,hafif yemek ve magazinlerin sunulduğu açık salonları birleştiren konsiyarj veya executive katlar eklemişlerdir.

by.NaMe
19-05-2008, 01:25 AM
4.4. MÜHENDİSLİK DEPARTMANI

Onarım ve Bakım

Enerji yönetimi
Monitör ekipmanı
Analiz
Koruma ölçüleri
Güvenlik
Müşteri koruması
Yatırım koruması
Yangın güvenliği

Otel açılışının ilk yıllarında, mühendislik işleri, küçük onarımlar ve bakımlardan ibarettir. Otel yaşlanırken, büyük renovasyon ve tekrar dekorasyon işlerinin takviminin programlanması, odaların, yatak katlarının, restoranın veya diğer genel kullanım alanlarının kapalı kalma süresini minimalize etmek için önemli hale gelmiştir. Sonuç olarak bu işler genelde talebin en düşük olduğu günlerde veya sezonlarda yapılır.

4.5. PERSONEL DEPARTMANI

İşe alma
Eğitim
İdare
Personel planlaması
Yardım
Programlama
Güvenlik

Otel endüstrisi personelini sistematik olarak eğitmek istemektedir. Büyük oteller bu süreci daha iyi yapılandırmak ve kontrol etmek için, yalnızca alt düzey elemanlar için değil yöneticiler için de eğitim departmanları kurmaktadır. Çoğu otel şirketleri, yönetici pozisyonlara girmeye hazırlananların öncelikle ortak eğitim progr***** katılmasını istemektedir.

4.6. MUHASEBE DEPARTMANI

Bütçe, genel müdürlerden ve departman müdürlerinden gelen garanti rezervasyonlar, doluluk projeksiyonları, yiyecek içecek tahminleri, satın almadan gelen mobilya, demirbaş ve ekipman rakamları ve departmanların kadrolama isteklerini baz alan satış datalarını kapsayan yönetim raporlarına dayandırılır.

4.7. PAZARLAMA DEPARTMANI

Satış
Banketler
Kongre servisleri
Halkla ilişkiler
Pazarlama departmanının başlıca fonksiyonu grup rezervasyonu yapmaktır. Grup rezervasyonlarında, kağıt üzerindeki fiyatlardan indirim yapılır. Gruplar, iş ve tur gruplarından ve hatta havayolları veya devletin düzenli şekilde blok oda rezervasyonuna ihtiyaç duyduğu gruplardan oluşur. İndirim aynı zamanda tek müşterileri çekmek için bir stratejidir.
(Sönmezer, Bilge, Otellerde bina yönetimi, Y.Lisans Tezi, 1998)


5. OTEL İÇİ EYLEMSEL VE MEKANSAL DAĞILIM
bir oteli eylemsel ve mekansal olarak bölümlere ayırmada çeşitli yaklaşımlar bulunmaktadır. Bunlardan biri;
Yönetim
Yatak katı
Ortak mekanlar
Hizmetler

by.NaMe
19-05-2008, 01:25 AM
Kullanıcının İlişkiye Geçtiği Mekan Sıralaması


5.1. Yönetim: Yönetim bölümü otelin büyüklüğüne, yıldızına, verdiği hizmetin çeşidine göre değişim gösterir. Bazı kaynaklar bu bölümü, ön büro ve ofisler olarak iki kısımda incelemişlerdir. Ön büroda resepsiyon görevlisi, vezne görevlisi bulunur. Ofisler ise çeşitli departmanlardan oluşur.
5.2. Yatak katı: Bir otelin yatak katında , yatak odaları, süitler, konuklar ve servis için ayrılmış düşey sirkülasyon,yangın merdiveni, çamaşır deposu ve bazı durumlarda servis mekanı bulunur.
5.3. Ortak mekanlar: Otele genel yaklaşım,lobi, yemek ve içki servisi verilen mekanlar, balo, toplantı salonları gibi mekanlar ile rekreasyon aktiviteleri, otopark alanı bu kategoride ele alınır.
5.4.Hizmetler: Mal kabul, yiyecek hazırlama ve depolama, personel bölümü, çamaşırhane, kat hizmetleri, mühendislik ve mekanik bölümleridir.
(Önder, Deniz Erinsel, Kent Otellerinde Mekansal Kademelenmenin Değerlendirilmesi İçin Bir Yöntem, Doktora Tezi, 1995)

5.1. YÖNETİM: Otelin yönetildiği, kararların, servis bölümlerine direktiflerin verildiği, personel organizasyonunun belirlendiği alandır. Otel müdürü, müdür yardımcısı, sekreterler, satış müdürü, muhasebe, personel servisi, satın alma, kontrol, kayıt gibi mekanlar, kendi içlerinde alt mekanlar içeren yönetimsel birimlerdir. Ayrıca sağlık ve ilkyardımla ilgili mekanlar da bulunabilmektedir.

5.2.YATAK KATI: Yatak odasının tanımlanabilmesi için, elemanı olduğu otel mekanı içinde değerlendirildiği gibi alt elemanı olduğu yatak katı ölçeğinde de ele alınması gerekmektedir.
Otellerde standart odalar dışında, otelin sınıfına ve müşterilerin türüne göre belli bir oranda 'suite' olarak adlandırılan daha büyük alana ve üstün donanımlara sahip odalar bulunur. Bu tür odalar genellikle otelin tüm oda adedinin %10-20 sini kapsarlar.
Yatak katlarında, yatak odalarının ekonomik nedenlerle toplam kat alanının en az %70 ini kapsaması gereklidir. Odaların ıslak mekanları bitişik tasarlanarak tesisat döşeminde ekonomi sağlanabilir.
Konuk odasına geldiğinde bagajlarını bagaj rafı üzerinde bulmalı. Temiz, havalandırılmış odasında banyo yapabilmeli, istediği zaman oda servisinden yararlanabilmelidir.













Standart Otel Odası ve Süit Oda

5.3.ORTAK MEKANLAR: Oturma, dinlenme, yeme-içme, çalışma, eğlence, kutlama gibi ihtiyaçların karşılandığı mekanlardır.

Lobi: Bu bölümde konuklar oturup dinlenecek, günlük gazetelerini okurken çeşitli kokteyl ve içki servislerinden yararlanacaklardır. Burası konukların odaları dışında oturup konuşacakları, birşeyler içip hafif yemekler yiyebilecekleri bir mekandır.
İlişkili olduğu eylem alanları; kabul holü, ön büro, yiyecek- içecek alanları, satış birimleri, wclerdir. Oda başına gerekli alan, 0.775 m2 dir.

Restoran: Konuklar öğle ve akşam yemeklerini burada yiyebileceklerdir. Çeşitli oturma gurupları oluşturulacak ve servis ana mutfaktan yapılacaktır. Açık alanlarda oturma olanakları sağlanabilir.
İlişkili olduğu eylem alanları; lobi, bar, mutfak ve wc lerdir. Oda başına gerekli alan, 1.35 m2 dir.

Kahvaltı Salonu: Sabah kahvaltıları için ayrı bir salon yapılmalı veya sabahları kafeteryanın bir bölümü bu fonksiyonu üstlenmelidir.
İlişkili olduğu eylem alanları; mutfak, wc, yatak katları. Oda başına gerekli alan, 0.80 m2 dir.

Gece Kulübü: Konukların, özellikle akşamları yemek yiyebilecekleri, dans edebilecekleri ve içki içebilecekleri bir gece kulübü bulunmalıdır.
İlişkili olduğu eylem alanları; lobi, ön büro, mutfak,wc. Oda başına gerekli alan, 0.80 m2 dir.

Balo salonu: Konukların ve dışarıdan gelenlerin çeşitli ziyafetler veya sergi ve büyük toplantı amaçlarıyla kullanabilecekleri bir alan olacaktır.
İlişkili olduğu eylem alanları; mutfak, ön büro, wc lerdir. Oda başına gerekli alan, 1.27 m2 dir.

Çok amaçlı salon: Böyle büyük mekanların kullanıcı talebinin yoğunluğuna göre bölünebilir elemanlarla ayrılıyor olması önemli bir niteliktir. Bu tip mekanların strüktürel açıdan yatak katlarının altına gelmemesi tavsiye edilmektedir.

5.4.HİZMETLER: Mutfaklar, çamaşırhane, otoparktır.

Mutfak: Yeme-içme ile ilgili mekanların birden fazla kata yerleşme durumunda kat sayısına göre önemi ve sayısı artan, merkezi bir servis alanıdır. Restoranın alansal büyüklüğünün %50- %60 kadarının ayrılması optimumdur. Şu bölümleri içermektedir: erzak depolama, yemek hazırlama, yemek pişirme, yemek dağıtım servisi ve bulaşık yıkama yeri.

Çamaşırhane: Kendi kendine işleyen ve kuru temizleme servisi ile depoları bulunan bir çamaşırhane düşünülmelidir. Burada personelin çamaşırları, mutfaktan gelen çamaşır, yatak odalarından gelen çamaşır yıkanacak, konuk elbiseleri ile üniformalar temizlenecektir.
İlişkili olduğu eylem alanları; mutfak, kat ofisi, balo salonu, yatak katlarıdır. Oda başına gerekli alan, 1.15 m2 dir.

Otopark: Artan talep doğrultusunda çevresel ihtiyaçlara da cevap verecek kapasitede tasarlanması istenir. Beş yıldızlı otellerde oda sayısının %25 i, dört yıldızlı otellerde %20 si park yeri olarak ayrılmak zorundadır.
(Gerez, Yeşim, İstanbul'daki Beş Yıldızlı Lüks Şehir Otellerinde Yatak Odası Tasarımı Üzerine Bir Araştırma, Y. Lisans Tezi, 1994)
(Yüksel, Şükrü, Otel Binaları İhtiyaç Programı Araştırması, Y. Lisans Tezi, 1984)

SONUÇ

Oteller kar amacı ile oluşturulan işletmelerdir. Belirli bir ücret karşılığında konuklara öncelikle yatak ve yemek hizmeti sunarlar. Bir anlamda otel konukların rahatını sağlayan bir fiziksel çevre olarak tanımlanabilir. Bir otelden istenilen verimliliğin alınabilmesi için tasarıma girdi oluşturan programlamanın doğru bir şekilde hazırlanması gerekmektedir.

by.NaMe
19-05-2008, 01:26 AM
HESAP ÖDEME VE ELEKTRONİK HESAP

T.C.
ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ
ERZURUM MESLEK YÜKSEK OKULU
TURİZM OTELCİLİK PROGRAMI







HESAP ÖDEME VE ELEKTRONİK HESAP TAKİBİ SEMİNER ÇALIŞMASI









HAZIRLAYAN

Yılmaz DEMİR





SEMİNER YÖNETİCİSİ

Arş.Gör.Abdullah KAHRAMAN















ERZURUM 2001

İÇİNDEKİLER



SUNUŞ 3
KONUK HESAPLARININ TAKİBİ 4
Ön Kasada Bulunması Gereken Donanımlar 4
Konuk Hesaplarının Kayıt Sistemleri 4
Manuel Sitem 4
Mekanik Sistem 5
Bilgisayar Sistemi 5
Ön Kasa Ofisinde Tutulan Belgeler 5
Folio 5
Folio Numarası Takip Defteri 6
Fatura Takip Föyü 7
Döviz Alım Bordrosu 7
Döviz Hasılat Raporu 8
Ön Kasa Avans Formu 9
Ödeme Fişi 9
Ön Kasa Alındısı 10
İade Fişi 10
Tashih (Düzeltme) Formu 11
İndirim Formu 11
Günlük Kasa Föyü 12
KONUK HESAPLARININ ÖDENMESİ 12
Konuk Hesaplarının Ödenme Şekilleri 13
Nakit ile ödeme 13
Şahsi Çek İle Ödeme 13
Seyahat Çeki İle Ödeme 13
Kredi Kartı İle Ödeme 13
Acente veya Firma Ödemeleri 13
Kredili Hesaplar 14
ELEKTRONİK HESAP TAKİBİ 14
Elektronik Hesap Takibinde Bilgisayar Sistemi 14
Mikro Sistemler 14
Makro Sistemler 15
Main Frameler 16
E.F.T.(Elektronik Fon Transferi) 16
KAYNAKLAR 17
SUNUŞ


Günümüz otel işletmelerinin geleceğe yönelik sağlıklı planlar yapılabilmesi, tüketici tatminini

en üst düzeyde tutabilmesi ve işletmenin sürekliliğini koruması açısından sağlıklı bir muhasebe

sistemine sahip olması kaçınılmazdır.

Bu anlamda günümüz teknolojisi geniş olanaklar tanımaktadır.Bir zamanlar veri yığınlarını

işleyerek işletmenin satış politikalarını oluşturan raporlar hazırlamak, muhasebe kayıtlarını

yapmak ve özellikle birimler arası iletişimi sağlamak büyük oranda işgücü, kırtasiye ve zaman

gerektirirken günümüz bilgisayar teknolojisi sayesinde her şey saliselerle ölçülebilen bir hızla ve

minimum hata ile gerçekleştirilebilmektedir.Elimizdeki kaynakta, otel işletmelerinde geçmişten

günümüze hesap ödeme ve takibi detaylara boğulmadan anlatılmak istenmiştir.

Özellikle savunma sanayiinden ev kullanıcılarına kadar çok geniş bir yelpazede hizmet veren

bilgisayar teknolojisinin, hizmet üreten otel işletmelerine yansımasını ve faydalarını görmek

açısından da bu kaynağın faydalı olacağı inancındayım.






























KONUK HESAPLARININ TAKİBİ

Otellerde konuk hesaplarının takibi ön kasa birimi tarafından yapılmaktadır.Ön kasa birimi

genel olarak ön büro departmanına bağlı olarak çalışmakla birlikte kimi otellerde muhasebe

departmanına bağlı olarak da çalışabilmektedir.Yine yaygın olarak büyük otellerde ön kasa

birimi ayrı olmakla birlikte günümüzde resepsiyon ve ön kasa görevlisi tek olarak

çalışmaktadır. Ön kasa konukların hesaplarının açılması, harcamaların takip edilmesi,

hesapların kapatılması ve gece muhasebesinin yapılaması işlemlerinin tümünü kapsar.Bütün

bu işlemlerden de anlaşılacağı gibi ön kasanın güvenilir ve emin olması gerekir.Ayrıca yine

bu işlemleri gerçekleştirebilmek için bazı donanımlara ihtiyaç duyar.

*ÖN KASADA BULUNMASI GEREKEN DONANIMLAR
KASA MAKİNESİ
FOLİO HAVUZU
PARA KASASI
DÖVİZ PANOSU
DÖVİZ KONTROL CİHAZI
YAZAR KASA
BİLGİSAYAR DONANIMI

KONUK HESAPLARININ KAYIT SİSTEMLERİ

Genel olarak otellerde konuk hesapları, işletme yapısına bağlı olarak manuel, mekanik ve

bilgisayar sistemli olarak üç şekilde takip edilmektedir.

MANUEL SİSTEM

Fazla personel gerektirmediği için kar amacı güden küçük otel işletmelerinde kullanılan bir

sistemdir.Bütün kayıtlar elle (manuel) olarak tutulur.Oldukça basit olmakla beraber hesap

kayıtları her konuk için düzenlenen folio ve tüm konukların hesaplarının tutulduğu main

courrante adı verilen harcama toplamlarının oda ve departman ayrımı yapılarak tek tek

işlendiği bir defter yardımıyla tutulmaktadır.Konuk harcamaları diğer departmanlarda

adisyonlara yazılır ve konuğa imzalatılır.Daha sonra bu adisyonlar foliolara oradan da main

courrante defterine işlenir.Defter toplamı ile foliolar toplamı sık sık kontrol edilerek işlemler

yapılırken dikkat edilmelidir.Görevli folioya kayıt yapmadan önce isim, imza ve oda numarası

bilgilerini kayıt kartından kontrol etmelidir.İşlenen adisyonların bir nüshası folionun arkasına

iliştirilir, diğer nüshası da ön kasada muhafaza edilir.




(*) NEVZAT ERASLAN, ÖN BÜRO, ÖZGÜL TİPO OFSET MATBACILIK,ISPARTA-1999- SYF: 119
MEKANİK SİSTEM

Mekanik sistemde hesap kayıtları makinelerin tuşları yardımıyla daha basit ve daha kısa bir

sürede yapılmaktadır.Folio ve adisyon isim imza ve oda numarası kontrolu yapıldıktan sonra

makineye sokulur ve şayet ilk kayıt yapılıyorsa bu bilgiler titizlikle girilir.Daha sonra harcama

miktarı ve harcamanın yapıldığı bölümün (restoran,telefon,bar vb.) tuşuna basılarak tutar ve

harcamanın yapıldığı bölüm aynı anda folio ve adisyona işlenmiş olur.Folioya kayıt yaparken

aynı zamanda makinenin içindeki kayıt rulosuna da otomatik kayıt yapılmış olur.Bakiye

tuşuna basıldığında konuğun ödemesi gereken en son tutar bakiye sütununda gözükür.

BİLGİSAYAR SİSTEMİ

Bilgisayarla hesapların kayıt işlemleri kullanılan programa göre değişiklik göstermekle
beraber. Genellikle farklı iki kayıt, sistemi kullanılmaktadır.

Birincisi, adisyonlar ön kasaya geldikten sonra, bilgisayar menüden kayıt yapılacak konuğun

oda numarası verilerek folio ekrana çağrılır. Harcama yapılan bölümün kod numaraları ve

harcama miktarları yazılarak f'olioya kayıt yapılır. Otelde harcama yapılan bölümlerin kod

numaraları daha önceden kodlanmış olur. İkincisi ise, otelde bilgisayar terminalleri kurulur.

Konukların harcama yaptıkları her bölümdeki terminal aracılığı ile konukların harcamaları

direkt olarak folioya aktarılır. Ön kasada bulunan terminalden konuğun ne kadar ödeme

yapacağı anında bilinir.


*Ğünümüzde; kıyı otellerimizde artık nakit para ile harcama kalmış yerine kart sistemi

kullanılmaktadır. Konuklar otele geldiklerinde otel yönetimi tarafından belirlenmiş miktarda

parayı peşin kasaya yatırarak otel içindeki harcamalarında kullanalabilecekleri (bankamatik

kartları gibi) elektronik kartları alırlar. Bu kartlarda gizli olarak konuğun oda numarası, adı-

bildiği şifre verilir.


ÖN KASA OFİSİNDE TUTULAN BELGELER


FOLİO:Konukların Otelde yaptıkları harcamaların kayıt edildiği hesap kartıdır.İki veya üç

nüsha olarak düzenlenir.Bir nüshası müşteriye diğer nüsha işletmede kalır.Şayet hesap

ödemesi kredi kartı ile yapılmışsa üçüncü nüsha kredi kartı merkezine gönderilir.şekilde

görülen folio makineli sistemde kullanılan bir foliodur.Manuel veya bilgisayarlı sistemde

değişik foliolar kullanılabilir.




(*) NEVZAT ERASLAN, ÖN BÜRO, ÖZGÜL TİPO OFSET MATBACILIK,ISPARTA-1999- SYF: 121


............ OTELİ
Seri No : A
Sıra No : 1152
TARİH İZAHAT BORÇ ALACAK BAKİYE

by.NaMe
19-05-2008, 01:26 AM
MAKİNELİ FOLİO FORMU


....................OTELİ Seri No : A
Sıra No : 2436
MASTER FOLİO

Tur : .................................................. ............................ Tarih :........................
ANLAŞMALAR
.......... Single .............................TL. .........................Breakfast................ ............TL.
.......... Double............................ TL. .........................Lunch.................... .............TL.
.......... Trilple............................. TL. .........................Dinner................... .............TL.
.......... Suite............................... TL. Arranjmanlar .................................TL.
...........Bedelsiz

Geliş Tarihi :............................................ Geliş Saati : .................................................. .........
Gidiş Tarihi : .......................................... Gidiş Saati :................................................. ...........
A / C Hesaba :
Ekstra Folio :
Acenta Komisyonu :................................................. .................................................. .............................

1. Gün 2. Gün 3. Gün 4. Gün 5. Gün 6. Gün 7. Gün
Muhasebeleşme
Room %
Breakfeast %
Lunch %
Dinner %
TOPLAM
İLAVE
TOPLAM


ELLE TUTULAN MASTER FOLİO




FOLİO NUMARASI TAKİP DEFTERİ:Foliolar seri sıra numaralı ve resmi

oldukları için kaybedilmemeleri gerekir. Muhasebe servisinden ön kasaya zimmetli verilen

folioların düzenli bir şekilde saklanabilmesi için bu defter tutulur.



................. OTELİ

FOLİO NUMARASI TAKİP DEFTERİ
FOLİO NO SOYADI - ADI ODA NO MEMUR İZAHAT





Folyo numarası takip defteri







FATURA TAKİP FÖYÜ:Faturalarda foliolar gibi onaylı ve resmi oldukları için

kaybedilmemeleri amacıyla defter veya föy şeklinde kullanılabilirler




..........OTELİ
FATURA TAKİP FÖYÜ
Date:..../..../........
Oda No Fatura No Konuğun İsmi Tutarı TL.
Room Nr İnvoce Nr Guest and Travel Agency Name Account TL.









TOPLAM
Düzenleyen/Prapared By Kontrol Eden/Controller





............ OTELİ No : ..........................

DÖVİZ ALIM BORDROSU Tarih : .......................

Soyadı :
SATIN ALINAN DÖVİZİN – EFEKTİFİN

Adı :
Cinsi
Miktarı
Kur
TL. Karşılığı

Uyruğu :





Pass.No :





Ver. Yer. :






Yalnız .................................................. .................................................. ...................TL.


Res. İmza



DÖVİZ ALIM BORDROSU:Konukların dövizlerini yada efektif dövizlerini Türk

Lirasına çevirmek istediklerinde kullanılan formdur.İki nusha olarak düzenlenir.Bir nushası

konukta diğeri ön kasada kalır.


DÖVİZ HASILAT RAPORU:Ön kasada Türk Lira’sına çevrilen dövizlerin tümünün

ana kasaya tesliminde kullanılan formdur.İki nusha olarak her şift devir tesliminde düzenlenir.

Bir nüshası dövizlerle birlikte ana kasa veya muhasebeye gönderilir.Diğeri ön kasada kalır.



..........OTELİ
İİ

GÜN :.............................
Düzenleyen:.................. MESAİ:............................
İŞ İİ İ ŞĞ İİ İ















TOPLAM

DM:................... HLF:.................. CAN $ :...................
$ :................... AS :................. DİĞER :..................
SF:................... FF :.................

ÖN KASA AVANS FORMU:Muhasebeden genelde döviz bozma işlemleri için ön

kasaya verilen avanslarda kullanılan belgedir.Gereken nüsha kadar düzenlenir.





.............. OTELİ
ÖN KASA AVANS FORMU

TARİH : ...../...../..........
MİKTAR
AÇIKLAMA : .................................................. .................................................. .
.................................................. .................................................. ...........................
İNFO : ................................................

TESLİM EDEN TESLİM ALAN





ÖDEME FİŞİ:Otelde konuk adına harcama yapılacağı zaman doldurulan fiştir.İki nusha

olarak düzenlenir.Bu fiş kasiyer tarafından konuğun foliosuna işlenir.Konuk hesabı kapatırken

bu ödemenin toplam tutarını da kasaya öder.





.................. OTELİ
ÖDEME FİŞİ
PAID OUT

TUTARI / AMOUNT : ODA NO / ROOM NO :
ADI / NAME :
AÇIKLAMA / EXPLANATION : .................................................. ...................
.................................................. .................................................. ............................
.................................................. .................................................. ............................
.................................................. .................................................. ............................

TARİH / DATE : ...../...../.......... İMZA / SIGNATURE : ..........................



ÖN KASA ALINDISI:Konuklardan otele girişte veya diğer zamanlarda ödeme

alındığında kullanılan formdur.Üç nusha olarak düzenlenir.Bir nüshası konuğa diğeri

muhasebeye gönderilir.








...................OTELİ
ÖN KASA ALINDISI
F/O CASH RECEIPT

Tarih / Date : ...../...../.........


TL: No: 5398

YALNIZ / IN WOROS : .................................................. ................TL. dir.
KİMDEN / FROM :
AÇIKLAMA / EXPLANATION : .................................................. ............................
.................................................. .................................................. ...................................

Front O / F Cashier






İADE FİŞİ:Konuklarda daha önce alınmış depozitoların iadesinde kullanılır.Konuk check

out yaparken önceden ödeme yapmış ve alacaklı durumda ise bu fiş bir nusha olarak

düzenlenerek konuğa imzalatılır ve ön kasada saklanır.Konuğa borçlu olunan miktar ödenir.




...........OTEL No:000652
İADE FİŞİ
REBATE

TARİH / DATE : ....../....../..........
İSİM / Name :....................................... ODA / Room Nr :..............................

İZAHAT / Explanation TUTAR / Amount









----------------------- ---------------------
ONAY / Approved İmza / Received









TASHİH(DÜZELTME) FORMU:Foliolarda yapılan hatalar düzeltildiğinde bu form

iki nüsha olarak düzenlenir.




------------ OTELİ

TASHİS ( DÜZELTME ) FORMU
CORRECTİON FORM
Tarih : ...../ ...../..........

Oda
No Folio
No Adı - Soyadı Departman İzahat Tuar F / O
Onayı









TOPLAM TUTAR

G.M. ONAY :




İNDİRİM FORMU:Otel işletmelerinde otel politikası gereği bazı konuklara indirim

uygulanacağı zaman bu form kullanılır. İki nusha olarak düzenlenir ve otel müdürü tarafından

imzalanır.Formda belirtilen indirimler konuk ödeme yapacağı zaman uygulanır.


..........OTELİ
İNDİRİM FORMU
DISCOUNT FORM

Folio No : ................ No : 001265
Tarih : ...............
Oda No : ................


TL.

Yalnız .................................................. .............................................TL. dir.

Remark............................................ .................................................. .............
.................................................. .................................................. ....................
.................................................. .................................................. ....................
.................................................. .................................................. ....................
.................................................. .................................................. ....................

FRONT CASHIER GUEST AUTHOREZED





GÜNLÜK KASA FÖYÜ:Ön kasada yapılan tahsilat ve ödemelerin sırasıyla işlendiği

formdur.Günlük olarak tanzim edilir.Her gün sonunda toplamlar alınarak ertesi güne devir

eden bakiyeler bulunur.Kasa defteri dışında günlük işlemlerin yazıldığı bir cetveldir.




..........OTELİ

KASA FÖYÜ Tarih : ....../...../............
Gün : ..........................

Düzenleyen : ............................................. Mesai Saati : ............................

GELİRLER GİDERLER
Oda
No Folio
No Fatura
No İzahat Tutar İzahat Tutar










TOPLAM TOPLAM

DEVİR BAKİYE .................................................. .................................................. .............................
.................................................. .................................................. .................................................. ......



KONUK HESAPLARININ ÖDENMESİ

Öncelikli olarak konuk hangi ödeme şeklini kullanacak olursa olsun ön kasa ya elen konuğa

öncelikli olarak şu sorular sorulmalıdır.
Konuk sıcak bir şekilde karşılanır,oda numarası sorularak folio bulunur ve konuğun ismi tekrar
edilir.
Konuğa son yarım saat içerisinde harcama yapıp yapmadığı sorulur.Şayet harcaması var ise
konuk fazla bekletilmeden gerekirse ilgili bölümden telefonla bilgi almak suretiyle harcamanın miktarı folioya dahil edilir.
Folio toplamı konuğa söylenerek hesap kesinleştirilir.
Konuğun ödeme şekli bilinmiyorsa nazikçe sorulur ve ödemenin şekline göre gerekli işlemler
yapılarak konuğun hesabı tahsil edilir.
Folionun ve faturanın üzerine ödendi damgası basılır.
Konuk usule uygun bir şekilde uğurlanır.

by.NaMe
19-05-2008, 01:26 AM
(*) NEVZAT ERASLAN, ÖN BÜRO, ÖZGÜL TİPO OFSET MATBACILIK,ISPARTA-1999- SYF: 122

KONUK HESAPLARININ ÖDENME ŞEKİLLERİ


NAKİT İLE ÖDEME

Konuğun borçlu olduğu miktar tahsil edilerek ödendi damgası vurulan folionun bir nüshası

konuğa verilir.Şayet ödeme önceden yapılmış ve konuk alacaklı konumda ise iade fişi

düzenlenerek konuğa alacaklı olduğu miktar iade edilir.

ŞAHSİ ÇEK İLE ÖDEME

Otel işletmeleri açısından biraz riskli ve tercih edilmeyen bir yöntemdir.Çek kabul

Edilmeden önce mutlaka bankadan provizyon alınmalıdır.Eğer şahsi çek daimi müşterilerden

birine ait veya arkasında firma-acente garantisi varsa yine kabul edilebilir.Diğer işlemler nakit

ödeme şeklindeki gibidir.


SEYAHAT ÇEKİ İLE ÖDEME

Bankadan karşılığı peşin ödeme yapılarak alınan tutarı üzerinde yazılı olan uluslar arası

ödeme vasıtasıdır.Seyahat çeklerinin çalınması veya kaybolması durumlarında ilgili banka

müşteriye 24 saat içerisinde geri ödeme yapar bu yüzden paradan daha kıymetli ve kullanım

alanları geniştir.Konuk seyahat çeki ile ödeme yaparken;

Seyahat çekinin ikinci imza hanesi konuğa imzalatılarak çekteki diğer imza ile karşılaştırılır.
Çekin arkasına konuğun pasaport numarası yazılır.
Diğer ödeme işlemleri uygulanarak konuğun hesabı kapatılır.

KREDİ KARTI İLE ÖDEME

Kredi kartı konuktan alınır.Geçerlilik süresi ve konuğun ismi folio ile karşılaştırılarak

kontrol edilir.Daha sonra kredi kartı provizyon makinesinden geçirilerek tutar

yazılır.Makineden çıkan onaylı slip müşteriye imzalatılır.Diğer işlemler uygulanarak hesap

kapatılır.

ACENTE VEYA FİRMA ÖDEMELERİ

Bu tip ödemelerde hesap kapatılmadan önce ilgili yazışmalar tekrar gözden geçirilerek

konuğun acente veya firma tarafından ödenmeyecek harcamaları varsa konuktan tahsil edilir.

Bu tip durumlar için çoğunlukla ayrı bir folio açılır.Şayet açılmamışsa foliodan acente veya

firmanın ödeyeceği miktar çıkarılarak hesaba kaydedilir.Kalan kısım ise belirtildiği gibi

konuktan tahsil edilir.



KREDİLİ HESAPLAR

Konuğun mal ve hizmeti peşin ödememesi veya check-out sırasında ödemeksizin daha

sonra ödemek üzere fatura edilmesine denir.Bu konumdaki kişi veya firmalarla kredi

sözleşmesi yapılmalıdır.Şayet ödemeyi başka kişi veya firmalar yapacaksa ödeme mektubu

istenmelidir.Konuklara tanınan kredi limiti otel yönetimi tarafından belirlenir.Kredi hesapları

her gün kontrol edilerek limit aşım durumlarında konuk limit listesine kayıt yapılır.eğer otel

yönetimi isterse bu tip durumlarda limit yükseltilmesi yoluna gidebilir.Kimi zaman bu

durumdaki konukların odasına not gönderilerek ödeme yapması sağlanır.Limit aşım

durumunda olan konuk iyi takip edilmeli,hesabını kapatmadan otelden ayrılmasını

engelleyecek tedbirler alınmalıdır.


ELEKTRONİK HESAP TAKİBİ


Sayılarla ilgili işlemler, bilgisayarların en uygun olduğu uygulamaların başında gelmektedir.
Hesapların organizasyonu işi, birçok otel kuruluşunda bilgisayar kullanımının en büyük
kısmını oluşturmaktadır.*Gerçekten de, bir işin devam edebilmesi için, nakit akışının büyük
önem arz ettiği bir ortamda, hesapların yürütülebilmesi ve sonuçların çabuk bir şekilde elde
edilmesi en küçük işletmeden en büyüğüne kadar, en önemli bir iş olarak görülmektedir.Günümüz
otellerindeki bilgisayar ağları sayesinde konuk hesapları her an ödenmeye hazır olarak takip
edilebilmektedir.Öyle ki bu donanımlar sadece hesap takibiyle kalmayıp aynı zamanda departmanlar
arası her türlü bilgi alışverişini ve otel idaresi için gerekli raporları anında sunabilmektedir.Yine
elektronik fon transfer terminalleri vasıtasıyla ödemeye yönelik sorunlarda ortadan kalmıştır.

ELEKTRONİK HESAP TAKİBİNDE BİLGİSAYAR SİSTEMİ
Genel olarak bilgisayar sistemlerini üç başlık altında incelemek mümkündür.Bunlar mikro
sistem, makro sistem ve main frame’ dir.
MİKRO SİSTEMLER

Kullanımı kolay, ucuz ve işgal ettiği alan azdır. Bu tip sistemlerde genel olarak ön büro ve

arka büroda bulunan iki bilgisayar network ile birbirine bağlanarak veriler



*BRUCE BRAHAM, OTEL VE MUTFAK ENDÜSTRİSİNDE BİLGİAYAR SİSTEMLERİ, AJANS TÜRK MATBACILIK, ANKARA-1995,SYF:146

işlenmektedir.Büyük sistemlerdeki gibi ilgili departmanlarda bilgisayar terminali

olmadığından bilgi almak ve hesapların izlenmesi daha zor olmaktaydı; ancak günümüzün en gözde

mesleği olan bilgisayar programcılığının yaygınlaşması sayesinde yapılan amatör veya profesyonel

programlarla artık bu sistemlerle de verim almak mümkün olmuştur.

MAKRO SİSTEMLER

Makro sistemler bir ana bilgisayar ve birçok terminal satış noktası ile terminal bilgisayardan

oluşur.Yaygın olarak kullanılan sistemlerdir.Yaygınlaşmalarında ucuzlayan PC (Personel Computer-

Kişisel Bilgisayar) ve ek konfigürasyon fiyatları en önemli etkendir. Modüler olmaları sebebiyle

geliştirilmeleri (Upgrate) ve arıza durumunda değiştirilmeleri kolaydır. Büyük sistem (Main Frame)

üreticileri bile PC donanım (hardware) ve yazılımları (software) üretmeye ve internet ağları üzerinden

müşteri hizmetleri vermeye başladığından yazılım güncelleştirilmeleri (Update) yapmak da mümkün

hale gelmiştir. Bu Sistemlerin merkezlerinde otel kapasitelerine ve bağlanacak terminal sayısına göre

seçilen server (Sunucu) bilgisayar ile terminallerinde (Uç birimleri) yer yer PC’ler ile terminal satış

noktası adı verilen birimler bulunur. Server’ler aslında donanım ve yazlım olarak güçlendirilmiş

PC’lerdir. Terminal PC’ler minimum konfigürasyonla oluşturulur ve bulundukları yere göre

konfigürasyonu değişebilir. Örneğin ön bürodaki otel oda krokileri ile yer tahsisi yapan ve bunu server’a

ileten PC’nin geniş ve iyi çözünürlüklü bir grafik ekranı olmasına rağmen barda sadece basit bir terminal

PC’si olabilir. Terminal satış noktaları sırf bu maksatla geliştirilmiş ufak ileti noktalarıdır. POS (Point on

sale-Satış noktası) terminaller gibi çalışırlar. Otelin havuz, sauna, masaj salonu, spor kompleksi gibi

ünitelerindeki mal ve hizmet satışlarında sadece kimlik, satış bedeli ve zaman bilgilerini server’a

iletirler. Bu sistemin kurulu olduğu otellerde klavyeden bilgi girişini minimuma düşürmek için manyetik

kartlar kullanılmaktadır. Manyetik kartlar konuklara otele girişlerinde verilmekte olup konuk check- out

yapıncaya kadar bu kartlarla otelden istifade etmektedir. Oda kapıları bile bu kartlarla açılabildiği gibi

ön ödemeli plastik para uygulamaları da yapılabilmektedir.

Terminal satış noktaları ve terminal PC’lerden gelen tüm konuk ve satış bilgileri her an server’da

değerlendirilmekte muhasebe kayıtları denetlenebilmekte ve satış istatistikleri alınabilmektedir. Server

genelde muhasebede olmakla beraber muhasebe için ayrıca bir terminal PC kullanılmaktadır. Bu

bilgilerin güvenli muhafazası için bir gerekliliktir. Muhasebe kayıtlarıyla ilgilenen operatör server’dan

sadece konuk bilgilerine erişebilmekte ancak değiştirememektedir.

Terminal satış noktaları ve terminal PC seçiminde done satılan mal ve hizmet çeşitliliğidir. Tek

çeşit mal veya hizmet satan ünitelerde sadece terminal satış noktaları kullanılabilir. Ancak 80 çeşit

alkollü içkinin satıldığı bar işletmesinde terminal PC kullanmak yerinde olur. Burdaki terminal PC

server’a sadece konuk kimliği satış bedeli ve zamanı bilgilerini ilettiği halde bar işletmesi için aynı

zamanda bir stok kontrol hizmeti verir, satış istatistiklerine göre doğru alımların yapılmasına olanak
tanır.


MAİN FRAME’LER

Çok büyük ve oldukça pahalı sistemler olduklarından otelcilik sektöründe pek kullanılmazlar.

Ayrıca bakım ve edinim zorluklarından dolayı tercih edilmezler. Bu sistemlerin yerini bir çok PC’nin

birbirine bağlanmasıyla oluşturulan makro sistemler almıştır.


E . F. T. (ELEKTRONİK FON TRANSFERİ)

Otel ve kuruluşlarının geleneksel metotlarla işletilmelerinde değişmekte olan bir nokta da
nakit para tahsili ile ilgili işlerdir. Çeklerin karşılıklarının alınabilmesi için beklemek ve
günlerce önceden ödeme talep etme işlemleri artık sona ermiştir. *'Plastik Para'nın gelişiyle
müşteriler hesaplarını anında ödeyebilmektedirler. Bilgisayar çağı, büyük kağıt dağları
oluşturan resmi işlemleri ortadan kaldırmıştır. Bu kağıtların ülke içerisinde sağa sola
taşınması veya hesabın tahsil edildiği nokta ile kredi kartı firmaları arasındaki koşuşturmaca
ortadan kalkmıştır.Artık bunlar direk bağlantılarla yapılabilmektedir.Kredi veya borç
ödemelerinin yapılması olayında meydana gelen gelişmeler, EFTPOS terminallerinin
geliştirilmesi ile mümkün olabilmiştir. Bunlar, geleneksel metotlarda yer alan kartlar
vasıtasıyla para tahsil etmenin birçok riskini ortadan kaldırmıştır.Bir EFTPOS terminalinin
kullanımı oldukça basittir. Otele gelen bir müşteriye nasıl ödeme yapmak istediği sorulur.
Eğer cevap ödeme kartı veya kredi ise, resepsiyon memuru kartı terminalin kart
okuyucusundan 'süpürerek' geçirir. Bu sistem, günlük olarak, her an değişen bilgileri, -ana
bilgisayardan veya kontrol merkezinden sağlanan-geçersiz, kaybolan veya çalınan kartların
listesini tutar (bu liste günlük ve otomatik olarak ana bilgisayar tarafından her an girilebilen
bilgiler ile birlikte hazır olacaktır.). Eğer müşterinin kartı bu tür bir listede .geçiyorsa,
terminal ilgili mesajı görüntüleyecektir. Örneğin, 'KARTIN SÜRESİ GEÇMİŞ' gibi. Kartın
listede olmaması durumunda ise, -ki bu kartların büyük bir çoğunluğu için geçerli olacaktır-
Toplam fatura kasiyer tarafından hesaplanıp makineye girilir. Makineden çıkan onaylı slip
konuğa imzalatılır ve bir sureti verilir.Diğer suret anlaşmalı bankadan tahsil edilmek üzere
muhafaza edilir.Değişik prensipte EFTPOS sistemleri olmakla birlikte artık günümüzde
on-line sistemler kullanılmaktadır. On-line sistemlerinde, terminal ana bilgisayarla her işlem
yapılacağında, bağlantıya geçer. Ardından, paranın aktarılması için gerekli izni vererek,
kartlardan bu miktarları düşer.




*BRUCE BRAHAM, OTEL VE MUTFAK ENDÜSTRİSİNDE BİLGİAYAR SİSTEMLERİ, AJANS TÜRK MATBACILIK, ANKARA-1995,SYF:122

KAYNAKLAR

NEVZAT ERASLAN, ÖN BÜRO, ÖZGÜL TİPO OFSET MATBACILIK,ISPARTA-1999


BRUCE BRAHAM, OTEL VE MUTFAK ENDÜSTRİSİNDE BİLGİAYAR SİSTEMLERİ,

AJANS TÜRK MATBACILIK, ANKARA-1995

by.NaMe
19-05-2008, 01:27 AM
ORGAN NAKLİ
Vücutta görev yapamayacak kadar hasta ve hatta bedene zararlı
hale gelen bir organın bir yenisi ve sağlamı ile değiştirilmesi
hale gelen bir organın bir yenisi ve sağlamı ile değiştirilmesi düşüncesi
çok eski zamanlardan beri insanların ilgisini çekmiştir. Organ nakli,
en basit tanımıyla, vücutta görevini yapamayan bir organın yerine canlı bir vericiden veya ölüden alınan sağlam ve aynı görevi üslenecek bir organın nakledilmesi işlemidir. Organ nakli, günümüzde bir çok kronik organ hastalıklarında uygulanan rutin, geçerli ve ileri bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmektedir. Organ nakillerinde verici kaynağı canlı ve kadavra olarak ikiye ayrılmaktadır. Canlı kişilerden organ alınması, organ veren kişinin yaşamını riske sokmayacak çift organların birini almak ile mümkündür (böbrek, parça olarak karaciğer ve pankreas gibi.) Kadavradan organ alınması için ise vericinin beyin ölümü olmuş ve organlarının kullanılabilir olması için gerekli yasal izinin alınmış olması gerekir. Kadavradan organ alımındaki sorun birçok dünya ülkesinde tartışılan, çözüm yolları araştırılan bir sorundur. Ancak, ülkemizde bu sorun daha da önem taşımaktadır ve transplantasyonun önündeki en önemli engeldir. Avrupa Ülkelerinde organ vericilerinin %80’i kadavra, %20’si canlı kaynaklı iken Türkiye'de tam tersine organ vericilerinin %75‘i canlı, %25’si kadavra kaynaklıdır.Son yıllardaki yapılan organizasyonlar ile ülkemizde kadavra verici bulma oranı azda olsa artmıştır. Kadavra kaynaklı vericilerin kullanılabilmesi için en önemli çözüm yolu organ bağışının yaygınlaştırılmasıdır. ORGAN BAĞIŞI, bir kişinin hayatta iken serbest iradesi ile tıbben yaşamı sona erdikten sonra doku ve organlarının başka hastaların tedavisi için kullanılmasına izin vermesi ve bunu belgelendirmesidir.
Organ bekleyen hastaların sayısının her geçen gün arttığı ülkemizde toplumun organ nakli konusunda bilinçlenmesini sağlamak, bu konuda çalışmalar yapmak zorunlu hale gelmiştir. Ülkemizde Türk Nekroloji Derneğinin 1999 yılı sonu rakamlarına göre sadece böbrek bekleyen hastaların sayısı 23 000 'dır. Bugüne kadar çok sayıda hasta organ vericisi bulunamaması nedeniyle kaybedilmiştir.
Kadavradan organ alınabilmesi için tıbbi ölüm (beyin ölümü) olarak adlandırılan ölüm halinin gerçekleşmiş olması gerekir. Kanunca göre, tıbbi ölüm (beyin ölümü) hali; bilimin ülkedeki ulaştığı düzeydeki tüm imkanları, kuralları uygulamak suretiyle bir kardiyolog, bir nörolog, bir nöroşirürjiyen ve bir de anestezi ve re animasyon uzmanından oluşan 4 kişilik hekimler kurulunca oy birliği ile saptanır. Hasta, bu dört kişilik uzmanlar heyeti tarafından değerlendirilerek klinik ve laboratuar tüm incelemeleri tamamlandıktan sonra beyin ölümü kararı alınır. Bu kararı veren heyet, alıcının sürekli hekimi ve organ naklini yapacak ekipten tamamen farklı kişilerden oluşmaktadır. Böyle bir hastanın beyin sapı ölmüştür. Kendi solunumunu yapması mümkün değildir. Ancak marinaya bağlı olarak solunumu sürer ve artık geriye dönüşü yoktur. Bugüne kadar iyileşmiş bir beyin ölümü vakasına rastlanılmamıştır.
Organ alımı ameliyatı, ameliyathane koşullarında, cerrahi ekipler tarafından titizlikle yapılmakta, gizli dikiş ile cilt kapatılarak vericinin vücuduna saygı ile davranılmaktadır. Cenaze işlemlerinin çabuklaştırılması için gerekli tüm çabalar gösterilmektedir. Organ bağışının dini yönden herhangi bir sakıncası bulunmamaktadır.Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, 6/3/1980 tarih ve 396 sayılı kararı ile organ naklinin caiz olduğunu bildirmiştir. Bu kararla; organ bağışı insanın insana yapabileceği en büyük yardım olarak nitelendirilmekte ve “organınızı vereceğiniz kişi yaptığı iyilik ve fenalıklardan kendisi sorumludur” denilmektedir. Kuran’ı Kerim’de de “Kim bir insana hayat verirse onun sanki bütün insanlara hayat vermişçesine hayat kazanacağı” beyan olunmuştur (Maide Suresi, Ayet 32).
Organ alacak hastalar önce kan ve doku gruplarına göre daha sonrada tıbbi acili yet durumlarına göre belirlenir. Cins, ırk, din, zengin-fakir ayırımı yapılmaz.
18 Yaşından büyük ve akli dengesi yerinde olan herkes organlarının tamamını veya bir bölümünü bağışlayabilir. Bağışlanmış olan organın uygunluğu vericinin ölümünden sonra görevliler tarafından araştırılır.
Neden organ nakli?
Bazı hastalıklar bir insanin yaşamsal organlarının (böbrekler, kalp, akciğerler, karaciğer, pankreas veya bağırsaklar) bir veya birkaçının durmasına yani organ yetmezliğine yol açarlar. Eğer organın kendisi veya en azından fonksiyonu dışarıdan sağlanamazsa kişi ölür. Örnegin böbreklerin görevi - vücuttan fazla suyun ve atıkların uzaklaştırılması - renal diyaliz adi verilen bir teknikle sağlanabilir. Bu teknik hayat kurtarıcıdır ama uzun sürer ve diyaliz tedavisi gören bir hastayı tamamen sağlıklı durumda tutmak çoğu kez zordur. Bağırsak yetmezliği durumunda hasta suni besleme yoluyla hayatta tutulabilir ama bu da karmaşık bir tekniktir ve hastanın normal yaşamını oldukça etkiler. Günümüzde kalp, akciğerler veya karaciğerin görevlerini uzun süre yerine getirmenin tatminkar suni bir yolu yoktur.
Ana organlardan birinin yetersizliğinde birçok insan için tercih edilen tedavi organ naklidir. Böbrek, kalp, akciğer ve karaciğer yetmezliği olanlar için organ nakli programları yıllardır iyice yerleşmiştir ve artık çok basarili olmaktadır. Birçok kişi organ naklinden sonra 20 yıl yasamıştır ve artık çoğu en az beş yıl yasamaktadır. Yakın zamanlarda bağırsak ve pankreas nakli de yapılmaya başlanmıştır. Kornea ve kemik gibi dokularin nakli de iyice yerleşmiştir.
Organ nakli ameliyatlarının çoğunda ölmüş insanlardan alınan organlar kullanılır. Ancak sağlıklı insanlar böbreklerinin birini ve nadiren karaciğer, akciğer veya bağırsaklarının bir kısmini kendi sağlıklarını kabul edilemeyecek derecede tehlikeye sokmadan verebilirler.
Kimler organ verebilir?
Geçmişte en iyi nakil sonuçları vericinin dokuları alıcıyla yakın uyum içinde olduğunda sağlanmıştır. Yakın bir akrabanın (ebeveyn, kardeş, anne-bir veya baba-bir kardeş, birinci dereceden kuzen veya yeğen, dayı, hala, amca, teyze) akraba olmayan birine göre daha uyumlu bir verici olması muhtemeldir. Ancak son yıllardaki deneyimler böyle yakın akraba olmayanlardan yapılan nakillerin de çoğu kez ayni derecede basarili olabileceğini göstermiştir.
Günümüzde yakın kişisel ilişkisi olan herkes yani esler, hayat arkadaşları veya çok yakın arkadaşlar muhtemel verici olabilirler.


Nasıl verici olunabilir?
Organlarınızın birini veya bir kısmını hayat arkadaşınıza veya yakın bir arkadaşınıza vermeyi düşünüyorsanız birkaç konudan emin olmanız çok önemlidir:
* Organlarınızın alıcıya uygun olması gerekir.
* Kendi sağlığınız açısından alacağınız risk kabul edilebilir düzeyde olmalıdır.
* Verici olmanız için size maddi veya başka yollarla baskı yapılmamalıdır.
Bu son madde çok önemlidir. İnsanların özgürlüğünün kısıtlanmadığından emin olmak için kanun yakın akraba olmayan herkes arasında gerçekleşecek nakilleri gözden geçirmesini istemektedir.
Unutmayınız ki istediğiniz zaman fikrinizi değiştirmekte tamamen serbestsiniz.
Tıbbi kontroller
Verici olmak isteğinizi yakın ailenizle ve doktorunuzla konuştuktan sonra bir uzmanın uygunluğunuzu değerlendirmesi ve size işlemi açıklaması gerekecektir. Uygun olup olmadığınız bir dizi tıbbi test sonucunda belirlenecektir. İlk elde yapılacak olan testlerin sonucu organınızın alici için uygun olup olmadığının belirlenmesine yardımcı olacaktır. Uygun olmayan bir organla yapılan naklin basarisiz olma olasılığı yüksektir.
Organınız uygun olabilecek gibi görünüyorsa, kendi sağlığınızın da bu işlemden mümkün olduğunca az etkilenecek kadar iyi olması şarttır. Kan ve idrar tahlilleri, kalbiniz ve diğer organlarınızla ilgili testler yapılabilir. Ayrıca, örneğin, söz konusu organa giden kan damarlarının sağlıklı olduğunun kanıtlanması gibi başka özel testlere de gerek olabilir. Vericiye geçebilecek bir hastalığınızın olmaması da önemlidir.
Bağımsız değerlendirme
Alıcıdan sorumlu olmayan ve nakli yapacak ekibin bir üyesi olmayan bağımsız bir değerlendiriciyi görmeniz de istenecektir. Bu kişi olayı anladığınızdan emin olmak zorundadır ve size neden verici olmak istediğiniz gibi sorular sorarak verici olmak için herhangi bir baskı altında bulunmadığınızdan emin olmak isteyecektir. değerlendirici sizi herhangi bir baskıya karsı koruyacak olan bir rapor gönderecektir. değerlendirici, alıcıyla da konuşacaktır.
Riskler nelerdir?
Sizin için
Tüm test sonuçları tatminkâr çikarsa verici olmak için son kararınızı vermeden önce, aldığınız riskleri anlamanız gerekir. Genel olarak vericinin riski düşüktür, ancak verici olmak doktorunuzun açıklayacağı büyük bir ameliyatı gerektirecektir. Muhtemelen hastanede 8 - 10 gün kalmanız gerekecek ve sonra da tamamen iyileşmek için çoğu kez birkaç hafta veya aya ihtiyacınız olacaktır. Küçük veya büyük her ameliyatin az da olsa riski vardır.
Tek bir böbrekle veya daha az akciğer veya bağırsakla tamamen normal bir yasam sürebilirsiniz ve karaciğeriniz de kendisini tamir edecektir. Ancak uzun dönemde ameliyatin kendisiyle ilgili olarak veya örnegin tek kalan böbreginizde bir hastalik ortaya çikarsa sorunlar olusabilir.
Alici için
Tüm nakiller basarili degildir ve bazilarinin islevini yerine getirmeye baslamasi zaman alabilir. Alicinin ameliyatta veya ameliyat sonrası dönemde ölme riski az da olsa vardır. Bu sonuç siz ve alici için en kötü sonuçtur, ama göz önünde bulundurulması gerekir. Neyse ki çoğu canlı nakil basarilidir. Yine de hem alici hem de nakledilen organın iyileşmesi vakit alabilir ve ameliyattan sonra bir süre hastaya diyaliz veya yasam desteği gerekebilir.
Alici ilk dönemi atlattıktan sonra vücudunun yeni organı reddetmemesi için hayati boyunca özel ilaçlar almak zorunda kalacaktır. Bu ilaçların yan etkileri olabilir ve tüm bağışıklık sistemini etkilediklerinden alicinin enfeksiyon kapmasını kolaylaştırabilir, ama alıcıların büyük çoğunluğu tekrar normal yaşamlarına dönebilecektir.

by.NaMe
19-05-2008, 01:27 AM
GENETİK ALANDAKİ GELİŞMELER

İnsanlar,neden sonuç ilişkisini yorumlayacak düzeye geldiklerinde,ilk bilimsel düşünceye;doğan çocuğun ana ve babasına benzediğini söylediklerinde de,katılım üzerindeki ilk gözlemlere sahip olmuşlardır. Çocukların akrabalarına benzemesinin basit birrastlantıile açıklanamayacağı ta o zamanlar sezinlenmiştir.
Zararlı özelliklerin güçlenmemesi için çok eski çağlarda yakın akrabalar arasında
evlenmeler (ana,baba,kardeş,teyze,hala,dayı,bazen kuzenler) yasaklanmıştı. Daha
sonra evcilleştirilen hayvanların ekonomik özellikleri seçme suretiyle kuvvetlen-
miştir.Hatta köpeklerin ıslahı çok eski çağlarda başlamıştıEski bir Babil yazıtı(ki-
tabesi)beş döllük (generasyonluk)bir at secerisinde yele bir başın nasıl değiştiğini
göstermektedir.O zamanlar dahi ekilen tohumlarınen iyi bitkilerden seçilmesine özen göstermiştirHatta yapay tozlaşmanın getirdiği yararlar öğrenilmişti. Mısırlılar hurmadaki polenlerin oluşma ve tozlaşma tarihlerini not etmişlerdi. Eski Çinliler,daha iyi pirinç ırkları elde etmek için kontrollü tozlaşmalar yapmışlardır
. Fakat katılımının bilimsel açıklamasına ancak yüzyılımızın başlangıcın-
da adım atılmıştır.Biz,yüzyılımıza gelinceye kadar bu konuda yapılan araştırma
ve kurguları kısaca gözden geçirelim.
Katılım üzerindeki ilk kurgular ve varsayımlar ve Yunan filozoflarından
gelmiştir.İleri sürdükleri fikirleri bugünkü bilgilerimizin ışığa altında görünmesine karşın,katılımın gizli güçlerin değil de,belirli mekanik düzeneklerin etkisi altında
yürütüldüğünü ileri süren ilk fikirler olduğu için tarihsel önemi vardir.
Pitagor(pytagoras):İSA`dan önce 500 yıllarında yaşamıştır .Çocukların
babalarına benzemelerine şöyle açıklamıştır . Eşeysel çiftlenme sırasında vücudun
değişik bölgelerinden süzülerek gelen ıslak bir buhar ,eşeysel organlarda yoğunla-
şaraktohumu meydana getirir ve buradan da dişinin eşeysel organlarına iletilir. Bu
yoğunlaşmış buhar,vücudun tüm parçalarını yeniden meydana getirme özelliğinde
dir.embiriyo içerisinde bu kısımlar yeniden meydana getirilir.Anaya benzerliği ise
ana vücudu içerisinde gelişmesine bağlanmıştı.

by.NaMe
19-05-2008, 01:27 AM
MERKEZİ SİNİR SİSTEMİ


Merkezi Sinir Sistemi, kafatası boşluğunda ve omurga içinde yer alan tüm beyin (ansefai) ve omurilikten oluşmuştur. Tüm beyin ve omurililik ile birlikte bir eksen oluşturur. İkisi de çok uzun uzantıları olan ve nöron adını alan sinir hücreleriyle destek doku olan nörogli hücrelerinden yapılır. Toplam ağırlıkları 1,5 kilogramdır. Merkezi sinir sisteminde, beyin sapından çıkan oniki kafa siniri bulunmaktadır. Ayrıca otuz bir çift omurilik siniri de vardır. Bu sinirler vücudun dışarıyla ilişkisini sağlayan sinirlerdir. Yani hareket ve duyum sinirlerimizdir.



Oniki kafa sinirlerimiz şunlardır:


• 1) Koklama Siniri
• 2) Görme Siniri
• 3) Göz Hareket Siniri
• 4) Troklea Siniri
• 5) Üçüz Sinir
• 6) Göz Dış Hareket Siniri
• 7) Yüz Siniri
• 8) İşitme Siniri
• 9) Dil-Yutak Siniri
• 10) Akciğer-Mide Siniri
• 11) Omurga Siniri
• 12) Dilaltı Siniri





l)BEYİN


a)Beynin İşlevleri


Eskiden düşünce ve duyguların merkezinin kalp olduğu sanılırdı. Oysa bugün bilincin, içgüdülerin ve deneyimle kazanılan bilgilerin beyinde oluşup biçimlendiğini biliyoruz. Sinir sisteminin en önemli parçası olan beyin, vücudun bütün hareketlerini ve tepkilerini yönettiği gibi duyguların,belleğin ve kişiliğin de merkezidir.

b)Beynin Yapısı ve Anatomisi


Basit yapılı hayvanların beyni kalınlaşarak kordon biçimini almış tek bir sinir lifinden oluşur. Genel kural olarak, gelişmiş hayvanların beyni basit yapılı hayvanlarınkinden, iri yapılı hayvanların beyni de küçük hayvanlarınkinden daha büyük ve karmaşıktır. Ama beyin büyüklüğünün zekayla hiçbir bağlantısı yoktur. İnsanlarda yetişkinlerin beyninin çocuklarınkinden, erkeklerin beyninin kadınlarınkinden biraz daha büyük olması yalnızca yaş, vücut ağırlığı ve cinsiyet farkından kaynaklanır.

Yüzeyi, yani beyin kabuğu insanda öylesine kıvrımlıdır ki, bu görünümüyle iri bir cevizi andırır ve kıvrımları açılıp yayılacak olsa bir yastık yüzü kadar geniş bir alanı kaplar.

c)Asıl Beyin


İnsan beyninin en önemli bölümü olarak duygularımızı ve kişiliğimizi yönlendiren asıl beyin,beyin yarımküreleri denilen iki parçadan oluşur. İnsan vücudunun en gelişmiş organı olan beynin ağırlığı yaklaşık olarak ortalama 1350 gramdır. Beyin kabuğunda milyonlarca sinir hücresinin gövdeleri bir araya toplanmıştır; hücreler böyle toplu haldeyken kirli beyaz renkte gözüktüğü için bu dokuya bozmadde denir. Bozmaddenin hemen altında, beyin beyin kabuğundan vücudun her yanına ve beynin öbür bölümlerine uzanan sinir lifleri, yani aksonlar kümelenmiştir. Bu liflerin dışı beyaz bir beyaz bir kılıfla sarılı olduğu için bozmaddeden daha açık bir renkte gözüken bu dokuya da akmadde denir. Meninks denilen beyin zarları içten dışarıya doğru sırasıyla pia mater, araknoid ve dura mater adlarını alırlar.

Pia mater; beyin hücrelerini besleyen kan damarlarıyla örtülüdür ve beynin tüm girinti ve çıkıntılarını örten tabakadır. Bu zar ile orta tabaka araknoid arasında beyin-omurilik sıvısı(B.O.S.) bulunmaktadır. Dura mater ise en dıştaki zardır.

Beynin içinde, tam ortasına rastlayan, karıncık denilen dört adet boşluk vardır. İki yan karıncık üçüncü karıncığa, o da dördüncü karıncığa açılır. Buradaki tüm boşlukların içi de beyin-omurilik sıvısı ile kaplıdır. Su gibi duru ve renksiz olan beyin-omurilik sıvısı beyin karıncıklarında üretilir ve beyin yarımkürelerinin çevrelerini kuşatıp, omuriliğin iç kanalından akarak beyni ve omuriliği dışardan alınabilecek herangi bir darbe, sürtünme yada farklı bir fiziksel tehdite karşı koruyan bir tampon işlevi görür.

d)Beyin ve Duyu Organları


Beyin, duyu organları aracılığıyla bütün vücuttan bilgi alır; yani iç ve dış ortamdaki değişiklikleri duyular aracılığıyla algılar. bu sürece duyumsama denir. Deri, kaslar, gözler, kulaklar, burun ve öbür duy organlarından gelen bilgiler duyu sinirleri aracılığıyla sürekli olarak beyne iletilir. Beyin de aldığı bu bilgileri değerlendirerek, hareket sinirleri aracılığıyla kaslara gerekli emirleri gönderir.

Beyin kabuğunda, vücudun değişik bölümlerindeki hareket ve duyu sinirlerini denetleyen ayrı ayrı alanlar vardır. Örneğin ellerin hareketi ve duyusal algılaması beyin kabuğundaki ayrı bir alandan, bacaklarınki başka bir alandan denetlenir. İşitme ve görme alanları da ayrıdır. Bu alanların büyüklüğü, denetiminden sorumlu olduğu hareketin ya da duynun hızına ve karmaşıklığına bağlıdır. Örneğin ellerin yapabildiği hareketler çok karmaşık ve hızlıdır; dolayısıyla, beyin kabuğunun el hareketlerini yöneten alanı geniştir ve çok sayıda nöronu içerir. Oysa hareketleri daha yavaş ve kısıtlı olan ayak bileği ile ayağı denetleyen alan daha küçüktür. Duyular için de aynı şey geçerlidir. Ellerin parmak uçları çok duyarlı olduğundan, nesnelerin biçimini ve öbür özelliklerini algılamak için elimizle dokunuruz. Bu bilgi sinirler aracılığıyla beyin kabuğundaki ilgili alana ulaşır. Ayak parmakları bu kadar duyarlı olmadığı için, topladığı bilgileri daha küçük bir alana gönderir. Beyinden vücuda dağılan sinirler soğanilikte çaprazlanarak yön değiştirdiği için, beynin sol yarımküresi vücudun sağ yanını, sağ yarımküresi de sol yanını denetler.

İnsanın bilinci ve çevresinde olup bitenleri anlaması, büyük ölçüde beyin kabuğunun sorumluluğunda olan çok karmaşık bir süreçtir. Gözümüzle bakar, ama beynimizle görür ve anlarız. Aynı şekilde, kulağımızla dinler, ama beynimizle işitiriz.



e)Beyincik


Beyincik, kafatası içinde, beyinin arka alt tarafında yer alan sinir kütlesidir. Arka Beyin de denir. Beynin ikinci büyük bölümüdür, daha az kıvrımlı iki parçadan oluşur. Beyinciğin yüzeyi gri, içi ise daha çok beyaz ve yer yer gri hücrelerden oluşur. En önemli görevi vücudun dengesini sağlamaktır. Bunu yaparken gözlerden ve denge organlarından, ya da iç kulaktaki yarım daire kanallarından destek alır. Bu organlardan çıkan uyarılar beyinciği çevrenin o anki durumuna göre olmamız gereken duruma ayarlar. Buna karşılık beyincik de vücudu dengede tutacak kasları kasılı tutar. Gözler kapalıyken iş yapmak güçleşir, denge kaybolabilir. Beyincik kas etkinliğini dnentlemekle beyne yardımcı olarak çalışır. Beyinciğin birkaç önemli görevi vücudun kas gerilimini sağlamaktır. Beyinciğin yardımı olmazsa beyinden gelen dürtüler düzensiz vücut hareketlerine neden olurdu. Beyincik kaslara giden uyarıları daha da kuvvetlendirir ve kas gerilimini sürdürür. Beyincik bir kas kasılmasını başlatamaz, fakat kasların kısmi kasılma durumda kalmalarını sağlayabilir. Vücut kaslarının gergin durarak vücudun ayakta kalmasının sağlanması bilgimiz dışında olmaktadır, çünkü beyincik bilinç düzeyi altında hareket etmektedir. Beyincik zedelendiğinde kas hareketlerinde ya da duyularda bir bozukluk olmayabilir, fakat denge bozukluğu ve hareketlerde uyumsuzluk ortaya çıkar.

Yaşadıkları sürece insanlardan daha çok dengeye gereksinme duyan balıklar ve kuşların beyinciği insanlarınkine kıyasla çok daha gelişmiş bir yapıya sahiptir. Beyincik içine yayılmış olan sinirler dallı-budaklı bir ağaç görünümündedir, bu yüzden beyincik kesiti hayat ağacı görünümündedir.

f)Beyin Sapı


Beyin yarımkürelerini ve beyinciği omuriliğe bağlayan bölüme beyin sapı denir. Varol köprüsü ve soğanilik gibi iki temel bölümden oluşan beyin sapı, iç organlar ile beyin arasındaki bağlantıyı sağladığından beynin çok önemli bir bölümüdür. Refleks hareketlerin, kalp atımlarının ve solunum hızının denetiminden beyin sapı sorumludur. Hem beyinden baş ve boyun kaslarına (örneğin çiğnemeyi, yutkunmayı ve konuşmayı sağlayan kaslar), hem de görme, işitme ve koklama duyularından beyne giden kafatası sinirleri de beyin sapından geçer.

Bir yazıyı okurken gözlerimiz sözcüklerin üzerine odaklanır ve beynimiz ne gördüğümüzü algılar. Göz kaslarımız sözcük sözcük, satır satır bütün sayfayı tarayacak biçimde gözlerimizi hareket ettirir. Daha önce gördüğümüz her sözcüğü tanırız ve belleğimiz o sözcüğün ne anlama geldiğini bize söyler. Sözcükleri tanıyan, beynin konuşma merkezidir. Sözcükleri yüksek sesle okuyacak olursak, konuşma merkezi her sözcüğün nasıl seslendirileceğini gırtlak ve dil kaslarımıza bildirir. Sözcükleri yazmak istediğimizde de beynimiz her harfi yazmak için el kaslarımızın nasıl kasılması gerektiğini söyler. Bütün bunlar biz farkına varmadan gerçekleşir; çünkü beyin bunları otomatik olarak yapmayı öğrenmiştir.

g)Hayvanlarda Beyin

Hayvanlar da koşar, sıçrar ve yüzerken hareketlerini büyük bir ustalıkla denetleyebilirler. Ama bir tavşanın ya da köpeğin beyni insan beyninden oldukça farklıdır. Bu hayvanlarda da asıl beyin, soğanilik ve beyincik vardır; yalnız tavşanın beyin kabuğu hiç kıvrımsız, köpeğinki ise insandakinden daha az kıvrımlıdır. Buna karşılık, tavşanlarda ve köpeklerde koku duyusu çok önemli olduğundan bu hayvanların beynindeki koku lopu insanınkinden daha fazla gelişmiştir.

h)Beyin-Hormon İlişkisi


Kişilik ve zekayı yaratan düşünce ve duyguların merkezi olan beyin, aynı zamanda büyümeyi ve hücrelerdeki kimyasal tepkimelerden çoğunu düzenleyen hormonların yapımını da yönetir. Bu hormonların bir bölümü, beyin tabanına bir bezelye tanesi gibi asılı duran hipofiz bezince salgılanır ve gene beyin tabanındaki hipotalamus bölgesince denetlenir. Hipotalamus ayrıca kalp, akciğerler, bağırsak ve böbrek sinirlerini de yöneten önemli bir merkezdir.


ll)OMURİLİK


a)Omuriliğin Yapısı


Merkezi sinir sisteminin son organı omuriliktir. Merkezi sinir sisteminin omurga kanalı içinde yer alan, kabaca silindir biçimli bölümüdür. İnsanda omurilik soğanından başlar ve ikince bel omuruna dek uzanır. 40 - 45 cm uzunluğundadır. Üçüncü boyun omuru ile ikinci sırt omuru ve onuncu sırt omuruyla ikinci sırt omuru arasında kalınlaşır. Aşağıya doğru incelerek uzayan omurilik koni biçimini alır. Beyin-Omurilik Sıvısı ve meninks zarıyla çevrilidir. İki yanından 31 çift omurilik siniri çıkar. Kesiti alındığında iki bölümden oluştuğu açıkça belli olur.
Bozmadde, omuriliğin ortasında bulunur ve nöronların gövde kısımlarından oluşur. Ön bölümünde hareket, arkada duyu hücreleri vardır. Akmadde, bozmaddeyi çepeçevre saran ve uyarı taşıyan sinir demetlerinden oluşur.

b)Omuriliğin Görevleri


Omuriliğin görevlerinden biri, 31 çift sinir aracılığıyla duyumsal uyarıları taşımaktır. İstemli hareketlerde çevreden uyarıları alan, yorumlayan ve omuriliğin önköklerinin gri hücrelerine yanıtlayan beyindir. Refleksli eylemlerde ise beynin bir görevi yoktur. İkinci görevi refleks eylemlerinin merkezi olma olan omurilik, uyarıyı arka köklerle alır ve önkökler aracılığıyla doğrudan kaslara iletir.

c)Refleks Hareketler
Çevrel sinir sistemi, sinir hücrelerinden oluşan karmaşık sinir ağı aracılığıyla merkezi sinir sistemine sürekli bir bilgi akışı sağlar. Böylece beyin ya da omurilik kaslara komutlar göndererek vücudun hareketlerini denetler. Sinir sisteminin işleyişini yansıtan en basit örnek yanda yansıtılmıştır. Parmağınıza bir diken battığında, derideki duyu sinirleri bunu saptayarak omuriliğe ve ağrı duyumunun algılanacağı beyne gönderir. Daha siz parmağınızdaki ağrıyı duymadan, beyin hemen elinizi çekmeniz için gerekli komutu kol kasına göndermiş ve vücudun daha fazla zarar görmesini engellemiştir. Sinirlerin ileti hızı çok yüksek olduğu için bütün bu olup bitenler bir saniyeden daha kısa sürede sona erer.

Bir sandalyeye rahatça oturup bacak bacak üstüne atar ve dizkapağının hemen altına sertçe vurursanız bacağınız ileriye doğru fırlar. Bu reflekste de baldır kaslarındaki duyu sinirleri kaslara hafif bir basınç uygulandığını omuriliğe iletir; omurilik ise bu basınca dayanabilmesi için kasların kasılması gerektiğini bildirir. Beynin denetiminden geçmeksizin doğrudan omuriliğin komutlarıyla gerçekleşen bu tip reflekslere omurilik refleksi denir. Dizkapağı refleksinin sınanması, özellikle omuriliğin işleyişi konusunda bilgi veren önemli bir tanı yöntemidir.


lll)MERKEZİ SİNİR SİSTEMİ HASTALIKLARI


Sinir sistemindeki, özellikle beyindeki bazı bozukluklar insanın düşünce ve davranışlarını etkiler. Beyindeki üst düzey işlevlerin aksamasına yol açarak kişinin ruhsal yapısında beklenmedik değişikliklere yol açan rahatsızlıklara ruh hastalıkları denir.

Sinir hücrelerinin çoğunda, vücut hücreleri gibi kendini yenileme ve onarma özelliği yoktur. Bu yüzden özellikle beyin ve omurilikteki sinir dokusunun örselenmesi çoğu zaman kalıcıdır.

Yaygın skleroz denen hastalıkta, sinir liflerini saran miyelin kılıfı sertleştiği için içerideki life basınç yaparak örselenmesine neden olur. Bu durumda hasta güçsüz,uyuşuk ve "hissiz"dir; ya da her yanına iğneler batıyormuş gibi hisseder ve durumu giderek ağırlaşır. Bazen bütün kasları denetimden çıktığı için yürümesi, konuşması, hatta yemek yemesi bile iyice güçleşir. Bu hastalığın şu anda tedavi araştırmaları sonuçsuzdur.

Sinir dokusu yozlaşması denen ve daha seyrek rastlanan bir grup hastalıkta da sinir hücreleri işlevlerini yitirerek ölmeye başlar. Hasta önceleri denetleyemediği istemdışı hareketlerle sarsılır ve sonunda bütün zihinsel etkinliklerini yitirir. Yani bitkisel hayata girmiştir. Her ikisi de kalıtsal hastalıklar olan Friedreich Ataksisi ile Huntington Koresi bu gruptandır.

Parkinson hastalığında, mesajların sinapstan atlamasını sağlayan kimyasal ileticiler görevlerini yerine getiremedikleri için, vücudun bazı bölümlerinde denetlenemeyen titremeler ya da sarsılmalar görülür. Özellikle baş ve kollarda görülen bu titremeler ilaç tedavisiyle bastırılarak hastanın yaşamı kolaylaştırılabilir.

Omurilik Felci, omuriliğe dışardan gelen ağır bir darbe sonucu omuriliğin zedelenerek ya da kırılarak hastanın boyundan aşağısının felç olduğu hastalıktır. Bu hastalığa yakalanan hastaların %90'ı trafik kazası sonrasında bilinçsiz kişilerce yapılan ilk yardım nedeniyle şu anda sandalyeye bağlılar.

En ağır ruh hastalıklarından biri olan şizofreni psikoz grubundandır. Bu hastalıkta kişinin dış dünyayla bütün ilişkisi kopmuştur. Bu yüzden şizofrenler çevrelerinde olup bitenlerle hiç ilgilenmezler, olaylara normal tepki göstermezler, kimseyle konuşmazlar ve genellikle kendi içlerine kapanarak gerçek ile düşsel olanın birbirine karıştığı yarı düş dünyasında yaşarlar.

Beyin ve sinir sistemiyle ilgili hastalıklar nörolojinin konusudur. Bu alanda uzmanlaşmış bir doktor (nörolog), basit birkaç testle sinir sisteminin işleyişine ilişkin pek çok bilgi edinebilir. Örneğin deriye dokunarak duyarlı olup olmadığını araştırır; göze ışık tutarak ya da dizkapağının altına vurarak refleks hareketleri inceler; hastanın, gözlerini kapatıp tek ayağı üzerinde düşmeden durmasını isteyip denge duyusunu denetler. Bu basit testler bile, son derece karmaşık olan sinir sistemindeki bozukluklar konusunda çok değerli ipuçları verebilir.

by.NaMe
19-05-2008, 01:27 AM
Göz düşünen canlı insanın en önemli organlarından biridir. İnsan algılamasının yaklaşık yüzde 80'i gözler tarafından sağlanır. Bu inanılmaz organın özellikleri hayret vericidir. Bütün vücuttaki duyu algılayıcılarının yüzde 70'i gözün retina tabakasında yer alır. Kıyaslayacak olursak Sony'nin 1999 yılı itibariyle en gelişmiş dijital kamerasında 1.300.000 görüntü algılama noktasıyla işlev görürken insan gözü yaklaşık 120.000.000 renksiz algılama ve 6.500.000 renkli algılama hücresiyle 1 fotonluk hassasiyetle çalışabilmektedir.
Göz kafatasında orbita adı verilen bir kemik yuvaya yerleşmiştir. Etrafı yumuşak yağ dokusuyla sarılıdır. Üzerine yapışan 6 adet kas göz hareketlerini sağlar. İnsan gözündeki bazı önemli yapılar kornea, iris, pupil, ön kamara, lens, vitreus, retina ve göz siniridir.

Kornea
Gözün en dış tarafında yer alan saydam tabakadır. Gözümüze toz kaçtığında acıyan, cama benzeyen, kontakt lensleri üzerine yerleştirdiğimiz kısımdır. Yaklaşık yarım milimetre kalınlığında ve 12 mm çapındadır. Saydam bir küre kesitine benzer. Gözün gelen ışınları en fazla kıran bölümüdür. Dolayısıyla gözün odaklama işlevinde, yani net görmede en büyük pay korneaya aittir. Korneanın yapısında en ufak bir değişiklik gözün odaklama işlevinde önemli bir fark yaratır. Bu nedenle kırma kusurlarını tedavi etme amacıyla geliştirilmiş olan refraktif cerrahi genellikle korneada şekil değişiklikleri yaparak kırma kusurlarını çözer. Kornea temel olarak 3 katmandan oluşur. Bu katmanlar dıştan içe epitel, stroma ve endoteldir. Epitelin kendini yenileme yeteneği vardır. Herhangi bir hasar sonrası epitel hücreleri üreyerek hasarın büyüklüğüne göre birkaç gün içinde hasarı kapatırlar. Bu katmanın bir özelliği de acıyı algılamamızı sağlayan sinir uçlarını içermesidir. Stroma katmanı toplam kornea kalınlığının %90'ını oluşturur. Büyük kısmı kollajen liflerden meydana gelir. Korneanın sağlamlığını sağlayan katmandır. Endotel ise tek sıra hücreden oluşmuş en içteki katmandır. Ana görevi stromadaki fazla sıvıyı alıp korneanın şişmesini engelleyerek saydam kalmasını sağlamaktır.
İris ve Pupil (Gözbebeği)
İris gözün rengini veren renkli tabakadır. Mavi, yeşil, kahverengi, ela gibi renklerde olabilir. Asıl görevi içerdiği kaslarla fotoğraf makinasındaki diyafram gibi hareket ederek gözbebeğinin (pupil) büyüklüğünü ayarlamaktır. Gözbebeği irisin merkezindeki siyah bir daire gibi gözüken boşluktur. Göze giren ışık miktarı gözbebeğinin büyüklüğüyle ayarlanır. Aydınlık ortamlarda küçülür. Böylece göze az ışık girer. Karanlıkta ise genişlemesiyle gözün arka kısmına daha çok ışık ulaşır.
Ön Kamara
Kornea ve iris arasındaki boşluktur. İçi şeffaf su gibi bir sıvıyla doludur. Bu sıvı devamlı göz tarafından üretilir ve vücuttan atılır.
Lens (Mercek)
Gözbebeğinin arkasında yer alan şeffaf yapıdır. Temel fonksiyonu odaklama için ince ayar yapmaktır. Bu fonksiyonu şişkinleşip incelerek yapısını değiştirerek gerçekleştirir. Yakına bakışta bombeleşerek okuma gibi işlevlerin yapılmasını sağlar.
Vitreus
Göz küresinin içini (göz merceğinin arkasını) dolduran jel gibi bir maddedir. Çok fonksiyonlu saydam bir yastık gibi düşünülebilir. Işık vitreustan geçerek retina tabakasına ulaşır.
Retina
Gözün iç duvarını kaplayan ince bir tabakadır. Fotoğraf makinasının filmi gibi gelen ışınların odaklandığı yerdir. Temel görevi üstünde odaklaşan görüntüyü elektriksel sinyallere çevirip göz siniri vasıtasıyla beyne iletmektir.
Göz Siniri
Göz küresinin arka tarafında yer alır. 1 milyon sinir lifinden (ileti kablosundan) oluşur. Görüntüleri beyne iletir.
GÖRME FONKSİYONU
Göz bir fotoğraf makinasına benzer şekilde fonksiyon görür. Cisimlerden gelen ışık önce en dıştaki saydam kornea tabakasına gelir. Kornea gözün kırıcı gücünün yaklaşık %70'ine sahiptir. Gelen ışınları kırarak gözbebeğine gönderir. Buradan geçen ışınlar göz merceği tarafından tekrar kırılırlar. Mercek ışınları retinaya odaklayacak şekilde ince ayar yapar. Bu ayar merceğin incelip bombeleşerek kırma gücünü değiştirmesi sayesindedir ve buna gözün uyum yapması (akomodasyon) adı verilir. Uyum yapmayan genç bir gözde lensin kırma gücü 20 dioptrinin altındayken maksimum uyumla 30 dioptrinin üzerine çıkabilir ki bu gözün toplam kırma gücünde yaklaşık 8.5 dioptrilik artışa karşılıktır. Bu sayede göz yakını da uzağı da net görebilir. Işınlar mercekte kırıldıktan sonra göz küresinin arka kısmının içini dolduran vitreus ismindeki jöleye benzer maddeden geçerek retina tabakasında odaklaşırlar.
Gözün iç duvarını yapan retina, fotoğraf filmi gibi görev görür. Gelen ışınlar retina tarafından elektrik enerjisine çevrilip göz siniri tarafından beyne iletilirler ve beyin tarafından değerlendirilerek görüntü olarak algılanırlar

by.NaMe
19-05-2008, 01:27 AM
BÜYÜME DÜZENLEYİCİLERİN GURUPLANDIRILMASI, GENEL ÖZELLİKLERİ VE ETKİ ŞEKİLLERİ
Doğal BGD’ler yukarıda da kısmen anlatıldığı üzere 5 gurupta incelenebilir. Bunlar;
1. Oksinler
2. Sitokininler
3. Gibberellinler
4. Dorminler (Absissik Asit)
5. Etilen gurubudur (Fırat, 1998; Kaşka ve Küden, 1992; Westwood, 1993; Burak, 1995).
Bunlardan oksinler, sitokininler ve gibberellinler teşvik ediciler; dorminler ve etilen ise engelleyiciler olarak guruplandırılabilir (Fırat, 1998).
2.1. Oksinler
Asıl doğal oksinler, İndole 3-asetik asit (IAA) diğer iki doğal oksin ise 4- chloro- indole asetik asit ve fenil asetik asittir. Sentetik oksinler ise NAA, BNOA, NAAm, IBA, 3-CPA, 2,4-D, 2,4,5-T ve 2,4,5-TP den ibarettir (Westwood, 1993).
Oksinler bitkilerin büyüme gösteren uç kısımlarında (kök, tomurcuk, yaprak vs.) en yüksek konsantrasyona ulaşmaktadır. Oksinlerin uzamayı hızlandırması, hücre büyüme ve bölünmesini artırmasının bir sonucudur. Hücre büyümesini artırması oksinin hücrenin ozmotik sisteminde oluşturduğu bazı değişikliklerden kaynaklanmaktadır. Bu konudaki görüşlere göre oksin;
1. Hücrede osmozu artırması,
2. Hücrenin suya karşı geçirgenliğini yükseltmesi,
3. Hücre çeperi basıncında düşmeye neden olması,
4. Hücre çeperi sentezinde artış oluşturması,
5. Hücre çeperi esnekliğini ve genişliğini artıran spesifik RNA ve protein yapısındaki enzimlerin sentezini artırması yollarıyla hücre büyümesinde etkili olmaktadır (Seçer, 1989).
Oksinler kambiyumda hücre bölünmesini artırma yoluyla sekonder kalınlaşma açısından önem taşırlar. Ayrıca ek köklerin oluşumunu sağlayan hücre bölünmeleri IAA tarafından artırılmaktadır. Bu nedenle IAA’lar veya benzer etkiyi gösteren sentetik oksinler çeliklerin köklendirilmesinde kullanılmaktadır. Doku kültürlerinde de IAA gibi hücre bölünmesini artırıcı maddelerden yararlanılabilmektedir.
Ayrıca oksinler diğer BGD’lerle birlikte de etkili olabilmektedirler. Mesela oksinler TIBA ile birlikte kalsiyum ve diğer bazı maddelerin taşınmasına müdahale ederler (Westwood, 1993). Bazı meyvelerde gelişimin ilk dönemlerinin yüksek oksin miktarı ile ilgili olduğu, ayrıca oksinlerin gibberellinlerle birlikte iletim demetleri gelişimini artırarak meyveye asimilat taşınmasını hızlandırdıkları vurgulanmaktadır. Meyve oluşumu sırasında solunum artmakta enzim aktivitesi ve su alımı yükselmektedir. Bu olayların da oksinlerin etkisiyle ortaya çıktığı sanılmaktadır.
Sap ekseninde madde akımının artışı sitokininler yanında özellikle oksinlerin etkisi altındadır. Polenlerinde diğer BGD’ler yanında oksinlerce zengin oldukları, meyve dökümünün, yapraklarda yaşlanmanın ve dökülmenin de oksinler tarafından kontrol edildiği ve önlendiği bilinmektedir (Seçer, 1989).
Bitkilerde yüksek oksin konsantrasyonu nedeniyle uç kısımlarda büyümenin baskın olması “apikal dormansi” yi oluşturur. Böylelikle yan tomurcukların sürmesi baskı altında tutulmaktadır. Oksinler ışığa duyarlı olup ışıkta inaktive edilmeleri sonucu hücre büyümesini yavaşlatırlar ve fototropizm olarak bilinen bitkilerin tek taraflı ışıklandırılmalarında ışığa doğru yönelme olayına neden olurlar (Westwood,1993).
Diğer yandan oksinler domates, elma, hıyar gibi bir çok bitkide “partenokarpi”yi yani dölleme olmaksızın meyve oluşumunu gerçekleştirmektedirler. Ayrıca çeşitli literatürlerde oksinin bitkilerde bor elementi eksikliği gösteren dokularda birikerek nekrozlara neden olduğundan ve oksin metabolizması ile bor eksikliği arasında yakın bir ilişkinin bulunduğundan söz etmektedirler (Seçer, 1989).
2.2. Gibberellinler
İlk defa Japonya’da Gibberella fujikuroi mantarlarından izole edilmişlerdir. Bu mantarın çeltikte aşırı boy uzamasına neden olmasıyla fark edilmiştir (Seçer, 1989). Bugün söz konusu mantarlardan ve yüksek bitkilerden elde edilebilmektedir. A1-A4, A7, A9-A16, A24 ve A25 mantarlardan; A1-A9, A13, A17, A23 ve A26-A29 ise yüksek bitkilerden izole edilmiştir. GA3 ve GA4+7 olgunlaşmamış elma çekirdeklerinden ve üzümden, GA3 partenokarpik elmadan, GA1 ve GA3 fındık çekirdeklerinden ve GA32 kayısı ve şeftaliden elde edilmiştir. Ayrıca GA45 Pyrus cummunis armutlarının çekirdeklerinde bulunmuştur. Bugün bilinen GA serileri 60’a varmaktadır. Bunların 50’ den fazlası bitki tohumlarında bulunmuştur (Westwood, 1993). Ancak ticari amaçla en yaygın kullanılan GA3’tür. Zira diğerlerinin izole edilmeleri zor ve masraflıdır. Bunun yanında gibberellinler çok sayıda genç yapraklardan, genç embriyolardan, meyvelerden ve köklerden elde edilebilirler (Güleryüz, 1982).
Gibberellinler de oksinler gibi hücre büyüme ve bölünmelerini artırarak boy uzamasını sağlarlar. Gibberellinlerce zengin bitkilerin boğum araları uzundur. Gibberellinler oksinlere göre ışığa daha az duyarlı olup, yüksek dozlardaki uygulamalarda daha az depresif etki gösterirler (Seçer, 1989).
Bitkilerde çiçek açmanın gün uzunluğu ve sıcaklık gibi bazı dış faktörlere bağımlı olduğu bilindiği halde bu olayla ilgili bitkideki fizyolojik olaylar tam olarak çözülememiştir. Çiçeklenmenin büyüme düzenleyicilerin yardımı ile idare edilmesi ekonomik yönden önemlidir. Gibberellin uygulamaları zaman zaman çiçeklenme için gerekli uzun gün ya da vernelizasyonun yerini alabildiği ve çiçek oluşumunu artırdığı bilinmektedir.
Gibberellinler de oksinler gibi meyve gelişiminin ilk safhasında etkili olup tüm meyve ile değil, organ gelişimi ile daha iyi bir ilişki gösteririler. Gelişen meyveye asimilat depolama olaylarında oksinler yanında gibberellinlerinde iletim demetleri gelişimini artırarak meyveye asimilat taşınımını artırdığı sanılmaktadır (Seçer, 1989).
Gibberellinlerin tohumların dinlenme veya uyku halini yani dormansiyi kırarak çimlenmeyi teşvik ettikleri bilinmektedir. Bitkisel organlardaki dormansinin sona ermesi gibberellin miktarındaki artış ile orantılı olmaktadır. Giberellinlerin oksinler gibi partenokarpik meyve oluşumunu artırdıkları hatta bazen daha etkin oldukları bilinmektedir (Westwood, 1993).
Patates yumrusu gibi vegetatif depo organları oluşumunun Absissik asit (ABA)/GA oranı tarafından kontrol edildiği yüksek oranın yumru oluşumunu artırıcı, düşük oranın ise kısıtlayıcı yönde etki yaptığı tespit edilmiştir. Bazı araştırmacılarda gibberellin uygulamasının yumru oluşumunu engellediğini, bunun sebebinin ise gibberellinlerin stolon sürgünlerinin boyuna uzamasını artırması olduğunu söylemektedirler (Seçer, 1989).
2.3. Sitokininler
Hücre bölünmesini artırarak, büyümenin düzenlenmesinde etkili olan maddeler sitokininlerdir. Yaklaşık bir düzine sitokinin vardır. Ancak bunların yapıları genellikle birbirine benzer. Bitkisel materyalden ilk izole edilen sitokinin mısırdan elde edilen zeatindir. Bilinen sitokininlerin en yaygın olanları; Zeatin, 2 ip, BA, PBA, Kinetin ve PBG'dir (Westwood, 1993).
Kinetin bu gurubun en uzun zamandan beri bilinen temsilcisidir (Seçer, 1989). Yaklaşık 40 yıl önce izole edilmiştir (Westwood, 1993). Kinetinin bitkinin kendisi tarafından sentezlenen bir madde olmadığı kabul edilmektedir. Ancak etkisi doğal sitokininlere benzemektedir (Seçer, 1989). Sitokininler bitkilerde yaygın olarak bulunmaktadır. Tüm meristematik dokularda dal ve özellikle kök uçlarında sentezledirler. Köklerin bitkilerde en önemli biosentez bölgeleri olduğu ve burada oluşturulan sitokininlerin yukarıya taşınıp, gelişen meyve ve tohumlarda biriktiği bilinmektedir. Sitokininlerin sentez merkezlerinden özellikle köklerden diğer bitkisel organlara taşınması bitki gelişmesi açısından önemlidir. Bunların ksilem kanallarıyla taşınmalarının transprasyondan önemli ölçüde etkilendiği, folem taşınımlarının ise oldukça az olduğu bildirilmektedir (Seçer, 1989).
Sitokininlerin hücre bölünmesini hızlandırdığı, nükleik asitleri düzenlediği, uçlarda baskınlık ve dallanmayı teşvik ettiği, tomurcuklanma başlamasını uyardığı, tohumların filizlenme şansını artırdığı, besinlerin taşınmasına ve metabolizmaya etki ettiği çiçeklerin, meyvelerin ve yaprakların yaşlanmasını ve dökülmesini önlediği, köklenmenin başlamasını engellediği tespit edilmiştir (Westwood, 1993).
Yukarıda kısmen söylendiği gibi sitokininlerin en önemli özelliklerinden birisi hücre bölünmesini artırmalarıdır. Ayrıca IAA ve gibberellinlerle birlikte hücre büyümesini de etkiler. Bitki yapraklarında yaşlanmayı geciktirmesinin başlıca sebebi, proteinlerin ve klorofilin parçalanmasını azaltmasıdır. Öte yandan yaprakta nükleazların ve proteazların oluşumunu engelleyerek protein yıkımını önledikleri ve bu yolla yaşlanmayı geciktirdikleri sanılmaktadır (Güleryüz, 1982).
2.4. Dorminler
Bitki gelişiminin düzenlenmesinde doğal büyüme düzenleyici maddelerin yanında aksi yönde etki eden engelleyici doğal maddelerde bulunmaktadır. Bunların en önemlisi Absissik Asit’tir. Büyüme ve gelişme ancak büyümeyi teşvik edicilerle ABA’nın uygun oranlarda bulunmaları ile belli boyutlara ulaşabilir (Seçer, 1989). Büyüme ve gelişme döneminde büyümeyi teşvik eden maddeler bitkide hakimken olgunlaşma veya büyümenin sonuna doğru absissik asit hakim duruma geçmekte ve büyüme kontrol altına alınmaktadır (Çimen, 1988).
Absissik asit bitkinin dinlenme fazına girişinden sorumlu bir düzenleyici olup, miktarı uyku halindeki tohum ve tomurcuklarda özellikle yüksektir. Sonbaharda ağaç tomurcuklarında gibberellinlerin miktarı azalırken absissik asit miktarı yüksektir. Kış soğuklarının azalması ve günlerin uzaması ile engelleyici madde miktarı azalırken gibberellinlerin düzeyi yükselir ve zamanla tomurcuklar sürmeye başlar (Seçer, 1989).
Absissik asit sentezi olgun yapraklarda gerçekleşir ve petiol üzerinden diğer kısımlara taşınır. Bu engelleyici maddenin taşınması genelde floem ile, bazı durumlarda ise ksilem ile olmaktadır. Meyve ve tanede olgunluğu hızlandırdığı bilinen absissik asidin domateste en yüksek miktarı gelişim döneminde veya az öncesinde saptanmıştır. Üzüm ve çilekte ABA miktarının olgunluğa kadar arttığı, pamuk meyvelerinde ise meyve dökümü esnasında iki kat arttığı belirlenmiştir. Buradan hareketle oksin, sitokinin ve gibberellinlerin meyvelerde gelişimin erken dönemlerini kontrol ettikleri, etilen ve absissik asidin ise geç evreleri ( olgunlaşma, ayrışma ve kopma olayları) düzenledikleri sanılmaktadır.
ABA’ in bir diğer fizyolojik özelliği su eksikliği çeken bitkilerde önemli miktarda artmasıdır. Bu artış, diğer faktörlerle birlikte stomaların kapanmasına neden olur. Bu şekilde transprasyon sınırlanır ve bitki solmaktan kurtulur. Yüksek sıcaklıklarda da (26 oC) tanelerde fazla miktarda ABA oluşumu gözlenmekte taneler çabuk olgunlaşmakta kısa dolum devresi nedeniyle düşük tane ağırlığı belirlenmektedir. Ayrıca azot eksikliğinde ABA sentezinin arttığı ve küçük tanelerin oluşumuna yol açtığı bilinmektedir (Seçer, 1989).
Son yıllarda ABA’nın membran permeabilitesini ve bu yolla madde alımını değiştirebildiğinden bahsedilmektedir. ABA oksin ve sitokininlerin aksine asimilatların ve mineral maddelerin meyveye girişini engeller. ABA’ in patates gibi bitkilerde yumru oluşumu üzerindeki pozitif etkisi, onun uzunluğuna büyümeyi engellemesi ile dolaylı olarak oluşmaktadır. Bazı araştırıcılar sürekli NO3 ve NH4 beslenmesi gibi yumru oluşumunu engelleyici etkilerin stolon üzerine ABA uygulaması ile ortadan kalktığını ortaya koymuşlardır.
Moleküler etki düzeyinde ABA’ in RNA’ların parçalanmasını sağlayan Ribonükleaz enziminin faaliyetini artırdığı ve protein sentezini durdurma özelliği gösterdiği bilinmektedir (Seçer, 1989).
2.5. Etilen
Basit bir bileşik olan etilen (C2H4) bitkinin kendisi tarafından üretilen gaz formunda yüksek etkili bir BGD olduğu 50 yıldan beri bilinmektedir (Westwood, 1993). Etilen tüm dokularda üretilebilmektedir. Etilen sentezi bir çok çevre faktörüne bağlı olarak artabilir (Seçer, 1989).
Etilenin bitkilerdeki başlıca etkileri;
• Meyve olgunluğunu arttırır.
• Yaprak ve meyve dökümünü hızlandırır.
• Çiçeklenmeyi düzenler.
• Boyuna uzamayı sınırlandırır.
• Çelikten köklenmeyi teşvik eder.
• Dormansiyi kırar.
• Oksin ile birlikte yan göz gelişimini engeller (Westwood, 1993; Seçer, 1989).
Etilenin çeşitli meyve ve sebzelerde olgunlaşmayı çabuklaştırması ekonomik açıdan çok önemlidir. Etilen meyve saplarında ayırıcı bir doku oluşturarak hasadın oldukça hızlı ve kolay yapılmasını sağlar. Etilen çimlenen tohumlarda ve olgun meyvelerde aminoasitlerin parçalanması ile meydana gelen bir doğal men edicidir. Etilen gazının taşınması hücreler arası boşluklar ile gerçekleşir. Işık etilen oluşumunu arttırır (Fırat, 1998).
Etilen gaz formunda olduğundan sadece içinde bulunduğu bitkiyi değil, komşu bitkileri de yayılarak etkiler. Örneğin, olgunlaşmış ve olgunlaşmamış elmalar bir araya getirilse, olgunlaşmamış olanların çabuk olgunlaştıkları görülür. Bu yönü ile etilen hasat sonrası olgunlaşmayı teşvik amacıyla da kullanılmaktadır (Seçer, 1989). Bu amaçla genellikle etephon denilen etilen doğurucular kullanılmaktadır (Fırat, 1998). Bunlar, bitkilere tatbik edildikleri zaman etilen, fosfat ve HCl elde edilmektedir (Westwood, 1993).
Yumru gibi vegetatif depo organlarının oluşumunda etilenin düzenleyici olduğu sanılmaktadır. Ayrıca bitkilerin su düzeyleriyle etilen sentezlenmesi arasında ters bir ilişki vardır. Yani su düzeyi azaldıkça etilen sentezi artmaktadır. Bunun ise ek kök oluşumunu teşvik ettiği bilinmektedir. Çiçek açmayı düzenleyici etkisi ile de bilinen etilen, süs bitkilerinde homojen çiçek oluşumunu sağlaması bakımından önemlidir (Seçer, 1989).

by.NaMe
19-05-2008, 01:28 AM
ÇOCUK HASTALIKLARI
Boğmaca

Döküman İçeriği
Boğmaca nedir ?
Boğmacaya kimler yakalanır ?
Boğmaca nasıl yayılır ?
Boğmacanın belirtileri nelerdir ?
Belirtiler ne zaman ortaya çıkar ?
Hasta kişi bakteriyi ne zaman ve ne kadar süre ile yaymaya devam eder ?
Boğmaca bağışıklık bırakır mı ?
Boğmacadan korunma için aşı var mıdır ?
Boğmacanın komplikasyonları var mıdır ?
Hastalığın yayılması nasıl önlenebilir ?

Boğmaca nedir ?
Boğmaca Bordetella Pertusis adlı bakterinin neden olduğu üst üste inatçı ve boğulur tarzsa şiddetli öksürük ile kendini gösteren, solunum yollarının ciddi bir hastalığıdır.
Boğmacaya kimler yakalanır ?
Boğmaca aşısının uygulanmadığı toplumlarda çocuklarda sık olarak görülür. Bağışık olmayan herkes hastalığa karşı hassastır. Bütün solunum yolu enfeksiyonları gibi kış aylarında sık olarak görülür. Her yaşta olabilir ancak vakaların çoğu 7 yaşından küçük çocuklardır.
Boğmaca nasıl yayılır ?
Boğmaca çok bulaşıcı bir hastalıktır. Hasta kişilerin burun ve boğaz çıkartıları ile doğrudan temas ve hava yolu ile bulaşır.
Boğmacanın belirtileri nelerdir ?
Hastalık nezle, kuru öksürük, hafif ateş ile üst solunum yollarının basit bir enfeksiyonu gibi başlar. Öksürük giderek artar, özellikle geceleri tutar ve 8-10 cu güne doğru soluk verme sırasında 5-10 kez arka arkaya öksürük gelmeye başlar. Arka arkaya gelen öksürükler sonrasında çocuk derin ve sesli olarak nefes alma ihtiyacı gösterir. Bu görüntü onun boğuluyormuş gibi bir hal almasına neden olur. Öksürük nöbeti sırasında hasta kızarır, morarır, gözler fırlar dil dışarı sarkar. Çocuklarda hemen daima öksürük nöbeti sonrası kusma olur. Boğmacalı hastaların alt göz kapakları şiştir. Bu durum iki hafta kadar sürer ve öksürük nöbetleri seyrekleşerek hasta göreceli olarak normale doğru gider.
Belirtiler ne zaman ortaya çıkar ?
Hastalık bakterinin alınmasından ortalama 7-10 gün sonra ortaya çıkar. Bu süre 5 güne kadar azalabileceği gibi 15 güne kadar da uzayabilir.
Hasta kişi bakteriyi ne zaman ve ne kadar süre ile yaymaya devam eder ?
Bakteri hasta kişinin boğaz ve burun salgıları ile bulaşmaktadır. Boğmaca geçirmekte olan kişi ile aynı evde kalan ya da aynı mekanı paylaşan hassas çocuklar hava yolu ile bakteriyi alırlar. Bulaşıcılık öksürüklerin devam ettiği 4-6 hafta boyunca devam eder.
Boğmaca bağışıklık bırakır mı ?
Evet. Boğmaca geçirenlerde uzun bir süre bağışıklık kalır. Nadiren yıllar sonra hastalığa tekrar yakalanan kişiler vardır.
Boğmaca korunma için aşı var mıdır ?
Evet. Boğmaca aşı ile korunulabilir bir hastalıktır. Tüm çocuklar yaşamlarının ilk yılında boğmaca hastalığına karşı 2, 3 ve 4 cü aylarında olmak üzere 3 kez aşılanmalıdır. Aşı genelde difteri ve tetanos aşıları ile birlikte karma aşı şeklinde yapılır. 1.5 yaşında tekrar hatırlatıcı dozu yapılmalıdır.
Boğmacanın komplikasyonları var mıdır ?
Boğmaca özellikle 3 yaşından küçük çocuklarda solunum sitemi, merkezi sinir sitemi ve sindirim siteminde geçici yada kalıcı ciddi komplikasyonlara neden olabilir.
Hastalığın yayılması nasıl önlenebilir ?
Hastalığın yayılmasının önlenmesinde tek araç toplumda yüksek oranda aşılama oranlarına ulaşılmasıdır. Hasta kişilerin hassas kişilerle temas etmesinin önlenmesi önerilir.
Difteri ( Boğaz Difterisi)

Döküman İçeriği
Difteri nedir ?
Difteriye kimler yakalanır ?
Difteri nasıl yayılır ?
Difterinin belirtileri nelerdir ?
Belirtiler ne zaman ortaya çıkar ?
Hasta kişi bakteriyi ne zaman ve ne kadar süre ile yaymaya devam eder ?
Difteri bağışıklık bırakır mı ?
Difteriden korunma için aşı var mıdır ?
Difterinin komplikasyonları var mıdır ?
Hastalığın yayılması nasıl önlenebilir ?

Difteri nedir ?
Difteri Corynebacterium diphteriae adlı basilin sıklıkla boğazda yerleşmesi ile meydana gelen ciddi bir hastalıktır. Basil burun ve deride de yerleşip hastalığa neden olabilir. Ilıman iklimlerde dünyanın her yerinde görülebilen bir hastalıktır.
Difteriye kimler yakalanır ?
Difteri aşısının uygulanmadığı toplumlarda çocuklarda sık olarak görülür. Bağışık olmayan herkes hastalığa karşı hassastır. Sonbahar ve kış aylarında görülme olasılığı artar. Hastalık yaşamın ilk yılında nadiren görülür. En fazla 2-5 yaşları arasında görülmektedir.
Difteri nasıl yayılır ?
Basil, hasta ya da mikrobu taşıdığı halde belirti göstermeyen kişilerin (taşıyıcı) burun ve boğaz çıkartıları ile doğrudan temas ve hava yolu ile bulaşır.
Difterinin belirtileri nelerdir ?
Boğaz difterisi (difteri anjini) hafif ateş, halsizlik, kırıklık ve boğaz ağrısı ile başlar. Ateş daha sonra 38-38.5 dereceye kadar yükselir. Hastalık boğazda noktalar şeklinde başlar ve 12-24 saat içinde beyaz veya grimsi, yüzeyi düz zarlar haline gelir. Bu zar tek bademcik yada iki bademcik üzerinde olabilir. Küçük dili de tutabilir. Boyun ve çene altındaki lenf bezleri büyür. Bazı hastalarda solunum ve dolaşım bozuklukları ortaya çıkar. Yüz solar, şuur bulanır, boyun şişer.
Belirtiler ne zaman ortaya çıkar ?
Hastalık, mikrobun alınmasından sonra 1-7 gün içinde ortaya çıkar.
Hasta kişi bakteriyi ne zaman ve ne kadar süre ile yaymaya devam eder ?
Difteri birer hafta ara ile alınan boğaz kültürleri negatif çıkıncaya kadar bulaşıcı bir hastalıktır.
Difteri bağışıklık bırakır mı ?
Difteri geçiren bir kişinin tedavisinde antitoksik serum tedavisi uygulandığından doğal bağışıklık oluşması önlenmiş olur. Bu nedenle difteri geçiren bir kişi aşı ile bağışık hale gelmediği sürece hastalığı tekrar geçirebilir.
Difteriden korunma için aşı var mıdır ?
Evet. Difteri aşı ile korunulabilir bir hastalıktır. Tüm çocuklar yaşamlarının ilk yılında difteri hastalığına
karşı 2, 3 ve 4 cü aylarında olmak üzere 3 kez aşılanmalıdır. Aşı genelde boğmaca ve tetanos aşıları ile birlikte karma aşı şeklinde yapılır. 1.5 yaşında karma , 6 yaşında ve ilkokul beşinci sınıfta ise difteri- tetanos aşısı şeklinde tekrar, hatırlatıcı dozu yapılmalıdır. Hastalığı geçiren kişiler hastaneden taburcu olmadan önce aşılarına başlanılmalıdır.
Difterinin komplikasyonları var mıdır ?
Difteri miyokardit (kalp kasının iltihabı), felç, zatürree, orta kulak iltihabı, nefrite (böbrek iltihabı) neden olabilir.
Hastalığın yayılması nasıl önlenebilir ?
Hastalığın yayılmasının önlenmesinde tek araç toplumda yüksek oranda aşılama oranlarına ulaşılmasıdır. Hasta
kişilerin sağlam kişilerle temas etmesinin önlenmesi önerilir Bunun ayanında taramalarla difteri taşıyıcılarının bulunup tedavileri gerekir.
Çocuk Felci (Poliomyelit)

Döküman İçeriği
Çocuk Felci Hastalığı Nedir ?
Çocuk Felci Hastalığı Öldürücü müdür?
Hastalığa En Sık Kimler Yakalanır ?
Virüs Nasıl Bulaşır ?
Hastalığın Tedavisi Var mıdır ?
Hastalık Bir Kereden Fazla Geçirilebilir mi?
Hastalıktan Korunmak İçin Etkin Bir Aşı Var mıdır ?
Kimler Çocuk Felci Hastalığına Karşı Aşılanmalıdır ?

Çocuk Felci Hastalığı Nedir ?
Çocuk felci hastalığı, çocuk felci virüsünün neden olduğu bir enfeksiyon hastalığıdır. Üç farklı tipi olan çocuk felci virüsü, bağırsaklarda çoğalarak, vücudun diğer bölgelerine yayılır ve hafif nezle benzeri bulgularla hastalık başlar. Virüs ile karşılaşmış yaklaşık her 200 vakadan bir tanesinde hastalık etkeni omuriliğe geçer. Burada kasların hareketini sağlayan sinir hücrelerini tahrip eder. Bu tahribat kalıcı olup, tahrip olanların yerini yeni hücreler alamadığı için etkilenen kaslar çalışamazlar. Bu nedenle meydana gelen felçler hayat boyu devam eder.
Çocuk Felci Hastalığı Öldürücü müdür?
Evet. Hastalık zaman zaman ölümlere de neden olabilir. Bazı hastalarda beyindeki sinir hücreleri de çocuk felci virüsü tarafından tahrip edilir. Bu da solunum yetmezliği ve ölüme neden olabilir.
Hastalığa En Sık Kimler Yakalanır ?
Hastalık en sık 5 yaşından küçük çocuklarda görülür, ancak daha büyük çocuklar da hastalığa yakalanabilir. Hastalık erişkinlerde nadiren ortaya çıkar.
Virüs Nasıl Bulaşır ?
Özellikle alt yapı koşullarının yetersiz olduğu bölgelerde virüslü dışkı bulaşmış gıda ve suyun tüketilmesi ile bulaşmaktadır. Hastalık etkeni olan virüsün uzun süreli taşıyıcısı yoktur. Hayvanlar hastalık etkenini taşımazlar. Çocuk felci virüsü kanalizasyonda 3 ay boyunca canlı kalabilir.
Hastalığın Tedavisi Var mıdır ?
Maalesef. Çocuk felci hastalığının tedavisi yoktur. Hastalık etkeni olan virüs ile enfekte olmuş birçok çocukta hastalık hafif seyreder, soğuk algınlığına benzer belirtiler verir. Felçlerin ortaya çıktığı çocuklarda bu felçler tedavi ile düzeltilemez ve hayat boyu devam eder.
Hastalık Bir Kereden Fazla Geçirilebilir mi?
Evet. Hastalığa neden olan 3 değişik tip virüs vardır. Bu virüslerden biri ile geçirilen hastalıkta sadece o virüse karşı bağışıklık gelişir. Bu nedenle hastalanan çocuk diğer virüs tipleri ile yeniden hastalanabilir. Her üç tip virüse karşı bağışıklık sadece aşı ile sağlanabilir.
Hastalıktan Korunmak İçin Etkin Bir Aşı Var mıdır ?
Çocuk felci hastalığına karşı aşı ilk kez 1955 yılında geliştirilmiştir. Çocuk felci aşısı güvenli ve etkin bir aşıdır. Aşı çocukların ağzına damlatılarak uygulanmaktadır. Aşılanan çocuklar çocuk felcine neden olan her 3 virüs tipine karşı da bağışık olurlar.
Kimler Çocuk Felci Hastalığına Karşı Aşılanmalıdır ?
Tüm çocuklar yaşamlarının ilk yılında çocuk felci hastalığına karşı 2, 3 ve 4 cü aylarında olmak üzere 3 kez aşılanmalıdır. 1.5 yaşında ve ilk okul birinci sınıfta aşının tekrar dozları yapılır. Yaşam boyu bağışık kalabilmek için bu 5 dozunda yaptırılması gerekir.
Kabakulak

Döküman İçeriği
Kabakulak nedir ?
Kabakulağa kimler yakalanır ?
Kabakulak nasıl yayılır ?
Kabakulağın belirtileri nelerdir ?
Belirtiler ne zaman ortaya çıkar ?
Kabakulağın komplikasyonları var mıdır?
Hasta kişi virüsü ne zaman ve ne kadar süre ile yaymaya devam eder ?
Kabakulak bağışıklık bırakır mı ?
Kabakulaktan korunma için aşı var mıdır ?
Hastalığın yayılması nasıl önlenebilir ?

Kabakulak nedir ?
Kabakulak tükürük bezlerinin bir ya da daha fazlasının büyümesi, hassaslaşması ve ateş ile seyreden viral bir hastalıktır.
Kabakulağa kimler yakalanır ?
Erişkinlerde de görülebilmesine karşın kabakulak bir çocukluk hastalığıdır. Hastalık en sık 5-15 yaşlar arasında görülür. Genç ergen ve erişkinlerde görülmesi beraberinde bazı riskleri de getirir. Hastalık sıklıkla kış ve ilk bahar aylarında gözlenir.
Kabakulak nasıl yayılır ?
Kabakulak hasta kişinin tükürük ya da boğaz ve burun çıkartıları ile doğrudan temas yolu ile kişiden kişiye bulaşır.
Kabakulağın belirtileri nelerdir ?
Hastalık tükürük bezlerinin bir ya da daha fazlasının büyümesi, hassaslaşması ve ateş ile kendini belli eder. Sıklıkla parotis bezi denilen kulağın hemen ön ve altında yer alan tükürük bezini tutar. Virüsü alanların yaklaşık üçte birinde herhangi bir belirti ortaya çıkmaz.
Belirtiler ne zaman ortaya çıkar ?
Hastalık belirtileri virüs ile temastan yaklaşık 16-18 gün sonra ortaya çıkar. Bu süre 14 güne kadar kısalabileceği gibi 25 güne kadar da uzayabilir.
Kabakulağın komplikasyonları var mıdır?
Hastalığı geçirmekte olan erkeklerin % 15-25'inde testislerde (hayalar) şişme olur. Kabakulak ensefalit (beyin iltihabı), menenjit ( beyin zarlarının iltihabı) gibi komplikasyonlara da neden olabilir. Eklem iltihabı, tiroid bezi ve meme iltihabı ve sağırlık nadir görülen diğer komplikasyonlarıdır.
Hasta kişi virüsü ne zaman ve ne kadar süre ile yaymaya devam eder ?
Kabakulak belirtilerin çıkmasından önceki 7 gün ve sonraki 9 gün bulaşıcıdır. Hastalık belirtileri çıktıktan sonraki ilk 48 saat kişinin en fazla bulaştırıcı olduğu dönemdir.
Kabakulak bağışıklık bırakır mı ?
Evet. Kabakulak hastalığı sonrası genelde yaşam boyu devam eden bir bağışıklık kalır.
Kabakulaktan korunma için aşı var mıdır ?
Evet. Kabakulak aşısı 1 yaşından sonra uygulanan bir aşıdır. Aşı genellikle kızamık ve kızamıkçık aşıları ile kombine şekilde uygulanır. Kabakulak aşısı etkin ve güvenilir bir aşı olup genelde yaşam boyu sürek kalıcı bağışıklık sağlar.
Hastalığın yayılması nasıl önlenebilir ?
Hastalığı yayılmasının önlenmesinde tek araç toplumda kabakulak aşısı açısında yüksek oranlarda aşılama oranlarına ulaşılmasıdır. Çocukların hastalıkları süresince okula gönderilmemesi önerilir.

by.NaMe
19-05-2008, 01:28 AM
ANTİBİYOTİK GRUPLARI
1.SULFANOMİDLER
Etki mekanizması, Bakterilerin metabolizması için gerekli olan para amino benzoik asit (PABA)’in ,üreme döneminde kullanılmasını engelleyerek bakteriostatik etki yaparlar. Bu olgunun bakteri türüne göre değişik çeşitleri vardır. Sulfanomidlerden etkilenenler:
a. folik asit biyosentezinde PABA‘yı yapıtaşı olarak kullanan ve bunu üremekte olduğu besi çevresinden sağlamak zorunda olanlar.
b. Kendileri PABA sentezi yapan ve folik asit sentezinde ara metabolizma ürünlerinden biri olarak hazırlayan bakteriler.
c. Folik asit sentezi yapmadığı halde, bunu vitamin halinde beslendikleri çevreden sağlayan bakteriler etkilenirler.
2. -LAKTAM GRUBU ANTİBİYOTİKLER
a. Penisilinler:
Ortak noktaları 6-aminopenisilinatik asit (6-APA) olan geniş bir bakterisid (bakteriyi öldürücü) etkili antibiyotik grubudur. Penisilinler yalnızca aktif çoğalma durumundaki bakterilere karşı etki gösterirler. Penisilinlerin anti bakteriyel etkilerinin bakterilerde hücre duvarı sentezi için yaşamsal öneme sahip metabolizma işlevlerinin inhibisyonu ve hücre duvarına hasar veren enzimleri aktive etme yeteneklerine bağlı olduğu düşünülmektedir. Öncelikle gram pozitif bakteri enfeksiyonlarında yararlıdırlar. Duyarlı türlerde bu ilaçlara karşı rezistans oluşumu yavaştır. Makroorganizmaya primer toksik etkileri yoktur.
b. Cefalosporinler:
Bakterinin hücre duvarı biosentezini, transpeptidaslarını inaktive ederek,
penisilin penisilinlere benzer etki yapan bakterisid antibiyotiklerdir. Enterokok, proteus, psödomanas, aerobakter, pastorilla dışında gram pozitif ve negatif kok ve basiller ile tripanazom enfeksiyonlarında etkilidirler.
3. TETRACYCLİN GRUBU ANTİBİYOTİKLER
Bakterilerde protein sentezini bloke ederek,bakterisid etkili antibiyotiklerdirler. Bakterilerin m-RNA ve ribozomlarında oluşan polizomlarında ve interferensle t-RNA ya bağlı aminoasitlerini geliştiren peptitzincirlerinde blokaj oluşur, ikincil olarak mitokondrilerdeki oksidatif fosforilizasyon da bu yoldan etkilenerek bakteri virulansı yok olur ve üremesi durur.
Etki alanı oldukça geniştir. Anaerob ve sporluları da içeren gram pozitif kok ve basillerin, spiroket, leptospira, rikettsia, betsoia gruplarının ve yüksek dozda verilirse amip ve aktinomiçet enfeksiyonlarının tedavisinde yararlıdır. Tetrasiklinlere proteus, psödomonas, klepsiella, aerobakter enterokoklar, protozoer ve mantarlarla virüsler dirençlidir.
4. AMİNOGLYCOSİD GRUBU ANTİBİYOTİKLER
Bakterilerin ribozom strüktürünün bağlantısını etkileyerek, peptid bileşimini engeller, bu nedenle bakterisid tirler.

a. STREPTOMYCİN
Antibiyotik, düşük dozlarda bakterinin üremesi sırasında ribozomlara yanıltıcı bilgi transferi ile bakteriostatik , yüksek dozlarda ise hücre protein sentezini inhibe ederek patojenliğe yararsız proteinlerin oluşumu ile bakterisid etki yapar. Ayrıca bakterinin nükleik asid metabolizmasına, RNA sentezine de etkilidir. Sitoplazma membranının permabilitesini bozar, bakteri yaşamı için gerekli bileşimlerin kaybolmasına neden olur. Bakterilerde kromozom veya epizom enzimleriyle streptomisini inaktive eden bir rezistans oluşur, bulaşıcı bir rezistanstır ve üremekte olan diğer bakterilere de hızla geçer,özellikle tüberküloz klinik tedavilerinde önemlidir.
b. GENTAMYCİN
Gram negatif bakteri ve özellikle diğer antibiyotiklerin yararsız kaldığı enfeksiyonlarda uygulanır. Bakterilere etkisini, streptomisinde olduğu gibi RNA oluşumu ve sitoplazmada protein sentezindeki yetersizlik ile sağlar.
c. KANAMYCİN
 laktam halkalı antibiyotiklerle sinerjik etkilidir. Lâboratuar denemelerinde düşük dozları bakterilerin ribozomlarını translasyon döneminde etkilemesiyle bakteriostatik, yüksek dozları protein sentezini engellemesiyle bakterisid tirler. Gram negatif bakteri enfeksiyonlarında yararlıdırlar.
d. CHOLORAMPENİCOL
Bakteri ribozomlarında RNA bağlantılarını etkileyerek, polizom oluşumu ile, intrasellüler protein sentezini engeller. Gram negatif, bazı gram pozitif bakterilere ve rikettsia, bedsonia gruplarına, spiroket ve leptospiralara, aktinomiçeslere normal tedavi dozlarında bakteriostatik etkilidir.
5.MAKLOİD GRUBU ANTİBİYOTİKLER
Etki mekanizması tetrasiklin’e benzer. Bakterilerin üremesi sırasında gelişmekte olan peptit zincirlerinin, interferans mekanizması ve aktif aminoasidlerin translasyonu ile,bakteri ribozomlarında protein sentezi inhibe edilir. Bu yolla birincil bakteriostatik etki oluşur. Genellikle gram pozitif koklara, bazı sporlu bakterilere, bazı brusellalara ve aktinomiçetlere etkilidirler.
a. ERİTROMYCİN
Önerilen tedavi dozlarında birincil bakteriostatik, fakat çok duyarlı bazı streptokok, stafilokok, neisseria ve hemofilus türlerinde yüksek dozlarda bakterisid etkilidir. Bakteri ribozomlarına bağlanarak aktive aminoasidlerin translasyonundaki blokaj protein sentezini inhibe eder.
c. LİNKOMYCİN ve CLİNDAMYCİN
Genellikle bakteriostatik yüksek dozlarda bakterisid etki yapan antibiyotiklerdir. Enterokoklar dışında gram negatif kok ve basillere, neisseria, mikoplkazma ve anaeroblara etkilidirler

by.NaMe
19-05-2008, 01:28 AM
ŞİZOFRENİ


Şizofreni, geçen yüzyıldan beri ruh hekimliğiniğ en çok uğraştıran, fakat bugün bile çeşitli yönleri tam açıklanmamış bir ruhsal bozukluktur.19. yüzyıldan kalma bir etki ile halk arasında korku uyandıran ve “erken bunama” diye bilinen bu hastalık; genç yaşta başlayan, insan arası ilişkilerden ve gerçeklerden uzaklaşarak, kendine özgü bir içe kapanım dünyasında yaşadığı;duyuş,düşünüş ve davranışlarda önemli bozuklukların görüldüğü bir psikozdur.


TARİHÇE

Eski çağ Sanskrit yazılarında ve Hipokrat okuluna bağlı eski Yunan hekimlerinin yazılarında şizofrenik türde ruh hastalığının tanımlandığı bildirilmektedir.Orta Çağ Avrupasında şeytana tutulmuş diye bilinen ruh hastalarının önemli bir bölümükuşkusuz şizofreniklerdir. 17. Yüzyılda Willis’in, 18. Yüzyılda Pinel’in bu hastalığı az çok tanıdıklarına ilişkin belirtiler vardır. 18. Yüzyıl başında İngiltere’de John Haslam ve George Man’ın gençlik çağında başlayan içe kapanma ve düşünce bozukluğu ile belirli olarak tanımladıkları ve bir ad veremedikleri bozukluğun şizofreni olduğu düşünülebilir. ( ,2)

“Demence precoce” (erken bunama) deyimini ilk olarak Morel 1860’da kullandı.1871’de Hecker “hebefreni”yi ve 1874’de Kahbaum “katatoni”yi tanımladıktan sonra, 1896’da tanınmış Alman ruh hekimi Kraepelin bu iki hastalık tipine paranoid ve basit tipleri de ekleyerek,hepsini “dementia praecox” tanısı altında topladı.Bu deyime göre hastalıkta “erken başlama” ve “bunama” olması olması gerekiyordu.

1911’de yayınladığı “Dementia Praecox veya Şizofreniler Grubu” adlı kitabı ile yeni bir çığır açmış olan İsviçreli Eugen Bleuler, Kraepelin’in sandığı gibi hastalığın erken yaşlarda başlamasının ve bunama ile sonuçlanmasının zorunlu olmadığını gösterdi.Bu hastalıkta kişinin ruhsal hayatındaki yarılmaya (schisme) önem vererek “schizophrenia”, yani zihin bölünmesi,yarılması adını önerdi ve zamanla bu terim tutundu.Artık zamanımızda dementia praecox (erken bunama) deyimi hemen hemen bırakılmıştır.





SIKLIK VE YAYGINLIK


Şizofreni her türlü toplumda en sık görülen ruhsal bozukluklardanır.Sıklık üzerine yapılan birçok araştırma sonuçları binde 0.4-0.7 arasında değişmektedir.15 yaşın üzerinde nüfus için sıklık binde 0.30-1.20 arasında bildirilmiştir.Avrupa’da ve A.B.D.’de ortalama sıklık oranı binde 0.85 olarak kabul edilmektedir.Yaşam boyu hastalanma riski,yani 15-45 yaş arasındaki nüfusta şizofreni olasılığı %1 dolayındadır.

Yaygınlık oranları da ülkeden ülkeye,araştırmadan araştırmaya büyük ayrımlar göstermektedir.A.B.D.’de yapılan son araştırmaya göre yaşam boyu yaygınlık oranı %0.6-1.9 arasında, İrlanda’da ortalama binde 3.3, Finlandiya’da binde 13, İsveç’te binde 17 olarak bildirilmiştir. 3

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Avrupa ve Asya’da sıklık oranı binde 0.85’tir.Bütün dünyada yılda 1.5 - 3 milyon şizofreniğin bulunduğu bildirilmektedir.

Şizofreni her toplumda ve her türlü sosyo-ekonomik ortamda görülmektedir.Sosyo-ekonomik yönden düşüklük ya da düzensizlik gösteren kesimlerde daha sık görüldüğüne ilişkin bulgular vardır.

Kadın-erkek arasında sıklık bakımından önemli fark görülmemektedir.Ancak, kadınlarda başlangıç yaşı daha geç olmakta ve genellikle erkeklere göre tedaviye daha iyi cevap vermektedir. (3, 4, 5, 6)


BAŞLANGIÇ YAŞI

Hastalığın genellikle geçlik çağında başladığı bir gerçektir.Erkek hastaların %16.6’sında, kadın hastaların %47’sinde hastalık belirtileri 25 yaşına dek ortaya çıkmış olmaktadır.Erkeklerde hastalık kadınlara göre daha erken yaşlarda başladığı gibi,hastalığın kötü gidişi ve beyin anormalliklerinin bulunuşu erkekler de daha fazla görülmektedir.


ETİYOLOJİ

Şizofreninin etiyolojisi henüz aydınlanmamıştır.Etiyoloji üzerindeki görüşler “organik” ve “psikososyal” olmak üzere iki ana kümede toplanmışsa da genellikle her iki görüşteki etkenlerin bir rada ele alınması gerektiği kabul edilmektedir.Birçok türde şizofreni vardır.Böyle bir hastalıkta çok değişik oluş nedenlerinin de bulunması doğaldır.



Yapılan kalıtım araştırmalarından çıkan sonuçlar şöyle özetlenebilir:

a) Öz ana-babası şizofrenik olan ve başka bir aile tarafından yetiştirilmiş kişilerde şizofreni riski öz ana-babası şizofrenik olmayanlara oranla daha yüksektir.
b) Çocukluklarında evlat edinilmiş olan şizofreniklerin öz ana-babalarında ve birinci derecede akrabalarında şizofreni riski daha yüksektir.
c) Öz ana-babası şizofrenik değilse, ancak kendisini evlat edinmiş olan ana-babada şizofreni varsa, bu kişilerde şizofreni riski şizofrenik olmayan ailelerde yetişenlere göre daha yüksek değildir.
d) Şizofreniye kalıtımsal yatkınlık bulunmadığı taktirde çocuğu yetiştiren ailenin şizofreni açısında riski yükseltmediği anlaşılmaktadır.
e) Aile ortamı çok bozuk değilse şizofreniye yatkınlık olsa bile risk göreceli olarak düşüktür.Fakat hem yatkınlığın hem aile ortamında ağır bozukluğun bulunuşu riski yükseltmektedir.

Şizofrenide kalıtımın önemli rolü gösterilmiş olmakla birlikte, kalıtım-dışı etkenlerin de çok önemli olabileceği anlaşılmıştır.Nitekim, şizofrenik hastaların çoğunun ana-babası şizofrenik değildir.Tek yumurta ikizlerinde bile %40-50 eş hastalanmama oranı vardır.Gene de bir risk faktörü olarak kalıtımın yeri artık kesinleşmiştir.

Psikanalitik kurama göre, normal gelişmede ilk çocukluk dönemlerinde cinsel enerjinin dinamik belirtisi olan libido çocuğun kendi benliğinde ve bedeninde tutulmaktadır.Çocuk büyüdükçe ve çevreyle ilişkileri arttıkça libido çevredeki nesnelere yatırılır ve böylece gerçek nesne ilişkileri gelişir.Fakat her zaman için kişi kendisini de sever.Ancak bu, nesne ilişkilerinin gelişmesine engel değildir. Şizofrenide ise nesne libidosu geri bedene, benliğe çekilir ve böylece kişinin dış dünyayla ilişkileri azalır.Hasta ileri derecede narsistik duruma girer.Bu gerileme durumu çocukluktan başlayarak temel güven duygusunun sağlanamaması, sürekli düş kırıklıkları ve kişiler arası ilişkilerin bozukluğu yüzünden olabilir.Böyle bir zeminde çevre ilişkilerinde küçük büyük incinmeler, bu gerileme eğilimini kamçılar.Buna göre içe kapanım ve başka belirtiler bir çeşit savunma ve uyum biçimidir.


BAŞLANGIÇ

Şizofreni genellikle 15-40 yaş sınırları arasında, çoğunlukla 18-25 yaşlarında her çeşit psikolojik stresle başlayabilir.Kişinin benliğinde darbeler, delikanlılık çağında dürtülerin aşırı şiddet kazanması, cinsel ya da saldırgan dürtülere karşı denetim zayıflığı gibi durumlara psikozun başlamasında önce sık rastlanır.

Enfeksiyonların ve lohusalığın şizofrenide kamçılayıcı etken olup olmadığı kesinlikle belirlenmemiştir.Lohusalık psikozlarının %37’si şizofreni kabul edilirse de doğrudan lohusalığın etkisi henüz aydınlatılmamıştır.

İlk nöbetlerin %50’sinde hiç bir kamçılayıcı etken bulunmayabilir, yani psikoza geçiş yavaş yavaş olabilir.

Tipik bir başlangıç biçimi yoktur.Belirtiler kısa bir zaman içinde gelişebileceği gibi çok sinsi ve yavaş olarak da gelişebilir.Bu yüzden belirtileri farkedilmeyen hasta uzun süre hekime getirilmez.Ruhsal bozukluk çeşitli obsesyonlar,metafizik, dinsel uğraşlar, korkular veya genel yorgunluk, halsizlik gibi şikayetlerle başlayabilir.Bazen de bir depresyon ya da ileri derecede taşkınlık(mani) gibi ortaya çıkabilir.Sık görülen başlama biçimi ilgi azalması, kendi bedeni, kendi düşünceleri ile aşırı uğraşma, zamanın akışına aldırmazlık gibi belirtilerle olur.Bazı akut tiplerde algı bozuklukları, düşüncede dağınıklık ve bulanıklıkla başlama olabilir.


HASTALIK ÖNCESİ KİŞİLİK VE UYUM

Şizofrenik hastalar hastalık öncesinde genellikle içe dönük, sessiz, arkadaşı az, yalnızlığı yeğleyen, garip, ilgileri sınırlı ve güvensiz kişilerdir.



KLİNİK BELİRTİLER VE BULGULAR

1. Genel görünüm ve dışa vuran davranış :

Şizofreni tipik bir genel görünüm tanımlamaz.Hastaların çoğunda belirgin vurdumduymazlık, ilgisizlik, donukluk ve çekingen görünüm vardır.Uzun süre hasta olanlarda bakımsız, dağınık genel görünüm ve temizlenmeme belirtileri olabilir.Çoğu hastada hareket bozuklukları dikkati çeker.

2. Konuşma ve ilişki kurma :

Konuşmada düzensizlik, dağınıklık, hızlanma, yavaşlama, fakirleşme, abuk sabukluk, kalıplaşmış yinlemeler, konuşma yankılaması, çocuksuluk, çok konuşma, hiç konuşmama gibi çok değişik belirtiler olabilir.Hasta sorulara yandan ve uygunsuz yanıtlar verebilir.Ses tonu genellikle tekdüzedir ve duygulanımı belli etmez.

Hastanın ilgi ve dikkatinde azalma ve konuşma bozuklukları nedeniyle ilişki kurmak genellikle çok zordur.Hastanın ayrı bir dünyada olduğunu,onu tam anlayamadığımızı, ilişki kurmakta güçlük çektiğimizi farkederiz.

3. Duygulanım :

Şizofrenide klasik olarak bir duygu azalmasından söz edilir.Olaylara duygulanım tepkisi ya az ya da hiç yoktur.Hastaların soğuk, ilişki kurulması güç olduğu sıklıkla görülür.Ancak, bütün bu belirtiler hastaların duygusuz olduklarını, acı çekmediklerini, sıkıntılarının olmadığını göstermez.Birçok şizofrenikte başlangıç dönemlerinde aşırı bunaltı görülür.Kimi hastalarda paniğe benzer bir sıkıntılı durum vardır.Kimi vakalarda da acayip, yersiz, anlamsız gibi görünen gülmeler, ağlamalar, taşkınlıklar görülür.





4. Bilişsel Yetiler :

Bilinç açık, bellek genellikle yerindedir.Zeka genellikle gerileme göstermez.Ancak ağır yıkım gösteren süregen hastalarda zekada gerileme izlenimi edinilebilir; bellek bozukluğu belirtileri olabilir.Fakat bu bulgular genellikle hastanın ili azlığına ve dikkat dağınıklığına bağlıdır.Gerçek bunama bulgusu yoktur.

Şizofrenide önemli algı bozuklukları olur.Dikkat çabuk dağılır.Çevredekilere algı azalır ve bu nedenle algılama azalmış gibidir.Bazen de algı artması ve keskin algılama olur.Hallüsinasyonlar ve illüzyonlar görülebilir.Örneğin; sesler işitmek, hayaller görmek gibi.Şizofrenide en çok işitme hallüsinasyonları olur.Bunlar genellikle olumsuz sözler, küfürler, yön verici komutlar, yaptığı eylemleri tanımlayıcı seslerdir.Her şizofren hallüsinasyonlarına göre hareket etmez.Fakat seslerle, görüntülerle ilgilenir ve onlara yanıt vererek kendi kendine konuşuyor gibi görünebilir.



5. Düşünce :

Şizofreniklerde düşünceyi oluşturan sözcükler, semboller arasındaki mantıksal zincir kopar ya da bozulur.Düşüncede zaman zaman durmlar, bir düşünceden ilgisi olmayan bir başkasına kaymalar, sapmalar; düşüncelerin çok yoğun olarak zihne üşüşmesi ile oluşan düşünce basıncı ve sıkışması, düşüncenin dağılması, parçalanması olur.Hasta bazen birkaç sözcükten parçalar ya da birkaç kavram bir araya getirerek yeni sözcükler, kavramlar türetir.Ağır vakalarda konuşma karmakarışık, anlamsız gibi görünen bir “sözcük salatası” haline gelebilir.Birbirine karşıt duygu ve düşünceler yan yana durabilir.Düşünce çocuklaşır.Ancak şizofrenik düşünce tümüyle parçalanmış, anlaşılmaz ve saçma değildir.Dikkatli izlenirse ve ilgilenilirse çoğu kez hastanın düşünce ve davranışlarında anlamlı bağlantılar bulunabilir.


6. Hareket :

Genel davranış ve harekette en sık ve önemli belirti ağır ilgisizlik, eylem, azlığı ve toplumdan çekilmedir.

Şizofrenide hareket bozuklukları çok çeşitlidir.Ağır bir durgunluk ve ilgisizlikten aşırı kamçılanma ve taşkınlık durumuna kadar değişik derecelerde niteliksel hareket bozukulukları da görülebilir.Garip yüz, göz hareketleri, kalıplaşmış, yineleyici el, kol, beden hareketleri, ikide bir pencereye, kapıya gidip gelme, tike benzer hareketler olabilir.Bazen çılgınca taşkınlık ve saldırganlık görülebilir.Bazen de belli bir durumda donmuş gibi kalabilir.Donakalım durumunda bir hasta birden atak ve taşkın davranışlar gösterebilir.Kimi hastalar dış görünüşlerine bakmazlar, dağınık ve pis olabilirler.




7. Fizik ve fizyolojik belirtiler:

Başka bir hastalık yoksa fizik muayene bulguları normaldir.Bazı hastalarda aşırı yeme, kilo alma, bazılarında yememe, zayıflama olabilir.Şizofreniklerde uyku ve uyku-uyanıklık düzeni çok bozulabilir.Aşırı uyuma, ağır uykusuzluk, gündüz uyuyup gece uyumama gibi durumlar bazen alışkanlık derecesinde olabilir.Hasta ilaç tedavisinde ise, ilaçların yan etkilerine bağlı olarak şişmanlama, hareketlerde yavaşlık, uykululuk gibi belirtiler sık görülür.


Özetle şizofrenide sık görülen belirtiler şunlardır:

a) Konuşmada düzensizlik, aşırı konuşmadan hiç konuşmamaya varan değişiklikler
b) Duygulanımda uygunsuzluk, taşkınlıklar, çocuksuluk
c) Bilinç açık iken hallüsinasyon ve illüzyonlar
d) Düşüncede kopukluklar, kaymalar, mantıksal zincirin bozulması, düşünce dağılması, anlaşılması güç bağlantılar, çağrışımlar
e) Düşünce içeriğinde acayip, gerçeklikten çok uzak, tutarsız sanrılar
f) Düşünce okunması, sokulması, yankılanması, yayınlanması
g) Düşüncelerin ve davranışların dışardan gizli bir yolla etlikenmesi
h) Hareketlerde acayip yinelemeler, donakalım durgunluğu ya da taşkınlığı
i) Aşırı içe kapanma, toplumdan çekilme
j) İlgi ve dikkat azalması
k) Duygulanımda azalma, vurdumduymazlık
l) Konuşmada, düşüncede fakirleşme
m) İstek ve irade azalması
n) Kendine bakma ve sorumluluk almada azalma
o) Hareket ve eylemde azalma, yavaşlama



GİDİŞ VE SONLANIŞ

Şizofreni sinsi ve yavaş başlayıp yıllarca böyle sürüp giderken aktif hastalık nöbetleri ortaya çıkabilir.Bu nöbetler kendiliğinden ya da tedaviyle yatışır.Kimilerinde delikanlılık veya gençlik çağında oldukça kısa sürede ortaya çıkar ve bu haftalarca, aylarca sürebilir.Bu epizod düzeldikten sonra uzun süre iyi uyum dönemi olabilir ya da durum giderek negatif belirtilerin baskın olduğu kronik şizofreniye dönüşebilir.Kimilerinde aktif belirtiler yıllarca sürebilir.Kimilerinde de iyileşmeler, yinelemeler ile hastalık yıllarca sürebilir.Kimi hastalar ise az çok, hatta tamamiyle iyileşebilirler.Hastaneye yatarak tedavi görmüş hastaların, sürekli ilaç kullanmış olsalar bile, yaklaşık %35-40’ı ilk yıl içinde ikinci kez nöbet geçirirler.Nöbet sayısı arttıkça kronikleşme olasılığı da artar. (7, 8, 9, 10)





Hastalığın gidişi ve sonlanışını önceden kestirmek hemen hemen olanaksızdır.Yıllarca ağır şizofrenik bozukluk gösterenler arasında normale yakın sosyal ve iş uyumu yapablecek denli iyileşenler az değildir.İzleme çalışmaları şizofreniklerin en az %30-40’ının orta ve iyi derecede düzeldiklerini, aile, iş ve sosyal uyum yapabildiklerini göstermektedir. (11, 12, 13)






ŞİZOFRENİ TEDAVİSİ

Nedenleri, yapısı, tanı ölçütleri, sınıflandırılması tam olarak aydınlatılmamış olan bu hastalığın tedavisi üzerinde görüşler oldukça değişiktir ve çoğu kez bu değişiklikler hekimin ya da sağlık kurumunun genel yönelimine bağlıdır.

Günümüzde genellikle kabul edilen temel ilkeler şöyle özetlenebilir:

1. Şizofreninin kolay ve tek biçim bir tedavisi yoktur.Çok yanlı bir yaklaşımın ve her şizofrenik hastanın ayrı özellikler taşıyabileceğinin bilinmesi zorunludur.
2. Hastaya ve aileye ciddi bir ruhsal bunalımın söz konusu olduğu açıklanmalıdır.Akut ve yeni başlamış olgularda hastanın ve ailenin eğitime ve işe dönme, evlenme vb. gibi beklentilerini ertelemeleri ya da bırakmaları için öneriler, açıklamalar yapılır.
3. Akut vakaların hastaneye yatırılarak incelenmesi ve tedavi görmesi doğru olabilir.Ancak ayaktan izlenerek iyi sonuçlar alınabilen akut vakaların olabileceği de göz önünde tutulmalıdır.
4. Akut dönem yatıştıktan sonra şizofreniğin tedavisine son verilmemelidir.İlaçlar, ruhsal tedavi ve rehabilitasyon yöntemleri ile hastanın yıllarca izlenmesi gerekir.
5. Şizofreni tedavisinde hekimin sabırlı, sebatlı ve umutlu olması gerekir.
6. Hastaların bütün başka hastalıklarda olduğu gibi hekim hekim dolaştırılmasında büyük sakıncalar bulunmaktadır.Hastanın güvenebileceği, saygı ve bağlılık duyduğu bir hekimin değiştirilmesi çok yıkıcı olabilir.Süreklilik ve güven sağlayıcı bir ortam olmaksızın şizofreni tedavisi olamaz.
7. Kronikleşmiş, iyileşmeyen şizofreniklerin “depo hastanelere” yığılması çok sakıncalıdır.Bu hastalar için daha çok kendi toplumsal, ailesel çevresine yakın bir ortamda, insanlıktan toplumdan uzaklaştırılmamış, işe, çalışmaya, saygınca yaşamaya yönelik bakım yurtları vb. düşünülmelidir.








Şizofrenik kişi kendi benliğine ve çevresine güvenini ağır derecede yitirmiştir.Ona göre insan ilişkileri düş kırıklıkları, aldatılmalar, oyuna getirilmeler gibi kaygılarla doludur.Bu nedenle insan ilişkilerinden korkar ve kaçar, kendine özgü dünyasına kapanır.Ama bir yandan da insan ilişkilerine gereksinimi vardır.Bu “gereksinim-korku ikilemi” içinde hasta, kişiler arası ilişkilerini düzenleyemez, geliştiremez.İlişki kurmak istedikçe korkuları artar; korkuları arttıkça ilişki kurmak güçleşir.Bu durumda güven sağlayıcı, sürekli bir ilişki gerekmektedir.Hastaya karşı dürüst, açık sözlü, ilgili, onu anlamaya çalışan, kısa sürede sonuç alınamayınca hastayı bırakmayan, reddetmeyen, sebatlı bir terapist başarılı olabilir.Böyle bir terapist, şizofreniğin dünyasının da bir anlamı olabileceğine inanır, onun kişiliğine saygı duyar.

Şizofrenide hastanın bireysel durumuna göre ayarlanmış destekleyici, rehberlik yapıcı ve açıklayıcı ve her şeyden çok uzun süreli ilişkinin oluşmasını sağlayan bir psikoterapi süreci düşünülmelidir.


Tedaviyi reddeden hasta :

Şizofreniklerin bir bölümü hastalığı kabul etmezler ve hekime, hastaneye gitmeye karşı büyük direnç gösterirler.Tedaviyi kabul etmeyen kronik şizofrenik hasta bütün bir aileyi perişan edebilir.Bu nedenle hekimin aileyi de ele alması, onlarla görüşmesi, onlara destek olması, gerekli açıklama ve uyarıları yapması, aileyi dinlemesi zorunludur.

by.NaMe
19-05-2008, 01:28 AM
DİYABET(ŞEKER HASTALIĞI) NEDİR?

Diyabet nedir? Nasıl meydana gelir?
Diyabet, başta karbonhidratlar olmak üzere protein ve yağ metabolizmasını ilgilendiren bir metabolizma hastalığıdır ve kendisini kan şekerinin sürekli yüksek olması ile gösterir. Diyabet hastalarındaki temel metabolik bozukluk, kan yoluyla taşınan glikozun(şekerin) hücrelerin içine girememesidir. Normal koşullarda besinlerden elde edilen veya karaciğerdeki depolardan kana salınan glikoz pankreas tarafından salgılanan İNSÜLİN hormonunun yardımıyla hücre içine girer ve orada yakılarak enerjiye dönüşür. Hücrelerin üzerinde değişik maddelerin girmesine izin verilen "kapılar" vardır. Bu kapılar normalde kilitlidirler ve uygun "anahtar" varlığında açılırlar. Diyabet, hücrelerin üzerindeki glikoz "kapısının" açılamaması durumudur. Bu örnekten ilerlersek diyabet, anahtar işlevi gören İNSÜLİN hormonu yetersizliğine ve/veya insülinin etkilediği reseptörlerin( hücre kapısındaki kilidin) bozukluğuna bağlı gelişmektedir.

Kaç tip diyabet vardır? Diyabet sıklığı ne kadardır?
Nedenlerine göre bir çok diyabet tipi olmakla birlikte Diyabet vakalarının çok büyük bir kısmını Tip 1 ve Tip 2 Diyabet vakaları oluşturmaktadır. Tip 1Diyabet daha çok çocuklarda ve genç erişkinlerde görülür. Tip 1 Diyabet, pankreasta bulunan ve insülin üreten beta hücrelerinin otoimmün bir süreç sonunda zedelenmesi ile meydana gelmektedir. Hastalar, mutlak veya görece bir insülin yetersizliği olduğundan ömür boyu insülin hormonunu dışardan(enjeksiyon yoluyla) almak zorundandırlar. Bu nedenle Tip 1 Diyabet İnsüline Bağımlı Diyabet ( Insulin Dependent Diabetes Mellitus=IDDM) olarak da isimlendirilmektedir. Genel olarak toplumdaki diyabet vakalarının %10'unu Tip 1 Diyabet vakaları oluşturmaktadır. Çocukluk çağında Tip 1 Diyabet sıklığı ülkeler(bölgeler) arasında farklılık göstermekte ve her yıl 15 yaş altındaki 100.000 çocuktan 1-42'sinde diyabet gelişmektedir. Tip 1 Diyabet sıklığı genel olarak kuzey ülkelerinde daha sık görülmektedir.
Tip 2 Diyabet, sıklıkla erişkinlerde ve abes(şişman) kişilerde görülmektedir. Tip 2 Diyabetli hastalarda insülin salgılanmasındaki yetersizlikten çok dokulardaki insülin reseptörlerindeki rezistans(direnç) sonucunda glikoz metabolizması bozulmaktadır. Tip 2 diyabetin kuvvetli bir genetik yatkınlık zemininde geliştiği bilinmekle birlikte, genetik mekanizmalar tam olarak aydınlatılamamıştır. Tip 2 Diyabetliler hastalıklarının başlangıcında ve sıklıkla çok uzun bir süre insülin ihtiyacı olmaksızın yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Bu nedenle Tip 2 Diyabet İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabet( Non-Insulin-Dependent Diabets Mellitus= NIDDM) olarak da isimlendirilmektedir. Genel olarak erişkin nüfusta %4-8 oranında Tip 2 Diyabet görülmektedir.


Diyabetin Bulguları Nelerdir?
Diyabete bağlı klinik bulgular vücuttaki karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasının bozulmasına bağlıdır. İnsülin eksikliği ve/veya insülin direnci nedeniyle hücrelere giremeyen glikoz belli bir swerum düzeyini(180mg/dl) aştığında idrarla atılmaya başlar. Böbreklerden atılan glikoz beraberinde sıvı atılımını da arttırır ve sonuçta ÇOK VE SIK İDRAR YAPMA(POLİÜRİ) olur. Vücut, Poliüri ile olan sıvı kaybını karşılamak için ÇOK SU İÇİLİR ve bu da POLİDİPSİ olarak isimlendirilir. Organizma, enerji kaynağı olarak glikozu kullanamayınca bir taraftan İŞTAH ARTMASI diğer taraftan yedek enerji depoları olan yağlar ve proteinler yıkılmaya başlar ve bunun sonucunda iştah artmasına rağmen KİLO KAYBI olur. Bu klasik bulguların dışında diyabet hastalarında ÇABUK YORULMA, GÖRME BULANIKLIĞI, SIK DERİ İNFEKSİYONU, KADINLARDA VAGİNAL MANTAR ENFEKSİYONU gibi bulgular da görülür.


Diyabet tanısı nasıl konur?
Diyabet tanısı, çeşitli uluslararası kuruluşların(WHO, Amerikan Ulusal Diyabet Veri Gurubu=NDGG) koyduğu aşağıdaki ölçütlere göre konmaktadır.
a) Klasik diyabet bulguları olan bir kişide herhangi bir zamanda ölçülen plazma glikoz düzeyinin ³ 200 mg/dl olması,
b) En az 8 saatlik aç (kalori almayan) bir kişide plazma şekerinin ³ 140 mg/dl olması. Yakın zamanda Amerikan Diyabet Birliği Açlık Kan Şekeri sınırını ³ 126 mg/dl olarak belirlemiştir.
c) Şeker yükleme testinde (OGTT) 2. Saatteki plazma glikoz düzeyinin ³ 200 mg/dl olması.


"Gizli Şeker" nedir?
Halk arasında "Gizli şeker" olarak isimlendirilen durum, normal glikoz dengesi ile diyabet arasındaki metabolik durumu ifade etmektedir. Normalde açlık plazma şekerinin < 110 mg/dl olması gerekmektedir. İşte açlık plazma şekerinin >110 mg/dl, fakat < 140 mg/dl ( yeni kriterlere göre < 126 mg/dl) olması "Bozuk Glikoz Toleransı" olarak tanımlanmaktadır. Benzer şekilde Şeker "Bozuk Glikoz Toleransı" olarak tanımlanmaktadır. Benzer şekilde "Şeker Yükleme Testi" yapılan kişilerde 2. Saatteki plazma glikoz düzeyinin ³ 140 mg/dl, fakat < 200 mg/dl olması da "Bozuk Glikoz Toleransı" olarak isimlendirilmektedir. Bu durumdaki kişilerin gün boyu kan şekerleri normaldir ve diyabetin klasik bulguları görülmez. Bununla birlikte bu kişiler Tip 2 Diyabet için en riskli gurupta olduklarında yaşam biçimlerini yeniden düzenlemeleri gereklidir.


Çocukluk Döneminde Hangi Tip Diyabet sık görülür ve özellikleri nelerdir?
Diyabet çocukluk çağında görülen kronik hastalıkların başında gelmektedir. Bu çağdaki diyabet vakalarının %98'inden fazlasını İnsüline Bağımlı Diyabet(IDDM) vakaları oluşturduğundan bu bölümde çocukluk çağında IDDM'in genel özellikleri ve ketoasizdoz dışı tedavisi üzerinde durulacaktır.
Bilindiği gibi IDDM, otoimmün veya Tip 1 diyabet terimleri ile eş anlamlı kullanılmakta ve pankreas beta hücrelerinin T hücre yolu üzerinden harap olduğu kronik otoimmün bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. IDDM'e yol açan immünopatolojik süreç genetik yatkınlık zemininde çevresel(kimyasal ve/veya viral) bir faktörün tetik çekici rolüyle başlamaktadır. Genellikle pankreas beta hücrelerinin % 80'i harap olduğunda klinik diyabet bulguları ortaya çıkmaktadır. IDDM prediyabet , klinik diyabet, re misyon veya balayı ve kronik(total) diyabet olmak üzere 4 döneme ayrılarak incelenmektedir. IDDM'e neden olan immünolojik saldırının klinik diyabet bulgularından aylar-yıllar önce başladığı bilinmekte ve son yıllarda hastalığın prediyabet döneminde saptanıp tedavi edilmesi üzerine yoğunlaşılmaktadır.


Çocukluk Döneminde Diyabet Ne Sıklıkla Görülmektedir?
IDDM sıklığı bakımından ülkeler(bölgeler) arasında belirgin farklılıklar vardır. 15 yaş altı çocuklarda IDDM sıklığı Japonya'da 2/100.000, Finlandiya'da 43/100.000'dir. IDDM insidansı10-12 yaş (Büyük pik) ve 2-3 yaş(Küçük pik) arasında artmaktadır. İskandinav ülkelerindeki veriler özellikle 5 yaş altında IDDM sıklığında artma olduğunu göstermektedir. IDDM soğuk bölgelerde ve kış aylarında daha sık görülür. IDDM için ailesel bir eğilim söz konusu olmakla birlikte bilinen bir genetik geçiş yoktur. Tek yumurta ikizlerinden birisinde IDDM varsa diğerinde olma riski %35, IDDM'li anne veya babanın çocuğunda görülme riski %6, genel popülasyondaki risk % 0.5dir.


Çocukluk Döneminde Diyabetin Bulguları Nelerdir?
Diyabetli çocuklar genellikle diyabetin klinik semptomları olan çok idrar yapma(poliüri), çok su içme(polidipsi) ve kilo kaybı bulguları ile hekime başvururlar. Bu bulgular olduğunda genellikle tanı güçlüğü çekilmez. Bununla birlikte hastalığın akla gelmemesi veya ati pik klinik bulguların görülmesi tanıda gecikmeye neden olabilir. Bazı çocuklar gürültülü bulgularla ve birkaç gün içinde gelişen diyabetik ketoasidoz tablosu ile başvurabilirler. Acil olmayan başvurudaki bulgular şunlardır:
• Daha önce idrar kaçırmayan çocuklarda en üresiz(Gece işemesi) başlaması. Bu bulgu idrar yolu enfeksiyonu veya fazla su içmeye bağlanıp diyabet tanısı gözden kaçırılabilir.
• Özellikle puberte öncesi kızlarda olmak üzere vaginal kandidiyazis
• Kusma(gastroeneterite bağlanabilir)
• Kronik kilo kaybı veya büyümekte olan çocuğun yeterli kilo alamaması
• Huzursuzluk ve okul performansında azalma
• Tekrarlayan deri enfeksiyonları


Diyabet çocuklarda komaya yol açabilir mi?
Diyabetli çocukların %50'si Diyabetik ketoasidoz adı verilen ağır klinik bulgularla seyredebilir. Zamanında fark edilmeyen ve tedavi edilmeyen diyabetik ketoasidoz vakalarında ölüme yolaçan koma tablosu görülebilir. Çocuklarda ağır diyabetik ketoasidoz aşağıdaki bulgularla seyreder.
• Ağır dehidratasyon
• Şok(hızlı nabız atımı, tansiyon düşüklüğü, peri ferik dolaşım bozukluğu, peri ferik siyanoz)
• İnatçı kusma
• Dehidratayona rağmen devam eden çok idrar yapma
• Sıvı kaybına, yağ ve kas dokusu yıkımına bağlı kilo kaybı
• Ketoasidoza bağlı yanaklarda kızarma
• Nefeste aseton kokusu
• Diyabetik ketoasidoza bağlı derin ve hızlı solunum
• Bilinç bozuklukları


Çocukluk çağında diyabet tedavisi nasıl yapılır?
Çocukluk çağında ketoasidoz dışı IDDM tedavisi başlıca 4 bileşenden oluşmaktadır: 1. Diyabet eğitimi, 2. İnsülin deplasmanı, 3. Beslenme planlaması ve 4. Egzersiz. Bu bölümde diyabet eğitimine kısaca değinildikten sonra insülin replasman tedavisi üzerinde durulacaktır. Bu çağdaki IDDM tedavisinin amaçları şunlardır:
• Ailenin katılımı ile çocuk/adolesan ve ailenin ihtiyaçlarını belirleyerek kişisel diyabet bakım planı hazırlanması
• Optimal psikososyal destek
• Optimal metabolik kontrol
• Normal büyüme ve gelişmenin sağlanması
Bu amaçlara ulaşabilmek için diyabetli çocukların büyüme ile değişen ihtiyaçlarına duyarlı bir tedavi ekibi tarafından izlenmesi gereklidir. Uluslararası Çocuk ve Adolesan Diyabeti Birliği'nin yönergesine göre diyabet tedavi ekibi aşağıdaki kişilerden oluşmalıdır:
• Hastanın veya ailenin kendisi
• Pediatrik endokrinolog veya çocuk/adolesan diyabeti konusunda eğitilmiş pediatrist
• Diayabet eğitimcisi
• Diyetisyen
• Psikolog/sosyal hizmet uzmanı


Diyabet eğitimi niçin önemlidir?
Diyabet eğitimi diyabet tedavisinin en önemli bileşenidir. Yakın zamandaki yayınlar diyabet eğitimine insülin tedavisine eşdeğer bir önem verilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bunun nedeni diyabet bakımını, dolayısıyla metabolik kontrolün iyileştirilmesini etkileyen en önemli faktörün hastaların kendi kendine bakım(self management) becerileri olduğunun gösterilmesidir. Çok küçük yaştaki çocuklar dışındaki her yaştaki çocukların kendi yaşlarına uygun ihtiyaçları ve problemleri dikkate alınarak eğitilmeleri gereklidir. Bazen yapıldığı gibi ailenin eğitilmesi yeterli görülmemeli, diyabet bakım bilincinin küçük yaşlardan itibaren geliştirilebileceği unutulmamalıdır. Diyabetli çocuk ve aileleri için uygulanacak bir eğitimde genel olarak aşağıdaki konuların işlenmesi önerilmektedir:
• Diyabetin nedenleri
• İnsülin saklanması
• İnsülin enjeksiyon teknikleri
• Kan şekeri ölçümü
• İnsülin dozlarının ayarlanması
• Psikososyal ve aile desteği
• Hipoglisemi ve tedavisi
• Hastalıklar sırasında diyabet tedavisinin düzenlenmesi
• Yolculukta diyabet bakımı
• Diyabet ve egzersiz
• Beslenme ilkeleri
• Doğum kontrolü
• Alkol ve diyabet
• Diyabetin komplikasyonları

by.NaMe
19-05-2008, 01:28 AM
Spor Felsefesi

Spor Felsefesi ülkemiz için yeni bir konudur. Spor Bilimi’nin ülkemizdeki tarihine göz attığınızda Spor Bilimi’nin ilk anından itibaren Spor Felsefesi konusunun da gündeme getirildiğini görebilirsiniz.
Şimdi, bu alanda bazı soruları yanıtlamaya çalışalım.

1-Spor Felsefesi nedir?
Spor felsefesi spor ile ilgili olan felsefe çalışmasıdır. Dolayısıyla spor felsefesi iki disiplinli bir çalışmasıdır. İçinde : hem felsefe, hem de spor bulunmaktadır. Fakat, çalışma felsefe ağırlıklıdır.
Burada öncelikle felsefenin ne olduğu üzerine aydınlanalım.
Felsefe nedir?
Felsefe en genel belirleme ile bir bilgi üretme etkinliğidir. Felsefenin ürettiği bilgiler, diğer bilgilerimizden örneğin günlük yaşama bilgilerinden, bilimsel bilgiden, teknolojik bilgiden, sanat bilgisinden,dinsel bilgiden ayrıdır. Felsefe bilgileri varolan şeylerin değişmeyen, hep aynı kalan yanları ile ilgilidir. Örneğin pekçok varlık vardır. Canlı varlıklar, cansız varlıklar, manevi varlıkşar, sembolik varlıklar. Bu varlıkların birbiri ile ilişkileri vardır.Bu varlıklar değişirler.Peki bu varlıkların hepsinde değişmeyen, hep aynı olan(varlık) nedir? Felsefe bunu sorar. Bunu yanıtlayabilmek için de tek tek varolanlarla ilgili ortaya konulan bütün bilgilerden yararlanarak daha yüksek bir bilgi üretir. Bu bilgi felsefe bilgisidir.Bu bilginin alanı felsefedir.
Ne var ki tek bir felsefe bulunmaz. “Varlığı değişik bakımlardan ele alan değişik felsefe tavırları, değişik felsefeler ortaya koyarlar.Ayrıca varolanlarla ilgili bilgilerimiz geliştikçe felsefe de gelişecektir.Bu iki durum felsefeyi dinamik bir bilgi alanı haline getirir.
Şimdi, Spor Felsefesi ’ne bakalım.
Bilindiği gibi değişik spor olayları vardır. Bunlar tek tek her spor dalı ile ilgili karşılaşmalar, olimpiyatlar , dünya şampiyonaları gibi .
Bütün bunlar değişebilmekte, gelişebilmekte, tekrarlanabilmektedir. Tüm bu değişimler, gelişimler ve tekrarlar içinde değişmeden kalan şey “spor”dur. İşte bu spor nedir?
Öyleki yeni sporlar ortaya konulabilir. Yeni yarışmalar düzenlenebilir. Fakat spor dediğimiz öz hep aynıdır. Bu öz spor eğitimcisinin alanı dışındadır, spor hekiminin, spor yöneticisinin, spor bilimcisinin ve sporcunun alanı dışındadır. Sporun ne olduğunu, sporun özünü, sporun hakikatını araştıran bu alan spor felsefesi alanıdır. Kuşkusuz ki spor felsefesindeki tek soru saporun özü sorusu değildir. Bu çerçecede pek çok sorun yer alır. Bunlarla ilgili çalışmalar da spor felsefesinin içine girerler. Fakat, “spor nedir?” sorusu yani sporun özünü soran soru spor felsefesinin temel sorusudur.
2-Spor Felsefesi için ne tür çalışmalar gerekir?
Spor Felsefesi için en önemli iki şeyi yapmak gerekir. Spor ve felsefe. Yalnızca felsefe yapıyorsanız, yalnızca spor yapıyorsanız spor felsefesi yapamazsınız. Spor yapmak için sporun eğitimi almış olmak gerekir, felsefe yapmak için de felsefe eğitimi almak gerekir. Yani rastgele spor yapmaya başlayan bir kişi ile elindeki birkaç felsefe kitabını okumuş kişi bu işi yapamaz.
Dolayısıyla spor felsefesi yapmak için herhangibi bir spor dalında yetişmiş olmak ve felsefde eğitimi almak gerekir. Ne var ki bunlar da yetmez. Spor Felsefesi yapabilmek için kişinin fizyoloji, anatomi, endokronoloji, nöroloji, psikoloji, sosyoloji, spor tarihi, ekonomi, estetik, gibi alanlarda bilgi sahibi olması gereklidir. Bir spor felsefesi çalışması içinde bu alanlardaki bilimsel bilgilere başvurmak zorunluluğu bulunur.
3-Hangi metinler Spor Felsefesi metni değildir?
Çoğu zaman içinde değişik filozof yazılarından alıntılar bulunan metinler spor felsefesi metni sanılır. Bir yazının içinde felsefe metinleri buluması o yazının felsefe metni olduğunu göstermez. Bir yazının içinde filozof yazısı bulunmaması da o yazının felsefe metni olmadığını göstermez. Öyleyse neye bakmak gerekir? Sorun yazıda bir spor felsefesi sorusu sorulup, sorulmadığıdır. Eğer bir felsefe sorusu sorulup, felsefe tavrı ile yanıtlandıysa o bir felsefe metnidir.
Çok zaman spor ile ilgili bazı alanlar spor felsefesi olarak algılanır. Bunların en başta geleni ise olimpizmdir.
4-Olimpizm nedir?
Olimpizm spor olayının temel özelliklerinden hareketle , ortaya koyulmuş bir dünya görüşü ve yaşam anlayışıdır. Olimpizm felsefe gibi dinamik, devinen, gelişen bir bilgi alanı değilidir. Çünkü “sporun özü nedir?” sorusuna sonsuzca yanıt verielebilir. Bu yanıtların hepsi geçerli olabilir ve soruya değişik aydınlanmalar sağlayablilir. Oysa olimpizm belirli bir anlayıştır. Hatta Olimpik Anlaşma (Olympic Charter) ile kuralları ve ilkeleri belli edilmiştir. Değişken ve gelişken değildir.
Olimpizmden hareketle olimpiyat oyunları düzenleyebilirsiniz, ama hejhangibi bir spor felsefesinden hareketle hiçbir spor müsabakası düzenleyemezsiniz.
Spor Felsefesi yaparken, olimpik ilkelerden yararlanılabilinir.
5-Olimpizm ve Olimpiyatları’n ilişkisi nedir?
Olimpiyat Oyunları Olimpik İlkelere (Olimpik Anlaşmaa /Olympic Charter ‘da belirlenmiş) göre düzenlenirler. Olimpiyat Oyunları’nın amacı olimpizmin içinde bulunan dostluk, kardeşlik, mükemmellik, daha iyi ve güzele ulaşmak, her türlü dil, din, ırk , politik görüş ve benzerlerinin üzerinde yaşayabilmeyi insanlara anımsatmak ve yaşatmak amacıyla düzenlenir. Bu nedenle olimpizm , olimpiyat oyunlarının temel anlayışıdır.
6-Spor Felsefesi dünyada ve Türkiye’de ne zaman başlamıştır?
Bir felsefe olarak Spor Felsefesi’nin başlayışı 1950’li yıllara kadar geri gitmektedir. Avrupa’da ilk Spor Felsefesi Sempozyumu 1952 yılında Almanya’da Osnabrück’te düzenlenmiştir. Ne var ki Spor Felsefesi’ni hazırlayan çalışmaları modern çağ için Rönesans’a kadar geri götürebiliriz. Bu çalışmalar 18. yy’de üç ülkede İsveç, Almanya ve İngiltere’de önemli gelişmeler gösterirler. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda felsefede ciddi bir çalışma alanı oluşturur. Spor Felsefesi bağımsız bir felsefe disiplini olarak görüldüğü gibi Yaşama Felsefesi’nin bir alanı olarak da ele alınmaktadır. Ülkemizdeki başlayışı bu çizgide olmuştur.
Ülkemizde Spor Felsefesi ilk kez 11-12 Kasım 1990 tarihlerinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde düzenlenen “Türk Alman Kültür diyalogunda Spor Felsefesine yeni yaklaşımlar” isimli sempozyumla başlamıştır.
Böylece yapılmakta olan Spor Felsefesi çalışmaları ilk kez Doç.Dr.Atilla Erdemli’nin öncülüğünde derli toplu bir tartışma ort***** girmiş ve kitaplaştırılmıştır. Günümüzde bazı Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulları’nda Spor Felsefesi dersi lisans düzeyinde verilmektedir.

by.NaMe
19-05-2008, 01:29 AM
ATATÜRK'ÜN KONUŞMALARINDAN
SPORLA İLGİLİ ÖRNEKLER
Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün değişik tarihlerde yapmış olduğu konuşmalarında yer alan spor ile ilgili ifadeleri aşağıdaki örneklerde özetlenmiştir.
“Fikri gelişmeye olduğu gibi, bedeni gelişmeye de önem vermek ve özellikle milli karakteri derin tarihimizin ilham ettiği yüksek derecelere çıkarmak lazımdır. Başarılı olmak için her türlü yardımdan çok bütün milletçe sporun esasını, değerini anlamak ve ona kalpten sevgi göstermek, onu vatani vazife saymak lazımdır. ”
“Spor, yalnız beden yeteneğinin bir üstünlüğü sayılamaz. Anlayış ve zeka, ahlak da bu işe yardım eder. Zeka ve kavrayışı geri olan kuvvetliler; zeka ve kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim. ”
“Dünya spor hayatı, spor gayesi çok önemlidir. Bu kadar önemli olan spor hayatı bizim için daha da önemlidir. Çünkü ırk meselesidir. Irkın düzelmesi ve gelişmesi meselesidir. ”
“Biz henüz Avrupa derecesine gelemedik. Sporda tek ve belli bir amaç gözetmek lazımdır. Sporu ya propaganda için yapacağız, yahut da bedeni gelişmemizi sağlamak için yapacağız. ”
“Gençlerin sıhhatli ve gürbüz olmaları için yaşadıkları bölgenin sıhhi şartlarını temin etmek, devlet halinde bulunan siyasi teşekküllerin en birinci ödevidir. Ondan sonra, en küçük yaştan en son yaşa yani insan ömrünün vasati süresince derece derece beden faaliyeti önemli yer tutar ve tutmalıdır da. ”
“Her çeşit spor faaliyetlerini, Türk gençliğin milli terbiyesinin ana unsurlarından saymak lazımdır. Bu işte, hükümetin şimdiye kadar olduğundan daha çok ciddi ve dikkatli davranması, Türk gençliğini spor bakımından da, milli heyecan içinde özenle yetiştirmesi önemli tutulmalıdır. ”
“Beden hareketlerinde esas, nesilden nesile intikal eden adetlerdir. Yirminci asırda bütün dünya milletleri için spor esaslarının tekniği bundan doğmuştur. Türk çocukları her kavmin çocukları gibi doğdukları andan itibaren tabiatın kendilerinde yarattığı hareket ve faaliyetlere ellerini, kollarını, bacaklarını hareket ettirmekle başlarlar, sonra çocuk büyüyünce bulunduğu muhitin şartlarına göre tarlalarda, bayırlarda, tepelerde kayalık içinde, ormanlarda koşar, yürür, hiç de yaptığının ne olduğunu düşünmeksizin bugünkü ilim dünyasının spor dediğini kendiliğinden yapar. Güreşir, ata biner, atlar, cirit oynar ve daha birçok milli sporları yapar.

by.NaMe
19-05-2008, 01:29 AM
ESKİ TÜRKLERDE SPOR

Milattan Önce 3000 yıllarında Orta Asya’da Türkler’in yaşamında atın büyük önemi olduğunu görmekteyiz. Çocukların çok küçük yaşta at eğitimine başladığı o dönemin belgelerinde rastlanmaktadır. Bu uğraşta kadınların da yeri vardı.
Türkler’in binicilikteki ustalıklarına, atla oynanan ve sportif değer taşıyan türlü oyun ve yarışlarla ulaştılar.
Günümüzde de Orta Asya ve Anadolu’nun bazı yörelerinde oynanan kaçma-kovalama nitelikli Gök-Börü, Kız-Börü ve Beyge oyunlarıyla, bir çeşit atlı hokey oyunu olan Çögen ve de savaş oyunu olan attaki cirit atma oyunlarında rastlamaktayız.

Gök-Börü oyunu değişen lehçelerce Kökperi, Kopkeri gibi isimler de almıştır. Bu oyunda asıl olan kesilmiş ve içi temizlenmiş bir oğlak veya hayvanı eğeri ile bacakları arasına sıkıştıran ve dört nala koşan bir atlının, kendini kovalayan atlılara sınırlanmış bir alan veya alanda bir turu tamamlayarak puan alması biçimindeydi. Oyun tek kişiler veya gruplar arasında da oynanırdı. Özbek Türkleri’nde bu oyunu, üzerinde, sular, hendekler ve yükseklikler bulunan bir arazide oynadığını görüyoruz.
Evlilik törenlerinde kesilmiş hayvan, kız tarafından kaçırılır ve damat tarafı gelini kovalardı. O zaman bu oyun Kız-Börü adını alırdı. Atlı oyunların bir başka şekli de düğün törenlerinde kız ve erkeğin bir mesafe içinde karşılıklı olarak Beyge (Babiga) oyunuydu. Amaç hedefe önce varmaktı. Çöğen de eski Türkler arasında yaygın bir oyundu. Bu oyun bugün adına Tibet dilinde top anl***** gelen Pulu’dan alınarak Polo denilen atlı hokey oyununun ilk şeklidir.İlk defa Türkler tarafından oynandığı söylenen bu oyun, İranlılarca Çevkan, Bizanslılarca da Çukanyan adı ile oynanmıştır. Bugün Anadolu’nun birçok yerinde oynanan atlı cirit oyunu, eski Türkler’in çok sevdiği bir binicilik oyunuydu.Cesaret, algılama sürati, refleks, denge gibi emosyonel ve motorik özellikleri bünyesinde barındıran bu oyun iyi bir binicilik ve ata hakim olmayı gerektirirdi.
Eski Yunan yazar ve komutanlarından Xenophon MÖ 360 yılında Binicilik Sanatı adlı eserinde , Türkler’in cirit oyununa benzeyen bir mızraklı süvari oyununu halkına öğütler. Eski Romalılar’ın yüzyıllar boyunca oynadıkları Troia oyununun da aslı cirit oyununa benzemektedir.
Türkler boyu 1.5 metre uzunluğundaki ucu sivri taze servi ağacından yapılmış mızraklarla hedef tahtasını delmeyi veya sivri değnekleri toprağa saplama alıştırmaları yaparlardı.
Ayrıca, çeşitli sosyal etkinliklerle ilgili olarak (ölüm, doğum, düğün, sosyal yardım v.b.), bozkır atları ile 10- 14 kilometre, hatta 100 kilometrelik arazi koşuları yapılırdı.
Ayrıca eski Türkler de birçok sosyal etkinlikte yine ok atma veya ok üzerine içilen antlar gözlenmektedir. Okla uzağa atma veya hedefe atma oyunları vardı. Ayrıca, at üzerinde de ok atma oyunları vardı.Bu konudaki en eski belgeler MÖ 1000 yılda Tibet bölgesinde bulunan kayalara işlenmiş fresklerdi.
Yarış amacıyla atılan okların ilki cepheden, ikincisi yandan ve üçüncüsü de hedefi geçtikten sonra geriye dönülerek atılırdı. Günümüzde Japonya’da bazı dinsel törenlerde benzeri yarışmalar yapılmaktadır. Ayrıca, Türkler’in geliştirdikleri eğri ve tek yüzlü kılıçlarla oynanan çeşitli dans ve oyunlar vardı. Bugün Türkmenistan’da çeşitli kabilelerde bu dans ve oyunlar devam etmektedir.
Tüm bunların dışında Asya’da en çok sevilen spor dallarından biri de güreşti. Çeşitli bayramlarda ve özel günlerde güreş ile ilgili şenlikler düzenlenirdi. Yapılan kazılarda çeşitli süs eşyalarının üzerine işlenmiş güreş figürlerine rastlanmaktadır. Günümüzde yağlı güreşçilerin giydiği kısbeti, İskit Türkleri’ne ait bir kemik avadanlığın üzerine işlenen güreşçi figüründe görmek mümkündür.
MÖ 100 yıldaki eski Çin kaynaklarına göre Amur Bölgesi’nde oturan Türk kabilesinin yaşantısı hakkında bilgi verilirken, halkın ayaklarına 15 cm genişliğinde ve 160 cm uzunluğunda tahtalar takarak kar ve buzda ev hayvanlarını kolaylıkla avladıklarından söz edilmektedir. Bu da kayak sporunun tarihteki ilk örneklerinden biridir. Tarihçi Prof. W. Eberhard yine bu kaynaklara dayanarak eski Türkler’de kayak ve kayakçılığını mevcut olduğundan söz eder. Yine MÖ 500 yıllarında Çin halkının ayaklarında kayakla gördükleri Türkler için “tahta bacaklı, at ayaklı, benekli ala at” gibi tanımlar kullandığı saptanmıştır.
İsviçreli Prof. Hess kayak tarihini incelerken “Bütün kış karla örtülü olan Sibirya’nın kayakçılığın asıl vatanı olması tabii olduğu gibi, tarihi deliller de Sibirya’nın en kuzey noktalarında yaşayan Türk ve Moğol kavimlerine” kayağın buluşunun ait olduğunu söylemektedir.
Eski Türkler’in dinsel geleneklerine göre yaptıkları çeşitli sporitf etkinlere Kırgızlar’ın çocukların doğumunda kadınların da katıldığı 265 km’lik bir mesafe üzerinden geleneksel koşu yaptıkları, Tunguzlar’ın düğün törenlerinde 107 kilometrelik yaya koşular düzenlediği, hız alarak çift ve tek ayakla uzun atladıklarını da ilave edebiliriz.
Yine Orta Asya’da futbola benzeyen tepük adıyla oynanan bir oyundan Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügat-ül Türk adlı eserinde söz etmektedir.
Osmanlılar’a gelindiği ise güreşten, at binmeye, ok atmadan, çevgen’e kadar çeşitli sportif etkinlikleri görüyoruz.

by.NaMe
19-05-2008, 01:29 AM
ANADOLU VE ANTİK ÇAĞDA
SPOR OYUNLARI
Anadolu toprakları üzerinde tarihin en eski uygarlıkları kurulmuştur. Anadolu değişik uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır. Anadolu’daki uygarlıkların kalıntıları, eski uygarlıklar ve antik kültürler, Anadolu’da Yunanistan’daki spor oyunlarından çok öncelere dayanan bir spor kültürü olduğunu göstermektedir. Aşağıda isimleri verilen antik kentlerde stadlar ve palestralar(spor salonları denilebilecek alanlar) bulunmaktadır: 1. Afroddisias Antik kenti: Aydın ili yöresinde,
2. Side, Perge Antik kentleri Xantos: Antalya İlimizin yöresinde,
3. Hierapolis, Laudisies, Nissa Antik kentleri: Denizli İlimizin yöresinde,
4. Pergamon Antik kenti: Bergama yöresinde,
5. Efes Antik kenti: İzmir İli Selçuk yöresinde, Ülkemizin bu yörelerindeki, bu isimli antik kentlerde palestralar, elipsoid stadlar bulunmaktadır. Bugün Antalya ilimizin sınırları içinde Adrasan burnunda Asya kökenli Likya Uygarlığı(M. Ö. 15. yy) kalıntıları arasında antik palestralar, stadyumlar ve anfitiyartrolar bulunmaktadır. Buradaki antik kentin adı Olimpos’tur. Bu antik kentin 7 kilometre uzağında ve deniz seviyesinden 2150 metre yüksekliğinde mitolojide Kimera diye anılan, gerçekten jeotermal kökenli bir alev bulunmaktadır. Mitolojideki Belerefon veya Kimera efsaneleri, olimpiyat fikrinin doğuşunun bu bölgelerden çıktığını destekler niteliktedir. Efsanelerde her yıl Olimpos kentinin vatandaşlarından bir çift genç kız ve erkek “baç” olarak isteyen Kimera canavarını Pegasus adlı kanatlı atına atlayarak mızrağı ile canavarı yedi kat yerin dibine gömen Belerefon adlı kahramanın anısına, Olimpos kentine barış ve sükun getirdiği için heryıl Kimera alevlerinden tutuşturulan meşalelerle atletler Olimpos kentine doğru koşarlar ve bu anıyı yinelerlerdi. Özünde yadsınamayacak bir gerçek uygarlıkların birbirinden etkilendiğidir. Anadolu’da bilindiği gibi tarihin en eski uygarlıklarına ev sahipliği yapmış bir bölgedir. Burada kurulan uygarlıklar, o uygarlıkların kültürleri kendilerinden sonra kurulan birçok uygarlığın temelini oluşturmuştur. Bu da son derece doğal bir olaydır. Olimpiyat Oyunları’nın simgesi Olimpiyat Meşalesidir. Antalya’daki Olimpos’un tarihine baktığınızda Antik Olimpiyat Oyunlarının başladığı M. Ö. 776 yılından yaklaşık 7. 5 yüzyıl daha gerilere dayandığını görmektesiniz. Dolayısıyla o bölgedeki efsaneler ve kalıntılar Olimpiyatların vazgeçilmez bir parçası olan Olimpiyat Meşalesi Anadolu’muzdan esinlenmiş olabileceği veya çıkmış olabileceğini göstermektedir. Bu olasılık hiç de küçümsenemeyecek ve kulak arkasına atılmayacak bir olasılıktır. Ayrıca, Olimpia’nın yerel kahramanlarından biri olan Pelops’un mezarı ve tapınağı Altis’in içindeydi. Pelops’un doğudan geldiği düşünülürdü. Birçok kişi ilk atletizm karşılaşmalarının Küçük Asya’da(Anadolu) düzenlendiğine inanır. Antik çağda Anadolu’daki spor organizasyonlarını değerlendirdiğimizde ilk olarak karşımıza M. Ö. IX’uncu yüzyıldan beri devam eden Panionion Oyunları çıkar. Herodot Tarihi bu konuda şunları yazar: “Asyalı İyonlar’ın 12 şehir devleti bir araya gelerek Panionion adı altında bir birlik kurmuşlardı. Bunun yönetim merkezi Aydın’ın Kuşadası ilçesi Güzelçam köyündeydi. Ionia birliğine bağlı site devletleri müşterek oyları ile belirlenen Mykale Dağı’ndaki ortak tapınakları olan Panionion kutsal alanında heryıl kasım ayında Poseidon Helikonius onuruna oyunlar, şenlikleri Prieneli rahipler gözetiminde organize ederlerdi. Her türlü spor oyunlarının yapıldığı bu etkinlikler Pers saldırıları sırasında Efes’e taşınıp orada devam etti. Bu oyunların başladığı tarihten yaklaşık 100 yıl sonra devam ettiğini Diodoros ve Thukydides eserlerinde belirtirler. ” Didymeia Oyunları antik çağın en eski en görkemli şenliklerinden biriydi. Apollon Tapınağı’nın yaklaşık 15 metre güneyinde yedi sıralı bir stadion(stadyum) vardı. Tanrı Apollon adına yapılan ve Miletos’taki 29. 56 m x 192. 25 m boyundaki yirmi sıralık ve 15 bin izleyici kapasiteli stadyumu da kapsayan Didymeia Oyunları antik çağda büyük önem taşırdı. Aynı anda 24 atletin yarışabileceği görkemli bir koşu pisti vardı. Datça Yarımadası’nın ucunda bulunan M. Ö. VII veya IX. Yüzyılda Posideion’un oğlu Triopas tarafından kurulduğu ileri sürülen Antik Knidos kentinde, Knidos Lindus, Talyssus, Halikarnassus, Ialyssus ve Cameros ile birlikte Heksapolis(Altışehir) Birliği’ni kurmuştu. Bu birlik Knidos’un Triopion denilen bölgesinde Tanrı Apollo adına görkemli bir mabet yaptılar. Bu altı şehir devleti her dört yılda bir Triopion’da Tanrı Apollo adına Triopion Oyunları düzenlerlerdi. Herodot bu konuda şunu yazar: “Triopionlu Apollo şerefine yapılan oyunlarda, kazananlara verilen mükafat tunçtan yapılma üç ayaklı sehpa idi. Bu sehpalar alınıp, götürülmez. Mabedin içinde kalır ve ilaha hediye olurdu. Fakat Halikarnaslı (Bodrum) Agasiki namındaki bir adam bu oyunlarda kazandıktan sonra bu kanuna karşı geldi ve sehpayı alıp evine götürdü. Onu duvarına astı. Bu olaya karşı diğer beş şehir Halikarnassus’u birlikten çıkardı ve adları Pentapolis(Beşşehir) Birliği olarak değiştirildi. ” Burada özünde vurgulamak istediğimiz nokta Antik Çağdaki spor anlayışını sadece Peloponez Yarımadası üzerine inşaa edilmesinin yanlışlığıdır. Kültürler tarih boyunca birbirlerinden etkilenmişlerdir. Bu realiteyi yadsımak, tarihi inkar etmek demektir.