Maxbilişim Hosting Hizmetleri

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Arkeoloji Bilimi..


♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:41 AM
Arkeoloji bir bilim dalı olarak, XIX. yüzyıldan beri kendi içinde tarihsel gelişim ve değişim geçirerek, diğer bilim dalları arasında yerini almıştır. Eski toplumların bütün yapıp etmeleri (beslenme tarzları, ürettikleri ürünler, savaşları...) maddi kalıntıları, maddi kalıntılara bağlı olarak ilişkileri... vb. arkeolojinin konusunu oluşturur. Bu yüzden arkeolojinin uğraştığı, ele aldığı bütün sorular ve sorunlara "arkeolojik metin" diyebiliriz.

O halde öncelikle arkeolojik bir metnin yorumlanmasının ne olup olmadığı ve arkeolojik yorumlamanın niteliğini incelememiz gerekiyor.

Arkeologun arkeolojik metinle arasındaki tarihsel uçurumun varlığı, yorumu kaçınılmaz bir hale getirir. Ama hemen belirtmemiz gerekir ki; yorum sadece tamamlanmamış parçaları tamamlamak için yapılan bir uygulama değildir. Yorum; arkeolojik metni anlamlandıran, metnin konuşmasına kulak veren ve ona katılan bir uygulamadır. Öte yandan en betimleyici, işlevsel açıklamalar bile belirli bir zihinsel işlemden (çeviri, analoji, düzenleme, sınıflama...) geçtiğinden dolayı yorumlamanın kaçınılmaz olduğu söylenebilir. Yorumlamada bizim "görme ve algılama" biçimimiz, yargılarımız önemli rol oynar. Böylelikle yorumlamanın epistemolojik yönüne değinmiş oluruz. Yorumun kendine ait işleyişi ve yasası vardır. Bir arkeolojik metne uygulanırken de bunlar işlemeye devam eder. Örneğin; bir çanak-çömlek parçası bulduğumuzda bunun öküzlere takılıp toprağı eşmekte kullanıldığını söyleyemeyiz.(1)

Arkeolojik yorumlamayı eşsüremli ve artsüremli yorumlama olarak inceleyebiliriz. Eşsüremli yorumlama; içine betimlemeyi-açıklamayı da alarak arkeolojik buluntu öğelerin kendi içinde gelişimsel, değişimsel ve ilişkisel düzeylerini yorumlama uygulamasıdır. Artsüremli yorumlama ise; arkeolojik bir metnin yöntembilimsel-kuramsal olarak diğer bilim dallarının yardımıyla yorumlamaya girişme çabasıdır. Bugün jeomorfolojiden antropolojiye kadar birçok bilim dalları arkeolojiye yardım etmekte. Tüm bu bilim dallarının yardımından elde edilmeye çalışılan amaçsa, arkeologun arkeolojik bir metni daha sağlam verilerle yorumlamaya girişmesi olabilir.

Yoruma bir katkı sağlayabileceğini düşündüğümüz dilin tanıklığına değinelim: Ferdinand de Saussure, dilin, insanbilime, tarihöncesi bilimine pek de aydınlatıcı bilgiler sağladığına inanmaz: "...Dil ortaklığına bakarak kan birliği bulunduğu sonucuna varılabileceği, bir dil ailesinin insanbilimsel bir aileye denk düştüğünü sanmak yanılgı olur..."

Farklı toplumların aynı dili konuştukları, farklı dillerin aynı toplum içinde konuşulduğu tarihsel bir olgu olarak gözlemlenebilir. Ayrıca dilin türsel özelliği olan morfo-sentaksına bakarak, toplumun nesneleri düzenleyiş biçimini ve sıralayışını öğrenemeyiz. Latince, Grekçe gibi belirli bir söz dizim kuralı olmayan dilleri konuşan toplumların, nesneleri gelişigüzel düzenlediğini, nesnelerin gelişimsel ve değişimsel durumlarının bu yönde ilerlediğini söyleyemeyiz. Dil söz konusu olduğunda paradoks gibi görünen durumlar ortaya çıkar. Mircea Eliede eski toplumlarda Üretim araç ve gereçlerinin kullanımını kısaca nesnelere ilişkin tutumun "mitler" aracılığıyla yani dil sayesinde aktarıldığını söyler. aynı biçimde Vladimir Propp folklorun gerçeklikten kaynaklandığını ve bir "gerçek" olduğunu belirtir. Dil belirli bir yoruma ulaştığında nesnelere ilişkin tutum ve davranışın aktarıcısı olur. Gerçekten de bugünkü tüketim mantığımızın, nesnelere bakış açımızı değiştirmediğini söylemek saçma olurdu. Tüm bunlardan çıkan sonuç; arkeolojik bir metnin çok bilinmeyenli denklem gibi olduğu, konuya nasıl bakarsak bakalım bazı öğelerin karanlıkta kaldığını söyleyebiliriz. Zaten arkeoloji bu karanlık noktaları aydınlatmak için kazmıyor mu?

Hans George Gadamer'in hayatı boyunca cevap aradığı "Bir metni anlamak ne demektir?" sorusunu, biz "Bir arkeolojik metni anlamak ne demektir?" şeklinde tekrar sorabiliriz. Soruya başladığımız yer, arkeolojinin toprağa ilk çapa vurduğu yerle aynı.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:41 AM
ARCHEOLUOGO
Tarihöncesi ve Etnografya Uluslararası Araştırma, Belgeleme ve Deneysel Arkeoloji Merkezi

Archeoluogo, geçen yüzyıl içinde ünlü arkeolog Paolo Orsi'nin Akdeniz Neolitiğinin en önemli merkezlerinden biri olan Stentinello'yu ortaya çıkarttığı Siracusa'da (Sicilya) 21 Nisan 1999'da birkaç arkeolog ve arkeolojiye meraklı kişilerin gönüllü teşebbüsleri ile kurulmuştur.
Kar amacı gütmeyen merkez, deneysel yöntemler ve etnoarkeolojik çalışmalarla tarihöncesi dönemlerde olduğu kadar günümüzde yaşayan "ilkel insanların" etnografyası ile ilgili araştırmaları da teşvik etme ve sürdürme amacını gütmektedir.
Tarihöncesi dönemlerin kültür mirası ve yaşayan geleneklerin uygulamalı deneysel yöntemler kullanarak öğrenilmesi, yorumlanması ve ortaya çıkartılması merkezin temel amacıdır. Bu amaçla, Archeoluogo'da tarihöncesi dönemi çeşitli yönleri ile canlandırarak yaşatabilmek için deneysel uygulamaların yapılabileceği bir yapılanmaya gidilmektedir. Burada arkeolojik yerleşmeleri, dolayısıyla geçmişi anlamak ve daha sağlıklı yorumlamak için gerekli olan bir başvuru kolleksiyonu oluşturulmaya çalışılmaktadır. Merkez kendini bir tartışma ve öğrenme platformu olarak gördüğü için şu etkinliklerin yapılmasını öngörür : araşırma, kuramsal ve uygulamalı çalışmalar, laboratuvar analizleri, üç ayda bir yapılan konferans ve sempozyumlar.

Başta italyan ve Türk olmak üzere değişik ülkelerden araştırmacılar tarafından arkeolojik taş, kemik ve kil aletlerin üretim aşaması ve işlevlerini belirleyebilmek ve bunlarla ilgili arkeolojik yorumların daha sağlıklı yapılabilmesi için bir veri tabanı ve karşılaştırma malzemesi olabilecek bir kolleksiyon oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Arkeolojik buluntuların üretim ve işlevini anlamak için geleneksel araştırma yöntemlerinin tartışılıp, tarihöncesi ve etnografik araştırmaya ilişkin bazı sorunları yeniden tanımlayacak etkinlikler düzenlenecektir. Bunlar arasında:

1- Paleolitik'ten Tunç Çağı'na kadarki yontmataş ve kemik aletlerin üretim teknolojisi

2- Çanak çömlek yapım ve bezemesi

3- Tarihöncesi sanatın uygulanma teknikleri

4- Tonut yapım teknikleri

5- Tayvan ve bitkilerin evcilleştirilmesi ile ilgili bazı sorunlar

6- Tahıl üretiminin aşamaları ve teknolojisi

7- Tarihöncesi dönemlerdeki doğal çevre ortamının ekolojik yöntemler ile araştırılması


Amaç ve Etkinlikler

Amaç: Merkez, geçmiş toplumları anlamak amacı ile etnografik çalışmalar yapmak ve yetkin girişimlerde bulunarak eldeki verilerin belgelenmesi ve bilimsel yorumuna katkıda bulunarak teşvik eder. Bu amaçla dernek:

a-Deneysel arkeoloji, arkeometri incelemeleri ve etnografik araştırmaların yardımıyla geleneksel yöntemleri de içine alarak özel sorunların araştırılması amacıyla çalışma grupları oluşturmak;

b-Tarihöncesi SiT alanlarının araştırılması, korunması ve değerlendirilmesi amacıyla gelişme sürecindeki ülkelerle işbirliği yapmak. Böyle bir işbirliği amaca uygun olarak eğitilmiş gönüllü kişilerin gönderilmesi ile gerçekleştirilebilir;

c-Eğitim, arkeolojik yönlendirme ve mesleki formasyon çalışması sürdürmek üzere bir eğitim merkezi kurmak;

d-Oyun-eğitim çalışmaları (kille, simgesel betimlemelerle ve grafik-resim vb. yoluyla eski eserlerin reprodüksiyonu) aracılığıyla çocukları arkeolojiye yakınlaştırmak. Bu tür çalışmalar engelli çocuklara da yönelik olacaktır. Böylece karşılaştırma ve iletişim olanakları da yaratılacaktır;

e-Bu tür çalışmalarla, doğrudan ilgili tüm kişi ve kuruluşlar arasında belli sürelerle toplantı, seminer ve kongre düzenlemek;

f-Deneysel arkeoloji, arkeometri ve etnografya konusunda uluslararası bir kongre düzenlemek;

g-Akdeniz çevresindeki tarihöncesi yerleşim ve etnografik incelemelere öncelik tanıyan kamu ve özel kuruluşlarla her biçimde yararlı bilimsel görüş alışverişinde bulunmak;

h-Üyelerinin, aynı zamanda dernek dışındaki kişilerin yayınlanmaya değer nitelikteki çalışmalarına yer vermek amacıyla deneysel arkeoloji, arkeometri ve etnografik araştırma çalışmaları ve derneğin etkinlikleri üzerine bilimsel bir haber bülteni yayınlamak. Bu haber bültenine, özel monografik, duysal-görsel, multimedya, özel sorunlar ve farklı düzeydeki bilimsel sorunlar üstüne olan yayınları eklemek;

i-Tarihöncesi, arkeometri ve etnografya bilimlerini kapsayan bir kitaplık oluşturmak ve geliştirmek; merkez'in amaçları doğrultusunda ek bölüm ve arşiv kurmak;

j-Arkeolojik malzemenin incelenmesi, çizimi ve fişlenmesi, restorasyonu, ilk insanların incelenmesi için etnografik çalışmaların kamu ve özel kuruluşların izniyle geçici ve sabit sergi gerçekleştirilmesi gibi özel çalışma alanlarını teşvik etmek;

k-Öğretim faaliyetlerinde bulunmak, öğretici laboratuvar çalışması, deneysel arkeoloji faaliyeti, araştırma yöntemlerinin düzenlenmesi;

l-Üniversiteler, müzeler, denetim daireleri, yetkili denetçiler ve bu tüzüğe yakın ortak amaçların gerçekleşmesi doğrultusundaki çeşitli kuruluşlarla işbirliğinde bulunmak;

m-Gereken her türlü araç-gereç ve donanımı satın almak

n-Bu tüzüğün konusunun araştırılması, gelişmesi ve kültürel-bilimsel temelde yaygınlaştırılmasına katkıda bulunacak doğrudan ya da dolaylı her faaliyette bulunmak.

ÜYELER

italyan ve yabancı kişiler bu tüzükte belirtilen ilkeleri kabul etmek koşulu ile derneğin üyesi olabilir. Üyeler, kamu ve özel dernek ve kuruluş temsilcileri üye meclisini oluşturur.

ÜYE KABULÜ

Adayın kendi dilekçesi üzerine kurucu kurulun kararıyla üye olunur. Üyelik dernek amaçlarına uymama, ölüm, istifa, aidatların ödeme tarihinin geciktirilmesi ve itaatsizlik sonucu düşer.

ÜYELERİN HAK ve GÖREVLERİ

Üyeler derneğin amaçlarının gerçekleşmesi için girişilen tüm etkinlik ve gösterilere etkin olarak katılmak, derneği desteklemek; derneğin yıllık toplantısına katılmak; yıllık aidat yoluyla derneğin kendi kendini parayla desteklemesi için katkıda bulunmakla yükümlüdür. Bu aidatın miktarı her yıl üyeler kurulu (yönetim kurulu) tarafından belirlenir. Üyeler, tarihöncesi ve etnografya araştırmalarına ilişkin yayınların telif haklarının bırakılması ile derneğin bir kitaplık oluşturmasına katkıda bulunma görevine sahiptir.

Archeoluogo'da her ilkbahar-sonbahar dönemlerinde deneysel arkeoloji ve Akdeniz arkeolojisi ile ilgili bilgileri genişletmek amacıyla teorik, deneysel ve laboratuvar çalışmaları ile arkeolojik yerleşmeleri içeren bir gezi programı uygulanmaktadır. 5 yaş üzerindeki herkese açık olan çalışmalar sırasında hem arkeoloji öğrenmek hem de günümüz teknolijisinden yararlanmadan tarihöncesi hayatı tekrar yaşamak için zorluklara meydan okumanın (challenge) heyacanını yaşayacaksınız. Küçük öğrenciler misafirperverlik, saygı, sevgi ve sorumluluk gibi değerlerin geliştirilmesini öğrenmektedir. Uluslararası toplantılarda ekip ve meslektaşlar, öğrenciler birbirlerini geliştirmekte, uluslararası ilişkilerin ve kültürel anlayışların değerini ögrenmektedir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:42 AM
Dendrokronolojik Analiz
Cornell Universitesi'nin Ege Dendrokronolojisi Laboratuvari Ege, Balkanlar, ve Dogu Akdeniz arkeolojik yörelerinden odun ve odun kömürlerinin analizini yürütür. Dogu Mesopotamya ve kuzeyde Kirim ve Kafkasya yörelerini içerebilecegimizi henüz bilemiyoruz. Elimizde Türkiyenin tarih öncesinin Neolitik dönemine kadar birçok dönemi temsil eden örnekler vardir. Ekim 1999'a kadar gelistirmis bulundugumuz kronoloji 6500 yildan fazlasini içermektedir.

İyi Örnek Nasıl Belirlenir?

Genellikle meşe, çam, lâdin, gürgen, ardıç, veya sedir örneklerinin 50 veya fazla yıllık halkası olanları, sağlam kronolojisi belirlenmiş döneme rastlarlarsa, tarihlenebilirler. Mükemmel örnekler 100 veya fazla halkasi olanlardir. Örnegin büyüklügü degil, halka sayisi önemlidir. Örnegin, Türkiyenin Orta Tunç Çagi'na rastlayan (Kültepe ve Acemhöyük), Çevresi 40sm., ve 250'den 430'a kadar çemberi olan yanik temel tomruklari elimizdedir; ayni kazidan ele geçirdigimiz diger örneklerin yalniz 4 santimetrelik çap ve sadece 150 yillik halkalari olmalarina ragmen tarihlenmesi de mümkündür. Eger sizler kazi yöneticileri olarak, yillik halkalar konusunda, kazi sirasinda karar veremiyecek durumda iseniz, kazi yörenizde veya laboratuvarimizda halka sayimini yapabiliriz. Yanmis ve yanmamis odunlarin ölçümünü de yapabiliriz (yanik odunlarin avantaji çürümemelerindedir). Akilda tutulmasi gereken nokta birçok örnegin birkaç örnekten çok daha iyi sonuç verdikleridir. Mümkün oldugunda her tomruktan bir örnek almak isteriz.

Örnek Nasıl Alınır?

1. İyi durumdaki yanmamis tomruklarinin kazi esnasinda çevreleri iple sarilir ve bir kesit alinir. Kesiti çevreleyen ipler yapiskan bantla bir daha sarilir. Bu, kesitin dagilmasini önler. Normal bir arkeolojik buluntu gibi açikça etiketlenir. Her düsen halka ile bir yilin kaybedildigi unutulmamalidir!

2. Karbonize veya yari karbonize örnekler için, ip sarilmasi en iyi stabilizasyon metodudur. Her odun kömürü parçasi iple koruyucu bir ambalaj içinde bulundurulmalidir. Aksi taktirde, örnek halka kaybedebilir veya parçalanabilir. Örnek, naylon torbaya koyulmali ve açikça etiketlenmelidir. Parçanin daha iyi korunabilmesi için pamukla çevrelenmesi gerekir, bu islem Cornell Laboratuvarina gönderilecek örnekler için özellikle gereklidir. Kazi sirasinda tomruga rastlandiginda ortaya çikarilan kismin etrafi temizlenmeli ve tomruk derhal iple sarilmalidir. Sarilmis kisim elle kirilip tomruktan ayirilmali ve derhal naylon torbaya konulmalidir. Örnekler günesten korunmalidir.

3. Sualtindan ve çamurdan çikarilan çok nemli örneklerin kurutulmamasi sarttir. Böyle bir tomruktan kesilen parçanin derhal naylon torbaya konulmasi ve torbanin agzi bantla kapatilip hava ile irtibatinin kesilmesi gerekir. Torbalar sabit mürekkeple etiketlenmeli ve serin yerde bulundurulmalidir.

4. Yerinden oynatilmamasi gereken odun parçalarindan (mesela Gordiyon'daki Midas Tümülüsün'deki ahsaplar gibi) artim burgusu kullanarak 9 milimetre çapinda kalem alabiliriz. Bu sayede odunlara zarar vermemek mümkündür. Ekibimiz bu hizmeti en iyi sekilde verecek durumdadir. Fakat kesitler her zaman için kalemlerden daha iyi ölçüm verir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:42 AM
İLK ŞEHİR PLANI

Salih Yapıcı
... Böylece Nippur; yüce tanrı/arı, bilginleri, tüccarları, sanatçıları, büyük tapınakları, güzel evleri, düzgün yolları, akarsuları, iskeleleri, park ve bahçeleriyle çağlar boyu en görkemli bir yer olmuş ve haklı olarak yaşam kenti’ ünvanını almıştır.”

“...Bizim şehrin güneydoğusunda şehir duvarlarına yakın çok büyük içini ulu ağaçların gölgelendirdiği bir parkımız var, adı şaurugişşar, anlamı ‘Kentin ortasındaki bahçe ‘dir.”

Buranın evleri de bir başkadır, sokakları da. Her taraf tertemiz ve bakımlıdır. Yollarda bir tapınağa, bir saraya gidermiş gibi saygı ile yürünür. Çocuklar bir büyük ile karşılaşınca, ona bütün terbiye ve nezaketleriyle yol verir, öne geçmez, büyüklerin arkasından yürümeye özen gösterirler. Sokaklarda bağırıp çağırma, kavga sesi duymazsınız hiç. Oturanlar derin bir sessizlik içinde kendi işleri, yazıları, çizgileriyle uğraşırlar.”

Bahçenin sol tarafında, alt kısımları tuğladan üstü ker***ten yapılmış evin iki katlı bölümü göze çarpar. Burada ailemiz oturur. Eve oldukça geniş bir kapıdan girince kendinizi yeri tuğlayla döşenmiş bir sofada bulursunuz. Kirli ayaklarla ileri gidemezsiniz. Hemen kapının yanındaki kocaman bir küpten, saplı bir çanakla suyu alıp yanındaki delikli taşta ayaklarınızı yıkamalısınız. Biz, temizliğe çok önem verdiğimizden bol bol yıkanırız. Tapınaklara asla yıkanmadan gitmeyiz. Atalarımız çok çok eskiden odun külü ve yağdan oluşan ve su ile köpürüp kirleri temizleyen bir madde yapmışlar. Temizlikte hep onu kullanırız.”

Bu katta bir oturma ve misafir kabul etme odamız ile içindeki ocakta yemek pişirilen muıfak en çok kullanı*lan yerlerdir. Yukarı kata çıkan merdivenin altında, tuğla döşeli, ortasında büyükçe bir delik bulunan hela vardır. Pislikler, künkler yoluyla başka bir yerde toplanarak bazı yöntemlerle zararsız duruma getirilir. Ust katta etrafta odalar, odaların önünde kenarları parmaklıklarla çevrilmiş, ortası açık çep çevre sundurma bulunur. Odalar, ışığı kapılardan tepeden veya duvarlara açılmış dört köşe deliklerden alır. Siz şimdi, ‘bu deliklerden soğuk gelmez mi?’ diye sorabilirsiniz. Biliyorsunuz bizim ülke soğuk olmaz. Güneşimiz çok parlak ve sıcak ve daha az sıcak olmak üzere, 'yaz’ ve ‘kış’ diye isimlendirdiğimiz iki mevsim vardır. Çok üşürsek delikleri hayvan postu ile kapatıveririz. Odalarımızın bembeyaz sıvalı oluşu fazla ışık aratmaz.”

Bir gün, ‘şehrimizin neresinde ne olduğunu gösteren bir haritası yapılabilse ne iyi olurdu’ düşüncesi aklıma geldi. Hemen bu düşüncemi tarlaların arsaların haritasını çizmekte uzman olan arkadaşlara söyledim. Hepsi son derece ilgilendi. Oldukça uzun araştırmalar sonucu onu ölçümlü olarak bir tablete çizdiler. Böylece şehir planı yapma işinde de öncülüğü Nippur çekti.” Bazılarına sıkıcı da gelse, yukarıda uzun uzun alıntıladığımız bu satırlar; günümtizden tam 4000 yıl önce kil tabletler üzerine kaleme alınmıştır.(1)

Görüldüğü gibi, 17 Ağustos 1999 depremi ile plansızlığın bedelini çok ağır ödemekte olduğumuz şu günlerde, yukarıdaki satırlar, hepimiz için derin derslerle doludur.

Şair ve yazar Ludingirra, I.O üçüncü bin yılın başlarında Mezopotomya’da kurulmuş olan Sümer Devleti’nin en önemli kentlerinden biri olan Nippur’da (Bugünkü adı Niffer) yaşamıştır. Bugüne kadar, yaşadığı şehri anlattığı kil tabletlerin ancak 23 tanesi bulunabilmiştir.

Sümer edebiyatına ait 74 000 kil tabletin bulunduğu İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyadaki toplam kil tabletlerin üçte birine sahiptir. Ludingirra’nın kaleme aldığı kil tabletlerin bir kısmı İstanbul Arkeoloji Müzesi, çivi yazılı belgeler arşivinde, bir kısmı da Avrupa ve Amerika müzelerinde bulunmaktadır. Yüz yıla yakın bir zamandır bilim adamlarının çalışmaları sonucu çözülebilen bu 23 tableti, halen hayatta bulunan ve 85 yaşına rağmen çalışmalarını büyük bir aşkla sürdüren sayın Muazzer İlmiye Çığ(2) bir araya getirilip yayımlanmıştır.

“Bityük şairin; Asya’dan Avrupa’ya uzanan bir kısrak başına benzettiği Anadolu’muz, gerçekten de bir kavimler kapısı. Yüzlerce kültür ve uygarlığın harmanladığı bir coğrafya.

Akat, Asur, Sümer, Hitit, Roma, Bizans, Selçuk, Osmanlı ve daha birçok uygarlık, hep bu coğrafyada doğmuş. ·

Bütün ilkler bu topraklarda filizlenmiş. Tarihte ilk yazı, ilk para, ilk filozoflar, ilk sabun, ilk hela, ilk kanalizasyon, ilk arıtma tesisi, ilk tiyatro, ilk kütüphane, ilk üniversite, ilk antlaşma, ilk peygamber, ilk tanrılar, ilk uçan adam, ilk milli mücadele, ilk şehir planı, ilk harita ve daha yüzlerce ilkin kaynağı hep bu coğrafya. Bugüne kadar, eski Mısırda; taşan Nil Nehri’nin suları altında kalan toprak parçalarının yeniden aplikasyonu için ilk haritacılığın oralarda geliştirilmeye başlandığını öğrene gelmişizdir. Ancak, yapılan araştırmalar ve ortaya çıkan yeni bulgular bizi eski Mısır’dan alıp daha gerilere, dünya uygarlık tarihine en büyük katkılann yapıldığı Anadolu’ya; günümüzden 5000 yıl önce kurulmuş bulunan Sümer’e götürmektedir. Çok ilginçtir; Ludingirra’nın kil tabletlerde sözünü ettiği Nippur şehrine ait haritanın bir parçası daha sonra yapılan kazı çalışmaları sırasında tesadüfen bulunmuştur.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:42 AM
YESEMEK
Hititler, tarih boyunca "Anadolu tarihindeki en önemli halklardan birisi" olarak kabul edildiler. Anadolu'ya M.Ö. 2100'lü yıllarda, büyük olasılıkla kuzeyden gelen bu halk, Ege ve Kızılırmak'ın batısından Mısır'a kadar uzanan geniş bölgede güçlü bir imparatorluk kurmuştu.

Tevrat'ta adı geçen ender halklardan birisi olan Hititler'in kurduğu bu devlet, M.Ö. 12. yüzyılın başlarında parçalanmaya başladı. Tarihler, bu imparatorluğun yıkılışına temel neden olarak, Ege adalarından gelen "deniz kavimlerinden söz ediyor. Ardından Frygler geliyor... Derken, bu istila sonucu, sahillerdeki yerli halkın iç bölgelere doğru saldın şeklinde kaçışı krallığın parçalanmasindaki diğer etmen oluyor. Dalgalar şeklinde gelen bu vahşi akınlar karşısında, Hititler de, Kızılırmak yayı içindeki merkezlerinden daha güneye doğru kaçıyor, Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye'de küçük şehir devletleri ya da beylikler biçiminde yeniden örgütleniyorlar. İşte, tarihte, M.Ö. 700'lere kadar sürecek olan "Geç Hitit Krallıkları" denilen dönem böylece başlamış sayılıyor... Zincirli-Şam'al, Tabal, Kargamış, Sakçaözü, Teli Tainat, bu küçük Hitit krallıklarından bazıları olarak biliniyor.

Gaziantep'in İslahiye ilçesinde bulunan ilginç açık hava heykel atölyesi de işte bu döneme tarihleniyor. Zincirli-Şam'al Krallığı'nın sınırları içinde bulunan Yesemek, İslahiye'den yaklaşık 20 km. kadar uzakta... Aynı isimdeki küçük bir köyün içinden geçtikten yaklaşık bir kilometre sonra, Yesemek Deresi'nin Karatepe ile kesiştiği yerin yamacında bulunan ve uzaktan fark edilmeyen heykellerle taslakların yüzleri, ancak yaklaştıkça ifade kazanıyor.

Köylülerin "heykel tarlası" adım verdikleri bu yer, 1980 yılında, bu sıralarda Zincirli kazısını yöneten Alman arkeolog Felix von Luschan'm arazide yaptığı yüzey araştırmaları sonunda bulunmuş... Alman arkeolog, arazide yaptığı gözlemler sonunda, işçilikleri henüz tamamlanmamış bu taslak heykellerden toprak altında çok sayıda bulunacağını öngörmüş... Daha sonraki yıllarda yapılan araştırma ve kazı çalışmalarının sonuçlan da bu görüşü doğrulamış...

Yesemek'in en ilginç noktası, bulunan bütün heykellerin taslak halinde olması... Bir diğer deyişle Yesemek, bitmiş heykel üreten bir atölye olmaktan çok, yakınındaki taşocağindan elde ettiği taşlara ilk ve kaba bir biçim verip, onların bitmemiş haliyle gönderen bir atölye görünümünde olması... Bu genel görüşün bir istisnası da yok değil... Buradan yaklaşık 19 km. uzaktaki Zincirli'de bulunmuş, Yesemek yapımı ve tamamlanmış bir "sfenks" heykeli, şimdilerde Gaziantep Müzesi'nin giriş kapısının önünü süslüyor.

Yesemek, bir açık hava heykel atölyesi olmasının yanında, aynı zamanda bir büyük taşocağı olma özelliğini de sahip... Bu taşocağının, başta Zincirli olmak üzere Sakçagözü, Gedikli, Hacıbebekli ve Tümen Höyük gibi diğer yerleşmeler için de heykel taslakları ürettiği biliniyor. Yesemek ile aralarında en az 15-20 km. uzaklık bulunan bu yerleşmelere gönderilen yarı bitmiş ağır taş heykellerin ne tür bir araçla, bu denli uzun mesafelere sevkedildiği ise şimdilik aydınlığa kavuşmuş değil...

Tepenin yamacından birkaç yüzheykel taslağının görünüşü, bir bakıma ünlü Paskalya Adası 'nın görünümünü çağrıştırıyor. Paskalya Adası'ndaki heykeller daha iri; Yesemek'tekiler ise biraz daha kısa boylu, ama yüzlerce... Üstelik, tarihsel açıdan Yesemek, uygarlık tarihi içinde kültürel bir bağlantı oluşturuyor.

Bölgede yapılan ilk kazı çalışmaları, 1957 yılında Prof. Dr. Bahadır Alkım tarafından başlatılmış... Prof. Alkım, yayınladığı kazı raporlarında taşocağını özetle şöyle tasvir ediyor: ''Altıntop Ovası içindeki Yesemek höyüğü, İslahiye'ye kuş ucumu 14 km, Zincirli'ye de 19 km. uzaklıkta ve Karatepe sırtının batı yamacında bulunuyor. 300x400 metre boyutlarındaki bir alanı kaplayan höyüğün en arka planında ise Amanos Dağlan yer alıyor. Yesemek taşocağmın ana malzemesini volkanik bir taş olan bazalt oluşturuyor..."

Prof. Alkım yıllar önce yayınladığı raporunda değindiği bir başka ilginç gerçek de, "Yesemek'in tüm Eski Dünya'da bir benzerinin bulunmayışı"... Eski Dünya demek, tüm Avrupa, Asya ve Afrika'yı içine alan bir bölge anl***** geliyor ki, böylece Yesemek'in dünyada bir eşi daha olmayan açık hava heykel atölyesi ve taşocağı olduğu kolaylıkla iddia edilebiliyor. Bunun yanında Yesemek, yalnızca antik Anadolu'nun değil, Mısır, Mezopotamya ve bütün Akdeniz havzasının da en büyük açık hava heykel atölyesi kabul ediliyor...

1957-1961 yıllan arasında yapılmış olan ilk kazılardan tam 30 yıl sonra, 1990'da, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürü Arkeolog İlhan Temizsoy'un ve Gaziantep Müzesi Müdürlüğü'nün yeniden başlattığı kazı ve düzenleme çalışmaları, zaman zaman yavaşlasa da devam ediyor.

Taşocağının ve heykellerin bulunduğu alan oldukça geniş... Bunun, 110 dönümlük kısmı tel örgü ile çevrilerek açık hava müzesinin çekirdeği oluşturulmuş. 1.5 ila 10 ton arasında değişen ağırlıklara sahip heykel taslaklarının toprak üstünde bulunanlarının çoğu ayağa kaldırılmış. Gövdesi aslan, baş kısmı ise insan figürüyle betimlenen sfenkslerin Mısır'daki örnekleri erkekken, Hitit sfenkslerinin dişi olduğu iddia ediliyor.

Arkeologlar bu taslak heykellerin konularının dinsel bir kökeni olduğunu savunuyorlar. İnsan benzeri tanrılar, aslanlar ve sfenkslerin yanında, bir de köylülerin "ayı adam" dediği düşsel bir yaratık var. Bu figür, araştırmacılara göre, bir olasılıkla, Hitit çivi yazılı tabletlerde "Hartagga" adıyla geçen "ayı maskeli tapınak görevlisi"... Hartagga'nm ilk kez Yesemek'te ortaya çıkması Hitit sanatı için oldukça önemli sayılıyor.

Yesemek'de pek dikkati çekmeyen, çok kırık, ancak tek örneği olan bir kabartma parçası daha var. Baş kısmı kırık olduğundan cinsiyetinin pek anlaşılamadığı, ancak uzun elbisesinden bir tanrıçaya ait olduğu sanılan "Kubaba" kabartma parçacığı var. Kargamış Krallığı'nın tanrıçası olan Kubaba'yı, Hititler'in dışında Frygler de benimsemiş... Mitolojiye göre ise, önceleri Kubaba olan tanrıça giderek önce "Kybebe", sonraları da "Kybele" şeklini almış. Böylelikle Anadolu'nun kendine has tanrıçasının ilk izleri Yesemek'te ortaya çıkmış oluyor.

Yesemek'in kültür tarihi açısından bir diğer önemli kabartması da, yine kırıklar dolayısıyla algılanması çok güç olan "savaş arabası" kabartması... At yetiştiren bir ulus olarak tanınan Hititler, yaptıkları iki tekerlekli hafif arabalarla atlann savaş alanına girmesini sağlayan ilk ulus olarak da tanınıyorlar. Yesemek'teki taşocağma gelince... Heykellerin çoğunun bulunduğu yamacın hemen hemen tam tepesinde yer alıyor. Tepe bütünüyle fimdalık ve her yanı iri bazalt bloklarla kaplı... Dikkatle incelendiğinde, çoğunlukla da volkan konisinin ağız bölümünde, taşların çıkarıldığı yataklar hala fark ediliyor. Çevrede de yine yer yer taslak heykeller bulunuyor. Araştırmacılar, tüm bu alan üzerinde 100'den fazla taş işçi ve ustasının çalıştığını varsayıyorlar. Bölgede her ne kadar taşçı aletleri bulunmamış olsa da, taslakların incelenmesinden "taş ve metal yontu aletlerinin birlikte kullanılmış olduğu" sonucu ortaya çıkıyor... Çünkü dönem, bir bakıma taş teknolojisinden madene geçiş çağlan...
Arkeolog Prof. Dr. Bahadır Alkım, Yesemek'de yaptığı arkeolojik araştırmaların yanında, bu heykel atölyesinde çalışmış heykel ustalarının kimler olabileceğini de soruşturmuş... Prof. Alkım'ın araştırmalarına göre, M.Ö. II. binin ilk çeyreğinden itibaren Kuzey Suriye ve dolaylarında Hurriler yaşamış. "Alalah Kralı İdrimi zamanında (yaklaşık M.Ö. XV. yüzyılın ilk çeyreği), merkezi yine Alalah olan Mukis Krallığı'nın kuzeyindeki sınırın Kizzuwatna'ya (Kilikya) dayandığı anlaşılmaktadır. Buna göre, Mukis devletinin Kizzuwatna ile olan doğal sınırını teşkil eden Amanos Dağları'nm orta kesiminin hemen doğusunda bulunan İslahiye Ovası'ndaki yerleşmelerde, bu arada Yesemek'de, sözkonusu çağlardaki halktan çoğunluğunu yine Hurriler'ın oluşturduğunu düşünmek yalnış olmaz..."
Yesemek'in bir heykel atölyesi ve taşocağı olarak ne zaman kullanım dışı kaldığı sorusu ise, yine Prof. Alkım tarafından yanıtlanmış: "Sam'al devletinin yıkılışından sonra İslahiye yöresi ve Yesemek, Asur egemenliğine geçmiş. Ancak atölyemizde ne Asur devrini, ne de ondan sonraki çağlan temsil ettiği anlaşılan taslaklara rastlanmamıştır. Böylece, Yesemek taşocağı ve açık hava heykel atölyesi, M.Ö. VIII. yözyılın son çeyreğinden itibaren tamamıyle terk edilmiştir..."

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:42 AM
Hitit mimarlığı ve etkileri...

Hitit Krallığı mimarisi, eski doğu yapı sanatı içinde, hem Batı Anadolu, hem de Mezopotamya mimarlığından ayrılan, önemli ve kendine özgü bir gelişim gösterir. Bu mimarlığın kökenleri Anadolu yaylasının yapı geleneklerine dayanır ve en geç M.Ö. 3. binde, ilk Tunç Çağı'nda belirgin biçimini almıştır. M.Ö. 2. bin sonunda, Batı Anadolu'nun özgün ev biçimi olan bağımsız uzun dikdörtgen, ön avlulu evi (megaron), İç Anadolu'ya ne denli az girebilmişse, Hititler'in büyük taş bloklardan örülmüş bindirme kemer yapma sanatı da taş yönünden zengin olan Troya'da o denli az kullanılmıştır. Mezopotamya'da çok bol sayıda zorlayıcı bir bakışımlılık sistemiyle yapılmış tapınak ve saray mimarlığı da yine İç Anadolu'daki Hitit Krallığı'nın ana ülkelerinde görülmez. Bir yandan karşılıklı canlı bir ticaret, öte yandan komşu ülkelerle belirgin bir kültür ilişkisi kurulmuş olmasına rağmen, mimarlık alanında karşılıklı etkilenme çok kısıtlı bir ölçüde gerçekleşmiştir. Yalnız kısa süre sonra Hitit egemenliği altına girecek olan KilikyaKuzey Suriye bölgesinde karışık mimarlık öğeleri ortaya çıkmaktadır. Bu öğeler Hitit Krallığı sona erdikten sonra 1. bin Geç Hitit-Arami küçük krallıkları döneminde de varlıklarını sürdürmüşlerdir. M.Ö. 1200'de Büyük Hitit Krallığı'nın yıkılmasından sonra İç Anadolu, batının etkisine girer. Bu, bundan sonraki yüzyılların mimarlığına yansıyan bir gelişmedir. Güneydoğu'da, Geç Hitit-Arami beylikleri kurulmuştur. Kuzey Suriye, Hitit ve Arami özelliklerinin birleşmesi sonucu mimarlıkta kısa süren bir olgunluk çağı yaşanmıştır. Karkamış'taki iki örnekte görüldüğü gibi, tapınak yapısında Kuzey Suriye'nin küçük odalı sisteminin geleneği sürmektedir. Hatay bölgesinde Teli Tayinafdaki ön avlu, kutsal oda ve cella planıyla Ege'nin megaronunu anımsatan uzun dikdörtgen tapınağın bu bölgede M.Ö. 2. binyıl içinde tarihlenen öncüleri vardır. Saraylar genellikle ön avlu, buna genişlemesine yerleştirilmiş ana oda ve birkaç odayla "hilani" olarak karşımıza çıkmaktadır (Hilani: Kuzey Mezopotamya'da ortaya çıkmış bir yapı tipi). Hilani'nin kapalı biçimi, genişlemeyi olanaksız kılar. Ancak birkaç hilaninin birleştirildiği büyük yapılar vardır. Önyüzü iki ya da üç sütunla bölünmüş olan hilani ön avlusu Büyük Krallık döneminin tapınaklarının ön avlusuna benzerlik göstermektedir. Savunma sistemlerinde, örneğin Sam'alda Anadolu yaylasının iki yüksek kule arasında dar kapı odalı kapı tipine rastlanırsa da, ana kapı arkasına genişlemesine yerleştirilmiş odası olan kapı daha yaygındır.

Bu dönemin mimarlığında, özellikle çok sayıda resmi yapı, saray, tapınak ve anıtsal kapılarda görülen kabartma süslemeler ve simetrik düzenlemelerin kullanılmış olması değişik bir tür yaratıcılık gücünü göstermektedir. Buna karşılık Hitit ana ülkesinden yalnızca Alacahöyük'te Sfenksli Kapı'da bu tür kabartma süslerinin varlığı bilinmektedir. Kuzeydeki 2. binyıl sütunları yerine, Toroslar'm bu tarafında 1. binyılda yontularla ve geometrik bezemelerle süslü tabanlara oturmuş sütunlar ortaya çıkmıştır. Büyük Hitit Kralları'nın başkentinin ağır ve içe dönük yapı sistemleri karşısında güneyde 400 yıl sonra süslü, bağımsız yapılardan oluşmuş hafif dokuda bir mimarlık çıkmıştır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:43 AM
Geç Hitit Şehir Devletleri

Anadolu da görkemli bir uygarlık kuran Hititler, M.Ö. 1200 lerde "Ege göçleri" denilen ardı arkası kesilmeyen kavim göçlerine dayanamayıp yıkıldı. Arkalarında kalın bîr kül tabakası bırakarak geçen bu kavimler, Mısır kapılarına kadar dayandılar. O sırada tahtta bulunan Mısır Firavunu III. Ramses, Medinet Habu'da inşa ettirdiği me zarının duvarına "Adalar üzerindeki kavimler göç etmişlerdi. Bunların ordularından hiçbir memleket kurtulamadı. Hitit memleketleri tahrip edildi. Önlerinde bir ateşle Mısır'a doğru yürümeye başladılar..." diye yazdırmıştı.
Mısır kitabelerinde, "Bu kavimler, Mısır'a ve dünyanın öbür ucundaki ülkelere kadar ellerini uzatıyorlar" diye yazıyordu. Ele geçen belgelerden, yalnız Anadolu'nun değil Yunanistan'ın da o tarihlerde her tarafın yakılıp yıkıldığını anlıyoruz.

Bu göçlerle yıkılan Hitit İmparatorluğu'nun yerine daha çok güney ve güneydoğu Anadolu'da "Ge|j| Hititler" dediğimiz şehir krallıkları ortaya çıktı. Yıkılan Hattuşaş, Kaniş, Şahuma gibi önemli Hitit şehirlerinin yerini Malatya, Maraş, Kargamış, Zincirli, Karatepe, Sakçagözü gibi şehirler aldı ve bunlar üç asır kadar Hitit örf ve geleneklerini sürdürmeye çalıştılar. Buralarda yapılan kazılarda Asur ve Arami tesirinin de kuvvetle hakim olduğu görülüyor.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:43 AM
Geç Hitit sanatının Yunan sanatına etkileri

Aslan figürleri:

Korlnt vazo ressamları, geleneksel stildeki Hitit aslan figürünün tektonik yapısını, kübik başını, yürek biçimli kulağını, yarım elips şekilli elmacık kemiğini, açık ağzını, dışarıya sarkan ve alt çeneye yapışık olan dilini hiç değiştirmeden kopya ediyorlardı.
Daha geç dönemdeki Korint vazo ressamları ise Asurlaşmış Geç Hitit aslanlarının naturalist kulağını, gözaltı palmetlerini, dışarıya sarkan fakat alt çeneye yapışmayan dilini, lale biçimli omuz stilizasyonunu, W ya da N biçimli kalça stilizasyonunu da hiç değiştirmeden kopya ediyorlardı.
Grifon tasvirleri: Helenler, Hititler'in Sakçagözü kuş adamının bütün ikonografik ayrıntıları, yani ağzın kartaldan alınma üst gagasını, ağzın aslandan alınma alt çenesini, dışarıya çıkmış dilini, alt dudağını, at yelesini, kuş tüyünü, kuş tüyünün tomurcuk biçimindeki üst ucunu aynen aldılar.
Tarîhleme: Geleneksel Geç Hitit stilindeki insan, aslan ve mitolojik figürlerin Helenler'e M.Ö. 725-700 tarihlerinde geçmiş olması, bu sanat akımının Yakın Doğu'da M.Ö. 8. yüzyılın ikinci yarısında hala süregeldiğini açıklamaktadır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:43 AM
Eski Dünya'daki diğer açık hava heykel atölyeleri.

Mısırda:

Yesemek ile karşıklaştırabileceğimiz ve ancak uzak anlamı "açık hava heykel hazırlama halli" diyebileceğimiz bir yeri güney Mısır'da Assuan'da görmekteyiz. Ancak Assuan taşocaklarında işçilikleri tamamlanmamış veya kısmen tamamlanmış birkaç heykel mevcutsa da, bugünkü bilgimize göre Mısır'da, Yesemek niteliğine sahip bir açık hava atölyesi yoktur. Ayrıca Amarna (Mısır) kazıları sırasında bina içinde kapalı bir heykel atölyesinin bulunduğu biliniyor. Ne var ki, bu da açık havada ve bir taşocağının içinde olmadığı için Yesemek ile karşılaştıralamaz.
Anadolu'da:
Yesemek'le karşılaştırılabilecek bir açık hava heykel atölyesi Anadolu'da Domuztepe taşocağında bulunuyor. Ancak Domuztepe'nin sonraki çağlarda yerleşmeye sahne olması ve sonraki yerleşmelere ait bu yapıların inşaatlarında taslakların çeşitli amaçlar için tekrar kullanılmaları, tahrip olmalarına neden olmuş.


Mezopotamya'da:

Heykel malzemesi için özellikle çeşitli sert taşlan ithal etmiş olan Mezopotamya'da Yesemek çapında bir açık hava heykel atölyesi yok. Fakat Mezopotamya plastik sanatında, en erken çağlardan en geç çağlara kadar sert olmayan taşlardan yapılmış heykellerin ve kabartmaların varlığını düşünürsek, bu tip malzemenin tedarik edildiği taşocaklarının varlığını kabul edebiliriz. Nitekim, böyle bir taşocağı Ninova'nın kuş ucumu 50 km. doğusunda Gomel Boğazı'nda bulunuyor. Buradaki taşocağının Asur taş plastik eserlerine de malzeme temin etmiş olması muhtemel... Ancak, burası teknik bakımdan şimdiye kadar araştırılmadığı için daha ayrıntılı bir açıklamada bulunmak mümkün değil.

Suriye'de:

Suriye'nin konuyla olan ilgisi uzak olmasına rağmen iki yerden sözetmek gerekiyor: İlki, Minet elBedia Körfezi'nin batısındaki Ras Shamra taşocağı... İkincisi de Trablusşam'ın kuzeyindeki Tabbat al-Hammam kireç taşı taşocağıdır. Ancak bunlardan hiçbiri Yesemek ile karşılaştırılacak durumda ve önemde değil.

Ege Dünyası'nda:

Gerek Yunanistan'da ve gerekse Ege Denizi'ndeki adalarda bazalt taşocağı veya içinde bazalt işlenen bir açık hava heykel atölyesi yok. Ancak, Naxos'daki heykel atölyesini ve

Panteli Dağı'ndaki taşocakları Yesemek ile karşılaştırılabilir.

Yesemek niteliğinde bir açık hava heykel atölyesi, bugünkü bilgilerimize göre, Eski Dünya'da henüz bulunamamıştır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:43 AM
TARİH ÖNCESİ DÖNEMLER..

DEMİR ÇAĞI (M.Ö. 1200 - 750)

M.Ö. 12. yüzyıl başlarında görülen Deniz ve Kuzey kavimlerinin göçleri ile Balkan kavimlerinin göçleri Anadolu’nun tarhinde yeni oluşumlara yol açmıştır. M.Ö. 3000’den beri Mezopotamya etkisinde bulunan Anadolu bu göçlerle yüzünü batıya çevirmiştir.

Batıdan gelen ilk etki günümüz Yunanistanında ilk Grek kültürünü oluşturan ve genellikle Mikenler adı ile anılan kavmin M.Ö. 2.binin ortalarında Doğu Akdeniz ve Anadolu’da ticaret kolonileri kurmaları ile başlamaktadır. Homeros’ta Achaioi olarak adlandırılan ve Akalar olarak bilinen bu ilk Hellen kavmi M.Ö. 16. yüzyılda Miletos’ta yerleşmiştir. Bu tarihten başlayarak Batı ve bir ölçüde de Orta Anadolu’da bulunan Miken keramik eserleri ile mezarlıkları bu bölgelerin Miken etki alanı içine girdiklerini göstermektedir. Miken eserlerinin bulunduğu bazı yerlere örnek olarak Miletos, Troya, Ephesos, Bodrum (Müskebi), Fraktin, Maşat, Bayraklı, Menemen verilebilir.

M.Ö. 1200-1050 tarihleri arasında Doğu Akdeniz bölgesine yapılan çeşitli göçler “Deniz Kavimleri Göçleri” olarak adlandırılmaktadır. Hitit Büyük Krallığının M.Ö. 1200’lerde zor durumda bulunmaları ve Myken Kırallığı’nın da gücünü yitirmiş olması Kuzey Avrupa’dan Balkanlara kadar değişen çeşitli bölgelerden gelen kavimlerin Anadolu’ya büyük dalgalar halinde saldırmalarına neden olmuştur. Bu saldırılara maruz kalan kentlerden biri de Troya VII a’dır. Güneydoğu Avrupa’dan gelen kavimler tarafından tahrip edilen Troya VII a kenti yerine kurulan Troya VII b kentinde bu kavime ait keramik parçalar bulunmuştur. Bu kavimler daha sonra M.Ö. 1200-1180 arasında Anadolu’nun diğer önemli kenti Hattuşa’yı yıkarak 1170-1160 tarihlerinde Asur sınırlarına kadar uzanmışlardır. Bu kavimlerden bazıları ise uzun bir süre Kuzeybatı Anadolu’da kalarak yerleşmişlerdir (Brig ve Mysi kavimleri gibi). Bu kavimler daha sonra buraya gelen Aiollerin baskısı altında Anadolu içlerine gitmek zorunda kalmışlardır. M.Ö. 1200’lerden başlayarak Anadolu’ya gelen bu Avrupalı kavimler uzun yıllar boyunca göçebe olarak bir yerden ötekine gittiklerinden yoğun bir kalıntı bırakmamışlardır. Bu kavimler içinde yerleşik düzene geçerek ilk devleti kuranlar Frygler olmuştur.

Demir Çağı’nda (M.Ö. 1200-750/700) Anadolu yarımadası çeşitli topluluklara ait büyüklü küçüklü beyliklerin yönetiminde idi. Güney Anadolu’da ve kısmen Suriye’de olmak üzere Geç Hititler, Doğu Anadolu’da Hurrilerin devamı olan Urartular, Orta Anadolu’da Frygler, Batı Anadolu’da Lydialılar, Güneybatı Anadolu’da Lykialılar ve Ege’de İonlar üstün değerde uygarlıklar kurmuşlardır. Bu topluluklar Mısırlılar, Fenikeliler ve Babillilerle birlikte Hellen uygarlığı üzerinde büyük ölçüde etki yaparak, bugünkü dünya kültürünün oluşmasında önemli katkılarda bulunmuşlardır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:44 AM
KLASİK DÖNEM ÖNCESİ YUNAN KÜLTÜRÜ VE MİTOLOJİSİ

GİRİT

Batı Rönesans ile beraber Yunan düşüncesini keşfettikten sonra Yunan uygarlığı üzerine bir çok araştırmalar yapılmış , on dokuzuncu yüzyıldan sonra da sistemli kazılara başlanmıştı. Ancak Girit ve çevresi on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar ihmal edilmişti. Oysa Yunan kültürüne etki eden en büyük merkezlerden biri Girit adası idi.

Girit’te araştırmalar yapan ilk isim ünlü Heinrich Schiliemann idi. Efsanelerden yola çıkan Schiliemann Girit’te kazı yerleri belirlemiş fakat bu çalışmalar Schiliemann’ın ölümü nedeniyle gerçekleşmemişti.

Girit’te ilk kazıları yapan en önemli kişi kuşkusuz Sir Arthur Evans’dır. İlk yazı örnekleri üzerine araştırmalar yapan Evans Girit’e geldikten sona buradan ayrılamamış ve ilk kazıları başlatmıştır.

Knossos’da kazılara başlayan Evans buradaki kalıntıların yanı sıra bir çok da yazılı tablet bulmuştur. Ünlü sarayı da bulan Evans daha sonra adanın bir çok yerinde kazılar yapmıştır.

Evans dışında bir çok arkeoloji ekipleri de yüzyılımız içinde Girit’te kazılar yapmış ve bir çok buluntuyu gün ışığına çıkarmışlardır.

GİRİT TARİHİNİN ANAHATLARI

Günümüzde de Girit kronolojisi , bütünüyle olmasa da , Evans’ın yaptığı çalışmalara dayanmakta ve onun terminolojisini kullanmaktadır.

İlk Çağ Girit tarihini şu ana başlıklarla özetleyebiliriz :

1. Neolitik dönem ( MÖ 6000 - 2600 )

Girit paleolitik dönem boyunca iskan edilmemiş gibi gözükmektedir. Adaya ilk gelenlerin Anadolu’dan geldikleri sanılmakta ve adada Neolitik dönemin bu şekilde başladığı kabul edilmektedir.

Bu dönemde konut inşaatı ve alet kullanımı gelişmiş ve ilk ana tanrıça idolleri ortaya çıkmıştır. Ayrıca bu dönemde Girit çevresindeki adalarla ilişki içine de girmeye başlamıştır.

2. Eski Minos Dönemi ( MÖ 2600 - 2100 )

Bu dönem aynı zamanda adada ilk metalin kullanıldığı zamanlardır. Evans’a göre adada ilk metal kullanımı buraya kaçan Mısır’lılar tarafından başlatılmıştır. Ancak bu görüş zamanla terk edilmiş ve adadaki metal kullanımına geçişte kaynağın Anadolu olduğu anlaşılmıştır. Böylece adanın doğu bölümünün de uygarlaşmada Anadolu ile bir köprü teşkil ettiği görülmüştür.

Bu dönemde Girit çevresindeki adalarla da ticaret ilişkilerini geliştirmiştir. Bu da büyük ölçüde Girit’in denizcilikte , bölgedeki diğer uygarlıklara göre , ileri olmasından kaynaklanmıştır.

Bu dönemin sonuna doğru Knossos önem kazanmaya başlamıştır.

3. Orta Minos Dönemi ( MÖ ~ 1600 - 1400 )

Bu dönemde Girit Uygarlığında hızlı bir ilerleme kaydedilmiştir. Bu dönemin en önemli özelliği Anadolu ile olan ilişkilerin zayıflaması , buna karşılık Mısır ile olan ilişkilerin kuvvetlenmesidir. Buna bağlı olarak Girit’in doğusu zamanla önemini kaybetmiş ve orta kısımlar kuvvetlenmeye başlamıştır.

Girit Kronolojisinde bu dönem sarayların yapımına göre Eski ve Yeni Saraylar Devirleri olmak üzere ikiye ayrılır.

Eski Saraylar Devri MÖ 2000 ile 1700 yılları arasına tarihlenir. Bu dönemde Girit yüzünü Ege adaları ve Mısır’a çevirmiş ve buralarda yoğun ekonomik ilişkilere girmiştir. Öte yandan Anadolu ile olan ilişkiler zayıflamaya başlamıştır. Ekonominin ağırlığının doğudan orta bölgelere kayması da bu dönemde hızlanmıştır. MÖ 2000 yılında adanın doğu bölgesinde , Mallia’da inşa edilen bir sarayın 1900’de itibaren kullanılmamaya başlanması bu bölgenin ekonomik gerileyişi hakkında da ipuçları vermektedir.

Eski Saraylar devrinde Orta Girit’e bulunan iki şehir ön plana çıkmıştır. Bunlardan birincisi Ege adaları ile ticareti geliştiren Knossos öteki de Mısır ile ticareti geliştiren Paestos’dur. Bu şehirlerdeki ekonomik zenginlik kalıntıları gün ışığına çıkartılan saraylarla da ortaya konmuştur . Her iki şehir arasında zaman zaman çekişmeler olsa da Knossos üstünlüğünü ortaya koymuştur.

Bu dönemin sonunda bölgedeki binalarda bir yıkım göze çarpmaktadır. Bu yıkımın kaynağı büyük bir olasılıkla adaya dışarıdan gelen istilacılar olmakla birlikte daha araştırılmaktadır.

Yeni Saraylar devrinde ise , Girit uygarlığı sanki hiç bir kesintiye uğramamış gibi devam etmektedir. Knossos’da , Phaestos’da ve Mallia’da yeni saraylar inşa edilmiş , eskileri de onarılmıştır.

Bu dönemde Girit şehirleri arasında rekabet devam etmiş de olsa Knossos her bakımdan üstünlüğünü ortaya koymuştur.

4. Yakın Minos Dönemi ( MÖ ~ 1600 - 2100 )

Bu dönem Knossos krallığının egemen olduğu dönemdir. Evans bu dönem uygarlığını , efsanevi kral Minos’dan ötürü , Minos uygarlığı diye adlandırmayı uygun bulmuştur.

Bu dönemde Knossos’da Minos diye bir kralın bulunduğuna dair tarihi belgeler yoktur , ancak MÖ 1700-1400 yılları arasında hüküm süren bir hanedanın krallarının Minos ya da buna benzer bir isimle adlandırıldığı düşünülmektedir.

Bu dönemde Girit’in büyük bir deniz üstünlüğüne sahip olduğu bilinmektedir. Thukydides bu konuda şöyle yazmaktadır :

“ Geleneğe göre bir donanmaya ilk olarak Minos sahip oldu ; bugün Yunan Denizi adını verdiğimiz şeyin büyük bir kısmına gücünü kabul ettirdi ; Kyklades adalarına boyun eğdirdi ve Karia’lıları kovduğu bu adalarda ilk olarak koloniler kurdu; adalara vali olarak öz oğullarını yerleştirmişti ; ayrıca vergilerin toplanmasını daha kolayca sağlamak amacıyla korsanlığı elinden geldiğince ortadan kaldırdı.” ( Peloponnesos Savaşı 1 , 4)

Knossos ayrıca , bu dönemde diğer Ege adalarına hükmetmeye başlamış ve gücünü Yunanistan’a , anakaraya kadar genişletmiştir. Mısır’da , On sekizinci sülale de Keftiu ülkesine yani Girit’e hediyeler göndermiştir.

Ancak Girit uygarlığının sonu MÖ 1400 yılına doğru bir yıkımla gelmiştir.Bu dönem saraylarında, yapılarında bir yangın izine rastlanmaktadır. Yıkımın nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte dışarıdan gelen bir istila ya da içeriden bir ayaklanma olasılıkları tartışılmaktadır.

Bu yıkımdan sonra ise gelen Akha istilaları adayı Helenleştirmiş ancak uzun yıllar boyunca eski kültürü ve dili koruyanlar olmuştur.

Daha sonraları Miken egemenliğine giren Girit MÖ 1100 yıllarında da Dor hakimiyeti altına girmiştir. Bu dönemde bir kere daha yakıp yıkılan Girit artık bir Yunan şehri olarak eski, görkemini kaybetmiştir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:44 AM
GİRİT İLE İLGİLİ KLASİK KAYNAKLAR VE EFSANELER

Klasik Yunan Mitolojisinde Girit ile ilgili anılar yerini mitoslara bırakmış ve burası ile ilgili değişik mitler oluşmuştur.

Bunlardan en önemlisi kuşkusuz Minos ile ilgili olan mitlerdir.

Minos adının belli yaşamış bir krala mı ait olduğu yoksa Midas , Cæsar gibi yaşamış kişilerden alınan bir unvan mı olduğu tartışmalıdır. Ancak mitolojik öykülerde Girit dönemini anlatmak için kullanılmaktadır.

Mitolojide de Minos boğa kültünden ayrı olarak geçmez.

Mitolojiye göre Minos Zeus ile Europe’nin üç çocuğundan biridir. Minos efsanesini Azra Erhat şöyle anlatır :

“ Minos Girit tahtına çıkmak isteyince üç kardeş arasında kavga kopmuş, ama Minos tanrıların kendisinden yana olduklarını ileri sürmüş, bunu kanıtlamak üzere de Poseidon tanrıdan bir dilek dilemiş, denizden bir boğa çıkarmasını istemiş ve bu boğayı da gene tanrıya kurban etmeye söz vermiş. Dilediği gibi olmuş, denizden köpükler gibi ak bir boğa çıkagelmiş. Minos boğayı almış, tahta oturmuş ama hayvanı tanrıya kurban etmeyi unutmuş. Güzelim ak boğayı sürülerinin arasına damızlık olarak göndermiş. Bu duruma çok kızan deniz tanrı, ak boğayı Minos’un başına bela etmiş; bir efsaneye göre de hayvan kudurmuş , ortalığı kasıp kavurduğu bir sırada Herakles’in elinden öldürülmüş, ama iş bununla da kalmamış, kralın karısı Pasiphae bu boğaya doğadışı bir aşkla tutulmuş ve onunla birleşmiş. Kral Minos güneş tanrı Helios’un kızlarından Pasiphae ile evlenmişti. Bir zamanlar Europe gibi boğaya vurulan Pasiphae ak boğayla birleşebilmek için Daidalos’a bir inek heykeli yaptırır, içine girer ve gebe kalarak Minotauros’u doğurur. Ondan sonra da doğurur. Ondan sonra da Girit sarayının yaşamı karmakarışık olur. Helios döllerinin hepsi gibi Pasiphae de büyücüdür, seviştiği boğayı öldürttü diye Minos’u büyüler, yatağından yılanlar, çıyanlar, akrepler çıkmasını sağlar. Bunlar işi çapkınlığa vuran Minos’un yatağına giren her kadını sokup öldürmekteymişler. “

Minos hakkında anlatılagelen bu efsaneler de Minos’un Yunan mitolojisinde Midas’a benzer bir yer aldığını göstermektedir. Bu efsanede boğa kültünün önemi de dikkat çekmektedir. Burada Minos’un boğayı kurban etmemesi ve sonrasında da bu boğayı öldürmesi sonucu bir tür lanetlenme ile karşı karşıya kalması anlatılmaktadır. Başka bir efsaneye göre de bu yılanların,çıyanların ve kreplerin Minos’un sperminden çıkması , Girit kraliyet soyuna karşı da bir tepki olduğunu göstermektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da Pasiphae olarak gözükmektedir. Pasiphae’nin, Helios soyundan olması ve büyücü olması boğa ile ilintili ay kültü ile güneş kültü arasındaki bir karşıtlığı yansıtmaktadır.

Bütün bunların yanında Minos, Yunanlılara göre halkının üzerinde adil ve düzgün bir şekilde hüküm sürmüş bir hükümdardır.

Minos’un hükümdarlığı da , doğu kültürlerinde olduğu gibi tanrısaldır. Minos da kanunları Zeus’un iradesi ile yapmaktadır. Bunu kanıtlamak için de her dokuz yılda bir İda mağarasına gitmektedir ve burada tanrısal ilhamı da almaktadır.

Minos’un mitolojide bir çok yere gitmiş olması da Girit kolonilerinin buralara uzandığını göstermektedir.

Minos ile ilgili en ünlü efsanelerden biri de yukarıda kısaca sözü geçen Minotauros efsanesidir.

Azra Erhat , Mitoloji Sözlüğü’nde (bkz Kaynakça) Minotauros’u şöyle anlatır:

“ Adı Minos’un boğası anl***** gelen Minotauros insan bedenli boğa başlı bir canavarmış. Tanrı Poseidon’un kral Minos’a gönderdiği bir boğa ile Minos’un karısı Pasiphae’den doğmaymış. Minos bu korkunç yaratığı saklamak için mimarı Daidalos’a Labyrinthos sarayını yaptırmış. Theseus Minos’un kızı Ariadne’nin yardımı ile Minotauros’u öldürmüş.

Minotauros Girit sarayında derin izler bırakmış olan Girit’e özgü bir boğa kültünün simgesi olsa gerek. “

Aslında bu efsane çok önemli ipuçları da vermektedir. Minotauros sadece Minos’un boğası anl***** gelmemekle birlikte bir bileşik isim olarak Boğa Minos anl***** da gelmektedir. Eğer Minos’u bir unvan olarak düşünürsek Boğa Kral gibi bir anlam kazanabilir. Bu ise daha eski dönemlerden kalan bir unvanı ya da bir tapınakta duran bir Boğa-tanrı heykeli ile ilişkili bir kültü düşündürtmektedir

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:44 AM
GİRİT’TE MİNOS DÖNEMİ İNANÇLARI

Bütün eski topluluklarda olduğu gibi Girit’te de din toplumsal hayatta önemli bir yer tutuyordu. Yapılan kazılar önemli dini merkezleri ortaya çıkartmış ve dönemin inançları hakkında bilgi vermiştir. Ancak o dönemlerden kalan yazılı belge eksikliği nedeniyle bazı dinsel törenlerin içeriği tespit edilememiş , sembollerin açıklanması tam olarak yapılamamış ve Girit halkının dini yaşayışları tam olarak açıklığa kavuşmamıştır.

Girit’te de Anadolu’da olduğu gibi ilk zamanlarda anaerkil bir kültün var olduğu bulunan ana tanrıça figürlerinden anlaşılmaktadır. Araştırmalar Girit’te bir çok farklı ana tanrıça kültünün de varlığını göstermiştir.

Girit dininin en büyük özelliği yaygın sembol kullanımıdır. Bugün tamamı çözülmemiş olsa da bir çok sembolün tanrısal kuvvetleri simgelemek için kullanıldığı tespit edilmiştir.

En sık rastlanılan sembollerden biri boynuz çifti idi. Boğa kültünün yaygın olduğu bir yerde boynuz sembolizminin olması da doğaldır. Ayrıca doğuda olduğu gibi yukarı bakan boynuz çiftinin ay kültü ile de ilişkili olduğu düşünülebilir.

Sık rastlanan bir başka dini sembol de , klasik dönem boyunca da Zeus’un simgesi olarak önemini koruyacak olan çift başlı baltadır. Çeşitli törenlerde tören aleti olarak gördüğümüz çift başlı balta çeşitli dini betimlemelerde de yer almaktadır.

Çift başlı balta ilginç bir etimolojiye de ışık tutmaktadır. Yunanca da labr…j / labris diye adlandırılan çift başlı balta LabÚrinqoj/Labirent sözcüğünün kökeninde bulunmaktadır. Knossos sarayına eskiden LabÚrinqoj denildiği düşünülürse bu ismin bu sarayda sık sık sembolü bulunan çift başlı baltadan geldiği düşünülebilinir. Bu sözcükten türeme sıfatların klasik çağda Zeus’a da verildiğini görmekteyiz.

Girit dinine ait bir ilginç sembol de haçtır. Haç tekerlek ya da gamalı haç olarak bazen de başka görüntülerle resmedilmekteydi. Alexiuo “ en akla yakın teoriye göre , haç ve tekerlek , yıldız ve güneşi simgeliyordu . Haçın kolları güneşin veya bir yıldızın ışınlarını , tekerlek de , ilkel insan tarafından göğü boylu boyunca kateden bir arabanın tekerleği olarak düşünülen güneş kursunu temsil ediyordu.” demektedir. Bizim görüşümüze göre haçın daha derin bir sembolizmi vardır ve diğer doğu dinlerinde de görülen bu sembolizmin açıklanması başka bir çalışmanın konusudur.

Diğer ilkel dinlerde olduğu gibi burada da fetişizme ait buluntular mevcuttur. Yapılan kazılarda , halkın üzerlerinde çeşitli idoller taşıdıkları , göktaşlarını ve bazı özel taşları bir kült nesnesi olarak kullandıkları tespit edilmiştir.

Girit uygarlığının ilk çağlarında çıplak kadın figürleri sık kullanılan idoller arasındaydı. Ayrıca bu dönemlerde çan biçimli idoller de sık kullanılıyordu.

Eski Girit dininde ağaç ve hayvan kültleri de önemli bir yer tutmaktadır. Bir çok yerde kutsal ağaçlar olduğu , ve bunların yanında kült merkezlerinin oluşturulduğu bugün bilinmektedir.

Bazı dini tasvirlerden görüldüğü üzere kutsal ağaçlar çitle çevriliyor ve buralarda dini ayin yapılıyordu. Törenin tam olarak nasıl olduğu tam bilinmemekle birlikte töreni gerçekleştirenlerin ağaca dokundukları , etrafında dans ettikleri tespit edilmiştir. Bazı törenlerde ağacın kökünden sökülmesi de gerçekleşmekteydi. Ayrıca ağaç figürleri ile birlikte çift başlı balta figürlerinin de görülmesi ilginçtir.

Hayvan kültleri arasında ise en önemli yer tutan kuşkusuz boğa kültüdür. Boğa kültü Yunan mitolojisindeki bir çok mit içinde yer almaktadır. Boğa kültünün Anadolu kaynaklı olduğu düşünülmektedir. Ancak Girit’e kültür olarak yakın olan Mısır’da da boğa ile ilgili Apis ve Hather kültlerinin olması kültürel etkileşimin daha karmaşık olduğunu göstermektedir.

Dini tasvirlerde ayrıca , hayvan başlı , insan vücutlu tasvirler de görülmektedir. Bunların maske takılarak yapılan dini törenlerle ilişkili oldukları düşünülmektedir. Bu varlıkların aynı zamanda libasyon hizmetinde bulunduklarının da görülmesi bu törenlerle olan ilişkiyi güçlendirmektedir.

Girit kültüründeki insan biçimli tanrıların ne zaman ve nasıl ortaya çıktıkları ise tam olarak bilinememektedir.

Ana tanrıça figürleri , tıpkı Anadolu’da ve Mezopotamya’da olduğu gibi bitki ve hayvan dünyasına hükmeder biçimde ortaya konmuşlardır. Yine Anadolu ve Mezopotamya’da olduğu gibi Ana tanrıça burada da hayat ağacı ve çeşitli hayvanlarla birlikte resmedilmektedir.

Ana tanrıça gösterimleri yere bağlı olarak da değişebilmektedir. Örneğin bir dağ yakınında ana tanrıça bir dağ tanrıçası görünümünü almakta , ekili alanlar yakınında ise tarımla ilgili özellikleri taşımaktadır.

Bir önemli ana tanrıça tasviri de yılanlı tanrıçadır. Bir görüşe göre kişileştirilmiş yılan tasviri olan bu figürler başka bir görüşe göre ise yılan sembolizmi ile ana tanrıçanın yer altı dünyasına da hükmettiğini gösteren bir figürdür. Ancak bizim görüşümüze göre bu ana tanrıçanın yılanlardan koruma özelliğini de gösteriyor olabilir.

Bunun yanında ana tanrıça figürü ile birlikte bir erkek figürüne sık rastlanmamaktadır. Bu durum bazı araştırmacılara Girit’te “tek tanrılı” bir din olabileceğini düşündürtmüşse de bu konuda kesin kanıtlar bulunamamıştır. Zeus ile ilgili inançlarda bile Girit’tin bu kadar önemli olması orada da Ana tanrıçaya eşlik eden bir tanrı olduğunu düşündürtmektedir. Ayrıca bulunan bazı tasvirlerde erkek tanrının aslanlarla beraber olması ve silahlı olarak resmedilmesi Girit’te erkek tanrı tapımı olduğunu göstermektedir

Kült merkezleri

Yapılan kazılar Girit’te bir çok kült merkezini açığa çıkartmıştır. Bu kültürde klasik Yunan kültüründe örnekleri olduğu gibi büyük tapınaklar inşa edilmediği için kült merkezleri ancak oralarda bulunan mücevher , heykel , silah gibi sunularla ya da kutsal kaplar , libasyon kapları , üç ayaklı kazanlar gibi eşyalarla tanınabilmektedir.

Önemli kült merkezleri en eski zamanlardan beri kullanılmış olan ve mitlere konu olmuş mağaralardır. Girit’te bir çok mağarada kült töreni yapılmaktaydı. Yapılan araştırmalarda bir çok mağarada adak idollerinin bulunması bu görüşü desteklemektedir.

Mağaralar içinde en önemli olanı , klasik devirde de içinde Rhea’nın Zeus’u doğurduğuna inanılan , Dikta mağarasıdır. Bu mağaranın en eski dönemlerden itibaren bir kült merkezi olduğu bilinmektedir.

Orta Minos devrinin ilk dönemlerinde , dağ tepelerinde , kutsal bir ağacın civarında , kaynak kenarlarında ve kayalıklarda kült merkezleri oluşturulmuştur. Yine aynı dönemde ev içlerinde de kutsal yerler belirlenmeye başlamıştır.

Dağ tepelerine ya da çıkılabilen sarp kayalıklara duvar örülüyor ve buralardaki kutsal alanlar belirleniyordu. Bu alanlarda festival zamanlarında törenler yapılmaktaydı. Ayrıca buralarda yaz ve kış gündönümlerinde ateş yakılarak tören yapıldığı ve ateşlere adak eşyaları atıldığı da ortaya çıkarılmıştır.

Dinsel törenler

Diodorus’a göre “ Girit’liler tanrılara yakarışların , kurban törenlerinin ve gizemlerin kendi buluşları olduklarını ve diğer toplumların bunları kendilerinden aldıklarını söylerler. “

İçerikleri tam bilinmese de bu törenlerin Girit kültüründe büyük rol oynadıkları kesindir.

Girit’te kanlı kurban ayinleri de önemli bir yer tutmaktaydı. Boğa , keçi ve domuz sık kurban edilen hayvanlar arasındaydılar. Kurban töreni sırasında aynı zamanda meyve ve başka yiyecekler de sunuluyordu.

Hagia Triada’da bulunan bir lahit üzerindeki betimlemelere göre Alexiou bir kurban törenini şöyle anlatmaktadır :

“ Hagia Triada lahdinde tahta bir masa üzerine sıkıca bağlanmış bir boğa betimlenmiştir : Hayvan henüz öldürülmüştür , boğazından kan akmakta ve bu bir kabın içinde toplanmaktadır ; bu arada daha küçük başka hayvanlar da, muhtemelen keçi ve koçlar masanın altında kurban edilme sıralarını beklemektedir. Kurban kesimi flüt eşliğinde cereyan eder. Sonunda içleri kan dolu kaplar , kulplarından bir sırık geçirilerek , bunu omuzuna yerleştiren bir kadın tarafından götürülür. Rahibe kapları alır ve iki çifte balta arasında duran daha büyük bir kovanın içine kanları boşaltır. Şüphesiz ki bu , kurban töreninin doruk noktası , en kutsal anıdır. Yedi telli bir Lyra’nın nağmeleri buna eşlik eder. Knossos’da , Büyük Rahibin Evi’nde olduğu gibi, diğer bazı durumlarda da , kan veya bir başka sıvı yerdeki bir çukura boşaltılır , buradan bir oluk ile akıtılır.

Diğer dinlerdeki paralellerine dayanarak , kurban töreninde hazır bulunan inananların , kutsal hayvanın vücudundan birer parça aldıkları düşünülebilir. Kurban edilen hayvanların derileri tapınağa adanır. Hagia Triada reliefli kasesindeki işte bu konuyu işler . Yine muhtemeldir ki , kurban töreni sırasında , tıpkı Homeros’un anlattığı gibi , kesilecek hayvanın başından aşağı öğütülmüş tahıl serpilirdi. “

Ayrıca Girit halkının hayvan idollerini de tapınaklara adadıkları bilinmektedir.

Bayram zamanları ise danslarla kutlanıyordu. Dans ele geçen buluntulara göre en önemli dinsel törenlerden biri sayılmaktadır. Çeşitli kaplarda , mühürlerde hatta saray duvarlarında dans eden figürler rastlanmaktadır. Bayram zamanlarında ateş yakmak , salıncakta sallanmak sık yapılan törenler arasındaydılar. Ele geçen tasvirlere göre boğa oyunları da yılın belli zamanları yapılıyor ve önemli bir yer tutuyordu.

Festival zamanları tören alayları oluşturmak , tıpkı diğer bazı doğu dinlerinde olduğu gibi , Girit’te de sık rastlanan bir uygulama idi.

Bayram zamanları tam olarak saptanamamış olmakla birlikte en önemli iki bayram İlkbahar bayramı ve zeytin toplama zamanı idi.

Girit kültüründe ayrıca bir ölüler kültü olduğu da söylenebilir. Ölülerin eşyaları ile , hatta lamba ile gömüldüğü göz önüne alınırsa Girit halkının ölümden sonra bir hayatın varlığına inandıkları söylenebilir. Lahitler üzerindeki dinsel figürlerin bolluğu da bu nedenle olmalıdır. Ayrıca mezar civarlarında sunular bulunması da bu görüşü güçlendirmektedir.

Kült gerekleri rahipler değil rahibeler tarafından yerine getirilmekteydi. Bunun da ana tanrıça kültünden ötürü doğal olması gerekmekteydi. Rahipler ise daha geç devirlerde ortaya çıkmışlardır.

Betimlemelerde gördüğümüz üzere rahip ve rahibeler törenlerde hazır bulunmaktaydılar. Rahip ve rahibeler törene katılan diğer kişilerden üzerlerindeki kıyafetlerle ayırt edilebilmekteydiler. Rahip ve rahibelerin törenler sırasında doğu kökenli giysiler giymeleri ise Girit dininin doğu kökenleri hakkında düşündürtücüdür.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:44 AM
LYDİA UYGARLIĞI (M.Ö. 700-300)

Batı Anadolu’da Gediz ve Küçük Menderes yörelerinde oturan bu halkın nereden geldiği kesin olarak belirlenememiştir. Antik dönem yazarları onların güneydeki Karyalılar ile kuzeydeki Mysialılar ve Frigler ile akraba olduklarını söylerler. Hint-Avrupa karakterli bir dilleri olan Lydialıların Batı Anadolu’da M.Ö. 2. binyılın ikinci yarısından itibaren varoldukları kabul edilmektedir. En ileri dönemlerindeki kralları aşağıda verilmektedir :

Gyges M.Ö. 680-652

Ardys M.Ö. 652-625

Sadyattes M.Ö. 625-610

Alyattes M.Ö. 610-575

Kroisos M.Ö. 575-546

Lydia’nın parlamasının nedeni bölgede bulunan altın madenleriydi. Bu madenin M.Ö. 7. yüzyılın başından beri Sardes’te işletilmeye başlaması Lydia’lıları zenginleştirmiş ve güçlendirmişti. Lydia’nın Anadolu’daki uygarlığa katkısı daha çok ekonomi dalında olmuştur. Altın sikkeler basarak ticaretteki değiş-tokuş usulünü değer ekonomisine çevirmişlerdir.

Lydia tarihinin bazı dönemlerinde Frigleri de yıkan Kimmerlerin saldırısına uğradı ve Sardes kenti Kimmerlerle birlikte yine göçebe bir topluluk olan Trerler tarafından da yağmalandı. Ayrıca Medler ve Perslerle de çeşitli kez savaşlar yapmışlardır. M.Ö. 28 Mayıs 585 günü Medlerle yapılan savaş sırasında güneş tutulması meydana gelmiş ve savaş böylece sona ermiştir. Lydia devletine son veren Pers kralı Kyros olmuştur.

Lydia soyluları ölülerini, Friglerdeki gibi tümülüslere gömüyorlardı. Bu tümülüsler Sardes’in kuzeyinde Marmara Gölü kıyısında yer alırlar. Bunlardan 355 m. çapında ve 61 m. yüksekliğindeki tümülüs Anadolu’daki en yüksek yığma mezar örneğidir.

Çok zengin olan Anadolu mozayiğinde sözü edilmesi gereken ve bugün de izlerine rastladığımız başka uygarlıklarda vardır. Demir Çağında incelenmesi gerekenler arasında Karia ve Lykia uygarlıklarını sayabiliriz. Hint-Avrupa ailesinden olan dilleri Hitit öncesi ögeler taşımaktadır. Karialıların daha önceleri Batı Anadolu’da yerleşmiş oldukları bilinen Leleglerden, Lykia’lıların ise Luvilerden geldikleri sanılmaktadır. Lykia uygarlığının en özgün örnekleri arasında kayalara oyulmuş anıtlar yer almaktadır

Lydia devletinin M.Ö. 546 yılında son bulmasıyla İranlılar Ege Denizi kıyılarına kadar tüm Anadolu’yu ellerine geçirdiler. Pers egemenliği M.Ö. 333 yılına değin sürdü. Bu dönemden sonra yerli kültür gelişiminin yerini Batıdan gelen yeni etkiler ve bunun sonucunda ortaya çıkan bir kültür almaya başladı.

LİDYA TARİHİ

Kökenleri konusunda kesin birşey söylenilemeyen Lidyalılar’ın oturdukları yerlere MÖ 2. Bin yıldan önce geldikleri bilim adamlarının ortak görüşüdür. Dilleri nedeniyle Hint-Avrupa kökenli oldukları düşünülmektedir. Sonraları Lidce konuşan bu halk kütlesinin MÖ 2000 ya da daha erken bir tarihte Hititler’den ayrıldığı sanılır. Buna karşılık Lidya’da hiç olmazsa Kalkolitik çağdan başlayarak yerli bir halk kitlesinin oturduğu kesindir. Lidyalı’lar yerli halkla kaynaşmış gibidir. Herodotos’tan öğreniyoruz ki “Yunanlıların Lydia diye bildikleri ülkede eskiden ,Maionlar adında, Lidlerden farklı, ama onlara tümüyle yabancı olmayan başka bir halk yaşardı. Lidler, Maionları yenip topraklarını alınca onlar da ya denizi geçip batıya kaçtılar ya da kalıp yenenlere boyun eğdiler”.

MÖ 7.yy’ın ilk yarısı içinde birdenbire parlayan Lidya krallığı, Önasya dünyasının en ilginç kültürlerinden biridir. Bu krallık ne tam anlamıyla doğulu, ne de tam anlamıyla batılı devletlere benzer; her iki bloğun siyasal ve kültürel etkilerinden oluşmuş yeni bir Anadolu Krallığıdır.

Kaynaklara göre Lidya’da üç ayrı sülale hüküm sürmüştür: Atyadlar, Heraklidler(Tylonidler) ve Mermnadlar.

Herodotos’a göre Atyadlar sülalesi Atys’in oğlu Lydos ile başlar fakat Lydos’tan sonra kralların sıraları ve hatta adları bile kesin değildir. Bu da 2.bin yılın ikinci yarısı içinde yaşanmış olması gereken Atyad sülalesi krallarının gerçekte var olmadığı, tüm eski çağ toplumlarındaki gibi, Lidyalılar’ın çok eski bir geçmişe sahip olma istedikleri sonucunda ortaya çıktığı fikrinin oluşmasına neden olmuştur. Ama bu hanedana ait bir kral adı ‘Meles’ Hitit kayıtlarında geçmektedir.

Sardes’te yapılan kazılar Son Tunç Çağı’nda (MÖ 1400-1200) Lidyalılar’ın, Yunanistan’dan gelip Batı Anadolu’ya yerleşen Mikenlerle ticaret yaptıklarını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca Hitit arşivlerine göre Hitit İmparatoru Tudhaliya IV (MÖ 1250-1220) “Assuwa Konfederasyonu” adıyla birleşerek kendine karşı gelen bir takım devletlere sefer yapmış, bu ülkeleri yıkıma uğratmıştır. Nitekim arkeolojik kazılar 2.bin yılın sonlarında bir düşman güç tarafından yakılıp yıkıldığını göstermiştir.

Atyadlar’ı izleyen Heraklidler sülalesi Lidya’da 505 yıl egemen olmuştur. Başlangıcı MÖ 1192 yıllarına uzanır. Bu tarih yeni Hint-Avrupa kabilelerinin Boğazlar yoluyla Anadolu’ya göç ettikleri ve Büyük Hitit İmpartorluğu’nun ortadan kalktığı yıllardır. Bu sülaleye Grekler’ce tanrı Herakles’le ilişkiye getirelerek “Heraklidler”, Lidyalılarca kahramanları Tylos ya da Tylon’un adından “Tylonidler” adı verilmiştir. Tylon’un Batı Anadolu’ya yeni gelen Hint-Avrupa’lı Thraklar’ın bir boyunca getirilmiş olması olasıdır. Heraklidlerin daha önce bahsettiğimiz Maionlar’a eşitliği ve Demir Çağı’nın başlarında Sardes’e “Hyde”, ülkeye de “Maionia” adını verdikleri öne sürülmüştür. Çünkü son Heraklid kralı Kandavles’in adının Maionca olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca MÖ 1000 yıllarında Maionia denilen Lidya’ da çanak-çömlekçilikte yeni bir boyalı geometrik biçim meydana gelmiştir ve bu Demir Çağ Lidyasında yüksek bir kültür ve artistik faaliyet olduğunun kanıtıdır.

Daha sonra Mermnadlar denen hanedanın ilk kralı Gyges’in MÖ 685 yılında Lidya tahtına çıkışıyla ilgili oldukça heyecanlı asıl öykü başlar. Karısının güzelliğine hayranlığını kanıtlama derdindeki Kandavles’in kuşkulu dostu Gyges’e yatmaya hazırlanan karısını gizlice seyrettirmesi ve çok kızan Kraliçe’nin kocasını öldürsün diye Gyges’ı gizliden gizliye zorlamasıyla Gyges Kandavles’i öldürür ve kraliçeyle evlenerek tahta geçer. Böylece 141 yıl sürecek olan Mermnad egemenliği başlar. Lidyalılar eski Önasya’ da birinci derecede önem kazandılar ve özgün eserler yarattılar. (MÖ 587-546) sırayla Gyges, Ardys, Sadyattes, Alyattes ve Kroisos Lidya devletini yönettiler. Bu dönemde Lidya’nın zenginleşmesi ve güçlenmesi de altın madeninin bulunması, işlenmesi ve ticaretin yapılması çok önemli bir faktördür. Bu saydığımız kralların ilk adımda, güç politikasının silahı olarak ekonomik kaynakları kullandıkları sanılır. Ilk sikkelerin ortaya çıkışının asker ücretlerinin ödenmesiyyle ilgili olduğu bile düşünebilir.

Gyges tarihe geçince Yunan kentlerine karşı askeri girişimlerde bulundu ve kuzeyden gelen Kimmer tehlikesiyle uğraştı. Ve onları yenilgiye uğrattı. Fakat ikinci Kimmer saldırısına dayanamayacak Sardes’in yııkımıyla sonuçlanan savaşta öldü. Bu dönemde Yunanistan’la ticaret ilişkileri çok gelişmiştir.

Gyges’ten sonra gelen krallar döneminde de Kimmer akınları devam etti. Fakat bunlara karşı Lidya devleti çok iyi direndi ve bu da ekonomisinin ne denli güçlü olduğunu gösterir. Yine Gyges’ten sonra gelen krallar Yunan kent devletlerine saldırılar düzenlediler. Alyattes Lidya tarihinin en büyük kişisi ve Mermnad hanedanının en etkin kralıdır. Batı And kıyılarını ele geçirdi ve Batı And’ın kuzey kuzey kısmını elinde bulunduran Kimmerleri Kızılırmak’ın ötesine sürdü ve bu sayede LidyaKrallığı’nın gücü yeni boyutlara ulaştı.Kuzeyli barbarlardan zara görüp zayıflayan Phrygia Lidya’ya bağlandı.Bu dönemin önemli olaylarından biri de nedeni pek bilinmeyen Lidya-Med savaşıdır. Sonuçta Kızılırmak her iki devlet arasına sınır kabul edildi. Alyattes Lidyalılar’la Grekler arasındaki ilişkilere çok değer verdi; Miletos’ta iki tapınak inşa ettirdi; Delphi’deki kehanet merkezine armağanlar yolladı; Korint tiranı Periandros ile dostluk ilişkileri kurdu. Bu kraldan itibaren Grek etkisi açık bir şekilde görülmeye başlar, Hellenleşme bunu izleyen döemlerde büyük bir hıız gösterir.

MÖ 560 yılında oğlu Kroisos başa geçti ve babasından devraldığı güçlü ve zengin devlet sayesinde ününü tüm eski çağ dünyasına duyurdu. İçerdeki taht kavgasını sona erdirdikten sonra Ephesos’ a yöneldi ve tüm Grek kentlerine egemen oldu. Ephesos ‘taki Artemis tapınağını tekrardan inşa ettirdi. Kroisos döneminde Lİdya devleti zenginliğinin ve kültürel gelişiminin doruğuna ulaştı. Dillere destan zenginliği kaynağını bağlı bölgelerden alınan haraçlar, ticari gelirler ve ülkenin doğal zenginliklerinden alıyordu.

MÖ 6.yy’ın ortalarında beliren Pers tehlikesini gören ve önlemler alan Kroisos Sardes yakınlarına gelen Pers ordusuyla karşılaştı ve yenildi. Sonuçta İranlılar tüm Anadolu’ya hakim oldular ve Lidya devleti tarih sahnesinden silindi.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:45 AM
SÜMERLER

Jeologlara göre dünyamizda HAYAT, sularda 20 milyon yil önce baslamis, antropologlara göre de ILK INSAN 250.000 yil önce canlilar arasindaki yerini almistir. Arkeologlara göre ILK RESIM, HEYKEL ve OYMALAR 30.000 yil öncelerine kadar uzanir. Din kitaplarindaki kissalarin yani sira, tarihçilere göre de ILK SEHIRLESME zamanimizdan 11.000 yil kadar öncedir. MEZOPOTAMYA'da (Güneydogu ANADOLU'nun uzantisi) M.Ö. 9000; ve Konya-Çatalhöyük'te M.Ö. 8000 yillarindadir.

M.Ö.5000 yillarindan itibaren MEZOPOTAMYA'yi meydana getiren DICLE ve FIRAT nehirleri çevresinde (sonradan URAL ALTAYIK olarak adlandirilan) SÜMERLER, ELAMLAR, HURRILER; (SAMI) AKAD, ASUR, BABIL, MISIR; ve (yine sonradan bazilarinca Hint-Avrupai olarak adlandirilan) HITITLER yasamislar ve birbirleriyle sürekli sürtüsmüslerdir.

Ilk yaziyi M.Ö.3300 yillarinda SÜMERLER bulmustur. Çivi Yazısı diye adlandirilan bu yazinin kökeni resim-yazi idi. Batida MISIR'i etkilemis, ancak Misir HIYEROLIF yazisi sonra kendi sistemi içinde gelismistir. Doguda ise Iran yoluyla HINDISTAN'a ulasmistir. INDUS YAZISI hep o asamada kalmistir. Daha doguda ÇINLILER ise çivi yazisindan bir ölçüde etkilenmisler, ama sonra kendi sistemlerini kurmuslardir.

SÜMERLER yaziyi bulan millet olmakla yetinmemisler, GILGAMIS DESTANI ile ilk siir ve edebi yazi örneklerini de vermislerdir. SUMERLER MEZOPOTAMYA'nin güneyinde siteler, kanallar kurmuslardir. Ulastiklari medeniyet seviyesi ile hukuk, dil ve mimaride M.Ö. 2000'lerde bölgeye gelen Samileri de etkilemislerdir. Daha sonralari yöreye inen HITITLER de SÜMERLER'den dolayli olarak etkilenmislerdir.

Bütün bu bilgiler gösteriyor ki, "Ari Kürdistan" diye adlandirilmak istenen BÖLGEDE, O TARIHLERDEKI ARI diye bilinen TEK HALK, belki HITITLER'DIR... Digerleri ya SAMI'dir, ya da TURANI'dir.

Bunun ispati da, kil tabletlerdeki yazilarin hangi dile yakin oldugu konusunda yapilan çalismalardir. Pek çok yabanci yazarin o dönemde bölgede Ari bir dil tesbit edememesi bir yana; yaptiklari çalismalar SÜMER ve ELAM dillerinin bugünkü TÜRKÇE'ye hayret uyandiracak kadar benzedigini göstermistir. Prof. Hamit Zübeyir KOSAY'in bu konudaki katkilari da büyüktür. Kazim MIRSAN ise ilk yazinin duvar resimlerinde basladigini, ve bunlarin TÜRK sembolleri oldugunu belirtir... Ilerde detaylarina girecegiz.

SÜMERCE ......... TÜRKÇE

ad (adda) ........ ata

ilu ............ ulumak

izi .............. isi

e ............. ev

kiya .......... kiyi

egi ........... ece (prenses)

es ............ esmek

ku ............. koymak

ku (gümüs) ... kuyumcu (gümüsle ugrasan)

gisku ........... sisko

dim (dik duran) ...... dimdik

de ................ demek

duru ................ durmak

kusu ................ kosmak

güles (gülen adam) .... güles, gülenç

ara (ir) (yürümek) ... aralasmak, irilmek

bur (delik) .... burgu (delik açan alet)

bal ............ balta

bar ................ parlamak

udun (firin) ... otun (ayrica firinda yakilan: odun)

us (akil) .............. us

ib ................. ip

alim (kuvvetli,yüksek) ......... alimli

tukul (dost) ..... tohul

tam (safakvakti) ........... tan

ulu (muhtesem, yüce) ..... ulu-ulug

Bugin (göl).... Buget (biriktirilmis su, Anadolu)

A-na ? ....... Ne ? (Anadolu'da hayret ifadesi:Aney!..)

Bur ................ Bardak

Buy, bun ............... Boyun

Bu ............... Bulak (çesme)

Bab ................. Baba

Azag (mukaddes)........ Izgi, edgü (Eski Türkçe)

Gig (zayif) .........Ig, yig (hasta, Eski Türkçe)

Ud ( gün, zaman).......... Id, öd (zaman, Eski Türkçe)

Zak (taraf) ............. Yak (yakin)

Gup, kup (gitmek).......... Kopmak (kosup gitmek, Anadolu)

Gim ? Kim ? ................ Kim ?

Ama (ana) ........... Aba (Anadolu’da)

Gis (odun) .......... Yis (Orhun Türkçesi)

Gar (isik) ......... Yaruk (Eski Türkçe)

Gen (kadin hizmetçi) ...... Kün (cariye,Orhun’dan)

Tag ............... Deg(mek)

Ug, uku (halk) ......... Ugus (kavim)

Vur, vir (sarki söylemek) ....... Yirlamak, irlamak

Ur(u), ir (erkek) ......... Er, ir (Uygurca : uri)

Gir (ates) ............ Kor

Udun (ates) ........ Od, ot, odun (ateste yanan)

Dingir ........Tengri (Eski Türkçe), TANRI, (Kumanca : dingir)

Dagal (genis olmak) ........... Dagilmak

SÜMERCE bazi kelimeler S harfiyle varligini YAKUTÇA'da sürdürür. Ancak bizim simdiki TÜRKÇE'de S-Y degisimine ugramis haliyle karsimiza çikar.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:45 AM
Tunç Çağları (M.Ö.3200-2000)

MÖ 4. binyılın sonlarına doğru, bakıra arsen ve kalay karıştırılması ile tunç elde edilmiş ve Anadolu'da Eski Tunç Çağı başlamıştır. Bu çağ ilk, orta ve geç olmak üzere üç evrede incelenmektedir. Kalay dışında maden yatakları bakımından oldukça zengin olan Anadolu'da madencilik gelişmeye ve dolayısıyla çevreyle daha çok ticaret yapılmaya başlamıştır. Dolaylı olarak kentleşme hızlanmış, çeşitli kent beylikleri kurulmuştur. MÖ 3. binyılda Anadolu'da yazı henüz bilinmediğinden bu beylikler ve onların yaşam biçimleri hakkındaki bilgiler, arkeolojik kalıntılardan ve Mezopotamya yazılı kaynaklarından edinilebilmektedir.

İlk Tunç Çağı'nda çömlekçi çarkı henüz keşfedilmediğinden, elde şekil verilen seramikler gri hamurlu ve parlak siyah perdahlıdır. Müzede sergilenen bu çağa ait buluntular Orta ve Batı Anadolu bölgesinin özelliklerini taşımaktadır. Troia ve Batı Anadolu kökenli, devetüyü hamurlu, parlak kırmızı hamur ve astarlı çanak çömlekler çağın tipik özellikleriyle biçimlendirilmiştir

Bu yeni dönem, önceki çağların tarım hayvancılık, dokumacılık, çömlekçilik gibi buluşlarına, daha güçlü silahların üretilmesine, daha ince süs eşyalarının yapılmasına olanak veren bakır ve kalay alaşımı olan tuncun keşfini eklemiştir. Besin üretimi alanında olduğu gibi, metal işleme alanında da teknolojik gelişmeler her bölgede eş zamanlı olarak yaşanmamıştır. Tunç Çağına Anadolu'da M.Ö. 3000, Girit, Ege Adaları ve Yunanistan'da M.Ö. 2500, Avrupa'da ise M.Ö. 2000 yıllarında ulaşılabilmiştir. Anadolu'da M.Ö. 3200-1200 yılları arasında ele alınan Tunç Çağı kazılarında bulunan çanak çömleğin yapısına, üretimde ve mimaride kullanılan teknolojinin düzeyine göre Erken, Orta ve Geç Tunç olmak üzere üç evrede incelenir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:45 AM
Erken Tunç Çağı (M.Ö. 3200-2500)

Erken Tunç I, II, III olarak incelenen bu evrenin ilk döneminde daha çok, Kalkolitik dönemin tarıma dayalı köy kültürü sürdürülmektedir. Bronz alet kullanımı çok yaygın değildir. Mezopotamya ve Mısır'da M.Ö. 4. binin sonlarından itibaren yazının kullanılmasına rağmen Anadolu henüz bu aşamaya ulaşamamıştır. Çömlekçi çarkıda henüz kullanıma girmemiş olmasına rağmen daha gelişmiş koyu renkli ve iyi açkılı seramikler yapılmıştır. Yapılar yine taş temeller üzerine ker***ten megaron planlı olarak inşa edilmiş olup, bazı yerleşim alanlarının etrafı bir surla çevrilmeye başlanmıştır. Ölüler artık yerleşim alanı dışına, ölü armağanlarıyla birlikte ve bacaklar karına çekik (hoker) durumda gömülmektedir (Extramural). Çağın inanışlarındaki bir başka özellik de daha çok Batı Anadolu'da rastlanan keman biçimli mermer idollerdir. Anatanrıça'yı temsil eden bu idoller eski dönemin gerçekçi figürinlerinin aksine tümüyle soyutlaşmışlardır. Bu dönemin en önemli teknolojik buluşu kağnı biçimindeki dört tekerlekli arabadır. Bu evrede Anadolu'da yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan en önemli yerleşim yerleri Troia I, Demircihöyük, Semahöyük, Beycesultan, Tarsus, Alişar, Alacahöyük, Karaoğlan, İkiztepe, Kültepe ve Norşuntepe olarak sayılabilir.

Erken Tunç II, Orta Anadolu'da güçlü beyliklerin ortaya çıktığı bir dönemdir. Batı Anadolu'daki Troia II'nin yanısıra Kızılırmak batısında, Ankara yakınlarnda Karaoğlan, Ahlatlıbel, Etiyokuşu, Polatlı, Kızılırmak doğusunda ise Alişar ve Alacahöyük bu dönemin en önemli yerleşimleri olmuştur. Bunlar içinde Alacahöyük'ün özel bir yeri vardır. Dönemin sonlarında zengin ve etkin bir beyliğin merkezi gibi görünen Alacahöyük'ün en önemli özelliği Kral Mezarları olarak adlandırılan 13 gömüdür. Yerleşme alanı yamaçlarında bulunan bu mezarlıktaki gömülerin dönemin derebeyleri ve eşlerine ait olduğu düşünülmektedir. Gömülerin kimileri 3-8 m. uzunluğunda, 2-5 m. genişliğinde ve 1m. kadar derinliğinde dikdörtgen planlı çukurlara yapılmıştır. Çevresi ağaç ve taşlarla sınırlandırılan mezar çukurlarına, ayakları karına çekik durumdaki ceset zengin armağanlarla birlikte yerleştirilmiş, sonra üzeri ağaç, çamur ve toprakla örtülmüştür. Gömü işlemi bitirildikten sonra mezar üzerinde bir ölü yemeği yenmiş; yemekten geri kalan öküz kafaları ve bacak kemikleri de sıralar halinde bırakılmıştır. Bu mezar armağanları Troia hazineleriyle çağdaş olup benzer nitelikte altın, gümüş, elektrum, tunç ve demirdendir. Bu mezar hediyelerinin en ilginçlerini hatalı olarak"Hitit Güneş Kursları" diye adlandırılan geyik ve boğa motifli, son derece karmaşık ve gelişmiş dökme ve dövme teknikleriyle yapılmış tunç diskler oluşturmaktadır.

Buradan anlaşılmaktadır ki Erken Tunç II döneminde, biri Troia yöresinde, diğeriyse Orta Anadolu ve Karadeniz bölgeleri arasında yer alan iki yerel madencilik okulu bulunmaktadır. Diğer bir önemli gelişme ise Anadolu'da ilk kez bu dönemde görülen çömlekçi çarkının Troia'da kullanımıdır. Çömlekçi çarkının Troia'ya Mezopotamya'dan deniz yoluyla geldiği düşünülmektedir.

Erken Tunç II döneminin sonlarında Batı ve Güney Anadolu'da büyük yangın izlerine rastlanmıştır. Birçok yerleşimin ıssızlaşması bu ortak felaketle ilgili görülmektedir. Ayrıca bu felaketlerden sonra ortaya çıkan yerleşme yerlerinin sayısında meydana gelen 1/4 oranındaki azalma ve yakılıp yıkılan iskan yerlerinin tekrar iskan edilmemesi bu felaketlere birtakım göçebe toplulukların yol açtığını göstermektedir. Aynı dönemde Trakya ve Balkanlar'da meydana gelen ıssızlaşma bu toplulukların Balkanlar üzerinden gelen Hint-Avrupa kökenli Luviler'in olabileceklerini göstermektedir.

M.Ö. 2300 yıllarında ortaya çıkan bu felaketten sonra Erken Tunç III evresine gelinir.Yerleşim yerleri önceki dönemin özelliklerini küçük farklarla sürdürmelerine rağmen çoğu küçük birer köy niteliğindedir. Bu dönemde felaketlerden fazla etkilenmeyen Doğu Anadolu'daki Norşuntepe, Korucutepe, Tepecik, Arslantepe gibi nispeten büyük merkezlere İmikuşağı, Köşkerbaba, Pulur, Değirmentepe gibi yeni yerleşimler eklenmiştir. Dikkat çekici bir gelişme görülmeksizin 500-600 yıl kadar yaşayan bu köysel yerleşimler M.Ö. 1700 yıllarında son bulmuştur.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:45 AM
Orta Tunç Çağı (M.Ö. 2500-2000)

Asur Ticaret Kolonileri Çağı:

M.Ö. 2. binin başlarında Tunç Çağının orta dönemine girilir. Orta Tunç Çağının en belirgin özelliği Meopotamya ile başlayan çok sıkı ve iyi örgütlü ticaret ilişkileri ve bunun sonucunda yazının Anadoluya girişidir.

Anadolu ile Mezopotamya ve Kuzey Suriye arasında Aseramik Neolitik Dönemden beri var olan ve obsidyen ticaretine dayanan sistem maden ticaretinin artmasıyla ters yönde işlemeye başlamıştır. Tunç yapımında gerek duyulan kalay Anadolu’da az bulunduğu için Mezopotamya kalayına ihtiyaç duyulmuş ve bu kalayı Anadolu pazarına getirme işini de Asurlu tüccarlar üstlenmişti. Büyük kervanlarla Anadolu’ya gelen tüccarlar, kalayın yanısıra parfüm, kumaş gibi malları da getiriyor, yerine altın, gümüş ve değerli taşlar götürüyorlardı. Bu ticaret karşılığında yerli beylere vergi de ödüyorlardı. Asurlular ticaret ağını sağlamlaştırmak amacı ile Anadolu’nun çeşitli yerlerinde KARUM adı verilen ticaret merkezleri kurmuşlardı. Bunların merkezi ve en büyüğü Kültepe’deki Kaneş Karumu’dur. Bundan başka Hattuşaş, Alişar, Acemhöyük, Karahöyük gibi yerleşimlerin de aralarında olduğu 9 yerde daha karumlar kurulmuştu. Asur’dan Orta Anadolu’ya uzanan yol üzerinde ise WABARTUM denen küçük konaklama birimleri oluşturulmuştu. Tüm bu olaylardan ötürü bu dönem ASUR TİCARET KOLONİLERİ ÇAĞI olarak anılmaktadır.

Bu dönemde Ticaret Kolonileriyle birlikte yazı da anlaşmalardan ticarete, evlenme belgelerinden evlat edinmeye kadar her alanda kullanılmaya başlanmıştır. Kaneş, Hattuşaş, Alişar ve Karahöyük gibi yerleşmelerde yapılan kazılarda binlerce tabletten oluşan arşivlere rastlanmıştır. Bu tabletler pişmiş kilden yapılmış olup Asur Çivi Yazısıyla yazılmışlardır.

Dönemin ikinci büyük gelişmesi çömlekçi çarkının tüm Anadolu’da yayılmasıdır. Çarkın kullanımıyla birlikte çok değişik formlarda kaplar yapılmaya başlanmıştır. Kalkolitik dönemde görülmeye başlanan insan ve hayvan şeklindeki kaplar en favori kap formlarını oluşturmaktadır. Her ne kadar Anadolu’nun eski gelenekleri sürdürülse bile ticaretle birlikte Mezopotamya etkisi kap formlarına da yansımıştır. Mezopotamya’dan gelen diğer bir etki de mühürlerde görülmektedir. Artık Anadolu’nun geleneksel damga mühürlerinin yanı sıra Mezopotamya’dan gelen silindir mühürler de yaygın şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Koloni Çağı’nın sonlarında Kültepe Karum’u Orta Anadolu’nun birçok yeriyle birlikte M.Ö. 1725 yıllarında bir yangınla son bulmuştur. Olasılıkla yerli beyler arasındaki çekişmelerden kaynaklanan bu olaylardan sonra Hitit Devleti belirmeye başlamıştır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:46 AM
Geç Tunç Çağı (M.Ö. 2000-1200)

Hitit tarihinin son dönemi aynı zamanda Tunç Çağının da sonu olmuştur. M.Ö. 1400 yıllarında Hitit Devleti I.şuppiluliuma önderliğinde imparatorluk haline gelmiştir. Sınırların Suriye’ye değin genişlemesi üzerine bu ülke üzerinde çıkarları olan Mısırlılarla ilişkiler gerilmiş, sonunda Muwatalli zamanında Mısır Firavunu II.Ramses ile Suriye egemenliği için Kadeş savaşı yapılmıştır (M.Ö. 1296). Her iki tarafın da birbirine belirgin bir üstünlük sağlayamaması üzerine M.Ö. 1280 de ünlü Kadeş barışı imzalanmıştır. Fakat Kadeş savaşının yarattığı yıpranma kolay kolay tamir edilemez ve III.Hattuşili ve IV.Tudhaliya gibi son güçlü krallardan sonra imparatorluk hızla çökmeye başlamıştır. Bu devirde Anadolu’da büyük bir kuraklık ve kıtlığın yaşanması bu çöküşü hızlandıran etkenlerdendir. Sonunda başkent Hattuşaş, M.Ö. 1200 yıllarında Karadeniz dağlarından gelen Kaşkalar tarafından yakılıp yıkılmış ve Hitit İmparatorluğu sona ermiştir.

İmparatorluk Çağı kültürü hemen hemen her yönüyle Eski Hitit kültürünün devamıdır. Ancak bu dönemde gerek mimarlık gerekse betimleme sanatında imparatorluğa yakışan eserler ortaya konmuştur. Özellikle başkent Hattuşaş imparatorluğun tüm görkemini yansıtmaktadır. Özellikle IV Tudhaliya döneminde başkentte toplanan tapınaklarla, Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı mimarisi ve kabartmaları ile dikkat çekicidir. Yine bu dönemde İmparatorluğun dört bir yanı kaya kabartmaları ile bezenmiştir. Ele geçirdikleri ülkelerin tüm tanrılarını kabul etmelerinden dolayı çok tanrılı bir dine sahip olan Hititler bu kaya kabarmalarında daha çok dinsel sahneleri işlemişlerdir. Bu dönemde çivi yazısı resmi yazışmalarda, Hiyeroglif ise kaya kabartmalarında kullanılmıştır. İmparatorluk döneminde Hitit seramiği hem teknik hem de form yönünden oldukça gerilemiştir. Hayvan şeklindeki kap yapımı ise devam etmiştir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:46 AM
HURRİLER

Hititler döneminde Anadolu yarımadasının güneyinde Luviler, Paflagonya Bölgesinde Palalar ve diğer bölgelerde Arzava, Kizzuvatna ve Ahhiyava krallıkları bulunuyordu. Bu devletlerden başka Hurriler ve Mitanniler de aynı dönemde Güneydoğu Anadolu’da özgün uygarlıklar yaratmışlardır. Hurrilere ilk önce M.Ö. 3. binin sonlarında Mardin dolaylarında rastlanmaktadır. Urkis şehrinde bir tapınağın kurulması ile ilgili belge şimdi Louvre Müzesindedir. Tunçtan bir aslan heykelciğinin koruduğu bir taş levha üzerine arkaik çivi yazısı ile kazınan yazıt M.Ö. 2300 yıllarına aittir. Hurriler önceleri M.Ö. 2. binin ilk yarısında kısa yaşamlı küçük beylikler kurmuşlardır. Daha sonra M.Ö. 1500-1250 arasında Hurriler tarafından kurulan Mitanni devleti o dönemde Yakın Doğu’nun Mısır’dan sonra gelen ikinci büyük gücü olmuştur. Mitanni kralları aynı dönemde hüküm süren Mısır kralları ile mektuplaştıklarından bu dönem hakkında oldukça fazla bilgi edinmek mümkündür.

Hurrilerin başlıca merkezleri Urfa, Diyarbakır, Mardin ve Kerkük arasındaki bölgede kalan Tell Feheriye, Tell Brak, şagar ve Bazar gibi kentlerdir. Mitanni devletinin kralları Hint-Ari kökenli idiler. Hindistan’a giden bazı Hint-Ari boylarının İran yaylası üzerinden Güneydoğu Anadolu’ya geldikleri ve yerli halk olan Hurrilerle kaynaştıkları tahmin edilmektedir. Mitannilerin at yetiştirme konusunda oldukça bilgili oldukları anlaşılmaktadır. Boğazköy’de bulunan Hititçe yazılmış dört tablette atların yetiştirilmesi hususundaki bilgilerin bir Mitannili tarafından kaleme alındığı bildirilmekte ve Hititçe çevirideki bazı teknik terimler Sanskritçe dilinde verilmektedir. Oldukça kısa süren bir egemenlik döneminden sonra Hitit kralı şuppiluliuma tarafından son verilen Mitanni devleti Hattuşa’ya bağlı bir eyalet haline getirildi. Fakat Hurrilerin etkisi yörede yoğun bir şekilde devam etti.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:46 AM
Neolitik Çağ (Yeni Taş/Cilalı Taş Çağı):

İnsanın yoğun avcılık-toplayıcılıktan üretime, göçebelikten yerleşik yaşama geçtiği, MÖ yaklaşık 10.000 yıl öncesinden başlayan ve "İlk Üretimciliğe Geçiş Evresi" olarak da adlandırılan Neolitik Çağ'ın en önemli özelliği, besin sorunlarının çözümüyle gerçekleştirilen büyük bir "devrim" olmasıdır. Neolitik Çağ insanı, bazı bitkileri tarıma almış, birçok hayvanın da evcilleştirilmesini gerçekleştirmiş; avcılığın yerine hayvancılık, toplayıcılığın yerine ise tarım ya da rençberlik geçmiştir. İnsanoğlu ilk kez bu dönemde, doğa ile ilişkisini kendi lehine çevirmeyi başarmıştır. Üretimle birlikte gelen yerleşik yaşam, köylerin ve giderek kentlerin kurulmasına yol açmıştır. Arkeologlar tarafından, ilk kez bu çağda ortaya çıkan, besinlerin depolandığı, taşındığı, pişirildiği çanak çömlek yapımı kıstas alınarak, Çanak Çömleksiz ve Çanak Çömlekli diye iki alt döneme ayrılan Neolitik Çağ, Anadolu ve Trakya'da, bugüne kadar bilinen, 257 yerleşme ile temsil edilmektedir. Bu yerleşmeler arasında yer alan Çayönü (Diyarbakır), Cafer Höyük (Malatya), Aşıklı Höyük (Aksaray), Kuruçay (Burdur), Çatalhöyük (Konya) ve Hacılar (Burdur) gibi yerleşmeler, gerek küçük buluntuları, gerek mimari kalıntıları, gerekse o dönem insanının sanatsal, dinsel yaratımı açısından bu çağın en ilginç yerleşmelerinden bazılarıdır.

Son buzul çağının bitişiyle iklimde meydana gelen değişim daha ılıman ortamda yaşayan bitki ve hayvan türlerinin çoğalmasına olanak vermiş, günümüzdekine benzer doğal bir ortam oluşmuştur. Arpa, buğday gibi bitkilerle koyun, keçi ve domuz gibi hayvanların yabani ataları bu ılıman ortamın flora ve faunasının arasına girmiştir.Bu olumlu değişimin sonucunda insanlık tarihinin ilk büyük devrimi olarak kabul edilen NEOLİTİK DEVRİM yaşanmıştır.

Neolitik devrim insan topluluklarının binlerce yıl boyunca geçimini sağladığı avcılık ve toplayıcılık yerine üretime başlaması yani tarım ve hayvancılığı öğrenmesidir. Neolitik devrim elbette ki dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan değişik insan guruplarınca aynı anda yaşanabilmiş değildir.Elde edilen arkeolojik verilere göre, bu devrim ilk kez Ortadoğu’da ve M.Ö. 9000-7000 yılları arasında uzun bir süreç sonunda gerçekleşmişti

Bu dönemde Anadolu’nun güney kesimlerinin uygun şartlara sahip olması ve sözü edilen bitki ve hayvan türlerinin doğal yaşama alanı olması nedeniyle Neolitik Çağın ilk kez burada başladığı düşünülmekte ve bu düşünce de arkeolojik verilerle sürekli olarak desteklenmektedir.

İnsan topluluklarının bu dönemde üretime geçmesi bir dizi gelişmeyi de beraberinde getirmiştir. Artık beslenmek için av hayvanlarının peşinde göçetmeye veya tükenen bitkilerin yerine yenilerini aramaya gerek kalmamış, aksine ekilen tohumların yetişmesini, üreyen hayvanların büyümesini uzun süre bir yerde bekleme gereği doğmuştur. Bunun sonucu olarak da insanlar göçebe hayat tarzından yerleşik düzene geçmeye başlamışlar, ilk köy toplumları da böylece yavaş yavaş ortaya çıkmıştır. Güneşte kuruyan çamurun sertleşmesinin öğrenilmesiyle ilk evler, daha sonra da kilin pişirilmesiyle çanak çömlek yapımı gelişmiştir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:46 AM
Aseramik Neolitik Dönem

Neolitik Çağın ilk evresinde insanoğlu ilk yerleşimleri kurmuş olmasına rağmen henüz topraktan çanak çömlek yapma aşamasına gelememiştir. Bu ihtiyacını ahşap ve taşları oyarak biçimlendirdiği kap kacaklarla sağlamışlardır. Bu nedenle bu döneme ASERAMİK NEOLİTİK DÖNEM adı verilir.Bu dönemin başlıca merkezleri Çayönü, Nevala Çori, Aşıklıhöyük, Caferhöyük olarak sayılabilir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:46 AM
Çayönü

M.Ö.7300-6750 yılları arasında yerleşmeye sahne olan Çayönü özellikle mimarisiyle dikkat çeker. Aseramik Neolitik döneme ait üç yapı katında ızgara ve hücre planlı iki değişik mimari yapılanmaya rastlanmıştır. Erken döneme ait olan ızgara planlı yapılarda evlerin tabanı taş ızgaralar üzerine oturtulmuş, dallarla örtülen ızgaralar daha sonra çamur ile sıvanmıştır. Bu şekilde yaratılan hava akımı sayesinde nemden korunma olanağı sağlanmıştır. Daha geç dönem tabakalarında rastlanan hücre planlı yapılar ise birbirinden ayrı olarak bir meydan etrafına inşa edilmişlerdir. İçinde dikili taşların bulunduğu böyle bir meydana ilk kez Çayönü’nde rastlanmıştır. Meydanı çevreleyen binalardan ilk sıradakiler diğerlerinden daha büyük ve özel olarak muhtemelen törensel amaçlarla inşa edilmiştir. Bu iki yapı türü arasında bir de ilginç olarak bir Ata Kültünün varlığını gösteren kesik kafataslarının bulunduğu yine dinsel amaçlı bir yapıya rastlanmıştır. Bu yapının avlusunda bulunan sunak niteliğindeki bir taş insan ve hayvanların kurban edildiğini düşündürmektedir.

Çayönü’nde ilk olarak buğdayın tarıma alındığı ve köpeğin evcilleştirildiği bilinmektedir. Avcılık da üretimin yanında önemli bir şekilde yer almıştır. Aletlerini yapmakta obsidyen ve çakmaktaşının yanısıra kemikten de yararlanmışlardır. Ayrıca çevrelerinde buldukları bakırı da basit yöntemlerle işleyip kullanmışlardır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:46 AM
Nevala Çori

Üç yapı katına rastlanan yerleşmede 8-10 odalı ve hücre planlı yapılara rastlanmıştır. Üzerinde kol kabartmalarının bulunduğu 3m yüksekliğindeki dikilitaşların ve bir insan yontusunun bulunduğu yuvarlak yapılı ve törensel işlevi olduğu düşünülen yapı dikkat çekicidir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:47 AM
Aşıklıhöyük

M.Ö 7. binin ilk yarısına ait yerleşmelerin bulunduğu höyük Aseramik Neolitik Dönemin ilginç yerleşmelerinden biridir. Henüz üretime geçilmediği halde yerleşik düzene planlı bir şekilde geçilmiştir. Bu durum buraya yerleşenlerin daha önce başka bir yerleşim kurduklarını göstermektedir. Ayrıca yapı malzemesi olarak çevrenin özgün malzemesi olan taş yerine yapay olarak elde edilen ker***in kullanılması da bu düşünceyi desteklemektedir. Aşıklıhöyük’de evler gruplar halinde tek, iki veya üç gözlü olarak inşa edilmiş olup aralarında sokaklara rastlanmıştır. Yakınlarında bulunan Melendiz Dağı kaynaklı Çiftlik yöresi obsidyenini işlemişler ve önemli ölçüde ticaretini yapmışlardır. Ticaretten elde ettikleri gelir ve çevrelerinde bulunan av hayvanlarının bolluğu nedeniyle üretimle uğraşmadıkları düşünülmektedir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:47 AM
Neolitik Dönem

Akeramik Neolitik dönemden sonra insanlar yavaş yavaş kilin özelliklerini keşfetmeye başladılar. Kilin şekillendirilip ateşte pişirilmesiyle seramikli dönem başlamış oldu. Bu dönem seramikleri monokrom olarak yapılmıştır. Acemice pişirme teknikleri yüzünden genellikle dışları siyah, içleri ise kırmızı kalmaktaydı.Seramikli Neolitik Erken ve Geç Neolitik olmak üzere iki evrede incelenmektedir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:49 AM
Erken Neolitik Dönem


Bu dönem yerleşmeleri daha çok Anadolu’nun güney yörelerinde yoğunlaşmışlardır. Çatalhöyük binden fazla konut ve 6000’e ulaşan nüfusu ile Yakın Doğunun en büyük Neolitik yerleşmesi olarak kabul edilmektedir. Biri doğuda diğeri batıda olmak üzere iki höyükten oluştuğu için bu adı almıştır. Erken Neolitik tabakaları doğu höyüktedir. M.Ö.6250-5400 yıllarına tarihlenen Çatalhöyük Konya Ovasının en verimli yerine kurulmuştur. Hasan Dağı kaynaklı zengin obsidyen yataklarına da yakın olan Çatalhöyük bu avantajı hem obsidyen işlemede hem de obsidyen ticaretinde iyi kullanmıştır.

Çatalhöyük evleri taş temeller üzerine ker***ten, tek katlş ve düz damlı olarak inşaa edilmişlerdi.Evler birbirlerine bitişik olarak yapıldıkları için aralarında sokaklar bulunmuyordu. Fakat evler arasında yer yer büyük avlular bulunmaktaydı. Ulaşım düz damlar üzerinden sağlanmaktaydı. Evlerde kapı pencere gibi oluşumlar bulunmamaktadır. Evlere giriş dam üzerindeki bir açıklıktan sağlanmakta ve bu açıklık aynı zamanda baca görevini görmekteydi. Evlerin içlerinde ocak, fırın, küçük depolar ve oturma yatma gibi işlevleri olan sekiler bulunmaktaydı. Ölüler bu sekilerin altına bacaklar karına çekik (hoker) durumda ve sepetler içerisinde gömülmekteydi. 20-25 metrekare genişliğindeki dikdörtgen planlı bu evlerin yanısıra daha büyük ve daha özel yapıldıkları farkedilen binalar bulunmaktaydı. Sayıları 63’ü bulan bu yapıların duvarları beyaz kille sıvanmış daha sonra da av, tapınma ve daha birçok konudaki renkli fresklerle bezenmişlerdir. Tapınak olarak nitelenen bu yapılardan ele geçen pişmiş topraktan yapılmış kadın figürinleri bir Anatanrıça inancının varlığına işaret etmektedir. Yine bu yapılarda Anatanrıçanın doğa üzerindeki egemenliğini simgeleyen arslan, boğa, geyik gibi vahşi hayvan figürin ve kabartmalarına da rastlanmıştır.

Avcılığın önemi sürmesine rağmen tarım ve hayvancılık oldukça ilerlemiştir. Buğday, arpa, mercimek, bezelye gibi ürünler tarıma alınmıştı. Önce büyük baş hayvanlar daha sonra da koyun ve keçi evcilleştirilmiştir. Seramikler elde biçimlendirilip tek renkli olarak, kalın çeperli, ağır ve basit şekillerde yapılmışlardır. Seramiklerin yanında dokumacılık ve sepetçiliğin varlığı mezar buluntularından anlaşılmaktadır.

Bu dönemin diğer önemli merkezleri arasında Köşkhöyük(Niğde), Erbaba (Beyşehir), Kuruçayhöyük (Burdur), Yümüktepe(Mersin), Gözlükule (Tarsus) sayılabilir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:55 AM
Geç Neolitik Dönem:

Bu dönem ekonomisinde avcılığın yeri oldukça azalmış, bunun yerine kuru tarım yaygınlaşmıştır. Çanak çömlek yapımı da iyice yaygınlaşmış, elde biçimlendirmenin devam etmesine rağmen daha ince çeperli, daha iyi pişirilmiş, kahve, gri, devetüyü renklerinde seramikler yapılmıştır. Oldukça az sayıda krem astar üzerine kımızı bezemeli kaplara da rastlanmıştır. İlk olarak insan başı ve hayvan biçimli kaplara da bu dönemde rastlanır. Yaşama biçiminin değişimiyle birlikte inanç sisteminde de değişiklikler ortaya çıkmıştır. Av ile ilgili sahneler unutulmuş yerine üreme, çoğalma kaygısı ile ilgili olarak Anatanrıça inancı yaygınlaşmıştır. Kadının doğurganlığı ön plana çıkmış, avcılıkla birlikte doğumdaki rolü henüz bilinmeyen erkek ikinci plana itilmiştir. Ortak kutsal alanlarda azalmış, ölüleri yerleşme dışına gömme geleneği başlamıştır.

Çatalhöyük, Hacılar, Can Hasan, Kuruçay, Gözlükule, Yümüktepe, Fikirtepe bu dönemin önemli yerleşmelerindendir. Geç Neolitik dönemin sonlarında Konya Ovası ve Göller Yöresi yerleşmeleri nedeni bilinmeyen birtakım yıkıcı felaketten olumsuz olarak etkilenmişlerdir. Birçok yerleşme yeri büyük yangınlardan sonra terk edilmiş, batıya taşınan Çatalhöyük gibi kimileri de yer değiştirmiştir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:56 AM
URARTU UYGARLIĞI (M.Ö. 860-580)

Hitit İmparatorluğunun güçlü bir biçimde varolduğu ve bugünkü Elazığ yöresinde Hurri kökenli İşuwa Krallığını egemenliği altında bulundurduğu yıllarda daha doğuda da (Van gölü yöresinde) birtakım kabileler yaşamaktaydı. Bu bölge Asurlular tarafından Uruatri (dağlık bölge) olarak adlandırılmaktaydı.M.Ö. 9. yüzyılın ortalarında, göçebe durumdaki bu kabileler birleşerek Urartu Devletini kurdular. Urartu Krallarının listesi aşağıda verilmektedir :

Aramu M.Ö. 860-840

I. Sardur M.Ö. 840-830

İspuini M.Ö. 830-810

Menua M.Ö. 810-780

I. Argisti M.Ö. 780-760

II. Sardur M.Ö. 760-730

I. Rusa M.Ö. 730-713

II. Argisti M.Ö. 713-685

II. Rusa M.Ö. 685-645

III. Sardur M.Ö. 645-625

Erimena M.Ö. 625-605

III. Rusa M.Ö. 605-590

IV. Sardur M.Ö. 590-580



Kendileri için Biaini terimini kullanan Urartuların başkenti Van Gölü kıyısında bir kayalığın üzerine kurulmuş bulunan Tuşpa idi. Ülkenin en geniş sınırları kuzeydoğuda Sovyet Ermenistanına, güneydoğuda Urmiye Gölüne, kuzeybatıda Erzincan’a, güneybatıda ise Malatya yöresi ve Toros dağlarına değin uzanıyordu. Buralarda askeri ve ekonomik amaçlı pek çok kent kurulmuştu (batıda Palu, kuzeyde Armavir Blur, Van bölgesinde Çavuştepe ve Fırat kıyısında Habibuşağı gibi).

M.Ö. 8. yüzyılın ortalarında Urartu’nun etki alanı Suriye’ye doğru genişlemeye başlamıştı. Kral II. Sardur bazı Geç Hitit beylikleriyle bir koalisyon kurup Asur egemenliğine karşı harekete geçti. Ancak Asurlular M.Ö. 743 tarihinde Adıyaman-Gölbaşı yöresinde Urartu-Geç Hitit koalisyonunu yenerek Tuşpa’yı kuşatınca Urartu egemenliğine büyük bir darbe vuruldu. Aynı dönemde de kuzeyden göçebe Kimmerlerin saldırıları başlamıştı. Bu nedenlerle Urartular M.Ö. 8. yüzyıl sonlarında Van gölü yöresine çekilmek zorunda kaldılar. Daha sonra II. Argişti ve II. Rusa dönemlerinde yeniden bazı merkezler kuruldu (Toprakkale, Adilcevaz, İran’da Bastam, Aras ırmağının kuzeyinde Karmir Blur gibi). Buna karşın Urartu devletinin gerilemesi durdurulamadı ve M.Ö. 612 yılında Asur İmparatorluğunun yıkılışını izleyen on yıl içinde Urartu devletine Medler ve İskitler tarafından son verildi.

Urartuların en önemli çalışmaları bayındırlık alanında olmuştur. Bunun nedeni de bölgenin sarp kayalık yapısı nedeniyle son derece ölçülü biçimde inşa edilmesi gereken kaleler ve şehirlerin gerekli olmasıdır. Urartular tarafından inşa edilen kale, kent, baraj, su kanalı, tapınak ve kaya anıtları bu bayındırlık çalışmalarının en canlı tanıklarıdır. Ayrıca Tuşpa’da kayalara oyulmuş olan Urartu kral mezarları türünün dünyadaki ilk temsilcileridir.

Urartu dini çok tanrılıydı. En önemli tanrıları Haldi (Savaş Tanrısı), Teişeba (Fırtına Tanrısı-Hititlerde Teşup) ve Şivini (Güneş Tanrısı) idi. Urartular bu tanrılara açıkhava kutsal alanları yanında kendilerine özgü büyük bir kompleks oluşturan tapınaklarda da törenler düzenlerlerdi. Bu tapınakların en ilginç özelliği tanrı heykelinin durduğu kare planlı yüksek kuledir. Dış yüzlerine tanrılara adak olarak sunulmuş tunç kalkanların asılı olduğu bu yapıların iç duvarları mavi ve kırmızının egemen olduğu duvar resimleriyle bezeliydi. Bu tür tapınaklara örnek olarak Ağrı’nın Patnos ilçesindeki Aznavurtepe kalesindeki tapınak ile Toprakkale’deki tapınak verilebilir.

Urartu sarayları genellikle iki katlıydı. Alt kat mutfak, banyo, tuvalet gibi hizmet birimlerine ayrılmıştı. Üst katta ise büyük bir kabul salonu ile yatak odaları bulunmaktaydı (Çavuştepe ve Adilcevaz Urartu sarayları gibi).

Urartu devletinde her türlü alt yapı hizmeti devlet tarafından planlanmıştı. Bunlar arasında sulamaya özel bir önem verilmişti. Kral Menua’nın yaptırttığı 56 km. uzunluğundaki su kanalı (şamram Kanalı) 2800 yıl önce yapılmış olmasına rağmen bugün hala Van’da hizmet vermektedir. Aynı şekilde Toprakkale için inşa edilmiş olan Keşişgöl Barajı bazı onarımlarla günümüzde de kullanılmaktadır.

Ayrıca Urartu şehirleri arasındaki ulaşımı sağlayabilmek için bir karayolu şebekesi kurmuşlardı. Dünyanın en eski ulaşım sistemlerinden olan Urartu karayollarının en etkileyici kalıntıları Bingöl dağları üzerindedir. Van’dan Palu, Harput ve Malatya’ya uzanan bu karayolu ortalama 5.40 m. genişliğinde olup, her 25-30 km. de bir konaklama istasyonu bulunuyordu.

Dilleri Hurrice ile akraba olan Urartular, çivi ve hiyeroglif yazısı kullanıyorlardı. Urartu ülkesi ve çevresi gümüş, bakır ve demir kaynakları açısından zengin olduğundan maden işlemeciliği oldukça gelişmişti. Kuyumculuk, kabartmalarla süslü tunç kemerler, tunçtan heykeller, kazanlar, at koşum takımları ve silahlar ile demirden şamdanlar dikkat çekicidir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:56 AM
FRİGYA UYGARLIĞI (MÖ 750 - MÖ 300)

GİRİŞ

Frigler, Ege Göçleri ile Anadolu’ya gelen Balkan kökenli boylardan biridir. Ancak siyasi bir topluluk olarak ilk defa MÖ 750’den sonra ortaya çıkmışlardır, Midas döneminde ise (MÖ 725-695/675) bütün Orta ve Güneydoğu Anadolu’ya egemen, güçlü bir krallık düzeyine ulaşmışlardır. Hint-Avrupa kökenli oldukları halde kısa bir süre içinde Anadolululaşmışlar ve bir yandan Helen, öbür yandan Geç Hitit etkileri altında kalmış olamakla birlikte özgün ve Anadolulu bir kültür oluşturmuşlardır. Friglerin maden ve ağaç işçiliğinde, dokumacılıkta üretikleri eserler Helen piyasasında beğeni kazanmış ve Helenli ustalar tarafından taklit edilmişlerdir. Makara kulplu bronz tabaklar ve bronz kazanlar; dönemin “teknolojik” bir başarısı olan altın, gümüş ve bronzlardan yaylı çengelli iğneler (fibulalar); değerli madenlerden giysi kemerleri, tokalar ve zengin bezemeli tekstil ürünleri; geometrik desenlerle süslü mobilya eşyası bunlar arasındadır. Frigler, Helenlere ayrıca müzik alanında da esinlenme kaynağı olmuşlardır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:56 AM
FRİGLERİN TARİHİ


Güçlü bir uygarlık kuran Friglerin tarihi ve sosyal yaşamı ile ilgili bilgilerimiz ne yazık ki yeterli değildir. Bu konudaki ilk bilgileri antik yazarlardan öğreniyoruz. Tarihçi Herodot ile coğrafyacı Strabon’a göre Frigler, Avrupalı bir kavimdi ve Anadolu’ya gelmelerinden önce “Brigler” olarak anılıyorlardı. Friglerle ilgili bu yazılı kaynakları ve bölgedeki kazı sonuçlarını değerlendiren bilim adamları Friglerin, büyük olasılıkla MÖ 1200’lerde Trakya ve Boğazlar üstünden Anadolu’ya geldikleri, ilk yıllarda Trakya ve Güney Marmara Bölgesi’nde geçici yerleşim merkezleri kurduktan sonra Batı Anadolu’nun iç kesimlerine yayıldıklarını ileri sürmektedirler. Friglerin Anadolu topraklarında ilk siyasal birliği kurmaları MÖ 750 yıllarına rastlar.

Friglerin bilinen ilk kralı ülkenin başkenti Gordion’a adını veren Gordias’tır. Dağınık Frig topluluklarını siyasal bir birlik altına toplamayı başaran bu kral ve yaşadığı dönemin siyasal olaylarıyla ilgili bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Tarihçi Arianos’a göre Gordias Thelmessos’lu (Fethiye) bir kadınla evlenmiş ve Midas adını verdiği bir oğlu olmuştur. Midas Friglerin bilinen tek kralıdır (Araştırmacılar Frig krallarının hepsine Midas denildiğini belirtmektedirler). Midas’ın ünü kendi ülkesinin sınırlarını aşıp, Batı Anadolu kıyılarındaki Yunan kentlerine, hatta Kıta Yunanistanı’na dek yayılmıştır.


Başlangıçta Eskişehir, Afyon, Ankara ve Sakarya vadilerini içine alan bir bölgede yerleşen Frigler, sonraları Kütahya’dan Kızılırmak’a, Ankara’dan Denizli’ye dek olan bölgede güçlü bir uygarlık oluşturmuşlardır. Midas’ın Frig tahtına geçtiği ilk yıllarda ülkenin en önemli düşmanı Asurlar’dır. Midas, Asurlar’la barış yaparak Güneydoğu sınırlarını güvenceye aldıktan sonra batı ülkeleriyle dostça ilişkiler kurmaya yönelir (Batı Anadolu kentlerinden Kyme kralının kızıyla evlenir). Öte yandan fildişi tahtını Yunanistan’daki Delfoi Apollon Tapınağı’na armağan ederek Kıta Yunanistanı ile ilişkileri güçlendirir. Gordion’da yapılan kazılarda ele geçen Yunan çanak-çömlekleri bu ilişkilere ait diğer örneklerdir.

MÖ 700 yıllarına doğru, Kafkaslar üzerinden Doğu Anadolu’ya giren Kimmerler, önce bölgedeki Urartular’ı güçsüzleştirdikten sonra Kızılırmak’a kadar uzanırlar. Frig-Kimmer savaşı sonunuda Frigya tamamen tahrip olur. Kral Midas ise öküz kanı içerek yaş***** son verir (MÖ 676). Batıya kaçan Frigler, küçük beylikler halinde bir süre daha varlıklarını sürdürürlerse de Lidyalıların egemenliğine boyun eğerler.

Frigler, başlıca Gordion (Yassıhöyük), Pessinus (Ballıhisar), Dorylaion (Eskişehir) ve Midas’da (Yazılıkaya) yerleşmişlerdir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:57 AM
FRYGİA UYGARLIĞI (M.Ö. 750-300)


Hitit İmparatorluğunun çökmeye başladığı yıllarda Anadolu Kafkaslar ve Boğazlar üzerinden gelen bazı göçmen grupların etkisi altına girmeye başlamıştı. Doğudan gelenlere Muşkiler deniyordu ve Elazığ yöresine yerleşmişlerdi. Batıdan (Makedonya’dan) gelenler ise Bryg adını taşıyorlardı ve Marmara denizinin güney bölümüne yerleşmişlerdi. Anadolu’da Phrygler adını alan grup M.Ö. 10 yüzyıldan başlayarak daha içeriye, Gordion yöresine ulaşmışlardı. M.Ö. 8. yüzyılın ortalarında merkezi bir devlet kuran Friglerin kurucularının Gordios olduğu sanılmaktadır. Asurluların Muşkili Mita dedikleri oğlu Midas ise önceleri Urartu ve Tabal Krallıkları ile birleşip Asur’a karşı bir koalisyon oluşturmuşsa da M.Ö. 8. yüzyılın sonlarında doğudan gelen Kimmerlere karşı Asur ile dostluk anlaşması yaparak dikkatini batıya yöneltti. Yunanistan’daki Delphoi tapınağına armağanlar yolladı, Lydia Krallığı ile dostluk ilişkileri kurdu ve Batı Anadolu kıyılarındaki Kyme kenti Nemrutkale-Aliağa) kralının kızı ile evlendi.

Frig Krallığı en güçlü döneminde batıda Burdur yöresinden, doğuda Amasya’ya, kuzeyde Samsun’dan, güneyde Niğde civarına kadar yayılmıştı. Fakat Kimmer tehlikesi giderek artıyordu. Asur kralı II. Sargon bu göçebelerle yaptığı bir savaşta öldü (M.Ö. 705). Asur desteğini yitiren Frigler de Kimmerlerin istilalarına maruz kaldı. M.Ö. 7. yüzyıl başlarında Gordion Kimmerler tarafından yakılarak tahrip edildi. Kral Midas bu yenilgiden sonra intihar etti.

Frigler bu yenilgilere rağmen Orta Anadolu’nun çeşitli yörelerine dağılarak beylikler halinde bir müddet daha hüküm sürdüler. Çorum’un kuzeyindeki Pazarlı ve eski Hitit başkenti Boğazköy bu yerleşim yerlerinden bazılarıdır. Ancak, en güçlü oldukları bölge Eskişehir ve Afyon civarıydı. Küçük Frigya denilen bu bölgede bulunan Midas kentinin dini açıdan da büyük önemi vardı.

Friglerin çok tanrılı bir dinleri vardı. Güneş Tanrısı Sabazios ile Ay Tanrısı Men bunlardan en tanınmışlarıydı. Ancak Frigler denince akla ilk gelen tanrıça Kybele’dir. Anadolu’da Erken Neolitik Dönemden beri tapınılan Kybele Frigler için bir doğa tanrıçası, hatta doğanın bizzat kendisiydi. Kybele için en büyük tapınma yeri Pessinus’ta (Sivrihisar - Ballıhisar) idi. Burada tanrıçayı siyah meteorik bir taş temsil ediyordu. Frigler bu tanrıçayı o kadar benimsediler ki, tüm ülkelerini Agdistis Dindymene de dedikleri Kybele’nin mülkü saydılar. Bunun sonucunda, aslında bir Anadolu tanrıçası olduğu halde Kybele tarihe bir Frig tanrıçası olarak geçti. Kybele kutsal alanları genellikle kayalıklar üzerine yapılmıştı. Çünkü tanrıçanın buralarda yaşadığına inanılıyordu. M.Ö. 8.-6. yüzyıllar arasında Eskişehir-Afyon arasındaki ovaya tanrıçanın tapınaklarını temsil eden pek çok kaya anıtı yapılmıştı.

Frig soyluları ölülerini ya kayaya oyulmuş mezarlara ya da tümülüs denen yığma mezar tepelerinin altındaki odalara gömerlerdi. Kaya mezarlarının kimilerinde cephe kabartmalarla süslenmişti. Tümülüslere Gordion, Ankara ve Kerkenezdağ bölgelerinde yoğun olarak rastlanmaktadır. Bunlardan en büyüğü Midas’a ait olduğu sanılan 300 m. çapında ve 53 m. yüksekliğindeki Büyük Tümülüs’tür. Tümülüs geleneği Anadolu’ya yabancıydı ve Frigler tarafından Makedonya’dan getirilmişti.

Frig kentleri içinde Gordion’un özel bir yeri vardır. Saray yapılarının bulunduğu kesim bir tepe üzerine kurulmuştu. Bu yapıların en dikkat çekici özelliği tümünün megaron planlı oluşlarıdır. Batı Anadolu’da M.Ö. 3. binyılın başlarından beri kullanılan bu tür yapılar önde bir giriş holü ile arkadaki büyük salondan oluşuyordu.

Hint-Avrupa kökenli bir dil kullanan Friglerin yazıları tam olarak çözülememiştir. Frigler dokumacılık, marangozluk ve madencilikte çok ustaydılar. Gordion tümülüslerinde bulunan çivi kullanılmaksızın birbirine geçmelerle tutturulmuş panolar ve mobilyalar ile fibula adı verilen çengelli iğneler ve makara kulplu kaseler Friglere özgü eserlerdir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:57 AM
FRİGYA UYGARLIĞI

a. Dil ve Yazı

Frig uygarlığını kuranların, bir türlü aydınlığa kavuşturulamayan yazı ve dilleri üstüne bilgilerimiz oldukca sınırlıdır. Friglerin başlı başına bir yazı sistemi vardı. Kaynağı ve gelişimi henüz aydınlatılmamış olan bu yazı bir taraftan Arami, diğer taraftan Ege yazı sistemlerinin etkisi altında meydana gelmişe benzemektedir. Frig yazısı henüz tümüyle çözülememiş olmasına karşın okunabilmektedir. Ancak bu okuma, “Midas” ya da “Ana Tanrıça” gibi çok bilinen sözcükler için geçerlidir.

Gordion’da bulunan bronz vazoların bazılarında Erken Yunan yazısının alfabesine benzeyen Frigçe yazılar görülmüştür. Kayalara yazılmış yazıtlarda da aynı yazıları görmek mümkündür. Bunların hepsi, tarih olarak MÖ VII. yüzyıla kadar çıkar. Frig ve Yunan alfabelerinin aynı Fenike kaynağından gelmesi olasıdır. Frig alfabesi MÖ V. yüzyıla kadar kullanılmıştır. Frig dili ise Yunanca ile karışarak MS II. ve III. yüzyıllara kadar yaşamıştır. Frig diline ait kalıntılarla Yunan yazarlarından gelme otuz kadar sözcük bu dili tam olarak açıklamaya yetmemektedir. Fakat genel olarak bu dilin Hint-Avrupa dilerinden olduğu ve içinde İslav, Arami ve hatta Frig öncesi Hitit dillerinden de sözcükler bulunduğu söylenebilir.

Onlardan kalan yazılı belgeler yok denecek kadar az olduğundan, edebiyatları hakkında da bir bilgimiz bulunmamaktatır; fakat Frigyalılar hayvan öykülerinin bulucuları olarak kabul edilir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:57 AM
b. Mimari

Frigya sanat ve mimarisi konusunda bilgi edinebilmek için, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, özellikle Gordion, Midas şehirleri ve Pazarlı’da tümülüs şeklindeki mezarlarda veya kayalar içine oyulmuş zengin cepheli binalarda yapılan kazılara başvuruyoruz. Frigler, özellikle maden işçiliğinde çok ileri gitmişlerdi. Kaya ve taş mimaride kullanılan malzemeyi işlemek için madenden çeşitli aletler yapıyorlardı. Frigler zamanında korunaklı kalelerin varlığı, Pazarlı kazılarından anlaşılmıştır. Yüksekçe bir tepenin üzerine yapılmış olan bu kalenin içinde muntazam dörtgen şeklinde küçük evler vardı. Evlerin temelleri taştan, üst kısımları tahta hatıllarla desteklenmiş ker***ten yapılmıştı; damlar ise ahşaptı. Çatı ve dış cephelerin bazı kısımları boyalı kabartmalarla süslü toprak levhalarla kaplanmıştı. Bu türden toprak levhalara Pazarlı’dan başka Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ve özellikle Gordion’da rastlandı. Bunlardaki resimler ve nakışlar Frigya sanatının, Anadolu’da eskiden beri köklenmiş geleneklerin, doğudan (özellikle Mezopotamya) ve batıdan (İonya ve Yunanistan) etkilerle geliştiğini göstermektedir. Bu mimarinin en iyi örnekleri Eskişehir ve Afyonkarahisar arasındaki eserlerde görülür. Bunlar zengin süslemeli tapınak kalıntılarıdır. Alınlıklarında bir pencere bulunmaktadır. Frig ahşap mimarisinin Likya’da da görülen bir çeşidi Eski Bronz Çağ prototiplerine kadar gider. Bu mimari aynı zamanda erken doğu mimarisini de etkilemiştir. Klasik geleneğe göre frizi ilk defa Frigler kullanmıştır.

Amerikalıların Gordion’da son yıllarda yaptıkları kazılarda MÖ. VIII. yy.’da Frig evlerinin bazen taştan, bazen de tahta çerçeve kullanarak kaba tuğladan yapıldığı anlaşılmıştır. Bu evlerin bazılarının planı megaron tipindedir. Gordion’da şehrin etrafını çeviren surlar, şehir kapısı ve çeşitli binalar ortaya çıkarıldı. Frigler, doğu komşuları Urartular gibi kaya mimarlığında çok ileri gitmişlerdir, kayalar içinde hücreler, odalar, koridorlar, neye yaradığı henüz tam olarak anlaşılamayan yüksek kademeli merdivenler ve sunaklar yapmışlardır. Aynı zamanda kayalıklarda, çoğu hallerde direkli ve alınlıklı binaları bulunan cepheler oluşturmuşlardır. Üzerinde birtakım geometri ve ya hayvan motifleri yeralan bu kaya cephelerinin Frig devletinin parlak devrinde yapıldığı anlaşılmıştır. Yalnız bu yapıların mezar olup olmadığı konusunda bir fikir birliği yoktur. Gerilerinde mezar odaları şeklinde hücreler bulunan bazı cepheler mezar olarak kabul edilmektedir. Fakat, Midas’ın mezarı olarak gösterilen Yazılıkaya’daki bir cephenin mezar olmadığı ve sadece bir tapınak cephesi olarak kullanıldığı düşünülmüştür. Bu mezar odası semerdanlı idi.

Saray depoları, hizmet yerleri ayrı yapılar halindedir. Bazılarının tabanı renkli taşlardan yapılmış mozaiklerle kaplıdır. Üzerinde zengin geometrik motifler bulunan süslemeler, Anadolu’da bugüne kadar bilinen en eski mozaik süslemeleridir. İçlerinde mobilya parçaları, fildişinden özenle işlenmiş sanat eserleri, insan ve hayvan kabartmaları, çeşitli çanak çömlek bulunmuştur. Kimmer istilası sırasında yıkılan şehir, yeniden yapılırken tapınakların dış cepheleri kabartmalı, renkli, pişmiş topraktan levhalarla süslenmiştir. Lidya devletinin hakimiyeti, doğu Yunan sanantının Gordion’a girmesine neden oldu.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 11:58 AM
c. Mitoloji, Din ve Kibele İnanışı

Frigya uygarlığı denildi mi akla ilk gelen Kral Midas olur. O zamandan günümüze Kral Midas ile ilgili iki efsane ulaşmıştır. Bunlardan ilki şöyledir:

“Midas Frigya Kralıydı. Pek öyle akıllı biri değildi; ama akılsızlığının cezasını sadece kendisi çekmiştir. Birgün Midas’ın adamları sarayın yakınlarındaki gül bahçelerinde yaşlı Silenos’u buldular. Dionisos’u ararken yolunu kaybetmisti Silenos. Her zamanki gibi zil zurna sarhoştu yine. Ağaçların arasında sızıp kalmıştı. Midas’ın adamları, tepeden tırnağa güllerle süslediler onu, sonrada krala götürdüler. Midas, güler yüzle karşıladı Silenos’u, tam on gün on gece ağırladı. Yedikçe yedi Silenos, içtikçe içti. Sarhoş oldu, şarkılar söyledi, sızdı, ayıldı... Onuncu günün sonunda da Frigya kralı elinden tutup tıpış tıpış Dionisos’un yanına götürdü onu.

Dionisos, Silenos’a yeniden kavuştuğuna öyle sevindi öyle sevindi ki, “Midas, dile benden ne dilersen.” dedi. Kral, hiç düşünmeden, “Aman Dionisos”, diye cevap verdi, “Her dokunduğum altın olsun; başka birşey dilemem”. Tanrı bu dileğini yerine getirdi onun; ama akşam olunca yemekte başına neler geleceğini düşündükçe kıs kıs güldü. Zavallı Midascık... Karnı acıkıp da sofraya oturunca ne kötü bir dilekte bulunmuş olduğunu anladı. Ağzına her götürdügü şey altına dönüveriyordu. Ekmeği mi tuttu, al sana altın bir ekmek... Elmaya mı dokundu, işte sapsarı, kaskatı bir elma...

Hemen Dionisos’a koştu Midas. Yalvardı yakardı. “Ne olursun bu büyüyü boz” diye göz yaşı döktü. Dionisos, “Git de Paktolos ırmağında yıkan. O zaman büyü bozulur” diye cevap verdi. Frig kralı, Paktolos ırmağına koştu hemen, bir güzel yıkandı. Ondan sonra da sarayına dönüp tıkabasa yedi içti.

Şimdi onun yıkandığı ırmağa bakanlar, altın kum tanecikleri görürler sularda.”

Bir ikinci öyküsü daha vardır Midas’ın. O da Apollonla ilgilidir. Yüce tanrı, Frigya kralının kulaklarını eşek kulaklarına çevirmişti. Bir suç işlediği için değil de aptallığı yüzünden bu cezayı görmüştür Midas:

“Apollon ile Pan arasında yapılacak bir çalgı çalma yarışmasında Midas, yargıçlardan biri olarak seçilmişti. Kır tanrısı, kavalıyla hoş sesler çıkarıyordu; ama Apollon’un gümüşten lira’sı her çalgıdan üstündü. Bir çalmaya başlamasın Apollon; Musalar bile durup kendini dinlerdi.

Yargıçlardan ikincisi dağ tanrısı Tmolos, yengi çelengini Apollon’a verdi. Ama yüce musikiden ne anlasın Midas, tuttu oynak havalar çalan Pan’ı kazandırdı. Apollon da kızıp onun kulaklarını eşek kulakları yapıverdi.

Midas bir süre, tanrının armağanlarını koca bir külah içinde sakladı. Sakladı ama onun saçlarını kesen berber sonunda kulaklarını gördü. Kulakları gördüğünü kimseye söylemeyeceğine yemin etti. Berber bu, konuşmadan durur mu, gitti bir çukur kazdı sazların arasında, usulca “Kral Midas’ın kulakları eşek kulakları.” diye fısıldadı.

Aradan zaman geçti. Çukurun çevresinde büyüyen sazlar yel estikçe, “Kral Midas’ın kulakları eşek kulakları!” diye bağırmaya başladılar. Böylece herkes gerçeği öğrendi.”

Bu olaydan sonra, Midas şunu öğrenmiştir herhalde: İki tanrı yarışırken beğendiğini tutma güçlü olanı tut.

Frigya uygarlığının yaratıldığı dönemde “Ana Tanrıça İnancı” etkisinin doruğuna çıkmış, Ana Tanrıça adına tapınaklar, kutsal alanlar yapılmış, dinsel törenler düzenlenir olmuştu. Bu dönemde Ana Tanrıça ile ilgili olarak anlatılan bir efsane, Tanrıça’ya nasıl tapıldığını da anlatmaktadır.

Efsaneye göre, Ana Tanrıça (Kibele), Attis adlı bir delikanlıya aşık olur. Attis, Ana Tanrıça’nın kendisine karşı duyduklarından habersiz, Pessinus (Ballıhisar) kralının kızıyla evlenme hazırlığındadır. Düğün yeri kurulmuş, düğüne çağrılı tüm konuklar yerini almıştır. Gözünü aşk bürüyen Ana Tanrıça, olanca görkemiyle birden düğün yerinde ortaya çıkar. Ve tanrısal gücünü kullanarak sevdiği erkek Attis’i çıldırtır. Bir anda çılgına dönen Attis, bir yandan dans eder, bir yandan da bıçağını çekerek erkeklik organını keser. Attis’in kasıklarından fışkıran kanlar toprağı sular, topraktan bitkiler fışkırır. Attis’in kendisi de ölüp bir çam ağacına dönüşür. Ana Tanrıça da onun hiç bozulmamasını sağlar. Çam ağacının, yaz-kış hiç bozulmadan kalması böyle bir efsaneye bağlanır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:12 PM
d. Friglerde Ölü Gömme Geleneği

Frig beyleri ölülerini ya kayalara oyulmuş mezarlara ya da tümülüslere gömerlerdi. Kaya mezarlarının çoğu soyulmuş oldukları için mimari dışında fazla bilgi vermezler. Buna karşın tümülüsler, yani yığma mezar tipleri Frig ölü gömme geleneğini öğrenmemizde önemli rol oynarlar. MÖ 8. yüzyıl başlarından MÖ 6. yüzyıl ortalarına kadar kullanıldıkları sanılan tümülüslerin büyük bölümü Gordion’dadır. Bu yığma toprak mezarları kentin sırtlarında yeralır ve sayısı 100’e yaklaşır.

Bu türde ölü gömme tekniği gelişmiş olarak birden ortaya çıkar. Bu durum tümülüs mezarlarının Frigya’ya dışarıdan gelmiş olduğuna işaret eder. Gerçekten de Arnavutluk ve Makedonya’da soylu kişileri gömmek amacıyla tümülüs mezarların MÖ 1800-1500’den itibaren kullanıldığı bilinmektedir.

Frigya tümülüslerindeki mezar odalarının ahşap yapısı çok ileri bir tekniğin eseridir. Ölüler önceleri yakılmadan ahşap sedirler üzerine uzatılmış, MÖ 7. yüzyılın sonlarından itibaren de, Yunanistan’dan gelen etkilerle yakılmaya başlamıştır. Ahşap mezar odasına ölü ve ölü armağanlarının bırakılasından ve ahşap çatının kapatılmasından sonra, odanın üzeri büyük bir yığma tepeyle örtülmüştür.

Toprak yığınının ahşap mezar odasına yapacağı baskıyı en aza indirmek için mezar şu şekilde yapılırdı: Ahşap mezar odasının üstü moloz taşlarla kaplanmış, bunun üzerine kalitesi ve direnci fazla olan, sulandırılarak bulamaç haline getirilmiş kil serilmiş , sonra da kuru kilden tepe yığılmıştı. Toprak kümesi, altındaki nemli kilin iyice kurumasından sonra yığılmış olmalıdır; çünkü ıslak kil kuruyunca mukavemeti artıyordu.

Tümülüslerin yüksekliği gömülen kişinin önemine göre 2-3 ile 60-70 metre arasında değişmektedir.

Frig tümülüslerini, Lidya ve Yunan mezarlarından ayıran; mezar odaları yapımında taş yerine tahta kullanılması, yığma tepe toprağının çevreye yayılmasını önlemeye yarayan krepis duvarı ve mezar odasınına geçit veren dromos kullanılmamasıdır.

Toprak yığını altında kalan mezar odalarının yeri büyük boy tümülüslerde ortada, alçak tümülüslerde ise mezar soyguncularına karşı alınan önlemle merkezden uzak yerlerde olurdu.

Soylular için kentlerin dışında görkemli yığma mezarlar yapılırken, geniş halk kiltleleri için gösterişsiz mezarlar kullanılmıştır. Pazarlı halkı, ölülerini kalenin içindeki basit mezarlara, sırt üstü yatırarak gömmüşlerdi. Boğazköy halkı ölülerini yakıp, küllerini küpler içine koyarak gömmüşlerdi. Ayrıca Boğazköy’de çocuk mezarı olarak kullanılan bir vazo bulunmuştur.

Bu Boğazköy ve Pazarlı’daki ölü külleriyle iskeletlerin tümü geç Frig dönemine aittir ve sürekli kent içine gömülmüşlerdir. Ancak Ankara’da yakılmış ölülerin küpler içinde gömüldüğü kent dışı mezarlar da bulunmuştur. Bu Ankara’da bugünkü Hacıbayram Camisi çevresindeki Frig kentinde yaşayan farklı halk sınıflarının varlığını gösterir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:12 PM
BÜYÜK TÜMÜLÜS

Gordion’daki büyük tümülüs, mezar odasının çukur içinde değil de zemin yüzeyinde yapılmış olmasıyla dikkat çeker. Mezar odası (iç boyutlları 5.15x6.20, yüksekliği 3.25m), kireç taşından kaba bir duvarla çevrilmiştir. Bu 53 metre boyundaki tümülüsün yapılış tekniğine gösterilen özen, tam mezarın Friglerin en güçlü döneminde yaşayan bir krala ait olduğunu düşündürmektedir. Çeşitli iddialara göre mezar ya Midas’a ya da Midas’ın babası Gordias’a aittir.

“Anadolu’nun piramitleri” denilen tümülüslerden biri olan Büyük Tümülüs’ün 53 metre altındaki mezar odasının bozulmadan ortaya çıkarılışı 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya konulan başarılı arkeolojik uygulamalardan biridir. Kazı başkanı Roudney S. Young eski tümülüsün 250 metre çapında ve 70-80 metre yüksekliğinde olabileceğini tespit etmiştir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:12 PM
GORDİON (YASSIHÖYÜK)

Frig Krallığı’nın başkenti Gordion’un kalıntıları Ankara-Eskişehir karayolu ve Sakarya ile Porsuk nehirlerinin birleştiği yerin yakınında Polatlı’nın kuzeybatısında bulunmaktadır. Gordion’un geçmişi MÖ 8. yüzyıl ortalarına kadar gider. Şehir en parlak dönemini MÖ 725 ve 675 yılları arasında yaşamıştır. Midas bu kentte oturmuştur. Gordion, MÖ 7. yüzyıl başlarında Kimmer saldırısına uğramıştır. Şehir, Büyük İskender tarafından bağımsızlığına kavuşturuluncaya kadar 6.yy ortalarından başlayarak Pers istilası altında kalmıştır. Ayrıca Büyük İskender çözenin Asya fatihi olacağına inanılan gördüğümü Gordion’da kılıçıyla kesmiştir (MÖ 334).

Kent Höyüğü: 350x500 metre ölçüsündeki yassı bir höyük durumundaki Frig kenti, Sakarya ırmağının hemen doğusunda yer almaktadır. Arkeologlar, anıtsal bir kapı ile birlikte kral ailesine ait bir çok yapı ve evlere kent duvarlarına ilişkin kalıntılar ortaya çıkarmışlardır. Bunların tümü Frig krallığına en parlak dönemine (MÖ 725-667) tarihlenmektedir.

Kent Kapısı: MÖ 8.yüzyılın sonunda yapılmıştır. Yumuşak kireç taşından 9 metre yükseklikteki kısmı günümüze kadar korunmuş anıtsal bir yapıdır. Kente asıl giriş 9 metre genişliğinde ve 23 metre uzunluğunda üstü açık bir koridorla sağlanıyordu. Kapının iki yanında yer alan kulelerin kente açılan birer kapısı vardır. Tamamı kazılan kuzey avlu depo olarak kullanılıyordu. Güney avlusu ise Pers kapısının büyük güney duvarının korunması amacıyla kazılmadan bırakılmıştır.

Kent Merkezi: Höyüğün orta kısmı saraylara ayrılmıştır. Ker***ten bir duvar (B) dört yapıyı içeren sarayın birinci avlusunu kent kapısından ayırmaktadır. Daha kalın bir duvar (E1, E2, E3) iç avluyu kuzey, batı ve güney yönlerinden çevirmektedir. Olasılıkla bu duvarlar saray yapılarının doğu yönünce de uzanmakta ve böylelikle onları dışarıdan tümüyle ayırmaktadır.

Saraylar: Birinci avludaki iki yapı birer megarondur. Megaron 2, geometrik desenli bir mozaik ile döşenmiştir. Bu mozaik, bilinen en eski çakıltaşı mozaik örneğidir ve bugün bir kısmı Gordion Müzesi’nde sergilenmektedir.

Megaron 3: Bu, günümüze kadar Gordion’da çıkarılmışen önemli yapıdır. İç avluda yer alan yap Frig akropolünün en büyük binasıdır. Yapı, iki sıra ahşap direkle bir orta ve iki yan nefe ayrılmıştır. Arkeologlara göre orta bölüm tek katlı ve yüksek bir salondu. Yan kısımlar ise iki katlı ahşap galeriler şeklindeydi. Megaron 3, MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş en eski yapılardan biri olmalıdır.

Teras Yapısı: Terasın batı kesimindeher biri 11x14 metre ölçülerinde yan yana sıralanmış 8 adet megaron yer alır. Her birinde ortada bir ocak ve yanlarda direklerle desteklenen ahşap galeriler bulunmaktadır. Büyük olasılıkla bunlar sarayın günlük işlerinin görüldüğü yapılardır. Megaron 3’ün yanına yapılan bir merdivenle yeni oluşturulan terasa geçiş sağlanmıştır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:12 PM
PESSİNUS (BALLIHİSAR)

Pessinus ören yeri, Ankara-Eskişehir karayolu üzerinde Sivrihisar yakınlarındaki Ballıhisar’da bulunmaktadır. Pessinus, tanrıların anası Kibele olarak anılan tanrıçanın ünlü kutsal yerleşmesiyle birlikte "Rahipler Devleti" şeklindeki antik bir Frig yerleşmesiydi. Ana Tanrıça’nın şekilsiz taştan yapılmış kült heykelinin (Baitylas) gökten indiğine inanılıyordu. Kent, Bergamalılar’ın egemenliği altında kalmıştı, fakat Galatlar’ın saldırısına rağmen buradaki rahipler sınırlı bir özgürlüğe sahip olabilmişlerdi. Kenti beş Frigyalı ve beş de Galat rahiple birlikte bir baş rahip yönetmişti. MÖ. 204 yılında Roma senatosunun Pessinus’a elçiler gönderip Kibele’nin kült heykelini Roma’ya getirtmesi ve orada inşa ettirilen bir tapınağa bu heykelin yerleştirilmesiyle kent çok büyük bir üne kavuştu. MÖ. 25 yılında Augustus, Galatia eyaletini kurunca, Pessinus Romalıların yönetimine geçmiştir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:13 PM
TAPINAK: Yapı çok ilginç bir plana sahiptir. Dar kenarlarında altı, uzun kenarlarında on bir sütun bulunan peristasis (antik tapınağın etrafını çeviren sütun dizisine verilen ad) Hellen tapınağının değişik bir uygulamasını göstermektedir. Yapıyla ilişkisi olan ve bir theatron (Antik Yunan tiyatrosunda seyircilerin oturduğu kısma verilen ad) işlevi gören gösterişli bir basamak sırası ortaya çıkarılmıştır. Bu nedenle Belçikalı araştırıcılar onu bir tiyatro-tapınak olarak tanımlamışlardır. Buna rağmen Ekrem Akurgal söz konusu basamakların Kibele kültü ile ilgili olduğunu düşünmektedir. Çünkü tapınağın yeraltı bölümü Aizonai Tapınağı’nda olduğu gibi buna işaret etmektedir. Mimari süslemelerine göre tapınak MS. 1. yy’ın ilk yarısında yapılmıştır. Açık bir alanı üç yandan çeviren portiko (çatısı sütunlarla taşınan hol) kalıntıları buranın bir agora olarak düzenlendiği görünümünü vermektedir. Yapı, eski Anadolu kültürleriyle ilişkili Hellen tapınakları şeklinde batıya bakmaktadır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:13 PM
NEKROPOL: Kentin nekropolünde yapılan kazılarda ön yüzleri kapı şeklinde olan Geç Roma mezarlarının güzel örnekleri bulunmuştur. Nekropol seramiğini inceleyen İnci Bayburtoğlu’na göre halen Ballıhisar’daki yerel bir depoda korunan mezar taşları MS. 3. ya da 4. yy’a tarihlenebilir. Bunların içinde en önemlisi üzerinde bir aslan heykelinin yer aldığı steldir.

Belçikalı arkeologlar Pessinus’un sığ vadisinde yapılmış geniş ve olasılıkla uzun bir kanalı da ortaya çıkarmışlardır. Bu kanalın her iki yanı basamaklıdır ve söz konusu basamaklar yazın kanaldaki su düzeyi aşağı indiğinde vatandaşlara kolaylık sağlıyordu. Bundan başka kanalın kuzey ucundan Roma çağında varolan derenin suyunu düzenleyen kapatma sistemini de Belçikalı arkeologlar bulmuşlardır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:13 PM
Kalkolitik Çağ (Bakır Taş Çağı):

Adını taşın yanısıra bakır kullanımından da alan Kalkolitik Çağ, kültür tarihinde ilk ön kent kültürlerinin başladığı dönem olarak bilinir. Yeni veriler, madenin ilk işlenmesinin Neolitik Çağ'ın Çanak Çömleksiz evresinde başladığını ortaya koymuşsa da, kullanımının çeşitlenmesi ve yaygınlaşması bu dönemde gerçekleşmiştir. MÖ yaklaşık 5.000-3.000 yılları arasına tarihlenen Kalkolitik Çağ, İlk, Orta ve Son olmak üzere üç aşamada incelenir. Gelişkin tarım ve hayvancılık, insanın sosyal yapısındaki değişimleri giderek çabuklaştırmıştır. Yöneticiler, din adamları, çeşitli zanaatçılar gibi farklı grupların yanısıra anıtsal mimari, savunma ve sulama sistemleri, uzak mesafe ticareti ile lüks/prestij maddelerinin ticareti gelişmiştir. Bu gelişim sonucu, Anadolu'da, söz konusu çağ yerleşme yerlerinin sayısının 852'ye ulaştığı görülür. Önemli merkezler arasında, batıdan doğuya, Bakla Tepe (İzmir), Liman Tepe (İzmir), Hacılar (Burdur), Beycesultan (Denizli), İkiztepe (Samsun), Alişar (Yozgat), Domuztepe (Adana), Yumuktepe (İçel) Arslantepe (Malatya), Değirmentepe (Malatya), Girikihaciyan (Diyarbakır) sayılabilir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:14 PM
Paleolitik/Epipaleolitik Çağ (Eski Taş/Yontma Taş Çağı):

Tarihöncesi uygarlığının gelişme sürecinde, kültürel evrelerin en uzunu ve buzul çağlarının kültürel karşılığı olan; insanlığın ilk ortaya çıkışından, MÖ yaklaşık 10.000 yıl öncesine kadar süren arkeolojik çağ. Bu çağda çaytaşı, çakmaktaşı, hayvan kemikleri ve ağaç gibi doğal maddelerden yapılan ilk aletlerin kullanılmaya başlandığı ve insanların mağara, kaya sığınağı gibi yerlerde "büyük gruplar"/"kalabalık aileler" biçiminde yaşadıkları bilinmektedir. Paleolitik insan, besinini avcılık ve toplayıcılık yoluyla tüketime hazır olarak sağlamakta; kendisi besin üretmemekteydi. Ateş, bu çağda bulunmuş ve çiğ yenemeyen besinleri pişirmeye, ısınmaya, yırtıcı hayvanlardan korunmaya yaramıştır. Mağara ve kaya sığınaklarının duvarlarına çizilen resimler yine bu çağın belirgin özelliklerindendir. Paleolitik Alt, Orta ve Üst olmak üzere üç alt döneme ayrılmaktadır. Epipaleolitik Çağ ise, doğayı denetimi altına almaya başlayan insanın, besi üretimine geçişinin hemen öncesinde yer alan çağdır. Anadolu ve Trakya için ise, bugüne kadar bilinen 212 Paleolitik/Epipaleolitik yerleşme arasında Yarımburgaz (İstanbul) ve Karain (Antalya) mağaraları, bu çağı en iyi yansıtan yerleşmelerdir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:14 PM
HİTİTLER ÖNCESİNDE ANADOLU

AVCILIK VE TOPLAYICILIKTAN İLK ÜRETİME GEÇİŞ

İlk insan topluluklarının yaşam düzenleri, avlanma ve yenilebilir bitkilerin derlenmesine dayanıyordu. Bunların barındıkları yerler de, mağaralar ve doğal etkilerden az da olsa korunmuş olan kaya sığınaklarıdır. Bu bakımdan, insanlar daha bereketli avlanma alanları buldukları zaman, oralara kolayca göç edebiliyor ve yer değiştirebiliyorlardı; belirli bir mekân veya konutla yaşam alanları sınırlandırılmış değildi. Bu insanların bıraktıkları maddi kültür belgeleri, yani onlardan günümüze kadar gelebilmiş kalıntılar, genellikle, çakmak taşlarının yontulması ile biçimlendirilmiş baltalar, kesiciler, deliciler ve kazıyıcılar gibi aletler olduğundan, yarattıkları

kültüre Eski Taş Devri demek olan Paleolitik çağ adı verilmektedir. Diğer yandan, yaşam biçimlerinin henüz besin üretimi aşamasına erişmediğine bakılarak, bu kültür evresine Toplayıcılık ve Avcılık Dönemi adı da verilmektedir. Besinlerini üretmemelerine karşılık, bu insanların yaratıcı güçten yoksun oldukları söylenemez. Yaptıkları taş aletlerin yukarıda saydıgımız işlevlere uygun biçimlerde işlenmesi, Afrika'da, İspanya'da Fransa'da ve yeni yapılan araştırmalara göre de, Anadolu'daki mağaralarda (Antalya'da Beldibi, Adıyaman'da Palanli Mağaraları) görülen boyalı resimler, insan düşüncesinin daha bu devirde olgun bir düzeye eriştiğini kanıtlamaktatadır.

Anadolu'da bu çağ, özellikle, Antalya yakınındaki Karain mağarası ile yine aynı yöredeki Beldibi,Belbaşı, Öküzini, Kumbucağı mağaraları ve Alanya'daki Kadıini, Isparta'daki Kapalıin ve Hatay-Samandağ'daki Mağaracık Mağaralarında yapılan araştırmalarla aydınlanmıştır.

Orta Taş Devri anlamındaki Epipaleolitik çağda da insanların yine taş aletler kullandıkları, ancak besin üretimine geçmemekle beraber toplayıcılık ve avcılıkta daha yoğun faaliyet gösterdikleri anlaşılmaktadır. Bu cağın da Anadolu'daki varlığı, yine Antalya dolaylarındaki mağaralarda bulunmuş olan belgelerden anlaşılamktadır. Anadolu'nun çok değişik yörelerinde bulunmuş taş aletler Paleolitik çağ insanlarının burada yaşamış olduklarının kanıtlar. Yaşam biçimdeki en köklü değişme kuşkusuz insanların besin üretimine geçmeleri ile meydana gelmiştir.Yabani tahıl türlerinden elde edilen tohumların ekilmesi ile başlayan ve giderek gelişen tarıma paralele olarak bazı hayvanların evcilleştirilmesi sonucunda insanlar besinlerini ürettikleri topraklara bağlanmaya mecbur kalmışlar, ve böylece göçebelik devri sona ermiştir. Tarım toprakları daha çok ovadabulunduğundan, mağara ve kaya sığınaklarında yaşayıp, uzak tarlalara gitmenin zorluğu hemen anlaşılmış, bu ihtiyaç konut yapımı gereğini ortaya çıkarmış. Gerek besinlerin üretilmesi, gerek ilk yerleşik köy toplumlarının oluşması, insanlık tarihinde yeni bir çağın başlangıcıdır.Yeni Taş Devri anl***** gelen Neolitik çağ, bu yüzden bir devrim olarak nitelenmektedir.

Ön asyanın çeşitli yerlerinde, Ürdün'de, İranda, Irak'da yapılan kazılarda yerleşik düzende yaşayan tarım topluluklarının varlığı meydana çıkarılmıtır. 40 yıl kadar önce, 1961 yılında Konya'nın 50 km. kadar güneydoğusunda, 600 m. uzunluğunda, 350 m.genişliğinde ve bugünkü ova düzeyinden 17 m. yükseklikteki Çatalhöyük'te bilinen en büyük Neolitik yerleşmenin kazısına başlandı. Çatalhöyük kazısı henüz bitmemiştir. Şimdiye kadar saptanan 14 yerleşim katı Radyokarbon ya da C14 Metodu ile yapılan tarihlemeye göre M.Ö. 6250-5400 yılları arasına konmaktadır. Son zamanlarda eskiye oranla daha da geliştirilen Dendrokronoloji, yani ağaç halkalar yardımıyla tarihleme metoduna dayanarak, bu tarihler bin yıl daha geriye kaydırılmış ve Çatalhöyük'ün M.Ö. 7100-6300 yılları arasında yerleşime sahne olduğu ileri sürülmüştür. Saptanan yerleşim kesin tarihlerini belirlemek güçtür. Ancak bunların yaklaşık ellişer yıl sürdükleri kabul edilmektedir. Hemen hemen her kat, evlerin yeniden yapılamsını gerektiren bir yangınla tahrip olmuştur.Böylece, Çatalhöyük insanları 900 yıl aynı yerde yaşamışlar ve kültürlerini sürdürmüşlerdir. Radyokarbon metodu, özellikle tarih öncesi arkeolojisine atom fiziği araştırması sonucundakazandırılan ve buluntuların sadece birbirlerine oranla eskilik ya da yeniliklerin belirlenebildiği göreli ya da eski deyimiyle nisbi kronoloji yerine, bunların günümüzden ne kadar eski olduklarını gösteren kesin veya absolut kronolojiyi getiren bir tarihleme metodudur. Bu metodun esasını, tüm organik maddelerde bulunan C14, bunların canlılıklarını yitirmelerinden sonra, belirli bir tempoda azaldığını gözlenmiş olması oluşturmaktadır. Ölmüş organizmlardaki radyoaktif karbon miktarının 5730 yılda yarı yarıya azaldığı bilindiği için, kazılarda ortaya çıkan organik kalıntılardaki C 14 miktarlarının belirlenmesiyle bunların yaşı saptanabilmektedir.



Ağaç halkaları ile tarihleme metodu Dendrokronoloji, çeşitli devirlere ait ağaçlardan alınan kesitlerde görülen yaş halkalarının çakıştırılması ile gittikçe eskiye doğru giden bir halkalar çizelgesi yapılması ilkelerine dayanır. Örneğin, 1960 yılnda kesilen bir ağaçta 200 yaş halkası bulduğumuzu varsayalım. Bu bize, ağacın 1760 yılında büyümeğe başladığını gösterir. Halkaların kalınlık ve incelikleri ise, bu 200 yıllık süre meydana gelen iklim değişikliklerini belirtir. Bu ağacın kesitindeki halkaları bir şerit halinde kağıda aktardıktan sonra, oldukça eski bir yapıdan, örneğin, bir camideki hatıllardan bir örnek aldığımızı düşünelim. 100 halkalık bu örneğin yaş halkalarını da bir şeride işleyelim, iki şeridi altalta koyu, her ikisine tümüyle aynı olan, yani çakışan bir kısım bulana kadar karşılaştıralım. Eğer bir çakışma noktası varsa ve bu cami hatılının dış halkaları ile 1960 yılında kesilmiş ağacın içi halkaları arasında 50 halkalık, yani 50 yıllık bir kesimde ise, cami hatılında kullanılan ağacın1810 yılında kesilmiş olduğu ortaya çıkar. 100 halkalık olduğu için bu ağacın 1710 yılında büyümeğe başladığında bulunmuş olur. Her bölge için bu yaş halkaları şeritleri hazırlanır ve hep daha eskiye giden, çakışan örnekler toplananbilirse, Dendrokronoloji, Radyokarbon metodundan daha kesin bir kronoloji verebilir.

Çatalhöyük'deki bu Neolitik merkezin konumu da çok ilgi çekicidir. Toros Dağları'ndan Konya ovasına akan Çarşamba Çayı Çatalhöyük’ü iki kısma ayırmaktadır. Konya Ovası yaklaşık M.Ö. 16.000 yıllarına kadar çanak gölüydü. Bu bakımdan Çatalhöyük, eski göl alanındaki hayvancılığa çok uygun otlaklar ile sulak ve verimli alüvyal tarım arazinin birleştiği birleştiği bir kesindedir. Otlaklar ve bataklıklar Neolitik çağda doğu ve batıyı, tuzlu batak arazi ise kuzeye doğru uzanmaktaydı. Buralarda aralarında aslanın da bulunduğu çeşitli yaban hayvanları yaşıyordu.Daha güneyde ve batıda ise,ormanlık bölge başlamaktaydı. Burada ise leoparlar, geyikler ve ayılar vardı. Daha önemlisi orman konutu yapımına gerekli ahşabı sağlıyordu. Bugün, ormanlar bölgeden kaybolmuştur.

Ovanın büyük bir kısmında ise tarım yapılmaktadır.Çatalhöyük tümüyle kazılmadığı halde, ortaya çıkarılan kesim bu Neolitik merkezdeki yerleşim ve yaşam hakkında ayrıntılı bilgi edinilmesine yeterli olmaktadır. Çatalhöyük evleri bitişik olarak yapılmış ve dışa dönük yüzlerine pencere veya kapı açılmamıştır. Bu yüzden, yerleşim alanı aynı zamanda tümüyle bir savunma sistemi durumundaydı. Evler daima birbirinden daha yüksek yapılıyor, komşu evin çatısından uzatılan bir merdiven aracılığı ile eve düz dama açılan bir kapı ya da kapaktan giriliyor.

Pencereler hemen çatının altında bulunuyordu. Bütün bu düzenlemeler tüm kentin önceden düşünülmüş bir plana göre yapıldığını göstermektedir. Yapı malzemesi, alüvyon ovasının çok bol olarak sunduğu ker***tir. Evlerin dış yüzeyleri çamurla sıvanmıştır; içte ağaç dikmeler ve bunların üzerinde yatay hatıllar, üzeri toprakla kaplı düz çatıları desteklememkteydi. Dikey ağaçlar, genellikle ince olan duvarlara çatıyı taşımada böylece yardımcı oluyordu. Ancak, bu Neolitik merkezin daha geç katlarında ağaç dikmelerin yerini, belirli aralıklarla konmuş olan, paye adını verdiğimiz dikdörtgen kesitli duvar çıkıntıları ya da başka bir deyimle yarım sütunlar almaktaydı.

İki ya da tek odalı yapıların içleri genellikle aynıdır. 25m.2'yi bulan tek odanın güneyinde giriş merdiveni ve ocak, fırın ve bir deponun yer aldığı mutfak kısmı bulunmaktadır. Yukarıda değilinen ağaç dikmeler doğu taraftadır. Odanın duvarlarına bitişik olarak yapılan sekiler, oturma ve yatma için kullanılan bir tür kerevet görevi yapmaktaydı. Ölüler de evlerin içine ve bu şekillerin altına gömülüyordu. Duvarlar boya ile panolara ayrılıyor, bunların içleri kırmızı boya ile boyanıyordu. Bu evlerin içindeki eşyalar, bize Neolitik devrin teknoloji ve ekonomisi hakkında ayrıntılı bilgi vermemektedir. Çanak-çömlek en eski katta daha az kullanılmakteyken daha sonraları yaygınlaşmıştır. Burada hemen söylememiz gerekir ki, Neolitik çağda besin üretimine Geçilmiş olmasına rağmen, ilk başlarda pişmiş toprak kaplar yapılaması bilinmiyordu. Bu nedenle, Neolitik çağın bir evresi A Keramik dediğimiz çanak çömleksiz bir dönemdir ve Anadolu'da birkaç Neolitik merkezde bu evre saptanmıştır.

Çatalhöyük'de kapların yapımında sadece kil kullanılmıyordu; geniş kaplar, çeşitli büyüklüklerde kaseler ve kapaklı kutular tahtadan yapılmaktaydı. Tahıl samanından veya bataklık sazlarında yer hasırları örüldüğü gibi kapaklı sepetlerde üretiliyordu. Kemiklerden ise, bız, iğne, kaşık ya da çeşitli çeşitli aletlere sap yapmakta kullanılıyordu. Aletler ve silahlar, genellikle, kalın şişe camını andıran obsidyen adını verdiğimiz siyah renkli ve volkanik camdan ve çakmaktaşından yapılıyordu. Obsidyenin çok geniş bir kullanımı olmasına karşılık, çakmaktaşı sadece, tören hançerleri gibi, özel aletlerin hammadde olarak işe yarıyordu. Ok ve mızrak uçları, her çeşit bıçak ve orakların maddesi ise obsidyen idi. Bundan, dünyada bildiğimiz ilk aynalarda yapılmıştı. Bu aynalar yanlız süsleme amacıyla değil, fakat herhalde büyü ve tapınma içinde kullanılıyordu.

Çatalhöyük en eski dokuma ürünlerinin de bulunduğu yerdir. Kömürleşmiş kumaş kalıntılarından, bunların, bitki liflerinden ya da yün ve hayvan kılı karışımından dokunmuş olduğu anlaşılmıştır. Diğer yandan, hayvan postları, kürk ve derilerden de giysi olarak yararlanılmıştır. Kadın giysileri omuzda iğne ile tutturuluyor, erkek giysilerinde ise kemer veya kemik iğnelerle kumaşların kaymaması sağlanıyordu. Süs eşyası olarak boncuklar kullanılmıştı. Törenlerde ise, leopar derisi giyildiği duvar fresklerinde görülmektedir.

Maden işçiliğinin ilk örnekleri de Çatalhöyük'te ortaya çıkarılmıştır. Kurşun ve bakırdan yapılmış bazı boncuk ve iğne gibi küçük eşyalar metalurjinin ilk örnekleridir.

Diğer yandan Çatalhöyük'deki aşağıda sözünü edeceğimiz duvar resimlerini yapmak için kullanılan boyaların üretilmesinde de çeşitli minerallerin gerekli olduğu düşünülürse Neolitik çağda dahi insanların bazı maddeleri işleyebilme düzeyine eriştiklerini söylemek mümkündür. Yalnız Çatalhöyük'de değil, Diyarbakır'ın Ergani ilçesinin 7 km. güneybatısında bulunan Çayönü Tepesi'nden de bakır ve malahit'den dövülerek yapılmış bız parçaları, telden dövülmüş iğneler boncuklar ve ufak kürecikler Neolitik çağda başka yerlerde de insanların maden kullanmaya geçmiş olduklarını kanıtlamaktadır. Ancak, bu maden kullanımı yaygın değildir ve çok ilkel olduğu anlaşılan yöntemlerle (ısıtma ve dövme) yapılmaktadır. Çatalhöyük’ün, Anadolu’dan hatta komşu ülkelerden soyutlanmış bir kültür olmadığı, Neolitik çağda dahi gelişkin bir ticaret yaşamının var olduğu, bulunan çeşitli eşyadan anlaşılmaktadır. Örneğin; Akdeniz kökenli bazı deniz hayvanı kabukları, Ergani madeninden gelen bakır, Toroslar'dan çıkarılan kursun, Suriye'den getirilen tablasal çakmataşı, İç anadolu'da bulunan türkuvaz benzeri apatit taşı, uzak ve yakın çeşitli merkezler arasında gelişkin bir ticaret ağının kurulmuş olduğunu vurgulamaktadır. Evlerden bazıları, tapınak olarak düzenlenmiştir. Bunlar, plan ve iç bölümleme bakımından diğer evlerden farklı değildir. Buralarda rahip ya da rahibelerin aileleri ile birlikte oturmaktaydılar.

Ancak, farklı olan şey, duvarlardaki resimler ve dinsel içerikli kabartmalar ile heykelcikler ve konulmuş mezarlardır. Heykelciklerde çoğunlukla kadınlar tasfir edilmiştir, erkek tasvirleri azdır. Bunlarda her yaş grubu temsil edilmektedir. Figürinler arasında genç kızlar ve erkeklerle yaşlı kadınlar ve erişkin erkekler, insanlarla hayvanların bir arada tasvirlerine de rastlanmaktadır. Doğuran veya doğurganlğı vurgulanmıs, iki yanına konmuş leoparların başlarına yaslanmış bir tanrıça ile çift başlı bir kadın figürini dikkati çeken örneklerdendir. Kabartmalar iki tiptedir. Yüksek kabartmalar ve tam plastik olarak işlenmiş hayvan başları. Kabartmalarda genel olarak kollarını ve bacaklarını iki yana açmıs olarak gösterilen kadınlar tasvir edilmiştir.

Kabartmalarda erkek figurlerine rastlanmamakla birlikte, bunların yerini yine plastik olarak islenmis boğa başlarının tuttuğuna inanılmaktadır. Bu boğa başlarının boynuzları gerçek hayvan boynuzları ile yapılmıştır. Tüm olarak tasvir edilen tek hayvan leopardır. Duvar resimleri konu bakımından büyük bir değişkenlik göstermektedir. Bazıları sadece tek renkli kırmızı panolardan ibaretken, diserleri geometrik tekstil motifleri ile bezenmiştir. Ayrıca, ev biçimli bezemeler dikkati çekmektedir. Diser yandan bazı duvar resimleri konuludur. Bir tanesinde bir kentin arkasında bulunan bir yanardağın indifa etmesi tasvir edilmiştir. Bir kaçı ise ölümle ilgili sahneleri

içermektedir. Böylelerinde, başsız cesetleri gagalayan abartılmış büyüklükteki akbabalar; bir akbabayı elinde sapan taşıyla, parçalamaya çalıştığı cesetten uzaklaştırmata uğraşan bir insan veya kanlı bagışlarını taşıyan bir adam gibi, dehşet verici konular canlandırılmıştır. Bir resimde, saz ve hasırlardan yapılmış bir yapının altında insan başları ve insan bedenine ait parçalar tasvir edilmiştir. Birkaç duvar resmi ise hayvanların tuzağa düşürülerek yakalanmasını konu almıştır. İlgi çekici olan taraf bu hayvanların yakalanmaya çalışılması fakat avlanmamasıdır. Tasvir edilen hayvanlar bogalar, yaban geyikleri, yaban domuzları, arslanlar ve ayılardır. Duvar resimleri beyaz badanalanmış ve perdahlanarak parlatılmış bir zemin üzerine yağ ile karıştırılarak elde edilen ve genellikle maden köklü olan, kırmızı, sarı ve siyah renkli doğal boyalarla yapılmıştır. Resimler, üzerlerine tekrara badana çekilmek suretiyle yenileniyor, bazı sahneler aynen tekrarlandığı gibi, bazılarıda konu değişikliklerine uğruyordu. Bazı duvar resimlerinin yüz kez yapılıp bozulduğu üzerlerindeki ince boya tabakalarınn anlaşımaktadı. Kabartmalar ise saman topakları tahta veya çamur üzerine ince kil ile yapılmıştı. Çatalhöyük insanları bilinmeyen bir nedenle, hafire göre M.Ö. 6300, genellikle kabul edilen tarihlemeye göre ise M.Ö. 5700-5600 yyllarynda Çarşamba Çayönü’nün diğer kıyısındaki Batı Çatalhöyük'e Geçmişlerdir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:16 PM
ARKEOLOG KİMDİR?
MESLEK TANIMI: İnsanın dünya üzerinde görülmesinden Ortaçağa kadar geçen süreç içinde insana ilişkin her türlü kalıntı ve buluntuyu, doğal çevre ile insan arasındaki ilişkileri, yüzey, sualtı araştırmaları ve kazılarla ortaya çıkaran, inceleyen, değerlendiren ve koruyan kişidir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:16 PM
GÖREVLERİ:

* Eski çağlardan günümüze kalmış toprak veya su altındaki eserleri gün ışığına çıkarmak için kazılar yapar,

* Kazılardan elde edilen eserleri temizler,

* Parça eserlerin yapıştırılmasını (konservasyon), bakım-onarım ve restorasyonunu yapar,

* Eserlerin kaydını tutar, korunmasını sağlar ve halkın bilgisine sunar,

* Kültür Bakanlığında çalışması durumunda; kazılarda gözlemci olarak görevlendirilebilir,

* Korunması gereken kültür ve tabiat varlıklarını saptar ve kaydını tutar, bunlara yönelik koruma ve restorasyonlar konusunda kararlar çıkarılmasını sağlar,

* Çevresindeki antik kentlerin (ören yerlerinin) belirli aralıklarla denetimini yapar,

* Müzelerde çalışanlar koleksiyoncuların denetimini yapar.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:16 PM
KULLANILAN ALET ve MAKİNALAR:

* Spatula (ucu sivri küçük mala), kazma, kürek, el arabası, keski, su terazisi, fırça, süpürge, fotoğraf makinesi, metre, ölçüm, çizim araç-gereçleri, kimyasal maddeler, sondaj aletleri.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:16 PM
MESLEĞİN GEREKTİRDİĞİ ÖZELLİKLER

Arkeolog olmak isteyenlerin;

* Tarih ve kültür konularına meraklı ve bu alanlarda başarılı,

* Açık havada çalışma yapmaktan hoşlanan,

* İyi bir gözlemci ve araştırıcı,

* Bedence sağlam,

* Normalin üstünde genel yeteneğe ve özellikle sözel düşünme ve neden-sonuç ilişkisini ortaya çıkarabilme gücüne sahip kimseler olmaları gerekir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:17 PM
ÇALIŞMA ORTAMI ve KOŞULLARI:

Arkeologlar görevlerine göre değişik ortamlarda çalışırlar. Araştırma yapan arkeologlar, çoğunlukla okuyarak, yazarak görev yaparlar, yaz aylarında kazı çalışmalarını açık havada yürütürler. Müzelerde çalışanlar için çalışma ortamı temiz ve sessizdir. Bir kazıda ilginç bir parçanın bulunması ve ait olduğu dönemin belirlenmesi uzun ve zahmetli bir çaba sonucunda gerçekleşir ve bu durum kişiye büyük bir mutluluk verir. Arkeologlar, eski çağ tarihçisi, heykeltıraş, mimar, topoğraf, teknik ressam, fotoğrafçı, epigraf (yazıt okuyan kişi) gibi meslek elemanlarıyla sürekli iletişim halinde çalışırlar.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:17 PM
ÇALIŞMA ALANLARI ve İŞ BULMA OLANAKLARI:

* Arkeologların çalıştıkları kuruluşlar; üniversiteler (öğretim görevlisi veya araştırmacı olarak), Müzeler ve Anıtlar Genel Müdürlüğü'ne bağlı çeşitli müzeler, kültür ve tabiat varlıklarını koruma kurulları, özel müzeler, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Maden Tetkik Arama Enstitüsüdür

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:17 PM
MESLEK EĞİTİMİNİN VERİLDİĞİ YERLER:

Ülkemizde halen Akdeniz, Anadolu, Atatürk, Dicle, Mersin, Çanakkale On Sekiz Mart, Selçuk ve Trakya Üniversitelerinde sadece Klasik Arkeoloji Anabilim dalında; Hacettepe Üniversitesinde Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi Anabilim dalında; Ege Üniversitesinde Klasik Arkeoloji, Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi Anabilim dallarında; Ankara ve İstanbul Üniversitesinde de her üç anabilim dalında (Klasik Arkeoloji, Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi) eğitim verilmektedir. Bilkent Üniversitesinde ise Arkeoloji ve Sanat Tarihi olarak iki bölüm birleştirilmiştir. İlgili bölümlere liseden sonra Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı (ÖSYS) ve "Türkçe-Sosyal (TS)" puanı ile girilebilir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:17 PM
EĞİTİMİN SÜRESİ ve İÇERİĞİ:

Mesleğin eğitim süresi 4 yıldır.

Arkeoloji alanında eğitim veren anabilim dallarının birinci sınıfında, temel kavramlar ve terimler öğretilmektedir. Arkeoloji alanında eğitim veren bu anabilim dallarının birinci sınıfında temel kavramlar ve terimler öğretildikten sonra diğer sınıflarda her anabilim dalı kendi konusu çerçevesinde insanlığın sosyo-kültürel yapısını ve kültür ortam ilişkilerini işler.

Klasik arkeolojide Yunanca ve Latince öğretilmektedir. Dönem özelliklerinin incelendiği heykel, seramik, mimari, tarihi coğrafya vb. dersler verilmektedir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:17 PM
MESLEKTE İLERLEME:

* Lisans eğitimini tamamlayan kişiler üniversitelerde görev almak isterlerse araştırma görevlisi sınavında başarılı olmaları gerekir. Bu şekilde göreve başlayan kişiler doktora derecesi aldıktan ve gerekli çalışmaları tamamladıktan sonra yardımcı doçent, doçent ve profesör olarak meslekte ilerleyebilirler.

* Meslek elemanları belli bir alanda uzmanlaşabilirler. Bunlar; eski tunç çağı eserleri, konservatör (yarım eserlerin yapıştırılması), sikke (numismat), arkaik dönem heykeltıraşlığı, helenistik çağ mimarisi, seramik, vb. alanlardır.

Benzer Meslekler: Sanat tarihçisi, tarihçi.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:18 PM
BURS, KREDİ ve ÜCRET DURUMU:

* Öğrenciler üniversitelerin veya müzelerin yaz aylarında yapmış olduğu kazılara katılırlarsa asgari ücret seviyesinde ücret alabilirler.

* Şartları uyan öğrenciler Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu'nun sağlamış olduğu kredi ve yurt hizmetlerinden yararlanabilmektedirler. Çeşitli kurum ve kuruluşlarca başarılı öğrencilere karşılıksız veya mecburi hizmet karşılığı verilen burs olanağı da vardır.

- Eğitim sonrası teknik hizmetler sınıfında göreve başlarlarsa asgari ücretin 3-3,5 katı dolayında maaş almaktadırlar.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:18 PM
İSİMLERİ YAZI-ÖNCESİ DÖNEMİN KISIMLARINI TANIMLAMADA KULLANILAN ÇÖMLEK BULUNTULARI SİTELERİ

a) Sitelerin haritası

b) Yazı-öncesi uygarlık dönemleri incelemesi

c) Çömlekçilik açısından dönemin özellikleri

Tell Halaf

Tell Halaf çömlekleri 1929'da Max von Oppenheim tarafından yönetilen kazılarda bulundu. Sonradan, Akdeniz kıyısından Zagros dağlarına kadar uzanan bölgeyi kapsadığı anlaşıldı.

Hassuna

Seton Lloyd ve Fuad Safar tarafından 1943-44'te yönetilen kazılar, Samarra döneminden daha yaşlı çömlekler içeren beş uygarlık katmanını ortaya çıkardı. Eski ve standart çömlekçilik arasında bir ayrım yapıldı. Sonraki adını Hassuna dönemine verdi.

Samarra

1911'de Ernst Herzfield'ça yönetilen kazı sırasında, Mezopotamya'da en eski olduğu kabul edilen çömlekler bulundu. Sonradan bununla prehistorya arasındaki bağ Hassuna'da bulundu.

Jemdet Nasr

Stephen Langdon tarafından 1925'te burada bulunan çömlek, Lagash veya Tello dönemiyle bir bağ sağlar.

Erech

Erech'in 18 katmanında, başka ve ayrı bir tipteki çömlekçilikle ayırdedilen Tell el-Obeid ve Jemdet Nasr eşyaları bulunmuştu.

Hacı Muhammed

1937'de Ernst Hainrich Tell Halaf dönemine aitmiş gibi görünen ama Eridu'daki buluntularla kendine has bir türü yansıttığı anlaşılan çömlekler bulmuştu. Mayıs 1960'da Kish'in 8km (5 mil) kuzeyinde Ras el-Amiya'da da bulundu.

Tell el-Obeid

Sör Leonard Wooley tarafından 1923-24'te yönetilen kazılar, hem kuzey hem de güney Mezopotamya'da görülen bir dönemin çömlekçilik özelliklerini açığa kavusşturdu.

Eridu

Fuad Safar'ın 1946-49'daki kazılarında Tell Halaf'la ilişkili bir tipteki çömlekler Hacı Muhammed katmanlarının altında bulundu, O zamandan beri bu Eridu eşyası olarak anılıyor.

b)

1 Hassuna : : Nineveh I 2 Samarra : Hassuna III-IV : Nineveh II a-b 3 Tell Halaf : Hassuna VI-XII : Nineveh II c 4 Eridu : Eridu XV -XVII : 5 Hacı Muhammed : Eridu IX - XIV : 6 Tell el-Obeid : Eridu VI - VII : Erech XIV - XVIII 7 Erech : : Erech V - XII 8 Jemdet Nasr : : Erech III - V

c)

Hassuna Eski:6000-5000 Yeni:6500-6000

III. katmanda bulunan standart çömlekçilik eski çömlekçiliği takip eder. El-yapımı, kaba şekilli, büyük taneli materyalleri saklamak için yapılmış. Renk: kahverengimsi, kırmızı veya siyah, bazen herring kemiği motifiyle işli. İşlemeler kil halen yumuşakken yapılmış.

Samarra Yeni:6000-5500

İyice saflaştırılmış kilden el yapımı. Önceki dönemin şekillerine ek olarak tabaklar, taslar, ve geniş ağızlı kaplar, sürahiler ve leğenler vardır. Renk: açık kırmızıdan kahverengimsi eflatuna, bazen işleme motifleriyle birlikte. Süsleme: çok çeşitli düz çizgilerle, geometrik.

Tell Halaf Eski:500-4300 Yeni:6000-5400

Arpachiya buluntularından beri 3 döneme ayrılmıştır. Renk: özde tekrenk, siyah veya kırmızı. Geometrik desenlere ek olarak hayvan figürleri bulunur. Tipik desen bukranyumdur (I). II. evrede daha güzel desenler görülür. Hayvan şekilleri sonradan geometrik süslemelere dönüşür. Teknoloji gelişir, tabakların kenarları daha incelir. Son olarak siyah, kırmızı ve beyaz çok renkli boyama vardır.

Eridu 5500-5000

Tell Halaf'a büyük benzerlik gösterir. Geniş ağızlı kaplar, leğenler, düz tabaklar ve küpler daha usta işidir. Renk: tek-renk, hemen hemen bütün yüzey basit geometrik figürlerle kaplıdır.

Hacı Muhammed 5000-4500/4400

Şekiller Tell Halaf'takileri andırır. Tek renkli geometrik desenler koyu kahve, koyu mor, koyu yeşil veya açık kırmızı renkte, sarımsı veya yeşilimsi arkaplan üzerinedir. Bitki veya hayvan şekilleri yer almaz.

Tell el-Obeid 4400-3900 (Klasik Ubaid:4400-4100, Geç-Ubaid:4100-3900)

Ur'daki buluntulardan beri 3 döneme ayrılmıştır. Göze batan basitleştirmelerle gelişim gösterir. Renk: tek renk, siyahtan koyu kahveye, mat veya gösterişsiz, geometrik desenli. Çok çeşitli biçimler: yayvan kaplar, geniş ağızlı kaplar, fincan tabakları, taslar; yuvarlak tabanlı ve kavisli profilli. Bazen tutamaklı olan geniş ağızlı ve çıkık göbekli sürahiler, akıtacaklı oval sürahiler, vs. İyi malzeme, saf kil, el yapımı.

Erech 3900-3100

Basit çömlekçilik, tekerlekte giderek çekilerek yapılan. Oyma bezemelerle ve kazıma kabartmalarla süslenmiş.

Renk: Kahverengi, kızıl-kahve, veya açık sarı. Geniş ağızlı çanaklar, hafifçe içbükey biçimli geniş ağızlı kaplar, vs.

Jemdet Nasr 3100-2900

İyi pişmiş çömlekler, sert, genellikle sırlanmış. Relyefler yumuşak kilden parçalar kesip çıkarılarak yapılmış. Akıtacaklı vazolar (ibrikler), alt kısmı düz tabaklar, vs. Belirgin özellikleri: keskin omuzlu kalın duvarlı çanaklar ve çıkıntılı kenar süsleri.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:35 PM
İSTANBUL'UN KURULUŞU
İ.Ö. 7 yüzyılda Bizans adlı birinin önderliğinde gelen Megare muhacirlerinin yerleşmeleriyle kurulmuştur. Bizans kenti daha küçük bir kent görünümünü sürdürürken, 283-305 yılları arasında yaşamış olan Diocletianus İmparatorluğun başkentini Doğu'ya taşımayı düşünmüştü, ancak gerçekleştirememişti.

Roma İmparatorluğu 4 yüzyılın başında dışarıdan barbar saldırılara uğrarken içeride dağılmaya başlayan köleci düzenin ve özgür çiftçilerin başlattıkları devrimci bir dalga ile karşılaşmıştı. Bu, imparatorları daha gelişmiş yönetim sistemlerinin yanı sıra ikametleri için de daha güvenli yerler seçmeye zorluyordu. Başkent Roma, ekonomik sıkıntılarında etkisiyle başkent olma özelliğini iyice yitirmişti.

Roma İmparatorluğu'nu Doğu ve Batı olarak ikiye ayıran Dioclatianus'un komutanlarından Constantius'un oğluydu Constantinus. Annesi ise gerçek haçı bulduğu için "azize" olarak nitelendirilen Helen'dir. Paganist olan Constantius, ayaklanmaları oğlu ile bastırdıktan sonra 306'da ölünce oğlu Constantinus'u Batı Roma İmparatoru ilan etmiştir. Ancak egemenliğini perçinleyebilmesi için Roma'da imparatorluğunu ilan eden Maxentius'u yenmesi gerekti. Bir söylentiye göre ordusuyla Roma üzerine yürürken bir öğlen gökyüzünde parlayan ve üzerinde "Bununla kazan" yazılı bir haç gördü. Bu düşten sonra haçı askerlerinin kalkanlarına işletti. Maxentius'un ordusuyla Roma yakınlarındaki Milvian köprüsünde karşılaşan Constantinus büyük bir zafer kazanarak 312'de Batı Roma'nın tek hakimi oldu. 313'te Licinius ile bir araya gelerek Hıristiyanlara tapınma özgürlüğü veren Milano Fermanı'nı kabul etti.

Ancak Constantinus'un Hıristiyanlara yasal statü sağlaması Romalıların hiç hoşuna gitmemişti. İmparator Contantinus 326'dan sonra Doğu'ya çekildi ve Roma'ya bir daha geri dönmedi. Constantinus'un Doğu Roma İmparatoru Licinius ile 324'de savaşmasından önce Roma İmparatorluğunun başkenti olan Bizantion, bu galibiyetten sonra tek imparator olan Constantinus tarafından da başkent olarak tercih edildi. Ve adı değiştirildi. Bu tercihin başlıca sebeplerini şöyle sıralayabiliriz.

a- Doğu'nun kimi Roma yöneticileri üzerindeki çekici etkisi. İmparatorluğun merkezini Doğu'ya taşıma isteği, Jül Sezar'dan başlayarak görülür. Doğu'nun bu çekiciliğinin sebebini ise şöyle açıklayabiliriz: Roma'nın zenginliği savaşlarla, işgallerle ele geçirilen taşra eyaletlerinin sömürülmesine dayanıyordu. Doğu eyaletlerinin imparatorluğa bağlanmasıyla illerin işgaller sona erecek, iller sömürülemeyecek ve dolayısıyla ekonomik ağırlık merkezi bu kentlere dönecekti. Doğu'nun ekonomik üstünlüğü böylece, başkentin taşınmasıyla onaylanmış, yerleştirilmiş oldu.

b- Kentin üç yanı denizlerle çevriliydi. Ayrıca karadan da güçlü surlarla korunuyordu. Düşmanların yaklaşması olanaksızdı.

c- Contantinopolis Avrupa ile Asya arasındaki üstün jeopolitik konumu nedeniyle iki kıta arasında bir aracıydı. Bu konuda Auguste Baully "Bizans Tarihi" isimli kitabında ticaretin önemini "... bütün Akdeniz sitelerini ticaret gemileri yüklerini boşaltıyorlar ve Constantinopolis'ten ipekli, tahıl, baharat, fildişi sanat eserleri, kıymetli madenler alıyorlar... "şeklinde anlatırken Ayla Ödekan "Kentlerin Kraliçesi Constantinopolis" isimli makalesinde "kentin, bu yüzyılda ticaretle ilişkisinin zayıf olması, seçimin ticaret olanakları düşünülerek yapılmadığını kanıtlamaktadır. Nitekim I. Contantinus'un bayındırlık progr***** liman yapımı alınmamıştır" demesi bir çelişkiyi yaratıyor. Ancak yine de kentin jeopolitik önemi göz önünde tutulmalıdır.



Kentin tüm bu özellikleri sonucunda bir de gelişebilir kentsel özelliğini yitirmez nitelikte olduğu ortaya çıktı ve nitekim tahminler sonuçsuz kalmadı. Constantinus yeni başkentin kurulmasının "Tanrının emri" olduğunu söylüyordu. Başkentin ilanından sonra artık sıra her konuda yapılanmaya gelmişti. Nüfusun ve yapıların hızla artığı yeni başkentte çok sayıda mimara, ustaya ve işçiye gereksinim vardı. Mimar bulmak zordu. Kölelerin kent dışına çıkmalarına izin verilmiyordu ve yapı malzemesi her zaman azdı. Ancak imparator Constantinus Batı Roma'nın imparatoru iken çok sayıda yapı inşa ettirmişti.



Constantinus, yeni başkentine, çoğunluğu Balkanlar'dan olmak üzere çok sayıda insan yerleştirmişti. Kentin nüfusu sürekli artmış ve 5. yüzyılda Constantinopolis 300 bin kişilik nüfusu ile Roma'dan daha kalabalık olmuştu. Bu nüfusu beslemek zordu. Constantinus döneminde Mısır, Suriye ve Anadolu'dan ithal edilen buğday, yağ ve şarap halka ücretsiz olarak dağıtılıyordu. Temel gıda buğdaydı. Constantinopolis artık bir Yunan kentinin devamı olmaktan çıkmıştı. O kadar büyümüştü ki doğal ardülkesi onu beslemeye yetmedi.

Kuruluş aşamasında kentte Yakındoğu'nun Helenistik-Roma kentlerinde varolan gelişmiş bir endüstri yoktu. Fakat bir başkent olarak çekiciliği ve kalabalık nüfusu, kenti büyük bir pazara dönüştürmüştü. Constantinus'un kenti "gelişebilirliği" nedeniyle tercih etmesi bir tahminden öteye gidip gerçekleşmişti.



Constantinopolis bir Helenistik kentti. Kentin yapısında Doğu'lu ve Helenistik öğeler bir aradaydı. Din, felsefe ve Yunan dili gibi. Ayrıca Constantinopolis Patrikliği bütün Trakya, Pontus ve Asya piskoposluklarını içine almıştır. Din adamları vergi vermemişlerdir. Kilisenin sonsuz bağış alma hakkı vardı. Kilise yetkililerini yerel yönetimde kullanma bir imparatorluk politikasıydı. Elde edilen verilen çerçevesinde Constantinus'un çizdiği kent topografyası hakkında bir yorum yapacak olursak; kent planının bugünkü Cibali, Fatih, Altımermer ve Etyemez'i de içine alan çapı 2.5 kilometrelik bir çember yayını kapsadığını söyleyebiliriz.Yeni kentin iskan faaliyetleri gün geçmeden başlatılmalıydı. Ayrıca yeni kentte çözülmesi gereken iki sorun vardı. Kentin insanlara, işlevsel ve simgesel olarak da anıtlara ihtiyacı vardı.

Constantinus Roma'nın bütün görkemini yeni başkente taşımak istiyordu. Benimsenmeyen "Nea Roma-Yeni Roma" ismi bu isteğin bir göstergesidir. Öyle bir şehir olmalıydı ki, görkemiyle Roma'yı geride bıraksın. Hatta bir efsaneye göre bizzat tanrı Sezar'a görünüp ona başkentin yerini göstermiştir.

Constantinopolis 11 Mayıs 330'da resmi törenlerle kurulmuş ve bu olay her yıl aynı tarihte Encainia şenlikleriyle kutlanmıştır. İmparatorluğun bütün ileri gelenleri kenti donatmaya çağırmıştı. İmparatorluğun her köşesinden kente heykeller ve başka sanat yapıtları getirilmişti. Hatta Roma, İskenderiye, Efes, Antakya ve

Atina'yı soyup soğana çevirmişlerdir.Kentin resmen açılışından sonra anıtsal yapıların inşa edilmeye başlandığı dönemde imparatorun en büyük sorunu kente yerleşenlere konut sağlamaktı.

Alınan bazı önlemler şunlardır:

* İnşaat yapanları vergiden muaf tutma.

* Kendi evlerini yapanlara bedava ekmek verme.

* Anadolu'da mülkü olanlara, Constantinopolis'te ev yapmayı zorlama.

* Soylulara konut yapmalarında hazineden yardım sağlama.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:35 PM
HİTİT MİMARLIĞI
HİTİT Krallığı mimarisi, eski Doğu Yapı Sanatı içinde, hem Batı Anadolu, hem de Mezopotamya mimarlığından ayrılan, önemli ve kendine özgü bir gelişim gösterir. Bu mimarlığın kökenleri Anadolu yaylasının yapı geleneklerine dayanır ve en geç İ.Ö. 3. binde, İlk Tunç Çağı'nda belirgin biçimini almıştır. İ.Ö. 2. bin sonunda, Batı Anadolu'nun özgün ev biçimi olan bağımsız uzun dikdörtgen, önavlulu evi, (Megaron) İç Anadolu'ya ne denli az girebilmişse Hititler'in büyük taş bloklarından örülmüş bindirme kemer yapma sanatı da taş yönünden zengin olan Troya'da o denli az kullanılmıştır. Mezopotamya da çok bol sayıda zorlayıcı bir bakışımlılık sistemiyle yapılmış tapı*nak ve saray mimarlığı da yine İç Anadolu'daki Hitit Krallığının ana ülkelerinde görülmez. Bir yandan karşılıklı canlı bit ticaret, öte yandan komşu ülkelerle belirgin bir kültür ilişkisi kurulmuş olmasına karşın, mimarlık alanında karşılıklı etkilenme çok kısıtlı bir ölçüde gerçekleşmiştir. Yalnız, kısa bir süre sonra Hitit egemenliği altına gi*recek olan Kilikya - Kuzey Suriye bölgesinde karışık mimarlık öğeleri ortaya çıkmaktadır. Bu öğeler Hitit Krallığı sona erdikten sonra 1. bin Geç Hitit - Arami Küçük Krallıkları döneminde de varlıklarım sürdürmüşlerdir.

Bugün, 3. binyıl ve 2. binyıl başına tarihlenen çok sayıda büyükçe yerleşmenin varlığı bilinmesine karşın, bunların yalnız birkaçı araştırıldığından, yapı sistemleri, görünüşleri ve özellikle yapıları üstünde konuşmak olanağı yoktu?. Tüm Önasya'da olduğu gibi, burada da genellikle en eski yerleşme yerleri varlığını sürdürmüştür. Bu yerleşmeler ovalara ya da koyaklara açılan dağ sırtlarında, çevrenin kolaylıkla gözlenebileceği yerlere kurulmuştur. Bu Höyük ya da Teli olarak adlandırılan yerleşmelerin özgün bir örneği Fırat'ın yukarı kesiminde Altınova'daki Norşuntepe'dir. Bu höyük üstünde İç Anadolu'nun Son Tunç Çağına ilişkin şimdiye dek bilinen tek sarayı kazılarak ortaya çıkarılmıştır. Bu sarayda en büyük bölümün erzak depolarına ayrılmış olması çok ilgi çekicidir. Bu döneme tarihlenen başka belirgin tapınak ya da kutsal alan şimdiye değin bulunmamıştır. Savunma sisteminde bir yenilik yoktur: Tarsus'taki testere biçimli sur duvarlarıyla ağır bir savunma sistemi oluşturan İlk Tunç Çağı sistemi II, 5. binyılda görülen Mersin sistemi ile (Tabaka XVI) karşılaştırılabilir. Konutlar kural olarak dikdörtgen, ender olarak da yamuk planlı, gelişigüzel yanyana dizilmiş odaları kapsamaktadır. Her avlunun kendi dış duvarı vardır. Yapı gereci olarak çamur ve ker*** kullanılmıştır, ancak 3. binyıl sonuna doğru taştan alçak temellere rastlanır.

2. binyılın ilk yüzyıllarındaki örnekler, öncelikle Eski Asur Ticaret Kolonilerinin evleri, iş yerleri ve bunların kurulmasında destek sağlamış yerli prenslerin sarayları olarak karşımıza çıkmaktadır. Kaneş, Karahöyük ve Acemhöyük sarayları, bugün bildiğimiz kadarıyla bir orta mekân ya da avlu çevresine dizilmiş odalardan oluşmuştur. Kültepe'deki temelleri bulunmuş bir yapının sağlam köşe çıkmaları, yapı ustalarının anıtsal yapı kurma yeteneğini kanıtlamaktadır. Boğazköy'de de daha sonra Hitit kral sarayının kurulacağı Büyükkale tepesinde yerli bir prensin konağı (Tabaka IV d) bulunmaktadır. Bu prensin desteklediği Asurlu tüccarların kurduğu Karum Hattuş bu kale tepesinin eteğindedir. En eski tabakalarındaki mimarlık Batı Anadolu bölgesi kapsamı içine giren Beycesultan'da hem Girit mimarlığı hem de yukarıda adı geçen ve daha geç döneme tarihlenen Hitit sistemleriyle bir dizi benzerlik gösteren bir saray bulunmaktadır (Tabaka V). Karum Kaneş ticaret kolonisi evleri tüm yapılarıyla Orta Anadolu geleneğindedir : Dörtgen bir avlu çevresinde az ya da çok gelişi güzel dizilmiş değişik sayıda odalar. Şimdiye değin avlunun bir bölümünün üstünün, bir ön avlu oluşturacak bir biçimde kapalı olduğu görülmüştür, ancak bu Batı Anadolu'daki örneklere benzemez. Yapıların kurulmasında ahşap önemli bir yer tutmaktadır. Duvarların önüne dikilmiş olan ahşap destekler ker*** ve kırıktaş duvarların beslenmesine ya da sık sık rastlanan üst katın ağırlığını taşımaya yarıyordu. Bu dönemin kült yapılarının varlığı yazılı kaynaklarla kesinlikle kanıtlanmışsa da, görünüşleri konusunda birşey bilinmemektedir. Bunlar kurallara uygun tapmak yapısı olamazlar, daha çok biçimi eve benzeyen kült hücresi ya da bir evin bir odası olabilirler.

İ.Ö. 1600 dolaylarında Hitit Krallığının kurulmasıyla yapılarda da birtakım yenilikler" gözlemlenmektedir. Evlerde oda düzenlemeleri ve yapı gereçleri genellikle değişmemiştir, ama savunma yapılarında yenilikler vardır. Alişar'da daha çok önce, yanyana dizilmiş, çok hafif karşılıklı kaydırılmış, düzenli aralıklarla burçlarla desteklenmiş sandık duvarlardan oluşmuş anıtsal bir duvar sistemi ortaya çıkmıştı. Bu yapıya Konya Karahöyük'de ve Korucutepe'de daha belirginleşmiş olarak rastlanmaktadır; burada Hitit Krallığı'nın tipik sandık duvar sisteminin tüm öğelerinin temel çizgilerinin kurulduğu görülüyor. Bu kenemden Boğazköy ve Alacahöyük'de saraylar bilinmektedir, ancak bunlar daha sonra Büyük Krallık dönemindeki geniş yapı girişimleri sırasında geniş ölçüde yıkılmıştır. Alacahöyük'de 14 ve 13. yüzyıllara özgü ayaklı geçitlerle çevrili orta avlu ve bunu çeviren ayri oda topluluklarından oluşan evlerin bu dönemdeki örneklerine yapı kalıntılarında rastlanır. Bunların duvar yapısında bol ocak taşı kullanılmıştır.

14 ve 13. yüzyıllarda, daha doğrusu Hitit Büyük Krallığı çağında mimarlık kesin ve yerleşmiş özellikler gösterir. Hattuşa merkezi bir yönetim sisteminin başkenti olarak mimarlık ve sanat yaratıcılığının odak noktasıdır.

Burada, hem işlevleri açısından (savunma sistemleri, tapmak, saray) hem de yapı tekniği ve kuruluşu açısından (duvar yapısının yapısal ve biçimsel kuruluşu), yapı sanatının en etkileyici örneklerine rastlanır. Yukarıdaki Büyükkale ile kentin en alt terası arasında 14. yüzyılda kurulmuş, Poterneli Sur adım taşıyan kent duvarının yeniden yapımı sırasında, yığma toprak üstünde iki kabuklu, taş örgüsünden oluşmuş bir sandık duvar kurulmuştur. Bu duvar düzenli aralıklarla dizilmiş burçlar ve kulelerle doldurulmuş ve poternelerle donatılmıştır. Bu poterneler, kenti ana duvarlar altından öndeki araziye bağlayan, Dindirme tekniğinde sağlam kemerlerden tünel gibi yapılmış, duvarların önündeki hendeğe açılan gizli kapılardır (huruç kapısı) . Biraz değişik bir yapıda olmakla birlikte, buna benzer daha eski bir poterneye Alişar'da, daha sonra da Korucutepe, Alacahöyük ve Büyükkaya tepesinde (Boğazköy) ve ayrıca Kuzey Suriye'deki birkaç savunma sisteminde rastlanmıştır. Hitit başkentinde, 13. yüzyılda bir kez daha bu tür poternlere kentin rahatça genişletildiği yukarı kentin savunma sisteminde rastlanmıştır. Bu dönemin birkaç kapı sistemi başka bir görünümdedir: Hattuşa ve Büyükkale Yukarı Kent kapılan, Alacahöyük Sfenksli Kapısı, Alişar Güney Kapısı bir ön avlu bir oda ve iki anıtsal kule arasında çift kapı kanadından oluşur. Bunlann duvarı ya büyük taş bloklarından çokgen oluklu örülmüştür ya da kesme taş olarak tabakalanmıştır; iki çeşidin birbirine karıştığı da görülür. Kapı söveleri ortostatlıdır, bunun üstüne ya tek bir taştan yontulmuş kapı kirişi uzatılmıştır ya da Hattuşa Yukarı Kentindeki dört kapıda olduğu gibi bindirme tekniğinde parabol biçimli bir kemer oturtulmuştur. Bu kemer biçimi, kabartma duvar süsleri, duvarın kente bakan yüzündeki geniş duvar ayakları ve kapıların bakışımlı planı Hitit mimarlarının yaratıcılığını kanıtlar. Büyük Hitit Krallığı saraylar da bu konuda benzer kanıtlar vermiştir. Büyükkale ve Alaca Höyük'de saraylardaki bağımsız yapılarda düzgün bir oda planlaması uygulanması ve bağımsız kurulmuş geçitlerle çevrili avlular çevresine toplanmış bağımsız yapıların ustalıkla birleşmesi gibi özellikler görülür. Büyük Hitit tapınakları da aynı özellikleri gösterir. Şimdiye değin bulunmuş beş yapı da krallığın başkentindedir, hepsi aynı oda gruplarından oluşmuş ve aynı düzende kurulmuştur. Dış görünüşleri bakımından birbirlerinden kesinlikle ayrılmaları ise, yapı ustalarının katı yapı kurallarına bağlı kalmadıklarının yeterli bir kanıtıdır. Kapı, avlu, önavlu, cella, cella ön odası ve yan odaları tüm yapılarda kullanılmış öğelerdi?. Kapıdan geçen yol doğru*dan doğruya avluya girer. Cella'ya hiçbir zaman doğrudan doğruya Önavludan girilmez, ancak önavluya açılan birkaç yan odadan girilir. Kült odalarından oluşan grup tüm yapının içinde belirgin olarak ayrılır. Odalara ve oda gruplarına ne de tüm yapıya bir bakışım düzeni egemen değildir. Yalnız Tapınak Tin kapısı ve depoların oluşturduğu çembere giriş bakışımlı yapılmış ve bu nedenle de kent ka*pıları gibi anıtsallık kazanmıştır.

Temiz bir işçilikle yerleştirilmiş .ve birleşme olukları iyice kapanmış yer yer beş metreyi geçen kireçtaşı bloklardan kurulmuş ortostatlı duvar döşeğinin yapı özellikleri el becerisi, ustalık, etkileyici bir görünüme ve dayanıklılığa ulaşma isteği belirtir. Tapınağın ve depoların tüm dış duvarlarını bölen geniş duvar çıkıntıları da özgün biçimlendirme öğeleridir. Kütlesel temel döşekleri üstünde bugün de görüldüğü gibi, bu çıkıntılar ker*** duvar boyunca dama kadar yükselmekteydi. Bunun dışında bu çıkıntılara ya da duvar ayaklarına hem birtakım odaların iç duvarlarında hem de Hattuşa Yukarı Kent surlarının kapı ve kulelerinde rastlanmaktadır. Bu, başkentin büyük devlet yapılarında birkaç kâtı kapsayan yüksek duvarlarında kullanılmış bir yapı türü, ahşap hatıl sistemiyle desteklenmiş ker*** duvar yapısıdır. Bu tür duvarların ayrıntılı biçimi konusunda kanıtlar azdır. Keramikler üstündeki betimler ve kabartmalar duvarların bölümlenmesi, pencere burç ve mazgalların biçimleri için ipuçları verir. Yazılı belgelerde üstüne çıkılabilen düz damdan sık sık söz edilmektedir. Bu anıtsal tapınaklar dışında şimdiye değin çok az sayıda Hitit kült yeri kanıtlanmıştır. Yazılıkaya, bir grup doğal kaya odasının kabartmalarla süslenip ek yapılarla genişletilmesi sonucunda oluşmuş bir doğal kutsal alandır. Eflatunpınar anıtı bir kaynak kutsal yeridir. Alacahöyük'deki sarayın bir bölümü de tapınak olarak yorumlanabilir, çünkü Hitit Büyük Krallık Çağında bile konutlarda tek odalı kült hücreleri olduğu varsayılmalıdır.Yapı sanatının Anadolu yaylası dışına yansıması sınırlı olmuştur. Hatti krallığına sıkı sıkıya bağlı Kilikya'da Mersin savunma sistemi ve Tarsus sarayları başkent mimarlığıyla kesin ilişkiler gösterirken, Kuzey Suriye bölgesinde benzer etkilerin önemsiz kaldığı göz*lemlenmektedir. Kargamış ve Sam'alda 2. binyıl tabakalarında yapı üslubu daha kazılarda ortaya çıkarılmadığından bu sav şimdilik çe*kingenlikle geçerlidir.

İ.Ö. 1200'de Büyük Hitit Krallığının yıkılmasından sonra İç Anadolu Batı'nın etkisine girer. Bu, bundan sonraki yüzyılların mimarlığına yansıyan bir gelişmedir. Güneydoğuda Geç Hitit-Arami beylikleri kurulmuştur. Kuzey Suriye, Hitit ve Arami özelliklerinin birleşmesi sonucu mimarlıkta kısa süreli bir olgunluk çağı yaşanmıştır. Karkanuş'tan iki örnekte görüldüğü gibi, tapınak yapısında Kuzey Suriye'nin küçük tek odalı sisteminin geleneği sürdürülmektedir. Hatay bölgesinde Teli Tayinat'daki önavlu, adyton (en kutsal oda) ve cella planıyla Ege bölgesinin Megaron'unu anımsatan uzun dikdörtgen tapınağın bu bölgede İ.Ö. 2. binyıl içine tarihlenen öncüleri vardır. Saraylar genellikle ön avlu, buna genişlemesine yerleştirilmiş ana oda ve birkaç yan odayla Hilani olarak karşımıza çıkmaktadır. Hilaninin kapalı biçimi, genişlemeyi olanaksız kılıyordu, ancak birkaç Hilaninin birleştirildiği büyük yapılar vardır. Önyüzü iki ya da üç sütunla bölünmüş olan Hilani önavlusu Büyük Krallık döneminin tapınaklarının önavlusuna, Hilammar'a benzerlik göstermektedir. Savunma sistemlerinde, örneğin Sam'al'da Anadolu yaylasının iki yüksek kule arasında dar kapı odalı kapı tipine rastlanırsa da, ana kapı arkasına genişlemesine yerleştirilmiş odası olan kapı daha yaygındır. Bu sistemde, Karatepe'de elverişsiz arazide olduğu gibi, kapı odasının kulelerden uzağa çekildiği de görülmüştür. Kent planının, örneğin" Sam'alda olduğu gibi, geometrik bir biçim alması da değişik bir özelliktir. Bu dönemin mimarlığında, özellikle çok sayıda resmi yapı, saray, tapınak ve anıtsal kapılardaki ortostatlarda görülen kabartma süslemelerde bakışımlı düzenlemelerin kullanılmış olması değişik bir yaratıcılık gücünü göstermektedir. Buna karşılık Hitit ana ülkesinden yalnız Alaca Höyük'de Sfenksli Kapı'da bu tür kabartma süslerin varlığı bilinmektedir. Kuzeydeki 2. binyıl süssüz sütunlan yerine, Torosların bu tarafında 1. binyılda yontularla ve geometrik bezemelerle süslü tabanlara oturtulmuş sütunlar ortaya çıkmıştır. Büyük Hitit Kralları'nın başkentinin ağır ve içe dönük yapı sistemleri karşısına güneyde 400 yıl sonra süslü, bağımsız yapılardan oluşmuş hafif dokuda bir mimarlık çıkmıştır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:35 PM
RÜŞVETİN İLK BELGESİ
Binlerce yıl önce, Sümer ülkesinde hayatını kátiplik mesleğini icra ederek idame ettiren resmi görevli, kil tablet kurumadan, son derece hızlı bir biçimde yazmak zorunda olduğu yazısını bitirip şöyle bir soluklandığında, ne bir tarihi yazdığının ne de o kil tabletlerin zamanın acımasızlığına karşı direnip milattan sonra üçüncü bin yılın başlangıcına kadar ulaşabileceğinin farkındaydı.

O sadece yapmakla yükümlü olduğu işi yapıyordu...

Türkiye'de, 1999 yılında, o tabletleri okuyan Sümerolog Veysel Donbaz gibi...

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:36 PM
TARİHİN TANIKLARI

Tarihin çeşitli anlarından, bulunacakları, okunacakları ve anlaşılacakları bir zaman dilimine yazılmış bu mektuplar, cansızmış gibi görünen kil tabletler aslında tarihin, o zamanki yaşam biçimlerinin en canlı tanıkları.

Asur ve Sümer tabletlerinin bulunması ne kadar zahmetli bir çalışmayı gerektiriyorsa, okunup çözülmesi (tercüme edilmesi) de o kadar uzmanlık gerektiren bir faaliyet.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:36 PM
ESKİ YAŞAMLAR

Sümer ya da Asur yazısını okuyabilmek her babayiğidin harcı değil. Dünyada bu dilleri okuyabilen sadece birkaç uzman var. Ne de olsa gazetelerdeki iş ilanlarında ‘‘Sümerce ya da Asurca bilenler tercih edilir’’ ibarelerine sıkça rastlanmıyor.

Asur, Sümer ve Hitit dillerini bilen, 37 yıldır, binlerce yıldan kalma tabletleri okuyan, bu işe

gönül ve ömür vermiş Sümerolog Veysel Donbaz, ‘‘Tabletleri çözerken eski yaşamların gizemine ulaşmak ve binlerce yıldan sonra onları okuyan ilk insan olmak, bana inanılmaz bir haz veriyor’’ diyor.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:36 PM
TEK KİŞİLİK SINIF

Donbaz, 1958 yılında girdiği Ankara Üniversitesi Türk Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Sümeroloji Bölümü'nden 1962 yılında mezun olan tek kişi. Bölümün tek öğrencisi olduğundan kendisine sekiz profesör düştüğünü keyifle anlatıyor. Aklına okul anıları düştüğünde, yüzüne anlamlı bir gülümseme yerleşiyor: ‘‘Düşünsenize, hoca derse giriyor, sınıfta bir tek ben varım. Sınavlarda kopya çekmek gibi bir şansım hiç yok. Dersi kaynatmayı aklımdan bile geçiremem. Ders kırma şansım sıfır.’’

İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndeki küçük bir pencerenin zar zor aydınlattığı odasında mesleki tutkusunu, kil tabletlerini anlatıyor, Veysel Donbaz. Yarı aydınlık odası, piposundan yayılan kokuyla daha da gizemli bir havaya bürünüyor. Indiana Jones filmlerinden fırlamış yarı esrarengiz bir görüntüye konuk olmuşum duygusuna kapılıyorum birden.

‘‘Tablet nasıl yazılır’’ diye soruyorum. Cevap vermiyor. Yumuşak bir kil tabakasına Asurca ve Sümerce iki tablet yazıp elime uzatıveriyor, ‘‘İşte böyle.’’ Gülüyoruz.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:36 PM
TARİHE DOKUNMAK

Müzede muhafaza edilen tabletlerden birini görmeyi çok istediğimi söylediğimde, dokunmam için binlerce yıldan bu yana korunmuş iki tablet getiriyor. Biri biraz daha büyük. ‘‘Bu ikisi niye yan yana saklanıyor’’ diye soruyorum. Meğer biraz daha büyük olanı, ötekinin zarfıymış.

‘‘Siz mektupları bir zarfa koyup göndermiyor musunuz? İşte bu büyük olan da küçük tabletin zarfı’’ diyor. Biraz daha dikkatlice baktığımda büyük tabletin ön yüzünün kapak gibi

açılabildiğini görüyorum. Eski zaman insanlarının böyle bir inceliği, kolaylığı düşünmüş olmaları hoşuma gidiyor. Şaşırtıyor da tabii.

Bir de heyecanlandırıyor. Bir Sümer kátibinin üç bin yıl önce yazdığı bir tablete dokunabilmek kolay rastlanılacak türden bir şans değil. Zamanı elinde tutabilmek gibi bir şey...

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:37 PM
SÜMER POSTACILARI

Tabletlerin bugüne nasıl ulaştığı, ayrı bir konu. Tabletlerin hammaddesi kil. Ama içine farklı maddeler de ekleniyormuş. Mesela, toprağa mavimsi ve grimsi bir renk veren, dolgu maddesi, kaolen.

Veysel Donbaz, mesleğinin inceliklerini anlatırken birden önemli bir ayrıntıyı hatırlayıveriyor ve tabletlerin çok çabuk kuruduğunu, o zamanki kátiplerin bu yüzden, çok hızlı yazı yazmak zorunda kaldıklarını ve büyük bir maharet gerektirdiğini anlatıyor:‘‘37 yıldır yazıyorum, hálá onların hızına erişemedim. Tableti bitiremeden donuyor’’

Benim kafamın takıldığı noktaysa daha farklı. Eski çağlarda, postacıların işinin çok zor olduğunu düşünüyorum. Veysel Donbaz beni doğruluyor. Kilolarca ağırlıktaki tabletleri sahiplerine ulaştırmak bayağı ‘‘ağır bir iş’’miş o zamanlar.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:37 PM
İLK BORÇ SENEDİ

Tabletlerde, Asurlular'ın M.Ö. 1950 yıllarından M.Ö. 1750'lere kadar Mezopotamya'dan Anadolu'ya kervanlarıyla gelirken bindikleri siyah renkli eşeklerden sözediliyor. ‘‘Yük kervanlarından yüzde 3 ile 5 arasında gümrük vergisi ve ayakbastı parası alınır’’ diye yazıyor. O dönemde Anadolu'ya gelen Asurlular, yılın 4-5 ayını bu bölgede geçiriyorlar. Bütün ticaret, belgeleri kil tabletlere kaydediliyor. Dünyanın ilk borç senedi de 4 bin yıl önce Anadolu'da kil tablete yazılmış.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:37 PM
KİLDEN EVLİLİK

Evlilik müessesesi de tabletler üzerinde resmiyet kazanıyormuş. Eğer evlilik akdi tabletler kanalıyla kayıtlara geçirilmezse, eşleri öldüğünde, kadınlar mirastan hiçbir hak iddia edemiyorlarmış. Bu kil tabletler her türden resmi kayıt mekanizmasının tek yolu. İmza töreninde okuma yazma bilmeyenler imza yerine tırnak basıyorlarmış. Tabletlerdeki tırnak işaretlerini farketmemek mümkün değil. Aynı bugün okuma yazma bilmeyenlerin resmi evraka parmak basması gibi.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:37 PM
OTUR TABLETİNİ YAZ

Asurlular'ın kil tabletlerinde sık sık çocuklarına öğüt veren ailelerin yazılarına rastlanıyor. Asurlu anne babalar da aynen bu gün olduğu gibi çocuklarına okumaları yönünde nasihat çekiyorlarmış.

Ne var ki, o zamanların en gözde mesleği, devlet memurluğuymuş, o ayrı.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:37 PM
RÜŞVETLE SINIF GEÇME

Binlerce yıl önce Sümer ülkesinde yaşayıp da çocuk okutan aileler bugünkü gibi ‘‘yaratıcı yöntemler’’e başvuruyorlarmış. Örneğin öğretmenlere rüşvet teklif etmek gibi.

Veysel Donbaz, M.Ö. 4 bin yıllarına ait bir Sümer tabletinde yazılanları anlatıyor ki, hayret etmemek elde değil. Çünkü resmen rüşvetin ilk belgesi. Üstelik kil tabletlere kazınmış haliyle İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde duruyor.

‘‘Sümer Okul Günleri’’ adını taşıyan bu tablette okulunda başarısız bir öğrenciden bahsediliyor. Bu öğrencinin ailesi de çocuklarının derslerinde başarılı olmasını istiyorlar. Bu amaçla öğretmeni, evlerine davet ediyorlar. Öğretmeni yedirip içiriyor, hatta türlü hediyeler de veriyorlar. Bütün gecenin bu şekilde geçtiği yazılı tablette. Sonra ne mi oluyor? Sorunun cevabı tabletin devamında veriliyor ve başarısız öğrenci birden sınıfın en başarılı öğrencisi oluveriyor.Sınıfın şefi yani başkanı yapılıyor...

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:37 PM
Ramses

Christian Jacq'ın çok satan, çok okunan, dünyaca ünlü ‘‘Ramses’’ beşlisinde, Hatti kralı Muvatallis'in ll. Ramses'e yazdığı mektuplar da yer alıyordu. Kil tabletlerde yazılanlar, tarihin bilinen ilk yazılı anlaşması olan Kadeş Barış Antlaşması'nın zemininin nasıl hazırlandığını gözler önüne seriyordu.

Kitapta sözü edilen birinci mektup şöyle:

‘‘Hatti (Hitit) İmparatoru Muvatallis'ten kardeşi Ramses'e, Işığın Oğlu, Mısır'ın Firavununa. Nasılsın? Umarım annen Tuya, eşin Nefertari ve çocukların iyidirler. Senin ve büyük kraliçenin şöhreti giderek artıyor ve yiğitliğin bütün Hatti halkı tarafından biliniyor.

Atların nasıl? Biz burada atlarımıza büyük özen gösteriyoruz. Onlar çok güzel hayvanlar, dünyanın göz kamaştırıcı varlıklarıdır. Tanrılar Hatti'yi ve Mısır'ı korusun.’’

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:38 PM
Ismarlama tarih

17 Kasım 1997 tarihinde Mısır'ın Lüksor şehri civarındaki Kraliçe Haçepsut Tapınağı'nı gezen kalabalık bir turist kafilesine makineli tüfeklerle ve el bombalarıyla teröristler saldırmış ve 66 turist öldürülmüştü.

Bu terör faciası, döviz gelirinin dörtte üçünü turizmden sağlayan Mısır'a büyük bir darbe vurmuştu. Bu olay sonrasında Mısır, turizminde yaşanan kaostan kurtulmak için B.G.B. adında bir İngiliz tanıtım şirketiyle anlaşarak yepyeni bir proje hazırlattı.

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de büyük yankılar uyandıran Christian Jacq'ın Ramses kitapları da bu tanıtım projesi çerçevesinde birçok dile çevrildi.

Murat Bardakçı, 30 Mayıs 1999 günkü Hürriyet Gazetesi'nde bu olaya ayrıntılarıyla değinmiş ve Mısır'ın turizmde gerçekleştirdiği bu hamleyi bizim bir türlü yapamadığımızı aktarmıştı.

Ramses kitaplarını, Mısır tarihi hakkında yazılmış başka kitaplar, belgeseller ve filmler izledi. Bugün Mısır Turizminde, eskiye oranla

çok daha büyük bir canlılık yaşanıyor.

Tonlarca ağırlıkta mahkeme tutanakları

Sümerler ve Asurlular'da da adalet mülkün temeliymiş. Binlerce yıl önce mahkemeye götürülen anlaşmazlıklar arasında birinci sırayı ticari davalar alıyor.

Tabletlerde, mahkemelerde 2 ila 4 hakimin bulunduğu ayrıca mahkemelerin huzurunu sağlamak için kılıç ve hançer tutan kişilerden söz ediliyor. Mahkemede ifade verecek kişi bu kılıç üzerine yemin ediyor.

O zamanki mahkemelerde ölüm cezasını sadece kral ve başvezirin bulunduğu yüksek mahkemeler verebiliyor. Tabletlerden, mahkemelerde suçlanan insanları savunan kişilerin de bulunduğu anlaşılıyor. Onların da avukatları varmış.

Mahkemede söylenen her şey, katipler tarafından tabletlere geçiriliyor. Böyle bir durumda mahkeme tutanaklarının tonlarca ağırlıkta olması da çok doğal. Bu kadar ağır bir kırtasiyesi olduğu için herhalde, genellikle davalı ile davacıyı mahkemeden önce görüştürüp aralarındaki anlaşmazlıkları mahkeme huzuruna çıkmadan gidermeye çalışıyorlarmış. Bu aracılar da genellikle o zamanın yaşlılar grubu olarak adlandırılan kişilerden oluşuyormuş.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:38 PM
NEANDERTHALLER
Bundan elli-altmış bin yıl kadar evvel,Dördüncü Buz Çağı henüz en had devresine ermeden önce, yeryüzünde yaşıyan bir yaratık okadar insana benziyordu ki;zamanımızda bulunmuş olan kalıntıları daha bundan birkaç ıl önceye kdar insan kalıntıları addediliyordu.Elimizde bu yaratığa ait kafataslarından ve kemiklerinden başka ,yapıp kullandığı bir sürü büyük çapta alet vardır.Bu yaratık ateş yakardı,soğuktan korunmak için mağaralarda otururdu,belik hayvan derilerini kaba saba terbiye edip giyerdi ve insan gibi sağ eliyle iş görürdü.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:38 PM
Neandertarhal yaşam biçimleri

Avcılık-Yemek-Yaşam

Fakat şimdi ırk bilginleri bu yaratıkların hakiki insan olmadıklarını ileri sürüyorlar.Bu mahluklar aynı cinsin başka bir nevine aittirler.Bu yaratıkların ileriye doğdu çıkık iri çene kemikleri vardı,çok dar alınları ve gözlerinin üzerinde iri kaşçıkıntıları vardı.Ellerinin baş parmakaları arasında insanların aksine olarak öteki parmakların karşısına gelemzdi;boyunları o şekildeydi ki başlarını arkaya çevirmezler ve gökyüzüne bakamazlardı.Belki,başları öne ve ileriye doğru eğik olarak ,sallapati bir yürüyüşleri vardı.Bu yaratıkların çenesiz çene kemeikleri Heidelberg'de bulunan çene kemiğine benzer ve insan çene kemiğinden bariz şekilde farklıdır.

Dişleri de insan dişlerinden oldukça farklıdır.Azı dişleri yapılışları bakımından bizimkilerden daha karışıktı.Bu yarı insanlarda hakiki insanlardaki bariz köepk dişleri yoktu.Kafa taslarının hacmi tamamen insanınki gibiydi,fakat beyin arka tarafta daha iri,ön tarafta daha laçaktı.Akli melekeleri insanlardan farklıydı.Bu yaratıklar insanların kökeni değildi.Onlar gerek akıl gerek beden bakımından insan neslinden başka bir nesle mensuptular.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:39 PM
Neanderthallerin Gırtlak yapısı ve Modern İnsanlarla Karşılaştırılması

Nesli tükenmiş bulunan bu neslin kafa tasları ve kemikleri Neanderthal'de bulunmuş olduğu içi bu garip ilk insanlara Neanderthal Adamı denilmiştir.Bu adamlar yüzlerce ve belki binlerce yıl Avrupa'da yaşamışlardır.

O zamanlar dünyanın iklimi ve coğrafyası bugünkünden çok farklıydı.Mesela Avrupa Thames nehri bölgesine ,merkezi Almanya'ta kadar güneye inen buzlarla kaplıydı.;Britanya'yı Fransa'dan ayıran Kanla yoktu;Akdeniz ile Kızıldeniz ,en derin kısımlarında bir sıra göl bulunan derin vadilerden ibaretti ve büyük bir iç denizin bugünkü Karadeniz'den başlıyarak güney Rusya'yı da içine almak suretiyle orta Asya'ya kadar yayılıyordu.Bilfiil buz altında bulunmıyan İspanya ile Avrupa'nın büyük bir kısmı Labrador ikliminden sert iklimi olan soğuk ve kasvetli yüksek araziden ibaretti;mutedil bir iklime kavuşmak için ta kuzey Afrika'ya kadar inmek icap ediyordu.Güney Avrupa'nın seyrek kutup bitkileri serpili soğuk steplerinde postlu mammut ve postlu rhinokeros igib dayanıklı hayvanlar,iri öküzler ve ren geyikleri,şüphesiz yiyecek bitki peşinde ,ilkbaharda kuzeye sonbaharda güneye doğru sürüp gidiyorlardı.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:39 PM
Neanderthallerin Yaşamsal Alanlar

Neanderthal adamının küçük av hayvanları ,böğürtlen ve kök gibi yiyecek tedarik edebilmek üzere dolaşıp durduğu sahne işte böyleydi.Bu yaratığın küçük dal uçları ve kökler çiğneyen bir otobur olmuş olması mümkündür.Yassı ve mükemmel dişleri onun daha ziyade bitki yediğini gösterir.Fakat oturduğu mağaralarda,büyük hayvanlarda, büyük hayvanlara ait ve iliği çıkarılmak üzere çatlatılmış kemikler de buluyoruz.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:39 PM
Geyik Avlama Törenleri-Aile Yaşamı

Kullandığı silahlar büyük hayvanlarla yaptığı açık savaşlarda pek işine yaramamış olsa gerektir; onlara her halde nehirleri geçtikleri güç durumlarında hücum etmiş,hatta onları yakalamak için tuzak çukurları kazmıştır.Belki sürülerin ardından gidiyor ve döğüşmelerde ölen hayvanlardan nasipleniyor,belki kendi zamanında hala mevcut olan kılıç dişli kaplana çakkalık ediyordu. İhtimal,bu yaratık uzun çağlar boyunca otobur olarak yaşadıktan sonra Buz Çağı'nın çetin zorlukları içinde hayvanlara hücum etmeye başlamıştır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:40 PM
Av Törenleri-Av Tuzakları

Bu neanderthal adamının neye benzediği tahmin edemiyoruz.Belki çok tüylü idi ve tamamiyle insanınkine aykırı bir görünüşü vardı.İki ayağı üzerinde dik durduğu bile şüpheliydi.Ayakta durabilmek için ayaklarını olduğu kadar ellerinin tersini de kullanmış olabilir.İhtimal yalnız başına veya küçük aile grupları halinde gezinirdi.Çene kemiğinin yapısına bakıacak olursa bizim anladığımız manada konuşmasına imkan yoktu.

Binlerce yıl boyunca bu Neanderthal adamları Avrupa sahasında yaşıyan en ileri hayvanlar olmuşlardır;ve sonra ,bundan otuz kırk bin yıl önce iklimin sıcaklaşmasıyla birlikte daha zeki daha çok şey bilen,konuşan ve aralarında işbirliği yapan,aynı aileye mensup yaratıklardan meydana gelmiş bir ırk güneyden gelerek Neanderthal adamlarını mağaralarından ve oturdukları yerlerden sürüp attı;aynı avların peşinden koştu; ihtimal bu insanlar korkunç selefleriyle savaşarak onları yok ettiler.Güneyden veya doğudan(çünkü menşeilerinin neresi olduğu henüz bilinmiyor)gelerek Neanderthal adamlarının kökünü kurutan bu yeni misafirler bizimle aynı kandan olan ilk hakiki insanlardı.Kafa tasları baş parmakları,boyunları ve dişleri anatomi bakımından bizimkilerin aynı idi.Coro-Magnon'daki bibr mağarada ve Grimaldi'deki bir diğerinde,şimdiye kadar bilinen en eski hakiki insan bakiyeleri olan birçok iskelet bulunmuştur.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:40 PM
İskelet Karşılaştırması ve Bulunan İskelet Örneği

Neanderthalller günümü insanlarından daha güçlü anatomik yapıya sahip olduğu bir gerçektir.Bulunan erkek iskeletlerinden en uzunu 180 cm, ağırlığının da 80 kg civarında olduğu varsayılıyor.Neanderthaller iskelet açısından günümüz insanından birkaç noktada ayrılıyorlar.En önemli farklar kafatasında.Kafatasları şekilleri modern insanla uyuşmasa bile, beyin hacimlerinin ortalamaları normal modern insanlarınkine çok yakın.Hatta bazı bireylerin beyin hacmi günümüz ortlamasını(1350 cm3) 400 cm3 kadar geçiyor. Beyin alçakve geriye doğru uzanan bir beyit kutusunun içinde yer alıyor.

Yüzde ise,kaş kemerlerinin çıkıntısı hemen göze çarpıyor.Burunları geniş ve öne doğru fırlak,elmacık kemiklerinin uçları ise geriye çekilmiş durumdadır.Alt çene kemiklerinde günümüz insanında rastlanan çıkıntı ve öne doğru eğim yer almıyor.Neanderthallerin leğen kemiklerinin üst ön kısmında bizden çok farklı bir yapı dikkati çekiyor.Bu bölge uzun,ince ve modern insanlara göre düz.Bu fark kadınların doğum kanalı hacmini %20 arttırmış.Bu noktada üretilen teori ise kadınların daha büyük ve olgun bebekler dünyaya getirmiş olmasıdır.Bebeklerin daha büyük ve olgun olmasının ise;zorlu çevre koşullarına daha iyi uyum sağlamış olmayı beraberinde getirmesi beklenebilir.

Neanderthal bebeklerinin gelişmesi ise bizlerden çok daha uzun süren olgunlaşma süresi.Bu yöntemi ölçmek için ise ağaçlara uygulanan yöntem kullanılıyor.Bu duruma modifiye ettiğimizde ise insanın ön diş minesindeki çizgilerde ,olgunlaşma sırasına oluşan bir artış bulunmakta.

Diş minesindeki çizgilerde artış ,ağaçlardaki yıllık kontolün aksine haftalık olmaktadır.Dişin taç kısmına ek olarak bir de kök gelişmişse kökün gelişim süresi de tahmin edilip değere ekleniyor.Çocukların beyinlerinin bulunduğu tas hacmi 1400cm3.Bu ise günümüz yetişkinlerine yaklaşık bir değer.Azı dişlerindeki yapı da bizlerden çok farklı.Bu bilgiler doğrultusunda Neanderthal bebekleri günümüz çocuklarından daha hızlı bir büyümeleri sözkonusu.

Bildiğiniz gibi insanların genetik şifrelerini tutan DNA'nın bir çok hali mevuttur.Bunlardan biri olan mtDNA 'nın günümüzdeki önemi ise insan evriminin sonucu açısından analiz edilme ve kişisel bilgileri bulundurması.mtDNA'ların vücudumuzdaki diğer kalıtsal maddelerden ayrı olarak ,ebeveynden geçen çekirdeklerinin kromozomlar vasıtasıyla aktarılamaması.mtDNA'nın özelliği ise nerdeyse tümünün anne tarafından yumurtaya aktarılması.Burdan çıkarabileceğimiz sonuç ise mtDNA kökenlerimizin geçmişteki annelerle genetik açıdan bağlantı kurmamızın olanaklı olması. Geçmişteki annelerimiz ise "Mitokondriyal Havva" olarak adlandırılıyor.

Mitokondriyal Havvalar ise köken olarak Afrika'dan geliyor.Evrimsel süzgeçten geçirilem mtDNA'lar modern insanın atalarının 200.000 bin yıl öncelere dayandığını gösterdiği iddia ediliyor.Ancak buna itiraz edenlerde yok değil.

Neanderthaller 'in yokoluşuna ilişkin iki değişik kuram mevcut.Birincisi Nuh tufanı sonucu ortaya çıkan HomoSapiens'lerin ,Neanderthallerin daha gelişmiş olarak yerlerini almaları.Bu kuram sonu Afrika kökenli HomoSapienslerin, Neanderthallerin yerleşim birimlerine el atması ve onları dağlara kaçırması.Bunun sonucu olarak dağlardaki olumsuz şartların etkisinde soylarının tükenmesi ilk kuram olarak beliriyor.

Bir diğer kuram ise modern insanları bağışıklık sahibi oldukları bir hastalık türünün Neanderthallerin sonunu hazırladığı.

Sonuçta genel bir bakış açısıyla baktığımızda ise bizlerin kesinlikle neanderthallerden farklı özelliklerinimizn olması ve bu farkın bilincinde araştırmaların yapıldığı.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:40 PM
İNSANLIK YOLU

Australopithecus

Kimi insanlar,evrimin hayatın gerçeği olduğunu söyleyen bilim adamlarına inanıyor.Kimileri ise,buluntuları kabul etmeyip insanlığı Dünya üzerindeki tüm yaşam biçimlerinden farklı bir dalda değerlendiriliyor.

Aslında bilim adamları arasında tartışma da şiddetli.Onlar,artık maymun benzeri canlılardan insana evrim olup olmadığını değil,bu uzun sürecin hangi şekilde gerçekleştiğini tartışıyorlar.

Afrika’nın doğusunda yaklaşık 2,5 milyon yıl önce ortaya çıkan homo cinsinden önce yine aynı bölgede 4milyon yıl öncesinde austrapithecus yaşamını sürdürüyordu.

İlk olarak 1925 yılında Raymond Dart Güney Afrika’da Taung adlı kiraçtaşı mağarasında ki fosili Austrolopithecus olarak tanımlandı.

Australopithecus kendi içersinde yedi türe ayrılır,içlerinden en narin yapılı olan Australopithecusaferensis’tir.Gerçek maymun benzeri kolları,omurgalı,pelvisli bacakları,iki ayak üzerinde haraket etmeye uygundu.Konik göğüs kafesi,geniş bir karına sahipti.3,9-3 milyon yılları arasında Doğu Afrika'da ortaya çıkmıştır

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:41 PM
Lucy

1974 yılında Etiyopya’nın Hadar bölgesinde amerikalı paleontolog Donald Johanson tarafından bulunan fosil “lucy” olarak adlandırılır(3,18milyon yıllık) ve insanoğlunun anası olarak kabul görür.Lucy üzerine bir çok bilim adamının farklı görüşleri olmuştur.

Lucy’nin insanoğlunun anası olduğunu kabul edenlerin dışında örneğin Zürih Ün.Peter Schmid ve Martin Hauster Lucy’nin bir erkek olduğunu ön görür.Buna karşın ise,Lucy’yi bulan Donald Johanson ve anatomist Owe Lovejoy bu duruma şüpheyle bakarlar çünkü;”Lucy erkekse ve bu kadar küçükse,kadınları düşünün”düşüncesini iletirler.

Şartlar ne olursa olsun sonuçta Lucy,Doğu Afrika’da iki ayak üzerinde yürüyebiliyordu.Lucy, şempanze ve insan beyinlerine bakıldığında fark görürsünüz. Australopithecusaferensisler,küçük beyinli yavruları Dünya’ya getiriyorlar olsalar bile,pelvisin dik duruşa uyum sağlamanın sonucu olarak daraldığı için,doğum süreçleri zorluyordu.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:41 PM
Beyin Hacimleri
_________________

Şempanze 128 cc 390 cc

Lucy 182 cc 1350 cc

İnsan 384 cc 1350 cc

4 milyon yıl öncesinin insanımısı,gerçek maymunun ve insanın arasındaki eksik halkayı tamamlıyordu.İnsan olmak için çabalıyordu. Nerede,nasıl barınıyordu,neyi,nasıl yiyordu? İnsan bunların cevabını yıllar sonra alabilecekti..

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:42 PM
KLASİK ARKEOLOJİ NEDİR? Klasik Arkeoloji daha çok Antik Çağ diye adlandırılan Yunan ve Roma uygarlıklarını kapsayan bir dönemi içerir. Dar anlamıyla yaklaşık olarak M.Ö. 6. yüzyıl ile M.S. 3 yüzyıl arasındaki zaman dilimi ile ilgili olsa da geniş anlamıyla M.Ö. üçüncü binyıla kadar uzanan Girit, Yunan Anakarası ve Anadolu’nun batı ve güney kıyılarını içeren kültürlerin gelişimini inceler.ölgesi ve Yunanistan'ın Coğrafi Durumu

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:42 PM
Ege Denizi ve Ülkeleri:

Ege bölgesi, Ege deniziyle çevrilen veya sınırlanan adalarla Asya ve Avrupa kıtaları kıyılarını, yani Yunanistan, Makedonya ve Trakya'nın doğu, Anadolu'nun ise batı ve güneybatı kıyılarını içine alan bölgedir. Ege kıyılarının çok girintili çıkıntılı olması, iyi korunmuş sayısız liman ve koylara sahip bulunması, denize doğru uzanan sıra dağlar arasında verimli vadilerin yer alması, iki kıta arasında jeolojik bir çöküntünün kalıntıları olan çeşitli büyüklükte birçok adaların bulunması, böylece Ege denizinde kara görmeyen hemen hemen hiçbir nokta bulunmaması deniz ulaşımını, dolayısıyla Asya ile Avrupa arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkileri kolaylaştırmada başlıca etken olmuştur.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:42 PM
Yunanistan:

Yunanistan son derece engebeli bir ülkedir. Ülkenin içi ekser hallerde kuzeyden güneye inen, yalnız orta Yunanistan'da kısmen doğuya kıvrılan ve Ege adaları üzerinden Anadolu yönünde uzanan yüksek dağlarla kaplıdır. Bu suretle bazen 2500 m.'yi bulan yükseklikteki alanlar ayrılmış, bunların aralarında ise geçilmesi güç geçitler sayesinde birbirine bağlanan ince uzun vadiler meydana gelmektedir. İşte bu nedenle Yunanistan dağlar arasına sıkışmış türlü büyüklükte kantonlara sahip olmuştur. Yalnız bazı büyük vadiler ve düzlükler kuzeyde Makedonya ve Teselya'da Orta Yunanistan'da Boiotya ve Attika, Peleponnes'te ise Argolis, Lakonya ve Mesenya'da olduğu gibi oldukça büyük devletlerin meydana gelmesini mümkün kılmıştır. Yunanistan'ın coğrafya bakımından bu parçalanmış durumu bu ülkenin siyasal bakımdan da irili ufaklı devletlere bölünmesinde başlıca etken olmuştur.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:42 PM
Anadolu'nun Batı Kıyıları:

Yunanistan'dakiler kadar olmamakla beraber, yine bir hayli iyi korunmuş koy ve limanlara sahip Batı Anadolu kıyılarında da sıradağlar birbirine paralel olarak sahilden içerlere doğru uzanmakta ve aralarında Kaikos (Bakırçay), Hermos (Gediz), Kaistros (Küçük Menderes) ve Maiandros (Büyük Menderes) gibi büyük ırmaklar tarafından sulanan ve kıyılara kadar uzanan geniş ve verimli vadileri kapsamaktadır. Bu coğrafi durum bir taraftan çeşitli vadilerde kurulan şehirlerin iç bölgelerle kültürel ve ekonomik ilişkilerde bulunmalarını kolaylaştırmıştır. Fakat, bu kıyıların gerisinde güçlü bir devlet kurulunca bu devlet daima vadiler yoluyla denize ulaşmak çarelerini aramış, bundan ötürü bu vadilerdeki şehirlerin bağımsızlığı için büyük bir tehlike olmuştur.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:42 PM
Ege Adaları:

Asya ile Avrupa kıyıları arasında yer alan adaların en önemlisi Girit'tir. Ege bölgesinin güney sınırında bulunan ve yaklaşık olarak 250 km. uzunluğunda ortalama 50 km. genişliğinde olan bu ada, arada köprü görevi gören birtakım adalar sayesinde, bir taraftan Peleponnes'e, diğer taraftan Anadolu'nun batı ve güneybatı ve Afrika'nın kuzey kıyılarına bağlı bulunuyordu. Girit bütün bu ülkelere bunların kültür etkileri altında kalabilecek kadar yakın, fakat bunlardan gelecek düşman akınlarını önleyebilecek kadar uzaktı. Aynı zamanda pek engebeli araziye sahip olmakla ve batı-doğu yönünde uzanan sıradağlar tarafından biri kuzeyde, diğeri güneyde olmak üzere iki büyük bölüme ayrılmış bulunmakla beraber, yoğun bir nüfus besleyebilecek ve başlı başına bir uygarlık yaratabilecek kadar büyüktü. İşte eski çağlarda "mutluluklar adası" olarak gösterilen Girit'in Akdeniz'de aldığı bu önemli yer adanın bir taraftan doğu, diğer taraftan batı etkileri altında kalmasına ve hayran olacak derecede yüksek ve orijinal bir uygarlık ortaya koymasına yol açmıştır. Ege adalarından birinci gruba giren adalar arasında Delos, ikinci gruba girenler arasında ise obsidien taşı kapsayan Melos, içinde mermer ocakları bulunan Paros ve Naksos veya altın madenleri ile ün kazanmış Sifnos gösterilebilir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:43 PM
En Eski Çağlardan Üçüncü Binyıl Sonuna Kadar Ege Dünyası

Girit

Girit adası elverişli coğrafi durumundan ötürü Yunan mitolojisinde derin yankılar bırakmış olan canlı ve hareketli bir kültür hayatı yaşamıştır. Girit'in Yunanlılar çağındaki önemiyle hiç de orantılı olmayan bu mitos bolluğu ve çeşitliliği mitosların nitelikleri ve bunlarda görülen Yunanlı olmayan adlar bakımından, daha çok Anadolu'ya yönelmiş eski bir uygarlığa işaret eder niteliktedir. Yapılan arkeolojik incelemeler bütün Ege bölgesinde olduğu gibi Girit'te de paleoletik çağa ait eserlerin fazla bulunmadığını buna karşılık oldukça ilerlemiş bir neolitik kültürü bulunduğunu açığa çıkarmıştır. Taş temeller üzerinde ker*** duvarlı, çeşitli büyüklükte mekanlardan meydana gelen dört köşeli bir ev, Knossos'ta sarayın altında bulunmuştur. Ev kalıntıları arasında elde edilen değirmen taşları, bu insanların yalnız balıkçılık ve avcılıkla değil tarımla da uğraşmış olduklarını da göstermektedir. Silahlar ve çeşitli araçların yapılmasında taş, kemik ve Melos adasında getirilen obsidien taşı kullanılmakta, bütün bu taş eserler özenle işlenmekte ve perdahlanmaktadır. Bu dönem Girit keramikleri siyah, gri ya da toprak renginde, iyi temizlenmemiş bir kilden yapılmış oldukça kaba kaplardan ibarettir. Geç neolitik dönemde ise koyu bir zemin üzerine kırmızı boya ile yapılmış bezekleri kapsayan boyalı vazolar ortaya çıkmıştır. Bu vazoların yanında yine kilden yapılmış büyük bir kısmı kadın şeklinde olan idollere de rastlanmıştır. Bu tarımsal kültür, idolleri ve seramikleri ile bağlar göstermekte, (en çok Hacılar ve Çatalhöyükle) ve esas itibari ile dördüncü binyıla ait olduğu anlaşılan neolitik çağda Girit adasında Anadolulu ya da bunlarla yakın akraba insanların yaşamış olduğuna işaret etmektedir.

Girit'te İ.Ö. 3000/2800 ile 2000 arasında taş döneminden maden dönemine girilmeye başlanmıştır. Bu zamanda adanın en çok orta ve doğu kısımlarının nüfusu yoğundur. Bu çağ insanları Mesera ovasında bulunan 12'den fazla yerleşme yerlerindeki evlerin yanında mezar yapılarına da önem vermeye başlamışlardır. Neolitik geleneği sürdüren, siyah, gri ya da toprak rengi ilkel kapların yanında çömlekçi çarkının kullanılması sayesinde düzenli şekiller alan vazolar yapılmaya başlanmıştır. Bu dönemde beyaz, krem ya da açık sarı bir zemin üzerine parlak kırmızı bir boya ile yapılmış geometrik kaplar alevli ateşte pişirilerek kullanılmıştır. Bu devirde şehirlerin başında krallar ya da beylerin bulunduğu ve bazı sınıfların meydana çıktığı görülmektedir. Üçüncü binyılda adada esas itibari ile barış ve sükun ortamı sürmüş olacak ki yerleşme yerlerinin çevresinde hiç bir tahkimat izine rastlanmamıştır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:43 PM
Yunanistan Ege Adaları ve Anadolu

Yunanistan'da üçüncü binyılın sonuna kadar neolitik kültürü korunmasına karşılık üçüncü binyılın ilk yarısında taş döneminden çıkarak bakır dönemine girilmektedir. Bu kültür çevresi içinde bulunan yerleşme yerleri daha henüz köy niteliğinden kurtulmamış olup dörtgen şeklinde evler görülmektedir. Truva bölgesi seramikleri ile olan benzerlik maden kültürünü Yunanistan'a getiren insanların Anadolulu olduklarına işaret etmektedir. Üçüncü binyılda Anadolu'dan Yunanistan'a birtakım göçler olduğunu filolojik delillerle takip edebiliriz. Yunanistan'da bulunan (ss), (tt), ya da (nt)'li yer adlarının Yunan dili ile açıklanamadığı bunların Anadolu'nun batı, güneybatı bölgelerindeki (s), (ss) ve (nd)'li yer adlarına karşılık olduğu sanılmaktadır. Bu yer adlarına örnek olarak Yunanistan'da Korintos (şehir), Koskintos (dağ), Samintos (yer), Parnasos (dağ) Anadolu'da Mikalessos, Halikarnassos, Aspendos, Alinda gibi adlar gösterilebilir. Bunlardan başka Larisa gibi (lar-), Pergamon gibi (amo-), Mylasa gibi (asa-) ve Samos gibi (sam-) köklerini kapsayan birçok yer adlarının yanında Yunan dilindeki kültür hayatı ile ilgili birçok sözcüklerde de bu benzerlik görülmüştür.

Yunanlılardan önce Ege bölgesinde bir takım yabancı kavimlerin oturdukları bilinse de Pelasg, Leleg ya da Kar olarak adlandırılan bu kavimler hakkında somut bilgiler bulunmamaktadır. Yunan tarih geleneğine göre Lelegler Anadolu'da Truva bölgesinde, Ege adalarında, orta Yunanistan ve Peloponnes'in bazı yerlerinde oturmuşlar, Pelasglar ise Yunanistan'da geniş bir alana yayılmışlardır; o kadar ki bir zamanlar tüm Yunan ülkesi Pelasgiye olarak gösterilmiştir. İlk zamanlar Tesalya'da oturmuş, Peneios vadisine Pelasg Argos'u vermiş oldukları anlaşılan Pelasglar sonraları Yunanistan'ın Yunanlılardan önceki halkı olarak kabul olunmuşlardır. Homeros destanlarından İlyada'da Yunancadan ayrı bir dil konuşanlar olarak gösterilen Karlar Yunan tarihçisi Herodotos'a göre Girit kralı Minos zamanında egemendiler; bunlar ancak sonraları bu yerlerden Yunanlılar tarafından çıkarılmışlardır. Şu halde üçüncü binyılda bütün Ege bölgesine yayılmış olan ve aralarında ve bir takım farklar göstermekle beraber esas itibari ile Karlar tarafından temsil olunan kavimlerin Lidyalılar ve Likyalılar ile birlikte Boğazköy Hitit metinlerindeki Luvilerle ilgili olmaları muhtemel "batı Anadolu kavimleri" grubuna girdikleri söylenebilir.

Anadolu'da üçüncü binyılda şehir olma eğilimi gösteren en önemli yer tahkimli şatoların da bulunduğu Truva'dır. Burada sözü edilen İ.Ö. 3000/2800 ile 2400 arasında yer alan bakır dönemine ait Truva I ve 2400'den 2200'e kadar gelen tunç dönemi Truva II'dir. Alçak bir tepe üzerinde kurulmuş olan Truva I etrafı tarla taşlarından yapılmış bir surla çevrili küçük bir şatoydu. Seramikler burada iyi temizlenmemiş bir kilden yapılmış ve iyi pişirilmemiş siyah ya da toprak rengi nadiren kırmızı perdahlı dış yüzeyleri düz çizgilerden meydan gelen seramiklerdir. Buradaki kapların bazıları bakırdandır. Obsidienin geniş ölçüde kullanılmış olması Melos adası ile ticaret ilişkilerine işaret eder. Evlerden elde edilen araçlar ve kemik kalıntılarından Truva I insanlarının tarım, hayvancılık ve balıkçılıkla geçindiklerini anlamaktayız. Truva I'in üzerinde kısa bir aralıktan sonra yapıldığı anlaşılan Truva II yer alır. Üç dönemde güneye doğru genişletilmiş olan, kapılar ve kuleleri kapsayan, ortasında arka arkaya sıralanmış giriş mekanı ve bir ya da daha çok odadan ibaret megaronlardan meydana gelen bir hükümdar sarayının bulunduğu Truva II kuvvetli bir surla çevrilidir. Truva II'nin maden zenginliğine megaronlar içinde ya da arasında bulunan gömüler işaret etmekdedir. Bunların en ünlüsü olan "Priamos gömüsü" 3 diadem, 60 küpe, 6 bilezik, 15 altın ve gümüş vazo, 8700 boncuk, yüzük ve silindirik boruyu kapsıyordu. Lapislazuli ve çeşitli taşlardan yapılmış olan boncuklar ve süsler Truva II'nin çeşitli doğu ülkeleri ve ençok Mısır ve Mezopotamya ile ticarette bulunduğunu ispatlamaktadır. Siyah vazoların yanında kırmızı vazolar da tekniğin geliştiğini göstermektedir. Taş ya da toprak idoller, ağırşaklar, silindir mühürlerde bulunmaktadır. Truva III şehri başka bir plana göre kurulmuş bulunmakta, Truva IV zamanında ise bu şehir yeni bir surla çevrilmektedir. Truva V gerçek tunçtan yapılmış kapları ve gelişmiş seramikleri ile dikkat çekmektedir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:43 PM
İkinci Bin Yılda Ege Bölgesi

Girit

İ.Ö. 17. ve en çok 16. yüzyıllar Girit'in her bakımdan en parlak dönemidir. Tüm sanat ve fikir hayatının merkezi olduğu anlaşılan saraylar son şekillerini almakta, çeşitli dairelerin daha sonra organik bir bütün halinde avlunun etrafını çevirdiği görülmektedir. Batı tarafında zemini taş döşeli bir meydan, doğu kısmında dört katlı binalar, sarayın başka kısımlarında da özel oturma daireleri, tahıl şarap ve zeytinyağı depoları, atölyeler koridor ve iç avlularla birleştirilmiştir. Dini fresklerle kaplı duvarlarla en can alıcı sanat eserleridir. İlk zamanlar bir resim yazısı olan Girit yazısı İ.Ö. 16. yüzyıldan itibaren fonetik bir yazı (hece yazısı-A yazısı) haline gelmiştir. En çok saraylarda kullanıldığı anlaşılan bu yazıyı okumak henüz mümkün olmamakla birlikte Anadolu dilleriyle akraba olduğu ve Girit B yazısı ile yazılı metinler gibi idari ve ekonomik nitelikte olduğu ileri sürülmektedir. Yunanistan'daki yazılı belgelerin Girit'tekilerden iki yüzyıl daha geç olduğu görülmektedir. Giritlilerde Yunalıların tersine tanrı heykelleri bulunmaması başlı başına bir tapınak mimarlığının ortaya çıkmasına engel olmuştur.Girit dininde tanrıçaların ön safta yer almalarına uygun olarak din törenlerinde kadınlar büyük rol oynamaktadırlar. Törenler esnasında müzikle danslar yapılmakta tanrılara çeşitli hayvanlar kurban edilmekte, çiçekler meyveler içkiler ve çeşitli eşyalar sunulmaktadır. Tapınmada rol oynayan kutsal gereçler ve kült sembolleri arasında çift yüzlü baltalar önemli bir yer tutmaktadır. Bakırdan, tunçtan, hatta altından yapılmış baltalara mağaralarda ya da büyük evlerde rastlanmıştır. Balta resimlerini freskler, vazolar ve mühürlerden başka sarayların duvarları üzerinde de görülmektedir. Anadolu'nun tersine belirli bir tanrı ile ilgili olmayan bu baltalar törenlerde sığırları kurban etmek için kullanılmaktadır. Hatta bu çift yüzlü baltalar Karya'da olduğu gibi Girit'te de "labris" adını taşımış, bundan ötürü Yunan mitosunda Knossos sarayında bulunduğu bildirilen "labrintos"la bu baltaların saklandığı yerin kastedilmiş olduğu sanılmaktadır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:44 PM
Hellen Uygarlığı

Hellenlerin ataları olan Akalar M.Ö. 1600-1200 yıllarında bugün Myken adını verilen uygarlığı yaratarak Yunan yarımadasında, Orta ve Doğu Akdeniz çevrelerinde yoğun ticaret ve kültürel etkinlik göstermişlerdir. Bu sayede Mezopotamya uygarlıklarıyla koloniler aracılığıyla komşu olup uygarlıklarının etkisini oralara ulaştırmışlardır.

Ege göçleri yüzünden son bulan bu uygarlığın ardından Hellenler 400 yıl boyunca ilkel bir yaşam sürmüşlerdir. Bu dönemde yaşayan belli başlı toplumlardan Dorlar Rodos ve Batı Anadolu’nun güneyinde, İonlar Sakız, Sisam ve Batı Anadolu’nun ortalarında, Aioller Midilli ve Batı Anadolu’nun kuzeyinde yerleşmişlerdir. İlk koloniler M.Ö. 1050-1000 yılları arasında kurulmuştur.

Eski İon Evresi: (M.Ö. 1050-750) Tarım, balıkçılık ve şarap üretimi gibi ekonomik etkinliklerin olduğu bu dönemde henüz uluslararası ticaret gelişmemiştir. Evlerin tek odadan oluşması ve seramik ürünlerde hala Attika geleneğinin egemen olması önemli özelliklerdendir.

Homeros Dönemi: (M.Ö.750-700) Sisam, Miletos, Ephesos, Erythrai, Smyrna gibi kentlerin önem kazandığı dönemdir. Batı kültürünün ilk edebi eseri olan İlyada bu döneme aittir. Mimaride ilerlemeler sağlanmıştır. Yazı bilinmesine karşın İonya’da pek yaygın değildi.

Durgunluk Dönemi: (M.Ö. 700-650) Anadolu 7. yy başlarında Kimmerlerin saldırısına uğramıştır. Bu zamanda ayrıca Frigler ve Lidya Krallığı da İonyalıların gelişmesini engellemişlerdir. Döneme adını veren durgunluğun sebebi de işte bu baskıdır.

Erken Arkaik Dönem: (M.Ö. 650-600) İon uygarlığının ilk parlak dönemi olarak sanat alanında Oryantalizan Sanatın ortaya çıkış zamanıdır. En önemli atılımı Miletos’un önderliğinde Mısır’da, Doğu Akdeniz’de ve Karadeniz’de kurulan koloniler oluşturmuştur. Eski İzmir’de, Erythrai’de günışığına çıkarılan Athena tapınaklarının en parlak yapıları bu evrenin sonunda inşa edilmişlerdir. Ayrıca, İzmirli Mimnermos, Ephesoslu Kallinos, Sardesli Alkman, Lesboslu Sappho ve Alkaios gibi büyük ozanlar bu dönemde yaşamışlardır.

İyon Uygarlığının Altın Çağı: (M.Ö. 600-545) Erken Arkaik dönemde başlayan atılımlar Batı Anadolu’yu bütün dünyanın o dönemdeki en ileri bölgesi haline getirmiştir. M.Ö. 3000 yıllarından beri Mısırlıların ve Mezopotamyalıların ellerinde bulunan dünya kültür liderliği bu dönemde Batı Anadolu’ya geçmiştir. Doğa filozofları dinsel inanışlardan sıyrılmış olarak doğa olaylarının oluş nedenlerini özgür bir düşünce yöntemi ile ele almış ve bugünkü batı uygarlığının temellerini atmışlardır. Karyalı Thales, Miletoslu Anaksimandros ve Anaksimenes, Sisamlı Pythagoras, Kolophonlu Xenophanes, Ephesoslu Herakleitos, Koslu Hippokrates bu dönemin filozofları arasındadır. Batı Anadolu İon kentleri Perslerin eline geçince heykeltraşlar, ressamlar ve filozoflar Atina’ya ve İtalya’ya göç ederler. Bu andan itibaren İyonya’da başlayan özgür düşünce atılımı Yunanistan ve İtalya’da devam eder.

Pers Egemenliği Dönemi: (M.Ö. 545-333) Anadolu Pers Kralı Cyrus’un M.Ö. 546 tarihinde Lidya Krallığını yıkması ile Büyük İskender’in M.Ö. 333 tarihinde İskederun yakınlarındaki İssos’ta Dara’yı yenmesi arasında kalan iki yüzyılı aşkın bir süre içinde Pers egemenliğine sahne olmuştur. Bu dönemde yerli beylikler (satraplar) tarafından yönetilen Anadolu’da ilginç bir Greko-Pers stili geliştirilmiştir. Başlıca kültür odakları arasında Manyas Gölü kenarındaki Daskyleion ile Lidya’da ve Karya’da gelişen satraplıkları bulunur. Pers egemenliği sırasında Likya’da Xanthos’da ve Lymira’da gelişen yüksek nitelikteki mimarlık ve heykeltraşlık örnekleri özünde Hellenistik nitelikler bulunan eserlerdir. Anadolu’daki Geç Arkaik Hellen sanatı Pers egemenliği altında olduğu halde özgünlüğünü koruyabilmiştir.

Hellenistik Çağ: (M.Ö. 300-30) İskender’in Hellespontus’u (Çanakkale Boğazı) geçtiği M.Ö. 334 yılı, Hellen uygarlığı ve bütün dünya için büyük önem taşıyan yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Roma İmparatoru Augustus (M.Ö. 27) ile son bulan bu tarihi dönemde Hellen uygarlığı Asya ve Afrika’ya değin yayılmış, Doğu ve Batı arasında bir kültür etkileşimi yaratılmıştır. Doğu ruhunun Hellen uygarlığı ile kaynaşmasından, dış görünümü ile Hellenli, ancak özüyle Doğulu bir dünya görüşü ortaya çıkmıştır. İskender’e Mısır’da Tanrı Amon’un oğlu olarak tapılmıştır. Hellenistik dönem boyunca Anadolu iki değişik yönetime sahne olmuştur. Aiolya’da ve İonya’da egemen olan Bergama Kralları (M.Ö. 283-133) ve Bithynia Kralları da (M.Ö. 327-74) gerçek Hellen uygarlığının temsilcileri ve koruyucuları olmuşlardır. Buna karşılık Pontus Kralları (M.Ö. 302-36), doğulu içerik taşıyan kültür politikasını yürütmüşlerdir. Kommagene Kralları da bu ikinci tipin temsilcileridirler. Hellen dünyası, Hellenistik dönem boyunca bir ekonomik atılım içinde olmuşlar, Doğu dünyası ile ilişkiler sayesinde İskenderiye, Rodos, Bergama ve Ephesos gibi başkentlerin önderliğinde canlı bir ticaret geliştirmişlerdir. Zengin kütüphanesi ile Bergama bu dönemin büyük bilim ve eğitim merkezi olmuştur.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:44 PM
Roma Çağı (M.Ö. 30 - M.S. 395)

M.S. 1. ve 2. yüzyıllarda Anadolu kentleri o dönem uygarlıklarının en zengin ve en önemli sanat merkezleri arasındaydı. Roma Çağında da Anadolu-Hellen geleneği kısmen kesintisiz olarak devam etmiştir. M.Ö. 59 yılında Roma Konsülü olan ve 44 yılında öldürülen Julius Caesar ile başlayan bu periyot imparatorluk niteliğini daha sonraki imparatorlardan Augustus, Tiberius, Calligula ve Claudius ile kazanmıştır. Temelleri İtalya’da Etrüsk kültürüne dayanan Romalılar tarihsel çıkışlarını daha çok savaşçı karakterleriyle bütünleştirerek bir Akdeniz Uygarlığı’na ulaşmışlardır. Uygarlık olarak Anadolu’da Romalıların gelişiyle orijinal Anadolu mimarisi yaşarken yeni yapı teknikleri ve mühendislik yöntemeleriyle Roma karakteri de etkisini gösterir. Bu dönemde Anadolu kentleri, özellikle Bergama ve Ephesos, yeni bir kimlik kazanmış, sadece Batı Anadolu kıyıları değil tüm Anadolu bu zaman içinde yollar ve tapınaklarla donatılmıştır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 12:44 PM
Antik Yunan Kenti

Batı Anadolu ve Yunanistan’ın genellikle dağlık oluşu sebebiyle buralarda yaşayan halklar kendi kapalı çevreleri içinde küçük devletler kurmuşlar ve ancak sonraları siyasi birlikler oluşturabilmişlerdir. Başta kurulan bu küçük devletler çevresindeki bir şehir (polis) ve çevresinde yer alan köylerden oluşurlardı. Bunda özellikle Klasik Yunan uygarlığının geliştiği alanların dağlar ve vadilerle birbirinden izole edilmiş bölümlerden meydana gelen coğrafi niteliği etkendir.

Klasik dönemin başlangıcındaki iki önemli kültürden Minos’ta (Girit) şehirde pahalı, lüks saraylar ve evler yer almıştır. Diğer kültür olan Miken’de bir tepe üzerinde surlarla çevrili kaleler ya da şatolar polisin merkezi olmuştur. En baştan beri hakim olan bu iki yaklaşım sonraları kurulmuş kentlerde de kendini göstermiş ve kentin merkezinin agora mı yoksa akropol mu olduğu hep sorulan soru olmuştur. Açıktır ki, ilki ticaretin geçerli olduğu ve halkın egemen olduğu bir toplumun, diğeri ise bir derebeyinin egemenliğini ve savaşçılığı ön plana alan bir toplumun ürünüdür.

Antik Yunan kentinde belli başlı yapılar vardır. Bu yapılar toplumun yaşantısı için vazgeçilemez öğeler oldukları için hemen her kentte vardır. Ayrıca Klasik dönemin temel mantığı olan her şeyi standartlaştırma ve ideal güzele ulaşma çabası yüzünden bu yapılar genellikle birbirlerine benzeşir.

Agora: Halka açık, ticari, resmi, adli ve dini işlerin yapıldığı, içinde stoaların ve dükkanların yanı sıra tapınak ve sunakların da yer aldığı pazar yeri.

Akropolis: Genelde sarp bir tepeye kurulan şehrin savunmasında önem taşıyan iç kale. Akropolde saraylar, savunma amaçlı yapılar ve tapınaklar yer almıştır.

Stoa: En çok agoralarda bulunmakla birlikte, kimi tiyatro, tapınak ve gymnasiumlarda da yeralan, halkın güneşten ve yağmurdan korunarak dinlenebileceği bir yapıdır. Genelde uzunlamasına yapılmış bir duvar, buna paralel bir veya birkaç sütun dizisi ve bunları örten bir çatıdan oluşur.

Bouleuterion: Antik Yunan’da kent meclisinin toplantılarının yapıldığı kapalı binadır. Agoranın demokrasi olan ilişkisinin sonucu olarak kent meclisinin toplantı yapısı da çoğunlukla agoraya yakındır. Bouleuterion Ocak Tanrıçası Hestia’nın sunağını da içerir.

Gymnasium: Antik Yunan’da gençlerin bedensel ve toplumsal eğitim aldıkları, çoğunlukla spor yapılan bina. Bir poliste agora kadar önemli bir etkendir. Gymnasium içinde yer alan palaestra spor çalışmalarının yapıldığı bölümdür.

Stadium: Açık havada yapılacak spor karşılaşmaları için kullanılan, çevresinde seyirciler için oturma basamakları bulunan oval şekilli yapıdır.

Tapınak: Yunan theogonisinde çok fazla sayıda tanrı olması ve daha önemlisi her kentin bir koruyucu tanrısının bulunmasının doğal bir sonucu olarak Yunan kentinde çok sayıda ve görkemli tapınaklar bulunur.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:26 PM
Seramik

Klasik dönemin en tipik özelliklerinden birisi de seramik kaplara ve bunların süslemelerine tüm diğer kültürlerde olduğundan daha fazla değer verilmesidir. Güzel bir kap Yunan insanı için gündelik bir eşyadan öte bir sanat eseridir.

Seramik kapların belli başlı dört kullanım alanı vardır:

1. Çeşitli katı ve sıvı maddeleri (yağ, su, şarap, tahıl, v.b.) depolamak ve taşımak için kullanılan ve genellikle büyük boylu kaplar (amphora, hydria, pelike, stamnos gibi)

2. İçki içilirken kullanılan ve boyutları ihtiyaca göre küçük ya da büyük olabilen kaplar (Krater, oinochoe, kylix, skyphos, lebes, kantharos, psykter gibi)

3. Çeşitli kişisel eşyaları (ör: takılar) veya kokulu yağları koymak için kullanılan ve genellikle ufak ve kapaklı olan kaplar (leukythos, alabastron, aryballos, askos, pyxis gibi)

4. Birtakım özel törenlerde kullanılan kaplar (Loutrophoros, leukythos ve lebes gamikos gibi)

Kapları bunca değerli kılan en büyük etken de şüphesiz üzerlerindeki bezemelerdir. Tahta, kumaş, deri benzeri malzemeler üzerine yapılan resimler günümüze ulaşamamıştır ve bugün Yunan resim sanatı hakkında sahip olunan bilginin çoğu kapların süslemelerinden edinilenlerdir.

Genellikle mitolojik sahnelerin işlendiği bu süslemeler Yunan mitolojisi, resim sanatı ve günlük yaşamı konusunda da detaylı bilgiler vermektedir. Öyle ki, arkeologlar Klasik Arkeoloji dönemlerinden bazılarını bu süslemelere göre yapmışlardır (ör: Protogeometrik, geometrik, orientalizan gibi). Bu dönemlerdeki süslemeler önce basit çizgiler, ardından basit geometrik süslemeler, sonra çok daha özen ve emekle hazırlanmış geometrik bezemeler ve çoğu zaman da stilize olmaktan öteye gidemeyen insan ve hayvan resimleri içerirler.

Daha sonraları ise M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda ortaya çıkıp yaygınlaşan iki teknik Klasik Dönem boyunca en etkin bezeme teknikleri olmuştur. Bunlardan ilki Siyah Figür Tekniği’dir. Bu teknikte resim açık kırmızı kil yüzeyi üzerine siyah gölge olarak yapılmış ve detaylar kazıma çizgileri ile sağlanmıştır. Doğal olarak bu kazıma süslemeye sert bir hava katmaktadır. Yardımcı renkler olarak koyu kırmızı ve beyaz da kullanılmıştır. Siyah figür tekniğinden en çok yüz yıl sonra bulunan Kırmızı Figür Tekniği ise resmedilecek figürlerin kilin renginde bırakılması ve figürlerin dışındaki alanın siyah boyanması esasına dayanır. Ardından, detaylar kırmızı figürün içine siyah fırça ile boyanmaktadır. Bu şekilde sert kazıma izlerinin yerini daha yumuşak, üstelik derinlik ve üçüncü boyut hissi veren çizgilere bırakmıştır. Ayrıca, bu teknik vişne kırmızısı, beyaz, altın sarısı gibi değişik renklerin kullanılmasına da izin vermiştir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:27 PM
Heykel

Klasik dönemin heykel sanatını incelemenin en zor yönlerinden biri ele geçen heykellerin sayısının az olmasıdır. Genellikle değerli malzeme ile yapılan bu heykeller sonraki dönemlerde malzemeleri için tahrip edilmişlerdir. Bu durumda bilim adamları ancak heykellerin sonradan yapılmış mermer kopyalarına bakarak heykel sanatı hakkında fikir edinmek zorunda kalmışlardır.

Heykel sanatının bu derece önem kazanmasının sebebi ise Yunanlıların "İnsan her şeyin ölçüsüdür" sözüne inanmaları ve dolayısıyla tanrılarına insansı tasvir etmeleridir. Üstelik tanrıların kusursuz olması gerektiği düşüncesi de heykellerin etkileyici olmasına yol açmıştır.

Aynı mimaride olduğu gibi heykelde de daha erken dönemlerden itibaren standartlar oluşturulmuştur. Tüm insanlar heykellerde on beş-on altı yaşlarında genç delikanlı, yetişkin bir insan oranlarında yapılmış genç adam, sakallı ve kaslı olgun erkek, zarif genç kadın ve sakin olgun kadın gruplarından birinde gösterilmeye gayret edilmiştir. Bu sınıflandırma esasen arkaik dönemde geçerli olmuştur.

Arkaik dönem heykellerinin çoğunda görünüm donuk ve serttir. Sonraları ise heykeltıraşlar bronz, fildişi, altın gibi daha kolay işlenebilir malzemeler ve gelişen teknikler sayesinde her an canlanacakmışçasına başarılı heykeller yapmaya başlamışlardır. Zamanla heykellerin duruşundan ve yüzlerinden duygu bile okunabilir hale gelmiştir.

Yine aynı mimaride olduğu gibi Klasik dönem heykelinde de orantı çok önem vermişlerdir. İnsan vücudundaki oranlar aritmetik olarak hesaplanmıştır. Örneğin başı tüm gövde boyunun yedide biri, ayak avuç içinin üç katı, ayaktan dize kadar olan mesafe avuç içinin altı katı olmalıdır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:27 PM
Mimari

Her ne kadar Karanlık Çağlar diye adlandırılan dönemi de içeriyorsa da M.Ö. 1100 ile M.Ö. 700 yılları arasında kalan zaman dilimi,Yunan sanatında sonraları klasik sayılacak eğilimlerin temellerinin atıldığı zaman dilimidir. Yunanlılar mimaride kendilerine model olarak Mykenai kültürünün sütunlarla çevrilmiş merkezi büyük bir odadan oluşan basit megaron tipi yapısını almışlardır. Ardından birer doğa yasasıymışçasına inanılan kuralları geliştirmişlerdir. Bu kurallar da farklı kültürlerin ve ihtiyaçların etkisiyle birkaç gruba ayrılmış ve bunlara düzen adı verilmiştir. Bu kuralların en kesin uygulandığı yerler de şüphesiz tapınaklar olmuştur. Arkeoloji biliminde tapınaklar mimarilerine, özellikle de sütun başlıklarında görülen süslemelere göre sınıflandırılmışlardır. Tapınak yapısında bu denli dikkat çeken öğenin sütunlar olmasının sebebi görsel etkilerinden öte gerçekten de tapınağın dışında kalan en önemli ve büyük parça olan çatıyı taşıyor olmaları ve bu işlevleriyle yatay olan zemin ve çatı arasında dikey bir geçiş sağlayarak tapınağı tamamlamalarıdır. Sütunlar bir yapıya zerafet de katabilmektedir, güçlülük hissi de. İşte bu sebeple, Yunan tapınak mimarisinde sınıflandırma sütun başlıklarına göre yapılmıştır.

Düzenler sütun başlarında kullanım olarak ortaya çıkmışsa da bir bütün olarak binaların tamamını içeren sanatsal öğelerdir. Bunlar ortaya çıkış sıralarına göre zaman içinde ilk örneklerini Yunan Anakarasında gördüğümüz en sade düzen olan Dorik Düzen, kaynağını Anadolu’dan alan (Ephesos Artemission’u) İonik Düzen ve geç dönemlerde sanatsal yönden daha süslü özelliği olan Korinth Düzen’leridir. Bu ana düzenlerin dışında Aeolik, Toskanik, ve birçok unsurun beraber kullanıldığı Kompozit düzenler de kullanılmıştır.

Sütun başlıklarına güre yapılan sınıflandırmanın yanı sıra bir diğer sınıflandırma da sütunların dizilişlerine ve içindeki odaların sayı ve şekline göre yapılandır. Genel olarak tapınak ortada tanrı heykelinin yer aldığı naos (sella) adlı dikdörtgen oda, bazen bu büyük odanın önünde ya da arkasında yer alan daha küçük odalar ve bu odaları çevreleyen sütun dizilerinden oluşmaktadır. Sütun dizileri yalnızca bir cephede, karşılıklı iki cephe boyunca, bir dörtgen oluşturacak şekilde veya iç içe iki dörtgen şeklinde olabilir. Bu sınıflandırmada karşılaşılan bazı türler şunlardır: Peripteros (Sellanın bir dizi sütunla çevrili olması), Dipteros (sella duvarının dışının iki sıra sütunla çevrili olması), Pseudodipteros (Sella duvarları ile sütunlar arasında ikinci bir sütun sırası girecek şekilde yapılan tapınak). Sık rastlanmasa da yuvarlak düzenin uygulandığı da olmuştur.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:27 PM
Edebiyat

Yunan Arkaik Çağında, çok eski çağlardan beri söylenegelen destanlar düzenlenmiş ve bunlara son şekilleri verilmiştir. Bu destanların en önemlileri M.Ö 8. yy’nin son yarısına ait olan ve Homeros adlı gerçekten yaşadığından emin olunmayan bir şaire maledilen "İlyada" ve "Odissea" ile bazı destanların Homeros tarzında işlenmesiyle oluşan, aristokrat saraylarında ve dini halk bayramlarında okunan "Kiklos Destanları"dır. Bu destanlar, bayramın adanmış olduğu tanrıyı öven ve proimion adı verilen bir giriş bölümü içerir.

Bu dönemin edebiyata getirdiği en büyük yenilik, bu yüzyılların belirleyici özelliklerinden olan bireyselliğin sonucu olarak, kişisel duygulara dayanan lirizm akımının ortaya çıkmasıdır. Lirizmin ilk örneklerini M.Ö.700 yıllarında yaşamış olan Boiotia’lı Hesiodos vermiştir. Bu şair destan tarzındaki "Erga kai Hemerai" (İşler ve Günler) adlı eserinde kendi başından geçen olayları anlatır, "Teogonia" adlı eserinde ise Yunan tanrılarının kökenlerine ilişkin görüşlerini belirtir.

M.Ö.7. yy’nin ortalarında karşımıza çıkan Paros’lu Arhilohos, şiirlerinde halka hitabeden daha sade bir tarz kullanmış, insanların kaderi üzerinde durmuş, kişiliğinin özelliklerini ve hayata karşı olan duygularını açığa vurmaktan kaçınmamıştır. Destanlarda kullanılan "Hexametron" ile daha kısa olan "Pentametron" vezinlerini kullanarak yazdığı "Elegia"lar ve birbirini izleyen kısa ve uzun hecelerden meydana gelen "İombos"’larda gösterdiği ustalık daha sonraları lirik şiirlerin yaratıcısı sayılmasına neden olmuştur.

Daha sonraları lirik edebiyat alanında ortaya çıkan şairlerin hiçbiri Arhilohos’un seviyesine ulaşamamıştır. Bu şairler arasında kadınlara karşı hicviyeler yazan Amorgoslu Semonides ve Tiran’ları eleştiren, hicviyeler yazan Hipponaks gösterilebilir. Şairlerin bu gündelik hayata ait olayları anlatırken kullandıkları halk dili İombos vezniyle çok iyi uyuşmaktadır. Şiirlerinde genellikle tiranlara olan kininden ve hayatın zevklerinden bahseden Alkaios ile Yunan dünyasının en önemli kadın şairi olan ve Platon tarafından Musa’ların onuncusu olarak tanımlanan Sappho, M.Ö. 6.yy.’da Lesbos(Midilli) adasında yaşamışlardır. Sappho şiirlerinde yönettiği kızlar okulundaki kızlara duyduğu aşırı sevgiyi başarıyla anlatmıştır. Tiran saraylarında şarabı va aşkı öven Teos’lu Anakreon, işlediği hafif konularla lirizmin derinlik ve ciddiliğini kaybetmesine neden olmuştur.

Bu yüzyılın şairlerinden Ephesos’lu Kallinos vatan için ölmenin en büyük onur olduğunu ileri sürerek gençleri Kimmer’lere karşı savaşmaya çağırmış, Spartalı komutan Tirtaios, savaş marşları besteliyerek yurttaşlarını savaşa teşvik etmiştir. Lirizmden ayrı olarak meydana gelmiş olan bu ulusal ve siyasal şiir türünün temsilcileri arasında, Teognis ve Atinalı Solon da reformist düşünceleriyle yerlerini alırlar.

Arkaik çağın edebiyata getirdiği en önemli gelişmelerden biri de Tragedya’dır. Dini duyguların bir göstergesi olarak gelişen dans ve lirik koro şarkıları, Attika’da ilkbaharda Dionysos onuruna yapılan törenlerde özel bir şekil olarak tragedyanın temellerini atmıştır.Bu törenlerde köylüler "Satir" (teke-adam) kılıklarına girerek ağıtlar okur ve alaylar tertiplerlerdi. Başka tanrıların kültlerinde de bulunan ve "Dromera" adını taşıyan bu temsiller başta kaba ve ilkeldi. M.Ö. 534 yılında tiran Peisistratos tarafından Atina’da düzenletilen Dionysos şenliklerinde keçi maskeli kişilerin okudukları şarkıları manzum olarak iambos vezninde cevaplarından, Hipokrites (cevap verici) denilen bir aktör ortaya çıkmıştır. Karakterler arasında konuşma olmasını ve dolayısıyla belli bir olayın temsilini sağlayan bu türün mucidinin İkaryalı Tespis olduğu söylenmektedir. Atina’da çok tutulan Tragedya nın kelime kökü, Yunanca "teke" anl***** gelen Tragos ve manzum şarkı anl***** gelen Aoide kelimelerinin birleşmesi sonucu oluşan Tragoidia kelimesidir.

Yunan edebiyatının klasik çağında filozofların eserleri ve nutukları sayesinde düzyazı büyük gelişme göstermiş, şiir alanında Ksenofanes’i örnek alan Parmenides ve Empedokles’in eserleri destan şeklinde yazıya dökülmüştür. Simonides, Bakhilides, Korinna ve Tebai’li Pindaros bu çağda lirik ağıtların en güzel örneklerini vermişlerdir. Bu şairlerden en bilineni olan Pindaros Panhelenik yarışmalarda kazanan atletler onuruna yazdığı şiirlerinde Olimpos tanrılarının yüceliğini ve Yunan geleneklerinin kutsallığını anlatmıştır.

M.Ö. 5.yy’nin Yunan edebiyatına kazandırdığı en önemli eserler kuşkusuz Aishilos, Sofokles ve Euripides’in tragedyalarıdır. M.Ö. 6.yy’nin sonlarına doğru tragedya, Hoirilos ve mitolojinin yanısıra tarih konusunu da işleyen Frinihos’un piyesleriyle büyük ilerleme kaydetmişti. Frinihos "Foinissai"(Fenikeli kadınlar) adlı dramında Salamis deniz zaferini büyük başarıyla anlatmış, halkın çok etkilenmesi sonucu yasaklanan "Miletos’un zaptı" adlı oyununda ise bu şehrin Persler tarafından ele geçirilişini sahneye koymuştu. Tragedyaya esas şeklini veren ise Aishilos olmuştur. Aishilos konusunu mitolojiden alan piyesler yazmıştır. Aishilos’un mitolojik konuya sahip olmayan tek piyesi bizzat katıldığı 2. Pers Seferini konu alan ve çok önemli bir tarihi belge olarak kabul edilen "Persler"dir.

Tüm hayatını Atina’da geçiren Sophokles tragedyaya üçüncü bir aktör katmış ve mitologyaya dayanan piyeslerinde tanrılar ve kahramanların gerisinde insanları da başarıyla karakterize etmiştir. Yazdığı 111 piyesten yedi tanesi günümüze kadar ulaşmıştır.

Yazdığı yetmişbeş piyesten on dokuz tanesi günümüze oluşan Euripides, yalnız sanat için yazan ve yaşayan bir düşünürdür. Tragedyada gelenek olduğu üzere konularını mitolojiden alan bu yazar Aishilos’un kahraman, Sophokles’in ideal insan tiplemeleri yerine tanrı veya kahraman maskesi altında çağının insanlarını incelemiştir. Zamanında beğenilmeyen yazar Aristo tarafından en iyi dram yazarı olarak tanımlanmıştır.

Dionysos törenlerinden doğan bir başka tür de komedyadır. Sirakusa’da Gelon ve Hierro zamanında İstanköylü Epiharmos’un kaleme aldığı komedyalarda, Sirakusa’da özgürlük olmadığı için bazı mitosları gülünç bir şekile sokarak sahneledikleri bilinmektedir. Komedya asıl gelişimini Atina’da geçirmiştir. Resmi nitelikte olan Dionisos şenlikleri kapsamındaki yarışmalara, ilk kez M.Ö.5.yy’nin başlarında, komik korolar da alınmıştı. Kratinos ve Eupolis gibi komedya yazarları konularını tragedya yazarlarının tersine piyes konularını günlük hayattan alır, genelde parti mücadelelerini, başta bulunan devlet adamlarını ve sosyal hayatı eleştirirlerdi. Hatta eleştirileri yüzünden Kratinos’un eserlerinden bazıları sansüre maruz kalmıştı. Komedyanın en önemli yazarı Aristophanes’tir. Kırkdört piyesinden onbiri günümüze ulaşmıştır.

Tragedya ve komedya dini bir tören sayıldığından aktörler, Dionisos kültüyle ilgili maskeler taşırdı. Dublör kullanılmaz, seyirciler yarım daire şeklinde kerevetler veya tahta setler üzerine otururlardı. Dionisos tiyatrosu denen bu tiyatrolar ancak M.Ö. 4.yy’de, yani tragedya’nın en parlak çağı bittikten sonra taş yapıt haline gelmiştir.

Bu çağdan sonra tragedya ve komedya gerileme gösterirken, retorik ve felsefe yazıları belirli bir ilerleme göstermiştir. Retorik yani sade ama etkileyici konuşma sanatı sofist olan Trasimahos, Gorgias ve onun öğrencisi İsokrates tarafından geliştirilmiştir. Aynı çağda nutuklarıyla ün kazanan hatipler arasında Lisias, Aishines, Hipperides ve Demostenes gösterilebilir. Eski çağın en büyük hatiplerinden olan Demostenes’in yurtsever duygular ve patetik sözlerle yüklü nutukları hem eski zamanların hem de günümüzün siyaset adamlarını etkilemiştir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:28 PM
Felsefe

Felsefe M.Ö.6.yy’nin ilk yarısında o zamanki dünya görüşünün insanları tatmin etmemesinden doğmuştur. Yeni uygarlıkların keşfi bir takım sorunlar ortaya koymuş, insanları bu sorunların üzerine eğilmeye sevk etmiştir. Bu yüzyıllarda İyonya’nın aydın çevrelerinde kıpırdanmaya başlayan düşünce hareketleri dinin ve taassubun zincirlerini kırmış dünyada olup biten şeyleri doğa üstü güçlerle değil tabiata egemen kanunlarla açıklama eğilimi baş göstermiştir. Bu dönemlerde başlı başına şahsiyetler çıkmış ve bu kişiler eski geleneklere karşı çıkarak dünyanın menşeini kavramak ve onu meydana getiren elemanları saptamak için uğraşmışlardır. Bunlara İyonya tabiat filozofları adı verilmektedir. Thales, bu dünyayı ve herşeyi meydana getiren şeyin su olduğunu iddia eder. Anaksimandros havayı sudan önemli görür. Kselofannes de bu dönemin önemli felsefe adamlarındandır. İyonya tabiat filozoflarının vardıkları birbiriyle çelişen çeşitli sonuçlara rağmen bilime yaptıkları en büyük hizmet bu sorunları ilk kez ortaya atmaları ve bilimi pratik amaçlar için kullanılan bir araç değil, sırf gerçeğe ulaşmak için teorik nitelikte bir araştırma olarak kabullenmeleridir ki bu görüş bugünkü bilim görüşüne tamamen uygundur.

M.Ö. 5. yy.’nin (Birinci Klasik Çağ) ilk yarısında yetişen düşünürlerin büyük kısmı ya Atinalı ya da Atina’da yerleşmiş yabancılardır. Anadolu’da ise tabiat felsefesini sürdüren bazı filozoflar yaşıyordu. Fakat bunlar birbirleriyle çelişen teoriler ileri sürdüklerinden, bu teoriler geniş çevrelere ulaşamamış, tüm Yunan adasına yayılamamıştır. Bu dönem önemli filozofları arasında Ephesoslu Herakleitos tabiatta hiçbir şeyin olduğu gibi kalmayıp, nesnelerin sürekli "logos" (akıl) olarak gösterdiği ve ateşle bir saydığı kanuna göre değiştiğini ileri sürmüştür. Eleialı Parmenides de dünya hakkındaki görüşünü akıl ve mantığa dayamak suretiyle kurmak istediğinden Yunan felsefe tarihinin ilk rasyonalist filosofu olarak bilinmektedir.

M.Ö. 480 yılından sonra kültür hayatında bir hayli gelişme olan Sicilya’da yetişmiş Empedokles, Perikles zamanında Atina’da felsefe sistemini açıklamaya başlamış olan Klazomenaili Anaksagoros, Abderalı Demokritos ve Sokrates bu dönemin en ünlü yazarlarıdır. Demokritos düalist düşüncelerin tersine dünyadaki şeylerin sayıları sonsuz, bölünmeleri imkansız, son derece küçük, renksiz ve sade olan zerrelerden yani "atom"’lardan meydana geldiğini savunmuştur. Demokritos tam anlamıyla materyalist felsefe sistemi ortaya koymuştur. Sokrates (M.Ö 470/69-399) insanları kendi kendilerine öğrenmeye sevk ederek yurttaşlarının ahlaken daha iyi olmalarını, sosyete ve devlet içinde daha faydalı elemanlar olarak çalışmalarını istiyordu. Kendisi sofizm dalında olduğu kadar felsefede de döneminin en önemli şahsiyetleri arasına girmiştir. Yetiştirdiği öğrenciler Yunan tarihinin 2. Klasik çağında felsefe alanında büyük gelişmeler yapmışlar ve onun düşüncelerini uzun süre yaşatmışlardır. Sokrates’te eskiyi yıkmak isteyen devrimci bir taraf da vardı. Bu yönü sebebiyle ağır eleştirilere uğramış, sonunda Anitas adında bir Atinalı’nın onu devlet tanrılarını inkar etmek ve gençliği zehirlemekle suçlaması üzerine mahkemeye verilerek idama mahkum olmuş ve zehir içerek intihar etmiştir.

M.Ö. 5 yy’da zamanımıza kadar bilim dünyasını meşgul eden problemler ele alınmaya başlanmış, bunlara çözümler üretilmek üzere çalışılmıştır.

İkinci klasik çağda (M.Ö 4.yy) bir taraftan Demokritos’un atom teorisi geliştirilmekte diğer taraftan Sokrates’in felsefi düşünceleri öğrencileri tarafından ilerletilmektedir. Bu öğrenciler arasında Atina’da Kinosarges gimnasyonunda bir ekol kuran Antistanes gösterilebilir. Antistenes’e göre dünya hazları ve kültür elemanları insanlar için zararlıydı. Bunun için insanlar alçak gönüllü olmalı, gayet sade ve hatta ilkel bir yaşam sürdürmeliydi. Yalnız kendi ihtiraslarına egemen olan kişi özgür olabilirdi. Antistenes’in görüşlerini Sinoplu Diogenes daha da geliştirmiştir. Aynı sorunu Sokrates’in başka bir öğrencisi Kireneli Aristippos da ele almıştır. Aristippos’un en önemli öğrensisi Hellenizm çağında faaliyette bulunmuş olan Epikuros’tur.

Yalnız Sokrates’in öğrencilerinin değil, tüm Yunan filozoflarının en büyüğü Atinalı zengin bir aileye mensup olan Platon (427-348/47)’dur.Yunan felsefesi Platon (Eflatun) ile en yüksek seviyesine ulaşmıştır. "Faidon", "Apologia", "Simpasion", "Politeia" (Devlet) ve "Nomai" (Kanunlar) en önemli eserleridir. Eflatun felsefesinin özünü idealar teorisi ve insan ruhunun ölümsüzlüğü teşkil eder. İçinde olduğumuz sürekli akış halinde olan nesneler dünyasının ötesinde Eflatun’un reel varlıklar olarak kabullendiği "idealar dünyası" yani tümel anlamların meydana getirdiği sonsuz bir dünya vardır. Gerçek sandığımız nesneler bu ideaların yaşadığımız dünyaya yansımalarından başka birşey değildir, bunlar ideaların gölgelerinden ibarettir. Platon’un en ünlü öğrencisi Aristo’dur.

Aristo (384-322) genç yaşlarda Platon tarzında yazdığı diyaloglarla ün kazanmıştır. Hocasının "idealar" teorisinin mistik kısımlarını incelemiş ve aynı zaman da siyaset bilimi ile uğraşmıştır. Makedonya kralı Filip 2’nin oğlu İskender’in öğretimiyle uğraşmış ve onun Yunan kültürüyle yakından ilişkiye girmesini sağlamıştır. Aristo bilimleri dört kısma ayırmıştır: Mantık, metafizik, tabiat tarihi ve ahlak. Son iki gruba dair yazdığı eserler çok önemlidir. Tabiat bilimi olarak fizik, astronomi, psikoloji, zooloji, botanik ve jeoloji’yi kastetmiş ve bütün bu alanlarda yaptığı çalışmalarında zengin etüd koleksiyonları toplamakla bilimsel çalışmaların tam anlamıyla kurucusu olmuştur. Siyaset bilimi alanında da uzun incelemeler sonucu "Politikai" adlı bir eser yazmış, bu eserinde tarihte karşılaştığı monarşi, aristokrasi ve demokrasi olmak üzere üç devlet sistemiyle meşgul olmuştur. Bu kitabı, Yunanistan’ın yüzyıllar boyu siyasal durumu hakkında etraflı bilgiler verdiği için tarihçiler tarafından çok önemsenmiş ve kullanılmıştır.

Aristo’dan sonra daha önceki filozofların yerini tutabilecek geniş görüşlü bir kimse yetişmemiş, Hellenizm çağında ise tek tek bilim alanlarında uğraşan bilginler ortaya çıkmıştır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:28 PM
Mitoloji

Eski Yunanlılar doğadaki her şeyi tanrı olarak görmüşler, etraflarında olan her olayı bir tanrıyla bağdaştırmışlardır. İnsan şeklinde olmalarına rağmen ölümsüz ve insanlardan çok daha güçlü olan bu tanrılar Yunan mitolojisiin temelini oluştururlar. Asırlar boyunca anlatılagelen ve "mythos" denilen hikayelerden oluşan Yunan mitolojisinin ana konuları dünyanın, tanrıların ve insanların oluşumu, tanrıların kendi aralarındaki veya insanlarla olan ilişkileri ve Troya Savaşı gibi gerçek olaylardır. Bu gibi gerçek olaylara, ağızdan ağıza anlatılırlarken çeşitli hayal ürünü hikayeler eklenmesi sonucu oluşan efsaneler aynı zamanda tarihsel değer de taşırlar.

Yunan mitolojisine göre başlangıçta, yani dünya oluşmadan önce Khaos (sonsuz boşluk) vardı. Sonra Khaos’tan Gaia, yani toprak ve daha da sonra çekici gücün sembolü Eros çıktı. Eros’un sayesinde Khaos ve Gaia’dan Erebos (yeraltı karanlığı) ve Nyks (gece), onlardan ise Arther (göğün üst tabakalarının ışığı) ve Hemere (gündüz) doğdu. Daha sonra Uranos (gök) ve Pontos’u (deniz) dünyaya getiren Gaia Uranos’la birleşerek erkek ve dişi titanları, tek gözlü devler olan Kyklop’ları ve Hekatonkheires adlı yüz kollu devleri doğurdu. En son doğan erkek titan olan Kronos babasını yenerek tüm evrenin kralı oldu. Krallığını kaybetmemek için kendisi gibi titan olan karısı Rhea’dan doğan çocuklarını yiyen Kronos , kendisinden kaçırılan oğlu Zeus tarafından yenilince mitolojide tanrılar devri başladı.

· ZEUS: Gök tanrısı olan Zeus annesi Rhea’nın yardımıyla babası Kronos’u tahtından indirerek Olympos’a yerleşmiştir. İnsanları ve tanrıları tiranlar ve devlere karşı korumuş ve onlara hükmetmiştir. Sık sık hayvan kılığına girip kadınları baştan çıkarır. Birçok sıfatı ve simgesi vardır.

· HERA: Analığın yüceliği ve evliliği simgeler. Kronos ve Rhea’nın kızı olan Hera kardeşi Zeus’la evlidir. Çoğunlukla kinci, kıskanç ve hırçın bir tanrıça olmasıyla tanınır.

· ATHENA: Evleri ve kentleri korur. Babası Zeus’un kafasından, tepeden tırnağa silahlı olarak doğmuştur. Aklın ve zekanın gücünü simgeler. Genellikle silahlı olarak canlandırılır.

· APOLLON: Güneş tanrısı olan Apollon, Zeus ve Leto’nun oğludur. Aynı zamanda müzik ve şiir tanrısıdır. Tanrıların en yakışıklısıdır.

· ARTEMİS: Av tanrıçası olan Artemis, Apollon’un kız kardeşidir. El değmemişliği simgeler. Ok ve yay taşır, bir dişi geyik ve köpeklerle dolaşır. Simgesi hilaldir.

· HERMES: Zeus ile Maia’nın oğlu olan Hermes yolları ve onların üzerinde seyreden habercileri gezginleri, satıcıları ve gerektiğinde de hırsızları korur. Becerikli ve kurnaz bir tanrıdır.

· HEPHAİSTOS: Ateş tanrısıdır. Demircilik ve madencilik ustasıdır. Hera’nın oğludur. Aphrodite ile evlenmiştir. İki ayağıda topal olan Hephaistos yer altında tanrılara silah yapar.

· ARES: Savaş tanrısıdır. Acımasız ve kavgacı bir tanrı olduğu için kimse tarafından sevilmez.

· APHRODITE: Aşk tanrıçasıdır. Hephaistos’un sadık olmayan eşidir. Anadolu’da büyük saygı görmüş adına kentler ve tapınaklar yapılmıştır.

· DEMETER: Bereket ve ekili topraklar tanrıçası, Kronos ve Rhea’nın kızıdır.

· POSEİDON: Denizler tanrısıdır. Denizciler iyi bir yolculuk için Poseidon’a yakarırlardı. Zeus’un erkek kardeşidir.

· HADES: Ölüler dünyasının ve yeraltının tanrısıdır. Kendisini görünmez yapan bir başlığı vardır.

· ASKLEPİOS: Asklepios sağlık ve hekimlik tanrısıdır. Yaygın kanıya göre Apollon ve nymphe (su perisi) Koronis’in oğludur.Genelde elinde yılanlı bir asa ile betimlenir. Zeus tarafından öldürülmüştür

· DİONYSOS: Şarap, sarhoşluk ve bağcılık tanrısı olan Dionysos, Zeus ve Semele’nin oğludur.Simgesi çam ve sarmaşıktır. Genellikle elinde kantharos adı verilen testiyle canlandırılır.

· HESTİA: Ocak tanrıçası, evli kadın ve yeni doğmuş çocukların koruyucusu Hestia, Kronos ve Rhea’nın bakire kızıdır. Onuruna her sitenin prytaneionunda sürekli olarak kutsal ateş yakılırdı.

· THYKE: İyi ve kötü talih tanrıçası. Çoğunlukla taç ve elinde bereket boynuzuyla betimlenir.

· NEMESİS: Nyks’in kızıdır. Tanrısal öcü simgeler. Zeus’tan kurtulmak için kaza dönüşmüştür, fakat Zeus da bir kaza dönüşerek Helene ve Dioskurları doğurmasına sebep olmuştur.

· HYGİEİA: Sağlık tanrıçasıdır. Asklepios’la ilişkilendirilir. Hayvanı yılandır.

· HYPNOS: Uyku tanrısıdır. Erebos ve Nyks’in oğludur. Oğulları Morpheos, İcelos ve Phantasos düşleri yaratır. Yaşadığı mağaradan unutkanlık ve kayıtsızlık ırmağı Lethe’nin suları geçer.

· HYMENAİOS: Evlilik tanrısıdır. Genellikle Apollon ve Kalliope’nin oğlu olduğu kabul edilir.

· EROS: Aşkın ve üremenin tanrısıdır. Önceleri genç olarak betimlenen Eros daha sonra Hellenistik dönemde kalpleri ok ile yaralayan kanatlı bir çocuk olarak betimlenmeye başlanmıştır.

· PAN: Kırlar, çobanlar ve ormanların tanrısıdır. Keçi ayaklı, sakallı ve boynuzludur. Zevk düşkünü bir tanrıdır. Syrinks (pan flüt) çalar, tepelerde dolaşır ve sürüleri korurdu.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:28 PM
İSKENDERİYE
Amatör dalgıçların yıllardır bildikleri, sık sık dalış yaptıkları bir bölgeydi... Limanın birkaç kilometre açığında ve sadece 8 metre derinlikte gördüklerine de bir isim takmışlardı: "Kaya Ormanı"... Binlerce dev granit taştan, sütun parçalarından, sfenks heykellerinden ve mini dikilitaşlardan söz ediyorlardı, ama kimse onları ciddiye almıyordu. Ta ki, 1962 yılında, içlerinde birkaç arkeologun da bulunduğu bir grup profesyonelin dalışına kadar... Onlar gözlerine inanamamışlardı; suyun dibinde bir tarih yatıyordu. Ancak, hemen önlem alınması gerekiyordu. Bazı parçalar yavaş yavaş kuma gömülmeye başlamıştı bile... Ayrıca kalıntılar oldukça sığ bir bölgede bulunduğu için, dalgaların sürtünmesi kayaları aşındırıyordu.

Mısır hükümeti, ilk önlem olarak binlerce metreküp çimento bloku dökerek bölgeyi küçük bir limana dönüştürdü ve böylece dalgaların etkisini ortadan kaldırdı. Oysa, tam 22 yıl sonra suyun dibindekiler çıkartılmaya başlandığında, ekibi bir başka sürpriz bekliyordu. Dalgıçlar biraz daha derinlerde, kiloları 10 ile 75 ton arasında değişen pembe granitten dev bloklara rastlamışlardı. Çalışmaları denetleyen İskenderiye Araştırmaları Merkezi müdürü Jean Yves Empereur ve ünlü bir mısır bilimci olan Jean Pierre Corteggiani'ye göre, bu dev granit bloklar dünyanın 7 harikasından biri olan İskenderiye Feneri'ne aitti.

Şimdiye kadar bu bölgeden çıkarılan parça sayısı 34... Araştırmayı yürüten Fransız bilim adamları, denizin dibinde daha böyle en az 2000 parça olduğunu ileri sürüyorlar. Ancak bölgedeki tüm parçaların İskenderiye Feneri'ne ait olup olmadığı konusunda fikir ayrılıkları söz konusu... Bir grup arkeolog, bu iki bin parçanın büyük bir çoğunluğunun Fener'e ait olduğunu iddia ederken, Jean Yves Empereur, bu 2000 parçadan sadece 20 tanesinin Fener'in orijinal parçası olabileceğini söylüyor. Örneğin geçen Ekim-Kasım aylarında çıkarılan ve şu sırada müzede saklanan 12 ton ağırlığındaki başsız insan heykelinin (torso) Fener'e ait olduğu kesin.,. Yine denizden çıkarılan bir sfenksin ise, Fener'in sağında ve solunda bulunan iki ünlü sfenksten biri olduğu tahmin ediliyor.

Çıkarılan bu parçaların İskenderiye Feneri'yle hiçbir ilgisi olmadığını iddia edenler de var. Eski Mısır uzmanı, Mısırlı bilimadamı Abdül Halim Nureddin, denizin dibinde bulu*nan blok granit kayalarının Fener'e ait olmadığını ileri sürüyor. Ona göre, bu blok granit parçaları liman savunmasının bir unsuruydu. Limana saldıran gemilerin çarpıp batmaları için, 8 metre gibi bir derinliğe özellikle konulmuştu. Abdül Halim Nureddin iddiasını şöyle destekliyor: Bir kere, bugüne kadar yapılan sualtı kazılarında üzerinde Yunanca yazı bulunan tek bir kaya ya da heykel parçasına rastlanmış değil... İkinci olarak, denizin dibinde bulunan dev granit blokları pembe granitten... Oysa tarihçiler, Fener'in renginin beyaz olduğunu yazıyorlar. Bu da, yapımında beyaz taşların ya da beyaz mermerin kullanıldığını gösteriyor.

İster İskenderiye Feneri'ne ait olsun ister olmasın, şu ana kadar denizin dibinden çıkarılanlar her açıdan tarihi bir öneme sahip... 12 ton ağırlığındaki, Tanrı Osiris giysileri içindeki II. Ptoleme heykeli başlı başına bir tarihi belge... Firavun L Seti dö*nemine ait bir dikilitaş, Firavun II. Ramses dönemine ait bir sfenks de az şey değil... Çıkarılan malzemenin çeşitliliği ve farklı dönemlere ait olması kuşkusuz kafaları biraz karıştırıyor. Bu gerçeği araştırmaları sürdüren Fransız ekip de kabul ediyor.

İskenderiye sualtı kazıları, şu anda iki Fransız şirketi tarafından finanse ediliyor. Ne var ki, bu iki şirketin 340 bin doları bulan katkısı daha kapsamlı bir çalışma için yetersiz kalıyor. Arkeologların amacı, bu parçalar aracılığıyla İskenderiye Feneri'ni yeniden orijinal büyüklüğünde ve modelinde oluşturmak... Böylece antik dönemin yazarlarının aktardıklarından hareketle, Fener'in biçimine ilişkin yapılan tarifleri de yeniden gözden geçirmek... Ancak, madalyonun bir başka yüzü daha var. Bu iş için milyarlarca dolar gerekiyor. Böyle bir yükün altından da ne Mısır Hükümeti, ne de kazılan finanse eden Fransız firmaları kalkabilecek durumda İskenderiye ve çevresi, Mısır'da en önemli bölgeyi oluşturduğundan, bölgeyi anlatmaya buradan başlayacağım. Pelusium'dan itibaren kıyı boyunca yürürseniz, Canobik ağzına kadar yaklaşık 150 stadia etmektedir (28 km, l stadium: 185 m). Nil Delta'smdan Pharos Adası'na kadar ise, 103 stadia (20 km) eder. Pharos, dikdörtgen biçiminde, anakaraya çok yakın ve iki limana sahip bir adadır.

İskender, önceleri basit bir kasaba olan bölgeyi ve konumunun avantajlarını gördüğünde, kenti liman bölgesinde güçlendirerek, buraya bir kent kurmaya karar verir. Tarihçilerin anlattığına göre, kente geldikten sonra buraya yerleşme hazırlığı yaparlarken iyi talihi işaret eden şöyle bir olay olmuştur: Mimarlar tebeşirle, bölgeye çizgiler çekerlerken, tebeşirleri biter. Kralın yanlarına gelmesi üzerine, yardımcıları işçiler için hazırladıkları arpa ununu tebeşir yerine kullanmaya başlarlar. Sonuç olarak, işaretleye çekleri sokak sayısı artar. Bu, tanrıların onların yanında olduğunu gösteren bir olaydır. (Bu öykü Plutarkos'a göre; "her cinsten kuş bölgeye doluşmuş ve arpa ununu yemeye başlamıştı. Bunun üzerine İskender, olayın kötü bir kehanetin işareti olup olmadığını sormuş, ama kahinler kehanetin olumlu olduğunu belirtmişler. Arpa ununu, bereketi artırsın diye yanlarına almışlar" şeklindedir.) batıdan eser. Etesian, "yıllık" anlamındadır) yaz mevsimi, İskenderiyeliler'in en rahat ettikleri zamandır. Kentin yerleşim açısından avantajları oldukça fazladır. Öncelikle, iki taraftan denize açıktır; kuzeyde Mısır Denizi dedikleri, güneyde Mareotis denilen Mareia Gölü... Burası Nil Nehri'nden gelen pek çok kanala da sahiptir. Özellikle yaz başlarında Nil Nehri iyice gürleşip bu gölü doldurduğunda, yükselen buğudan ötürü geriye hiç balçık bırakmaz. Bu mevsimde, kuzeyden ve denizden esen Etesian rüzgarından dolayı (Mısır musonları bütün yaz kuzey Kentin planı, "chlamys"e benzer (Makedonyalılara özgü pelerin ya da Yunanlılar'ın kullandıkları askeri manto): Uzun kesimi iki yandan denize açıktır, kısa kenarlar ise kıstaklardır ve bunların bir tarafı denize, diğer tarafı göle değmektedir. Kentin tamamı, atların ve at arabalarının bir arada geçebileceği genişlikte, birbirini dik açıyla kesen caddelere sahiptir. ..."Sema" da kraliyet saraylarına aittir (Mezar). Burası kralların ve İskender'in gömülü olduğu yerdir; Ptolomaios'a göre, erken davranan Perdikas onun canını alıp bedenini Babil'den Mısır'a getirdiğinde, kentin artık orıa kalacağını düşünerek büyük bir ihtirasla yürüyordu. (Söylentiler çeşitlidir; Diodorus Siculus'a göre, Arrhidaeus, İskender'in cesedini getirmek için iki yılını çeşitli görüşmelere ayırmıştı. Ve I. Ptoleme, onunla tanışmak için Suriye'ye kadar gitmiş ve cesedi yakmak için Mısır'a getirmiştir. Pausanias'a göre ise, I. Ptoleme onu Memphis'te gömmüş, ama II. Ptoleme İskenderiye'ye aktarmıştır.)

Girişteki Büyük Liman'ın sağ tarafında ada ve Pharos Kulesi (İskenderiye Feneri) yer alır...

iskenderiye Feneri... Bir mimari harikası..

Yapımına M.Ö. 3 yüzyılda Kral I. Ptoleme zamanında başlanan ve oğlu II. Ptoleme zamanında bitirilen (M.Ö. 297 ile M.Ö. 280 arası) İskenderiye Feneri, bütün limanı aydınlatması amacıyla, liman girişindeki Pharos Adası üzerine kurulmuştu.

Bugün kullandığımız "fener", "far" kelimeleri bu adanın isminden geliyor. Knidoslu ünlü mimar Sostratos tarafından inşa edilen üç katlı fener kulesinin yüksekliği, bir iddiaya göre 120, bir başka iddiaya göre ise 140 metreydi. Diktörtgen tabanını çevreleyen terasın uzunluğu da 340 metreyi buluyordu. Tabanın genişliği 30, uzunluğu ise 61 metreydi. Bugün, birinci katın yüksekliğinin 71 metre olduğu tahmin ediliyor. Kulenin ikinci katını oluşturan merkez gövde ise sekizgen biçimindeydi ve 34 metre yüksekliğe sahipti Asıl fener görevini gören üçüncü kat ise bir silindiri andırıyordu. Bu bölümü koni biçiminde bir çatı örtüyordu ve bunun üzerinde de bir Zeus heykeli bulunuyordu Firavunlar ülkesindeki dev bir eserin tepesindeki Zeus heykelinin anlamı ise şuydu: Mısır'da o dönemde hüküm süren Ptolemeler aslında bir Makedonya hanedanıydı. Mısır'ı ele geçirdikten sonra, gerçek birer firavun gibi davranmalarına karşılık, dini inançlarını korumuşlardı.

Fenerin içinde ta tepeye kadar çıkan taş bir merdiven bulunuyordu. Bu merdiven öylesine genişti ki, odun yüklü iki yük hayvanı rahatlıkla çıkabiliyordu. Fenerin ateşi, bu hayvanlarla taşınan reçineli odunlarla besleniyordu. Bir başka varsayıma göre de, Mısırlılar'ın o dönemde petrolü bildikleri ve kullandıkları sanılıyor... Üstelik bu petrolü yukarı kadar taşımayıp, hidrolik pompalarla aşağıdan yukarıya pompaladıkları ileri sürülüyor.

Fenerin ateşinin ışığı, çeşitli aynalarla artırılıyordu. Eski tarihçiler bu ışığın 30 mil uzaklıktan rahatlıkla görüldüğünü yazmışlardı. Öte yandan, fenerin kendisi de beyaza boyalı olduğu için hayli uzaktan seçilebiliyordu.

Ancak, o dönemde fenerin sadece gemileri kayalıklardan uzak tutmak için inşa edildiğini söylemek çok zor... Fener, aynı zamanda bir savunma görevi görüyordu; limanın girişini savunan bir kale gibiydi. Savaş sırasında Mısırlılar, fenerdeki asker ve mancınık sayısını artırırlardı. Yapı öylesine güçlü bir stratejik konumdaydı ki, görevlilerinin izni olmadan hiçbir geminin limana girmesi mümkün değildi.

1000 yıl kadar kullanıldığı sanılan bu gökdeleni daha sonra depremler sallamaya başlıyor. M.S. 700 yılındaki deprem, yapının fener bölümünü yıkıyor. Ardından M.S. 1100 yılında tüm Kuzey Afrika'yı yerle bir eden büyük bir deprem felaketi daha geliyor ve bu kez de fenerin sekizgen gövde bölümü sulara gömülüyor. Son olarak M.S. 14. yüzyılda bakımsızlıktan temel bölümü yıkılıp gidiyor. 15. yüzyılda Mısır'da hüküm süren Memluklar, fenerin bulunduğu yere bir kale ve cami inşa ediyorlar. Dörtgen bir sütun biçimindeki minaresiyle Arap ülkelerinde görülen cami tiplerinden ayrılan bu yapı, bugün Müslüman Afrika ülkelerindeki camilere örnek oluşuyla hatırlanıyor.

Coğrafyacı Eratostenes (M.Ö. 276-194)

Kral III. Ptoleme tarafından İskenderiye'ye davet edilen bu Yunanlı bilimadamı, uzun yıllar İskenderiye Kütüphanesi'nin yöneticiliğini yaptı. Tıpkı kendinden önceki ve çağdaşı bazı bilimadamları gibi Dünya'nın düz değil yuvarlak olduğunu ileri süren Eratostenes, gezegenimizin çevresini de hesaplamaya çalışmıştı. Bu fikre kuramsal olarak inanan bilimadamı bunu şöyle yaptı:

İskenderiye'nin güneydoğusundaki Syene'de (Assuan), yaz gündönümünde Güneş ışınlarının öğleyin dikey düştüğünü bildiği için, bu deneyi aynı tarihte İskenderiye'de yaptı ve ışınların dikeyden 7 derece saptığını buldu. "Assuan ile İskenderiye arasındaki 840 kilometrelik uzunluğa 7 derecelik bir açı düşerse, 360 derecelik bir açıya kaç kilometre düşer?" sorusundan yola çıkarak Dünya'nın çevresinin 42 bin 352 kilometre olduğunu hesapladı. Bu günümüz astronomlarınca hesaplanan gerçek rakam olan 39 938 kilometreye çok yakın bir rakamdı..

Euclides (Öklid) (M.Ö. 3. yüzyıl)

Matematiğin babası...

O tarihlerde yazılmış en mükemmel matematik kitabı olan "Elemanlar"ın yazarı Öklid, M.Ö. 300 yıllarında İskenderiye'deki kütüphanede dersler veriyordu. Ünlü matematikçi, kendi adıyla bilinen, eşkenar üçgene ilişkin ünlü "Öklid Teoremi"ni de bu kentte öğretmenlik yaparken geliştirmişti.

Fizikçi Ktesibios(M.Ö. 285-222)

Bu Yunanlı fizikçi de uzun yıllar İskenderiye'de yaşadı ve su saatini bu kentte icat etti. Ktesibios'nun su saati, içine belli bir ritimle su dolan bir depodan oluşuyordu, Depoya su doldukça, içindeki duba yükseliyordu. Dubanın ucundaki iğne ise, bir silindirin üzerine bu yükselmeyi işaretliyordu. Ktesibios, ayrıca çok sayıda borudan oluşan, pompalı bir körükle çalışan ve klavye ile çalınan bir müzik aleti de icat etmişti. Suyun havayı sıkıştırmadaki rolü nedeniyle bu alete "su orgu" adını vermişti.

BÜYÜK İSKENDER

Babası II. Filip'in ölümüyle tahta çıkan Makedonya kralı İskender, M.Ö. 334 yılında doğu seferini başlatıp, Mısır topraklarına ayak bastığında, Persler'in saldırılarından bıkıp usanan Mısır halkı tarafından tam anlamıyla bir "kurtarıcı" gibi karşılanmıştı. İskender, Mısır'da zafer kazanmış bir savaşçı gibi değil, firavunların mirasçısı yasal bir hükümdar gibi davrandı ve İskenderiye kentini kurdu (M.Ö. 332) İskenderiye kentinin yeri olarak, eski ama küçük bir Mısır kıyı kasabası olan Rakotis'i seçti ve ünlü Yunan mimarı Dinokrates'i çağırarak, bu kenti geliştirmesini istedi. M.Ö. 331 yılında Mısır'dan ayrılan İskender, bu kez Pers İmparatorluğu üzerine yürüdü ve fetihlerini Hindistan'daki İndus Nehri'ne kadar sürdürdü. M.Ö. 323 tarihinde Babil'de öldüğünde, İskenderiye kenti hâlâ bir şantiye görünümündeydi. Bir iddiaya göre, Babil'de ölen İskender'in cesedi daha sonra İskenderiye getirildi.

Ama bugün nerede olduğu kesinlikle bilinmiyor. 1995 yılında Yunanlı arkeologlar, bu büyük komutanın mezarını bulduklarını iddia ettiler.

II. PTOLEME

Tarihe, İskenderiye Feneri'nin Firavun II. ve İskenderiye Kütüphane Ptoleme ile si'nin yaratıcısı olarak geçen kızkardeşi Makedonya asıllı bu Mısır kralı olan eşi ' nin bir başka özelliği de, eski Arsinoe'yi Mısır firavunlarının "ensest” geleneğini sürdürmesiydi. II. Ptoleme M.Ö. 3. leme, ikinci evliliğini öz kardeşi yüzyıla ait Arsinoe ile yapmıştı. Babası l. Ptoleme, Büyük İskender'in komutanlarından Lago'nun oğluydu. Ptoleme Hanedanı'nın en büyük tutkuşu, Eski Mısır firavunları gibi yaşamaktı. "Serapis" adında yeni bir din kuran Ptolemeler, tanrı olarak Osiris, Apis gibi eski Mısır tanrılarının yanı sıra, Fenike tanrısı Baal ile Yunan tanrısı Zeus'u da tanrı olarak kabul ediyorlardı. İskenderiye'deki ender arkeolojik kalıntılardan biri de, l. Ptoleme tarafından yaptırılan ve bu dinin en kutsal yerlerinden biri olan Serapeo Tapmağı'dır.

KLEOPATRA

Kleopatra, XII. Ptoleme'nin kızıydı. Babasının ölümünden sonra geleneklere uygun olarak henüz 10 yaşındayken, kardeşi XIII. Ptoleme'yle evlenerek kocasıyla birlikte tahta çıktı. Ancak, bir süre sonra kocasının kendisini öldürmesinden korktu ve Suriye'ye kaçtı. M.Ö. 48 tarihinde Julius Sezar'ın İskenderiye'yi kuşattığını duyunca, bir halı içinde saklanarak gizlice sarayına döndü ve büyük bir yangın çıkararak Sezar'ın kenti almasını kolaylaştırdı. Daha sonra Sezar, metresi olan Kleopatra'yı Mısır Kraliçesi ilan etti. Sezar'ın ölümünden sonra Roma'daki iktidar savaşında rakibi Oktavianus'a yenilen Antonius, Mısır'a kaçtı ve burada Kleopatra ile doğu geleneklerine göre evlenerek Mısır kralı oldu. Bunun üzerine M.Ö. 32 yılında Oktavianus, Antonius komutasındaki Mısır ordusunu perişan etti. Kleopatra'nın intihar ettiği yolunda yanlış bir haber alan Antonius kılıcıyla kendi yaş***** son verdi. Onun intihar haberini duyan Kleopatra da kendisini zehirli yılanlara sokturdu. Kleopatra'nın ölümüyle, Mısır'da Ptoleme Hanedanlığının defteri de kapanmış oldu.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:30 PM
ARKEOBOTANİK

Mark Nesbitt

Tübitak Bilim ve Teknik dergisi 1995
Bitkisel ürünler, Önasya 'da, her zaman yaşamsal bir rol oynamıştır; çoğunlukla yiyecek olarak karşımıza çıkarken, yakıt, inşaat malzemesi, ilaç gibi kimlikler de kazanmıştır. Endüstri öncesi toplumların en önemli ekonomik faaliyeti olan tarım, eski uygarlıkların araştırılmasında odak noktası olmalıdır. Geçmişteki bitkilerin araştırılması, halkın çoğunluğunu oluşturan köylülerin gündelik yaşamlarını aydınlatacağı için de önemlidir.

ARKEOLOGLAR, 1960'lara kadar kazıların amacının ön*celikle, sanat tarihi araştırmaları ve yazılı kaynakların bulunması olduğuna inanıp, hayvan ve bitki kalıntılarına çok az ilgi gösterdiler. 1960'ların sonunda beliren "Yeni Arkeoloji" yaklaşımı, arkeoloji pratiği açısından iki önemli değişikliğe yol açtı: Birincisi, eski insan topluluklarının birbirleriyle bağlantılı oluşumlar -sistem*ler- olduğu anlayışının ortaya çıkmasıdır. Bu sistem kapsamındaki tüm unsurlar önemlidir ve hiçbir yerleşimin ya da tarihî olayın birbirinden soyutlanarak incelenmesi mümkün değildir, ikincisi ise, arkeolojik belgelerin elde edilmesi ve yorumlanmasının da kendi içinde sorgulanabilir ve tartışılabilir bir konu haline gelmesidir. Geçmişin anlaşılması için beslenme biçimi ile tarımın birbirini tamamladığı düşüncesi, biyolojik kalıntıların toplanması, gerçekten yoğun bir ilgi uyandırmıştı. Biyolojik kalıntılar özenle toplanmaya başlandı. Bitki kalıntılarını suda yüzdürme yöntemiyle toplama ve kemikler için kuru olarak elekten geçirme gibi yeni teknikler geliştirildi ve bu teknikler, toprak, polen ve peyzaj tarihinin araştırılması için kullanılmaya başlandı.

Bu noktada, bitkisel kalıntılar üzerinde çalışmalarını sürdüren arkeobotanikçiler, arkeologların yanında görev aldılar. Arazi, laboratuvar ve bilgisayar olmak üzere üç alanda çalışan arkeobotanikçilerin çalışmaları önce arazide başlar. Arkeobotanikçiler, toprak parçalarının batıp, içindeki kömürleşmiş bitki artıklarının su yüzüne çıkması ve sonra süzülerek ayrılması ilkesine dayanan, yüzdürme mekanizmalarının kurulup, örneklerin toplamasına danışmanlık ederler. Örnek toplama stratejisi, kalıntıların doğal yapısına ve bölgedeki araştırma konusuna uygun olarak geliştirilir. Arkeobotanikçiler, yüzdürme işleminde görev almamışlarsa, yöre florası konusunda araştırma yürütüp, köylülerle konuşarak, yöresel ürünler ve yabani gıdalar konusunda bilgi edinirler. Laboratuvarda ise stereoskopik mikroskop yardımıyla, zaman alan bir destek çalışması yürütülür. Kömür ve tohum gibi çeşitli tiplerde bitki içeren örnekler, dik*katle ayrılarak sınıflandırılır. Tohum türlerinin belirlenmesi, tanınmayan eski tohumların, referans olarak kullanılan dikkatle sınıflandırılmış günümüz tohumlarıyla karşılaştırılması gibi basit bir ilkeye dayanır. Karşılaştırma işlemi bittikten sonra, isimlendirilen ve sayımı yapılan tohumlarla ilgili sonuçlar bilgisayara geçirilir ve yorumlama işlemi başlar.

Bütün bu tohumların, eski insanların yaşamındaki anlamının bulunması arkeobotanikçilerin işlerinin en zevkli bölümüdür.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:30 PM
Tohumlar Ne Anlama Geliyor?

Yangın geçirmiş tabakalardan ele geçen kalıntılar çoğunlukla depolanmak için temizlenmiş ürünlerden; örneğin siloda saklanan buğday tanelerinden ya da küplere konmuş mercimeklerden oluşuyor. Yanmış tabakalar, küller ya da dam çöküntüleri arasındaki kalıntıları kaydetmek ve yorumlamak, zaman zaman zorlu bir süreç gerektirir.

Örneğin M.Ö. 6. yüzyılda, Sardes'de Pers istilası sırasında yanmış bir odada yedi arpa, iki ekmeklik buğday ve bir nohut yığını bulundu. Çoğu zaman tohumlar küplerde depo edilmiş olarak bulunur. Çuvallarda depolanmışsa, çuval yangına dayanamadığından, tohumlar bu yanmış odada olduğu gibi, zemine yığılmış bir halde kalır. Duvarın dibinde bulunan sarımsakların ise duvarda asılı olan kabından düştüğü sanılıyor. Buluntulardan arpanın, bölge insanının beslenme alışkanlığında önemli bir yer tuttuğu ve diğer tahılların göreli olarak daha az tüketildiği sonucuna varıyoruz. Ne var ki bu kalıntılar bir odada, bir günde bulunanların anlık bir fotoğrafıdır ve genelleme yapmak için uygun olmayabilir.

Öte yandan ocak, çöp yığını ve çukurlardan elde edilen yüzdürme örnekleri, bit*kisel ürünlerin kullanımı konusunda daha kapsamlı bir açıklama getirir. Çünkü kalıntılardaki küller, genellikle birçok etkinliğin sonucu olarak birikir. Sardes kenti, yangın tabakaları arasında koruna gelmiş tohum kümelerinin nasıl değişik ve tamamlayıcı sonuçlar verebileceğini gösteren iyi bir örnektir. Yangın tabakalarının yanındaki bir dizi yanmamış katlardan yüzdürme yöntemi ile alınan örneklerin tümünde arpa bulunduğu, buğdayın ise sadece örneklerin %60'ında mevcut olduğu görülmüştür. Bu bulgular arpanın o dönemdeki önemini doğrulamaktadır. Yangın tabakalarında görülmeyen, fakat yüzdürme işlemiyle elde edilen, akdarı, adi mürdümük, burçak, üzüm, badem ve keten gibi ürünler vardır. Bu incelemede sarmısağa rastlanmamıştır. Otlar ve baharatlar küçük miktarlarda kullanıldıkları için, arkeolojik kayıtlarda adları ender olarak geçer. Bu tip bitkilere gemi kalıntıları gibi istisnai ortamlarda sıklıkla rastlanır.

Çömlek parçaları veya sikkelerin aksine, dönemini yansıtan kanıtlar taşımayan bitki kalıntılarının yaşı, dikkatli stratigrafık kazılarla belirlenmelidir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:30 PM
Tarımın Kökeni

Tarımın gelişmesi, hızlı nüfus artışı, tarım köylerinin yayılması gibi sonuçlar doğururken, Mezopotamya'da ilk okuryazar uygarlıkların ortaya çıkışında önemli bir rol oynamıştır. Yakın zamana kadar, bu dikkate değer buluşu aydınlatan az sayıda kanıt vardı.

Tarım öncesi ve erken dönem tarım yerleşimlerinde, bitki kalıntılarının ve kemiklerin toplanması oldukça zordur. Erken dönem tarım uygulamaları ile avcı toplayıcı kültürlerin anlaşılması, birbirini tamamlayan çalışmalardır.

Botanikçiler, buğday, arpa, mercimek ve nohut gibi ürünlerin yabani atalarının sadece Önasya'da yetiştiğini kanıtladılar; bu ürünlerin burada seçilerek

kültür formuna dönüştürüldüğünü düşünüyorlar. Arkeologlar, kazılardan çıkan örneklere radyokarbon testi uygulayarak, Önasya'daki Neolitik Çağı köylülerinin 10.000 yıl önce çiftçilik yaptıklarını kanıtladılar.

Üst Paleolitik insan, çevresinde bulduğu yabani bitkileri toplayarak ve yabani hayvanları avlayarak besleniyordu. Dicle nehrinin kolu üzerinde bulunan Hallan Çemi'de civardaki meşe ormanlarından yabani badem, yabani baklagiller, antep fıstığı gibi ürünleri toplayarak beslenen insanların beslenme sisteminde, sivri saz (Scirpus maritimus) ve yalancı sarmaşık da (Polygonum) bulunuyordu. Ayrıca, belki de başarısız bir yağ çıkarma işleminin kalıntısı olan, kalın bir tabaka kömürleşmiş yabani horoz ibiği çiçeği meyveleri (Gundelia tournefortii) bulundu.

Kuzey Suriye ve İrak'ta yer alan Abu Hureyra ve M'lefaat yerleşimlerindeki iyi inşa edilmiş ve büyük bir olasılıkla yıl boyunca kullanılmış olan avcı toplayıcı köylerde, step ormanlarının içinde yer alan az sayıda orman bitkisi kullanılmıştır. Büyük miktarlarda yabani tahıl, bakliyat ve menengiç (Pistacia) de diğer çeşitlerin yanısıra toplanıyordu. 10.000 yıl önce, Bereketli Hilal'in üzerinde yaşayan avcı toplayıcılar tahılların atası olan bazı yabani tohumları ekmeye başladılar. Toplanarak ekilen bu tohumlar, daha çok yaşama şansı bularak kültür tohumları haline geldiler. Ve zamanla bu ürünler, insan müdahalesi olmadan tohumlarını dağıtma yeteneğini kaybettiler. Çünkü artık tohumlar, olgunluk döneminde dağılıp saçılmak yerine, başağın üzerinde kalıyordu. Bu değişimin çiftçiler için büyük bir avantaj olduğu açıktır.

Tarımın ilk kez tam olarak Önasya'nın hangi kesiminde ortaya çıktığı hâlâ net olarak bilinemiyor. Bugünkü tahılların yabani atalarını oluşturan bitkilere, Bereketli Hilal'in hemen hemen bütün Neolitik yerleşimlerinde rastlamak mümkündür. Arpa, mercimek ve bezelyenin yabani ataları bütün bu bölgeye yayılmışken, yabani çatal siyez buğdayı (Triticum diccoum) yaygın olarak Doğu Akdeniz'de, yabani kaplıca buğdayı (Triti*cum monococcum) daha çok Güney Anadolu ve çevresinde, yabani nohut ise Güneydoğu Anadolu'da dar bir bölgede görülmektedir.

Tarım tekniklerinin büyük olasılıkla çok çabuk yayıldığı ve bugünkü tahılların, Neolitik atalarım oluşturmak üzere seçilerek kültür formları haline dönüştürülen tohumların değişik alanlardan toplandığı düşünceleri, tarımın, nerede ve ne kadar geniş bir alanda başladığının, hiçbir zaman tam olarak anlaşılamamasına neden oluyor.

Avcı toplayıcıların, neden çiftçilik yapmaya başladıkları önemli bir sorudur. Çiftçiliğin başlamasından 2000 yıl önce, Buzul Çağı'nın sona ermesiyle dünya ölçeğinde çevresel değişiklikler olmuştur. Polen diyagramları, ormanların günümüzden daha nemli ve ılıman bir iklim sayesinde Anadolu'nun steplerine kadar yayıldığını göstermiştir. Bu çevresel değişimlerin sonucu olarak gelişen, avcı toplayıcı yaşamdaki nüfus artışı ve buna bağlı olarak gelişen artan yiyecek gereksinimi, ilk tarımsal denemelerin yapılmasına neden olmuştur. Ancak bu aşamanın daha iyi anlaşılması konusunda karşımıza çıkan en önemli engel, bu evreye ait bilinen yerleşim sayısının azlığıdır. Anadolu'da sadece iki tane, hemen Neolitik öncesi döneme tarihlenen yerleşimde kazı yapılmıştır (Pınarbaşı ve Hallan Çemi). Aynı durum Erken Neolitik için de geçerlidir. Erken Neolitik Dönem bitki kalıntıları, sadece M.Ö. 7500-6000 yıllarında çiftçiliğin görüldüğü Çayönü'nde bulundu.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:31 PM
Arkeobotaniğin Hammaddeleri

Toplanma ve yorumlama stratejileri tamamen farklı olan iki grubu şöyle tanımlayabiliriz !

Makro Kalıntılar; tohumlar ve tahta parçaları gibi çıplak gözle görülebilecek kadar büyük olan bitkisel kalıntılardır. Birçok Önasya ülkesinde olduğu gibi çölümsü kurak bölgelerde, bitkisel kalıntılar diğer arkeolojik kalıntıların içinde korunabilirler. Kışların nemli geçtiği Türkiye'de ise, bitkiler hayvanlar tarafından yenmekten kurtulabilselerbile çürürler. Botanik kalıntılar biyolojik olarak çürüyemeyen artıklardan oluşur. Kömürleşme ise korunmak için en iyi yoldur. Ateşle temas eden tohumlar, odunlar ya da diğer bitki parçalan çoğu zaman yanarak kül olur, tamamen yanmayanlar ise kömürleşir. Çoğunluğu karbondan oluşan bu kömürlerin içinde başka organik maddeler de bulunabilir. Kömürleşmiş bir tohumdan lipid ve DNA'nın ayrılabilmiş olması bu bilgiyi doğruluyor.

Hayvanların otlamasıyla, sindirim sistemlerine geçen tohumlar doğal olarak dışkılarında da bulunur. Dışkıların yakılmasıyla bu tohumlar arkeolojik kayıtlara kömürleşmiş kalıntılar olarak geçerler. Çeşitli tohumların bir arada bulunduğu gübreler ilginç arkeobotanik örnekler oluştururlar.

Mikro Kalıntılar, Polenler, sporlar, fitolitler(phytolithler) mikroskopta incelenmesi gereken küçük parçacıklardır. Genellikle rüzgar veya böcekler tarafından ayrıştırılan bu mikro parçacıklar, kalın dış kabuklan nedeniyle göl yatakları ya da bataklıklar gibi anaerobik koşullarda çürümeye karşı dirençli olurlar.

Bölgenin bitki örtüsünün tanımlanmasında önemli ipuçları taşıyan polenlere, arkeolojik kalıntılarda genellikle rastlanmaz.

Çeşitli bitki hücrelerinde bulunan silisli bir yapı olan fıtolit ise bitkilerin çürümesinden sonra arkeolojik toprakta birikir ve laboratuvarda ayrıştırılabilir. Fitolit analizleri, daha yeni bir teknik olmasına rağmen bitkilerin tanınması ve sonuçların mikromorfoloji çalışmalarıyla birleşmesiyle arkeolojik verileri tamamlıvor.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:31 PM
Değişen Ürün, Değişen Kültür

ister Önasya'da, ister Kuzey Amerika bozkırlarında olsun, hangi ürünün, nasıl yetiştirileceğini, tüketiciye veya merkezi hükümete bağlı olan piyasa belirler. Ürünün seçilmesi hiçbir zaman şansa bırakılmaz. Ancak bu yaklaşım, arkeolojik bitki kalıntılarına nasıl uygulanır?

Bu durumda kaplıca ve çatal siyez buğdayları, incelemek için güzel örneklerdir. Kavuzları ve bu eski hububatların diğer buğdaylardan ayrılmasını sağlayan kalın kabuklan, depolanma sırasında ürünü vebadan korur.

Erken çiftçilik döneminde öncelikle kullanılan kaplıca ve çatal siyez buğdayları, batıda Britanya Adası'na, doğuda ise Hindistan'a kadar yayılmıştır. Günümüzde ekimi bazı yüksek dağlar dışında oldukça sınırlıdır.

Türkiye'de bulunan arkeobotanik kanıtlar, kaplıca ve çatal siyez buğdaylarının M.Ö. 3000 yıl öncesine kadar makarnalık ve ekmeklik buğday ile arpa gibi diğer tahılların yanı sıra yetiştirilmiş olduğunu gösterir. Daha sonra Erken Tunç Çağı'nda, kaplıca ve çatal siyez buğdayları, Güneydoğu Anadolu'nun arkeolojik kayıtlarından aniden silinmiş ve asla tekrar ortaya çıkmamıştır. Bu durumun aydınlatılmasında görev" alan araştırmacıların yolu Karadeniz dağlarına düşüyor. Çünkü kaplıca ve çatal siyez buğdaylarının hâlâ az miktarda yetiştirildiği köylerden birkaçı Kuzey Anadolu'daki nemli Karadeniz dağlarındadır.

Buralarda çiftçilerle yapılan konuşmalardan, kaplıca ve çatal siyez buğdaylarının neniıli ve sıcak yazlarda gelişen mantar hastalıklarına karşı dayanıklı olması nedeniyle tercih edildiğini öğreniyoruz. Kaplıca ve çatal siyez buğdaylarının yüksek kaliteli tavuk yemi ve bulgur olarak da çok değerli olmasına rağmen, ekim alanları büyük bir hızla azalıyor.

"Günümüzdeki bu hızlı azalma ile "Erken Tunç Çağı"ndaki azalma arasında bir paralellik olabilir mi?" sorusu akla geliyor. Köylüler bu konuda ipucu olabilecek şu bilgileri verdiler:

Öncelikle verimi düşük olan kaplıca ve çatal siyez buğdaylarını devlet desteklemiyor. Buğday tüccarlarının ekmeklik buğday alırken, bu buğdaylar gibi azınlıklarla ilgilenmemeleri ise başka bir neden... Görüldüğü gibi, Karadeniz dağlarındaki ekim alanlarında yaşayamayan ve hastalıklara karşı daha az dirençli olan ekmeklik buğday, modern piyasa ekonomisine daha iyi uyum sağlamış.

Erken Tunç Çağı'na dönersek, Güneydoğu Anadolu'da bu çağın en belirgin özellikleri, yerleşim yoğunluğundaki artış ve araziye yayılmış küçük köylerden kasabaların çevresine kurulan köylerle birlikte daha hiyerarşik bir düzene geçiş olarak özetlenebilir. Bu değişimin tarıma yansıyan etkisi için ortaya atılan en akılcı teori kısaca şöyle özetlenebilir: Çoğalan şehirli nüfusun artan ihtiyaçları, çiftçileri, ekmeklik ve makarnalık buğdaylar gibi gübrelemeye bağlı olarak verimi artan ve hasat sonrası kolay işlenebilen ürünler yetiştirmeye yöneltmiştir. Bu iddia, günümüzde çeşitli buğday türlerinin, çeşitli gübrelerle deneysel ekimi yapılarak test ediliyor. Ege bağlantılarıyla birlikte Batı Anadolu'daki ve alçak bölgelerdeki eski çiftçilik hakkında ne kadar çok şey öğrenebilirsek, eski tarım yöntemlerinde de daha fazla çeşitlilik bulmayı umabiliriz.

Tarım tekniklerindeki çeşitlilik beslenme alışkanlıkları için de söz konusudur. Türkiye'deki en yaygın arkeobotanik kalıntı olan arpayı hayvan yemi ya da malt yapımı için kullanıyoruz; ama arpanın geçmişte insan hayatında önemli bir besin olarak yer aldığına dair arkeolojik kanıtlar var.

Sardes ve Gordion da bulunan, M.Ö. 500 yıllarına ait yangın geçirmiş odaların külleri arasında, arpa kabuklarıyla dolu çömleklere rastlanmıştır. Bunlar arpa tanelerinin ayıklanmasından arta kalan kabuklardır. Bu zahmetli kabuk çıkarma işi sadece insanların tüketimi içindir, hayvan yemi olarak kullanılan arpalara bu ayıklama işlemi yapılmaz.

Eski yazıtların yorumlanmasından ortaya çıkan ortak kanı, insan besini olarak arpanın, buğday kadar önemli olduğudur. Günümüz Türkiye'sinde nadiren insan besini olarak kullanılan arpanın, besin olarak geçmişteki önemini ne zaman kaybettiği merak konusudur. Uzmanlar, benzer iki durumdan bahsediyorlar. Anadolu'da hayvan yemi olarak yetiştirilen burçak ve acı bakla, zehir içerdiği için insan besini olarak kullanılmıyor. Ancak her iki ürünün de neolitik dönem ve sonrasına ait arkeobotanik örnekleri bol miktarda bulunuyor. Bu iki ürüne mutfak alanlarında rastlanmış olması, besin maddesi olarak kullanıldığını düşündürüyor. Acı bakla ve burçak yeterince pişirildiğinde ve karışık bir beslenme biçiminin parçası olarak kullanıldığında yararlı birer besin oluyorlar. Bu örneklerin ışığında, günümüzün gıda maddeleri hakkındaki düşüncelerimizi geçmişe uyarlarken, dikkatli olmamız gerektiğini söyleyebiliriz.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:32 PM
Arkeoloji ve Yazlı Kaynaklar

Tarihi dönemlerle ilgili araştırma yapan arkeologların, ihtiyaç duydukları bütün bilgilere, buldukları yazılı kaynaklarla ulaştıklarını düşünme eğilimleri vardır.

Bu eğilim, Geç Tunç Çağı ve sonrasına ait arkeobotanik veya zooarkeolojik verilerin gerçekten önemsenmemesine sebep olmuştur. Ne yazık ki, yazılı belgeler, tarım ekonomisinin dinamiğini anlamamız için yeterli bilgiyi nadiren içermektedirler. Ayrıca tarım ürünlerine ait terimlerin çevirisi de oldukça sorunludur. Örneğin, Boğazköy'den çıkarılmış Hitit dönemine ait on binlerce tabletin hemen hepsi diplomasi, hukuk, din veya mitoloji ile ilgili ayrıntılar içerirler. Yazıları tamamen anlamış olsak da, bu tabletlerden Hitit tarımı hakkında nitelikli bilgiler edinemeyiz.

Hititçedeki ürün terimleri bugüne kadar tam olarak anlaşılmasa da dilbilimciler, Sümer terimlerinin Hititler tarafından aynı anlamda fakat kısaltılmış olarak kullanıldığını varsaymışlardır. Orijinal Mezopotamya metinlerinde ve aynı anlamda kullanıldığı varsayılan Hitit metinlerinde sıklıkla kullanılan "ZIZ" terimi dilimize çatal siyez buğdayı olarak tercüme edilir.

Hoffner, Geç Tunç Çağı'nda çatal siyez buğdayına ait verilerin azaldığını gösteren arkeobotanik verilere dayanarak "ZIZ" in aslında ekmeklik buğday ya da buğday için kullanılan genel bir terim olduğunu öne sürmüştür. Kaman Kalehöyük'te bulunan arkeobotanik veri analizleri, çatal siyez buğdayının sadece az miktarlarda bulunduğunu doğruluyor. Ekmeklik buğday, Hoffner'in düşüncesini doğrularcasına, en fazla bulunan buğdaydır.

Hitit yazıtları tarım teknikleri ve bitkisel ürünler hakkında ilginç bilgiler içermekle beraber arkeobotanik bilgilerle desteklenerek kullanılmalıdır. Klasik Çağ ve Ortaçağ için de tamamen aynı durum geçerlidir. Anadolu'ya yeni ürünlerin geldiği ve önemli tarımsal gelişmelerin olduğu açıktır, ancak bu konuda tarihi belgeler yetersizdir.

Başta Anadolu olmak üzere, Ön Asya'daki arkeobotanik araştırmalar henüz başlangıç aşamasındadır. Günümüzde sayıca az ama her geçen gün artmakta olan araştırmacılar, arazide hâlâ tohum türlerinin belirlenmesine ve yorumlanmasına yarayacak sorular konusunda temel teknikler üzerine çalışmaktadırlar. Az sayıda ama oldukça önemli olan, tohum konulu toplantılar yapılıyor. Türkiye'de seri halinde yürütülen kazılarda, geniş çaplı bitki ve hayvan kalıntıları araştırmaları yapılmaktadır.

Örnek toplama stratejisi geliştirmek, modern floranın tanınması, tohumlan mikroskopta tanımlamak ve günümüz çiftçileriyle etnografya çalışmaları yapmak, arkeobotanik çalışmaların temelini oluşturur ve arkeologları doğru sorulara yöneltir.

Bir kazıdan yeni çıkarılmış her bitki kalıntısı yeni keşiflere yol açabiliyor. Arkeobotanik, ister tarımın henüz başladığı tarihöncesi dönemler olsun, ister yazının bulunduğu dönemler olsun, insanoğlunun geçmişine ışık tutabiliyor.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:32 PM
Anadolu'nun Sualtı Hazineleri

Türkiye'de Sualtı Arkeolojisinin Geleceği
Bu kitabın sayfaları arasında izlediğiniz gibi, dünyanın en önemli sualtı arkeolojik kazıları bizim sularımızda gerçekleşmiş olup bilgi ve değer açısından paha biçilmez eserler de bizim denizlerimizden çıkarılmıştır. Bu çalışmalar sonucu Bodrum Müzesi dünyanın en önemli sualtı müzesi olmuş, Bodrum sualtı arkeolojisinin odak noktası haline gelmiştir. Yirmi yılı aşkın bir süredir gerçekleştirmekte olduğumuz araştırmalar sonucu yüzün üzerinde batık alanları tespit edilmiş, bunlar kaydedilerek Kültür Bakanlığı arşivlerinde yerlerini almışlardır. Bu çarpıcı tabloya rağmen bence bu sadece bir başlangıçtır. Anadolu tarih boyu medeniyetlere kucak açmış, denizlerimiz de medeniyetler arası ilişkiler için bir köprü görevi görmüştür. Enstitümüzün Bodrum'daki yeni merkezi, Türkiye için büyük gelecek vaad eden TINA'nin faaliyetleri denizlerimizdeki araştırmalara büyük ivme kazandıracaktır.

Bu arada Türkiye'de sualtı arkeolojisini bekleyen tehlikeler de mevcuttur. Dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye'de de bilimsel sualtı araştırma sonuçlarından rahatsız olanlar vardır. Bilhassa batık tespit çalışmalarından, bu çalışmalar sonucu kıymetli tarih kalıntılarının kaydedilmesi ve korumaya alınmasından bazı çevreler olumsuz etkilenmekte ve bu çalışmaların durdurulması için çaba göstermektedirler. Arkalarında büyük maddi güçlerin de bulunduğu bilinen bu grupların varlığından Kültür Bakanlığı haberdardır. Kamuoyunun ve Kültür Bakanlığı'nın sualtı arkeolojisini ve tarihi buluntuları bekleyen tehlikeleri biliyor olmaları, bu grupların amaçlarına ulaşmalarını engelleyecektir. Ancak yine de, her sualtı araştırmacısının bu tehlikenin farkında olması ve küçümsememesi gerektiğine inanıyorum.

Birçok batık kazılıp sayısız antik geminin yeri tespit edilmiş olmasına rağmen sularımızda halen keşfedilmeyi bekleyen kıymetli sualtı kalıntılarının olduğu kesindir. Ne yazık ki son yıllarda süngerlerin hastalanması ve mesleğin zorluklarından dolayı süngercilerin deniz turizmi gibi başka dallara kayması sonucu bizleri batıklara yönelten en önemli kaynağı kaybetmiş bulunuyoruz. Ayrıca şimdiye kadar yoğun bir şekilde devam ettirdiğimiz araştırmalarda, sahil şeridine yakın, dolayısıyla bulunması nispeten kolay olan batıkların büyük çogunluğunu tespit ettiğimizden, artık daha derinlere inmek, daha zor batıkların peşinde koşmamız gerekiyor. Bu da yeni ve verimli teknolojiler üretmemizi şart koşuyor. Üzerinde çalıştığım bir proje, sualtı arkeolojisi için özel bir ROV'ı (Remote Operated Vessel - Uzaktan kumandalı robot) konu alıyor. Bu cihazla, derinliğinden dolayı dalgıç indirmenin riskli veya imkânsız olduğu açık denizlerde rahatlıkla incelemeler yapılabilecektir. Ayrıca şu anda üzerinde çalıştığımız başka bir projenin sualtı kazıları açısından çığır açması bekleniyor. Sualtı araştırmalarına harcanan zamanın yarıdan fazlasını, ölçüm ve haritalama çalışmaları almaktadır. Oysa bu proje dahilinde geliştirilen yeni yöntemle, sualtı araştırmaları için gerekli olan bütçe, zaman ve ekip yarıya inecektir.

Türkiye'de sualtı arkeolojisinin geleceğini etkileyecek en önemli faktör insan faktörüdür. Evet, denizlerimizde çok önemli kazı ve araştırmalar gerçekleşmiştir, fakat bunlar bir avuç insanla oluşmuştur ve bu insanlar, kabul etmesi ne kadar güç de olsa, bu satırların yazarı da dahil olmak üzere, yaşlanmaktadır. T.I.N.A.'in ilk etkinlik olarak bir Türk öğrenciye mali destek vererek faaliyetlerine başlaması son derece sevindiricidir. Bu konuda en büyük görev bir müze müdürü olmasına rağmen Türkiye'de sualtı arkeolojisinin nabzını elinde bulunduran Oğuz Alpözen'e düşmektedir. Bodrum Sualtı Müzesi harikasını yaratan Alp özen 'insan eseri' yaratmaya yönelmelidir. Aksi takdirde büyük heyecanla tutuşturmuş olduğu meşale kendisinden sonra sönmeye mahkum olacaktır.

Sualtı Arkeolojisinin geleceği son derece parlak görünüyor. Her kültürel faaliyet gibi başarı için önemli bir etken olan maddi destek konusunda ilerlemeler kaydediliyor. Şimdiye kadar tamamen yurt dışı kaynaklarından sağladığımız maddi desteğin hiç olmazsa bir kısmının Türkiye'den sağlanabileceğine, Yapı Kredi Kültür Sanat A.Ş.'nin bu yayınla verdiği ilk desteği diğer kuruluşların devam ettireceklerine inanıyorum. Ne olursa olsun, 'Denizlerimizdeki Tarih', gelecek nesillere bırakacağımız kültür miraslarımızın başında yerini alacaktır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:33 PM
LELEGLER
Antik çağlarda Ege'de "Karia" olarak adlandırılan bölge, Bodrum Yarımadası dahil, kabaca günümüzdeki Muğla ilini içine alan bir bölgeydi. Batı Anadolu'da eski Yunanlılar'dan önce "Mis"ler, "Leleg"ler ve "Kar"lar oturuyorlardı. Misler Anadolu'nun kuzeybatısında, Karlar güneybatıda, Lelegler de Bodrum Yarımadası'nda yaşıyorlardı. Eski Yunan kaynaklarına göre bu iki halk, (Karlar ve Lelegler), Pelasg'larla birlikte Ege'nin en eski halkıydı. Daha sonraları Karia'mn kuzey kıyılarını İonlar, güney kıyılarını da Dorlar ele geçirmişlerdi.

Lelegler hakkında bilgi veren ilk en önemli kaynak, ünlü tarihçi Herodot... Onun anlattığına göre, eski Yunanlılar Miletos'a ilk geldiklerinde burada Karialılar bulunuyordu. Giritliler, ona "Karialılar'm eskiden adalarda oturduğunu, destanlarda adı geçen Girit Kralı Minos'a bağlı bulunduklarını ve daha o zamanlarda bile 'Lelegler' diye anıldıklarını" kendi masalsı bilgilerinden aktarmışlardı. Tarihçinin Giritlilerin ağzından yaptığı bu aktarmanın önemi, daha sonra aynı bilgiyi Karialılar'm ağzından da yapmış olmasında yatıyordu. Herodot, yapıtında Lelegler'le Karialılar arasında hiçbir ayrım gözetmemişti. Üstelik yapıtının bir yerinde "Karialılar'a eskiden Leleg denildiğinden de söz etmişti...

Lelegler çok eski bir dönemde yaşadıkları için bunlar hakkındaki tüm veriler antik yazar ve tarihçilerin verdiği bilgilere dayanıyor. Günümüz kazılarında her ne kadar Miken ağırlıklı seramikler çıkıyorsa da, kimi uzmanlar Miletos'un da Lelegler tarafından kurulduğunu savunuyor. Bütün bunların yanında Lelegler'i ilginç yapan en önemli konu, kireçsiz ve harçsız yapılarının tüm izlerinin binlerce yıl sonra bile hala izlerinin sürülebiliyor olması... Günümüz batı kültürüne kaynaklık ettiği öne sürülen Eski Yunan uygarlığının tüm baskısına rağmen bunların silinememiş olduğu gözleniyor.

Lelegler hakkında ilk ve temel bilgileri veren Herodrot "Şu üç şeyi onlar bulmuşlar ve Yunanlılar da onlardan almışlardır" deyip başlıyor anlatmaya... "Savaş başlığının üzerine konan sorguç, kalkan üzerine işaretler kazımak bize onlardan geçmiştir. Kalkanı tutmak için kulp yapmak da yine onların buluşudur. O zamana kadar kalkan elle kulpundan tutulmaz, boyundan geçirilen bir kayışla sol omuz üstüne alınır ve böyle kullanılırdı..."

M.Ö. IV. yüzyıl, yarımadaya ve Lelegler'e büyük değişiklikler getirmiş, Karia bu sıralarda yeniden Pers denetimi altına girmişti. Bölge büyük Pers kralının atadığı bir "satrap" tarafından yönetiliyordu. Yüzyılın başlarında satrap olan Hektadomos, M.Ö. 377 yılında satraplığı oğlu ünlü Mausolos'a bırakmıştı. Mausolos da, o sırada küçük bir yerleşim yeri olan Halikarnassos'u askeri savunmaya uygun bulup, başkentini Mylasa'dan buraya taşıdı. Satrap, burada yeni ve büyük bir başkent kurmayı tasarlamaktaydı. Mausolos'un bu amaçla yaptığı işlerden biri de, komşu Leleg kasabasının halkını, kimi zaman zor kullanarak yeni başkente, yani Halikarnassos'a getirip büyük alana yerleştirmesiydi

Bu olaydan sonra Lelegler'in sayısı yarımada üzerinde azalmaya başladı. Ancak Myndos ve Syangela varlıklarını sürdürdüler. Fakat Mausolos, bu iki kenti de daha büyük alanlarda yeniden kurdu. Böylece Myndos ile Syangela Mausolos'un yeni başkentine bağlanmamışlardı. Syangela giderek Thiangela'ya dönüştü ve Leleg özelliğini yitirdi. Böylelikle hemen tüm Karia Yunanlılaşarak bir Yunan ili durumuna geldi. Myndos'ta ise bir nüfus azalması sorunu yaşanıyordu. Kent nüfusu bir türlü beklenilen sayıya ulaşmamıştı. Söylentiye göre, bu sıralarda kenti ziyaret eden filozof Diogenes, kapıların kente oranla çok büyük olduğunu görerek, Myndoslular'a, "Kentin akıp gitmemesi için kapılarını kapalı tutmasını önermiş"ti...

Lelegler'in yanmada üzerinde çok sayıda yerleşmeleri vardı. Günümüzde, Bodrum Yarımadasının en batı ucunda bulunan Gümüşlük, bir zamanlar "Eski Myndos" adıyla anılan bir Leleg yerleşim yeriydi. Ancak, yapılarında harç kullanmadıkları için zaman içinde hemen tamamı yerle bir oldu. Sadece yanmada üzerinde bugün Lelegler'e ait dokuz büyük yerleşme kalıntısı bulunuyor. M.Ö. 1500 ile M.Ö. 400 yıllarına kadar varlıklarını sürdüren bu toplumun bölgede kurduklan kentlerin adlan şöyleydi: Eski Myndos'tan başlamak üzere, yarımada üzerinde "Termera", "Uranium", "Telmissos", "Madnasa", "Side" ve "Pedasa"... Yarımadanın ya da bir başka deyişle, Bodrum'un (Halikarnassos) batısında da iki büyük kent kalıntısından da söz etmek mümkün... Bunlar da "Syangela" ile "Thiangela" adındaki kale kentler..

Fakat, bunlar birbirinin devamı gibiler. Ünlü coğrafyacı Strabon ise Bodrum Yarımadası'nda Lelegler'in 8 kent kurduğunu yazıyor. Plinius ise yarımadada Lelegler'e ait 6 kentin adını veriyor. Ancak, bu kale kentlerin dışında yarımadada çok sayıda küçük yerleşmeler ve yapılar da mevcut. Bu, kasaba ya da kale yerleşmesi şeklinde nitelendirilebilecek kentlerin "kurgan" ya da "birleşik yapılar" olarak adlandırılan ilginç mimari yapılar vardı.

Gümüşlük limanının önünde bulunan ve kenti doğal kale gibi örten küçük yarımadanın üzerindeki uzun sur kalıntısı arkeologlarca "Leleg Suru" olarak tanınıyor. Yerine göre yaklaşık 1-3 m. eninde ve 200 m. uzunluğundaki bu surun günümüzde çok az temel kalıntısı görülebiliyor. Yöreyi ayrıntılı bir biçimde araştıran George Bean'e bile, "Yarımadayı böylesine ikiye bölmenin anlamı neydi?" diye sordurtan bu dev duvarın, 3.500-4.000 yıl önce Lelegler tarafından, bugün bile sorun olan Kardak dahil tüm diğer Yunan Adalan'ndan gelecek bir tehlikeye karşı yapıldığına hiç kuşku yok...

Leleg mimarisiyle ilgili bir diğer ilgi çekici nokta da, tüm yerleşmelerin dağların en yüksek doruklarında kurulmuş olmaları ve bu yapıların genel planlarındaki ortak yöndü. Günümüzde ıssız ve uzak ören yerleri olarak bilinen bu yerleşim alanlarının tepe doruklarındaki konumlan, denizi ve çevre adalarını gözetlemede çok stratejik bir öneme sahipti. Kıyıları gözetleyen tüm Leleg kent ve kasabaları dumanla haberleşiyordu. Bugün kimi yaşlı yöre insanının yakın zamanlarda bile bu tepelerden dumanla haberleşildiğini hatırlaması, bu geleneğin binlerce yıldan günümüze aktarıldığını kanıtlıyor.

Günümüzü ilgilendiren bir başka ilginç yön ise, bu kalıntıların hiçbirinde Lelegler'e ait kazı çalışmasının yapılmamış olması... Lelegler hakkında bugüne kadar yapılan en kapsamlı yü*zey araştırması, ünlü Alman arkeolog Dr. Wolfgang Radt'a ait... Uzun yıllardan beri Bergama kazısı başkanlığını yapan Dr. Radt, 1960'k yıllarda Bodrum Yarımadasının Lelegler'e ait önemli bir bölümünü mimari açıdan araştırmıştı. Doktora tezi kapsamında yaptığı çalışmasını da daha sonra Le*leg mimarisiyle yapılmış en kapsamlı araştırma olarak yayımlamıştı.

Dr. Radt'a göre, Leleg mimarisi "arkaik ve bölgesel bir yapıda"... Yapıların ilginç bir yanı, taşların arasında hemen hiç harç kullanılmamış olması... Bu nedenle büyük taşların dışında kalan yapı elemanları, Diogenes'in dediği gibi adeta akıp gitmiş... Fakat Dr. Radt, "Bu arkaik ve primitif özellikli Leleg mimarisinde öyle bir yapı türü var ki, şimdiye kadar hiç bir mimari tarzda bulunmuyor" diyor... "Bunlar, dağların yüksek yamaçlarında inşa edilmiş yuvarlak ve çok amaçlı yapılar. İç içe iki surdan oluşan bu yapılar arasında yarıçapı 20 m. olanlar var. İç içe geçmiş surlar birbirlerine içteki bir noktadan değecek biçimde inşa edilmiş ve üstleri kapalı... Burada çobanlar yaşıyor olmalı; ortadaki geniş avluda da hayvanlar... Ancak, yapının tamamının üstünün örtülü olup olmadığım bilemiyoruz. Belki belli bir yükseklikten sonra ağaçlarla örtüyorlardı. Hayvanlarını hem korsanlardan hem de kaplan gibi vahşi hayvanlardan korumak için bu yapıların duvarlarını çok kalın ve yüksek inşa ediyorlardı. Bunların çağlar içinde, M.Ö. 8-7 yüzyıldan başlayıp Roma dönemine kadar adım adım değişmeler gösterdiğine tanık oluyoruz. Özgün Leleg tipinde olanlar bütünüyle yuvarlak bir plan sergiliyor. Bölgenin Helenleşmesine parelel olarak, bu yapılarda köşeli ilaveler ve kulemsi görüntüler ortaya çıkıyor. Yani, bir tür evrimleşme başlıyor. Roma dönemine gelindiğinde ise bu özgün tip yapılar kendi özel liklerini iyice yitiriyorlar..."

Lelegler, Roma çağlarına doğru geldikçe, yalnız mimari açıdan değil, toplum olarak da giderek erimişler. İzleri neredeyse kaybolmak üzere bir Anadolu yerli halkı olan Lelegler'in özellikle de şimdiki Bodrum Yarımdası'nda yaşamaları ilginç.. Çünkü, günümüzde böylesine popüler olan bir bölgede binlerce yıl önce yaşamış eski bir halk karşısında, hem Bodrum meraklılarının hem de arkeologların ilgisiz kalması bir çeşit ihanet... İnsanınkendi geçmişine, kendi kültürüne,kendi geleceğine ihanet....

Mausolos'un kurduğu kent: Thiangela.

Bir dağ kenti olan Thiangela'nm güney tarafı daha az sarp olup saldırıya açıktı. Şehrin kuleli ana kapısı buradaydı ve bu yüzden sur yer yer kulelerle takviye edilmişti. Bu cephenin batı ucundaki tepeye dışında çok sayıda da, "çiftlik evi", dört kuleli, kare planlı bir hisar yapılmıştı. Bu hisar şehrin zayıf olan batı-güneybatı tarafını güven altına alıyor ve bu yüzdeki şehir kapısını da koruyordu. Surların planı burada hilale benziyordu. Hisar da bu hilalin bir ucunda yükseliyordu. Hisara şehirden, dirsekli ve üzeri yalancı tonozla örtülü bir kapıdan giriliyordu. Güneydoğudaki kulenin yanında, sur duvarına açılan küçük bir kapı vardı. Bu kapıdan, hisarın önündeki kavisli iki siper duvarına ulaşmak ya da düşmana saldırmak mümkündü. Thiangela, Mausolos'un kurduğu bir kentti. Surların inşa tarihi kesinlikle 4. yüzyılınikinci çeyreği olarak kabul edilebilir. Kent, aynı yüzyılın sonunda, Karia'da bir krallık kurmaya kalkışan ve kendi adına sikke de basan Makedonyalı Eupolemos tarafından kuşatılmış ve şarta bağlı olarak teslim olmuştu

Antik Çağ'ın NATO'su: Delos Birliği...

Hellespontos ve Bosphoros kıyılarının Persler tarafından ele geçirilmesinden sonra, Helen güçlerinin başkomutanı olan Sparta Kralı Pausanias'ın sert davranışları, bağlaşık devletleri ondan soğutmuş ve onlar da Atina çevresinde kümelenmişlerdi. Atina, başlangıçta gönüllü bir nitelik taşıyan bu birliğin önderi oldu. Birliğin üyelerine düşen yükümlülükleri, hangi kentin ne sayıda savaş gemisi sağlayacağını ya da ne tutarda yıllık gider katkısı ödeyeceğini saptadı. Toplanan paralar Delos Adası'nda toplanıyordu.

Daha sonra Atinalılar ilk olarak Miltiades oğlu Kimnon komutasında bir donanmayla, Thrakia-Make-donya sınırında, Strymon Çayı ağzındaki İran bağımlısı Eion kentini alıp (M.Ö. 475) halkını köleleştirdiler. Ege Denizi'nde Skyros ve Euboia (Eğriboz) Adası'ndaki Karystos kentini ele geçirdiler. Bu sırada Naxos Adası birlikten ayrılmak istedi, fakat adanın kenti Atina birliklerince kuşatıldı ve kent de birliğe tekrar geri dönmek zorunda kaldı. Bu olay, Delos Birliği'nin bir Atina bağımlıları topluluğuna dönüşmesinin ve gönüllü bağlaşıklar birliği olmaktan çıkışının başlangıcıydı (M.Ö. 467)...

Bu arada Leleg kentleri de bu Delos Birliği'nin üyesiydiler. Myndos kenti birliğe onikide bir talent haraç ödüyordu. Bu miktar Myndos'un küçük bir kasaba olduğunu gösteriyor. Pedasa kenti ise Delos Birliği'ne iki talent haraç ödemekteydi. Kıyıdaki Halikarnas sos'un 1.65 talent ödediği düşünülürse, dağlık Pedasa'nın ödediği miktar oldukça iyiydi. Termera kentinin ise birliğe ödediği iki buçuk talentlik haraç Mydos'un yükümlülüğünün tam 30 katıydı. Madnasa kenti ise, birliğe önceleri iki talentlik haraç ödemesine karşılık, sonraları bu haraç bir talente kadar düşürülmüştü.

Yarımadadaki bir diğer Leleg yerleşmesi Side, ya birliğin dikkatinden kaçmış olabileceği ya daçok küçük olduğu için haraç ödemiyordu. Uranium adındaki kent debirliğe bağlı olmasına karşın çok önemsiz bir haraç ödüyordu. Syangela ise Delos Birliği'ne, kendisine bağlı mynanda ile birlikte bir talent haraç ödüyordu.

Antik Çağ duvar örgü biçimleri.

Balıksırtı duvar örgüsü: Küçük yassı taş bloklarının bir sıra sağa, bir sıra sola eğik olarak tabaka tabaka dizilmesiyle oluşan bir duvar örgüsü... Yaklaşık M.Ö. 3000 yıllarında harçsız örülmüş örnekleri görülür. Batı Anadolu'daki kazılarda toprak harçlı örneklerine de rastlanmıştır.

Bosaj duvar: Kenarları dikdörtgenler prizması biçiminde yontulmuş taş blokların ön yüzleri hafif dış bükey bırakılmış ve kaba ya da düz olarak işlenmiş duvar örgü biçimi...

Kyklop duvar: Düzgün olmayan büyük boyutlu taşlarla, harçsız olarak yapılmış duvar örme şekli...

Poligonal örgü: Düzensiz duvarlardır, ancak bu teknikle çeşitli irilikteki taşların birbirine uydurulması için çok işçilik gerekir. Daha çok teras ve sur duvarlarında görülür. Antik dönemden sonra kullanılmaz.

Psudo-İsodom: İnce ve kalın taş dizelerinin almaşık olarak kullanılmasıyla oluşturulmuş, harçsız Helenistik duvar örgüsü...

İsodom: Eş yükseklikte blok taş sıralarından oluşan harçsız Helenistik duvar örgüsü... Derz uyumu (duvarlarda iki öğenin arasındaki dıştan çizgi biçiminde gözüken birleşme yeri) olmayabilir ya da birleşme derzleri bir ara ile birbirlerini dikey olarak izleyebilir...

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:33 PM
ANADOLU'DA TARİHSEL VE KÜLTÜREL SÜREKLİLİK
MÖ 10 bin-8 bin yılları arasında Batı Avrupa'da buzul çağı devam ederken, Anadolu'ya nemli, ılıman bir iklim hakim olmaya başlamıştı. Aynı durum, Mezopotamya ve Nil boylarında da oluşmuştu. Ancak bu bölgeler o tarihlerde tamamen ormanlarla kaplıydı. Anadolu'nun bazı yöreleri sık ormanlarla kaplı olsa da seyrek ormanlarla kaplı mera alanları da vardı. Buzul çağından beri devam eden göçebe toplayıcılık bu bölgelerde yerini tarım kültürüne terk etmeye başlamıştı. Anadolu'da dünya tarihinin ilk büyük devrimi başlıyordu, insanın toprakla olan dostluğu ile. İnsanoğlu ilk kez toprağın ona neler verebileceğini keşfediyor, yerleşik yaşamın olanaklarından faydalanıyordu. Yoğun emek isteyen, zor bir uğraştı bu. Bu zorlu ilişki, toprağın insanla ilişkisini anlamlandırıyor ve kutsallaştırıyordu. Daha sonraki yıllarda Ortadoğu'nun diğer bölgelerinde, Mezopotamya ve Mısır'da toprakla yaşamayı başka topluluklar da öğrenmişlerdi. Fakat bu çok kolay bir işti onlar için. Sel sonrası toprağa tohum serpiştirmek yeterli oluyordu. İklim koşullarına göre, hangi alan uygun ise oraya ekim yapılıyordu. Dolayısıyla sulu tarımda toprak değil, tohumdu önemli olan. Kerameti tohumda arayan bu topluluklar bu nedenle erkek cinsiyetli yaratıcılara tapındılar. Toprak, Anadolu'da anlamlı ve önemliydi; Toprak, ana idi.

Tarih, Anadolu'da, bir yeryüzü tanrıçası olan Ana Tanrıça ile başladı. Belki de binlerce yıl varlığını koruyan ve etkisini nesillerden nesillere aktaran bu inanç halkların mayasıydı. O, göklerde değil, yerde insanların yanı başındaydı. Dokundukları, gördükleri, kokladıkları hayranlık duydukları her şeydi Anadolu halkları için. O, sadece insanların değil; toprağın, suyun, çiçeklerin, kuşların ve böceklerin de tanrıçasıydı. Doğanın ta kendisiydi o. Bir ilkçağ çiftçisi evinin bir köşesine koyduğu Tanrıça heykelini izlerken onu görüyordu, tıpkı bir ortaçağ ermişinin aynada kendine bakarken tanrıyı görmesi gibi.

Anadolu halkları inadına, Ana Tanrıça inancını binlerce yıl nesilden nesile aktardılar. Onlar tanrıçalarını tarlalarını sürerken, vahşi hayvanları evcilleştirirken tanıdılar. Toprak, insanoğlu tohumları savura savura dağıtırken bir ana gibi dölleniyor, bereketini armağan ediyordu. Yaz yeniden doğumun, kış ise ölümün simgesiydi. Ürünlerden ayrılan tohumlar yeniden toprağa döndü Tanrıça'nın bereketi için. Anaların kutsallığı işte bu tanrısal eylemi gerçekleştirdiklerindendir. Doğurganlığı böyle algılamak ve her şeyi böylesine sevmek ne kadar güzeldi, barışın ve dostluğun temeli o zamanlarda atılmıştı herhalde.

Çatalhöyük insanı doğa sevgisini tanrısallaştırmış ve günlük yaşamının bir parçası yapmıştı. Yemek, içmek, oturmak ve yatmak için kullandıkları evler aynı zamanda kutsal alanlardı. Bu yaşam biçimi binlerce yıl değişmeden böylece devam etti. Ana Tanrıça evlerinin içinde ona ayrılmış kutsal bir alanda varlığını sürdürdü. Gömütlerin üzerine kat kat kurulan yeni kentler gün geldi terk edildi. Anadolu'nun dört bir yanında yeni hayatlar kuran halklar tanrıçalarını da yanlarında taşıdılar. Evlerin Ana Tanrıça ile kutsallaşması sanatın günlük yaşamla iç içe yaşanmasını sağladı. Çırılçıplaktı Ana Tanrıça, tıpkı doğa gibi, gerçeğin simgesiydi. Toprak heykellerinde hep doğururken görürüz onu. Bu haliyle bereketin ve çoğalmanın sembolüdür bütün analar gibi.

Erkek "gücü"nü fark edince, anasını köleleştirdi

Doğa koşulları Anadolu'da değişik bir yapılaşmaya neden olmuştu. Mısırlılar gibi atalarının topraklarını terk etmemişler, kentlerin üstüne yeni kentler kurmuşlardı. Otuz beş metreyi bulan höyükler oluşmuştu üstüste. 20. yüzyıl arkeologları dünyanın hiçbir yerinde benzer yapılara rastlamadılar. Böylesine sadık bir insan mekan ilişkisi olmadı yeryüzünde.

Ancak bir gün erkekler fiziksel güçlerinin farkına varıp da, analarını köleleştirmeye başlayınca işler birdenbire değişiverdi. Onlar sandılar işin kehaneti kendi döllerinde, sandılar ki tarladaki ürünün sırrı da tohumda. O vakit göklerde, farklı yerlerde aradılar işin sırrını, bilemediler ki tohumu da zaten toprak veriyor. Artık onlar için kutsal değerler yeryüzünde değil gökyüzünde idi. Ve tanrı mutlaka erkek olmalıydı. Ama yine de insanlar ne yerlere ve göklere sığdırabildiler tanrıyı. Onlar tanrının kendileri gibi düşünmesini, umutlarını ve kaygılarını anlamasını istediler. Hep onları ödüllendirmesini yapamadıklarını yapmasını, haksızlığa uğrayanları korumasını, suçluları cezalandırmasını istediler. Sığmadılar bu dünyaya, başka dünyalar istediler. Aslında ondan hadleri olmadan ölümsüzlüğü istediler. Onlara göre tanrıların bilinci olmalıydı ve bu bilinç kendilerininki gibi olmalıydı.

Anadolu'da buzul çağı sonrası başlayan ısınma her geçen yıl artıyor, Kızılırmak'ın serin vadilerinde yeni gelen halklar Anadolu'nun yerli halklarıyla kaynaşıyordu. Hitit İmparatorluğu ile birlikte köleci devlet anlayışı da Anadolu'da yaygınlaşmaya başlamıştı. Krallar, soylular ve rahipler diğerlerine göre daha ayrıcalıklı olan yaşamlarının bedelini kölelere ödetiyorlardı. Birçok suçun bedelini köleler hayatları ile öderken özgür insanlar, aynı suçlardan tazminat karşılığı kurtulabiliyorlardı. Kuzeyden gelen kavimlerin boyunduruğu altına giren Hatti boyları yeni ataerkil düzenin koşullarına da boyun eğmişlerdi. Kölelerin dışında zanaatçılar ve fethedilen ülkelerin insanları da imparatorluğun merkezine getirilip kralın, rahiplerin ve toprakları elinde bulunduran aile reislerinin denetiminde çalıştırılıyorlardı. Binlerce yıldır süregelen barış, yerini tanrısallaştırılmış kralların zulmüne bırakmıştı. Özel mülkiyetin yaygınlaşması ile Anadolu'da insanların başka insanlar tarafından sömürüsü de başlamış oldu.

Hitit döneminde bütün ataerkil örgütlenmelere rağmen Anadolu'da yerli halkın en çok benimsediği tanrılar; toprak, bitki verimin tanrısı Telipinu, Fırtına Tanrısı ve Güneş Tanrısı gibi doğayı simgeleyen tanrılar olmuştu. (1) Aslında Hititlerle birlikte doğa cinsiyet değiştirerek tanrısal özelliklerini korudu. Ama yine de beş bin yıldan beri dişi bir tanrıya bağlı olan Anadolu insanı, Ana Tanrıçası'na çeşitli biçimlerde tapınmaya devam etti. Ana Tanrıça, Hattiler'de Vuruşemu, Hurriler'de Hepat, Hititler'de ise Arinna'nın Güneş Tanrıçası adını taşımıştı. Geç Hitit Dönemi'nde adı Kupaba'ydı. Dinsel metinlerde Arinna'nın Güneş Tanrıçası ve Hurri kökenli Hepat birbirlerinden ayrı tanrılar olarak anlatılırlar. Hitit İmparatorluğu'nun koruyucusu Güneş Tanrıçası'nın sembolleri panter ve güvercindir. Nitelikleri doğru yargı, merhamet ve otoritedir. Hepat ise Hititler için göklerin kraliçesidir. Onu ya bir aslanın üzerinde ya da tahtında otururken görürüz. Hepat sadece Orta Anadolu halklarının değil, Torosların, Halep'in de tanrıçasıdır. Ancak bereketin sembolü bir erkek tanrıdır bu kez. Tanrı Telepinus kızgın bir şekilde şehri terk eder. Şehirden uzaklaşır ve Anadolu bozkırında kaybolur. Yorgunluktan bitkin bir şekilde yatar ve uyur. Tanrının güçsüzlüğünde, tüm ülkeyi sis kaplar, kuraklık ve açlık olur. Ocakta kütükler söner, koyun kuzusuna, inek buzağısına bakmaz. Tanrılar ise tapınakta suskundur. Bütün canlılar açlıktan ve susuzluktan kırılmaktadır. Tanrılar kaygılanır ve Telepinus'u aramaya koyulurlar. Telepinus'un şehre geri getirilmesi ve iyileştirilmesi ile, açlık ve kuraklık biter bütün ülke normale döner. (2) Kaybolan tanrının geri dönüşü de Hititlerde bayram olarak şenliklerle kutlanmaktadır. Ayinin sonunda üzerine koyun postu asılmış bir direk tanrı önüne dikilir. Bu direk verimliliği simgeler.

Hititler madencilikte ileri oldukları kadar, doğa ile uğraşmayı da bir yaşam biçimi olarak benimsemişlerdi. Arpa ve buğday ekiminin yanı sıra asma bahçelerinde üzüm yetiştirmişler, üzümden şarap yapmışlardı. Bugün Hitit İmparatorluğu sınırları içerisindeki bölgelerde yetiştirilen elma, kayısı, kızılcık meyveleri bizlere onların mirasıdır. Kocakarı ilacı diye küçümsediğimiz birçok bitki tohumundan yapılan karışımlar, o devirlerde ilaç olarak kullanılıyordu. Henüz kırık ve kayıp Hitit tabletlerinden dolayı bu konularda ayrıntılı bilgilere ulaşılamamıştır. (3) Erkeklerin yeni dünyası yeni tanrıları keşfede dursun, Anadolu halkları yine de tanrıçalarından vazgeçememişlerdi. Tarih Anadolu'da bin tanrılı Hititler'e sahne olurken, imparatorluğun en güçlü dönemlerinde bile yarımadanın dört bir yanında Ana Tanrıça kültü yayılıyordu. Koca bir dünya imparatorluğu kuran, yankıları Akdeniz'in karşı kıyılarından duyulan Hititler'in Anadolu halkları üzerindeki kültürel etkisi, her şeye rağmen kendi halinde fazla duyulmamış olan yerli Luwi halkları kadar olamamıştır. Hitit İmparatorluğu'nun yıkılışı sonrası kalıntıların altından daha güçlü bir imparatorluk çıkmamıştır. İmparatorluk kalıntıları üzerinde Frigya Krallığı ve küçük Anadolu beylikleri ile yaşam sürerken yerli Luwi halkları güneyden kuzeye, doğudan batıya, Anadolu'nun dört bir yanına özgün Anadolu mirasını taşımışlardır. Bugün bile Akdeniz'de, Ege'de, Karadeniz'de ve Doğu Anadolu'da birçok yörenin adı Luwi kökenlidir. Onlar Hititler gibi ulaştıkları topraklara yeni düzenin çok tanrılı değerlerini değil, hoşgörünün ve barışın tanrıçasını taşımışlardır. Bu yayılma Anadolu sınırlarını aşmış, Trakya'ya, Yunanistan'a İtalya'ya ve Afrika'ya kadar uzanmıştır.

Doğu Avrupalı bir kavim olduklarına inanılan Frigler de, Hititler gibi Orta Anadolu topraklarında hüküm sürmüşlerdi. Onlar da Hitit geleneklerini sürdürmüşler ve Anadolu'nun özgün değerleri ile bütünleşmişlerdi. Hatta daha ileri giderek, bir yanda Akdeniz ve Assur'a yönlenen siyasal yayılmacılığın yanı sıra çok eskilerden beri devam eden Ana Tanrıça kültünün yayılmasını sağlamışlardı. Siyasal merkez Gordion iken, yöre halklarının dinsel merkezi Midas'tı. Toprakların büyük bir bölümü rahiplere aitti. Bu topraklarda köylüler tarımla uğraşırken, zanaatçılık gelişmişti. Frigya'da Ana Tanrıça'nın ismi Kybele idi. Kybele'nin merkezi tapınma yeri ise kutsal sayılan Pessinus idi. Bu şehirde Kybele'yi simgeleyen taşın gökten indiğine inanılırdı. Friglerden sonra Orta Anadolu'da bir çok kent çeşitli kavimlerin saldırısına maruz kalarak yıkıldığı halde Pessinus bu dinsel gücü sayesinde uzun yıllar yaşamıştı. Sonraları Galatlar döneminde kenti beş Frigyalı ve beş Galatlı rahip birlikte yönetmişlerdi. Lidya, Anadolu'nun batı ile kaynaştığı, yerel değerlerinin batıdan gelenlerle birleşerek yeni sentezlerin oluşturan bir ülke idi. Kybele, Lidya'nın da en önde gelen tanrısıydı. Tanrıçanın başkent Sartes'te büyük bir tapınağı vardı. Kybele'nin yanı sıra Artemis ve Dionysos'un da önemli bir yeri vardı Lidyalıların yaşamında. Bu üçlü tanrı anlayışı Lidya dininin temel unsuruydu. Bu üç tanrı da doğa tanrılarıydı. Yerli gelenekler korunmuştu ve bütün ataerkil etkilere rağmen, anaerkil hayat anlayışı yeni biçimlerle mevcut düzene direniyordu.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:33 PM
"Doğanın ulu anası"

Neolitik dönemden beri Anadolu'daki en kutsal varlık olarak bilinen Ana Tanrıça, Ege dünyasından aldığı yeni özellikleriyle, Anadolu'nun batı kıyılarında Artemis olarak ortaya çıkar. Bu kez Efes yakınlarındaki bıldırcınlar yeri Ortygia'da doğurmuştur. Artemis, babası Zeus'tan sonsuza dek bakire kalmayı dilemiş ve perileri ile birlikte hep bakire kalmıştır. Doğa ile içiçedir Artemis; ok, yay, at ve arabası ile birlikte gözükür. Sadece insanların dünyası ile ilgilenmez, hayvanlarla ve bitkilerle de ilgilenir. Ayın üç ayrı dönemini temsil eden Artemis'in tacı aynı zamanda, kadının gelişimini de simgeler. Hilâl yeni doğmuş bir kızı, yarım ay genç kızlığa geçişi, dolunay ise olgunluğu, doğurganlığı ve analığı anlatır. Bu üç yönüyle Artemis, ataerkil düzenin ona verdiği yeni nitelikleri; bakireliği, kadınlığı ve analığı aynı vücutta taşır. Giritli tanrıça Britomartis'in adı atlı bakire anl***** gelir. Bu tanrıça avcı kılığında dağlarda köpeklerle dolaşır ve erkeklerden uzak yaşar. Anadolu'nun Kybelesi bu yeni dünya değerlerinde Giritli tanrıçanın özellikleriyle benimsenmiştir. Artemis'in boynundaki gerdanlıkla da bitkiler dünyasını, gerdanlıktaki kolye ile de Orion takım yıldızlarını sembolize etmektedir. Tanrıça'nın göğsündeki nesnelerin, hurma meyveleri veya kraliçe arıyı simgelediğinden dolayı erkek arı gövdeleri olduğu yolunda görüşler ortaya atılmıştır. Artemis bereketi ve bolluğu temsil eder. Anadolu'nun batı kıyılarında birçok yeni tanrı ortaya çıkmışken halk Artemis'i daha çok benimsemiştir. Halk ona "doğanın ulu anası" diye yakarır. O da Kybele gibi bir yeryüzü tanrıçasıdır ve Ana Tanrıça'nın yeni görünümüdür. Troya savaşında Troyalılarla birliktedir ve Anadolu'yu istilacılara karşı savunur. Anadolu'nun bu güçlü tanrıçası başka ülkelere de taşınacak ve değişik isimlerle anılacaktır.

Dionysos da, Kybele ve Artemis gibi doğaya dönük bir tanrıdır. Anadolu'da; Frigya ve Lidya bölgelerinin tanrısıdır. Doğa ile ilgili bir çok sıfatı vardır. Ormanlarda yaşar, topraktan çıkan bitkilerin ve tarımın tanrısıdır. Coşkusunu bir şarap tanrısı olarak simgeler. İnsanların olduğu kadar vahşi hayvanların da tanrısıdır, onlarla birlikte yaşar. Doğanın sırlarına ermek ve tanrısallaşmak Dionysos dininin amacıdır. Bunun için ayinlerde şarap içilir ve sarhoş olunur. Ayinlerde insanlar, vahşi hayvanlardan farksızdırlar. Tanrısal sırra erişmek onlar için doğa ile yakınlaşmaktır. Dionysos dininin müritleri Bakkhalar aynı Pessinus rahipleri gibi çılgınca kendilerinden geçerler. Tanrısal gerçek dağlarda, ormanlarda yabani hayvanlarla birlikte coşmakta gizlidir onlar için. İnsan ile doğa arasındaki ilişkinin en yoğun yaşandığı aşamada artık Bakkhalar tanrısallaşırlar. Şarap ve sarhoşlukla bilinçlerini aşıp tanrısal erdeme ulaşırlar.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:34 PM
Roma istilasıyla başkalaşan Anadolu

Yunan kavimleri Anadolu'ya ilk geldiklerinde yerli halkların direnci ile karşılaştılar. Bu anaerkil direnç yıllar boyu kırılamamış, dumanların ve yıkıntıların üstünde oluşan yeni uygarlık geçmişin izlerini silememiştir. Troya Savaşı bir yönüyle anaerkil Anadolu topluluklarının yurtlarını Yunanlı istilacılara karşı savunmasıydı. Akha ordusu Troya açıklarında belirdiğinde, onları sadece Troyalılar değil bütün Anadolu halkları bekliyordu. Anadolu ilk defa batıdan gelen tehlikeye karşı birlik olmuştu. Homeros İlyada'da Troyalılar'ın yanında savaşa katılan Anadolu halklarını tek tek anlatır. Çanakkale'den Dardanieliler, İda Dağı'nın eteklerinden Zeleialılar, Mysia bölgesinden Apaisoslular, Troya yakınlarındaki Praktios'ta oturanlar Troyalılar'ın yardımına gelirler. Ege kıyılarından, İzmir'in kuzeyinden Pelasglar, Aksios (Vardar Irmağı) kıyılarından, Payhlagonialı krallar Parthenios ırmağı kıyısındaki saraylarını bırakıp Troya'ya ulaşırlar. Mysialılar ve Frigyalılar uzak yurtlarını bırakıp büyük bir arzuyla katılırlar Anadolu direnişine. Karialılar çok uzaklardan güzel Miletos'tan, Likyalılar ise anaforlu Ksanthos'tan uzun yolculuklarla Troya'ya erişirler.

Yunan işgali sonrası yıllarca direnen Anadolu'nun anaerkil halkları için artık istilalar dönemi de başlıyordu. Romalılar Pessunus'dan Anadolu'nun binlerce yıllık Kybelesi'ni Roma'ya taşıma seferinde bu toprakları tanıdılar. Artık Anadolu iyiden iyiye ısınıyordu. Batının yükselen yeni imparatorluğu bütün başkaldırılara rağmen iç bölgelere kadar sızmıştı. Batıdan Roma'nın doğudan ise başka bir istilacı gücün Perslerin kıskacındaydı Anadolu. Zor yıllar başlamıştı. Toprağın verdiği bütün zahmetlere yenileri eklenmişti: Emeğin yeni sömürücüleri. Troyalılar'ın torunları olduklarına inanan Romalılar, önceleri Anadolu'ya pek ilgi göstermeseler de MÖ 190 tarihinde Suriye Kralı Antiokhos'un peşi sıra gelerek bu topraklara gemilerini yanaştırdılar. Romalıların Anadolu çıkartması Şarap Tanrısı Dionysos'un baş tanrı olduğu Teos'la başladı. Bu savaştan galip çıkan Roma ordusu için artık Anadolu kapıları açılır. Phokaialılar da (Foçalılar) Roma istilasına uzun süre direnirler ama Antiokhos'tan yardım gelmeyince kentin kapılarını açmak zorunda kaldılar ve Phokaia yağmalandı. Magnesia (Manisa) yakınlarına çekilen Antiokhos kesin bir yenilgiye uğradı. (4)

Roma İmparatorluğu'nun işgal ettiği Anadolu topraklarında oluşturulan eyaletler imparatorluğun olduğu kadar kişiler için de başlıca zenginlik kaynağı olmuştu. Eyaletler Roma halkının ganimeti sayılırdı. Halkın elindeki altın ve gümüş alınır ve askerler de geri kalanı yağma ederlerdi. İmparatorluk, maden ve taş ocaklarına, tuzlalar, tersaneler, ormanlar ve her türlü taşınmaz mala el koyarlardı. Bu şekilde elde edilen zenginlik Anadolu'dan Roma'ya akardı. (5)

Batı Anadolu bir Roma eyaletine dönüşünce, Romalılar üç ayrı kanaldan egemenlikleri altında tuttukları kentleri sömürmeye başlar. Eyalet valileri Roma'dan aldığı yetkileri çoğu zaman kötüye kullanarak kendi çıkarlarını ön planda tuttu. Valilerin bu tutumu karşısında politik kariyerlerini eyaletlerden gelen rüşvetlerle sağlayan Romalı politikacılar ortamdan yararlandıkları için sessiz kaldılar. Vergi toplama işi ihale ile en yüksek fiyatı veren ortaklığa verildiğinden, Anadolu halklarını günden güne fakirleşti. Dahası ağır vergi yüklerini ödeyemeyen halka borç verip faizle para kazanma peşinde koşan Romalı banker ve tacirlerin sayısı her geçen gün arttı.

Roma zulmü devam ederken, Aziz Paulos, Yahudi kurallarından arındırılmış yeni bir dini batı dünyasına tanıttı. Bu amaç için Anadolu topraklarını çok arşınladı. Roma İmparatorluğu'nun doğu kesimlerinde kölelerin ve ezilenlerin başkaldırısıydı Hıristiyanlık. İmparatorluğun çıkarları ile çatıştığından ezilmeye çalışıldı. Köleci toplum Hıristiyanlıkla dönüşüm sürecine girmiş, feodal toplum yapısı oluşmaya başlamıştı. Roma İmparatorluğu'nun Anadolu'yu işgali sonrası Artemis, diğer tanrılara rağmen batı kıyılarının vazgeçilmez tanrıçasıydı. Sonraları Hıristiyanlığın hızlı yayılmacılığına rağmen antik Artemis kültü varlığını ve gücünü uzun süre korudu. MS 53'de Efes'e gelen Aziz Paulos üç yıl boyunca Hıristiyanlığı yaygınlaştırmak için başarılı çalışmalar yaptıysa da güçlü bir dirençle karşılaştı.

Her şeye rağmen yozlaşan Artemis kültü, soylu ve yüksek tabakadan insanların hizmetine girmişti. Efes'te Artemis'e sunulan giysi ve takılar kendine özgü bir ticaret sistemi oluşturmuştu. Tapınaktaki tanrıça heykeline giydirilen bu ziynet eşyaları aynı anda kullanılamadığından seçilen zengin ailelerin kızları bu görevi üstlenir ve giyerlerdi. Bu giysilerin ve takıların sık sık değiştirilmesi gümüş ustaları için çok iyi bir pazardı. Bu nedenle Aziz Paulos'un çalışmaları en çok onları rahatsız etmişti. Demetrios adlı bir gümüş ustası mesleğinin tehlikeye gireceğini sezerek, meslektaşlarından oluşan bir heyetle tiyatroda Aziz Paulos'un vaazinde halkı kışkırtır. Halk hep bir ağızdan "Yücedir Efeslilerin Artemis'i" diye bağırır. Halkın yatıştırılması için kent meclisinin sözcüleri açıklama yaparak Artemis'in yüceliğini vurgularlar. Bütün direnmelere rağmen toplumsal değişim engellenemezdi. Ancak geçmişin değerleri bir şekilde biçim değiştirerek yeni toplum yapısına uyum göstererek yaşamaya devam etmeliydi. Artemis çoktan Hıristiyanlaşarak Meryem Ana olmuştu. İbranice'de genç kız anl***** gelen "almah" sözcüğü; Yunanca'ya "bakire"ye dönüştü. (6) Meryem de Artemis gibi bakire idi. Hıristiyanlar kilisenin ilk zamanlarında Meryem'in Artemis ile karıştırılması kaygısıyla ona tapınmaktan çekinmişler ama sonraları, ona tanrı anası anl***** gelen Theotokos sıfatını vermişlerdir. Theotokos sıfatı 5. yüzyılda tanrı ve insan arasındaki ayrımı bir karmaşaya dönüştürdüğü gerekçesiyle kaldırılmak istenmiştir. Bu öneri Efes Konsili'nde reddedilmiştir. Meryem Ana Evi'nin bulunduğu Arvilia vadisinde yapılan arkeolojik kazılarda Artemis'e ait bir çok adak kalıntısı bulunmuştur.

Leto'nun Artemis'i doğurduğu bıldırcınlar yeri Ortygia aynı zamanda Meryem Ana'nın evinin yeridir. Evin aşağısındaki vadide eskiden Tanrıça Artemis için festivaller yapılırdı. Sonraki yıllarda Meryem Ana sevgisi bütün Anadolu'ya yayılacak, Anadolu halkları İslamlaşırken Hıristiyanlığı terk edecekler fakat Meryem Ana'yı yine de çok seveceklerdi. Hıristiyanlık, Anadolu'nun eski tanrısal destanlarından etkilenmiş, öyküler değişik biçimlerde ermiş destanlarına dönüşmüştür; Kapadokya'da yaşayan Ermiş Georgios'un burnundan alevler çıkaran canavarı öldürmesi gibi. Hıristiyanlığın kutsal günlerinin çoğu eski çok tanrılı çağlardaki günlerinin devamıdır. Meryem Ana'nın gökyüzüne uçuşu ve Artemis bayram günleri çakışmaktadır. Çoktanrılı dünyanın tapınakları yeni dünyanın görkemli kiliselerine dönüşür. Kısaca Anadolu'da Hıristiyanlığın yayılmasıyla başlayan Rumlaşma hareketi Anadolu'nun dışındaki coğrafi alanlardan gelen göçlerle değil tamamen kültürel bir sentezle oluşmuştur. Helen dili uzun yıllar batı bölgelerini etkilemiş ancak, Anadolu'nun yerli dilleri, Hıristiyanlığın yaygınlaştığı dönemlere değin devam etmişti. İncil'in Helen dilinde yazılmış olması Helen dilinin yaygınlaşmasını sağladı. Senelerce imparatorluğun kuytu köşelerinde yaşayan Hıristiyan inancı, Roma İmparatorluğu'nun resmi dini olmasıyla Anadolu'da hızla yayıldı. Yine de Anadolu'nun yerel kültürleri Frigya, Pontus, Kapadokya'da varlığını direnerek sürdürdü. Roma döneminde Batı Anadolu'da kentleşmenin de artmasıyla birlikte Anadolu nüfusunda da artış olmuştu. Kentlerde yoğunlaşan bu nüfus hareketi, Anadolu halklarına yeni bir kimlik kazandırıyordu.

Hıristiyanlığın etkisiyle ağırlığını hissettiren Rumlaşma süreci Doğu Roma'nın bölgede etkili güç olmasıyla, bölge halklarının kimliğini temsil eder konuma gelmiştir. Bizans artık Anadolu'da etkin bir güçtür ve İstanbul bu gücün odağıdır. Bizans'ın ilk yıllarında ekonomik açıdan parlak bir dönemin başlangıcıydı. Batı Roma'nın çöküşü ile Anadolu topraklarında kurulmuş olan imparatorluğun başkenti, Balkanlar'dan gelen halk kitleleriyle artmış, daha önce Batı Anadolu kentlerinin taşıdığı ekonomik ağırlık merkezini İstanbul'a kaydırmıştı. İmparatorluğun İstanbul üzerindeki etkinliğinin artmasıyla birlikte ekonomik, kültürel, dinsel çelişkiler de ön plana çıkmıştı. Hipodromda yapılan at yarışlarında bazı at sürücülerinin yeşil, bazılarının da mavi gömlek giymesi zamanla halklar arasında bölünmeye yol açmış, mavi ve yeşil varolan çelişkilerin simgesel renkleri olmuştu. Her iki örgütün de tabanı yoksul sınıflara dayandığı halde, maviler aristokratların, saray bürokratlarının desteğini almış, yeşiller ise; daha çok Anadolu'nun iç bölgelerinden gelen yerli zanaatkarlar ve ticaret erbaplarından oluşmuştu. İmparatorluğun katı ve merkezi Ortodoks kimliğini benimseyen maviler her zaman imparatorun da desteğini almışlardı. Yeşiller mezhep farklılıklarına daha hoşgörülü ve eğilimli iken maviler Ortodoks kilisesine çok katı bir şekilde bağlı idiler. İmparatorluğun Mavilerden yana olan açık tutumu çelişkileri daha da artırdı ve mavileri zorba, yeşilleri ise kentin mağdurları durumuna düşürdü. Ancak imparatorluğun yoksul kitlelere karşı haksız tutumu kentte büyük bir ayaklanmaya neden oldu ve kitleleri aynı saflarda birleştirdi. İmparator ve imparatoriçeyi kentten kaçma noktasına getiren bu ayaklanma mavilerin saraydan yana cephe değiştirmesiyle güçlükle bastırılabildi. Bu kent Bizans sonrası tarihlerde de kargaşalara meydan olacak ve kentin hakimleri bu korkuyu hep hissedeceklerdi.

İmparator, İstanbul surları içinde Anadolu'dan kopuk, şaşaalı yaşamını sürdüredursun, Anadolu halkları tam bir merkezi yönetim kıskacında sömürülüyorlardı. Gerçi kölecilik yerini toprağa bağlı yarı özgür köylülüğe bırakmıştı. Bizans yönetimi bu köylülere arazi sahipleri tarafından baskılar uyguluyordu. Zamanla orta sınıflar yok edilerek büyük arazi sahipleri küçük arazileri ele geçiriyorlar, halkı yarı köle durumuna düşürüyorlardı. İmparatorluk askeri gücünü oluşturan köylüleri bu yeni gelişmelerden korumak amacıyla, büyük arazi sahiplerinin daha da güçlenmesine izin vermedi. Bu kararlar Anadolu'da daha sonraki yüzyıllarda da devam edecek olan yarı feodal sömürü düzeninin temellerini oluşturdu. Aristokrasinin gelişmesi bu şekilde engellenmişti. Hıristiyan olmayan halklara uygulanan vergi düzeni, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde İslam dininden olmayanlara karşı uygulanan reaya düzenine dönüştü.

Türklerin Anadolu'ya gelişi öncesinde, Bizans bünyesindeki Rum halkı, batıdan gelen Helen halklarının oluşturduğu bir toplum değildi. Helen yayılmacılığı Batı Anadolu toprakları ile sınırlı kalmış, iç bölgelere pek fazla geçiş olmamıştı. Anadolu'nun yerli halkları imparatorluk bünyesinde Rumlaşmış ancak yine de eski kültürel ve geleneksel değerlerini devam ettirmişlerdi. Bu dönem Anadolu için bir Helenleşme dönemi değil, Anadolu'nun yerel değerlerinin yaşandığı Rumlaşma dönemi idi.

Birkaç yüzyılda Anadolu'da oluşturulan Büyük Selçuklu uygarlığı, sadece Türklerin oluşturduğu bir kültürel birikim değil, ağırlıklı olarak binlerce yıldır Anadolu birikiminin ürünüdür. Kırsal alanlarda yaşamı kabullenmiş Türkmen boylarının öylesine görkemli bir kültür oluşturmaları bilimsel açıdan mümkün değildir. Kaldı ki, Anadolu'ya İran üzerinden gelen Türkler beraberlerinde köklü Pers kültürünü de taşımışlardır. İsa'dan sonra binli yılların başlangıcında Orta Asya'dan gelen Türkmen boyları uzun yıllar İran'la iç içe yaşamışlardı. Anadolu topraklarına geçerken beraberlerindeki İranlıları da bu topraklara taşımışlardı. (7) Görkemli İran kültüründen etkilenen Selçuklu hükümdarları saraylarında Türkçe yerine Farsça konuşmuşlar, imparatorluğun resmi dili olarak da Farsçayı tercih etmişlerdi. Her şeye rağmen Malazgirt sonrası kitlesel Türkmen göçleri Anadolu'yu geniş ölçüde Türkleştirmiştir. Sonraları MS 1300'lü yıllarda özellikle batı Anadolu'ya kitlesel Türk göçleri başlamış, Anadolu'daki Türk yoğunluğu bu göçlerle birlikte diğer halklara nazaran artmıştır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:34 PM
Babai ayaklanması

12. ve 13. yüzyıllarda Anadolu halklarının, özellikle göçebe Türkmenler'in ekonomik ve toplumsal durumu oldukça kötüydü. Anadolu Selçuklu Devleti'nin resmi dini Sünni İslam'dır. Devletin çıkarları ve dinin çıkarları aynıdır. Bu anlayış çerçevesinde din adamları ile devlet arasında bir işbirliği vardır. Selçuklu sultanlarının halka karşı zalim tutumları ve işkenceci uygulamaları halkta merkezi otoriteye karşı güçlü bir tavır geliştirmişti. Baba İlyas bu tepkinin simgesiydi. Ekonomik yapıdaki bozulmalar ve yarı feodal yapı içerisinde yeni zengin kitlelerin ortaya çıkması, diğer yanda halkın gitgide yoksullaşması büyük çelişkiler yaratıyor bir isyanın koşulları her geçen gün hazırlanıyordu. Bütün bu nedenlerin yanında, Selçuklu'nun İran Bizans karışımı yönetim geleneğini İslam ilkeleriyle yaşatma çabasına karşılık, Heterodoks dervişlerin etkilediği halkların daha farklı bir İslam anlayışıydı. Bu farklı görüş ve yaşam biçimi her geçen gün göçebeleri, köylüleri, zanaatçıları ve Hıristiyan kitleleri etkiliyor ve bu durum saraydakilerin hoşuna gitmiyordu. Baba İlyas'ın üzerine Selçuklu Sultanı tarafından asker gönderilmesi ve sığındığı Amasya Kalesi'nde öldürülmesi bardağı taşıran son damla idi. Anadolu ayağa kalkmıştı. Sırasıyla Adıyaman, Gerger, Kahta ve Malatya'ya ulaşmıştı ayaklanan topluluk. Her ulaşılan yerde kalabalıklar kadın, erkek, çocuk hep birlikte ilerliyorlardı. Baba İshak önderliğinde Malatya'da, Elbistan'da, Sıvas'ta, Amasya'da, Kayseri'de Selçuklu orduları bozguna uğratıldı. Babailerin Konya'ya gireceğinden korkan sultan, sarayını terk edip kaçtı ama tüm mal varlığı ile seferber ettiği Selçuklu orduları Kırşehir-Malya'da 4.000 Babai'yi kılıçtan geçirerek ayaklanmaya son verdiler. (8)

Babai ayaklanmasını bastıran Anadolu Selçuklu Devleti, kendi halkı ile yaptığı bu savaştan sonunda galip çıkmıştı ama, bu yıpratıcı dönem devletin çöküşüne neden olmuştur. Köylüler, zanaatçılar, göçebe Türkmenler ile devletin bağları tamamen kopmuştu. Heterodoks dervişler halka devletin inanç ve düşünce sisteminden daha farklı bir yaşam biçimini kabul ettirmişler ancak sınıfsal bir kopuş başlamıştı. Devlet Moğol saldırıları karşısında güçsüz kalmış, fazla bir direniş gösterememişti. Anadolu halkları da Moğollar'a direnmişler ama bu direniş Selçuklu ile birlikte olmamıştı. Ayaklanmanın oluşturduğu kararsız ortam Osmanlı Beyliği'ne yaramış, Heterodoks dervişlerle uzlaşmacı ilişkiler geliştirerek Anadolu toprakları üzerinde kararlı bir devlet yapısı oluşturmuşlardır. Bu dönemde Osmanlılar'ın Hacı Bektaş ile olumlu ilişkileri Anadolu'nun fethini kolaylaştırmıştır. Yeni devlet düzeni ile başlangıçtaki uzlaşma zamanla bozulmuş, ancak Osmanlı ile zaman zaman sürtüşmeler yaşansa da Anadolu Selçuklu dönemine nazaran daha yakın ilişkiler yaşanmıştır.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:34 PM
Logos-Söz-Kelam

İsa'dan beşyüz yıl önce sürekli akış öğretisi ile diyalektik düşüncenin temellerini atan Herakleitos, söz anl***** gelen Logos sözcüğünü aşağıdaki gibi tanımlamıştır:

"Nasıl ateşe yaklaştırılan kömürler başkalaşarak ateşlenir, uzaklaştırılınca da sönerse, ruhumuz da ortaklaşa olanın ardından giderse logostan pay alır, ayrılırsa logossuzdur. Us ile konuşmak isteyenler herkesle ortaklaşa olan ile kendini güçlendirmelidir... Dünya birdir, ne bir tanrı tarafından yaratılmıştır ne de insan tarafından, bir yasaya göre yanan ve bir yasaya göre sönen ve başı sonu olmayan bir ateştir." (9) Ona göre bütün şeyleri ateş yönetir ve sürekli yaşayan ateştir. Ateş bir gün gelecek bütün şeyleri yargılayıp yakacaktır. Herakleitos'a göre evrensel birlik logos kavramı ile anlaşılabilir. Evren ona göre logoslu ve usludur. Bizler tanrısal logosu nefes alırken içimize çekiyoruz ve sonra bedenden dışarı çıkınca da bütün evrenin ruhuna geri dönüyor. Herakleitos'a göre logos var olan her şeyi yöneten tek ve değişmez doğa kanunudur. Bu kavram daha sonra antikçağ düşünce ve inançlarına dinsel bir boyut getiren stoacılar tarafından tanrısallaştırılmış, istemeden de olsa Hıristiyan dünya ile bir bağ kurulmasını sağlamışlardır. Herakleitos'un İsa'dan beş yüz yıl evvel tanımladığı logos, İncil'de tanrısal bir kimlik kazanmıştır. Meryem Ana'yı yurdundan koparıp Batı Anadolu'ya, Efes'e getirildiğine inanılan Aziz Jean'ın İncili şu sözlerle başlar; "Başlangıçta söz vardı ve söz Tanrı ile beraberdi ve söz Tanrı idi." (10) Logos kavramının felsefi boyutu Hıristiyan dinine bu şekilde yansıtılır.

Logos kavramının İslamiyet'in gelişi sonrasında Anadolu topraklarında kitlesel bir din felsefesine dönüşmesinde İranlı Hurufiler'in etkileri ile olmuştur. İran topraklarında barınamayarak kaçan Hurufiler, Hacı Bektaşi Veli tarikatına sığınmışlar ve Bektaşi inançlarına da oldukça katkıda bulunmuşlardır. Hurufiler'e göre Tanrı gizli bir hazinedir. Varlığı ve özü sesten oluşur. Sesin ortaya çıkması ile de evren oluşmuştur. Tanrı kendi siluetini insanın yüzünde göstermiştir. İnsanı, tanrıdan ayıran ise kelam yani sözdür.

Tanrıya, tanrının ölümsüzlüğüne ulaşmanın tek yolunun, onu ancak gerçek anlamda sevmekle mümkün olacağını söyleyen Platoncu görüş Anadolu topraklarında devletin İslam anlayışından farklı olarak yeniden kimlik kazanmıştır: Tasavvuf. Bu yeni din felsefesi sevgi üzerine kurulmuştur. Tasavvuf inancının özü yoktan varolma değil, tanrıdan oluşmadır. İnsan ve tanrı birlik içindedirler. Tanrı insanın ağzından konuşur, insan da konuşan bir tanrıdır.

İslam, tanrının yüceliğini ulaşılmaz kılar ve insanın tanrı tarafından yoktan yaratılmasını dolayısıyla tanrının ululuğunu ön plana çıkarır. Tasavvufta ise tanrı, insan ile birlik içindedir. Yaratılış yoktan varolma değil, tanrının insan vücudunda görünüşüdür. Dolayısıyla ölüm yoktur, sürekli bir varoluş vardır. İnsanın suç olan eylemlerinden dolayı yargılanması, aynı zamanda insan olan tanrının kendi kendini yargılamasıdır. Tanrı göğün yedi katında değil, bilinen görünen ve konuşan bir varlıktır. Tasavvufta din olgusu korku üzerine değil, sevgi üzerine kurulmuştur. Otoriteyi ellerinde tutan hükümdarlar ya da krallar, tarihte dini de korku unsuru olarak halklara karşı kullanmışlardır. Onların din anlayışında cehennem, mahşer günü ve ateş korkuyu ön plana çıkarmaktadır. Ancak tasavvuftaki tanrı sevgisi ve dostluğu bu korkuları ortadan kaldırmaktadır.

Tasavvufun doğaya bakış açısı da farklıdır. İktidarların İslam anlayışında tanrı doğayı yaratmıştır ve canlılar evreninde insan ön plandadır. Tasavvufa göre ise, canlı cansız bütün varlıklar tanrının kendisidir. Hepsinin ayrı ayrı kişilikleri vardır. Bir bütün olarak evren tanrının kendisidir. Devletin resmi İslam anlayışı kadınları peçelere büründürerek ev ve haremlere hapsederken, Anadolu halklarının benimsediği tanrısal hayat, kadını ve erkeği dinsel törenlerde bile yan yana getirmiştir.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:35 PM
Kapadokya ermişleri

Türkmen boylarının Anadolu'yu yurt edinmesi ile Anadolu'daki kültürel etkileşim ve değişimler ağırlıklı olarak iki önemli kaynaktan beslenmişlerdir. Bunlar Ahmet Yesevi'nin görüşlerini dile getiren Yesevilik ve Bektaşilik'tir. Bu iki görüşün de Horasan'dan geldikleri iddiasıyla birbiriyle iç içe oldukları savunulsa da, temelde önemli farklılıkları vardır. Her iki görüş de Anadolu halklarının İslam'a bakış açılarını Arap kültüründen farklı olarak etkilemiş ve eski değerlerle yenilerini kaynaştırmışlardır.

Yesevilik, devletin İslam anlayışına daha yakın gözükse de Araplaşmış bir İslam düşüncesi anl***** gelmez. Asya Türkleri'nin yaşam anlayışını İslam'la bütünleştirmiş, İslam öncesi Türk halklarının yaşam biçimini, kültürel değerlerini, geleneklerini ve törelerini İslam inancı ile kaynaştırmıştır. Asya'da tohumları atılan bu akım, İran üzerinden Anadolu'ya gelirken Türkmen halkları tarafından desteklenmiştir. Bektaşilik ise Anadolu'nun binlerce yıllık kültürel değerleri ile daha farklı bir İslam düşünce akımı yaratmıştır. Bektaşilerin tasavvuf anlayışı ve yorumu, ilk çağlardaki Anadolu halklarının doğa ile içiçe olan dinsel değerlerine benzer bir din düşüncesidir. Bektaşilerin dinsel törenleri Diyonsos dininin müritleri Bakkhalar'ın törenleriyle benzerlikler içerir. Her ikisinde de törenlere kadınlar da katılır.

Anadolu'daki bir çok erenler gibi Hacı Bektaşi Veli'nin de kökleri Horasan'da aranmıştır. Bu Horasanlı yakıştırması o dönemin erenleri için kullanılan genel terimdir Ancak sonraları içeriği unutularak Horasan diyarından gelenler olarak yorumlanmıştır. (11) İster Horasan'dan gelsin, ister Kapadokyalı olsun Hacı Bektaşi Veli diğer erenler gibi Anadolu'nun binlerce yıllık köklü değerlerini yeniden yorumlayarak Türkmen ve yerli Rum halklarının yeni yaş***** uyarlamıştır.

Anadolu halklarının ekonomik ve siyasi olarak bütünleşip birlik oluşturmaları, din ve mezhep ayrımı gözetmeyen Ahilik örgütü ile olmuştur. Bu örgüt bütün zanaatçıları, çiftçileri ve esnafı aynı birlik altında birleştirmiştir. Bir devlet bütünlüğü sağlanamayan kararsız Anadolu ortamında bu meslek birliği halkları birbirine daha da yaklaştırmıştır. Genç Osmanlı Devleti'nin ekonomik ve siyasi gücü bu örgütle artmıştır. Anadolu'da Ahilik örgütü ile bir pazar ekonomisi oluşturulmuş ve malların kalitesi artmış, çeşitli standartlarda üretim başlamıştır. Bu örgütün kurucusu da Kapadokya özellikle Kırşehir yöresinde yaşamış olan Ahi Evren'dir. Acılı ve zor bir hayat yaşayan Ahi Evren, Selçuklular'ın ve Moğollar'ın zulmünden nasibini almıştır. Ancak Anadolu halklarına kazandırdıkları unutulmamış, Fatih döneminde Ahilik örgütü yasaklansa da, halklar arasında bu meslek birliği yaşatılmıştır. Ahi Evren de tıpkı mitolojik dönemlerin Herakles'i gibi, Hıristiyan dünyasının Kapadokyalı Aziz Georgios'u gibi ejderha ile uğraşır, ama o savaşmaz, korkunç yaratığı duası ile yola getirir.

Ahi Evren, Anadolu Bacıları (Bacıyan-i Rum) örgütünün kurucusu Fatma Bacı'nın eşidir. Anadolu'daki büyük bir kadın örgütlenmesi olan bu örgüt kadın erkek ayrımını kabul etmemiş kökleri Anadolu'nun binlerce yıllık anaerkil yapısına uzanan kadının gücünü tekrar hatırlatmıştır. Sufiler Anadolu'nun İslam ile değişen yeni inanç sisteminde, dine farklı bir yorum getirerek kadını güçlü kılmışlardır. Kuran'da erkeklerin kadınlardan üstün olduğu hakkındaki ayette bulunan erkek kelimesinin aslında er olduğunu ve kadının da erlik mertebesine ulaşabileceğini söylemişlerdir. Fatma Bacı ve Hatun Ana, Hacı Bektaşi Veli tarafından sayılan ve sevilen insanlardır. Kadınların oluşturduğu bu birliğin eski Türk geleneklerine pek uymadığı, aksine antik dönem kadınlarının (Amazonlar ve Bakkhalar) devamı niteliği taşıması, gerçeğe daha yakın gözüküyor.

Türkler'in Anadolu halkları ile kültürel etkileşimi, kaçınılmaz olarak ırksal bir kaynaşmanın ürünüdür. Anadolu'daki büyük etnik grupların, özellikle Ermeniler, Rumlar ve Kürtler'in yüzyıllar boyu köylerde ve kentlerin bir çok mahallelerinde yerel değerlerini yitirmeden 20. yüzyıla kadar yaşamaya devam ettikleri bilinmektedir. Ancak bu toplumların büyük bölümü Türkmen boylarının Anadolu'ya gelmeleri ile birlikte İslamlaşmışlardır. Son zamanlardaki bilimsel araştırmalar Anadolu'da yaşayan Türklerin ırksal özelliklerinin, Orta Asya Türkleri'nden çok farklı olduğunu göstermiştir. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı dönemlerinde ulus olarak Türk kavramı kabul edilmemiş, hatta tersine bir aşağılama unsuru olarak kullanılmıştır. Onlar daha çok Selçuklu veya Osmanlı olarak tanınmayı yeğlemişlerdir. İktidarlarındaki saraylarda, Türk sözcüğü göçebe Türkmen toplulukları için aşağılama amacıyla kullanılmıştır. Türklerin Anadolu'ya gelmesiyle Rumların da Anadolu'yu terk ettiği görüşü inandırıcı değildir. Bunun aksi olan Türkmenlerin Anadolu halkları içinde soy olarak eridiği görüşü de aynı ölçüde yanlıştır. Yerli halk Türkler'in gelmesi ile büyük oranda Türkleşmiş ancak aynı zamanda çeşitli etnik gruplar günümüze dek varlıklarını kısmen korumuşlardır.

Özellikle Osmanlı Dönemi'nde Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında yapılan evlilikler, hem devlet düzeyinde hem de halklar düzeyinde bütünleşen bu yeni kimliğin çatısını oluşturmuş; Osmanlı'nın uluslaşma sürecini hızlandırmıştır. Rumlaşma sürecinde Hıristiyanlığı benimsemiş olan yerli halklar, Osmanlılaşma sürecinde de İslam'ı benimsemişlerdir. Anadolu Hıristiyanları'nın kısa bir süreçten sonra Müslümanlığı benimsemelerinin ana nedenlerinden biri, kökleri binlerce yıla dayanan Anadolu kültürünü, Ortodoks bir süreçte baskı altında tutan eski rejimin yerine daha hoşgörülü ve yerli halkların değerlerine daha yakın olan Alevi kimliği ile uzlaşmalarıdır. Bu yeni din anlayışı Hıristiyanlık öncesi doğaya dönük inanç biçimi ile örtüşmüş, dahası ona özündeki zenginlikleri katmıştı. Anadolu topraklarına ulaşan Türk boyları ile Anadolu dışında yaşayan Türkler arasında önemli farklılıklar oluşmuştur. Anadolu'da kurulan Türk devletlerinin yapısı diğer Hun, Uygur ve Göktürk devlet yapılarından farklıydı. Selçuklu ve Osmanlı devlet geleneği köklerini Orta Asya'dan çok, Anadolu'da daha evvel kurulan devlet geleneklerine dayandırıyordu. İran ve Bizans etkisi baskındı. Bu kültür ve uygarlık birikimi Türk devletlerinin yeni yapısının mayası olmuştu. Özellikle kamu hukuku, Bizans kamu hukuku ile benzerlikler taşımaktadır.

Kültürel anlamda sürekliliğin en önemli kanıtı Anadolu'daki coğrafi bölgelerin, kentlerin, ırmakların isimlerindeki ardıllıktır. Bu isimlerin çoğunlunun kökleri 4.000 yıl öncesine dayanır. Anadolu'nun bir Roma Ülkesi haline geldiği dönemlere ve Araplar'dan alınan isimlerde bunlara eklenmiştir. Türkleşme döneminde bu isimler küçük değişikliklerle devam etmiştir. Eski Helen dilindeki bazı sözcükler ve takılar Türkçe'ye aynı şekilde yansımıştır. Türkçe'nin yüzlerce yıl Anadolu'da egemen olması ile Rumca'ya da etkileri olmuştur. Bu şekilde, bir dil kaynaşması oluşmuştur. Doğu Roma İmparatorluğu'nun baskıcı ve merkeziyetçi yönetim anlayışından bıkan kitleler, Türkmenlerin yönetiminde eskisine nazaran daha esnek bir anlayışla karşılaşmışlar; imparatorluğun baskısından yılan diğer etnik kitleler ise yine aynı nedenlerle Türkmen idaresini benimsemişlerdir. Türklerle çok çabuk kaynaşan yerli halklar yukarıda belirtilen ekonomik ve siyasi nedenlerden dolayı Müslümanlığı benimsemişler, geçmişteki binlerce yıllık kültürel zenginliklerini de Anadolu'nun bu yeni efendilerine benimsetmişlerdir. Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yöresel olarak toplu din değiştirmeleri olmuştur. Kars'ta, Samsun'da, Amasya'da, Aydın'da, Bolu'da, Aydın'da ve Girit'te topluca İslam'ı seçen Rumlar, Ermeniler ve Gürcüler vardır. Anadolu tarihinde büyük bir eşitlikçi ayaklanmaya neden olan Şeyh Bedreddin'in de annesi bir Rum tekfurunun kızı idi.

Ortak mülkiyeti savunan görüşleri ile Anadolu'nun çeşitli yerlerinde kitleleri etkileyen Şeyh Bedreddin aynı zamanda felsefi boyutta da büyük bir düşünürdür. Ona göre doğa ve tanrı bir bütündür. Madde ve ruhu birbirinden ayırmak olanaksızdır. Bütün dinlerin kaynağı birdir. Mehdi hiçbir zaman gelmeyecektir ve kıyamet olmayacaktır. Cennet ve cehennem bu dünyaya ilişkin kavramlardır. Yeryüzündeki bütün mülkler ortak kullanılmalıdır ve herkesin malı olmalıdır ona göre. Bedreddin'den etkilenen Börklüce Mustafa Aydın dolaylarında, Tornak Kemal de Manisa dolaylarında Osmanlı'ya karşı ayaklanmışlardır. Bu ayaklanma, bin yılı aşkın bir zaman önce, aynı bölgede Romalılara karşı yapılan eşitlikçi Aristonikos ayaklanmasının bir tekrarıdır. Ama diğeri gibi bu başkaldırı da kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Şeyh Bedreddin'in düşüncesi ayaklanmanın bastırılması ile yok olmadı. Daha sonraki yüzyıllarda da müritlerine rastlandı.

Osmanlı ekonomisini ayakta tutan gelirlerin azalması üzerine devlet halkların üzerindeki baskıları iyice arttırmaya başlamış ve dolayısıyla tepkiler de artmıştı. Celali ayaklanmaları bu tepkileri dile getirir. Osmanlı ordusu yüz binlerce insanı katleder ayaklanmayı bastırmak için. Bu iç savaş birçok sorunu da içinden çıkılmaz hale getirir. Anadolu erenlerinin temellerini kurduğu devlet-halk barışıklığı ortadan kalkmaktaydı. Halk devlete küsmüştü artık. Ayrımcılığın boyutu Anadolu Selçuklu dönemini bile aşmıştı. Alevi-Sünni ayrımı, İstanbul-taşra ayrımı, yerleşik-göçebe ayrımı imparatorluğu gitgide yıpratıyordu. Kırsal alan-kent dengesi bozulmuş, kısacası devlet ve halkın bağları onarılamayacak şekilde kopmuştu. İstanbul Anadolu'yu sömürüyordu.

17. yüzyıl İstanbul'un Anadolu emeğinin üzerinden ellerini biraz çektiği ve denetimi azalttığı yüzyıldır. Bu rahatlama Anadolu şehirlerinin güçlenmesine neden olur. Tımar sistemi ile toprağa bağlı nüfus kentlere akmaya başlamıştı. Ancak bu gelişme halkları biraz soluklandırsa da çöküşü durduramamıştı. Tımar sisteminin çöküşü ve batıdaki Burjuva Devrimi karşısında Osmanlı acizdi ve sona yaklaşıyordu. Osmanlı etnik kimliklere karşı tavrını değiştirmiş, yeni dönemin koşulları Anadolu halkları arasındaki bağları da tamamen koparmıştı. Etnik kimliklerin yeni arayışlar içindeydiler. Çelişkilerin artışı kimlik kaosunu içinden çıkılmaz hale getirmişti. Yeni kimlikler tarihsel süreklilik değerlerine önem vermiyordu. Bu binlerce yıl öncesine dayanan soylu bağların arayışıydı. Bu arayışın sonuçları ağır ve trajik olacaktı. Yüzlerce yıl aşağılanan Türk kimliği Anadolu'ya sindirilmeye çalışılıyor, Anadolu insanının kültürel kimliği uzak Asya ülkelerinde aranıyordu. Artık Anadolu köylerinden ut melodileri yükselmiyor, Ermeni kızla Türkmen delikanlının türküsü söylenmiyordu. Son yüzyılın başlarında bir kumandan Troya yakınlarında bir tepeden ufka bakıyordu. Düşündükleri henüz kazanılmamış büyük bir zaferin sonuçları değil, çok daha sonra yapacaklarıydı. Sarı saçları rüzgarda dalgalanırken keskin mavi gözleri Troya harabelerinden uğuldayan sesin kaynağını arıyordu. Troya Savaşı bozgunundan binlerce yıl sonra Anadolu halkları batıdan gelen gemileri ilk kez yenmişlerdi. Hektor ayağa kalkmıştı. Ama asıl önemli olan, bundan sonra olacaklardı.

♥Pяєиsєs♥
18-11-2007, 02:35 PM
Kürşat Başdemir

“bilim ve ütopya dergisi ekim 1998”

DİPNOTLAR

1) Akurgal E.; Anadolu Uygarlıkları, Net Yayınları, 1987, s.104.
2) Ceram, C.W.; Tanrıların Vatanı Anadolu, Çeviren: E.N. Erendor, s.14.
3) Ertem H.; Boğazköy Metinlerine Göre Hititler Devri Anadolu'sunun Florası, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1997, s.172.
4) Bean E. G.; Eski Çağda Ege Bölgesi, Çeviren İ. Delemen., Arion Yayınevi, 1995, s.49-52,.
5) Tanilli S.; Yüzyılların Gerçeği Ve Mirası, İnsanlık Tarihine Giriş İlk Çağ, Say Yayınları,1988, s.464.
6) Alkan İ.; İsa Gerçekten Yaşamış mıydı?, Bilim ve Ütopya Dergisi, Ocak 1997, s.33.
7) Umar B.; Türkiye Halkının Ortaçağ Tarihi, İnkılap Kitabevi 1998, s.192.
8) Çamuroğlu R.; Tarih, Heterodoksi ve Babailer, Metis Yayınları, İkinci Basım, 1992, s.169.
9) Hançerlioğlu O.; Felsefe Ansiklopedisi, Cilt : 2, s.308.
10) Halikarnas Balıkçısı, Merhaba Anadolu, s.77.
11) Tuncer Ö.; İşte Anadolu, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 1993, s.119