Maxbilişim Hosting Hizmetleri

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Dünya Edebiyatı Roman Özetleri


by.NaMe
07-10-2008, 09:57 AM
FAUST (GOETHE, ALMAN-ROMANTİK 100 Temel Eser)

Eserde insanın iyi yaratıldığını, kötü şeyler yapsa da sonunda mutluluğu yakalayacağını söyleyen Tanrı ile bunun tersini savunan Mefistofeles iddiaya girer Bunun için bütün bilimleri araştırnış, kendisini büyüye vermiş Faust'u seçerler Umduğunu bulamadığı için intiharın eşiğine kadar gelen Faust'a Mefistofeles kendisini tanıtır ve onunla da iddiaya girer Faust'u içinde bulunduğu bunalımlı hayattan alıp değişik dünyalara sürükleyen Mefistofeles sonunda iddiayı kazanmıştır

HACI MURAT (TOLSTOY- REALİST RUS)

Hacı Murat, büyük Rus yazarı Tolstoy' un olgunluk dönemi romanları arasında yer alıyor Hacı Murat, on dokuzuncu yüzyıl Kafkas halkları arasında efsaneleşen, Şeyh Şamil' le davalıdır Hacı Murat, yurt edinme, hayata tutunma, bağımsızlık, tutsaklık, ihanet ve iktidar sarmalında biçimlenen bir davanın kahramanıdır Zayıflıklarının ve gücünün farkında bir kahraman, acımasız bir coğrafyanın geniş yürekli insanları arasındaki iktidar mücadelesinde taraf olmak zorunda kalmıştır; Rusları da sevmez, Şeyh Şamil' i de

ANNA KARENİNA (TOLSTOY)

Anna Karenina, Rusların kendi ülkelerini ve dönemin aristokratlarını en doğru yanlarıyla yansıtan bir romandır Anna Karenina'nın ana teması her şeyden önce Rus ailesidir Bu romanda Tolstoy, dürüst bir evliliğin açık mutluluğuyla evlilik dışı bir aşkın yol açtığı düş kırıklıklarını ve düşüşleri karşılaştırmaktadır Anna Karenina, dönemin üst kademedeki bir memurunun karısıdır Onu, hovarda Vronski ile kurduğu ilişkide hazin bir son beklemektedir Bunun karşısında Kiti ve Levin'in arasındaki sağlam temellere dayalı aşk, Anna Karenina'nın kendini beğenmişliğini ve temsil ettiği aristokrasinin köksüzlüğünü ortaya koymaktadır

SAVAŞ VE BARIŞ (TOLSTOY 100 Temel Eser)

Zamanın Rusya'sını iyisiyle kötüsüyle anlatan bir eser İnsanın olduğu yerde eksik olmayan aşk, hırs, iyilik ve düşmanlık ve entrika Bir yanda ne için yapıldığı bir türlü bilinmeyen ve onca insanın ölmesine sebep olan savaşlar; diğer yanda "barış"ın küçük bir sınıfın daimi kaderi oluşu Savaşta da barışta da dürüstlüğü ilke edinmiş kahramanlar
Hep aykırı bir tip olan Piyer Bezukof ve onun şahsında iyiliğin üstünlüğü Kadınların genel konumları ve çıkar çevrelerinin ince hesapları “kanlı sargılar içindeki bütün bu bozuk insan etleri" cümlesiyle özetleyebileceğimiz Savaş balolar partilerle süslenen barış Kısacası; Strakof'un deyimiyle "Hayatın, zamanın Rusya'sının, tarihin, sınıf kavgalarının olağan üstü bir tablosu; insana insanlığa ait ne varsa; insanın mutluluğunun ve büyüklüğünün; felaketinin ve küçüklüğünün anlatıldığı bir eserdir Savaş ve Barış

İNSAN NE İLE YAŞAR (TOLSTOY)


Allah vazifesi olmasına rağmen yeni doğum yapmış bir annenin ruhunu, merhametine yenik düştüğü için, alamadan dönen meleğini üç şey öğrenmesi için insan süretine büründürerek dünyaya gönderir: ''İnsanın içinde ne barındırdığını öğren'', ''İnsana neyin verilmediğini öğren'' ve ''İnsanın ne ile yaşadığını öğren'' Bu üç bilgiyi edindiğinde, yani insanı tanıdığında melek Rabb'inin sonsuz merhametini de kavradığı için tekrar semaya yükseltir

SUÇ VE CEZA (DOSTOYEVSKİ, RUS REALİST 100 Temel Eser)


Kötülüğü ve kötülük sonucu insan vicdanın yaşadığı azapların her türlü hukuki cezadan daha etkin olduğunu anlatan, Dostoyevski’nin büyük eseri Toplumdaki çarpık adalet anlayışını Raskolnikov karakteriyle irdeleyen Dostoyevski; kötülüğü ve kötülük sonucu insan vicdanının yaşadığı azapların her türlü hukuki cezadan daha etkin olduğunu ileri sürer Raskolnikov'un öyküsü aslında biraz da her insan içinde var olan gizli bir yanının öyküsüdür



KARAMAZOV KARDEŞLER (DOSTOYEVSKİ)

Küçük bir Rus köyünde toprak sahibi olan Fedor Pavloviç Karamazov'un dehşetli, esrarengiz ölümü, kısa sürede yalnız yaşadığı beldenin değil bütün Rusya'nın ilgiyle takip ettiği bir dava haline gelir Ölümden, toplumda hiç sevilmeyen, ömrünü ilkesizlikler üzerine kurmuş maktûlün büyük oğlu Dimitri Karamazov mesul tutulmaktadırNe var ki; insanın bilgiyle donatılmış aklı ve maddi deliller, hayatın karışık ve akıl almaz oyunları karşısında çoğu zaman aciz kalmakta ve kader ağlarını örmektedir

KUMARBAZ (DOSTOYEVSKİ)

General'in evinde özel öğretmen olan Alexis Ivanovitch, sevgilisini borçtan kurtarmak için girdiği kumarhanede, kazanmak ya da kaybetmekten daha önemli bir şeyi, içindeki kumarbaz ruhu fark eder Ve bu farkedişin ardından rulet masaları başında yitirilen işin, aşkın hatta bizzat hayatın öyküsü başlar

ANA (MGORKİ, REALİST- RUS)

Maksim Gorki’nin en önemli eseri olan ‘Ana’ romanında 1905 Çarlık Rusyası’nda başlayan sosyal uyanışın mücadelesi anlatılmaktadır Eser, yeni doğmakta olan bir toplumun düşüncesini, görüş ve anlayışını yansıtır bizlere Gorki’nin insanla sosyal şartlar arasındaki çelişkiyi ve anlaşmazlığı belirtmek için en çok başvurduğu yol, doğrudan doğruya olayların gerçekçi bir metotla anlatma hikayesidir

EKMEĞİMİ KAZANIRKEN (MGORKİ)

Maksim Gorki'nin ayrılmaz bir bütün oluşturan üç özyaşamöyküsü romanı, yazarın çocukluk ve gençlik yıllarına olduğu kadar 19 yüzyılın bitiminde Rus küçük burjuva katmanlarının hayatına da alabildiğine nesnel bir ayna tutar Büyük kentlerin uzağında, dünyaları küçük, hayata yönelik talepleri ve ihtiyaçları sınırlı, basit, dini inanç ile batıl inancın karışımından oluşmuş bir tutuculuğun zemininde ayakta durmak için çalışan bu insanların arasında var olma ve oradan çıkışın öyküsü Ekmeğimi Kazanırken, yazarın henüz bir çocukken dış dünyayı tanımaya ve hayata çok zor şartlarda tutunmaya çalışan insanların mücadelelerine tanık olma sürecini anlatır Yazarın, ninesinin koruyuculuğu ile dış dünyanın acımasızlığı arasında gidip geldiği bu yıllarda, hayatının ikinci bir sığınağı da uzak akrabalarından bir mimarın yanıdır

YÜZBAŞININ KIZI (PUŞKİN, ROMANTİK RUS)

XVIII yüzyıl Rusya'sının büyük ustası Puşkin, onu izleyen çağdaşları ve bütün bir dünya edebiyatı üzerinde derin etkiler bırakmıştır Puşkin'in akıcı, süssüz ve berrak diliyle anlattığı 1773 ayaklanması, akıllardan silinmeyecek bir tablo çizer gözler önüne Pugaçev'in önderliğindeki isyancıların renkli yaşamlarından sahneler, o güne dek kimsenin cesaret edemediği ölçüde gerçekçi bir biçimde çizilir Bütün bunların ortasında, tüm engellere karşın kendini korumayı başaran tertemiz bir aşk filizlenir

MEYHANE (EZOLA, NATURALİST FRANSIZ)

Kendi Yorumuyla
'Meyhane bir gazetede yayınlandığı zaman görülmemiş bir insafsızlıkla saldırıya uğradı, mimlendi, kendisine yakıştırılmayan suç kalmadı Yazar olarak benimsediğim amaçları burada iki satır içinde açıklamak gerekli mi, bilmem Kenar semtlerimizin kokuşmuş ortamında bir işçi ailesinin kaçınılmaz düşüşünü tasvir etmek istedim İçkinin ve aylaklığın sonu, aile bağlarının çözülümüne, fuhuşun pisliklerine, dürüstlük duygusunun giderek yitirilmesine, sonuç olarak da yüz karası bir rezillik ve ölüme varıyor Sadece eylemsel bir ahlak dersidir bu kitap'
Emile Zola


NANA(EMİLE ZOLA)


Nana, bir fahişedir İlk önceleri bir tiyatro oyuncusu olan Nana daha sonra fahişe olur ve hayatı bir düşüş içine girer İlk basıldığı gün on binler satan ve Fransa'yı ayağa kaldıran "Nana" eleştirmenler arasında da büyük ayrılıklara ve tartışmalara yol açmıştı Bu romanda Zola, bir kadının, bir rejimin (II İmparatorluk Fransa'sı) ve bir toplumun çürüyüşünü resmediyor Bu resimde cinsellik, tarih ve mit hep birlikte yaşıyor ve tükeniyor; aynı anda ve aynı kötü ağız kokusu içinde


GERMİNAL (EMİLE ZOLA)


Zola, Germinal’i gerçek yaşamdan kurgulayarak, yani içinde yaşayarak, gözlemleyerek kaleme almıştır 9 Şubat 1884’te Anzin Maden Ocakları’nda bir grev patlak verir Zola soluğu hemen orada alır Orada günlerce kalır Not defteri elindedir; sorar, araştırır, gözlemlerde bulunurMeyhanedeki maden işçileri ile konuşur Kazılan yeni galerilere olsa olsa altmış santimlik deliklerden girilir Maden ocağından çıkan işçilerin tanınmayacak durumda olduklarını görür “Güldükleri zaman zenci sanırsınız” Ocak çevresinde barakaları, barakaların içinde açlık sınırında insanları, ocaklardaki kâr hırsı ile ihmal edilmiş kolan lambaları, kazaları, ölümleri ve işçi sınıfının direnişini anlatır Bu öyle bir kavgadır ki; sımsıcak ekmeğin kokusunu ve ılık ılık akan terin, kanın kokusunu ve bu amansız kavgayı içiçe ve usta kurgularla soluk soluğa, sanki olayın içindeymişsiniz gibi yaşatır size Zola Aşkı, sevgiyi ve sevdayı ekmek kavgası ile ilmik ilmik işleyen dev bir roman çıkar karşınıza Öyle bir romandır ki, bir tarafta işçi sınıfıyla örgütlü mücadele durur, diğer tarafta kuyuya yerleştirilmiş bir anarşist dinamitle birden savrulursunuz Son nefeste dahi sevginin doruğa çıktığına ancak Germinal’de tanık olabilirsiniz Etienne ve Catherine arasındaki ilişki, aynı zamanda bir mücadele içindeki aşkı da anlatır Maden işçilerinin duyguları, kararmış yüzlerinden sımsıcak bir sel gibi akar yüreklere İnsanca bir yaşam kavgası ve aşklarıyla, o dönemki gerçek maden işçilerinin yaşamını ortaya koyar Zola


KIRMIZI VE SİYAH (STENDHAL, REALİST FRANSIZ)

Stedhal’in yaşanmış bir ya da iki olayı birleştirerek kaleme aldığı bu romanın baş kahramanı Julien Sorel’in yazar ile birçok yönden örtüştüğü ileri sürülür Orta sınıftan bir genç olan Julien, papaz okuluna devam ederken çocuklarına ders verdiği belediye başkanının karısı ile dedikodulara yol açan bir ilişki kurar Paris’e gider Orada da kendine kapılarını açan aristokrat bir ailenin kızı ile yaşadığı aşk, onu hayatın girdaplarına sürükleyecektir Gururlu, kibirli, asi, ödünsüz bu genç adam, kendi bireysel değerleri soylu sınıfın değer yargılarına çarptıkça geri püskürtülür Hastalıklı gibi görünen psikolojisi, belki de toplumsal yarılmışlıklara bir isyandır Hayatı, yanından ayırmadığı iki bavuluna sıkıştırmış, ömrünün son yıllarını küçük bir İtalyan kentinde konsolosluk görevinden aldığı üç beş kuruşla sürdürmek zorunda kalmış Henri Beyle (Stendhal), aynen Julien Sorel gibi ödünsüz, aşkı, ömür boyu aşkı aramış, kendini kabul ettirmek istemiş ve hep yalnız kalmış, istediği, düşündüğü gibi değil, yaşayabildiği gibi yaşamıştı

PARMA MANASTIRI (STENDHAL)

Parma Manastırı"nda, Rönesans sırasında bir İtalyan prensliğinde yaşanan entrikalar anlatılır Romanın kahramanı Fabrice Del Dongo, özgürlüğüne düşkün, romantik, sıra dışı, aşka bağımlı bir soyludur ve bu özellikleri toplum kurallarına ters düşmektedir Manastırı, bir yanan karşı konulmaz tutkulara dönüşen karmaşık duygusal ilişkileri anlatırken, bir yandan 19 yüzyılın ilk yarısındaki İtalyan ve Fransız toplumlarını amansız bir eleştiri süzgecinden geçirir

MADAM BOVARY (GFLAUBERT, REALİST İNGİLİZ, 100 Temel Eser)

19 yüzyıl romanının en başarılı örneklerinden birisidir Madam Bovary Hem ele aldığı konu, hem de Flaubert'in üslubudur metni çarpıcı kılan Anlatılan, Emma Bovary'nin trajik hayat hikayesi ve karşılıksız aşkları gibi görünmekle birlikte Flaubert, Emma'nın şahsında, 19 yüzyıl Fransız kadınının kıstırılmış hayatını, evlilik müessesesinin insan doğasına aykırılığını, toplumsal değer yargılarının ve ahlak anlayışının ikiyüzlülüğünü ele alır

Emma Bovary, okuduğu romanların etkisiye aristokrasiye ve büyük burjuvaziye hayranlık duyan, aristokrasinin bir parçası olmayı hayal eden ve buna ulaşmak için, çabalayan, bu sınıfa giremese de, en azından onlara yakın olmayı arzulayan bir kadındır İçten yapılmış bir pazarlık değildir onunkisi ama bir üst sınıfa dahil olabilmesinin tek yolunu o sınıftan erkeklerle birlikte olmakta bulmuştur Pasif, silik, Emma'nın isteklerini karşılamaktan uzak biri olan Charles ise karısının hırsı nedeniyle felakete sürüklenir

VADİDEKİ ZAMBAK (BALZAC, REALİST FRANSIZ,100 Temel Eser)

Vadideki Zambak’, Balzac’ın olgunluk çağının en önemli eserlerinin başında gelir Kocasıyla mutlu olmayan ama ona ihaneti de insana saygı açısından kendine yalkıştıramayan Henriette ve cocukluğunun bütün acılarını onun dizinde bir ana sevgisiyle karışık huzur içinde gideren Felix, çağlar boyunca insani sevgilere ve fedekarlıklara örnek olacak karakterlerdir Romanın olayları 1801-1836 yılları arasında geçer Eser, köy hayatı sakinleri arasında yer alırsa da kahramanları sadece birer köylü değildirAynı zamanda, Balzac’ın cocukluğunda çektiği acıların ve yıkıntıların bütün izlerini bu romanda göreceksiniz

by.NaMe
07-10-2008, 09:58 AM
GORİOT BABA (BALZAC)

Altmış dokuz yaşlarında bir ihtiyar olan Goriot Baba 1813'te iş hayatını bıraktıktan sonra Madam Vauquer'in pansiyonuna çekilmişti İlk önce şimdi Madam Couture tarafından işgal edilen tutmuş ve beş liranın eksikliği veya fazlalığı kendisi için hiçbir önem arz etmeyen bir adam sıfatıyla bin iki yüz frank pansiyon parası vermeye başlamıştı Madam Vaupuer bu apartmanın üç odasına peşin alınmış bir para mukabilinde çeki düzen vermiş ve bu para sarı bez perdelerden, Utrecht kadifesiyle örtülü cilâlı tahta koltuklardan, çirişle yapıştırılmış birkaç resimle şehir civarındaki meyhanelerin beğenip kabul etmedikleri duvar kâğıtlarından mürekkepli kötü bir takımı güya ki kapamıştı O zamanlar hürmetle Mösyö Goriot diye anılan Goriot Baba kötüye kullanılmaya müsait cömertliği yüzünden zamanla sıfırı tüketmiş, bu işten anlamaz bir sersem olarak görülmeye başlanmıştı"

İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ (CDİCKENS, REALİST İNGİLİZ, 100 Temel Eser)

Bay Lorry’nin maceralı Dover seyahati, Doktor Manette’in Bastille’den kurtulması, Doktorun güzel kızına âşık Sydney Carton ve Charles Darnay’in Fransız İhtilâli’nin korkunç girdabında yaşanan hazin öyküleri “İki Şehrin Hikâyesi” Charles Dickens’ın, Fransız ihtilali sırasında iki şehri; Londra ve Paris’i anlattığı, ilk sayfalarından itibaren merak ve korku dolu sahnelerle örgülediği soluk soluğa bir dönem romanı

BÜYÜK UMUTLAR (CDİCKENS)

Romanda, ergenlik dönemine yeni bir adım atan Finn’in ulaşılmaz bir kadına olan büyük aşkı konu ediliyor Dickens’ın romanları içinde konu ve işleyiş açısından bambaşka ve üstün özelliklere sahip bir roman Kısa adı Pip olan Phillip, küçük bir çocukken anne ve babasının mezarı başında kaçak bir mahkumla karşılaşır Ablasının mutfağından yiyecek çalarak bu mahkuma yardım eder Kaçak mahkum Pip’in ona yaptığı yardımı unutmaz


OLİVER TWİST (CDİCKENS)


Oliver Twist, Londra yakınlarındaki yoksullar evinde dünyaya gelir Çok zor şartlar altında yoksulluk içinde yaşar Bir gün kimsesiz çocuklara hırsızlık yaptıran bir sokak çetesinin eline düşer Oliver’i şimdi tehlikelerle dolu yeni bir hayat beklemektedir

BEYAZ DİŞ (JLONDON, REALİST AMERİKA, 100 Temel Eser)


Kuzeyin ormanlarında yaşam kavgası Açlık ve hayatta kalma çabası Beyaz Diş, bir kurt kırması; damarlarında hem kurt hem de köpek kanı taşıyor Ormanda yapayanlız, hayatta kalmaya çalışıyor Bir gün, o ana dek yaşadığı mağaranın duvarını geçip hayata atılıyor ve her şeyi en baştan keşfetmeye koyuluyor Vahşî doğanın çetin şartları, yaratılışındaki sertliği gün geçtikçe daha çok besliyor Ve sonunda Beyaz Diş, amansız bir kurt oluyor Derken efendiyi, yani insanı tanıyor

ÖLÜ CANLAR (GOGOL, REALİST RUS, 100 Temel Eser )

Çiçikov, kısa yoldan zengin olma peşine düşmüş bir düzenbazdır O zamanın Rusya'sında bir insanın itibarı ve zenginliği, sahip olduğu canlarla doğru orantılı olduğu için Çiçikov, ölmüş fakat kayıtları henüz nüfus kütüğünden silinmemiş 'can'ları kâğıt üzerinde kalır ve bu şekilde zengin olma hayalleri kurar
Gogol' Çiçikov'un dolaştığı bölgelerde karşılaştığı insanlar üzerinde dönemin Rusya'sının bozuk düzenini acımasızca eleştiriyor ve Rus insanının tahlilini yapıyor bu eserde Ölü Canlar, tamamlanamamış olmasına rağmen Dünya Klasikleri arasında müstesna bir yere sahip

ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR (ERNEST HEMINGWAY, REALİST AMERİKA, 100 Temel Eser)

İspanya’da yaşanan acımasız bir iç savaş Cumhuriyetçi- Faşist kavgasının yol açtığı yıkım Oluk oluk akan insan kanı Özel bir görevle İspanya’ ya gelen Amerikalının başından geçenler ve yaşadığı tutkulu aşk İnsanoğlunun vahşilikte ve barbarlıkta hayvanları bile gölgede bıraktığını gözler önüne seren acı panaromalar En hızlı savaş taraftarlarının ve savaşı bütün korkunçluğuyla yaşayanların barış özlemi

SEFİLLER (VHUGO, ROMANTİK FRANSIZ, 100 Temel Eser)

19 sene süren pranga mahkumiyetinden sonra şartlı olarak tahliye edilen JEAN VALJEAN, toplumdan dışlandığını görür Sadece Digne piskoposu kendisine iyi davranır; buna karşın zorlu acı yıllar geçiren Valjean piskoposun bazı gümüş eşyaları çalarak ona ihanet eder Valjean polis tarafından yakalanır ve geri getirilir Piskoposun kendisini kurtarmak için yalan söylemesi ve buna ek olarak iki değerli şamdan hediye etmesi Valjean'ı çok şaşırtır Böylece Valjean hayatına yeni bir başlangıç yapmaya karar verir


FARELER VE İNSANLAR –ÖZET- (J STEINBECK, REALİST AMERİKA, 100 Temel Eser)


George ve Lennie çiftliklerde dolaşarak işçilik eden iki arkadaştır George ufak tefek, canlı, yanık tenli, keskin bakışlı bir adamdır Lennie ise iri bir insandır Ölgün gözler düşük ama geniş mi geniş omuzlara sahiptir George ve Lennie iki zıt kutup oldukları halde aralarında büyük bir dostluk vardır Bu büyük dostlukta, birlikte hep çalışarak çiftlik ararlarken kat ettikleri yollar boyunca kendini göstermiştir Birbirlerine çok bağlanmışlardır
George akıllıdır, işini bilir Tabiatı sever Lennie ise dev kuvvetine sahiptir Fakat ruhen çocuktur Halleri davranışları çocukçadır, aptalcadır Lennie’nin yumuşak bulduğu her şeyi okşama alışkanlığı vardır Bu ikisi Soledad kasabasının çiftliğinden bir iş haberi alırlar ve hemen yola koyulurlar Oraya vardıklarında bu çiftliğin patronu bunları pekte iyi karşılamaz Patronla kalmayıp birde patronun oğlu çıkar başlarına dert Kendisi ufak tefek olduğundan Lennie gibi iri vücutlu insanlara gıcık kapar ve bu tip insanları hiç sevmez Adamın adı Curley’dir Ama Curley’nin başında da bir dert vardır Yeni evlendiği karısı… Çiftlikte oynaşmadığı adam kalmadı, derler onun için ve gözünü yeni gelen George Ve Lennie’ye dikmiştir Özellikle George’un çiftlikteki en iyi arkadaşları Slim’dir Çiftliğin bunağı ise Candy denilen bir eli bileğinden kesilmiş olan bazıları için işe yaramayan yaşlı bir adamdır George ve Lennie’nin planları bu çiftlikte bir ay çalışıp kendilerine bir çiftlik satın almaktır Tabii Candy’i ve Candy’nin biriktirdiği parasını yanların alarak…
Üç kişinin hayali; kendi topraklarını işlemek, kimsenin emri altına girmemektir Lennie’nin tek isteği ise evlerindeki tavşanlara bakmaktır Çiftlikte birde seyis vardır Ama zenci olduğu için diğer çalışanlar tarafından dışlanıyordur Çiftlikte akşamüstü iş bittikten sonra nal oyunu oynanır Milletin tek eğlencesi bu oyundur O sırada Lennie samanlıkta Slim’in ona verdiği köpekle oynuyordur Ama daha önce fareyi severken öldürdüğü gibi bu köpek yavrusunuda oracıkta aşırı sevmekten öldürmüştür Daha sonra Lennie’nin yanına Curley’nin karısı gelir Lennie kadınla biraz konuştuktan sonra kadın aynen “benim saçım da yumuşaktır saçımı okşa” demiştir Lennie tuttuğu saçı bırakmadığı için kadın korkuya kapılmıştır ve çığlıklar atarak samanlığı ayağa kaldırır Lennie’de buna sinirlenerek kadının ağzını kapatır ve onu nefessizlikten öldürür Oradan hızlıca kaçar Bunun üzerine çiftlikteki herkes başta Curley olmak üzere Lennie’yi aramaya çıkarlar Lennie ise daha önceden başlarına bir olay gelirse George ile anlaştıkları çalılıkların arkasına kaçmıştır George’u buldukları yerde öldüreceklerini bilmektedir Lennie çocuk ruhlu olduğu için kendini savunması çok zordur George kahrolurken Lennie’nin saklandığı yere gelmiştir bile Lennie elindeki küçük ölü köpek yavrusuyla onu beklemektedir George Lennie’nin arkasına ona hüzünlü hüzünlü bakar Lennie sahip olacakları evi ve bakacağı tavşanları hayal ederken bir el silah sesi duyulur Curley ve çalışanlar yanlarına geldikleri zaman Lennie’yi yerde ölü olarak yattığını görürler ve George’a aptal aptal bakarlar George olayın etkisinden kurtulamaz ve teselli için Slim’le birlikte olay yerinden uzaklaşır


DÜNYA NİMETİ (KNUT HAMSUN, NORVEÇ)


Dünya Nimeti, 1917’de çıktı Issız toprakları canlandırmak için insan gücünün verdiği imtihanları, tabiat kuvvetleriyle çetin savaşları hikâye eden bu roman, katı ve boş topraklara düşen alın terlerinin önce kıt kanaat, giderek cömert hasadını, bu başarıdaki büyük hazzı dile getirir Bu kitapta Hamsun 20 yüzyıl insanının destanını yazmış Önüne bir model almadan, başaran insanın büyüklüğünü gözler önüne sermiştir
Roman, cahil bir göçmen olan İsak’ın basit, cahil karısı İnger’le birlikte, çorak ve haşin toprakları sabırla nasıl bereketli, yeşil bir yurt parçası haline getirdiğini anlatır

VE O HİÇBİR ŞEY DEMEDİ (HEİNRİCH BÖLL, ALMAN)

Evlilikte yakınlaşma ve yabancılaşma temasını işleyen Ve O Hiçbir Şey Demedi, romanın iki kahramanının sesleriyle ulaşır okura Her ikisi de değişimli olarak içsel ve dışsal yaşantılarını anlatırlar Böylece bu iki kişinin birbirine koşut giden yaşamları ve aslında birbirine ulaşmaya çabalayan bu insanların yalnızlığı açığa çıkar Küçük bir kiralık odada karısı ve üç çocuğuyla bir arada yaşamanın sıkıntısına katlanamayan Fred Bogner, onlardan ayrılır Kiliseye ait bir büroda telefoncu olarak çalışmaya başlar Savaş sonrası Almanya'sının bir büyük kentinde sokakları arşınlar, içer ve oyun makinelerinde zaman öldürür Karısıyla bir otelde geçirdiği hafta sonundan sonra ise kesin ayrılık kaçınılmaz görünür Ancak çok geçmeden Bogner sevmekten asla vazgeçemediği karısında yepyeni bir insan bulur Savaş sonrası Alman edebiyatının en gerçekçi ve en sarsıcı romanlarından biri olan Ve O Hiçbir Şey Demedi, Alman yazar Heinrich Böll'ü üne kavuşturan roman olarak bilinir



BABASIZ EVLER (HEİNRİCH BÖLL)


Yazar ;romanı, savaşın dehşetini değişik bir bakış açısından sergiler Kitapta savaş,cephelerden değil, fakat 'sonrasında', savaşın bitiminin ardından, o savaşta ölmüş babaların ve kocaların geride bıraktıkları insanların evlerinden yola çıkarılarak anlatılır Bu bakış açısından dış dünyada 'bitmiş' olan savaş, babasız ve kocasız kalmış olanlar için hala belki de çok daha korkunç bir biçimde sürmektedirÇocukların dulların 'yeni' yalnızlıkları, genelde yıkıma sürüklenmiş bir toplumda bireysel yıkımların üstesinden gelebilmenin zorluğu ve kimi zaman da olanaksızlığı, 'savaştan sonraki savaş'ın temel sorunlarıdır Heinrich Böll'ün Babasız Evler'i, barışla son bulamayan savaşların sonrasız öyküsüdür


CEMİLE (CENGİZ AYTMATOV, KIRGIZ)


Çok güzel bir kız olan Cemile , asil ve soylu bir aileye gelin olur Fakat bir süre sonra eşi ikinci dünya savaşına asker olarak gönderilirGençliğini ve gelinliğini yaşayamayan Cemile küçük kayını ve köye savaştan sakat olarak dönmüş olan Mehmet ile beraber cepheye erzak taşımaya başlar Cephede bulundukları sırada Mehmet , sürekli Cemile’nin dikkatini çekmektedir
Çünkü Cemile eşinde bulamadığı ilgi ve yakınlığı Mehmet’te bulmaktadır Daha sonra ikisi arasında bir aşk başlamaktadır Bir süre sonra eşi savaştan köye döner Cemile ise bu durum karşısında Mehmet’le birlikte köyü terk eder


BABALAR VE OĞULLAR (TURRGENYEV, RUS-REALİST)


Eserlerinde umut, çaresizlik ve hüsran gibi duyguları yoğun olarak işleyen Turganyev romanlarının zirvesini oluşturan "Babalar ve Oğullar“da adeta yaşadığı bunalımlar çağının insan ruhundaki akislerini çizer Eserlerinde zıt kişiliklerin, mutlulukla mutsuzluğun, maddeyle ruhun, iyiyle kötünün çarpışmasını da bütün şiddetiyle hisettirir "Babalar ve Oğullar"da Turganyev; Nihilist (hiçbir iradeye boyun eğmeyi ilke olarak kabul etmeyen görüşlerin genel adı) bir kişilik olan Bazarov’un dünyada varolan bütün kuruluşların yıkılması gerektiğini savunarak neredeyse iki kere ikinin dört etmemesi gerektiğini hayal ederken düşünce yapısının tam tersi duygularla oradan oraya savruluşunu izletiyor bize O kadar ki aşkı bile inkar eden bu kişi bir kadına aşık olduğunu anlayınca kendini inkar etme durumuna düşüyor

by.NaMe
07-10-2008, 09:59 AM
GORİOT BABA (BALZAC)

Altmış dokuz yaşlarında bir ihtiyar olan Goriot Baba 1813'te iş hayatını bıraktıktan sonra Madam Vauquer'in pansiyonuna çekilmişti İlk önce şimdi Madam Couture tarafından işgal edilen tutmuş ve beş liranın eksikliği veya fazlalığı kendisi için hiçbir önem arz etmeyen bir adam sıfatıyla bin iki yüz frank pansiyon parası vermeye başlamıştı Madam Vaupuer bu apartmanın üç odasına peşin alınmış bir para mukabilinde çeki düzen vermiş ve bu para sarı bez perdelerden, Utrecht kadifesiyle örtülü cilâlı tahta koltuklardan, çirişle yapıştırılmış birkaç resimle şehir civarındaki meyhanelerin beğenip kabul etmedikleri duvar kâğıtlarından mürekkepli kötü bir takımı güya ki kapamıştı O zamanlar hürmetle Mösyö Goriot diye anılan Goriot Baba kötüye kullanılmaya müsait cömertliği yüzünden zamanla sıfırı tüketmiş, bu işten anlamaz bir sersem olarak görülmeye başlanmıştı"

İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ (CDİCKENS, REALİST İNGİLİZ, 100 Temel Eser)

Bay Lorry’nin maceralı Dover seyahati, Doktor Manette’in Bastille’den kurtulması, Doktorun güzel kızına âşık Sydney Carton ve Charles Darnay’in Fransız İhtilâli’nin korkunç girdabında yaşanan hazin öyküleri “İki Şehrin Hikâyesi” Charles Dickens’ın, Fransız ihtilali sırasında iki şehri; Londra ve Paris’i anlattığı, ilk sayfalarından itibaren merak ve korku dolu sahnelerle örgülediği soluk soluğa bir dönem romanı

BÜYÜK UMUTLAR (CDİCKENS)

Romanda, ergenlik dönemine yeni bir adım atan Finn’in ulaşılmaz bir kadına olan büyük aşkı konu ediliyor Dickens’ın romanları içinde konu ve işleyiş açısından bambaşka ve üstün özelliklere sahip bir roman Kısa adı Pip olan Phillip, küçük bir çocukken anne ve babasının mezarı başında kaçak bir mahkumla karşılaşır Ablasının mutfağından yiyecek çalarak bu mahkuma yardım eder Kaçak mahkum Pip’in ona yaptığı yardımı unutmaz


OLİVER TWİST (CDİCKENS)


Oliver Twist, Londra yakınlarındaki yoksullar evinde dünyaya gelir Çok zor şartlar altında yoksulluk içinde yaşar Bir gün kimsesiz çocuklara hırsızlık yaptıran bir sokak çetesinin eline düşer Oliver’i şimdi tehlikelerle dolu yeni bir hayat beklemektedir

BEYAZ DİŞ (JLONDON, REALİST AMERİKA, 100 Temel Eser)


Kuzeyin ormanlarında yaşam kavgası Açlık ve hayatta kalma çabası Beyaz Diş, bir kurt kırması; damarlarında hem kurt hem de köpek kanı taşıyor Ormanda yapayanlız, hayatta kalmaya çalışıyor Bir gün, o ana dek yaşadığı mağaranın duvarını geçip hayata atılıyor ve her şeyi en baştan keşfetmeye koyuluyor Vahşî doğanın çetin şartları, yaratılışındaki sertliği gün geçtikçe daha çok besliyor Ve sonunda Beyaz Diş, amansız bir kurt oluyor Derken efendiyi, yani insanı tanıyor

ÖLÜ CANLAR (GOGOL, REALİST RUS, 100 Temel Eser )

Çiçikov, kısa yoldan zengin olma peşine düşmüş bir düzenbazdır O zamanın Rusya'sında bir insanın itibarı ve zenginliği, sahip olduğu canlarla doğru orantılı olduğu için Çiçikov, ölmüş fakat kayıtları henüz nüfus kütüğünden silinmemiş 'can'ları kâğıt üzerinde kalır ve bu şekilde zengin olma hayalleri kurar
Gogol' Çiçikov'un dolaştığı bölgelerde karşılaştığı insanlar üzerinde dönemin Rusya'sının bozuk düzenini acımasızca eleştiriyor ve Rus insanının tahlilini yapıyor bu eserde Ölü Canlar, tamamlanamamış olmasına rağmen Dünya Klasikleri arasında müstesna bir yere sahip

ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR (ERNEST HEMINGWAY, REALİST AMERİKA, 100 Temel Eser)

İspanya’da yaşanan acımasız bir iç savaş Cumhuriyetçi- Faşist kavgasının yol açtığı yıkım Oluk oluk akan insan kanı Özel bir görevle İspanya’ ya gelen Amerikalının başından geçenler ve yaşadığı tutkulu aşk İnsanoğlunun vahşilikte ve barbarlıkta hayvanları bile gölgede bıraktığını gözler önüne seren acı panaromalar En hızlı savaş taraftarlarının ve savaşı bütün korkunçluğuyla yaşayanların barış özlemi

SEFİLLER (VHUGO, ROMANTİK FRANSIZ, 100 Temel Eser)

19 sene süren pranga mahkumiyetinden sonra şartlı olarak tahliye edilen JEAN VALJEAN, toplumdan dışlandığını görür Sadece Digne piskoposu kendisine iyi davranır; buna karşın zorlu acı yıllar geçiren Valjean piskoposun bazı gümüş eşyaları çalarak ona ihanet eder Valjean polis tarafından yakalanır ve geri getirilir Piskoposun kendisini kurtarmak için yalan söylemesi ve buna ek olarak iki değerli şamdan hediye etmesi Valjean'ı çok şaşırtır Böylece Valjean hayatına yeni bir başlangıç yapmaya karar verir


FARELER VE İNSANLAR –ÖZET- (J STEINBECK, REALİST AMERİKA, 100 Temel Eser)


George ve Lennie çiftliklerde dolaşarak işçilik eden iki arkadaştır George ufak tefek, canlı, yanık tenli, keskin bakışlı bir adamdır Lennie ise iri bir insandır Ölgün gözler düşük ama geniş mi geniş omuzlara sahiptir George ve Lennie iki zıt kutup oldukları halde aralarında büyük bir dostluk vardır Bu büyük dostlukta, birlikte hep çalışarak çiftlik ararlarken kat ettikleri yollar boyunca kendini göstermiştir Birbirlerine çok bağlanmışlardır
George akıllıdır, işini bilir Tabiatı sever Lennie ise dev kuvvetine sahiptir Fakat ruhen çocuktur Halleri davranışları çocukçadır, aptalcadır Lennie’nin yumuşak bulduğu her şeyi okşama alışkanlığı vardır Bu ikisi Soledad kasabasının çiftliğinden bir iş haberi alırlar ve hemen yola koyulurlar Oraya vardıklarında bu çiftliğin patronu bunları pekte iyi karşılamaz Patronla kalmayıp birde patronun oğlu çıkar başlarına dert Kendisi ufak tefek olduğundan Lennie gibi iri vücutlu insanlara gıcık kapar ve bu tip insanları hiç sevmez Adamın adı Curley’dir Ama Curley’nin başında da bir dert vardır Yeni evlendiği karısı… Çiftlikte oynaşmadığı adam kalmadı, derler onun için ve gözünü yeni gelen George Ve Lennie’ye dikmiştir Özellikle George’un çiftlikteki en iyi arkadaşları Slim’dir Çiftliğin bunağı ise Candy denilen bir eli bileğinden kesilmiş olan bazıları için işe yaramayan yaşlı bir adamdır George ve Lennie’nin planları bu çiftlikte bir ay çalışıp kendilerine bir çiftlik satın almaktır Tabii Candy’i ve Candy’nin biriktirdiği parasını yanların alarak…
Üç kişinin hayali; kendi topraklarını işlemek, kimsenin emri altına girmemektir Lennie’nin tek isteği ise evlerindeki tavşanlara bakmaktır Çiftlikte birde seyis vardır Ama zenci olduğu için diğer çalışanlar tarafından dışlanıyordur Çiftlikte akşamüstü iş bittikten sonra nal oyunu oynanır Milletin tek eğlencesi bu oyundur O sırada Lennie samanlıkta Slim’in ona verdiği köpekle oynuyordur Ama daha önce fareyi severken öldürdüğü gibi bu köpek yavrusunuda oracıkta aşırı sevmekten öldürmüştür Daha sonra Lennie’nin yanına Curley’nin karısı gelir Lennie kadınla biraz konuştuktan sonra kadın aynen “benim saçım da yumuşaktır saçımı okşa” demiştir Lennie tuttuğu saçı bırakmadığı için kadın korkuya kapılmıştır ve çığlıklar atarak samanlığı ayağa kaldırır Lennie’de buna sinirlenerek kadının ağzını kapatır ve onu nefessizlikten öldürür Oradan hızlıca kaçar Bunun üzerine çiftlikteki herkes başta Curley olmak üzere Lennie’yi aramaya çıkarlar Lennie ise daha önceden başlarına bir olay gelirse George ile anlaştıkları çalılıkların arkasına kaçmıştır George’u buldukları yerde öldüreceklerini bilmektedir Lennie çocuk ruhlu olduğu için kendini savunması çok zordur George kahrolurken Lennie’nin saklandığı yere gelmiştir bile Lennie elindeki küçük ölü köpek yavrusuyla onu beklemektedir George Lennie’nin arkasına ona hüzünlü hüzünlü bakar Lennie sahip olacakları evi ve bakacağı tavşanları hayal ederken bir el silah sesi duyulur Curley ve çalışanlar yanlarına geldikleri zaman Lennie’yi yerde ölü olarak yattığını görürler ve George’a aptal aptal bakarlar George olayın etkisinden kurtulamaz ve teselli için Slim’le birlikte olay yerinden uzaklaşır


DÜNYA NİMETİ (KNUT HAMSUN, NORVEÇ)


Dünya Nimeti, 1917’de çıktı Issız toprakları canlandırmak için insan gücünün verdiği imtihanları, tabiat kuvvetleriyle çetin savaşları hikâye eden bu roman, katı ve boş topraklara düşen alın terlerinin önce kıt kanaat, giderek cömert hasadını, bu başarıdaki büyük hazzı dile getirir Bu kitapta Hamsun 20 yüzyıl insanının destanını yazmış Önüne bir model almadan, başaran insanın büyüklüğünü gözler önüne sermiştir
Roman, cahil bir göçmen olan İsak’ın basit, cahil karısı İnger’le birlikte, çorak ve haşin toprakları sabırla nasıl bereketli, yeşil bir yurt parçası haline getirdiğini anlatır

VE O HİÇBİR ŞEY DEMEDİ (HEİNRİCH BÖLL, ALMAN)

Evlilikte yakınlaşma ve yabancılaşma temasını işleyen Ve O Hiçbir Şey Demedi, romanın iki kahramanının sesleriyle ulaşır okura Her ikisi de değişimli olarak içsel ve dışsal yaşantılarını anlatırlar Böylece bu iki kişinin birbirine koşut giden yaşamları ve aslında birbirine ulaşmaya çabalayan bu insanların yalnızlığı açığa çıkar Küçük bir kiralık odada karısı ve üç çocuğuyla bir arada yaşamanın sıkıntısına katlanamayan Fred Bogner, onlardan ayrılır Kiliseye ait bir büroda telefoncu olarak çalışmaya başlar Savaş sonrası Almanya'sının bir büyük kentinde sokakları arşınlar, içer ve oyun makinelerinde zaman öldürür Karısıyla bir otelde geçirdiği hafta sonundan sonra ise kesin ayrılık kaçınılmaz görünür Ancak çok geçmeden Bogner sevmekten asla vazgeçemediği karısında yepyeni bir insan bulur Savaş sonrası Alman edebiyatının en gerçekçi ve en sarsıcı romanlarından biri olan Ve O Hiçbir Şey Demedi, Alman yazar Heinrich Böll'ü üne kavuşturan roman olarak bilinir



BABASIZ EVLER (HEİNRİCH BÖLL)


Yazar ;romanı, savaşın dehşetini değişik bir bakış açısından sergiler Kitapta savaş,cephelerden değil, fakat 'sonrasında', savaşın bitiminin ardından, o savaşta ölmüş babaların ve kocaların geride bıraktıkları insanların evlerinden yola çıkarılarak anlatılır Bu bakış açısından dış dünyada 'bitmiş' olan savaş, babasız ve kocasız kalmış olanlar için hala belki de çok daha korkunç bir biçimde sürmektedirÇocukların dulların 'yeni' yalnızlıkları, genelde yıkıma sürüklenmiş bir toplumda bireysel yıkımların üstesinden gelebilmenin zorluğu ve kimi zaman da olanaksızlığı, 'savaştan sonraki savaş'ın temel sorunlarıdır Heinrich Böll'ün Babasız Evler'i, barışla son bulamayan savaşların sonrasız öyküsüdür


CEMİLE (CENGİZ AYTMATOV, KIRGIZ)


Çok güzel bir kız olan Cemile , asil ve soylu bir aileye gelin olur Fakat bir süre sonra eşi ikinci dünya savaşına asker olarak gönderilirGençliğini ve gelinliğini yaşayamayan Cemile küçük kayını ve köye savaştan sakat olarak dönmüş olan Mehmet ile beraber cepheye erzak taşımaya başlar Cephede bulundukları sırada Mehmet , sürekli Cemile’nin dikkatini çekmektedir
Çünkü Cemile eşinde bulamadığı ilgi ve yakınlığı Mehmet’te bulmaktadır Daha sonra ikisi arasında bir aşk başlamaktadır Bir süre sonra eşi savaştan köye döner Cemile ise bu durum karşısında Mehmet’le birlikte köyü terk eder


BABALAR VE OĞULLAR (TURRGENYEV, RUS-REALİST)


Eserlerinde umut, çaresizlik ve hüsran gibi duyguları yoğun olarak işleyen Turganyev romanlarının zirvesini oluşturan "Babalar ve Oğullar“da adeta yaşadığı bunalımlar çağının insan ruhundaki akislerini çizer Eserlerinde zıt kişiliklerin, mutlulukla mutsuzluğun, maddeyle ruhun, iyiyle kötünün çarpışmasını da bütün şiddetiyle hisettirir "Babalar ve Oğullar"da Turganyev; Nihilist (hiçbir iradeye boyun eğmeyi ilke olarak kabul etmeyen görüşlerin genel adı) bir kişilik olan Bazarov’un dünyada varolan bütün kuruluşların yıkılması gerektiğini savunarak neredeyse iki kere ikinin dört etmemesi gerektiğini hayal ederken düşünce yapısının tam tersi duygularla oradan oraya savruluşunu izletiyor bize O kadar ki aşkı bile inkar eden bu kişi bir kadına aşık olduğunu anlayınca kendini inkar etme durumuna düşüyor

by.NaMe
07-10-2008, 09:59 AM
Kitabın Adı : Atatürkçü Düşünce
Kitabın Yazarı :Vasfi TECER
Yayınevi :Bayrak Yayınevi, İstanbul
Basım Yılı :1989

ÖZET
Kitabın yazılışındaki amaç yeni nesillere Atatürkçü sistemi tanıtmak ve modern Türkiye sentezini gençlere tanıtmaktır

Atatürkçü düşünce kavramı değerlendirilirken; O'nu, kesinlikle ilahlaştırmadan uzak, salt bir insan olarak kabul etme gereği vardır O'nun asıl kendine özgü niteliği, çok üstün yetenek ve dehaya sahip bir insan olmasından kaynaklanmaktadır Zaten Atatürk'ün kendisi de hiçbir zaman bu anlayışın karşısında olmamıştır

Burada asıl üzerinde durulması gereken konu, Atatürk'ün Dünyaya bakış açısı, yaşam felsefesi ve çağdaş düşünce yargısı olmalıdır Atatürkçü düşüncenin önünde önyargısız, akıl ve bilim bulunmaktadır Yaşam boyu sorunların çözümünde mutlaka akıl ve bilimi rehber edinme gereği vardır Akıl ve bilimin dışına çıkmak ise hurafe ve safsatadan başka bir şey değildir Akıl ve bilimin dışına sapma ve saklanma insanları karanlığa, yanılgıya hatta sonu gelmez belirsizliklere götürür

Atatürkçü düşünce gerçekçildir Atatürkçü yaşam anlayışının mayasında çalışmak, alın teri dökmek ve öğrenmek vardır Bu kavramı unutan, ihmal eden ya da umursamayan toplumlar, başka toplumların kulu kölesi olmaya mahkumdurlar Çağdaş uygarlığın peşinde koşmayı amaç edinmeyenler, aydınlığın ve aydınlamanın bilincinde olmayanlar yok olmaktan kurtulamazlar Çağın uygarlık nimetlerinden pay almanın tek yolunun Atatürk'ün yaşam anlayışında olduğunu unutmamak gerekir Atatürkçü düşünce, gerçekliğe dayalı olduğu için bireyin üretken, yaratıcı, özverili, barışsever bir yapıya sahip olmasını bekler Atatürkçü düşünce, ulusal bütünlüğün, eşitliğin paylaşım ve katılımcılığın gerçekleşmesinden yanadır

Bu düşüncenin içinde ümmetçi değil, ulusçu, hümanist, çağdaş dünya görüşü egemendir Kemalizm'in özünde aşağılama ve aşağılanma asla barınamaz, kendine güven, soyluluk ve saygınlık yatar Atatürkçü düşünce, insan haklarının yanında, her türlü haksızlık, saldırı ve saldırganlığın karşısındadır Bu düşünce her çeşit aydınlanmanın, bilinçlenmenin, aydınlatmanın ve atılımın yılmaz destekçisi ve savunucusudur

Atatürkçülük, özgür düşünceden yana olup, her çeşit bağnazlığa ve yobazlığa karşıdır

Atatürkçülük her tür sömürü ve haksızlığın karşısında, özgür düşüncenin, özgürlüğün yanındadır Kemalist düşünce kesinlikle dogma ve doktrin düşüncesinden uzak kalmıştır O nedenle Atatürkçülük donmuş kalıplara oturtulmamıştır Kemalizm pragmatik, devrimci, her tür yeniliğe açık ve isteklidir

Atatürkçülüğün temelindeki harçta, barış, hoşgörü, dostluk ve dayanışma vardır Bu düşüncede, bilime, sanata, yaratıcılığa, erdeme ve sevgiye sonsuz bir bağlılık ve saygı bulunur

Atatürkçü düşünce akılcıdır, devlet yönetiminde ve toplum hayatında hurafe, yalan ve belirsizliklerin yerine aklı, bilimi ve aydınlığı egemen kılmaya çalışmış, dinin istismar edilmesine, çıkar aracı olarak kullanılmasına ve gericilik âleti durumuna getirilmesine pozitif ilimlerle karşı çıkmıştır En önemlisi de bu akılcı gelişmenin, yenileşmenin ve değişimin devamını sağlamak, bir ideolojiye saplanıp kalmamak için İnkılâpçılık kavramını tanıtmıştır Atatürkçü İnkılâpçılığı akılcılık ilkesinin topluma uygulanmasıdır İnkılâbın hedefini demokrasi ve barış oluşturur Temelinde gerçekçilik, bilim ve us vardır Bu nedenle donmuş, katı ve sert ideolojilerden ayrılır Atatürkçü İnkılâpçılığı kendi kendini yenileme özelliği ile dinamik bir yapıya sahiptir Bir yandan yarattığı devleti güçlendirmeyi ve korumayı amaçlar, bir yandan da uygar dünyanın gidişine ayak uydurmaya çalışır

Modernleşen ve küreselleşen dünyanın getirdiği yeniliklerle gelenekçilik ve kadercilik arasında bocalayan Türk milleti bu ikilikten aklın, bilimin, mantığın ve tekniğin rehberliğinde kurtarılarak çağdaş uygarlık yoluna sokulmuş, Türk kültürü yüceltilerek Türk milletinin mutluluğu, huzuru, esenliği ve refahı sağlanmıştır

Atatürk'ün miras olarak dogmalar, âyetler ve donmuş kurallar bırakması düşünülemezdi bile; zirâ bunlar yeniliklerden ve onun getireceği değişik düşünce sistemlerinden, gelişmeden ve bilimden korkan saplantılı bağnaz beyinlerin ürünüdür Bir millet akla ve bilime, millet egemenliği ve demokrasi ilkelerine uygun hareket etmezse sonunda yok olmaktan kurtulamaz Böyle bir örneğe Osmanlı Devleti'nin çöküşüyle tanık olan Atatürk sonuç olarak Türkiye'nin gelişmesi, yenileşmesi ve millî bir anlayışla çağdaş uygarlık düzeyine ulaşması ve dahası bu evrimin kalıcı olması için akıl, bilim, zekâ ve sanatın yol gösterici olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmuş ve bunların sürekliliğini sağlamak için Atatürk İlke ve İnkılâplarını rehber olarak ortaya koymuştur

Sonuç olarak, modern Türkiye'nin Atatürkçülük anlayışı sürekli gelişime ve değişime açık bir sistem ve dimağlar istemektedir Bu da eski nesil Cumhuriyet çınarlarının Ata'yı ve düşüncelerini yeni nesillere aktarabilmesine bağlıdır

by.NaMe
07-10-2008, 09:59 AM
Kitabın Adı : Amerika Ve Avrupa Karşısında Değişen Türkiye
Kitabın Yazarı : Heinz KRAMER
Yayınevi :Timaş Yayınları
Basım Yılı : 2001

ÖZET

Türkiye'nin yürüttüğü iç ve dış politika ile onun dinamiklerini eleştirel ve bilimsel bir bakış açısıyla ele alan kitabın yazarı olan Heinz Kramer, 1973 yılından bu yana Almanya'nın önde gelen think-tank kuruluşlarından Berlin Stiftung Wissenschaft und Politik'te Avrupa Birliği'nin genişlemesi üzerine çalışma yapan bir ekibin başkanlığını yürütmektedir 1990 yılında Bilkent Üniversitesinde Uluslar arası İlişkiler dersi veren yazar, bu süre zarfında Türkiye'yi içinde yaşamak suretiyle gözleme imkânına da sahip olmuştur

Son dönemde, ülkemiz üzerine yazılmış kayda değer eserlerin başında yer aldığını düşündüğüm kitapta, Türkiye'nin kuruluşundan bu yana, batılı çağdaş toplumlar arasında yerini almak için gösterdiği çaba, Atatürk'ün doğulu-İslamcı geçmişe karşı verdiği laik çizgideki mücadele, yirminci yüzyılın acımasız uluslar arası politik ortamı içindeki güvenlik ihtiyaçları ve Soğuk Savaş sonrası gelişmelerin Türkiye'nin üzerine yüklediği sorumluluklar ve bu olgunun şekillendirdiği jeopolitik durum almaktadır

Sovyet İmparatorluğunun dağılmasıyla Türkiye'nin önüne çıkan seçenekler, Orta Asya Türk dünyası ile olan tarihsel bağların günümüze ne şekilde yansıdığı, Avrupa ve Amerika ile olan ilişkiler çerçevesinde bu yansımaların sonuçları, uluslar arası ilişkiler açısından ele alınmaktadır

Kitabın ilk kısmında, Mustafa Kemal Atatürk tarafından belirlenerek cumhuriyetin temel nitelikleri haline getirilmiş ilkelerin, değişen ve gelişen sosyo-politik ve ekonomik ihtiyaçlara cevap verecek şekilde yeniden yorumlanmasına ilişkin düşüncelere yer verilmiştir Türkiye'nin genç ve büyüyen nüfusu, radikal İslamcı ve etnik ayrılıkçı hareketler ile siyasal yaratıcılığı engelleyen diğer faktörler sıralanarak bu sorunlara ikna edici çözümler getirilmesinin ne ölçüde gerekli olduğu vurgulanıyor Türkiye'nin siyasi sistemindeki liberal ve demokratik unsurların geliştirilmesi ile mevcut sorunlara bulacağı çözümlerin, 21 nci yüzyılda, daha da küreselleşeceği öngörülen dünyada karşılaşılacak engellerin aşılması açısından yardımcı olacağı üzerinde duruluyor

İkinci kısımda, uluslar arası politik yapı içinde milli çıkarların gerçekleştirilebilmesi konusu, Türkiye'nin yeni dış ve güvenlik politikası çerçevesinde ele alınmıştır Bu sorunları çözebilmek için siyasi liderlerin izleyeceği yolun, aynı zamanda ülkenin Batılı ortaklarıyla gelecekteki ilişkilerini belirleyeceği, Sovyetler Birliğinin parçalanmasının, Hazar Havzası enerji kaynaklarının yönetimine ve Orta Asya'da yeni siyasi düzene ilişkin sorunları beraberinde getirdiği, Irak'ın geleceği ve İsrail ile stratejik iş birliğinin Türkiye'yi Orta Doğu'daki siyasî paradoksun içine çektiği anlatılarak, bu sorunların aynı zamanda, Amerika ve Avrupa merkezli olarak analizine yer verilmiştir

Türkiye'nin Batı ile olan ilişkileri, Avrupalılaşma isteği ve NATO içindeki konumu uluslar arası siyasi durum açısından ele alınmıştır Türkiye, Doğu Akdeniz'de ve Balkanlar'da, Avrupa Birliği'yle ilişkilerini güçleştirebilecek, ama iyi idare edilebilirse Avrupa'da siyasi açıdan en dengesiz bölgede istikrar sağlanmasına yardımcı olabilecek bölgesel bir güç olmaya başlayacaktır AB ile ilişkilerin bozulması ve ülkenin yeni Avrupa güvenlik yapısı içinde bir kenara itilmesi, Avrupa'ya kalıcı bir şekilde yabancılaşmasına yol açabilecektir

Avrupa'da eski politikaların devam ettirilmesinin mümkün olmadığını ve tüm Atlantik alt yapısını etkileyebilecek boyutta ümit vaat eden yeni sahaların açıldığını anlatan üçüncü kısım, Türkiye'ye yönelik Amerikan ve Avrupa politikalarını daha detaylı analiz ederek bu ilişkilerin daha yapıcı bir şekilde idare edilmesi için fikir üretmeyi hedefliyor

Kitap, genel olarak Avrupa ve Amerika'nın Türkiye ile mevcut ve gelecekte olası problemlerini çözmeye çalışmak yerine, ülkeleri yöneten siyasi liderlere ve kadrolara uyarı niteliğindedir Yazar'a göre, gelecekte Türkiye ile ilişkilerin yürütülmesi, yeni uluslar arası, özelikle de yeni Avrasya siyasi düzeni içinde ülkenin yerini tayin edecek iç ve dış değişikliklerin dikkate alınmasını gerektiriyor Aksi takdirde, Amerika ve Avrupa'nın çıkarları açısından böylesine önemli bir bölgede uluslararası güvenliğin idare edilmesi, gerekenden daha güç ve pahalı olacaktır

Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Doğu'nun kesiştiği noktada ve Orta Asya'nın girişinde bulunan Türkiye'nin, bu konumundan dolayı oldukça stratejik bir öneme sahip olduğu ve sorunlu olan bu bölgede bir istikrar kutbu olduğu göze çarparken, diğer yandan hemen eşiğinde bulunan birçok bölgesel çatışma açısından oldukça yumuşatıcı bir unsur olduğu yönünde görüşlere yer verilmiştir

Yakın gelecekte Avrupa Birliği'ne tam üyeliğin gerçekleşmesinin ihtimal dışı olduğu, Türk-Yunan sorunları ile Kıbrıs sorununun bir çözüme bağlanma ihtimalinin zayıflığı dikkate alındığında, Avrupa Birliği ile ilişkilerin ne denli hassas bir noktada olduğuna dikkat çekilirken, Avrupa Birliği ülkelerinin Türkiye ile mevcut ilişkileri koparmama konusunda ellerinden gelen gayreti göstermeleri gerektiği belirtiliyor

Kitap, son olarak, Avrupa Birliği'nin bir sonraki genişleme safhasından sonra entegrasyon sürecinde yaşanacak daha büyük bir farklılaşmanın, değişen Türkiye'yi değişen Avrupa Birliği'yle yakınlaştıracak yeni fırsatlar sunabileceğine ilişkin öngörüye yer vererek noktalanıyor

by.NaMe
07-10-2008, 10:00 AM
Anka'nın Yükselişi Ve Dönüşü
Oral SANDER
İmge Kitabevi, İstanbul


ÖZET

ProfDrOral Sander bu eserinde, başlangıcından itibaren Osmanlı dış politikasını örnekleriyle birlikte titizlikle anlatmış, zaman zaman da iç gelişmelere değinerek bunların dış politikaya etkilerini ortaya koymuştur Kitap beş bölümden oluşmaktadır:

Birinci bölümde; Türklerin Orta Asya'dan göçleri ve yazarın "Beş Deniz Yaylası" ismini verdiği Mezopotamya ve Anadolu'ya yerleşmeleri, burada üstünlük kurmaları, Anadolu'ya ilk gelişleri, burada Bizans'la mücadeleleri ve üstünlüğü ele geçirmeleri anlatılmaktadır

İkinci bölümde; Osmanlıların Avrupa'ya geçmeleri, burada üstünlüğü ele geçirerek İstanbul'u fetihleri, Grek kilisesini hakimiyet altına almaları ve imparatorluk haline gelmeleri anlatılmıştır

Üçüncü bölümde; Osmanlı'nın duraklaması, duraklama nedenleri, ilk toprak kaybı ve Karlofça Antlaşması, Rus savaşı, Pasorofça Antlaşması ve Lale devrinin başlaması, bu dönemde yapılan yenilikler ve Kabakcı isyanıyla devrin sona emesi üzerinde durulmuştur

Dördüncü bölümde; Osmanlı'nın Avrupa'da gerilemesi, gerilemenin nedenleri, Fransa Devriminin etkileri, IIISelim dönemi ve yenilik çabaları bu arada devam eden Osmanlı-Rus savaşları, Fransız'ların Mısır'ı işgali ve yenilgiye uğratılması, Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın isyanı, Mora ayaklanması ve Yunanistan'ın doğuşu, Kırım savaşı ve dışardan ilk kez borç alınması gibi konular üzerinde durulmuştur

Beşinci ve son bölümde ise Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması ve nedenleri incelenmiştir Bu süreçte 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı ve Ayestefonos Antlaşması, Berlin Antlaşması, I inci ve II nci Meşrutiyetin ilanı, I inci ve II nci Balkan savaşları, İttihat veTerakki Cemiyetinin yönetimi ele geçirmesi ve imparatorluğu I inci Dünya Savaşına sokarak yok olmasına sebep olması anlatılmıştır İmparatorluk, 19 Ağustos 1922 tarihli Sevr Antlaşması ile de fiilen ortadan kalkmıştır

Osmanlı İmparatorluğu en kötü dönemlerinde bile dünya siyasetini etkileyecek kadar büyük bir güç olmayı başarmış, İngiliz ve Roma İmparatorlukları ile birlikte dünyanın en uzun süre yaşamış üç büyük İmparatorluğundan birisidir

XVIII inci yüzyıla kadar Avrupa'yı kendisine muhatap olarak bile kabul etmemiş, onlarla ilişkilerini daha tek taraflı olarak sürdürmüş ve bu politikası ile onların çeşitli hastalıklarından kurtulmuştu

Ancak bu politika bir süre sonra aleyhine sorunlar doğurmuş, XVIII nci yüzyıldan itibaren onlarla ikili ilişkiler kurmaya başlamıştı Osmanlı İmparatorluğu artık Avrupa'ya karşı "savaş" silahı yerine "Diplomasi" silahını kullanmaktaydı Osmanlı diplomasisi çok kısa sürede büyük bir mesafe kaydetmiş ve imparatorluğun ömrünü en az iki yüzyıl daha uzatmıştı

Yazarın kitabın ismini "Anka'nın yükselişi ve Düşüşü " koymasının nedeni ise Grek ve Mısır mitolojisinde Phoneix kuşu ile Osmanlı İmparatorluğu arasında kurduğu benzerliklerdir Phoneix'in Türkçe karşılığı " Anka kuşu" dur Osmanlı İmparatorluğu da Anka Kuşu gibi, I inci Dünya Savaşına girmek suretiyle intihar etmiş ve yine onun gibi küllerinden tekrar doğmuştu Doğan bu yeni devletin ismi ise "Türkiye Cumhuriyeti" dir

by.NaMe
07-10-2008, 10:00 AM
Anadolu Ezgisi
Prof Dr Alemdar YALÇIN
Günce Yaınları, Ankara


ÖZET
Prof Dr Sayın Alemdar YALÇIN'ın Anadolu Ezgisi adlı kitabı, on altı denemenin bulunduğu, 137 sayfalık küçük hacimli, ama yoğun beyin fırtınasının yansıtıldığı; başta edebiyatçı ve sanatçılar olmak üzere sosyolog, antropolog, arkeolog, halk bilimci ve tarihçileri de yakından ilgilendiren mesajları ve yorumları içermesi yönüyle önemli bir yayındır Adı geçen bu kitabı, 1997 yılında Günce Yayınları yayımlamıştır

Sayın YALÇIN, kitabının adından da anlaşılacağı üzerine Anadolu coğrafyası ve Anadolu'da yaşamış, ama zamanla ölmüş kültürler ve uygarlıklar ile günümüzde yaşamakta olan Anadolu kültürü ve uygarlığı arasında mukayeseler, ilginç ve orijinal yorumlar yaparak Anadolu insanının dikkatlerini belli noktalara çekmeye çalışmaktadır Doğal olarak, özellikle de Anadolu coğrafyasına yön veren aydınlarımızın dikkatlerini

Bu kitap ile Anadolu'da kurulmuş olan eski uygarlıkların ortak çöküş sebepleri üzerinde okuyucularını odaklayabilmek ve bilgilerini Türk toplumunun yararına sunabilmek için Prof Dr Sayın Alemdar YALÇIN'ın, oldukça zor bir görevi üstlendiği de gözlerden kaçmamaktadır Onun deyişi ile "Doğru sandıklarımızla, doğrular arasındaki gerçek çizgiyi arayıp bulmalıyız Çünkü, birden fazla doğru oluşmakta ve bunlar da birbiriyle çelişmektedir" (Yalçın, 1997:5)

"Yaşadığımız Topraklar Tekin Değil" Bu düşünceyi, aynı adla yer alan birinci denemesinde, hatta kitabındaki diğer bazı denemelerinde de sıkça tekrarlayan Sayın YALÇIN, "Ey Anadolu'da yaşayan insanlar! Ey Anadolu aydınları! Ey Anadolu sanatçıları! Aman ha, dikkatli olun, uyanık olun Anadolu coğrafyasında kurulan eski uygarlıkların niçin yok olup gittiklerini sakın unutmayın Bütünleşin Aksi takdirde, öncekiler gibi yok olup gidersiniz" anlamlarını içerecek düşünce ve yorumları ile oldukça etkili mesajlar vermektedir

"Ruhuyla, bedeniyle, duyguları ve düşünceleri ile sürekli savaşan, durmayan, her gün kendisini yenileyen ve sürekli kendisini uyanık olmak için telkin altında tutan bir sanatçı topluluğu yetiştirmeliyiz" (Yalçın, 1997: 9)

Bu ifade ile yazarın, aynı zamanda "Toplam Kalite Yönetimi" anlayışına müdrik olduğu da anlaşılmaktadır Yeniden yenilenme, yeniden ilerleme, yeniden daha güzeli, iyiyi ve üretimde kaliteyi yakalama Hiç durmama, hiç yorulmama Aşağıdaki sözlere bir kulak verir misiniz? Mecazlar ve teşbihler içindeki gerçeklere

"Bu topraklar, bizim için dört yanında dört kapısı olan bir ev gibidir Dört bir yanından gelen rüzgârlara açık Dört bir yanından gelen sulara açık Ne rüzgârlar karşısında bir korunma, ne devamlı ve dört bir yandan gelen sular karşısında bir bendi vardır Sular geldikçe kökümüzü, rüzgârlar estikçe ruhumuzu yıpratmaktadır Yıpranmamak ve çürümemek için bizim bir rüzgâr gibi dört bir yana esmemiz; pınar gibi dört bir yana akmamız gerek Pınarımızdan acı su akmamalı Rüzgârımız kırıp dökmemeli O zaman kötülükler bir bir yok olacak; o zaman sanatçı, yaşadığı toplumu yaşatacak; o zaman insanlar arasında saygınlığını koruyacaktır" (Yalçın, 1997:10-11)

"Başkalarının beyinlerinin ürettiklerini kullanarak kendi beynimizi körleştirmemeliyiz Ayaklarımızı yürür, ellerimizi sürekli üretir biçimde tutmalıyız Elbette bunu kendi yaşadığımız topraklarda yapmalı; bulunduğumuz çevreyi bin bir çiçek açan bir bahçeye dönüştürmeliyiz Bunun için de sanatçının önderliğine, dilin etkili ve sürükleyici gücüne ihtiyaç vardır" (Yalçın, 1997:12)

Kitabın ikinci denemesi "Bir Yolculuğa Çıkmalıyız" adını taşımaktadır Burada, Batı'nın içinde bulunduğu kaos, kendi dışındakilere duyduğu kin, öfke ve riyakârca tutum; daha güzel nasıl anlatılabilirdi, insan merak ediyor

"Kendisini Tanrı'dan daha çok yaratıcı gören, bütün ufku mitolojik ilahlarla kaplı Batı; süs hayvanlarından, besi hayvanlarına kadar bütün canlılara, ölüm meleği olmaya devam ediyor Onların doğumunu, ölümünü ve yaşama zamanlarını kuşatmaya ve yönlendirmeye çalışıyor Kendisi, sınırsız bir özgürlükten yana olduğunu ve bunun için savaşmak gerektiğini söylerken yeryüzündeki bütün canlıların ufkunu kuşatarak istediği gibi doğmalarını, istediği gibi yaşamalarını ve istediği yerde, istediği zamanda ölmelerini sağlamaya çalışıyor" (Yalçın, 1997:14-15)

Ayrıca, kitabın bu ikinci denemesinde yer alan bir diğer önemli konu ise, sanatçı ve edebiyatçılarımızın fasit bir yörüngede popülist olma gayretlerinden ve zorlamalarından dolayı özlerinden uzaklaşmış bulunmalarıdır Bakınız, Sayın Yalçın, bu düşüncelerini nasıl yansıtmaktadır?

"Kısacası, edebiyatımızın her alanında bir kısırlaşma göze çarpmaktadır Romanda bazı popülist çabalar ve ilgi çekici çalışmalar bunun dışında tutulabilir Çok satılan ve ülkenin gündemini dolduran romanlarda bile yazarımızın başka iklimlere gittiğini, kendisine yabancılaşmaya devam ettiğini görürüz Oysa şimdi, edebiyatımızla insanımızı barıştırmanın tam zamanıdır Sıradan Anadolu insanı ile aydınımız arasındaki aşılmaz dağları delmenin tam sırasıdır Anadolu'nun neresinde olursa olsun, sıradan ve sade insanı bütün yönleriyle edebiyata taşımalıyız" (Yalçın, 1997:16-17)

"Edebiyatçımızı İstanbul'un entel barları, meyhaneleri ve kahvelerinden çıkarmalıyız Sigara dumanları içinde, yarı bulanık cinsellik hikâyelerine boğulan sanatçımızı, tertemiz Anadolu havasına taşımalıyız Çünkü, sanatçıyı yaşatan içinden çıktığı toplumdur Sanat kozasının oluşturulacağı yerler de, üzerinde yaşadığı topraklarla insanlar arasındaki sonsuz ve tükenmez ilişkiler bütünüdür" (Yalçın, 1997:17-18)

Türk toplumunun, özellikle de Türk aydınının birinci görevi; Anadolu'yu tanımaktır "Anadolu, Seni Bir Türlü Tanıyamadık" başlıklı denemede bu gerçeğe temas edildiği gibi, başta edebiyat olmak üzere sanatın bütün dallarında eserler veren sanatçıların belki de en önemli kusurları kendi coğrafyalarını tanıyamamalarıdır Durum böyle olunca, gerek bizden öncekilerin saçtığı, gerekse bizim Anadolu'da büyük bir heyecanla saçtığımız ışık bizden uzaklaşmıştır Işıksız ve karanlık bir coğrafyada konuşmak, yazmak, doğruyu ve güzeli eserlerde terennüm etmek de oldukça zorlaşmıştır

"Anadolu'nun açılan kapılarından süzülen bir ışık olduğumuzu unutmuşuz Kulaklarımızı tıkayıp gözlerimizi kapatarak güzel şeyleri görmek ve güzel besteler duymak için dolaşıyoruz" (Yalçın, 1997: 26)

"Esen bu başka rüzgârlar yüzünden bir türlü kendimizi tanımlayamadık Kavramların ve kafaların karıştığı bir ortamda sağlam bir zemin üzerinde oturmayan edebiyatımız, büyük eserlerini veremedi Günübirlik moda düşüncelerin, bir önceki moda düşüncelerle çatıştığı bir ortamda, bir düşünce geleneği oluşmadığı gibi bir edebiyat geleneği de oluşamaz" (Yalçın, 1997:27)

Anadolu aydını ve sanatçısındaki bu eksikliğin giderilme yöntemini ise, yine yazarın ifadelerinden öğrenmekteyiz:

" edebiyatçımız, yaşadığı toprakları tanımak için bir geziye çıkmalıdır, diyoruz Olanların tarihini, olduğu gibi anlamak zorundayız Ancak böyle yaptığı zaman bazı basit gerçeklerin çevresinde ortak ve tartışılmaz karmaşık gerçeklere ulaşacaktır Sanal gerçeklerin yanıltıcı dünyasından çıkarak kalıcı gerçekleri görecek, yaşayacak ve yazacaktır" (Yalçın, 1997:28)

Sayın YALÇIN, kitabının sonraki denemelerinde de bu ana düşünceyi açarak geliştirmektedir Özellikle Lidya, Truva, Karya, İonya, Frigya gibi eski Anadolu uygarlıkları ve bu uygarlıkların temsilcisi durumundaki eski insanların çıkmazlarını ve kusurlarını dile getirirken günümüz Anadolu insanına önemli mesajlar aktarmakta ve uyarılar yapmaktadır

" insanımızı tanımanın yolu, yaşadığımız toprakları tanımaktan geçer diyoruz Bizden önceki toplumlar bu topraklarda nasıl yaşamışlardır? Hangi sıkıntılarla karşılaşmış ve bunların çözümü için ne gibi düşünceler geliştirmişlerdir? Bütün bunları öğrenmek ve bilmek zorundayız" (Yalçın, 1997:45)

"Aydınlarımızın bir kısmı da bizim Anadolu'da en eski dönemlerden beri yaşayan insanların devamı olduğumuzu ve onların kültürel değerlerini taşıdığımız düşünüyorlar Batı medeniyetinin kökleri Anadolu topraklarına kadar geldiğine göre, biz de bu köklerle bir ilişki içinde olduğumuzu söyleyerek Batı'ya yakınlaşabiliriz, düşüncesini öne sürüyorlar" (Yalçın, 1997:46)

Kimi aydınlar vardır ki, Türklerin Anadolu'ya bir uygarlık getirmediğini, belli bir sosyal, ticarî ve kültürel sistemimizin bulunmadığını, her şeyin en iyisinin ve en doğrusunun bizim dışımızda oluşturulduğunu iddia etmektedirler Ayrıca, bu kimi aydınlar; Türk toplumunun eski Anadolu uygarlıklarının mirasyedisi olduğunu da söylemektedirler Sayın YALÇIN, bu tür iddia ve yorumların ne kadar yanlış olduğunu deneme üslubu içinde ve bilimsel gerçeklere de uygun biçimde kitabında vurgulamaktadır Özellikle, Türklerin Anadolu coğrafyasında oluşturduğu "kışla", "kervansaray", "bedesten" ve "hastahane" (=darüşşifa = şifahane) lere dikkatleri çekmek suretiyle 10 ncu ve 11 nci yüzyıldan itibaren kamu hayatına ve ticarete getirilen düzen ve güvenlik sistemi hakkında etkileyici bilgiler vermektedir "Anadolu ile Barışmak" başlıklı denemesinde Sayın YALÇIN'ın konuyla ilgili şu tespitlerinin altını çizmekte de büyük yarar bulunmaktadır:

"Her kırk kilometre mesafedeki kışlalar ve kervansaraylar, Anadolu'yu vatan yaparak her karışını kullanan anlayışın ve yüksek düşüncenin kaynağıdır Bu kervansarayların çevresinde ve kışlalarda yaşayan insanların Anadolu düzlüklerini yağmalardan, talanlardan ve düşman saldırılarından koruduğunu bilmeliyiz Kırsalı temizlenmiş bir Anadolu'nun kentlerinin de temizlendiğini bilmeliyiz Bunu, bizden önce bu topraklarda gerçekleştirenler yine biziz Anadolu'nun bütün eski kentlerinde iç ve dış kale duvarlarının 11 yüzyıldan sonra kullanılmamasının nedeni işte bu örgütlenmedir Günümüz aydınının Anadolu'da güvenliği sağlamakta düştüğü sıkıntının sebebi; işte belleğimizdeki bu bilgileri, dipsiz karanlıklara gömmemizdir Yaşadığımız toprağı, aydınımızın bilmesi ve geleceğini ona göre düzenlemesi derken bunu kastediyoruz" (Yalçın, 1997:103-104)

"On birinci yüzyıldan itibaren geçmişimizle hesaplaşmalıyız O kervansarayları niçin yaptığımızı, niçin bir sanat eseri gibi bezediğimizi ve niçin bugün kaderine terk ettiğimizi bilmeliyiz" (Yalçın, 1997:106)

Aynı düşünceler doğrultusunda Sayın YALÇIN, "Anadolu ile Barışmak II" başlıklı denemesinde ise Vakıf (= Koruk) sisteminin varlığından bahsetmekte; vakıf sisteminin Türk sosyal ve ekonomik hayatındaki önemli görev ve işlevlerini idrak edemeyen günümüz aydınlarına yapıcı eleştiriler yöneltmektedir:

"Bizden sonrakiler de yararlansın diye yazılan vakıfnameler konuşabilir Eğer, gereksiz fazlalık diye yakılmamışsa, rutubetli odalarda çürümemişse, kutsal dinî yazılar sayılıp anlaşılmıyor diye gömülmemişse veya yakılmamışsa"

"Hastahanelerin, bedestenlerin, kervansarayların, kapalıçarşıların elbette dili yoktur Onların anlattıklarını anlamamak için ancak sağır ve dilsiz olmak gerekir Hastahaneler; insanların dil, din ve ırk ayırmadan, düşman ve dost ayırmadan iyileştirildiği kurumlardır Bilimsel araştırma merkezleridir Geldiğimizde, biz böyle kurumlar bulmamıştık Geldiğimizde, Yunus'unki gibi sözler bulmamıştık Onları Anadolu'ya biz getirdik"

Anadolu Ezgisi'nde temas edeceğimiz bir diğer deneme ise, "Yârenlerimiz Yarınlarımızdır" başlığını taşımaktadır Sayın YALÇIN, burada müzelik duruma düşmüş sosyal kurum Yâren'in geçmişteki yardımlaşma ve dayanışma ile ilgili sosyal işlevlerine temas etmekle kalmayıp, günümüz insanında bulunması gereken ulusal ve evrensel boyuttaki meziyetlerinin üzerinde de durmaktadır Türk kültüründen yansıma (özellikle Çankırı yöresine özgü) Yâren Kurumu ve yârenlerin, ruh anlayışı ve hayata bakış tarzıyla ilgili oldukça önemli bilgiler sunmaktadır 21 yüzyıl insanının güvenli ve mutlu geleceğinin teminatı olarak görülen Yâren; Sayın YALÇIN'ın ifadelerinde şöyle yansımaktadır:

"Yâren, aynı zamanda bizim ruh disiplinimizin Anadolu'da çelikleştiği ve insanların birbirlerine 'taşları kurşunla kenetlenmiş duvarlar gibi saf bağladıkları' bir yaşayış biçimimizdir"

"Yâren, bizim yarınlarımızdır Çünkü, bizim kendimize özgü bir anlaşma ve yaşama biçimimiz olacaksa, onun kaynağı yine bizim sosyal psikolojimizin eseri olan Yâren'dir Yani, biz oyuz ve o bizim ta kendimizdir" (Yalçın, 1997: 119)

"Ey Yâren Meclisi! Sen bizim dünümüzdün; ama, şimdi bugünümüz ve yarınımız olmalısın Yiğitliğin, dürüstlüğün, inanmışlığın, çalışkanlığın, hakkına razı olmanın yıkılmaz kalesi olarak sen bize bugün ve yarın gereklisin" (Yalçın, 1997:123)

Anadolu Ezgisi, zevkle ve heyecanla okunan, sosyal ve kültürel mesajlarla yüklü bir kitap Bu kitabı, Türk okuyucusunun yararına sunan Prof Dr Sayın Alemdar YALÇIN'ı ve Günce Yayınları'nın değerli yöneticilerini içtenlikle tebrik ederim Ayrıca, toplumların ve ülkelerin rekabet hâlinde bulunduğu ve güç gösterme yarışına katıldığı 21nci yüzyıla girdiğimiz bir ortamda içeriği zengin bu tür yayınların Türk okuyucusuna daha çok ulaşması ve ulaştırılmasının da ayrı bir gereklilik olduğunu belirtirim Anadolu Ezgisi'nden alınma aşağıdaki tespitle, tanıtım yazımı bitirmek, en doğru yöntem olacaktır:

"Adem'in kovulduğu cennet, Yakup'un gökyüzüne yükseldiği taş, bu topraklar üzerindedir Meryem, burada yaşamış; yüz yıllık uykular bu topraklarda uyunmuştur Bütün bu inanış ve tütsülerin arasından kendi yolumuzu bulmalıyız Tıpkı düşmanlarının arasından, dinî şarkılar okuyarak geçen inanmış insanlar gibi"

by.NaMe
07-10-2008, 10:00 AM
Anadolu Ezgisi
Prof Dr Alemdar YALÇIN
Günce Yaınları, Ankara


ÖZET
Prof Dr Sayın Alemdar YALÇIN'ın Anadolu Ezgisi adlı kitabı, on altı denemenin bulunduğu, 137 sayfalık küçük hacimli, ama yoğun beyin fırtınasının yansıtıldığı; başta edebiyatçı ve sanatçılar olmak üzere sosyolog, antropolog, arkeolog, halk bilimci ve tarihçileri de yakından ilgilendiren mesajları ve yorumları içermesi yönüyle önemli bir yayındır Adı geçen bu kitabı, 1997 yılında Günce Yayınları yayımlamıştır

Sayın YALÇIN, kitabının adından da anlaşılacağı üzerine Anadolu coğrafyası ve Anadolu'da yaşamış, ama zamanla ölmüş kültürler ve uygarlıklar ile günümüzde yaşamakta olan Anadolu kültürü ve uygarlığı arasında mukayeseler, ilginç ve orijinal yorumlar yaparak Anadolu insanının dikkatlerini belli noktalara çekmeye çalışmaktadır Doğal olarak, özellikle de Anadolu coğrafyasına yön veren aydınlarımızın dikkatlerini

Bu kitap ile Anadolu'da kurulmuş olan eski uygarlıkların ortak çöküş sebepleri üzerinde okuyucularını odaklayabilmek ve bilgilerini Türk toplumunun yararına sunabilmek için Prof Dr Sayın Alemdar YALÇIN'ın, oldukça zor bir görevi üstlendiği de gözlerden kaçmamaktadır Onun deyişi ile "Doğru sandıklarımızla, doğrular arasındaki gerçek çizgiyi arayıp bulmalıyız Çünkü, birden fazla doğru oluşmakta ve bunlar da birbiriyle çelişmektedir" (Yalçın, 1997:5)

"Yaşadığımız Topraklar Tekin Değil" Bu düşünceyi, aynı adla yer alan birinci denemesinde, hatta kitabındaki diğer bazı denemelerinde de sıkça tekrarlayan Sayın YALÇIN, "Ey Anadolu'da yaşayan insanlar! Ey Anadolu aydınları! Ey Anadolu sanatçıları! Aman ha, dikkatli olun, uyanık olun Anadolu coğrafyasında kurulan eski uygarlıkların niçin yok olup gittiklerini sakın unutmayın Bütünleşin Aksi takdirde, öncekiler gibi yok olup gidersiniz" anlamlarını içerecek düşünce ve yorumları ile oldukça etkili mesajlar vermektedir

"Ruhuyla, bedeniyle, duyguları ve düşünceleri ile sürekli savaşan, durmayan, her gün kendisini yenileyen ve sürekli kendisini uyanık olmak için telkin altında tutan bir sanatçı topluluğu yetiştirmeliyiz" (Yalçın, 1997: 9)

Bu ifade ile yazarın, aynı zamanda "Toplam Kalite Yönetimi" anlayışına müdrik olduğu da anlaşılmaktadır Yeniden yenilenme, yeniden ilerleme, yeniden daha güzeli, iyiyi ve üretimde kaliteyi yakalama Hiç durmama, hiç yorulmama Aşağıdaki sözlere bir kulak verir misiniz? Mecazlar ve teşbihler içindeki gerçeklere

"Bu topraklar, bizim için dört yanında dört kapısı olan bir ev gibidir Dört bir yanından gelen rüzgârlara açık Dört bir yanından gelen sulara açık Ne rüzgârlar karşısında bir korunma, ne devamlı ve dört bir yandan gelen sular karşısında bir bendi vardır Sular geldikçe kökümüzü, rüzgârlar estikçe ruhumuzu yıpratmaktadır Yıpranmamak ve çürümemek için bizim bir rüzgâr gibi dört bir yana esmemiz; pınar gibi dört bir yana akmamız gerek Pınarımızdan acı su akmamalı Rüzgârımız kırıp dökmemeli O zaman kötülükler bir bir yok olacak; o zaman sanatçı, yaşadığı toplumu yaşatacak; o zaman insanlar arasında saygınlığını koruyacaktır" (Yalçın, 1997:10-11)

"Başkalarının beyinlerinin ürettiklerini kullanarak kendi beynimizi körleştirmemeliyiz Ayaklarımızı yürür, ellerimizi sürekli üretir biçimde tutmalıyız Elbette bunu kendi yaşadığımız topraklarda yapmalı; bulunduğumuz çevreyi bin bir çiçek açan bir bahçeye dönüştürmeliyiz Bunun için de sanatçının önderliğine, dilin etkili ve sürükleyici gücüne ihtiyaç vardır" (Yalçın, 1997:12)

Kitabın ikinci denemesi "Bir Yolculuğa Çıkmalıyız" adını taşımaktadır Burada, Batı'nın içinde bulunduğu kaos, kendi dışındakilere duyduğu kin, öfke ve riyakârca tutum; daha güzel nasıl anlatılabilirdi, insan merak ediyor

"Kendisini Tanrı'dan daha çok yaratıcı gören, bütün ufku mitolojik ilahlarla kaplı Batı; süs hayvanlarından, besi hayvanlarına kadar bütün canlılara, ölüm meleği olmaya devam ediyor Onların doğumunu, ölümünü ve yaşama zamanlarını kuşatmaya ve yönlendirmeye çalışıyor Kendisi, sınırsız bir özgürlükten yana olduğunu ve bunun için savaşmak gerektiğini söylerken yeryüzündeki bütün canlıların ufkunu kuşatarak istediği gibi doğmalarını, istediği gibi yaşamalarını ve istediği yerde, istediği zamanda ölmelerini sağlamaya çalışıyor" (Yalçın, 1997:14-15)

Ayrıca, kitabın bu ikinci denemesinde yer alan bir diğer önemli konu ise, sanatçı ve edebiyatçılarımızın fasit bir yörüngede popülist olma gayretlerinden ve zorlamalarından dolayı özlerinden uzaklaşmış bulunmalarıdır Bakınız, Sayın Yalçın, bu düşüncelerini nasıl yansıtmaktadır?

"Kısacası, edebiyatımızın her alanında bir kısırlaşma göze çarpmaktadır Romanda bazı popülist çabalar ve ilgi çekici çalışmalar bunun dışında tutulabilir Çok satılan ve ülkenin gündemini dolduran romanlarda bile yazarımızın başka iklimlere gittiğini, kendisine yabancılaşmaya devam ettiğini görürüz Oysa şimdi, edebiyatımızla insanımızı barıştırmanın tam zamanıdır Sıradan Anadolu insanı ile aydınımız arasındaki aşılmaz dağları delmenin tam sırasıdır Anadolu'nun neresinde olursa olsun, sıradan ve sade insanı bütün yönleriyle edebiyata taşımalıyız" (Yalçın, 1997:16-17)

"Edebiyatçımızı İstanbul'un entel barları, meyhaneleri ve kahvelerinden çıkarmalıyız Sigara dumanları içinde, yarı bulanık cinsellik hikâyelerine boğulan sanatçımızı, tertemiz Anadolu havasına taşımalıyız Çünkü, sanatçıyı yaşatan içinden çıktığı toplumdur Sanat kozasının oluşturulacağı yerler de, üzerinde yaşadığı topraklarla insanlar arasındaki sonsuz ve tükenmez ilişkiler bütünüdür" (Yalçın, 1997:17-18)

Türk toplumunun, özellikle de Türk aydınının birinci görevi; Anadolu'yu tanımaktır "Anadolu, Seni Bir Türlü Tanıyamadık" başlıklı denemede bu gerçeğe temas edildiği gibi, başta edebiyat olmak üzere sanatın bütün dallarında eserler veren sanatçıların belki de en önemli kusurları kendi coğrafyalarını tanıyamamalarıdır Durum böyle olunca, gerek bizden öncekilerin saçtığı, gerekse bizim Anadolu'da büyük bir heyecanla saçtığımız ışık bizden uzaklaşmıştır Işıksız ve karanlık bir coğrafyada konuşmak, yazmak, doğruyu ve güzeli eserlerde terennüm etmek de oldukça zorlaşmıştır

"Anadolu'nun açılan kapılarından süzülen bir ışık olduğumuzu unutmuşuz Kulaklarımızı tıkayıp gözlerimizi kapatarak güzel şeyleri görmek ve güzel besteler duymak için dolaşıyoruz" (Yalçın, 1997: 26)

"Esen bu başka rüzgârlar yüzünden bir türlü kendimizi tanımlayamadık Kavramların ve kafaların karıştığı bir ortamda sağlam bir zemin üzerinde oturmayan edebiyatımız, büyük eserlerini veremedi Günübirlik moda düşüncelerin, bir önceki moda düşüncelerle çatıştığı bir ortamda, bir düşünce geleneği oluşmadığı gibi bir edebiyat geleneği de oluşamaz" (Yalçın, 1997:27)

Anadolu aydını ve sanatçısındaki bu eksikliğin giderilme yöntemini ise, yine yazarın ifadelerinden öğrenmekteyiz:

" edebiyatçımız, yaşadığı toprakları tanımak için bir geziye çıkmalıdır, diyoruz Olanların tarihini, olduğu gibi anlamak zorundayız Ancak böyle yaptığı zaman bazı basit gerçeklerin çevresinde ortak ve tartışılmaz karmaşık gerçeklere ulaşacaktır Sanal gerçeklerin yanıltıcı dünyasından çıkarak kalıcı gerçekleri görecek, yaşayacak ve yazacaktır" (Yalçın, 1997:28)

Sayın YALÇIN, kitabının sonraki denemelerinde de bu ana düşünceyi açarak geliştirmektedir Özellikle Lidya, Truva, Karya, İonya, Frigya gibi eski Anadolu uygarlıkları ve bu uygarlıkların temsilcisi durumundaki eski insanların çıkmazlarını ve kusurlarını dile getirirken günümüz Anadolu insanına önemli mesajlar aktarmakta ve uyarılar yapmaktadır

" insanımızı tanımanın yolu, yaşadığımız toprakları tanımaktan geçer diyoruz Bizden önceki toplumlar bu topraklarda nasıl yaşamışlardır? Hangi sıkıntılarla karşılaşmış ve bunların çözümü için ne gibi düşünceler geliştirmişlerdir? Bütün bunları öğrenmek ve bilmek zorundayız" (Yalçın, 1997:45)

"Aydınlarımızın bir kısmı da bizim Anadolu'da en eski dönemlerden beri yaşayan insanların devamı olduğumuzu ve onların kültürel değerlerini taşıdığımız düşünüyorlar Batı medeniyetinin kökleri Anadolu topraklarına kadar geldiğine göre, biz de bu köklerle bir ilişki içinde olduğumuzu söyleyerek Batı'ya yakınlaşabiliriz, düşüncesini öne sürüyorlar" (Yalçın, 1997:46)

Kimi aydınlar vardır ki, Türklerin Anadolu'ya bir uygarlık getirmediğini, belli bir sosyal, ticarî ve kültürel sistemimizin bulunmadığını, her şeyin en iyisinin ve en doğrusunun bizim dışımızda oluşturulduğunu iddia etmektedirler Ayrıca, bu kimi aydınlar; Türk toplumunun eski Anadolu uygarlıklarının mirasyedisi olduğunu da söylemektedirler Sayın YALÇIN, bu tür iddia ve yorumların ne kadar yanlış olduğunu deneme üslubu içinde ve bilimsel gerçeklere de uygun biçimde kitabında vurgulamaktadır Özellikle, Türklerin Anadolu coğrafyasında oluşturduğu "kışla", "kervansaray", "bedesten" ve "hastahane" (=darüşşifa = şifahane) lere dikkatleri çekmek suretiyle 10 ncu ve 11 nci yüzyıldan itibaren kamu hayatına ve ticarete getirilen düzen ve güvenlik sistemi hakkında etkileyici bilgiler vermektedir "Anadolu ile Barışmak" başlıklı denemesinde Sayın YALÇIN'ın konuyla ilgili şu tespitlerinin altını çizmekte de büyük yarar bulunmaktadır:

"Her kırk kilometre mesafedeki kışlalar ve kervansaraylar, Anadolu'yu vatan yaparak her karışını kullanan anlayışın ve yüksek düşüncenin kaynağıdır Bu kervansarayların çevresinde ve kışlalarda yaşayan insanların Anadolu düzlüklerini yağmalardan, talanlardan ve düşman saldırılarından koruduğunu bilmeliyiz Kırsalı temizlenmiş bir Anadolu'nun kentlerinin de temizlendiğini bilmeliyiz Bunu, bizden önce bu topraklarda gerçekleştirenler yine biziz Anadolu'nun bütün eski kentlerinde iç ve dış kale duvarlarının 11 yüzyıldan sonra kullanılmamasının nedeni işte bu örgütlenmedir Günümüz aydınının Anadolu'da güvenliği sağlamakta düştüğü sıkıntının sebebi; işte belleğimizdeki bu bilgileri, dipsiz karanlıklara gömmemizdir Yaşadığımız toprağı, aydınımızın bilmesi ve geleceğini ona göre düzenlemesi derken bunu kastediyoruz" (Yalçın, 1997:103-104)

"On birinci yüzyıldan itibaren geçmişimizle hesaplaşmalıyız O kervansarayları niçin yaptığımızı, niçin bir sanat eseri gibi bezediğimizi ve niçin bugün kaderine terk ettiğimizi bilmeliyiz" (Yalçın, 1997:106)

Aynı düşünceler doğrultusunda Sayın YALÇIN, "Anadolu ile Barışmak II" başlıklı denemesinde ise Vakıf (= Koruk) sisteminin varlığından bahsetmekte; vakıf sisteminin Türk sosyal ve ekonomik hayatındaki önemli görev ve işlevlerini idrak edemeyen günümüz aydınlarına yapıcı eleştiriler yöneltmektedir:

"Bizden sonrakiler de yararlansın diye yazılan vakıfnameler konuşabilir Eğer, gereksiz fazlalık diye yakılmamışsa, rutubetli odalarda çürümemişse, kutsal dinî yazılar sayılıp anlaşılmıyor diye gömülmemişse veya yakılmamışsa"

"Hastahanelerin, bedestenlerin, kervansarayların, kapalıçarşıların elbette dili yoktur Onların anlattıklarını anlamamak için ancak sağır ve dilsiz olmak gerekir Hastahaneler; insanların dil, din ve ırk ayırmadan, düşman ve dost ayırmadan iyileştirildiği kurumlardır Bilimsel araştırma merkezleridir Geldiğimizde, biz böyle kurumlar bulmamıştık Geldiğimizde, Yunus'unki gibi sözler bulmamıştık Onları Anadolu'ya biz getirdik"

Anadolu Ezgisi'nde temas edeceğimiz bir diğer deneme ise, "Yârenlerimiz Yarınlarımızdır" başlığını taşımaktadır Sayın YALÇIN, burada müzelik duruma düşmüş sosyal kurum Yâren'in geçmişteki yardımlaşma ve dayanışma ile ilgili sosyal işlevlerine temas etmekle kalmayıp, günümüz insanında bulunması gereken ulusal ve evrensel boyuttaki meziyetlerinin üzerinde de durmaktadır Türk kültüründen yansıma (özellikle Çankırı yöresine özgü) Yâren Kurumu ve yârenlerin, ruh anlayışı ve hayata bakış tarzıyla ilgili oldukça önemli bilgiler sunmaktadır 21 yüzyıl insanının güvenli ve mutlu geleceğinin teminatı olarak görülen Yâren; Sayın YALÇIN'ın ifadelerinde şöyle yansımaktadır:

"Yâren, aynı zamanda bizim ruh disiplinimizin Anadolu'da çelikleştiği ve insanların birbirlerine 'taşları kurşunla kenetlenmiş duvarlar gibi saf bağladıkları' bir yaşayış biçimimizdir"

"Yâren, bizim yarınlarımızdır Çünkü, bizim kendimize özgü bir anlaşma ve yaşama biçimimiz olacaksa, onun kaynağı yine bizim sosyal psikolojimizin eseri olan Yâren'dir Yani, biz oyuz ve o bizim ta kendimizdir" (Yalçın, 1997: 119)

"Ey Yâren Meclisi! Sen bizim dünümüzdün; ama, şimdi bugünümüz ve yarınımız olmalısın Yiğitliğin, dürüstlüğün, inanmışlığın, çalışkanlığın, hakkına razı olmanın yıkılmaz kalesi olarak sen bize bugün ve yarın gereklisin" (Yalçın, 1997:123)

Anadolu Ezgisi, zevkle ve heyecanla okunan, sosyal ve kültürel mesajlarla yüklü bir kitap Bu kitabı, Türk okuyucusunun yararına sunan Prof Dr Sayın Alemdar YALÇIN'ı ve Günce Yayınları'nın değerli yöneticilerini içtenlikle tebrik ederim Ayrıca, toplumların ve ülkelerin rekabet hâlinde bulunduğu ve güç gösterme yarışına katıldığı 21nci yüzyıla girdiğimiz bir ortamda içeriği zengin bu tür yayınların Türk okuyucusuna daha çok ulaşması ve ulaştırılmasının da ayrı bir gereklilik olduğunu belirtirim Anadolu Ezgisi'nden alınma aşağıdaki tespitle, tanıtım yazımı bitirmek, en doğru yöntem olacaktır:

"Adem'in kovulduğu cennet, Yakup'un gökyüzüne yükseldiği taş, bu topraklar üzerindedir Meryem, burada yaşamış; yüz yıllık uykular bu topraklarda uyunmuştur Bütün bu inanış ve tütsülerin arasından kendi yolumuzu bulmalıyız Tıpkı düşmanlarının arasından, dinî şarkılar okuyarak geçen inanmış insanlar gibi"

by.NaMe
07-10-2008, 10:00 AM
Amerikan Savaş Stratejileri

Genrikh TROFİMENKO

Pencere Yayıncılık / İstanbul



ÖZET


Amerika Birleşik Devletleri'nin kuruluşu sırasında, Kurucu Atalar tarafından formüle edilmiş olan Amerikan askeri-politik kavramlarının, yönetici sınıfın genişlemeci kesimlerinin etkisi altında, sonunda, sınır tanımaz dünya hegemonyası amaçlarına hizmet eden bir ulusal askeri doktrin halinde nasıl evrimleştiği anlatılmaktadırhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif Bu amaca ulaşma planları çoğunlukla, Birleşik Devletler tarafından hem psikolojik tarzda hem de dolaysız şekilde yani fiziksel silahlı kuvvet kullanımına yaslanmıştırhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif

Amerikan askeri-politik strateji esaslarının askerler tarafından değil de politikacılar tarafından oluşturulduğunu söylemek hiçbir şekilde yanlış olmazhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif Ordu yalnız taktik konularla ilgilenmiş ve stratejik teorinin Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri içinde tanıtılmasını sağlamıştırhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif

Amerika Birleşik Devletlerinde, devlet gemisinin dümeninde bulunan politikacılar, mülk sahibi bir sınıfın temsilcileri olarak yayılmacı bir dış politika ve stratejinin esaslarını çizdilerhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif

Kurucu Ataların dış politika kavramları incelendiğinde onların askeri-politik stratejilerinin üç temel yargıya dayandığı görülecektir:

- Silahlı Kuvvetler, dış politikada anlaşmazlıkları çözümlemenin ana ve nihai aracı, "son sözü söyleyendirhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif"
- "Kendi çıkarlarının bilincinde olmak" Birleşik Devletlerin uluslar arası ilişkilerdeki tutumunu şekillendiren temel unsur olmalıdırhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif
- Birleşik Devletler, daha önce benzeri görülmemiş, kendine özgü bir ulusturhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif

Birleşik Devletlerin tecrit politikasını ancak 2 nci Dünya Savaşı'ndan sonra terk ettiği ve bundan sonra pek çok sayıda uzun dönemli ittifaklara ve anlaşmalara girip kendi himayesi altında dizi dizi askeri ve politik bloklar kurarak uluslar arası ilişkilere aktif şekilde müdahale etmeye başladığı savunulmaktadırhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif 2 nci Dünya Savaşı sonrası dönemde nükleer silahların ortaya çıkması, stratejik amaçların elde edilebilmesi için savaşın ara aşamalarını devreden çıkarıp doğrudan stratejik nükleer kuvvetlerin kullanılabilmesine olanak sağlanmıştırhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif Stratejik nükleer silah sistemlerinin karmaşıklığı ve muazzam maliyetleri ve ulusal askeri-sınai altyapının önemli boyutlarda genişlemesi, Amerika Birleşik Devletleri'nin askeri gelişiminin, ülkenin genel ekonomik faaliyetinden ve politik örgütlenmesinden ayırt edilemez bir duruma gelmesine katkıda bulunmuşturhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif Birleşik Devletlerin askeri çabalarının yönü ve kapsamı, yalnızca Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetlerinin yeteneklerinin değil aynı zamanda ulusun davranış şeklinin de temelini oluşturmaktadırhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif Çünkü silahların muazzam maliyetleri karşısında, askeri çabalar, dış ve iç politikanın en önemli elemanı durumuna gelmiştirhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif

Amerika Birleşik Devletleri liderliğinin askeri ve politik düşünce tarzı bir dizi unsurun etkisi altında kalmıştırhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif Bunların en önemlisi SSCB ile Birleşik Devletler arasındaki, sosyalizm ile kapitalizm arasındaki güçler dizilişidirhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif İki ülke arasındaki mevcut stratejik askeri eşitlik belirli bazı batı çevrelerin saldırgan niyetlerini gemlemektedirhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif Başka bir gemleyici etken de halk yığınlarının giderek artan bilinçliliği ve politik etkinliğidirhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif Sovyetler Birliği ve tüm sosyalist topluluğun askeri ve ekonomik gücü ve onların barışı korumayı ve silahsızlanmanın gerçekleştirilmesini amaçlayan ve tüm dünyada geniş bir kamuoyu desteği sağlayan, yapıcı ve amaca yönelik politikası da Amerika Birleşik Devletleri askeri politikasını etkilemiştirhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif

Sömürgecilik sisteminin çökmesi ve sanayileşmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki politik ve ekonomik ilişki sisteminin köklü şekilde değiştirilmesini talep eden çok sayıda bağımsız ulusun dünya sahnesine çıkmış olması da Amerika Birleşik Devletleri yönetici çevrelerinin stratejik hesaplarını önemli bir dereceye kadar etkilemektedirhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif Gelişmekte olan ülkeleri zaman zaman silahlı kuvvete de başvurarak Amerika Birleşik Devletleri nüfuz bölgesi içinde tutma çabası Amerika Birleşik Devletleri politikasının ve stratejisinin ana hedeflerinden biri olmuşturhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif

Washington'un askeri politik stratejisinin doğasını etkileyen diğer etkenler arasında Amerika Birleşik Devletleri ekonomisinin ve dünya kapitalist ekonomisinin durumu, Batı Avrupa ve Japon askeri ve ekonomik yeteneklerinin büyümesinden kaynaklanıp gittikçe keskinleşen çelişkiler ve Hindistan, Güney Afrika ve Brezilya gibi ülkelerin, bölgesel askeri dengelerde önemli bileşenler durumuna gelmeleri sayılabilirhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif Kuşkusuz, dünya çapındaki güç dengesinin ana unsurlarından birisi olan, Çin Halk Cumhuriyeti, ülkenin nükleer roket cephaneliğini büyütmekte ve konvansiyonel kuvvetleri ve silahları modernleştirmektedirhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif

Amerika Birleşik Devletleri yönetici çevreleri, kendi stratejilerini dünyanın değişen gerçeklerine uygun duruma getirmek için periyodik ayarlamalar yapmaktadırhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif Ama dünya çapındaki politik, ekonomik ve askeri güç dengesinde yer almakta olan kaymalar ve Birleşik Devletlerin kendi başlattığı silahlanma yarışının gittikçe büyüyen mali yükü, onun dünya çapında askeri kuvvet kullanma kapasitesini sınırlamaktadırhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif 2 nci Dünya Savaşından bu yana girişilen Amerika Birleşik Devletleri askeri maceralarının başarısızlığa uğraması (özellikle Kore ve Vietnam'daki müdahaleler), günümüz dünyasında gerçek stratejik değişiklikler sağlamanın ancak askeri olmayan araçlar kullanarak, en başta da teknolojik ve ekonomik nüfuz araçları kullanarak mümkün olacağını savunan gerçekçi düşünceli Amerikalıların durumunu güçlendirmiştirhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif Ama yine de, Amerika Birleşik Devletleri liderleri, sübjektif olarak, Washington'da bazen "mutlak güvenlik" diye tanımlanan benzersiz bir askeri konuma ulaşmaya çabalamaktadırhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif Bu ise, Amerika Birleşik Devletleri stratejisinin dünya gerçeklerine uyarlanmasını son derece acılı, yavaş ve çelişkili bir süreç durumuna getirmektedirhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif Washington'un askeri-politik stratejisindeki gerçekçiliğe doğru kayışlar, dalgalanmalar halinde ve saptamalarla birbirini izlemektedirhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif

Birleşik Devletlerin kendini yeni uluslar arası duruma uyarlanmasında askeri-politik alandaki uyarlamalar dahil çok belirgin bazı özelliklere işaret edilebilirhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif Bu özelliklerin birincisi, askeri doktrin ve stratejiye getirilen ayarlamaların koşullar tarafından zorunlu kılındığı gerçeği; ikincisi, bu ayarlamaları en alt düzeyde tutma istekliliği; üçüncüsü, bu ayarlamaların, onları gerekli kılan teorik anlayışın oldukça gerisinde kalması ve dördüncüsü ise yeni ve daha iyi silah sistemleri geliştirme yoluyla, askeri ve politik sorunlara saf teknik "çözümler" bulmaya çalışmasıdırhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif
Güç dengesinin stratejik bakımdan anlamı, uluslar arası bir sisteme katılanlar arasındaki dengeyi, bir tarafın, diğerlerini bölen çelişkileri sömürerek kendi yararına çevirme yeteneğidirhttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif

Soğuk Savaş 200 yıllık Amerika Birleşik Devletleri tarihiyle kıyaslanarak incelendiğinde, bir bakıma, geleneksel Amerikan politikalarından bir sapmaydı ve dünya çapındaki tüm sorunların, en başta da "uluslar arası Komünizm" sorunun Birleşik Devletler tarafından kendi keyfine göre ve güç konumlarından hareketle ele alınması girişimiydihttp://www.yorumla.net/images/smilies/nokta.gif

by.NaMe
07-10-2008, 10:01 AM
Ankara'da Savaş Rüzgarları
Kazım KARABEKİR
Emre Yayınevi
ÖZET
Yakın tarihimize bir ışık tutmak maksadıyla, Kazım KARABEKİR'in varisleri tarafından onun notlarının toparlanmasıyla meydana gelen, bu eser yakın tarihimizle ilgili bilinmeyen tartışmaları gözler önüne sermiştir

Kazım KARABEKİR; 1939 yılından 1946 yılına kadar olan zaman dilimi içerisinde, TBMM içerisinde olan tartışmaları gözler önüne sererken, 2'nci Dünya Savaşına girilip, girilmeyeceği, girilecekse kimin tarafında olunacağı, büyük dünya devletlerinin tarihinden gelen emellerini , bunları 2'nci Dünya savaşı ile nasıl gerçekleştirmek istediklerini, bu emellerden Türkiye Cumhuriyeti'nin nasıl ve ne kadar etkileneceğini anlatmaya çalışmıştır

Türkiye Cumhuriyeti'nin bulunduğu coğrafi konumun yanında, Türk milletinin tarihten gelen savaş tecrübesi, askeri alanda gösterdiği başarılar ve beraber savaşa girdiği müttefiklere verdiği sözleri tutma gibi özelliklerini bilen devletlerin, kendi emellerini gerçekleştirmek maksadıyla, Türk milletini kendi saflarına çekmek için sarf ettikleri çabaları göreceğiz Ayrıca, yazar eserinde tek partili sistemin demokratik sistem içerisinde yeterli doyumu sağlayamadığının, iktidar partisi içerisinde ele alınan konulardan partinin görüşülmesini istediği konuları meclise aks ettirdiğini, bu durumda meclisin ve kamuoyunun olayların gidişatında yeterince bilgilerinin ve etkisinin olmadığının altını çizmiştir Bu eserde anlatılan dönemi iyi anlayabilmek için, dönemin daha öncesine gidip, olayları incelemek, dünya devletlerinin emellerinin ne olduğuna bakmak gerekir

2'nci Cihan Harbinin ortaya çıkmasında etkili olan devletlerden biri de Rusya 'dır Öncelikle Rusya'nın tarihten gelen emelleri nelerdir onlara bakalım Rusya Balkanlarda, siyasi ve askeri çıkarlarını elde etmek, sonra Kars Yaylası'na yerleşmek ve buradan da boğazlara hakim olup sıcak denizlere açılmayı istemektedir

Çarlığın, bu amaçlı istila siyaseti iki devreye ayrılır Birincisi Almanların, Avusturya etrafında, ikincisi Almanların, Prusya etrafında toplanma zamanıdır 1'nci devrede Ruslar, İngiliz ve Almanlarla müşterek çalışmışlardır 2'nci devrede ise Almanlar, Rusları olduğu kadar İngilizleri de korkutmuşlardır Daha sonra Kırım Harbinde Ruslar mağlup olunca Orta Asya' ya döndüler " Boğazların anahtarı Asya steplerindedir" dediler İlerleyen yıllarda Ruslar Almanlarla tek başına mücadele edemeyeceğini anlayınca, 1907'de İtilaf Üçlüsünü kurdular Almanya'nın en büyük ideali ise Alman birliğini kurduktan sonra deniz aşırı ülkelere açılmaktır Bunu küçük devletleri ele geçirmek veya müzahir yerleştirip, oraları Almanlaştırarak gerçekleştiriyorlardı

Dünya devletleri kendi emellerini gerçekleştirmek uğruna düşman gördükleri ülkelerle dahi anlaşmaya gitmekten çekinmemişlerdir Büyük devletlerin tarihten gelen emellerini gerçekleşmesi uğruna küçük devletlere dost gibi görünüp onlardan yana bir takım anlaşmalara imza atabilirler, buna rağmen tek amaçları büyük ideallerini gerçekleştirmektir Bu idealleri uğruna devletlerle gizli anlaşmalar yapmışlardır Bu gizli anlaşmalar 2'nci Dünya Savaşı'nın başlama anına kadar devam etmiştir Oluşan Almanya - İtalya - İngiltere - Fransa cephelerine karşı kimlerin onların yanında savaşa girmesi gerektiği, Türkiye Cumhuriyeti'nin savaşa girip girmemesi, girerse kimin tarafında olması gerektiği tartışmaları son ana kadar devam etmiştir

Savaşa girip - girmeme ve yahut kimin tarafında girilmesi gerektiği tartışmalarına etkisi olan sebeplerden biri de devletler arasındaki ikili anlaşmalardır Örneğin; Türkiye, Balkan Paktı'na imza atmıştır Rusya ile de yapılan anlaşma gereği 2 ülkeye hudut olan devletlerle herhangi bir anlaşmaya gitmeyeceklerdir Bu durumda Rusya, Bulgaristan'a saldırırsa ne gibi siyaset izlenmesi gerekirTürkiye Cumhuriyeti Akdeniz'de çıkarları doğrultusunda İtalya ile savaşa girerse müttefiki Almanya ile de savaşacak mıdır? Bu gibi konuların TBMM'nde tartışılıp karara varılması gerekiyordu Almanya'nın, İtalya konusunda taahhüt vererek, kendi yanlarında savaşa girmemizi istemeleri, kamuoyunda, Almanya ile savaşa girilmesi üzerinde ağırlık kazanmıştır

Rusya ile İtalya, İngiltere - Fransa - Almanya arasında patlak veren savaşa hemen girmeyip kendi menfaatleri için daha faydalı olacak zamanı beklemişlerdir

TBMM'de Kazım KARABEKİR ve bir grup milletvekilinin görüşleri şöyleydi; Büyük dünya devletleri, büyük ideallerini gerçekleştirmek için küçük devletlere dost görünürler Onların bu amaçlarının bir aracısı olarak savaşa girmenin hiçbir mantığı olmadığıdır Savaşa girilecekse bunun tek sebebi vatanı savunmak olmalıdır Büyük devletlerden gerekli yardım, savaş başlamadan önce alınıp gerektiğinde vatan savunması için kullanılması lazım gelir

Harpte seferberlik ilan edildiğinde hep beraber, ayrım gözetmeksizin zengini, fakiri, adaletli bir şekilde vatan savunması için üzerine düşen görevi gerçekleştirmesi gerekir Kazım KARABEKİR Paşa'nın düşüncelerine göre, 2'nci Cihan Harbinde, asıl olan mesele; savaşın nasıl yönlendiği değil, Türk milletinin emniyeti ve istiklalinin muhafazasıdır Savaşta yapılması gereken şunlardır: Ruslarla gerektiğinde savaşmaktan kaçınmayacağımızı göstermek, sosyal yardıma hız vermek ve haksız zenginliği önlemek kadar haksız zarureti de önlemek gerekmektedir Cephede ve cephe gerisinde, savaşın ağır şartlarını her Türk'ün eşit oranda paylaşması gerekir Sulh zamanında savaş ekonomisinin esaslarını yerine getirmek gerekir Kaynakların ve stokların savaşa göre hazır tutulması gerekir

Kazım KARABEKİR Paşa , dönemin hükümetine getirdiği eleştirileri eserinde şöyle sıralıyor: "Seferberlik halinde iken ordumuzun ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla her şey vesikaya bağlanıyor Fakat francala ekmeğin lokantalarda yüksek fiyatlarla satılması önlenemiyor, halk savaşa girmediği halde arpa karışımı ekmeği vesika ile alırken imtiyazlı insanlar francala ekmeklerle köpeklerini besliyorlar Tam bu ortamda Yunanistan'a İsmet İnönü'nün emriyle 60 ton buğday satılıyor Bu da hudutlarda daha sonra açlık baş göstermesine neden oluyor Kısacası halk savaşa girmediği halde savaşa giren ülkelerden daha fazla savaştan etkilenmiştir"

İngiliz sefiri, zamanın Dış İşleri Vekili Şükrü SARAÇOĞLU'na Almanlarla siyasi, iktisadi ilişkilerin kesilmesini istediklerini bildiriyor Şükrü Saraçoğlu, buna "Savaşa girmemizi isteseydiniz daha iyi olurdu," diye cevap veriyor Bu savaşa girebilecek durumda olduğumuzu gösteren bir cevaptır Oysa Kazım KARABEKİR Paşa önderliğinde bir grup milletvekili savaşa girmememiz gerektiğini düşünüyor ve nedenlerini şöyle sıralıyor; Almanlarla 1'nci Cihan Harbinde Ruslara karşı savaştıktan sonra şimdi Ruslarla, Almanlara karşı savaşmanın anlamını halkta dahil olmak üzere kimse çözemiyor Halk arasında barış zamanında yeterince hazırlık yapılmadığı için tüm yurdun elden gitmesi ve yok olması endişesi vardır

08061942 günü Seyfi DÜZGÖREN, Recep PEKER gibi vekiller savaşa girmemiz gerektiği yolunda teklif verdiler Bu teklif grubunda kabul olundu, fakat Kazım KARABEKİR ve aynı düşüncede olan bir grup milletvekili ağır tenkitleri sonucunda Almanlar sebebiyet vermedikçe savaşa girilmemesi konusunda teklifte bulundular TBMM'de bu teklif kabul edildi

03041943 günü İsmet İnönü-CHURCILLE müzakere yapmak için Kahire' ye gider Aynı gün Kazım KARABEKİR Paşa savaşa girilmesi şart ise sıcak savaş yerine müttefiklere asker göndermeyi teklif ettiler Yakın tarihimizde meydana gelen olayları günümüze kadar ulaştıran bu eserler, tek partili sistemin demokratik hayat içerisinde ne kadar yetersiz kaldığını gözler önüne sermektedir

by.NaMe
07-10-2008, 10:01 AM
Anılarım


Ernst E HIRSCH


ÖZET

Prof Dr Ernst E Hirsch, 1933-1950 yılları arasında Türkiye'de görev yapmış Yahudi-Alman bilim adamlarından biridir Ülkesinin başı Hitler belasına bulaşınca, bir dizi serüvenden sonra pek çok soydaş ve meslektaşı gibi kendini Türkiye'de bulmuştur Prof Hirsch, bir Hukuk profesörü olarak hem kanunların hazırlanmasına, hem eğitim reformunun şekillenmesine, hem de öğrencilerin yetişmesine katkıda bulunacaktır Ancak Türk Milli Eğitim Bakanlığı'nın bir şartı vardır En kısa zamanda Türkçe öğrenecek ve derslerini de Türkçe verecektir Çaresiz, o da işe, Türkçe^Almanca sözlük alarak başlar, ama ü ve i harflerini öğreninceye kadar epey bir çaba sarfetmesi gerekir

TÜBİTAK tarafından yayınlanan bu eser, oldukça detaylı ve düzenli hazırlanmış bir otobiyografidir Prof Dr Hirsch'in yaşamı ülkemizdeki birçok kişi tarafından ve yine birden çok nedenle dikkate değer bulunmaktadır 20 Ocak 1902 - 29 Mart 1985 yılları arasında yaşamış olan Profesör'ün otobiyografisinin orjinali, 1982 yılında Münih'te Almanca yayımlanmıştır

Hayatının ilk yıllarından itibaren hem çalışıp hem okumuş olan Hirsch, bu durumu anlatırken, "çıraklık ve stajyerlik yaptığım dönemlerde hayat okulunun resmi okullardan daha zor olduğunu kavramıştım" ifadesiyle, zorlu yaşam öyküsünden anlamlı bir kesit vermektedir Bu eserde Profesör Hirsch'in yaşamının ilk yıllarına ait bilgilerin yanı sıra; akademik yaşama geçişi, Türkiye'ye gelişi, İstanbul Üniversitesi'nin ilk yılları ve burada Hirsch'in hangi görevleri aldığı, öğretim üyeliği sırasında Türkçe kitap yokluğu nedeniyle çektiği sıkıntıları, öğrencilerdeki sınav korkusunu giderebilmek için neler yaptığı gibi pekçok ilginç bilgiye ulaşmak mümkündür Eser bunlardan başka Türkiye'nin ilk yıllarını bir yabancı gözüyle görmek fırsatı da yaratmaktadır

Prof Hirsch 1933 yılında Almanya'dan ayrılarak 1933-1943 yıllarında İstanbul Hukuk Fakültesi'nde, 1943-1952 yıllarında da Ankara Hukuk Fakültesi'nde davetli öğretim üyesi olarak çalışmıştır Eserin doyurucu kapsamı içerisinde Profesör'ün İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde aldığı görevler ve Ankara'da Türk uyruğuna geçişi ile ilgili bilgiler de yer almaktadır

Anılarım, Profesör'ün kütüphaneciliğe duyduğu ilgi nedeniyle de bazı okuyucuların dikkatini çekecektir Prof Dr Hirsch, İstanbul Üniversitesi bünyesinde öğretim üyeliğinin dışında "kütüphaneci" olarak da hizmet vermiştir Hirsch'in bu konudaki görüşleri son derece ilgi çekicidir ve Profesör, kütüphaneci olarak gördüğü durumu ve yaptıklarını yine akıcı bir dille sunmaktadır "Kitaplığı olmayan bir üniversite, cephaneliği olmayan bir kışlaya benzer" ifadesiyle başlayan bölümde, Hirsch'in kütüphaneye verdiği önem ve o yıllarda Türk kütüphaneciliğinin içinde bulunduğu durum ortaya konmaktadır Profesör, yine aynı bölümde "demek ki, yapılacak ilk iş, Türk kanunlarının hazırlanmasında örnek alınmış Avrupa ülkelerinin hukukları ile ilgili kanun ve dergi koleksiyonlarından oluşacak bir kitaplık kurmaktı" dedikten sonra; "ilk başta Türk meslektaşlara bu sorunun önemini, özellikle kapsamını da kavratmakta güçlük çektim Türk meslektaşlar, bilimsel bakımdan iyi-kötü doyurucu bir kitaplık kurmanın, bunu düzenli olarak yenileştirmenin ve sürdürmenin ne muazzam bir iş olduğunu zihinlerinde canlandıramıyorlardı" şeklinde hayretini ifade etmiştir

Değişik bakanlıklara danışmanlık yapan Hirsch bugün hepsi birer ünlü hukukçu olan pek çok öğrencinin yetişmesi için emek sarfetmiştir Türkiye'yi ve Türk insanını çok sevmiş ve fırsat buldukça Anadolu'yu gezip Türk insanını yakından tanımak istemiştir Hukukla ilgilenen herkesin yakından tanıdığı Prof Hirsch Türk Hukuk Lügati, Üniversiteler Kanunu, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve Marka, Patent, Sınai ve Faydalı Modeller Kanununun taslaklarını da hazırlamıştır

Profesör Hirsch, ülkemizde bu kadar emek sarf ettikten sonra kendini bizden biri olarak görmektedir 1958 Aralık ayında "Vatan" gazetesinde onun hakkında şunlar yazılmıştır: 'Profesör Hirsch, Türkiye'de geçirmiş olduğu yirmi yıldan sonra tamamen bizden biri olmuştur Herhalde iyi bir Alman'dır, ama hiç şüphesiz, aynı derecede de iyi bir Türk'tür" Prof Hirsch, anılarının bir yerinde kendisinin de çağrıldığı "29 Ekim Cumhuriyet Bayramı" davetinden şu sözlerle bahseder: "Ve işte ben, kendi Alman vatanında Yahudi olduğu için hor görülen, (aşağılık) ırka mensup olduğu için işgal ettiği mevkiilerden kovulan, evini yurdunu terkedip, yabancı ülkelere kaçmak zorunda bırakılan ben, dünyanın bir ucundaki Türkiye'de, nice billurlarla, mermerleri, somaki taşı, paha biçilmez kakma işlerinin ihtişamıyla parıldıyan, nice değerli mobilyayla, resimle süslü, bir zamanların taht salonu olan bu mekanda, ülkenin bin seçkininden sayılan, saygıdeğer bir Alman profesörü sıfatıyla bulunmaktaydım"

Anılarım adlı eserde yer alan Weimar Cumhuriyeti'nin çöküş yılları, Hitler'in iktidara gelişi ve hukukçuların tutumu, Atatürk Türkiyesi'nin ilk 30 yılı ile ilgili görüşler ve gözlemler, hukukçu olsun olmasın yakın tarihle, toplum ve siyaset hayatı ile ilgilenen okuyucuların ilgisini çekecektir Bu kitabın bir başka özelliği de üniversite özerkliği ve üniversite hayatımızın nereden nereye geldiğini öğrenmek isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı olmasıdır

by.NaMe
07-10-2008, 10:01 AM
Anılarım


Ernst E HIRSCH


ÖZET

Prof Dr Ernst E Hirsch, 1933-1950 yılları arasında Türkiye'de görev yapmış Yahudi-Alman bilim adamlarından biridir Ülkesinin başı Hitler belasına bulaşınca, bir dizi serüvenden sonra pek çok soydaş ve meslektaşı gibi kendini Türkiye'de bulmuştur Prof Hirsch, bir Hukuk profesörü olarak hem kanunların hazırlanmasına, hem eğitim reformunun şekillenmesine, hem de öğrencilerin yetişmesine katkıda bulunacaktır Ancak Türk Milli Eğitim Bakanlığı'nın bir şartı vardır En kısa zamanda Türkçe öğrenecek ve derslerini de Türkçe verecektir Çaresiz, o da işe, Türkçe^Almanca sözlük alarak başlar, ama ü ve i harflerini öğreninceye kadar epey bir çaba sarfetmesi gerekir

TÜBİTAK tarafından yayınlanan bu eser, oldukça detaylı ve düzenli hazırlanmış bir otobiyografidir Prof Dr Hirsch'in yaşamı ülkemizdeki birçok kişi tarafından ve yine birden çok nedenle dikkate değer bulunmaktadır 20 Ocak 1902 - 29 Mart 1985 yılları arasında yaşamış olan Profesör'ün otobiyografisinin orjinali, 1982 yılında Münih'te Almanca yayımlanmıştır

Hayatının ilk yıllarından itibaren hem çalışıp hem okumuş olan Hirsch, bu durumu anlatırken, "çıraklık ve stajyerlik yaptığım dönemlerde hayat okulunun resmi okullardan daha zor olduğunu kavramıştım" ifadesiyle, zorlu yaşam öyküsünden anlamlı bir kesit vermektedir Bu eserde Profesör Hirsch'in yaşamının ilk yıllarına ait bilgilerin yanı sıra; akademik yaşama geçişi, Türkiye'ye gelişi, İstanbul Üniversitesi'nin ilk yılları ve burada Hirsch'in hangi görevleri aldığı, öğretim üyeliği sırasında Türkçe kitap yokluğu nedeniyle çektiği sıkıntıları, öğrencilerdeki sınav korkusunu giderebilmek için neler yaptığı gibi pekçok ilginç bilgiye ulaşmak mümkündür Eser bunlardan başka Türkiye'nin ilk yıllarını bir yabancı gözüyle görmek fırsatı da yaratmaktadır

Prof Hirsch 1933 yılında Almanya'dan ayrılarak 1933-1943 yıllarında İstanbul Hukuk Fakültesi'nde, 1943-1952 yıllarında da Ankara Hukuk Fakültesi'nde davetli öğretim üyesi olarak çalışmıştır Eserin doyurucu kapsamı içerisinde Profesör'ün İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde aldığı görevler ve Ankara'da Türk uyruğuna geçişi ile ilgili bilgiler de yer almaktadır

Anılarım, Profesör'ün kütüphaneciliğe duyduğu ilgi nedeniyle de bazı okuyucuların dikkatini çekecektir Prof Dr Hirsch, İstanbul Üniversitesi bünyesinde öğretim üyeliğinin dışında "kütüphaneci" olarak da hizmet vermiştir Hirsch'in bu konudaki görüşleri son derece ilgi çekicidir ve Profesör, kütüphaneci olarak gördüğü durumu ve yaptıklarını yine akıcı bir dille sunmaktadır "Kitaplığı olmayan bir üniversite, cephaneliği olmayan bir kışlaya benzer" ifadesiyle başlayan bölümde, Hirsch'in kütüphaneye verdiği önem ve o yıllarda Türk kütüphaneciliğinin içinde bulunduğu durum ortaya konmaktadır Profesör, yine aynı bölümde "demek ki, yapılacak ilk iş, Türk kanunlarının hazırlanmasında örnek alınmış Avrupa ülkelerinin hukukları ile ilgili kanun ve dergi koleksiyonlarından oluşacak bir kitaplık kurmaktı" dedikten sonra; "ilk başta Türk meslektaşlara bu sorunun önemini, özellikle kapsamını da kavratmakta güçlük çektim Türk meslektaşlar, bilimsel bakımdan iyi-kötü doyurucu bir kitaplık kurmanın, bunu düzenli olarak yenileştirmenin ve sürdürmenin ne muazzam bir iş olduğunu zihinlerinde canlandıramıyorlardı" şeklinde hayretini ifade etmiştir

Değişik bakanlıklara danışmanlık yapan Hirsch bugün hepsi birer ünlü hukukçu olan pek çok öğrencinin yetişmesi için emek sarfetmiştir Türkiye'yi ve Türk insanını çok sevmiş ve fırsat buldukça Anadolu'yu gezip Türk insanını yakından tanımak istemiştir Hukukla ilgilenen herkesin yakından tanıdığı Prof Hirsch Türk Hukuk Lügati, Üniversiteler Kanunu, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve Marka, Patent, Sınai ve Faydalı Modeller Kanununun taslaklarını da hazırlamıştır

Profesör Hirsch, ülkemizde bu kadar emek sarf ettikten sonra kendini bizden biri olarak görmektedir 1958 Aralık ayında "Vatan" gazetesinde onun hakkında şunlar yazılmıştır: 'Profesör Hirsch, Türkiye'de geçirmiş olduğu yirmi yıldan sonra tamamen bizden biri olmuştur Herhalde iyi bir Alman'dır, ama hiç şüphesiz, aynı derecede de iyi bir Türk'tür" Prof Hirsch, anılarının bir yerinde kendisinin de çağrıldığı "29 Ekim Cumhuriyet Bayramı" davetinden şu sözlerle bahseder: "Ve işte ben, kendi Alman vatanında Yahudi olduğu için hor görülen, (aşağılık) ırka mensup olduğu için işgal ettiği mevkiilerden kovulan, evini yurdunu terkedip, yabancı ülkelere kaçmak zorunda bırakılan ben, dünyanın bir ucundaki Türkiye'de, nice billurlarla, mermerleri, somaki taşı, paha biçilmez kakma işlerinin ihtişamıyla parıldıyan, nice değerli mobilyayla, resimle süslü, bir zamanların taht salonu olan bu mekanda, ülkenin bin seçkininden sayılan, saygıdeğer bir Alman profesörü sıfatıyla bulunmaktaydım"

Anılarım adlı eserde yer alan Weimar Cumhuriyeti'nin çöküş yılları, Hitler'in iktidara gelişi ve hukukçuların tutumu, Atatürk Türkiyesi'nin ilk 30 yılı ile ilgili görüşler ve gözlemler, hukukçu olsun olmasın yakın tarihle, toplum ve siyaset hayatı ile ilgilenen okuyucuların ilgisini çekecektir Bu kitabın bir başka özelliği de üniversite özerkliği ve üniversite hayatımızın nereden nereye geldiğini öğrenmek isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı olmasıdır

by.NaMe
07-10-2008, 10:02 AM
Savaşçı
Doğan CÜCELOĞLU
Sistem Yayıncılık

ÖZETİ
Bu kitabında Doğan Cüceloğlu, her şeyin hızla değişmekte olduğu bir dünyada bireyin kendisi olarak kalabilme olgusundan yani savaşçı özelliğinden söz ediyor Kitabın kurgusu, meslek hayatına yeni atılan bir sınıf öğretmeni olan Arif Bey'le yazarın kendisi arasında geçen söyleşilere dayanıyor Kitap kimin için yazılmış sorusunun cevabı şu şekilde ifade ediliyor: "Anlamlı ve coşkulu bir yaşam sözü size bir şey ifade ediyorsa, o yönde öğrenmek, o yönde değişmek, eylem içinde olmak istiyorsanız, bu kitap sizin için yazıldı"

Kitap, bireyin hayata bakışını etkileyecek şekilde bir değişimi hedefleyen dokuz ana bölümden oluşmaktadır Birinci bölümde henüz anlamı oturmamış bir hayatın temel sorunundan, "mış gibi" yaşamaktan kurtulmak için bir arayıştan bahsedilmektedir İkinci bölümde böyle bir arayışın başlayabilmesi için gerekli olan bir uyanış süreci irdeleniyor Kişi ancak uyandıktan sonra daha önce yaşadıklarının gerçek olmadığının farkına varıyor Bundan sonraki aşamada anlamlı ve coşkulu bir yaşam için niyet etmek geliyor Böyle bir yaşamı yaratmak için kişisel bütünlük içinde gerçeğe sürekli saygılı kalarak, neyi bilip neyi bilmediğinin farkında olarak mücadele etmek geliyor Anlamlı bir yarın yaratmak için güçlü olmak gerekiyor Bu gücün kaynağının yine bireyin kendisi olduğu beşinci bölümde inceleniyor Yarın kavramı içinde önemli bir bileşen olarak sorumluluk kavramını görüyoruz Yaşamakta olduğumuz anın güzelliklerinin nasıl farkına varılabileceği ve ölüm bilinci yedinci bölümde incelenmektedir Kimlerin savaşçı olabileceği ve savaşçı olabilmek için gerekli olan değişimler sekizinci bölümün konusunu oluşturuyor Yaşandıkça ağırlaşan, yükü her geçen gün artan bir yaşam içinde bitmeyen işlerin nasıl bitirilebileceği ve değişime nasıl cesaret edileceği anlatılmaktadır

Yazar ve Arif Bey arasındaki diyaloglar bazı bölümlerde çok yapay kalsa da, bu konuşmalar ve buluşmaların Arif Bey'in hayata bakışını değiştirdiğini görüyoruz Yazarla Arif Bey arasındaki buluşmaları adeta bir laboratuvar çalışması olarak algılamak gerekiyor İlk tanışmalarında mesleğine ısınamamış, ne yapacağı konusunda kararsız bir sınıf öğretmeni imajı verilmişken, ilerleyen bölümlerde mesleğini seven, kendi kapasitesinin farkına varmış kararlı bir öğretmen portresi, bir savaşçı yansıtılıyor Bu değişimde bir savaşçıda bulunması gereken özellikler vurgulanıyor

Savaşçı, karar vermeden önce, karar ortamına getirdiği bilinçle tam sorumluluk alır ve verdiği karalardan asla pişmanlık duymaz Gelişen olayları sabırla bekler ve Don Juan Carlos örneğinde olduğu gibi yüksek bir ölüm bilincine sahiptir Bu ölümlü dünyada her şey boş tavrından ziyade, yaşanmakta olan anın çok kıymetli olduğu ve bir daha yaşama fırsatı olmayacak bu anın bilinci içinde yaşanması gerektiğini bilir Savaşçı stratejik bir tavır içinde yaşar ve vuruş menzili içinde eylemini gerçekleştirir Hiç bir şeyin müptelası olmaz ancak her şeye saygı ile yaklaşır Savaşçı her problemi, üstesinden gelinmesi gereken bir öğrenme fırsatı olarak görür Savaşçı beden ve ruh sağlığına, yeme, içme, temizlik, dinlenme konusunda yüksek bir bilince sahiptir Yaşamına katkıda bulunan her şeye ve herkese şükran duygusu besler

Toplumsal yaşantımızın önemli sorunlarından biri bireylerin "birey olma" ve "ait olma" boyutu arasındaki farkı anlayamamalarıdır Pek çok insan başkalarının beklentilerini, başkalarının onu hakkındaki düşüncesini kendi değerlendirmelerinden daha üstün tutarak özünden uzaklaşmaktadır Bu anlamda kişinin yaratıcılığı adeta kaybolmakta ve kişi kendi varlığını temelde "elalem ne der" düşüncesine oturtmaktadır Sağlıklı toplumlarda bireyin kendine olan sorumluluğu başkalarına karşı duyduğu sorumluluktan önce gelmektedir

Savaşçı, kendini geliştirmek arzusunda olan, arayışlarına yön vermek isteyen, merak ettiği pek çok konuda bilgi edinmek ve daha da önemlisi kendi içinde barışık yaşamak isteyen bireylerin okuması gereken bir yapıttır Bulunduğu konum gereği sürekli iyi bir model olmak zorunda kalan kişiler, bu kitabı bireyselliklerini ne şekilde muhafaza edecekleri konusunda başvuru kaynağı olarak kullanabilirler

Hangi meslek grubuna mensup olursak olalım bazen bir öğretici bazen de bir öğrenici rolü oynamak zorunda kalacağımız için bu kitaptan çıkaracağımız çok fazla ders vardır Yaptığı işi sevmeyen, ileriye dönük bir beklentisi olmayan, kendi içindeki çelişkilerden kurtulamayan bireylerin sayısının hızla arttığı bir ortamda Doğan CÜCELOĞLU'nun bu yapıtı önemli bir boşluğu doldurmaktadır

by.NaMe
07-10-2008, 10:02 AM
Asya Yolları, Himalayalar ve Ötesi
Nasuh MAHRUKİ
Yapı Kredi Yayınları


ÖZET

Nasuh Mahruki, "Asya Yolları, Himalayalar ve Ötesi" adlı kitabında motosikletle İstanbul'dan yola çıkıp Nepal'in başkenti Katmandu'ya gidişini, Tibet'te 28 Eylül 1997 günü 8201 m yüksekliği ile dünyanın altıncı yüksek dağı olan CHO OYU'nun zirvesine gerçekleştirdiği Türkiye'nin en yüksek solo tırmanışını ve Nepal, Sıkkım, Hindistan, Pakistan ve İran'ı geride bırakarak tekrar İstanbul'a dönüş yolculuğunu anlatmaktadır

Kitabın ilk bölümünde; Nasuh Mahruki motosikleti ile doğuya doğru yaptığı yolculuğunu şehir şehir, ülke ülke anlatmaktadır Başlangıçta İstanbul'dan yola çıkışı, Yozgat'ta, Doğu Beyazıt'taki konaklamaları, İran sınırını geçişi, İran'ın Tebriz, Tahran, İsfahan, Yazd, Bam şehirlerinde yaşadıkları ve gezip gördüğü diğer yerleri naklettikten sonra, buradan Pakistan sınırı geçişi, Quetta, Rhakni, Multan, Lahor, Wakha üzerinden Pakistan çöllerindeki uzun ve yorucu yolculukları, bu sırada yaşadıklarını, karşılaştıkları zorlukları anlatmaktadır

Mahruki, daha sonra, Pakistan'dan Hindistan'ın Amritsar şehrine ulaşmalarını ve burada Sikhlerin kutsal tapınakları olan ve Müslümanların Kabesine karşılık gelen Altın Tapınak'ta konaklamalarını, buradan Hindistan'ın başkenti Delhi'ye yaptıkları yolculukları, buradan Firuz Abad ve Hindu dinine mensup olan Hintlilerin kutsal şehri Varanasi'ye olan yolculuklarını anlatmaktadır Yazarı derinden etkileyen, Varanasi'de sabah güneş doğarken Hindularca kutsal kabul edilen Ganj nehri kenarındaki sabah ayinleri ve ritüeller, ayrıca Budizm dininin kurucusu Sidhartha Buda'nın doğduğu köye ziyaretinin uzun uzun anlatılması ile devam eden kitap, bundan sonra Hindistan'dan Nepal'e geçişi, Nepal'in üç önemli kentlerinden biri olan Pokhara'yı, oradan motorsikletle yapılan yolculuğun son noktası olan Nepal'in başkenti Katmandu'ya ulaşmasını anlatmaktadır

Kitabın bundan sonraki bölümünde özel bir bölüm yer almakta ve Nasuh Mahruki'ye yolculuğu sırasında arkadaşlık eden bayan arkadaşı Elif'in, yolculukla ilgili gözlemleri ve bu uzun ve zorlu yolculuğun kişisel olarak ona kazandırdıkları kendi ağzından aktarılmaktadır

Elif, " Şimdi düşündüğüm zaman her şey gerçekten bir hayalmiş gibi geliyor Nasuh'un hep anlattığı, benim de düşlemeye çalıştığım Nepal'e, Katmandu'ya gitmek; üstelik İran'ı, Pakistan'ı, Hindistan'ı görmek, inanılmaz geliyordu Nasuh beni bu yolculuğa ikna ederken, işlemler tamamlanırken, hazırlıklarımızı yaparken, hatta son gün, ertesi gün yola çıkacak olmamıza rağmen, o bilinmezlik duygusu içimi öylesine kaplamıştı, o yollar, o ülkeler şimdi ayaklarımızla üzerine bastığımız noktadan öylesine uzaktaydı ki, artık hayaller-gerçekler tüm heyecanıyla çarpışmaya, içiçe geçmeye başlamıştı" şeklinde duygularını ifade ediyor ve "Bu yolculukta, herkesi, her şeyi ne kadar çok sevdiğimi anladım Her şey için şükran duyuyorum" diyerek sözlerini noktalamaktadır

Kitabın beşinci bölümünde; 8201 m yükseklikliğiyle ulaşılması oldukça zor olan Cho Oyu Dağı'na tırmanışın öyküsü, bir günlük tarzında yer almaktadır Bu öykü, Katmandu'da diğer dağcılarla buluşmayla başlayan, uzun ve zorlu Tibet geçişi ile devam eden, daha sonra zirveye doğru giden yolda tırmanışın tüm lojistik ve dağcılık yanı, karşılaşılan zorluklar ve tırmanışın teknik detayları ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır

Tırmanışın başarıyla tamamlanması ve Katmandu'ya dönüş yolculuğu, tırmanış grubu ile Katmandu'da yapılan kutlama ve vedalaşmadan sonra kitap, Nasuh Mahruki'nin Nepal'e geliş yolculuğunda kullanmış olduğu motosikletiyle tekrar Nepal'in ve Hindistan'ın ücra köşelerinde yaptığı sehayat anıları ve gözlemleri ile devam etmektedir

Mahruki, eve dönüş yolculğu sırasında, Katmandu'dan sonra Hetauda, Kakar, Vitta üzerinden Hindistan'da Darjeeling'e ve oradan da ancak özel bir izinle ziyaret edilebilme imkanı olan Sıkkım'daki kasaba ve şehirleri dolaşması, buradaki çeşitli Hindu ve Budist Tapınakları ve Manastırlarını ziyaret edişi, buradaki din adamlarıyla yapmış olduğu sohbetleri ve yine Sıkkım üzerinden Hindistan'ın doğusunda yer alan Kajuraho'ya gidişini, buradaki yaklaşık 1000 yıllık kutsal Hindu tapınaklarını, buradan Agra yakınlarındaki Moğol İmparatorluğunun görkemli döneminde inşa edilmiş ve sonra kuraklık nedeniyle terk edilmiş olan Moğol mimarisinin yaşayan en güzel örneklerini görebileceğimiz Fatehpur Sikri kentine gidişini ve buradaki gözlemlerini, buradan başkent Delhi'ye motosikleti ile ulaşmasını anlatmaktadır

Başkent Delhi'den sonra Hindistan'ın en renkli eyaleti olarak kabul edilen Rajastan'a yaptığı yolculuğunu, buradaki birbirinden güzel Ajmer, Puşkar, Manhesar, Paguara, Udaipur kentlerini dolaşmasını ve bu arada Puşkar'da her yıl düzenlenen Deve Festivalindeki gözlemlerini aktarmaktadır

Kitabın son bölümünde ise, yazar, Hindistan ve İran üzerinde gerçekleştirdiği dönüş yolculuğunu, Türkiye'ye girişini, Ankara üzerinden İstanbul'a ulaşmasını ve bu uzun yolculuğun kendisine kazandırdığı manevi değerleri, yaşama bakışı ile ilgili kendisindeki değişiklikleri, görüşlerini dile getirmektedir

by.NaMe
07-10-2008, 10:02 AM
Atatürk Din Ve Laiklik
Rauf RDenktaş
Kastaş Yayınları, İstanbul


ÖZET

Yazar, kitabında Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyetinin temelini oluşturan laiklik ilkesine bakışını incelemiştir

Rauf R DENKTAŞ, bilindiği üzere Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanıdır Bu kitabın çıkışı, yazarın kendi tabiri ile, son zamanlarda ortaya çıkan bazı çevrelerce Atatürkçülük ile Laikliğin din düşmanlığı olarak yorumlanması olayına tepkidir Yazar, eserinde özellikle gençlere hitap etmektedir Kitabın giriş yazısında bu konular ve irtica meselesi ele alınmaktadır Kitap ilk olarak bu konularla ilgili notlar olarak hazırlanmış, Kıbrıs Kültür Derneği'nde yapılan bir toplantıda sorulan sorular ve daha geniş çapta İslam Cemiyeti'nin daveti üzerine Atatürk Kültür Derneği'nde yaptığı konuşmalarla bugünkü durumuna gelmiştir

Birinci bölümde İslamiyet'in özellikleri ve Allah'tan bahsedilmektedir Bu bölümde; kitabın genelinde olduğu gibi Atatürk'ün konu hakkındaki sözlerine yer verilmektedir Atatürk, İslamiyet'in son din olmasının, son derece akla uygun ve doğal bir din olmasından kaynaklandığını söylemektedir Bunun akabinde bu bölümde Atatürk'ün müfredatta dini eğitim olmasını istemesinden bahsedilmektedir Son olarak da İslamiyet çerçevesinde İnsan, Ruh, İyilik ve Günah incelenmiştir

İkinci bölüm dinin yüceliğini inceler Bu bölüme dünyaca kabul gören ünlü şahsiyetlerin Kur'an ve İslam Dini hakkında görüşleri ile başlanılmıştır Tüm bu sözler dinimizin yüceliğinin yabancılar tarafından da kabul gördüğünü kanıtlamaktadır Dinimiz, peygamberimizin hayatı ve sözleri ile bir bütünlük oluşturduğundan peygamberimizin kişiliği de övgü ile anlatılmaktadır Bu gerçeklerin ışığında, Atatürk'ün anlattığı Türk askerinin Çanakkale'de gözünü kırpmadan ölüme gittiği Bomba Sırtı olayını anlamak kolaylaşmaktadır Ayrıca bu bölümde, tartışma konusu olan "Tevekkül"e de değinilmiştir Yazar; dinimizin yüceliğini anlatırken, İslamiyet'in Beş Şartı'nı da kendi yorumlarıyla açıklamıştır

Üçüncü bölümde, "İslamiyet Güzel Ahlaktır" düşüncesi incelenmiştir Yazar, bu bağlamda doğruluk, oruç, yardım ve güzel ahlaklı olmanın koşul ve erdemlerini ele almıştır Bunu yaparken "Güneş karı nasıl eritirse, güzel huy da günahları eritir" gibi peygamberimizin sözlerinden ve yaşayışından örnekler verilmiştir

Dördüncü bölümün adı "Atatürk'ün Laiklik Anlayışı" dır Bu bölümde ağırlıklı olarak, Atatürk'ün sözlerine yer verilmiştir ve Atatürk'ün din istismarına, kadercilik yüzünden oluşan tembelliğe ne kadar karşı olduğu, kadın erkek eşitliğine inanışı ve uygulayışı, kutsal aile kurumuna bakışı ve tarikatlara karşı oluşu ele alınmıştır Bunlara örnek olarak büyük dinimiz "çalışmayanın insanlıkla ilgili olmadığını" bildiriyor Bazı kimseler çağdaş olmayı kafir olmak sanıyorlar Asıl küfür onların bu zannıdır Bu yanlış yorumu yapanların amacı, Müslümanların kafirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?" veya Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyeti şeyhler ve dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olamaz En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır" sözü örnek olarak verilmiştir

Son bölüm olan "Müslümanlığın Erdemleri" bölümünde, ilk olarak İslamiyet'te Allah'ın kullarından beklediklerinden ve bu bağlamda insanlarda bir benlik ve varoluş sebebi bilinci olmasının gerekliliğinden bahsedilmektedir İslamiyet'in erdemlerini bilen bir kişinin Kuran'ı okuyup, Allah sevgisi ve korkusuna sahip olarak yaptıklarının hesabını verebileceğini belirten yazar, insanların kendilerine gün sonunda "Allah'a çok şükür bugün Allah'ın istediği şekilde, insanca yaşadım" diyebildiği takdirde ne kadar büyük bir iç huzura kavuşacaklarını anlatmaktadır Bu bölümde ayrıca aklın her şeyden üstün olduğu gösterilmiş ve konuyu pekiştiren anekdotlara yer verilmiştir Yazar, ayrıca Atatürk'ün 31 Ocak 1923'te İzmir'de halka hitaben söylediği sözlere de yer vermiştir Bu sözler ile Atatürk, kadınların görevi ve Türk toplumundaki yerlerini, kadınların kılık kıyafetleri ile ilgili görüşlerini ve dinimizin bizi gerileten bir din olmadığını belirtmiştir Özellikle "Örtünme, kadını yaşayışından ayıracak biçimde olmamalıdır" sözleri konuyu özetlemeye yeter

Sonuç olarak, Atatürk'ün din ve laiklik konusundaki düşünce ve sözlerini toplamış olan kitapın, konu ile ilgili yazarın hitapları ve notlarından oluştuğu için halkın geneline ve özellikle gençlere faydalı olacak mesajlar içermektedir

by.NaMe
07-10-2008, 10:02 AM
Ankara

Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
Akba Kitap Evi, Ankara


ÖZET

Cumhuriyetimizin başkenti Ankara'yı anlatan Yakup Kadri'nin "Ankara" adlı romanı, üç ayrı dönemi ve bu dönemlerin Ankara hayatını yansıtması yönüyle ilginç ve okunmaya değer bir eserdir Romanın başkahramanı Selma Hanımın hayatı, evlilikleri ve insanî ilişkileri ile birlikte Ankara'nın üç dönemi canlı tasvir ve olaylarla verilir

Bu dönemler:
1 Millî Mücadele'den önceki Ankara (Savaş zenginlerinin, yolsuzlukların ve arayışların belirdiği Ankara)
2 Millî Mücadele'deki Ankara (Millî silkinişin ve yeniden toparlanan, zaferi kazanan Ankara)
3 Millî Mücadele'den sonraki Ankara (Savaş sıkıntılarının geride kaldığı, modernleşen ve bir o kadar da özünden kopup sosyeteleşen Ankara)

Selma Hanım, İstanbul'daki bir bankada muamelât şefi olarak görev yapan kocası Ahmet Nazif Bey ile birlikte Ankara'ya gitme hazırlıkları yapar Önce deniz yolu ile İnebolu'ya; oradan da kara yolu ile (İnebolu - Kastamonu - Çankırı güzergâhı = İstiklâl Yolu) Ankara'ya gelirler Onların Ankara'ya gelmek istemelerindeki en büyük amaç; bir kurtuluş ümidi aramalarıdır Çünkü, İstanbul yabancı devlet askerleri tarafından işgal altındadır ve Türklere her türlü işkence ve zulüm yapılmaktadır Onlara göre; Ankara'da başlatılan Millî Mücadele, dolayısıyla Ankara adı, bir kurtuluş umududur

Selma Hanım ve Nazif Bey, Ankara'ya gelişlerinde Tacettin Mahallesi'ndeki küçük bir eve yerleşirler Yerleştikleri evin sahibi Ömer Efendi ve ailesi Ankara'nın seçkin kimselerindendir Bu seçkinlik, soydan ziyade para ve mala dayanmaktadır Ömer Efendi ve ailesi Birinci Dünya Savaşı'ndan yararlanmayı bilen savaş zenginlerindendir Birinci Dünya Savaşı döneminde bu tür zenginlerin birdenbire ortaya çıkması olağan olduğu için halk, Ömer Efendiyi ve ailesinin bu türedi zenginliğini yadırgamaz

"Zira Büyük Kavga'da cephe gerisini tutanlardan birçoklarının, yalnız Ankara'da değil, memleketin her bucağında böyle hiç yoktan servet ve samana konuverişleri en tabiî hadiselerden biri hâlini almıştır" (Karaosmanoğlu, 1934:23)

Nazif Bey, bir gün eski arkadaşlarından Murat Beyle karşılaşır Murat Bey, Büyük Millet Meclisi'nde mebustur ve Etlik'teki bağ evinde oturur Murat Bey; Nazif Bey ve karısı Selma Hanımı Etlik'teki bu bağ evine davet eder Ankara'nın monoton havasından sıkılan Selma Hanım, kocasını razı eder ve Murat Bey'in Etlik'teki bağ evine gidilir Murat Beyin evinde bir başka misafir daha vardır Binbaşı Hakkı Bey Selma Hanım, Bnb Hakkı Beyin gururlu, milliyetçi ve vatanperver düşünceleri karşısında büyülenir Sonraki günlerde ve haftalarda Bnb Hakkı Bey ve Selma Hanım at gezintilerine çıkarlar Nazif Bey, karısı Selma Hanımın Bnb Hakkı Beyle yaptığı bu at gezintilerine sesini çıkarmaz, doğal karşılar Fakat, ev sahibi Ömer Efendi; Selma Hanım, kocası Nazif Bey ve Bnb Hakkı Beyin tutum ve davranışlarını hoş karşılamaz; onları "yabanlar" olarak nitelendirir Nazif Bey, Ömer Efendinin kendileri için kullandığı "yabanlar" kelimesini, "yabancılar" olarak yorumlar Ömer Efendi, bu kişilerin hareketlerini onaylamamasına rağmen sesini çıkarmaz Çünkü, neticede Nazif Bey, bankada çalışmakta ve biri mebus, diğeri binbaşı olan iki önemli dostu bulunmaktadır Ne de olsa bu makamlarda bulunan kimselere ihtiyacının olacağını düşünür ve beğenmese de onlarla iyi geçinmenin menfaati icabı olduğuna kanaat getirir

Bir başka gün Selma Hanım; kocası Nazif Bey, kocasının arkadaşı Murat Bey ve ailesinin, Bnb Hakkı Beyin de birlikte bulunduğu bir sohbet toplantısında Neşet Sabit adında İstanbul'dan yeni gelmiş bir yazarla tanışır Selma Hanım, Bnb Hakkı Beyden etkilendiği gibi, Neşet Sabit Beyden ve konuşmasından çok etkilenir Neşet Sabit'in Selma Hanım üzerinde bıraktığı bu etki, sonraki zamanlarda da kendini gösterir

Selma Hanım, silâh kullanmayı iyi bilir Bnb Hakkı Beyin yaptırdığı atış denemelerinde başarılı olur Bu başarısından cesaret alan Selma Hanım, Bnb Hakkı Beyden kendisinin cephe ya da cepheye yakın yerlerde görevlendirilmesini talep eder Bu talep karşısında Bnb Hakkı Bey, aracı olur ve onun Eskişehir'deki bir askerî hastahanede görev almasını sağlar Selma Hanımın hastahanede göreve başlamasından bir hafta sonra Yunanlılar taarruza geçer Bu durumda Ankara'ya geri döner Ankara halkı, ümitsiz biçimde şehri boşaltma
faaliyetlerine girişir Selma Hanım ise, Yunanlıların Ankara'ya gelemeyeceği konusunda kesin inançlıdır Çünkü, hastahanede görev yaptığı kısa süre içinde yaralı askerlerin bir an önce cephedeki arkadaşlarının yanına dönme isteklerini unutamamıştır Bu inancını, tanıdığı herkese söylemeye ve halka moral vermeye gayret eder Kocası Nazif Beyin tüm ısrarlarına rağmen Ankara'yı terk etmez ve Cebeci hastahanesindeki görevinin başından ayrılmaz Ona göre, Ankara; vatanın kalbinin attığı kutsal bir şehirdir Millî uyanış ve zafer; ancak Ankara'daki mücadeleye bağlıdır Bu nedenle Ankara, terk edilmemelidir Nazif Bey, karısı Selma Hanımın kendisini dinlememesi karşısında ondan ayrılır

Nihayet, Selma Hanımın beklentileri meyvesini verir Türk ordusu, Sakarya'da zaferi kazanır Bu zaferin arkasından ise Büyük Meydan Muharebesi ile Türk milleti Yunanlılara ağır darbeler vurur ve nihayet Yunanlıların elindeki güzel İzmir, geri alınır Türk milleti kesin zaferi
elde eder Bnb Hakkı Bey de "Miralay" rütbesi ile Ankara'ya döner Selma Hanım, önceden de çok takdir ettiği Miralay Hakkı Bey ile evlenir Bu arada Nazif Bey, Selma Hanımdan boşandıktan sonra kötü bir hayata sahip olur; tanınmaz ve silik özellikler çizer

"Selma Hanım, Nazif'in kendisini bıraktıktan sonra , ne kadar bedbaht olduğunu da biliyordu Yumuşak, pembe, sessiz ve uslu Nazif; kuru, sinirli, sert ve haşin bir insan olmuştu Kendini tamamıyla içkiye verdiğini söylüyorlardı" (Karaosmanoğlu, 1934:90)

Miralay Hakkı Bey, emekli olur ve bir şirkette meclis idare reisliği görevini alır Sonraki zamanlarda ise Nazif Bey gibi o da Selma Hanımın gözünden düşer O artık, cepheden yeni döndüğü zamanlardaki Selma Hanımın gözündeki "ilah" değildir Giyinişini, yaşayışını ve Selma Hanıma olan tavırlarını çok değiştirir Ayrıca, lüks yaşamaya merak sarar Miralay Hakkı Beydeki bu tür değişiklikler, Ankara'da yaşayan diğer insanların da pek çoğunda görülür

"Nazif, ne kadar eski Nazif değilse, Miralay Hakkı Bey de o kadar eski Hakkı Bey değildir Selma Hanımın, bu Hakkı Beye, ikide bir 'Nerede o tunç rengin? Nerede o çelik gövden? Nerede o sert ağzın? O koyu kumral bıyıkların?' diye soracağı geliyor" (Karaosmanoğlu, 1934: 92)

Batılılaşmayı yanlış algılayan insanlar, alafranga hayat tarzını kendine ölçü almaya başlar Ankara'da yaşayanların önemli bir bölümü; Gazi Hazretleri'nin inkılâplarını yanlış yorumlar; çağdaş yaşamanın balolarda, gece eğlencelerinde ve çaylarda boy göstererek
eğlenmek olduğunu düşünür Özellikle dönemin bürokrat ve aydınlarının bir bölümü birbirleriyle gösteriş yarışına girerler Hakkı Bey de, Avrupa'yı gören ve Avrupalılarla sıkı ticarî ilişkilerde bulunan biri olarak bu gösteriş yarışının içinde yerini alır

"Hakkı Bey:
- A hanım, diyordu Bir defa , ben Avrupa'da bulunmuş bir adamım (Harb-i Umumî'de bir kere Almanya'ya gitmişti) Sonra da Avrupa adap ve muaşeretine dair ne kadar kitap görürsem alıp okuyorum Artık, benim yaptığımın doğruluğundan şüphe edilir mi?" (Karaosmanoğlu, 1934:110)

Hatta, sade bir aile hayatı olan Murat Bey bile, bu olumsuz ortam içinde gülünç duruma düşmekten kendini kurtaramaz ve bilinçsiz faaliyetleri ve tavırlarıyla Selma Hanımı şaşırtır Murat Bey, mebusluğu bırakır ve safahat âlemi içinde özünü kaybeder Murat Beyin arabasından, çay ve yemek davetlerinden azamî derecede yararlanan insanlar, gerçekte onun samimî dostları değildir

Selma Hanım, yılbaşı eğlencelerinin düzenlendiği yeni açılan Ankara Palas Oteli'nde önceden tanıştığı ve etkisinden kurtulamadığı Neşet Sabit Beyle tekrar karşılaşır Neşet Sabit Bey; Ankara'da bir evde tek başına yaşamasına rağmen, İstanbul'daki bir gazetenin yazarlığını ve muhabirliğini yapar Ayrıca, tercüme işleriyle uğraşır Neşet Sabit Bey de, Selma Hanım gibi Ankara sosyetesinin bilinçsiz hayat tarzından rahatsızdır İki eski dost, duygu ve düşüncelerini birbirlerine aktarırlar O günden sonra birlikte gittikleri tüm balo ve davetlerde Selma Hanım ile Neşet Sabit Beyin sohbet konusu Ankara halkı üzerindeki değişme ve Batılılaşma kavramının yanlış anlaşılmasıdır

Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara, yalnız insanlarıyla ve hayat tarzı ile değil, mimari ve evlerin iç dekorasyonu ile de Avrupaî tarza uygun olarak değişiklik gösterir Gerek Selma Hanım, gerekse Neşet Sabit Bey; Batılılaşmanın bir eğlence tarzı olmadığı; bilimsel gelişme, değişme ve işletme gücü olduğunda hemfikirdirler Bu düşünceler; Selma Hanımı Hakkı Beyden iyice uzaklaştırır Ayrıca, Hakkı Beyin yabancı bir kadınla olan flörtü ve Selma Hanımın kendi hayatını kurmak istemesi, onları boşanmaya kadar götürür Selma Hanım ikinci kocası Miralay Hakkı Beyden ayrılır

Neşet Sabit Beyin yardımıyla Selma Hanım öğretmen olur Cumhuriyet'in kuruluşunun onuncu yıl kutlama törenlerinde Gazi Hazretleri'nin konuşmasını Selma Hanım, yeni kocası
Neşet Sabit Beyle birlikte büyük bir coşkunlukla dinler Artık, Atatürk'ün oluşturduğu inkılâplar, halk tarafından özümsenir; Ankara'nın çehresi ve bütün Türkiye'nin hayat tarzı da olumlu bir değişme sürecine girer Ankara'nın bu değişen çehresine ayak uyduramayan, kendi menfaatlerini, ülkenin menfaatlerinden önde gören, yanlış Batılılaşan sosyete grup, Ankara'yı terk eder ve Avrupa'ya yerleşirler Murat Bey ve ailesi de bunlardan biridir Selma Hanım, Murat Bey ve ailesine acır ve onların Avrupa'da barınamayacağını düşünür

Selma Hanım ve üçüncü kocası Neşet Sabit Bey, Kaledibi'nin Cebeci'ye bakan yamacında bir apartman dairesinde yaşar Selma Hanım, öğretmenliğine devam ederken Neşet Sabit Bey de roman yazarlığı ile meşgul olur Ayrıca, Neşet Sabit Beyin yazdığı "Kaltabanlar" adlı komedi eseri, Devlet Tiyatrosu'nun açılış töreninde sahnelenecektir Neşet
Sabit Bey, bu büyük güne hazırlanmanın telaşı ile faaliyetlerine hız verir Nihayet, oyunun sahneye konacağı gün gelir Tiyatro oyununu izlemeye gelenler arasında Atatürk de bulunmaktadır Oyun, çok başarılı bir şekilde sahnede sergilenir Atatürk, Neşet Sabit Beyi yanına çağırtır ve onu tebrik eder Oyunun sahnede sergilenmesinden sonra oyunda görev alan ekip ile birlikte sabaha kadar eğlenen Selma Hanım ve Neşet Sabit Bey, yorgun bir şekilde evlerine dönerler

Selma Hanım, Neşet Sabit Beyi çok sevmesine rağmen, onun başka kadınlarla olan ilişkisinden şüphelenir Özellikle, oyunda rol alan Yıldız Hanım adlı genç bir kızla olan yakınlığını kıskanır Ancak, Yıldız Hanımın sporcu bir gençle evlenmesi ile bu şüphelerinden kurtulur

Yıl 1933'tür Selma Hanım, hayal kurmaktadır 1943 yılında yapılacak Cumhuriyetin 20 yıl dönümü kutlamaları arasında kendini hissetmeye başlar Hayalleri içinde, bir gün evine döndüğünde kendine gelen bir mektuptan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun yirminci yıldönümü için yapılacak kutlamaların düzenleme komitesine seçildiğini öğrenir Bu mektupla, yaşlandığının farkına varır Cumhuriyet kurulalı yirmi yıl olmuştur

Cumhuriyetin yirminci yıl kutlamaları da, onuncu yıl kutlamalarında olduğu gibi büyük bir coşku yapılır Binlerce insan, bir sel gibi Çankaya'ya akar, halk tek vücut olur Kutlamalara katılan Selma Hanım ve Neşet Sabit Bey, ilerleyen yaşlarının verdiği zayıflıkla yorgun düşer ve evlerine dönerler Uzaktan işitilen şenlik seslerinin eşliğinde ve içtikleri ıhlamur sayesinde yorgunluklarını atmaya çalışırlar (Cumhuriyetin 20 yıl kutlamalarını anlatan bölüm içindeki ifadeler, Selma Hanımın hayalleriyle ilgilidir)

Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU'nun "Ankara", birbirinden farklı dönemlerdeki Ankara'yı yansıtması yönüyle okunmaya değer bir romandır Özellikle, Millî Mücadele dönemi ile Cumhuriyetin ilk yıllarındaki insanların karakteristik özelliklerini anlatması, romana ayrı bir değer kazandırmaktadır

by.NaMe
07-10-2008, 10:03 AM
Ankara

Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
Akba Kitap Evi, Ankara


ÖZET

Cumhuriyetimizin başkenti Ankara'yı anlatan Yakup Kadri'nin "Ankara" adlı romanı, üç ayrı dönemi ve bu dönemlerin Ankara hayatını yansıtması yönüyle ilginç ve okunmaya değer bir eserdir Romanın başkahramanı Selma Hanımın hayatı, evlilikleri ve insanî ilişkileri ile birlikte Ankara'nın üç dönemi canlı tasvir ve olaylarla verilir

Bu dönemler:
1 Millî Mücadele'den önceki Ankara (Savaş zenginlerinin, yolsuzlukların ve arayışların belirdiği Ankara)
2 Millî Mücadele'deki Ankara (Millî silkinişin ve yeniden toparlanan, zaferi kazanan Ankara)
3 Millî Mücadele'den sonraki Ankara (Savaş sıkıntılarının geride kaldığı, modernleşen ve bir o kadar da özünden kopup sosyeteleşen Ankara)

Selma Hanım, İstanbul'daki bir bankada muamelât şefi olarak görev yapan kocası Ahmet Nazif Bey ile birlikte Ankara'ya gitme hazırlıkları yapar Önce deniz yolu ile İnebolu'ya; oradan da kara yolu ile (İnebolu - Kastamonu - Çankırı güzergâhı = İstiklâl Yolu) Ankara'ya gelirler Onların Ankara'ya gelmek istemelerindeki en büyük amaç; bir kurtuluş ümidi aramalarıdır Çünkü, İstanbul yabancı devlet askerleri tarafından işgal altındadır ve Türklere her türlü işkence ve zulüm yapılmaktadır Onlara göre; Ankara'da başlatılan Millî Mücadele, dolayısıyla Ankara adı, bir kurtuluş umududur

Selma Hanım ve Nazif Bey, Ankara'ya gelişlerinde Tacettin Mahallesi'ndeki küçük bir eve yerleşirler Yerleştikleri evin sahibi Ömer Efendi ve ailesi Ankara'nın seçkin kimselerindendir Bu seçkinlik, soydan ziyade para ve mala dayanmaktadır Ömer Efendi ve ailesi Birinci Dünya Savaşı'ndan yararlanmayı bilen savaş zenginlerindendir Birinci Dünya Savaşı döneminde bu tür zenginlerin birdenbire ortaya çıkması olağan olduğu için halk, Ömer Efendiyi ve ailesinin bu türedi zenginliğini yadırgamaz

"Zira Büyük Kavga'da cephe gerisini tutanlardan birçoklarının, yalnız Ankara'da değil, memleketin her bucağında böyle hiç yoktan servet ve samana konuverişleri en tabiî hadiselerden biri hâlini almıştır" (Karaosmanoğlu, 1934:23)

Nazif Bey, bir gün eski arkadaşlarından Murat Beyle karşılaşır Murat Bey, Büyük Millet Meclisi'nde mebustur ve Etlik'teki bağ evinde oturur Murat Bey; Nazif Bey ve karısı Selma Hanımı Etlik'teki bu bağ evine davet eder Ankara'nın monoton havasından sıkılan Selma Hanım, kocasını razı eder ve Murat Bey'in Etlik'teki bağ evine gidilir Murat Beyin evinde bir başka misafir daha vardır Binbaşı Hakkı Bey Selma Hanım, Bnb Hakkı Beyin gururlu, milliyetçi ve vatanperver düşünceleri karşısında büyülenir Sonraki günlerde ve haftalarda Bnb Hakkı Bey ve Selma Hanım at gezintilerine çıkarlar Nazif Bey, karısı Selma Hanımın Bnb Hakkı Beyle yaptığı bu at gezintilerine sesini çıkarmaz, doğal karşılar Fakat, ev sahibi Ömer Efendi; Selma Hanım, kocası Nazif Bey ve Bnb Hakkı Beyin tutum ve davranışlarını hoş karşılamaz; onları "yabanlar" olarak nitelendirir Nazif Bey, Ömer Efendinin kendileri için kullandığı "yabanlar" kelimesini, "yabancılar" olarak yorumlar Ömer Efendi, bu kişilerin hareketlerini onaylamamasına rağmen sesini çıkarmaz Çünkü, neticede Nazif Bey, bankada çalışmakta ve biri mebus, diğeri binbaşı olan iki önemli dostu bulunmaktadır Ne de olsa bu makamlarda bulunan kimselere ihtiyacının olacağını düşünür ve beğenmese de onlarla iyi geçinmenin menfaati icabı olduğuna kanaat getirir

Bir başka gün Selma Hanım; kocası Nazif Bey, kocasının arkadaşı Murat Bey ve ailesinin, Bnb Hakkı Beyin de birlikte bulunduğu bir sohbet toplantısında Neşet Sabit adında İstanbul'dan yeni gelmiş bir yazarla tanışır Selma Hanım, Bnb Hakkı Beyden etkilendiği gibi, Neşet Sabit Beyden ve konuşmasından çok etkilenir Neşet Sabit'in Selma Hanım üzerinde bıraktığı bu etki, sonraki zamanlarda da kendini gösterir

Selma Hanım, silâh kullanmayı iyi bilir Bnb Hakkı Beyin yaptırdığı atış denemelerinde başarılı olur Bu başarısından cesaret alan Selma Hanım, Bnb Hakkı Beyden kendisinin cephe ya da cepheye yakın yerlerde görevlendirilmesini talep eder Bu talep karşısında Bnb Hakkı Bey, aracı olur ve onun Eskişehir'deki bir askerî hastahanede görev almasını sağlar Selma Hanımın hastahanede göreve başlamasından bir hafta sonra Yunanlılar taarruza geçer Bu durumda Ankara'ya geri döner Ankara halkı, ümitsiz biçimde şehri boşaltma
faaliyetlerine girişir Selma Hanım ise, Yunanlıların Ankara'ya gelemeyeceği konusunda kesin inançlıdır Çünkü, hastahanede görev yaptığı kısa süre içinde yaralı askerlerin bir an önce cephedeki arkadaşlarının yanına dönme isteklerini unutamamıştır Bu inancını, tanıdığı herkese söylemeye ve halka moral vermeye gayret eder Kocası Nazif Beyin tüm ısrarlarına rağmen Ankara'yı terk etmez ve Cebeci hastahanesindeki görevinin başından ayrılmaz Ona göre, Ankara; vatanın kalbinin attığı kutsal bir şehirdir Millî uyanış ve zafer; ancak Ankara'daki mücadeleye bağlıdır Bu nedenle Ankara, terk edilmemelidir Nazif Bey, karısı Selma Hanımın kendisini dinlememesi karşısında ondan ayrılır

Nihayet, Selma Hanımın beklentileri meyvesini verir Türk ordusu, Sakarya'da zaferi kazanır Bu zaferin arkasından ise Büyük Meydan Muharebesi ile Türk milleti Yunanlılara ağır darbeler vurur ve nihayet Yunanlıların elindeki güzel İzmir, geri alınır Türk milleti kesin zaferi
elde eder Bnb Hakkı Bey de "Miralay" rütbesi ile Ankara'ya döner Selma Hanım, önceden de çok takdir ettiği Miralay Hakkı Bey ile evlenir Bu arada Nazif Bey, Selma Hanımdan boşandıktan sonra kötü bir hayata sahip olur; tanınmaz ve silik özellikler çizer

"Selma Hanım, Nazif'in kendisini bıraktıktan sonra , ne kadar bedbaht olduğunu da biliyordu Yumuşak, pembe, sessiz ve uslu Nazif; kuru, sinirli, sert ve haşin bir insan olmuştu Kendini tamamıyla içkiye verdiğini söylüyorlardı" (Karaosmanoğlu, 1934:90)

Miralay Hakkı Bey, emekli olur ve bir şirkette meclis idare reisliği görevini alır Sonraki zamanlarda ise Nazif Bey gibi o da Selma Hanımın gözünden düşer O artık, cepheden yeni döndüğü zamanlardaki Selma Hanımın gözündeki "ilah" değildir Giyinişini, yaşayışını ve Selma Hanıma olan tavırlarını çok değiştirir Ayrıca, lüks yaşamaya merak sarar Miralay Hakkı Beydeki bu tür değişiklikler, Ankara'da yaşayan diğer insanların da pek çoğunda görülür

"Nazif, ne kadar eski Nazif değilse, Miralay Hakkı Bey de o kadar eski Hakkı Bey değildir Selma Hanımın, bu Hakkı Beye, ikide bir 'Nerede o tunç rengin? Nerede o çelik gövden? Nerede o sert ağzın? O koyu kumral bıyıkların?' diye soracağı geliyor" (Karaosmanoğlu, 1934: 92)

Batılılaşmayı yanlış algılayan insanlar, alafranga hayat tarzını kendine ölçü almaya başlar Ankara'da yaşayanların önemli bir bölümü; Gazi Hazretleri'nin inkılâplarını yanlış yorumlar; çağdaş yaşamanın balolarda, gece eğlencelerinde ve çaylarda boy göstererek
eğlenmek olduğunu düşünür Özellikle dönemin bürokrat ve aydınlarının bir bölümü birbirleriyle gösteriş yarışına girerler Hakkı Bey de, Avrupa'yı gören ve Avrupalılarla sıkı ticarî ilişkilerde bulunan biri olarak bu gösteriş yarışının içinde yerini alır

"Hakkı Bey:
- A hanım, diyordu Bir defa , ben Avrupa'da bulunmuş bir adamım (Harb-i Umumî'de bir kere Almanya'ya gitmişti) Sonra da Avrupa adap ve muaşeretine dair ne kadar kitap görürsem alıp okuyorum Artık, benim yaptığımın doğruluğundan şüphe edilir mi?" (Karaosmanoğlu, 1934:110)

Hatta, sade bir aile hayatı olan Murat Bey bile, bu olumsuz ortam içinde gülünç duruma düşmekten kendini kurtaramaz ve bilinçsiz faaliyetleri ve tavırlarıyla Selma Hanımı şaşırtır Murat Bey, mebusluğu bırakır ve safahat âlemi içinde özünü kaybeder Murat Beyin arabasından, çay ve yemek davetlerinden azamî derecede yararlanan insanlar, gerçekte onun samimî dostları değildir

Selma Hanım, yılbaşı eğlencelerinin düzenlendiği yeni açılan Ankara Palas Oteli'nde önceden tanıştığı ve etkisinden kurtulamadığı Neşet Sabit Beyle tekrar karşılaşır Neşet Sabit Bey; Ankara'da bir evde tek başına yaşamasına rağmen, İstanbul'daki bir gazetenin yazarlığını ve muhabirliğini yapar Ayrıca, tercüme işleriyle uğraşır Neşet Sabit Bey de, Selma Hanım gibi Ankara sosyetesinin bilinçsiz hayat tarzından rahatsızdır İki eski dost, duygu ve düşüncelerini birbirlerine aktarırlar O günden sonra birlikte gittikleri tüm balo ve davetlerde Selma Hanım ile Neşet Sabit Beyin sohbet konusu Ankara halkı üzerindeki değişme ve Batılılaşma kavramının yanlış anlaşılmasıdır

Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara, yalnız insanlarıyla ve hayat tarzı ile değil, mimari ve evlerin iç dekorasyonu ile de Avrupaî tarza uygun olarak değişiklik gösterir Gerek Selma Hanım, gerekse Neşet Sabit Bey; Batılılaşmanın bir eğlence tarzı olmadığı; bilimsel gelişme, değişme ve işletme gücü olduğunda hemfikirdirler Bu düşünceler; Selma Hanımı Hakkı Beyden iyice uzaklaştırır Ayrıca, Hakkı Beyin yabancı bir kadınla olan flörtü ve Selma Hanımın kendi hayatını kurmak istemesi, onları boşanmaya kadar götürür Selma Hanım ikinci kocası Miralay Hakkı Beyden ayrılır

Neşet Sabit Beyin yardımıyla Selma Hanım öğretmen olur Cumhuriyet'in kuruluşunun onuncu yıl kutlama törenlerinde Gazi Hazretleri'nin konuşmasını Selma Hanım, yeni kocası
Neşet Sabit Beyle birlikte büyük bir coşkunlukla dinler Artık, Atatürk'ün oluşturduğu inkılâplar, halk tarafından özümsenir; Ankara'nın çehresi ve bütün Türkiye'nin hayat tarzı da olumlu bir değişme sürecine girer Ankara'nın bu değişen çehresine ayak uyduramayan, kendi menfaatlerini, ülkenin menfaatlerinden önde gören, yanlış Batılılaşan sosyete grup, Ankara'yı terk eder ve Avrupa'ya yerleşirler Murat Bey ve ailesi de bunlardan biridir Selma Hanım, Murat Bey ve ailesine acır ve onların Avrupa'da barınamayacağını düşünür

Selma Hanım ve üçüncü kocası Neşet Sabit Bey, Kaledibi'nin Cebeci'ye bakan yamacında bir apartman dairesinde yaşar Selma Hanım, öğretmenliğine devam ederken Neşet Sabit Bey de roman yazarlığı ile meşgul olur Ayrıca, Neşet Sabit Beyin yazdığı "Kaltabanlar" adlı komedi eseri, Devlet Tiyatrosu'nun açılış töreninde sahnelenecektir Neşet
Sabit Bey, bu büyük güne hazırlanmanın telaşı ile faaliyetlerine hız verir Nihayet, oyunun sahneye konacağı gün gelir Tiyatro oyununu izlemeye gelenler arasında Atatürk de bulunmaktadır Oyun, çok başarılı bir şekilde sahnede sergilenir Atatürk, Neşet Sabit Beyi yanına çağırtır ve onu tebrik eder Oyunun sahnede sergilenmesinden sonra oyunda görev alan ekip ile birlikte sabaha kadar eğlenen Selma Hanım ve Neşet Sabit Bey, yorgun bir şekilde evlerine dönerler

Selma Hanım, Neşet Sabit Beyi çok sevmesine rağmen, onun başka kadınlarla olan ilişkisinden şüphelenir Özellikle, oyunda rol alan Yıldız Hanım adlı genç bir kızla olan yakınlığını kıskanır Ancak, Yıldız Hanımın sporcu bir gençle evlenmesi ile bu şüphelerinden kurtulur

Yıl 1933'tür Selma Hanım, hayal kurmaktadır 1943 yılında yapılacak Cumhuriyetin 20 yıl dönümü kutlamaları arasında kendini hissetmeye başlar Hayalleri içinde, bir gün evine döndüğünde kendine gelen bir mektuptan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun yirminci yıldönümü için yapılacak kutlamaların düzenleme komitesine seçildiğini öğrenir Bu mektupla, yaşlandığının farkına varır Cumhuriyet kurulalı yirmi yıl olmuştur

Cumhuriyetin yirminci yıl kutlamaları da, onuncu yıl kutlamalarında olduğu gibi büyük bir coşku yapılır Binlerce insan, bir sel gibi Çankaya'ya akar, halk tek vücut olur Kutlamalara katılan Selma Hanım ve Neşet Sabit Bey, ilerleyen yaşlarının verdiği zayıflıkla yorgun düşer ve evlerine dönerler Uzaktan işitilen şenlik seslerinin eşliğinde ve içtikleri ıhlamur sayesinde yorgunluklarını atmaya çalışırlar (Cumhuriyetin 20 yıl kutlamalarını anlatan bölüm içindeki ifadeler, Selma Hanımın hayalleriyle ilgilidir)

Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU'nun "Ankara", birbirinden farklı dönemlerdeki Ankara'yı yansıtması yönüyle okunmaya değer bir romandır Özellikle, Millî Mücadele dönemi ile Cumhuriyetin ilk yıllarındaki insanların karakteristik özelliklerini anlatması, romana ayrı bir değer kazandırmaktadır

by.NaMe
07-10-2008, 10:03 AM
Atatürk'ten Türk Ulusuna Mesajlar
Sara Gül TURAN
Leyal Yayınları, İzmir


ÖZET

Bu kitabın içeriği, şanlı Türk ulusuna ilmin ışığında mesajlar vermektir Bu mesajları almalı ve Ulu Önder Atatürk'ün yolunda sevgi ile ellerimizi birbirimize sımsıkı kenetlemeli, içimizdeki vatan hainlerini ve dış düşmanları bu kutsal topraklardan söküp atmalıyız

Yazar, Sara Gül TURAN Atatürk'ten Türk ulusuna Mesajlar adlı kitabında bu mesajları ve ayrıntılarını tek tek ele almış ve açıklamıştır

İlk Mesaj: "Hurafelere inanmayınız Her şeyin kaynağı insan zekâsıdır"

Hurafeler dönemi kapatılmalı, bilimin ışığında bilinçlenmeliyiz Dinî inançlarımız; akıl,
ilim ve vatanın yararına olmalıdır Eğer bir dini olay bu ilkeye uygun değilse, bu, din değil, insanları aldatmak ve baştan çıkarmaktır İnsanın isteği ve zekâsıyla yapabileceği şeyleri tembellik ederek , yapmaması bir suçtur Bu suçu "Allah'ın dediği olur" diye Ulu Tanrı'ya yüklemek, dinsizliğin, medeniyetsizliğin ve yoksulluğunu kaynağıdır

Yavuz Sultan Selim' in Mısır'ı fethinden sonra , halifelik Türklere geçince Türk ulusu- nun kültür ve uygarlıktaki yaratma gücünün dizginleri cahil yobazların eline geçer Ülkede sünni ve şii mezhep kavgaları başlar Türk ulusu mezheplere ve tarikatlara ayrılarak binlerce insanın kafaları koparılır Bu tarihlerde Avrupa'da Martin Lüther Hristiyanlık dininde reform yaparak ulusal dille ibadeti ortaya atar Osmanlı imparatorluğu' nda ise aksine softalaşma başlar Türklüğün zekâsı bir hiç uğruna Cumhuriyet Devrine kadar harcanır Yine Osmanlı Tarihi'nden görüyoruz ki bütün yabancı saldırılar , softalığın millet ve padişah üzerinde hakim olduğu günlere rastlar

İkinci Mesaj:"Softalar cumhuriyetimizin en büyük düşmanıdır Onlardan kurtulunuz!"

Türkiye Cumhuriyeti'nde kıyafet devriminden önce din yoluyla vurgunculuğu sanat edinenler ,başına sarığı,sırtına cübbeyi geçirir, hoca kıyafetiyle dolaşırdı Diğer taraftan muhtarın yanında yer alır , dünya işlerine de hükmederdi

Yazar Türk ulusuna şöyle sesleniyor: "Türklüğünüzü geçmişin çirkin karanlıklarına gömdürmemek için lütfen şahlanınız Öylesine şahlanınız ki bu vatan haini gericiler ve düşmanınız olan dış güçler Türk'ün gücünü görsün Haydi Türkiye zafer sizi bekliyor"

Üçüncü Mesaj: "Vatanını seven her Türk, Kara Kuvvet ile savaşmalıdır

Türk milletinin çok yanlış bir hayat anlayışı vardır Çünkü; düşmanı yendikten sonra kendi haline bırakırsınız Yendiğinizi sandığınız düşman sık dirilir ve en güçsüz zamanlarınızda sizi arkanızdan vurur Kurtuluş Savaşımızdaki kara kuvvet kundakçılığını tam zamanında önlemeseydik bugünkü Türkiye tarihten silinmiş olacaktı


Dördüncü Mesaj: "Özgürlük ve bağımsızlık Türk ulusunun karakteridir"

Diktatörlük yoktur ve olmayacaktır Yalnızca bir kuvvet vardır: O da milli egemenliktir Sadece bir makam vardır: O da milletin kalbi, vicdanı ve varlığıdır Dünyanın size saygı göstermesini istiyorsanız önce kendi benliğinize ve milliyetinize saygı duyup, fikir alanın- da, fiili olarak tüm eylemlerinizi, davranışlarınızı göstererek milli benliğini bulamayan milletlerin başka milletler için birer av olduğunu unutmayınız

Beşinci Mesaj: "Din duygusu milli duygudur"

Din sosyal bir olgudur Toplumla beraber gelişir Bir dinin tabiî olması için akla, ilme ve mantığa uygun olması gerekir Din de, Kur'an da insanların örf, âdet, ahlâk ve Tanrı'ya inanış ve bağlılıklarının ilkeleridir ve zamana göre hükümleri daha farklı anlaşılabilir Çünkü din, millî aşk; vatan ve millet sevgisi ilim, uygarlık, erdem, ahlâk duygusu aşıladığı müddetçe saygıdeğerdir, kutsaldır

Altıncı Mesaj: "Dua ve ibadet millileşmelidir"

Gelecek ve uygarlık ışığından ayrılmayınız Din perdesine bürünmüş her hayırlı işi dinle karşılayarak her çeşit devrime engel olmuş vaizlerin, vatan hainlerinin yaldızlı sözlerine kanmayınız Tuzaklarına düşmeyiniz

Kur'an-ı Kerim'in Türk Milletine yarayan Büyük Millet Meclisi'nin kanunlarına aykırı bulunmayan öğütlerinden Türkçeleştirerek faydalanınız Dininizi, ibadetinizi , kitabınızı Türkçe öğreniniz Unutmayın ki, Kur' an' ı anlamadan okumak dine aykırıdır

Yedinci Mesaj: "Türkiye'de , Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kanunları geçerlidir"

Türkiye'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kanunları ve Ulu Önder Atatürk'ün öğütleri çok önemlidir Ancak çağa ayak uydurmak zorundadırlar Her şeye rağmen gerçek bir ışığa doğru yürümeliyiz Atamızda bu inancı yaratan kuvvet yalnız vatan ve aziz milletine sonsuz olan sevgisi değil, bugünün karanlıkları ve şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakiki aşkla aydınlık aramaya çalışan bir gençlik görmesindendir

Sekizinci Mesaj: " Yüksel Ey Türk! Senin için yükselmenin sınırı yoktur"

Sevgili Gençler! Hayat mücadelelerden oluşur O nedenle hayatta iki şey vardır Yenmek veya yenilmek

Atamızın Türk gençliğine verdiği ve bıraktığı vicdani armağan sadece hep yenmektir ve o hep yeneceklerine inanıyordu

Dokuzuncu Mesaj: " Türk milleti ordusunu çok sever ve onu kendi idealinin bekçisi sayar"

Osmanlı Ordusu değil, Türk ordusu bizleri her an karşılaşabileceğimiz kara tehlikelerden mutlaka kurtaracaktır Türk Cumhuriyeti sadece iki şeye güvenir: Biri milletin kararı, öbürü de en acılı ve zor koşullarda dünyanın övgüsünü haklı olarak kazanan ordumuzun kahramanlığıdır


Onuncu Mesaj:" Şuna inanınız ki, dünya yüzünde gördüğünüz her şey kadının eseridir"

Allah insanları iki cins yaratmıştır Bir toplumda cinslerden biri yalnız çağdaşlık gereklerine uyarsa, o toplum yarı yarıya düşkünlük içinde bulunur Bir millet gelişmek ve çağdaşlaşmak isterse bu noktayı temel ilke olarak kavramak mecburiyetindedir Eğer ki toplumumuzun başarısızlığı söz konusu olursa bunda kadınlarımıza karşı umursamazlığın ve hatalı davranışların etkisi bulunmaktadır

On birinci Mesaj: "Hayatta en hakiki yol ilimdir Bunu unutmayınız"

Bu söz tüm Türk topluluğunun ve hatta tüm doğu aleminin en büyük imanı, inancı , kuralı ve aydınlığı olmalıdır İlmin yöntemi birdir Gerçek; heyecanı ilmin her şubesinde aynıdır Mezheplere, tarikatlara ayrılarak birlik bozucu değildir Hür olmak ve ilerlemek için evren yasalarını tanımak ve onlara itaat etmek gerektiğini takdir eder

Sonuç olarak;

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün, günümüz laik Türkiye Cumhuriyeti' ne armağan ettiği bu mesajlar çağdaş bir Türkiye idealinin temellerini oluşturmaktadır Bu kitapta yazar bu güne de, yarına da ışık tutacak mesajları bütün değerleri bir daha gözden geçirmemiz ve yeniden değerlendirmemiz gerektiğini çok güzel ifade etmiştir

by.NaMe
07-10-2008, 10:03 AM
Atatürk'ten Türk Ulusuna Mesajlar
Sara Gül TURAN
Leyal Yayınları, İzmir


ÖZET

Bu kitabın içeriği, şanlı Türk ulusuna ilmin ışığında mesajlar vermektir Bu mesajları almalı ve Ulu Önder Atatürk'ün yolunda sevgi ile ellerimizi birbirimize sımsıkı kenetlemeli, içimizdeki vatan hainlerini ve dış düşmanları bu kutsal topraklardan söküp atmalıyız

Yazar, Sara Gül TURAN Atatürk'ten Türk ulusuna Mesajlar adlı kitabında bu mesajları ve ayrıntılarını tek tek ele almış ve açıklamıştır

İlk Mesaj: "Hurafelere inanmayınız Her şeyin kaynağı insan zekâsıdır"

Hurafeler dönemi kapatılmalı, bilimin ışığında bilinçlenmeliyiz Dinî inançlarımız; akıl,
ilim ve vatanın yararına olmalıdır Eğer bir dini olay bu ilkeye uygun değilse, bu, din değil, insanları aldatmak ve baştan çıkarmaktır İnsanın isteği ve zekâsıyla yapabileceği şeyleri tembellik ederek , yapmaması bir suçtur Bu suçu "Allah'ın dediği olur" diye Ulu Tanrı'ya yüklemek, dinsizliğin, medeniyetsizliğin ve yoksulluğunu kaynağıdır

Yavuz Sultan Selim' in Mısır'ı fethinden sonra , halifelik Türklere geçince Türk ulusu- nun kültür ve uygarlıktaki yaratma gücünün dizginleri cahil yobazların eline geçer Ülkede sünni ve şii mezhep kavgaları başlar Türk ulusu mezheplere ve tarikatlara ayrılarak binlerce insanın kafaları koparılır Bu tarihlerde Avrupa'da Martin Lüther Hristiyanlık dininde reform yaparak ulusal dille ibadeti ortaya atar Osmanlı imparatorluğu' nda ise aksine softalaşma başlar Türklüğün zekâsı bir hiç uğruna Cumhuriyet Devrine kadar harcanır Yine Osmanlı Tarihi'nden görüyoruz ki bütün yabancı saldırılar , softalığın millet ve padişah üzerinde hakim olduğu günlere rastlar

İkinci Mesaj:"Softalar cumhuriyetimizin en büyük düşmanıdır Onlardan kurtulunuz!"

Türkiye Cumhuriyeti'nde kıyafet devriminden önce din yoluyla vurgunculuğu sanat edinenler ,başına sarığı,sırtına cübbeyi geçirir, hoca kıyafetiyle dolaşırdı Diğer taraftan muhtarın yanında yer alır , dünya işlerine de hükmederdi

Yazar Türk ulusuna şöyle sesleniyor: "Türklüğünüzü geçmişin çirkin karanlıklarına gömdürmemek için lütfen şahlanınız Öylesine şahlanınız ki bu vatan haini gericiler ve düşmanınız olan dış güçler Türk'ün gücünü görsün Haydi Türkiye zafer sizi bekliyor"

Üçüncü Mesaj: "Vatanını seven her Türk, Kara Kuvvet ile savaşmalıdır

Türk milletinin çok yanlış bir hayat anlayışı vardır Çünkü; düşmanı yendikten sonra kendi haline bırakırsınız Yendiğinizi sandığınız düşman sık dirilir ve en güçsüz zamanlarınızda sizi arkanızdan vurur Kurtuluş Savaşımızdaki kara kuvvet kundakçılığını tam zamanında önlemeseydik bugünkü Türkiye tarihten silinmiş olacaktı


Dördüncü Mesaj: "Özgürlük ve bağımsızlık Türk ulusunun karakteridir"

Diktatörlük yoktur ve olmayacaktır Yalnızca bir kuvvet vardır: O da milli egemenliktir Sadece bir makam vardır: O da milletin kalbi, vicdanı ve varlığıdır Dünyanın size saygı göstermesini istiyorsanız önce kendi benliğinize ve milliyetinize saygı duyup, fikir alanın- da, fiili olarak tüm eylemlerinizi, davranışlarınızı göstererek milli benliğini bulamayan milletlerin başka milletler için birer av olduğunu unutmayınız

Beşinci Mesaj: "Din duygusu milli duygudur"

Din sosyal bir olgudur Toplumla beraber gelişir Bir dinin tabiî olması için akla, ilme ve mantığa uygun olması gerekir Din de, Kur'an da insanların örf, âdet, ahlâk ve Tanrı'ya inanış ve bağlılıklarının ilkeleridir ve zamana göre hükümleri daha farklı anlaşılabilir Çünkü din, millî aşk; vatan ve millet sevgisi ilim, uygarlık, erdem, ahlâk duygusu aşıladığı müddetçe saygıdeğerdir, kutsaldır

Altıncı Mesaj: "Dua ve ibadet millileşmelidir"

Gelecek ve uygarlık ışığından ayrılmayınız Din perdesine bürünmüş her hayırlı işi dinle karşılayarak her çeşit devrime engel olmuş vaizlerin, vatan hainlerinin yaldızlı sözlerine kanmayınız Tuzaklarına düşmeyiniz

Kur'an-ı Kerim'in Türk Milletine yarayan Büyük Millet Meclisi'nin kanunlarına aykırı bulunmayan öğütlerinden Türkçeleştirerek faydalanınız Dininizi, ibadetinizi , kitabınızı Türkçe öğreniniz Unutmayın ki, Kur' an' ı anlamadan okumak dine aykırıdır

Yedinci Mesaj: "Türkiye'de , Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kanunları geçerlidir"

Türkiye'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kanunları ve Ulu Önder Atatürk'ün öğütleri çok önemlidir Ancak çağa ayak uydurmak zorundadırlar Her şeye rağmen gerçek bir ışığa doğru yürümeliyiz Atamızda bu inancı yaratan kuvvet yalnız vatan ve aziz milletine sonsuz olan sevgisi değil, bugünün karanlıkları ve şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakiki aşkla aydınlık aramaya çalışan bir gençlik görmesindendir

Sekizinci Mesaj: " Yüksel Ey Türk! Senin için yükselmenin sınırı yoktur"

Sevgili Gençler! Hayat mücadelelerden oluşur O nedenle hayatta iki şey vardır Yenmek veya yenilmek

Atamızın Türk gençliğine verdiği ve bıraktığı vicdani armağan sadece hep yenmektir ve o hep yeneceklerine inanıyordu

Dokuzuncu Mesaj: " Türk milleti ordusunu çok sever ve onu kendi idealinin bekçisi sayar"

Osmanlı Ordusu değil, Türk ordusu bizleri her an karşılaşabileceğimiz kara tehlikelerden mutlaka kurtaracaktır Türk Cumhuriyeti sadece iki şeye güvenir: Biri milletin kararı, öbürü de en acılı ve zor koşullarda dünyanın övgüsünü haklı olarak kazanan ordumuzun kahramanlığıdır


Onuncu Mesaj:" Şuna inanınız ki, dünya yüzünde gördüğünüz her şey kadının eseridir"

Allah insanları iki cins yaratmıştır Bir toplumda cinslerden biri yalnız çağdaşlık gereklerine uyarsa, o toplum yarı yarıya düşkünlük içinde bulunur Bir millet gelişmek ve çağdaşlaşmak isterse bu noktayı temel ilke olarak kavramak mecburiyetindedir Eğer ki toplumumuzun başarısızlığı söz konusu olursa bunda kadınlarımıza karşı umursamazlığın ve hatalı davranışların etkisi bulunmaktadır

On birinci Mesaj: "Hayatta en hakiki yol ilimdir Bunu unutmayınız"

Bu söz tüm Türk topluluğunun ve hatta tüm doğu aleminin en büyük imanı, inancı , kuralı ve aydınlığı olmalıdır İlmin yöntemi birdir Gerçek; heyecanı ilmin her şubesinde aynıdır Mezheplere, tarikatlara ayrılarak birlik bozucu değildir Hür olmak ve ilerlemek için evren yasalarını tanımak ve onlara itaat etmek gerektiğini takdir eder

Sonuç olarak;

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün, günümüz laik Türkiye Cumhuriyeti' ne armağan ettiği bu mesajlar çağdaş bir Türkiye idealinin temellerini oluşturmaktadır Bu kitapta yazar bu güne de, yarına da ışık tutacak mesajları bütün değerleri bir daha gözden geçirmemiz ve yeniden değerlendirmemiz gerektiğini çok güzel ifade etmiştir

by.NaMe
07-10-2008, 10:03 AM
Annem Ve Hayatın Anlamı
Irvİn YALOM
Kabalcı Yayınları


ÖZET

"Nietzche Ağladığında" ve "Aşkın Celladı" gibi ülkemizde de çok satan ve tanınmış kitapların yazarı Irvin Yalom, bu kitabında psikoterapi ve uygulamaları üzerinde durmuştur Gündelik hayatta bizlere uzak bir terim olan psikoterapiyi bizlere daha yakından tanıtmak için Yalom kitabında, yaşanmış hikayelere yer vermiştir Bu hikayelerde kendimizi ve geçmişimizi sorgulamamız da isteniyor Aslında bu da kitabın temel amacını özetliyor

Kitap; birbirinden bağımsız gibi görünen ama gizli bir bağla bağlanan altı hikayeden oluşmuştur Bu hikayelerin dördü yazar Irvın Yalom' un hastalarının, diğer ikisi de yakın arkadaşı Dr Steve Lash' in hastalarının öykülerinden oluşuyor

Birinci hikaye olan "Annem ve Hayatın Anlamı", yazar Irvın Yalom' un kendi kabuslarının ve ölmüş üvey annesiyle yüzleşmesini anlatıyor Aslında yazar burada hasta olarak kendini görüyor ve kendi kendine tedavi uygulama yöntemini deniyor Hayatının her anında hiç de hoş hatırlamadığı annesiyle olan ilişkisindeki pişmanlıkların su üstüne çıkması ve bu ilişkideki suçun kendisinde de olmasından duyduğu pişmanlıkların önüne geçmek için geçmişe yaptığı yolculuk anlatılmış Aslında bu hikaye bizlere kişinin kendi kendisine de psikoterapi uygulayabileceğinin iyi bir göstergesidir

İkinci hikaye, yazarın ölümcül bir kanser hastalığına yakalanmasına rağmen hayattan kopmayan, çevresine umut dağıtmayı sürdüren Paula adlı hastasıyla ilgili Yazar, Paula ile olan ilişkisini, doktor-hasta ilişkisinin çok üzerinde görüyor Paula; yazarımızın hem hastası, hem grup tedavi yönteminde yardımcısı hem de yakın bir sırdaşı görevlerini üstleniyor Ölümcül bir hastalığa yakalanmasına rağmen, yaşama sevinci ve çevreye yaydığı enerjisi, Dr Yalom' un Paula' ya hayran olmasının sebeplerini özetliyor Hayatının kalan kısmını kendisi gibi kanserli hastalarla geçirmeye adayan Paula' nın ölümüne kadar olan zamandaki Dr Yalom ile olan yakın ilişkisinin de özeti veriliyor

Kitapta yoğun işlerinden dolayı Paula' ya yeterli zaman ayıramayan DrYalom' un, hastasının ölümünden sonraki düşünceleri ve onun işlerini devam ettirmesi de anlatılmış

Üçüncü hikaye ise farklı sorunlar taşıyan hastaların biraraya gelerek, DrYalom tarafından oluşturdukları psikoterapi grubunun işleyişi ve çözümler üretmesi ile ilgili Her biri umutsuz gibi görünen hastaların tedavisinde yine kendilerini kullanarak çözüm aramak yöntemini, Dr Yalom bu grupta başarıyla uyguluyor Tekerlekli sandalye ile yaşamak zorunda olan ve bundan ötürü içine kapanık ve hayata küsmüş Maglonia, kas hastalığından dolayı yatağa bağlı Martin, intihar girişiminden dolayı yarı felçli Dorothy, anoreksik hastalığına yakalanmış iki bayan Rosa ve Carol; grubun üyelerini oluşturmaktadır Grup üyelerinin birbirlerine kısa sürede kaynaşmaları; tedavi süreçlerini de etkilemiş, sonuçları daha kısa sürede ve daha olumlu sonuçlandırmıştır

Dördüncü hikaye; çok sevdiği ağabeyini ilk gençlik yıllarındaki bir araba kazasında yitirmiş ve daha sonrada beyin kanserine yakalanmış kocasının ölümünü yaşamakta olan, duygusal olarak kenetlenmiş Irene ve Dr Yalom' un yas terapisi ile ilgili çalışmalarını konu ediyor "Yas Terapisinde Yedi İleri Ders" adlı hikayede Dr Yalom, Irene' nin rüyalarından hareketle tedavi yöntemi seçiyor Periyodlar halindeki seanslarda Irene'nin rüyalarındaki ve gerçek hayattaki iyileşme belirtileri tedavinin de asıl amacına ulaştığını gösteriyor

Son iki hikaye Dr Yalom' un arkadaşı Dr Lash ve hastaları ile ilgili "Çifte Açıklama" adlı hikayede, Dr Lash' in hastaları ile olan diyaloglarını kasetlere alması ve bunları hastalarına dinleterek onların da seanslar hakkındaki görüşleri ile ilgili yaptığı çalışmalar konu edilmiş Fakat bu kasetlerin birinde önceden kaydettiği ve silmeyi unuttuğu kendi yorumlarını, hastasının dinlemesi ve tedavi sürecinde meydana gelen mevcut değişmelerin seanslara da yansıması anlatılıyor İçine kapanık hastasının bu yorumlardan sonra; yorumlara yönelik davranması, olayları irdelemesi ve kendi kendine güven kazanması anlatılıyor

Yedinci ve son hikaye olan "Macar Kedinin Laneti" adlı hikayede Dr Lash' in; sürekli kabuslar gören hastasının tedavisinde ilerleme kaydetmek istemesi ve kendisinin de onun gibi davranışlar içerisine girmesi konu edilmiş Bu yöntemin sonuçlarının hastaya yararı olmasıyla birlikte, Dr Lash' in bazı geçmiş olaylarla da yüzleşmesini sağlamıştır Bir psikologun bile bazı sorunlar karşısında ne yapacağının bilememesi ve yardım istemesinin normal olduğu vurgulanıyor

"Annem ve Hayatın Anlamı", ölüm ve insanın daha anlamlı yaşamak için verdiği kişisel mücadeleler üzerine derin gözlemler içeren bir kitap Terapi kelimesinden korkulmaması gerektiği mesajını iletmeye çalışılıyor Her şeyin birinci kuralının inanmak ve sevmek olduğunu bizlere bir daha hatırlatıyor

by.NaMe
07-10-2008, 10:04 AM
Atatürk Ve Hukuk


Ender TİFTİKÇİ, Mehmet TİFTİKÇİ
Yargıtay Yayını No: 27

ÖZET

Kitapta, Atatürk'ün yazılı kaynaklarda yer alan söz ve yazıları taranarak, Atatürk'ün hukuk temel ilkelerine bağlılığı, yasalara uyma ve gereklerini yerine getirme duyarlılığı, ülke ve dünya barışını sağlama ve koruma konusunda hukuku egemen kılma tutarlılığının göstergeleri belirtilmeye çalışılmıştır Bu bağlamda çeşitli açış konuşmaları, halkla ve gazetecilerle yaptığı söyleşiler, çeşitli dönemlerde yayınlanan bildiriler, Büyük Nutukta yaptığı açıklamalar ve yazışmaları incelenmiştir Atatürk'ün hukuka bağlılığı ve hukuk içinde kalma çabalarını yansıtan bazı anılarla, halkın demokrasi ve çağdaş yönetim konusunda eğitilmesine verdiği önemi, çağına göre çok ileri olan kişisel yaşamını ve öngörüsünü ortaya koyan anı ve anlatımlara kitapta yer verilmiştir

Derlemenin sınırını Atatürk'ün yargıya ve hukuka verdiği önem ve bu konudaki söz ve tutumlarını yansıtan olaylarla belirtilmeye çalışılmış, bu hukuk devriminin hukuk tarihi içindeki yeri gibi tarihi araştırmalara girilmemiştir

Atatürk'ün Prof Dr Afet İnan tarafından yazılan Medeni Bilgiler kitabına hazırlık olmak üzere kendi el yazısı ile yazdığı yazılardan, özellikle kamu ve özel hukuka ilişkin seçilen örneklerden bazıları şu şekildedir

"Madem ki; devlet bir idareye, bir hakimiyete maliktir, onu ifade ve infaz için bir takım vasıtalara muhtaçtır Bu vasıtaları ihtiva eden devlet teşkilatında millet meclisi ve hükümet teşkilatı esastır Demokrasi prensibi hakimiyeti milliye prensibi şekline inkılap etmiştir Bir vatandaş kendi hürriyet ve hakkını kendi maddi kuvvetine dayanarak temine kalkışamaz Bu hususlar fertlerin kuvvet ve teşebbüsleri ile değil, milletin iradesini haiz olan devletin kudret ve nüfuzu ile temin olunabilir

Türk, istibdat ve esaret zincirlerini parçalayabilmek için dahili ve harici düşmanlar karşısında hayatını ortaya attı, çok kanlı ve tehlikeli mücadelelere girdi, sayısız fedakarlıklara katlandı ancak ondan sonra hürriyetine sahip oldu Bu sebeple hürriyet Türk'ün hayatıdır Artık Türkiye'de her Türk hür doğar, hür yaşar Türkler demokrat, hür ve mesul vatandaşlardır Türk ferdi hürriyetinden ve menfaatlerinden teşkilatı esasiye kanununda tayin olunduğu kadarını Cumhuriyete bırakmıştır Cumhuriyet ferdin, ona bıraktığı bir kısım hürriyeti, ferdin ve Türk milletinin, dahilde hürriyetini ve harice karşı istiklalini temin için kullanır"

Yine Atatürk temel hak ve hürriyetler konusunda şunları ifade etmektedir "Hürriyetler başlıca ferdin maddi menfaatlerine tekabül eder; dar anlamda kişisel hürriyettir Bunlardan en önemlileri seyahat ve yerleşme hak ve hürriyetidir Bununla birlikte keyfi tutuklamaları, hapis cezasını yok etmek gerekmektedir Ferdi mülkiyet çok önemlidir Bir insanın emeğinin ürünü olan her şeye sahip olması, devletin müdahale edemeyeceği, ferdin yüksek haklarındandır Yine temel haklardan ticaret çalışma ve sanat hürriyeti önemlidir Bunlardan başka, devletin, siyasi veya kamunun menfaat ve emniyeti amacıyla tekeli altında bulundurduğu işleri başkaları yapamaz İkinci grup hürriyetler ferdin fikir hayatındaki hürriyet haklarıdır Bunlardan vicdan hürriyeti ferdin istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendisine ait siyasi bir fikre sahip olmak, mensup olduğu bir dini gereklerini yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz"

Atatürk'ün temel hürriyetler konusundaki düşünceleri şöyle devam eder "İçtima hürriyeti ve matbuat hürriyeti aynı prensipten çıkar O prensip insanların, fikirlerini serbest söylemek ve neşretmek hakkıdır Vatandaşlar, kendi talim ve terbiyeleri için ve umumun menfaatleri noktasından fikirlerini teati etmedirler En büyük hakikatler ve terakkiler, fikirlerin serbest ortaya konması ve teati edilmesi ile meydana çıkar ve yükselir Hürriyet, ihtimal ki zorla tesis olunur, fakat, herkese karşı taassüpsüzlük (tölerans) göstermekle ve aldırmamazlıkla muhafaza edilir Türkiye Cumhuriyetinde, herkes Allaha istediği gibi ibadet eder Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaz Türkiye Cumhuriyetinin resmi dini yoktur Türkiye'de bir kimsenin fikirlerini, zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna müsaade edilmez "(Prof Dr A Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Atatürk'ün El yazıları, Ankara, 1969, s 390 vd)

"Kişilerin özgürlüğü, devletin egemenliğine ve isteklerinin saklı bulundurulmasına bağlıdır Devletin istekleri felce uğratılmış olursa kişilerin özgürlüklerini koruyacak hiçbir güç ve araç kalmaz Vatandaş olan kişiler kendi özgürlüklerinin bir bölümünü seve seve, gerekli görerek devlete aslında vere gelmişlerdir Devlet kendine özgü olan istekle kişisel özgürlüklerin bir bölümüne gene o özgürlükleri sağlamak için sahip olur Yeter ki devletin buyrukluğu ulusun genel mutluluğu ve refahına ve vatandaşa özgürlüklerinin sağlanmasına harcanmış olsun"(Atatürk'ün, 17 Şubat 1931 günü Adana Türk Ocağında yaptığı konuşmadan)

Bunların dışında; Atatürk'ün 1 Mart 1924 tarihinde, TBMM II Dönem açış konuşması, 30 Ağustos 1924 Dumlupınar'da yaptığı konuşma, Ankara Hukuk mektebine yazdığı telgraf, 9 Ekim 1925 yılında Cumhuriyet savcılarına seslenişi, 5 Kasım 1925 tarihinde Ankara Hukuk Fakültesini açarken yaptığı konuşma, 1 Kasım 1928 tarihinde TBMM III Dönem Yasama Yıllını açış konuşması, Ankara İstiklal Mahkemesi kararı ve Mahkeme başkanlığına yazdığı telgraf, Türk Kadınına Seçme ve Seçilme Hakkının verilmesine dair kanun üzerine açıklamaları, 1 Kasım 1937 tarihinde TBMM V Dönem 3 ncü Yasama Yılı ve 1Kasım 1938 tarihlerinde TBMM V Dönem 4 ncü Yasama Yılı açış konuşmaları, kitapta yer alan hukuk üzerine düşüncelerini yansıtan metinlerden bazılarıdır

Eser, Kurtuluş Savaşı ve öncesi ile Cumhuriyet Döneminde Atatürk'ün yapmış olduğu konuşma, demeç, anı, sohbet ve görüşlerden derlenmiş, modern Türkiye Cumhuriyetinin felsefesi, genel anlamda demokrasi, insan hakları ve kısmen de kamu ve özel hukuk, özellikle haklar ve çeşitleri üzerinde Atatürk'ün görüşlerini farklı bir bakış açısıyla değerlendirebilmek için, herkes tarafından okunması gerekli bir başvuru kaynağıdır

by.NaMe
07-10-2008, 10:04 AM
Aslında Özgürsün
Duygu Asena
Doğan Kitapçılık


ÖZET

Duygu Asena'nın bir internet sitesinde yazılan bu kitabı, yazarın belirttiğine göre okuyuculardan gelen tepkilerle şekillenmiş ve sonuçlanmıştır Kitap, çocukluklarından beri arkadaş olan Berna ve Belgin adlı iki bayanın hayatlarındaki bir yıllık bir süreyi ele almakta ve bu zaman içerisinde yaşadıklarının da etkisiyle beklentilerinde olan değişiklikleri anlatmaktadır Bu iki arkadaş fikirlerini birbirlerine bazen bir lokantada, bazen bir sinema çıkışında, bazen telefonda ve bazen de mektupla anlattıkları için kitap kolay takip edilmekte ve zevkle okunmaktadır

Üniversitede oldukça başarılı ve aktif bir öğrenci olan Berna şu anda ki eşi Erkan'la tanışır ve maddi durumlarının iyi olacağı ve bu nedenle çalışmaya gerek duymayacağı düşüncesiyle eğitimini yarıda bırakarak evlenip bir çocuk sahibi olur Fakat zaman geçtikçe, üniversitede spor yapan çeşitli sosyal etkinliklerde faal bir şekilde görev alan Berna, ev hanımı olarak içinde bulunduğu hayattan memnun olmadığı gibi iş adamı olan kocasının gittikçe artan ilgisizliğinden de şikayetçi olmaya başlar

Öte yandan Belgin eğitimini tamamlayıp bir özel şirkette çalışmaya başlamış ve çalışkanlığı sayesinde kısa zamanda mesleğinde yükselmiştir Bütün bu koşturma esnasında evlenip bir aile kurmaya zaman bulamayan Belgin, hayatta yalnız olduğunu düşünüp çeşitli arayışlara girmiştir Belgin karakteri ile, çalışan bir bayanın iş yerinde ne gibi zorluk ve kısıtlamalarla karşılaştığını görme imkanına sahip olmaktayız

Kitap, Belgin ve Berna'nın kısmen tanıtıldığı telefon konuşmaları ile başlar Erkek arkadaşından ayrılan Berna dertleşmek için Belgin'i arar Burada kitabın temelde dayandığı "herkes kendi yaşamını sevsin, ondan mutlu olsun" kavramı Berna tarafında dile getirilir

Pasif ev kadınlığından sıkılan Belgin, arkadaşının teşvikiyle çevreci bir dernekte gönüllü olarak çalışmaya başlar Zaten çalışkan bir kişiliğe sahip olan Belgin kısa zamanda çevre konusunda kendini yetiştirerek dernekte aktif olarak görev alır Daha geniş bir sosyal çevrenin içine giren Belgin artık kendine daha fazla zaman ayırmaya, daha bakımlı olmaya ve kısır bir döngünün içinden kurtulmaya başlamıştır Bunun sonucunda ise eşinin ve çocuğunun kendisine karşı olan tavırları değişmiştir

Bu arada Berna da kendine başka arkadaşlar bulmaya, yeni ilişkiler yaşamaya başlamıştır Yaşadığı çeşitli ilişkilerde de aradığını bulamayan Berna artık iyice yıprandığını hissetmekte ama bir türlü bu döngüden kendini kurtaramamaktadır

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Belgin'in babası ölür ve bu güne kadar hep eşinin gölgesinde yaşamış olan annesi yeni duruma alışmakta çok zorlanır Belgin bu durumu arkadaşına şöyle anlatır: "-Annemin halini görmüyor musun Berna? Babama birşey olursa oda yaşayamaz Kırkyıl dile kolay Tam kırk yıldır birlikteler Her zaman her yerde Birbirlerinin birer organı birer parçası gibiler Annem o olmadan, ona sormadan, bir şey yapamaz Yapamaz da zaten Nerdeyse sokakta yürüyemez bile"

Ama beklenen olmaz Belgin'in annesi kısa zamanda toparlanıp yeni bir yaşama başlar ve doğal olarak bu Belgin'i çok etkiler Başarıları gittikçe artan Belgin bir televizyon programı yapmaya başlar Bu başarıları sayesinde evliliği de kurtulmuştur

Bu arada Berna bir reklam ajansı açar ve kendi işini yürütmeye başlar Bir açılış nedeniyle Şanlıurfa'ya gider Orada kaldığı kısa zaman bile hayat görüşünün değişimesine neden olur Artık ordan oraya savrulan amaçsız bir insan değildir Şanlıurfa'dan arkadaşına yazdığı mektupta o bölgede yaşayan insanların "aslında televizyondan herşeyi öğrenmiş" olduklarını belirtip, " � ama o gördükleri, kendi yaşamlarından öylesine uzak ki, düş bile kuramıyorlar � Belgin, bir Güneydoğu turundan söz etmiştin Mutlaka ona katılalım, mutlaka� İnsanın yalnızca kendi yakın çevresini tanıması ne korkunç şey" diye yazar

Kitap Berna'nın Belgin'e yazdığı bir mektupla son bulur Bu mektubun son cümlesi sanki, iki arkadaşın bu zaman dilimi içerisinde geçirdikleri değişimin bir özeti gibidir:
" Beğenmediğim yönlerim hala çok� onları yok edeceğim�Aynaya baktığım zaman kendimi kıyasıya sevmek istiyorum çünkü � Ben, kendi sevgimi de hak etmek istiyorum"

by.NaMe
07-10-2008, 10:04 AM
Atatürkçülük El Kitabı
ProfDrHamza EROĞLU



ÖZET

Bu kitapta Atatürkçülük ve Türk devrimi hakkında genel bilgiler verilmektedir Toplumların karanlık günlerinde ihtiyaçları olan yüksek fikir ve hedeflerin toplumca anlaşılması, kavranması ve değerlendirilmesi amaçlanmıştır

20 yy insanlığın yeni oluşumlarının şahidi olmuştur Öyle ki yazarın da belirttiği gibi teknolojik ve bilimsel gelişmeler dünyanın gelecekteki rotasını belirlemekte en belirgin etken olmakla beraber, tüm dünya halklarını küresel anlamda bir bütün haline getirmektedir

Toplumun değişen koşullarına, yeni kurallar gerekmekte yeni hayat şartları yeni düzen ihtiyaçları duyulmaktadır Ortaçağ, yeniçağ ve yakınçağın ardından modern çağın sesi yükselmektedir ve bunun sonucudur ki yeni bir toplum düzeni içinde yeni bir insan ufku görünmektedir İnsanlığın tarihi insana yeni değerler kazandırmaya yönelik olmuştur Modern çağın insanı, insana en çok insani değerlerin verildiği çağdır

Türk Devrimi ise 20 yy'ın en önemli olaylarındandır Devrimle yeni ve modern bir devlet kurulmuştur ve yine bu devrim Türk insanının zekâsını insanlığın hizmetine sunmuştur Sonuç olarak, Türk Devrimi toplum ve devlet hayatına çok yeni olgular kazandırmıştır Ayrıca siyaset bilimi de bu hareketten payını almıştır, yani siyasette de bir çok yeniliğe sebebiyet vermiştir Bunun yanında, Türk Devriminin en büyük özelliği yeni bir hümanist akımı dile getiriyor olması ve hümanizme yön vermesiydi 21 yy'da insanlığın daha çok özgürlüğe ihtiyacı vardır ve bundan dolayı Atatürk ilkelerini daha dikkatli incelememiz gerekmektedir

Asya ve Avrupa'nın, eski ve yeni dünyanın karşılıklı mücadelesi Türk Toplumu üzerinde de etkisini göstermektedir Türkiye yalnız başına bunalımın ortasında değildir Bunalım bütün insanlığı tehdit etmektedir ve bu bütün insanlık için tehlike oluşturmaktadır Bu bunalımdan kurtulmanın yolu ve çaresi, insana, insanlığa yeni bir güç kazandırmak olacaktır İnsanı daha çok insanlaştıran yeni şartlar hazırlamak, bilim adamlarının olduğu kadar toplumlara yön veren büyük adamların yani dâhilerin görevidir

Türk Devriminin temel ilkeleri başka bir deyişle Atatürkçülük incelendiğinde, çağımıza yeni bir anlayışla baktığı saptanmaktadır Özgür insan, Atatürkçülüğün baş amacıdır Modern çağın insanının, toplum içinde değeri belirlenirken Atatürkçülük bir örnek ve model oluşturacaktır Bu sistemin dayandığı temel fikirler gelecekte de toplumlara yön veren prensipler haline gelmiştir Aslında Atatürkçülük millî mücadele ve millî mücadele sonrası yapılan kökten değişikliklere dayanmaktadır Atatürk'ün bu sistemdeki en büyük rolü ise sistemin fikir yönünden hazırlayıcısı ve yöneticisi, aksiyon bakımından da yürütücüsü ve yapıcısı olmasıdır

Atatürkçü Düşünce Sistemi diğer özelliklerinin yanında, akıl ve mantığa dayalı olmasıyla da bilimsel bir düşünce sistemidir Bu yönü, Atatürkçülük ve Türk Devriminin somut olma özelliğini ortaya koymaktadır Zaten yazarın da belirttiği gibi, bu düşünce sisteminin tarihteki benzerlerinden en önemli farklarından bir tanesi, günlük hayatın her safhasına uygulanabilir, değişen durum ve koşulların gereksinimlerine cevap verebilir olmasıdır

Günümüzde, daha önceki zamanlarda kabul gören bir çok düşünce sisteminin çökmüş olması bunun en güzel kanıtı olsa gerek Ayrıca Atatürkçülük insana verdiği değerle de diğer sistemlerden ayrılmaktadır Diğer bir çok sistemde insanlar araç olarak kullanılmışken Atatürkçülük, insanı tek amaç olarak ele almıştır

Kısaca, Atatürkçülük, Türk Devriminin sistemleşmiş fikir gücü ve geleceğe bakan yönüyle de, ülküsüdür

by.NaMe
07-10-2008, 10:04 AM
Askerler De Güler
Orgeneral (E) M Hikmet BAYAR
K K Basımevi


ÖZET

Yazarın amacını şu sözlerle açıklayabiliriz: Okuyanların geçmişi hatırlamalarını, karamsarlıktan uzaklaşıp hayatı daha güzel ve yaşamaya değer bulmalarını ve stresli yaşamlarından uzaklaşıp bir ölçüde rahatlamalarını sağlamak; bütün bunların yanı sıra askerlerin pek de bilinmeyen güleç yönlerini ortaya çıkarmak

Kitapta, askerlerin sadece gülmek bir yana, espriler ürettiklerini ve bunların Anadolu'nun saf ve temiz evlâtlarının o tertemiz gönüllerinin ve zekâ kıvılcımları saçan beyinlerinin birer ürünü olduğu anlatılmaktadır Unutmamak gerekir ki askerler de birer insandır ve gülmek her insanın olduğu gibi askerlerin de doğasında mevcuttur Ancak bunun dozajını, süresini ve zamanını iyi ayarlamalıdır Aksi takdirde askerliğin temeli olan disiplinin sarsılmasına neden olur

Atatürk ve Türk askeri ile ilgili anekdotlarda askerimizin saflığı, açık sözlülüğü ele alınmaktadır Ayrıca ordunun çeşitli kademelerinde görev yapmış komutanlarımızın emrinde bulunan askerleriyle aralarında geçen ilginç olaylar anlatılmaktadır Buna örnek olabilecek ilginç bir anı:

Komutanımız denetlediği bir birlikte, erleri Türk büyüklerini ne kadar tanıdıkları konusunda bir fikir sahibi olabilmek için, onlara sorular yöneltip, yanıtlarını almaktadır:

"Atatürk kimdir?"
"Babamızdır"
"İsmet İnönü kimdir?"
"Babamızdır"

Komutanımız bakar ki Türk büyüklerinden kimi sorsa, erden babamızdır cevabını alıyor Bir de o sıralarda medyada adı sık sık geçen bir yabancının adını söyleyip, erin yanıtını almak ister ve ere:

"Peki Mac Kinder kimdir?" diye sorar Erin yanıtı değişmez ve yine "babamızdır" diye karşılık verir

Komutanımız askerlik yaşamı boyunca başından geçen esprili anılara da yer vermiştir Buna örnek olarak;

Komutanımızın, İzmir ordu evinde eşiyle çay içerken eşinin, gelen çayların iyi demlenmemesini fark etmesi üzerine posta Mehmet'e;

"Mehmet! Her hâlde ordu evindeki arkadaşların çay demlemesini bilmiyorlar Onlara söyle, su kaynamaya başlayınca demlikteki çay poşetini üzerine döksünler ve bir süre böyle bekletsinler"

Bir gün yine gelen çay iyi olmayınca komutanımızın eşi, Mehmet'e;

"Bak Mehmet! Çayı yine demlememişler Sen onlara tarif ettiğim şekilde söyledin mi?"
"Hayır hanımefendi! Aynen söyledim Onlar da tarif ettiğiniz gibi yapıyorlar Çayı su göbek atmaya başlayınca demliyorlar" der

Şurası bir gerçek ki; Mehmet'in kelime hazinesi kısıtlıdır Burada bu bilmediği kelimeyi, komutanına rahatça hatırladığı 'göbek atma' deyimiyle gayet güzel anlatır

Emekli komutanlarımızın başlarından geçen anılara yer verilmiştir Bu anılarda emekli komutanlarımızın emeklilik hayatına başladıklarında karşılaştıkları ilginin azalması, eski arkadaşlarla olan karşılaşmalar ve artık yaşlanmanın ve sonradan gelen nesile ayak uyduramama üçgeninde geçen ilginç ve komik olaylar anlatılır

Komutanımız topluma mal olmuş ilginç ve komik fıkralara da yer vermiştir Askerimizin, maruz kaldıkları zor anlarında zeki ve akıllıca verdikleri cevaplara ve davranışlara yer veriliyor Bunlara örnek olarak;

Komutanımızın askerî lise zamanında sigara alışkanlığının engellenmesi ya da bu alışkanlığa mani olunması amacıyla, okul idaresi tarafından duvarlara bazı uyarı levhaları asılır Levhalardan birinde "Sigara öldürür!" ifadesi yer almıştır Bunun üzerine birkaç gün sonra bu levhadaki "Sigara öldürür!" ibaresi altına; "Asker ölümden korkmaz!" seklinde bir ilâvenin yapıldığı görülmüştür

Herkesçe bilinen 'laz' Temel'in askerlik mesleğinde yapabileceği ve her zaman olduğu gibi olayları saf ve temiz olan kalbiyle yaklaştığını anlatan kısa fıkralara yer verilmiştir Buna güzel bir örnek olarak;

Askerliğini bahriyeli olarak denizaltında yapan Temel, askere gittikten bir ay sonra köyüne döner Köydeki herkes Temel'in bu kadar kısa sürede gelişine bir anlam veremez Kahvede etrafına toplananlardan bir kişi bunu kendine sorar Temel:

"Terhis oldum" der Tabi ki kimse inanmaz Diğer biri:
"Bir ayda terhis mi olunur?" diye inanmadıklarını belirtir
"Penu zorla terhis ettiler da! Alişmişum, yatarken pencereleri açayrum da"

Asker çocuklarının askerî ortamı bir anlamda yaşamaları, onları ister istemez etkiler Tabi ki bu durum, onların da askerlerin mizah anlayışına katkıları olacak anlamına geliyor Buna örnek olarak:

Bir komutanımızın Yiğit ismindeki torunu bir süre için dedesinde kalmaktadır Çevredeki dostlar hep paşa oldukları için evde bir araya geldiklerinde birbirlerine hep 'Paşam' derler Ama Yiğit'e hep adıyla hitap ederler Bu da Yiğit'te; "Niye bütün erkekler paşa diyorlar da beni adımla çağırıyorlar" düşüncesini uyandırır Bir gün paşalar salonda konuşurken birbirlerine 'Paşam' derken Yiğit'e adı ile hitap ederler Yiğit bunun üzerine:

"Burada bakıyorum herkes paşa Ben de Yiğit değil Paşa olmayı düşünüyorum Ama henüz kararımı vermedim Biraz daha düşünmem lazım" der ve oyun oynamaya gider

Denizci askerlerin anılarından ve fıkralarından bahsedilmektedir Burada gemideki komutanlarımızın olaylar ve durumlar karşısında sergiledikleri zeki ve bir o kadar da gülünç anı ve fıkralar yer almaktadır

Bir denizci komutanımız Tuğamiralliğe terfi ettiğini öğrenir Hemen bir amiral elbisesi diktirir 30 Ağustosta yeni rütbesi takılı üniforması ile annesinin elini öpmeye gider Annesi oğlunu görmekten mutludur Amiral:

"Anneciğim, ben amiral oldum Üniformamla sana geldim" der
"Çok güzel oğlum Mutlu oldum Ama sen ne zaman paşa olacaksın?" diye sorar

Havacı askerlerin anılarından ve fıkralarından bahsedilmiştir Burada havacı komutanlarımızın farklı zamanlarda ve farklı yerlerde karşılaştıkları askerleri ya da çevreleri ile olan komik ve ilginç olaylar ele alınmaktadır Örnek teşkil edecek şekilde;

Havacı bir komutan, posta eri Mehmet'e:
"Buzdolabındaki kiraza su döküp getir" der
Mehmet; kiraz tabağını buzdolabından alıp gider Bir süre sonra geri döner ve :
"Komutanım O kadar gayret ettim yapamadım" der
"Ne yapamadın?" diye komutan sorar
"Su dökemedim" der Mehmet

Meğerse Mehmet, Komutanının emrini küçük tuvaletini yapmak olarak algılamış, aklı kesmemiş Komutanın bir bildiği vardır diyerek, emri yerine getirmeye uğraşmış, ancak fiziksel nedenle bunda başarılı olamamış

Jandarma askerlerin anılarından ve fıkralarından bahsedilmiştir Burada jandarma komutanlarımızın farklı zamanlarda ve farklı yerlerde karşılaştıkları askerleri ya da çevreleri ile olan komik ve ilginç olaylar ele alınmaktadır

Jandarma devriyesi bir hırsızı, tam otomobil çalarken yakalar Hırsız Karakola getirilir ve sorguya alınır Sorgulayan Astsubay hırsıza sorar:

"Bu otomobili neden çaldın?" Hırsızın yanıtı makuldür:
"Vallahi çalmadım komutanım, bu araba; mezarlığın önünde duruyordu, her hâlde sahibi ölmüştür diye düşündüm" der

Yabancı ülke askerlerinden anı fıkralar derlenmiştir Bu bölümde yabancı subayların ülkemize geldiklerinde başlarından geçenler ya da ülkelerinde yaşamış oldukları anılar bulunur Örnek olarak: 1'nci Dünya Savaşı sonuna doğru, 1918 yılında, Galiçya cephesinde Kolera salgını olmuştur Bir gece yarısı, iki teskereci (Hasta taşıyıcı) Yzb Bromberg'in otel odasının kapısını çalar ve:

"Bizi otel müdürü gönderdi Kolera olmanızdan şüphe ediliyor Çünkü bugün tam 12 kere tuvalete gitmişsiniz" derler Yzb Bromberg;

"Evet ama 11 kez tuvalet meşguldü" der

Kitapta zamanımızdan çok önce olan anı ve fıkralar da derlenmiştir

Eski zaman paşalarından biri, yalının bahçesinde güneşten çatlayan teknesinin ziftlenmesi için uşağına talimat verir Uşak birkaç gün sonra paşanın karşısına yüklü bir faturayla çıkar Paşa:

"Bu nedir be adam? Bir teknenin ziftlenmesi için çok değil mi bu para" der Uşak:
"Aman paşam! ziftlenen sadece tekne değil, birazcık da ben ziftlendim sayenizde" der

Kitabın son bölümünde askerlikle ilgili tarif ve deyimlerden bahsedilmiştir Burada askerliğin tarifi, askerî malzemeler, askerin hakları ve silâhları ile ilgili kısa yazılar bulunmaktadır:

Hakları (Topçu askerin cevabı):
1 Ana hakkı
2 Baba hakkı
3 7'nci barut hakkı

Askerin karavanası:
Ağır makineli : Nohut
Hafif makineli : Kuru fasulye
Zorlu ikili : Makarna ile kapuska
Uzun namlulu : Pırasa
Komando : Kuru fasulyenin içinden çıkan böcek
Kara şimşek : Mercimek

Askerlerin ciddi görünümleri, onları tanımayan kişiler tarafından asık suratlı ve gülmeyen kimseler olarak tanınmalarına neden olmaktadır Askerlerin ciddi oldukları doğrudur; çünkü onlardan sıralı komutanlarınca beklenen davranış budur Fakat şurası bir gerçektir ki; onlar ciddi ama aynı zamanda güler yüzlü olmak, emir komuta ettikleri personelin moralini yüksek tutmak mecburiyetindedirler Bu, onların görevlerini yerine getirebilmelerinin en önemli faktörlerinden birisidir

by.NaMe
07-10-2008, 10:05 AM
Askerler De Güler
Orgeneral (E) M Hikmet BAYAR
K K Basımevi


ÖZET

Yazarın amacını şu sözlerle açıklayabiliriz: Okuyanların geçmişi hatırlamalarını, karamsarlıktan uzaklaşıp hayatı daha güzel ve yaşamaya değer bulmalarını ve stresli yaşamlarından uzaklaşıp bir ölçüde rahatlamalarını sağlamak; bütün bunların yanı sıra askerlerin pek de bilinmeyen güleç yönlerini ortaya çıkarmak

Kitapta, askerlerin sadece gülmek bir yana, espriler ürettiklerini ve bunların Anadolu'nun saf ve temiz evlâtlarının o tertemiz gönüllerinin ve zekâ kıvılcımları saçan beyinlerinin birer ürünü olduğu anlatılmaktadır Unutmamak gerekir ki askerler de birer insandır ve gülmek her insanın olduğu gibi askerlerin de doğasında mevcuttur Ancak bunun dozajını, süresini ve zamanını iyi ayarlamalıdır Aksi takdirde askerliğin temeli olan disiplinin sarsılmasına neden olur

Atatürk ve Türk askeri ile ilgili anekdotlarda askerimizin saflığı, açık sözlülüğü ele alınmaktadır Ayrıca ordunun çeşitli kademelerinde görev yapmış komutanlarımızın emrinde bulunan askerleriyle aralarında geçen ilginç olaylar anlatılmaktadır Buna örnek olabilecek ilginç bir anı:

Komutanımız denetlediği bir birlikte, erleri Türk büyüklerini ne kadar tanıdıkları konusunda bir fikir sahibi olabilmek için, onlara sorular yöneltip, yanıtlarını almaktadır:

"Atatürk kimdir?"
"Babamızdır"
"İsmet İnönü kimdir?"
"Babamızdır"

Komutanımız bakar ki Türk büyüklerinden kimi sorsa, erden babamızdır cevabını alıyor Bir de o sıralarda medyada adı sık sık geçen bir yabancının adını söyleyip, erin yanıtını almak ister ve ere:

"Peki Mac Kinder kimdir?" diye sorar Erin yanıtı değişmez ve yine "babamızdır" diye karşılık verir

Komutanımız askerlik yaşamı boyunca başından geçen esprili anılara da yer vermiştir Buna örnek olarak;

Komutanımızın, İzmir ordu evinde eşiyle çay içerken eşinin, gelen çayların iyi demlenmemesini fark etmesi üzerine posta Mehmet'e;

"Mehmet! Her hâlde ordu evindeki arkadaşların çay demlemesini bilmiyorlar Onlara söyle, su kaynamaya başlayınca demlikteki çay poşetini üzerine döksünler ve bir süre böyle bekletsinler"

Bir gün yine gelen çay iyi olmayınca komutanımızın eşi, Mehmet'e;

"Bak Mehmet! Çayı yine demlememişler Sen onlara tarif ettiğim şekilde söyledin mi?"
"Hayır hanımefendi! Aynen söyledim Onlar da tarif ettiğiniz gibi yapıyorlar Çayı su göbek atmaya başlayınca demliyorlar" der

Şurası bir gerçek ki; Mehmet'in kelime hazinesi kısıtlıdır Burada bu bilmediği kelimeyi, komutanına rahatça hatırladığı 'göbek atma' deyimiyle gayet güzel anlatır

Emekli komutanlarımızın başlarından geçen anılara yer verilmiştir Bu anılarda emekli komutanlarımızın emeklilik hayatına başladıklarında karşılaştıkları ilginin azalması, eski arkadaşlarla olan karşılaşmalar ve artık yaşlanmanın ve sonradan gelen nesile ayak uyduramama üçgeninde geçen ilginç ve komik olaylar anlatılır

Komutanımız topluma mal olmuş ilginç ve komik fıkralara da yer vermiştir Askerimizin, maruz kaldıkları zor anlarında zeki ve akıllıca verdikleri cevaplara ve davranışlara yer veriliyor Bunlara örnek olarak;

Komutanımızın askerî lise zamanında sigara alışkanlığının engellenmesi ya da bu alışkanlığa mani olunması amacıyla, okul idaresi tarafından duvarlara bazı uyarı levhaları asılır Levhalardan birinde "Sigara öldürür!" ifadesi yer almıştır Bunun üzerine birkaç gün sonra bu levhadaki "Sigara öldürür!" ibaresi altına; "Asker ölümden korkmaz!" seklinde bir ilâvenin yapıldığı görülmüştür

Herkesçe bilinen 'laz' Temel'in askerlik mesleğinde yapabileceği ve her zaman olduğu gibi olayları saf ve temiz olan kalbiyle yaklaştığını anlatan kısa fıkralara yer verilmiştir Buna güzel bir örnek olarak;

Askerliğini bahriyeli olarak denizaltında yapan Temel, askere gittikten bir ay sonra köyüne döner Köydeki herkes Temel'in bu kadar kısa sürede gelişine bir anlam veremez Kahvede etrafına toplananlardan bir kişi bunu kendine sorar Temel:

"Terhis oldum" der Tabi ki kimse inanmaz Diğer biri:
"Bir ayda terhis mi olunur?" diye inanmadıklarını belirtir
"Penu zorla terhis ettiler da! Alişmişum, yatarken pencereleri açayrum da"

Asker çocuklarının askerî ortamı bir anlamda yaşamaları, onları ister istemez etkiler Tabi ki bu durum, onların da askerlerin mizah anlayışına katkıları olacak anlamına geliyor Buna örnek olarak:

Bir komutanımızın Yiğit ismindeki torunu bir süre için dedesinde kalmaktadır Çevredeki dostlar hep paşa oldukları için evde bir araya geldiklerinde birbirlerine hep 'Paşam' derler Ama Yiğit'e hep adıyla hitap ederler Bu da Yiğit'te; "Niye bütün erkekler paşa diyorlar da beni adımla çağırıyorlar" düşüncesini uyandırır Bir gün paşalar salonda konuşurken birbirlerine 'Paşam' derken Yiğit'e adı ile hitap ederler Yiğit bunun üzerine:

"Burada bakıyorum herkes paşa Ben de Yiğit değil Paşa olmayı düşünüyorum Ama henüz kararımı vermedim Biraz daha düşünmem lazım" der ve oyun oynamaya gider

Denizci askerlerin anılarından ve fıkralarından bahsedilmektedir Burada gemideki komutanlarımızın olaylar ve durumlar karşısında sergiledikleri zeki ve bir o kadar da gülünç anı ve fıkralar yer almaktadır

Bir denizci komutanımız Tuğamiralliğe terfi ettiğini öğrenir Hemen bir amiral elbisesi diktirir 30 Ağustosta yeni rütbesi takılı üniforması ile annesinin elini öpmeye gider Annesi oğlunu görmekten mutludur Amiral:

"Anneciğim, ben amiral oldum Üniformamla sana geldim" der
"Çok güzel oğlum Mutlu oldum Ama sen ne zaman paşa olacaksın?" diye sorar

Havacı askerlerin anılarından ve fıkralarından bahsedilmiştir Burada havacı komutanlarımızın farklı zamanlarda ve farklı yerlerde karşılaştıkları askerleri ya da çevreleri ile olan komik ve ilginç olaylar ele alınmaktadır Örnek teşkil edecek şekilde;

Havacı bir komutan, posta eri Mehmet'e:
"Buzdolabındaki kiraza su döküp getir" der
Mehmet; kiraz tabağını buzdolabından alıp gider Bir süre sonra geri döner ve :
"Komutanım O kadar gayret ettim yapamadım" der
"Ne yapamadın?" diye komutan sorar
"Su dökemedim" der Mehmet

Meğerse Mehmet, Komutanının emrini küçük tuvaletini yapmak olarak algılamış, aklı kesmemiş Komutanın bir bildiği vardır diyerek, emri yerine getirmeye uğraşmış, ancak fiziksel nedenle bunda başarılı olamamış

Jandarma askerlerin anılarından ve fıkralarından bahsedilmiştir Burada jandarma komutanlarımızın farklı zamanlarda ve farklı yerlerde karşılaştıkları askerleri ya da çevreleri ile olan komik ve ilginç olaylar ele alınmaktadır

Jandarma devriyesi bir hırsızı, tam otomobil çalarken yakalar Hırsız Karakola getirilir ve sorguya alınır Sorgulayan Astsubay hırsıza sorar:

"Bu otomobili neden çaldın?" Hırsızın yanıtı makuldür:
"Vallahi çalmadım komutanım, bu araba; mezarlığın önünde duruyordu, her hâlde sahibi ölmüştür diye düşündüm" der

Yabancı ülke askerlerinden anı fıkralar derlenmiştir Bu bölümde yabancı subayların ülkemize geldiklerinde başlarından geçenler ya da ülkelerinde yaşamış oldukları anılar bulunur Örnek olarak: 1'nci Dünya Savaşı sonuna doğru, 1918 yılında, Galiçya cephesinde Kolera salgını olmuştur Bir gece yarısı, iki teskereci (Hasta taşıyıcı) Yzb Bromberg'in otel odasının kapısını çalar ve:

"Bizi otel müdürü gönderdi Kolera olmanızdan şüphe ediliyor Çünkü bugün tam 12 kere tuvalete gitmişsiniz" derler Yzb Bromberg;

"Evet ama 11 kez tuvalet meşguldü" der

Kitapta zamanımızdan çok önce olan anı ve fıkralar da derlenmiştir

Eski zaman paşalarından biri, yalının bahçesinde güneşten çatlayan teknesinin ziftlenmesi için uşağına talimat verir Uşak birkaç gün sonra paşanın karşısına yüklü bir faturayla çıkar Paşa:

"Bu nedir be adam? Bir teknenin ziftlenmesi için çok değil mi bu para" der Uşak:
"Aman paşam! ziftlenen sadece tekne değil, birazcık da ben ziftlendim sayenizde" der

Kitabın son bölümünde askerlikle ilgili tarif ve deyimlerden bahsedilmiştir Burada askerliğin tarifi, askerî malzemeler, askerin hakları ve silâhları ile ilgili kısa yazılar bulunmaktadır:

Hakları (Topçu askerin cevabı):
1 Ana hakkı
2 Baba hakkı
3 7'nci barut hakkı

Askerin karavanası:
Ağır makineli : Nohut
Hafif makineli : Kuru fasulye
Zorlu ikili : Makarna ile kapuska
Uzun namlulu : Pırasa
Komando : Kuru fasulyenin içinden çıkan böcek
Kara şimşek : Mercimek

Askerlerin ciddi görünümleri, onları tanımayan kişiler tarafından asık suratlı ve gülmeyen kimseler olarak tanınmalarına neden olmaktadır Askerlerin ciddi oldukları doğrudur; çünkü onlardan sıralı komutanlarınca beklenen davranış budur Fakat şurası bir gerçektir ki; onlar ciddi ama aynı zamanda güler yüzlü olmak, emir komuta ettikleri personelin moralini yüksek tutmak mecburiyetindedirler Bu, onların görevlerini yerine getirebilmelerinin en önemli faktörlerinden birisidir

by.NaMe
07-10-2008, 10:05 AM
Atatürk Sizsiniz
Yekta Güngör ÖZDEN


ÖZET

Günümüzde, Atatürkçülük değişik yönleriyle değişik bilim adamları, yazarlar, sanatçılar ve vatandaşlarımız tarafından incelenmiş ve değerlendirilmiştir Bu haliyle Atatürkçülük, Atatürk ilkelerinin yadsınmaz gerçekliği ile Türkiye'nin aydınlanmasında en önemli düşün kaynağıdır Ancak, buna rağmen değerinin yeterince bilinmemesi ve anlaşılamaması nedeniyle devamlı saldırıya uğramaktadır Bu saldırılara katlanmak bağışlanamaz bir tutumdur Sevindiricidir ki Atatürkçülük ve onun gereklerini kavrayabilmiş, ülkemizi bu doğrultuda seven insanlar Atatürk güneşi ve Atatürk bayrağını hiç söndürmeden sürekli dalgalandıracaktır

Bu kitapta yazar, değişik dergi ve gazetelerde yazdığı yazılarını; konferanslarda ve söyleşilerde konuşmaları ve röportajlarda tartıştığı konuları Atatürkçülük, Atatürkçülük aleyhine oluşumlar ve içerikleri, Atatürkçülük ve Atatürkçü hukuk anlayışı, uygarlık, cumhuriyet ve cumhuriyetçilik, laiklik ve laiklik düşmanları başlıklarını içerecek şekilde derlemiş ve incelemiştir

"Atatürkçülük adıyla özetlenen Atatürk ilkelerinin yadsınmaz gerçekçiliği Türkiye'nin aydınlanmasına yönelik düşün kaynağı olmasıdır" Ekonomik, siyasal, etnik, dinsel kimi oyunlarla aydınlanmanın karşısına çıkanlar, Türkiye Cumhuriyeti tarihi incelendiğinde, bu gayretlerini 1900'lerden bu yana hiç durmadan devam ettirmektedir Bu haliyle, ülkesini seven ve geleceğini güzel görmek isteyecek herkes bu uğraşıyı dikkatle değerlendirmelidir Yazar, bu durumu, "Bağımsızlığımız, özgürlüğümüz ve ulusal egemenliğimiz tehlikededir" Şeklinde değerlendirerek, tüm düşünen ve aklı olan Türk aydınlarını, siyasal amaçlı ödünlerle Türkiyemizi Türkiye olmaktan çıkarmaya çalışan, duygu sömürüsü yoluyla akıl ve bilimi dışlayarak hukuksal, siyasal ve ulusal birliğimizi yıkmaya çalışanlara karşı mücedeleye çağırmaktadır

Kitap, başlangıçtan itibaren bir bütün olarak, Atatürkçülüğün ışığında Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne her ayrıntıya dikkat çekerek tüm bu değerlere sahip çıkılması gerektiğini, önemleri ile beraber açıklamıştır Bunu, Cumhuriyet karşıtı olanların hareketlerinin tarihi gelişimini de göz önüne alarak Cumhuriyetin kuruluşu, yaşamın her alanında verilen mücadeleler ve bunların gelişimini dikkate alarak izah etmeye çalışmıştır

Bir hukukçu olarak yazar, demokrasi, özgürlük, cumhuriyet ve bunların hukukla ilişkilerinin önemi, mevcut algılanış biçimi ve olması gerekeni izah etmeye çalışmıştır Özellikle Atatürk'ün yaşadığı zamanları ve Atatürk'ün hukuka düşkünlüğünün gelişimi ve sonraki dönemlerde bunu, anayasa yapımı, anayasa değişiklikleri, Medeni Yasanın, mahkemelerin kuruluş ve yargılama yöntemi yasalarının birbirini izleyerek yürürlüğe girmesi, kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi, hukuk alanında bir çok düzenlemenin yapılması ve batıdan alınan yasalar şeklinde birbiri ardınca dikkatlice icrasını Atatürk'ün hukuka düşkünlüğü ve Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği için ne derece önemli gördüğünü izah etmektedir

Atatürk ve laiklik konusu, 1994'te Boğaziçi Üniversitesinde Atatürkçü Düşünce Topluluğu açış konuşmasında, tarihi olaylar ve gelişimi de dikkate alınarak çok ayrıntılı ve titizlikle ele alınmakta, günümüz ile ilişkilendirilmektedir Bunun yanında, Prof Dr Cevat GİRAY'la ve Ressam Bedri BAYKAM'la laiklik üzerine yaptığı söyleşilerinde, laikliğe saldırılar, bunların kapsam ve amaçları üzerinde örnekler verilerek durulmaktadır

Yazar, bağımsızlık, özgürlük ve uygarlık yolunda cumhuriyetle kazanılan değerlerin, demokraside ulaşılan aşamaların korunup güçlendirilerek sağlanabileceğini belirtmektedir Bunun yanında özellikle dinsizlikle eş değer tuttuğu dinsel sömürünün siyasal nedenli ödünlerle güçlendirildiği günümüzde sessiz ve seyirci kalmanın sayısız sakıncaları olduğunu belirtmekte; doğruyu, yararlıyı ve sağlıklıyı savunmanın ulusal bir görev olduğunu vurgulamaktadır

by.NaMe
07-10-2008, 10:07 AM
Altı Şapkalı Düşünme Tekniği
Ercan TUZCULAR
Yayınevi Remzi Kitabevi


ÖZET

Yaratıcı düşünme tekniklerinin doğrudan öğretimi konusunda uluslar arası bir otorite olan yazar, insanlar faydalansın diye düşünme teknikleri üretmiştir Aslında burada açıklanan her şeyi bilmekteyiz ama bunları bir teknik olarak uygulamaktan kaçınmakta, ya da yanlış uygulamaktayız Öncelikle şunu bilmeliyiz: Bir düşünür gibi davranırsak; gerçekten bir düşünür olur çıkarız

Yazar, altı şapkalı düşünme tekniğini kısaca şu şekilde anlatmaktadır

Beyaz şapka : Beyaz; tarafsız ve objektiftir Bu şapka objektif olgular ve rakamlarla ilgilidir Beyaz şapkaca düşünmenin amacı pratik olmaktır

Kırmızı şapka : Kırmızı; öfke, tutku ve duyguyu çağrıştırır Duygusal bir bakış açısı verir Amacı arka planda yer alan duygusal algılama biçimini görünür kılmaktır

Siyah şapka : Siyah; karamsar, olumsuz ve kötümserdir Bir şeyin niçin yapılmayacağını görür Eleştirme şapkasıdır, ancak bir tartışmada taraf tutmak anlamına gelmez Düşünme yöntemindeki hatalara işaret edebilir

Sarı şapka : Sarı; güneş gibi aydınlık ve olumludur İyimser, umutlu ve olumlu düşünme ile ilgilidir Bu düşünüş, değerli ve yararlı olan şeyleri araştırır ve mantıklı destekler arar Yapıcı ve üreticidir, somut teklifler ve öneriler ortaya çıkar

Yeşil şapka : Yeşil; bereket ve verimli büyüme demektir Yaratıcılık ve yeni fikirlerle ilgilidir Bu şapkayı takan yaratıcı düşünmenin kavramlarını kullanır

Mavi şapka : Mavi; serinkanlılığı temsil eder ve her şeyin üstündeki göğün rengidir Düşünme sürecinin düzenlenmesi ve kontrolü ile uğraşır, mavi şapka düşünürü orkestra şefi gibidir

Şapkalar işlevleriyle değil renkleriyle tanımlanır,bunun iyi bir gerekçesi vardır Eğer bir kişiden bir konu hakkındaki duygusal tepkilerini ortaya koymasını isterseniz, ondan dürüst bir cevap almanız hemen hemen olanaksızdır Çünkü insanlar duygusal olmanın yanlış bir şey olduğunu düşünürler Ancak "kırmızı şapka" terimi tarafsızdır Birisinden bir süre için "Siyah şapkasını çıkarmasını istemek", ondan "Bu kadar olumsuz olmayı bırakmasını" istemekten daha kolaydır Renklerin tarafsızlığı,şapkaların sıkıntı duymadan kullanılmalarını sağlar Düşünme faaliyeti tasvip edilmeme ya da kınanma tehlikeleri olmayan kuralları tanımlanmış bir oyun haline gelir Şapkalara doğrudan göndermelerde bulunur

by.NaMe
07-10-2008, 10:07 AM
Berlin- Bağdat Alman Emperyalizminin Türkiye'ye Girişi
ProfDrRothar RATHMANN

ÖZET

Bu eser, Alman emperyalist yayılma siyasetinin geçmişte ve gelecekteki boyutlarını, bu güne kadar gözden kaçırılmış gizli belgeler ışığı altında gözler önüne sermektedir

Bildiğimiz gibi Almanya diğer Avrupa devletlerinden farklı olarak ulusal birliğini 19 ncu Yüzyıl sonlarına kadar kuramamıştı 1871 yılında ulusal birliğini kurduğunda ise Dünya, Avrupa'nın diğer büyük devletleri tarafından nüfus bölgelerine ayrılmış durumdaydı

Almanya kısa sürede sanayisini geliştirdi; fakat ne ürettiklerini satacak bir pazarı ne de yeteri ham madde kaynakları vardı Bu sıkıntıyı aşmak için sömürebilecek topraklar arıyordu Tam bu sıralarda Osmanlı imparatorluğu geniş toprakları ve güçsüz yönetimi ile herkesin iştahını kabartmaktaydı Ayrıca Osmanlı'nın varlığını İngiltere ve Rusya arasındaki hassas dengeleri kullanarak devam ettirme siyaseti de iflas etmek üzereydi Geleneksel dostu İngiltere artık onun toprak bütünlüğünü koruma siyasetini bırakmıştı Osmanlı imparatorluğunun kendisine yeni bir hami aradığı bu yıllarda Almanya da kara Avrupa'sının en güçlü devleti olarak kendisini göstermeye başlamıştı

İkinci Abdülhamit'in tahta geçmesiyle birlikte Alman-Türk ilişkilerinin gelişimi hızlı bir ivme kazandı Almanya'nın Osmanlı İmparatorluğunu bir sömürge haline getirme politikası üç ayaklıydı Bunlar; Alman finans devi Deusthe Bankın faaliyetleri, Alman silah devi Krupp şirketinin faaliyetleri ve Türkiye'ye gelen Alman askeri heyetinin faaliyetleriydi

Almanya, ileride çıkacağına inandığı bir Avrupa savaşında geniş hammadde ve insan kaynaklarına sahip olan Osmanlı imparatorluğundan yararlanabileceği ölçüde faydalanmak istiyordu Bu amaçla Türkiye'ye gönderdiği askeri heyetlerle Osmanlı Ordusunu güçlü hale getirmeye çalışıyordu Bu askeri heyetler Osmanlı imparatorluğunu Alman silah devlerine büyük siparişler vermesini sağlayarak hem ekonomik kazanç sağlıyorlar hem de Osmanlı'yı Almanya'ya daha bağlı kılıyorlardı

Alman-Türk ilişkilerinde 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı bir dönüm noktası oldu Bu tarihten sonra İngiltere'den tamamen ümidini kesen Osmanlı hızla Almanya'ya yakınlaştı

Berlin- Bağdat demiryolu hattı projesi de bu yıllarda ortaya atıldı İlk kez İngiltere tarafından dile getirilen Bağdat demiryolu hattı Avrupa'yı zengin petrol yataklarının bulunduğu Basra körfezine bağlayacaktı Sadece Türkiye ayağı 2700 km uzunluğu geçiyordu

Osmanlı İmparatorluğu gerek asker sevkiyatında kullanmak gerekse bu hattın geçtiği bölgelerdeki vergi gelirlerini arttırmak için bu demiryolunun yapılmasını istiyordu 1897 Osmanlı-Yunan savaşında da demiryollarının önemini gören Osmanlı yöneticileri bu hattın yapılması için sabırsızlanmaktaydı

Çok önemli tartışmalardan, İngiltere, Rusya ve Fransa'nın engelleme girişimlerinden sonra Bağdat demiryolu yapım imtiyazı Alman Deutshe Bank şirketine verildi Sözleşmenin imzalandığı 1902 yılından 1911'e kadar çok yavaş olarak ilerleyen hat yapım çalışmaları, bu tarihte İstanbul'da yeni bir anlaşmanın imzalanmasından sonra hız kazandı

İngiltere'nin desteği ve izni olmadan bu projenin gerçekleşmesinin imkansız olduğunu gören Deutshe Bank yöneticileri verdikleri çeşitli ödünlerden sonra 1914 yılının Haziran ayında onları da projeye ortak etmek suretiyle Bağdat demiryolu hattının önündeki son engeli de kaldırdılar Ancak çok kısa süre sonra savaş başlayınca bu rüya da tarihe gömülmüş oldu 1914 yılı Haziranına kadar aşağıdaki hatlar işletmeye açılmıştır

Bulgurlu - Ulukışla (38 Km)
Dorak - Yenice (18 Km)
Yenice - Mamure (97 Km)
Radşu - Halep - Trablusşam (203 Km)
Ulukışla - Karapınar (53 Km)
Toprakkale - İskenderun (59 Km)
Bağdat - Sumike (62 Km)
Trablusşam - Tel EBİAT (100 Km)
Sumike - İstabolat (57 Km)
İstabolat - Samarra (57 Km)
Konya - Bağdat hattının 887 Kmsi tamamlanmıştı
Samarrat - Musul - Tel EBİAT (690 Km)

Sonuç olarak eser, Almanya'nın, içinde bulunduğu durumdan da yararlanarak Osmanlı İmparatorluğunu nasıl kendi amaçları doğrultusunda kullandığını ve çıkar sağladığını açık olarak ortaya koymakta ve tarihe ışık tutmaktadır

by.NaMe
07-10-2008, 10:07 AM
Boşanmış Çocuklar
Bülent B DAĞDEVİREN


ÖZET

Kitap temel olarak üç bölümden oluşuyor: Benim adım Ali, Benim adım Ilgın, Benim adım Yazgı Her bir bölüm içerisinde alt bölümler var Her bölüm oldukça ustalıkla kaleme alınmış Kitabın vermek istediği ana mesaj, boşanan çiftlerin çocuklarının iç dünyalarında yaşadıkları

Dağdeviren amacını söyle açıklıyor: Amacım sevgili anneleri, babaları ve öğretmenleri üzmek ya da suçlamak değil kuşkusuz Sözüm kendi çocuklarını bağımsız bireyler olarak değil de tapulu malları gibi gören annelere babalara, öğrencilerini geçiştiren öğretmenlere ve olup bitenleri fark etmeyen çocuktan büyük herkesedir Bir çocuk bütün bunları nasıl oluyor da düşünebiliyor? Bence daha fazlasını söylemek istiyor ama yapamıyor Elimden gelse kendimi daha çok onun yerine koyar, daha sert yazar, daha acımasız bir biçimde hesap sorardım Çocuğun acı çektiği, korktuğu, adam gibi büyüyemediği her yeri-ona düşmanlık yapan, çeteleştiren, sıra dışı bir yaşama sürükleyen, her başı-boşluğu keşke daha iyi anlatabilseydim Çocuğun acı çektiği başıboşlukları-hiç değilse birkaçını-yazmak zorundayım Boşanırken çocuklarını yok sayan ve birbirine hesap soran annelerin ve babaların, para kazanabilmek için çocuğu kullanan bir kısım özel okulun ya da onu hiçe sayan devlet okullarının, hasta bir çocuğun her tarafını doğrar gibi kanatan ve annesini babasını oyalayarak zamanın dolmasını bekleyen doktorların ya da hastanelerin, kızına sarkıntılık yapan babaların, yağmur gibi, kar gibi doğal olan yersarsıntısını anlatırken çocuğu unutan ve "belki de sen yarın öleceksin" der gibi bilimi çırılçıplak sunan bilim adamlarının ve bütün bunları görmemezlikten gelen herkesin kendisini kötü hissetmesini istiyorum

Geçmiş yıllarda istatistiklere bakıp, ülkemizi gelişmiş batı ülkeleri ile karşılaştırdığımızda bizi üzen bir çok kıyaslamanın yanında, yüzümüze bir gülümseme yerleşmesine neden olan ender istatistiklerden bir tanesi de bizim toplumumuzdaki boşanma oranıydı Orana baktığımızda hala gülümseyebiliriz ancak ne yazık ki bu oran gittikçe kötüleşiyor Eskiden toplumun önemli öncelikli problemleri arasında sayılmayan boşanma ve bu boşanma sebebiyle bocalayan boşanmış ailelerin çocukları artık öncelikli problemler arasında giriyor

Yazar, eşlerin ayrılmasından sonra bir çocuğun neler hissedebileceğini tüm yalınlığı ile anlatmaya çalışmış: Geceleri uyurken, babasının onu kucaklamasını, onunla güreşmesini bir daha hiç yaşayamayacak Kravat bağlamayı, sakal traşı olmayı öğrenebileceği babasını her istediği zaman yanı başında bulamayacak, ergenlik döneminde cinselliği konuşamayacak Örnek alabileceği bir babası yoktur artık Siz "Var, ben buradayım!" deseniz bile, hep korku ve kuşkuyla bakacaktır yüzünüze

Kitabın içerisinde yazarın çok içten ifade ettiği bazı tespitler var "Bir çocuğun üç düşmanı vardır demek geliyor içimden: Annesi ve babası" Sonra da annesini, babasını karşısına alıp, "Durun bakalım Bu çocuk sizin malınız değil Kendinize gelin!" demediyse, sınır komşularımızı tehditle ezberletmeye çalışırken kendinden geçip azarladıysa, aşağılayıp dövdüyse, öğretmeni demek geliyor içimden Onunla dost olabilmek için değişmesi gereken önce anneler, babalar, sonra da öğretmenlerdir

Üç yüz gün uyumadan, köy köy dolaşıp Yeni Türk Alfebesi'ni öğreten; insana insanca davranan, kendini sevmeyi aşılayan Cumhuriyet Öğretmenleri ile büyüdü bu ülke Sorunu olduğu zaman, kendi çocuğundan önde tuttuğu öğrencisinin evine giden, annesi ve babasıyla mücadele eden öğretmenlerden öğrendi Atatürk'ü, Kurtuluş Savaşını, sınır komşularını Çoğunun kılı kıpırdamıyor şimdi Farkına bile varmıyorlar Ne çocuğun ne de demokrasinin Boşanan çocuklar her geçen gün artıyor

Yazar, boşanma sürecinde olan bir anne babanın çocuklarının hissettiklerini de çok iyi bir şekilde aktarıyor okuyucusuna: Okuma yazma öğreneli iki yıl olmuştu Annem okula hiç bu kadar sık gelmezdi Neredeyse her gün ve saat okuldaydı Bu aralar babamın eve gidiş gelişleri azalmıştı Annem daha sinirli ve ürkekti Eskiden bana bağırmaz, sehpanın üzerindeki bibloları kırdığımda dövmezdi Beni birisinden korumaya çalışır gibi bir hali vardı "Anne babam eve niçin az geliyor?" " İşleri çok yoğun Bazen arkadaşları ile kalıp, işlerini bitirmeye çalışıyor" Benim anlamadığımı sanması, anneme kızmama neden oluyordu İki yıl önce de denemişlerdi Sonra babam eve, her gece gidip gelmeye başlamıştı O zaman da anlamıştım, ama belli etmemiştim Nasıl olsa babam gene evdeydi Anladığımı bilmeleri şart değildi Onlar beni, ben onları kandırmayı sürdürmüştük Keşke kimse kimseyi kandırmasaydı Bu sefer iş ciddiydi Babam beni neredeyse hiç aramaz olmuştu Çok üzülüyordum Demek ki beni koynuna alıp uyutan sonra da yatağıma götüren babamdı "Babamı özledim Ne zaman gelecek?" "Seyehatte Yakında gelir" "Ne zaman? Onu çok özledim"

Her şeyi anlayabiliyordum Annem ve babam anlaşamıyorlardı ve ayrılmak en doğru yoldu Çok küçüktüm, ama anlayabiliyordum Aslında küçük olduğumu büyükler söylüyordu Benim sadece boyum kısaydı Gözümün önünde olup bitenleri anlayabilmem için 1,80 boyunda ya da 90 kilo ağırlığında olmam şart değildi

by.NaMe
07-10-2008, 10:07 AM
1915 Çanakkale Savaşı
İbrahim ARTUÇ
Yayınevi Kastaş Yayınları


ÖZET

Bu kitapta, Birinci Dünya Harbi öncesi gelişen siyasi ve askeri olaylara kısaca temas edilerek, Osmanlı devletinin harbe girişi ile Çanakkale Savaşı öncesi Osmanlı devletinin cephelerdeki durumu özetlenmiştir Müteakiben Çanakkale Deniz Muharebeleri anlatılarak bu muharebelerin planlama ve icrasındaki tarafların hatalarına da kısaca değinilmiştir Çanakkale'nin sadece denizden geçilememesi sonucu donanma ile kara kuvvetlerinin müşterek olarak icra ettiği birinci çıkarma harekatı hakkında bilgi verilerek, kara muharebelerinin planları, icrası ve yapılan hatalar anlatılmaktadır Birinci çıkarma harekatında hedeflerine ulaşamayan müttefiklerin, yeni takviye kuvveti olarak giriştikleri ikinci çıkarma harekatı da aynı birinci çıkarma harekatı esaslarına göre anlatılmaktadır Arkasından çıkarmalarda başarılı olamayarak Çanakkale'yi geçemeyen müttefiklerin bölgeyi nasıl tahliye ettikleri açıklanmaktadır

20'nci yüzyıl başlarında Avrupa ülkeleri, sanayi devrimini yapmış ve zenginleşmişti Fakat Almanya sömürge paylaşımında yeteri kadar pay alamadığı için bölgede bir çatışmaya sebep olacak gibiydi Bu olayların Osmanlı devletini ilgilendiren yanı ise; Almanya'nın Berlin-Bağdat demiryolu hattının İstanbul'dan geçmesinin, sıcak denizlere inme arzusundan dolayı gözü Türk Boğazlarında olan Rusya'yı rahatsız etmesi idi Zenginleşen Avrupa'daki çıkar çatışmaları, buradaki ulusları muhtemel bir savaş için silahlanmaya yöneltmişti ve aralarında gruplaşmalar başlamıştı

Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu yeni çıktığı Balkan Harbinin yaralarını sarmakla meşguldü Topraklarının büyük bir bölümünü kaybeden imparatorluğun geriye kalan toprakları da, stratejik önemi ve doğal kaynaklarının zenginliği yüzünden paylaşılmak isteniyordu Devletin içindeki Ermeni, Rum ve Arap azınlıklar bağımsızlık ya da özerklik peşinde idiler İçerde ve dışarıda zor durumda olan Osmanlı devletini olası bir harp için ittifaklar oluşturan devletler de yanına almak istemiyordu Bir kısmı bu devletin savaşta yükünü taşımak istemiyor, bir kısmının da zaten bu devletin üzerinde emelleri vardı Onları gerçekleştirmek istiyorlardı

Harp, beklenen zamandan daha önce çıkınca bu durum uzun sürmedi Olayların akışına paralel olarak Osmanlı devleti de Almanya ve Avusturya'nın yanında yer aldı 29 Ekim 1914 tarihinde Karadeniz'de bulunan Osmanlı donanmasının Rus limanlarını bombalaması ile de devlet kendini Birinci Dünya Harbi'nin içine çekmiş oldu 1 Kasım 1914'te Kafkasya'daki Rus ordusu sınırımızı geçerek bizzat kara savaşlarını başlattı Harbin başında seferberliğini tamamlayan Osmanlı silahlı kuvvetlerinin Birinci ve İkinci Ordusu Boğazlar bölgesinde, Üçüncü Ordusu doğu cephesinde Ruslara karşı, Dördüncü Ordusu ise Suriye'de bulunuyordu
Birinci Dünya Harbinin başlangıcında Avrupa'nın batı cephesinde harp statik bir hal almıştı Halbuki doğusunda Almanlar 1914 Ağustos'unda Tanenberg'de Ruslara karşı parlak bir zafer kazanmıştı Fakat hiçbir blok istediği başarıyı sağlayamadı Osmanlı cephesinde ise, Başkomutan Vekili Enver Paşa'nın Üçüncü Ordu ile 22 Aralık 1914'de başlattığı Sarıkamış Harekatı, Ruslar karşısında alınan acı bir yenilgi ve ağır bir kayıpla neticelenmiştir Sarıkamış yenilgisinden kısa bir süre sonra 4'ncü Ordu ile Cemal Paşa'nın Süveyş Kanalı'nı geçme teşebbüsü de başarısızlıkla neticelenince, batılı devletler son yıllardaki olayları da değerlendirerek Osmanlı ordusunu önemsemez olmuşlardı

İngiltere'nin Bahriye Nazırı Winston Churchill, Osmanlı devletini erkenden savaşın dışına atmak için boğazları donanma ile geçerek başkent İstabul'u kara birlikleriyle işgal etmek düşüncesindeydi Bu düşüncesini 13 Ocak 1915'te yapılan İngiltere'nin Yüksek Savunma Konseyi toplantısında kabul ettirdi Churchill'in fikrinin faaliyete geçmesinin en büyük nedeni, Rusya'nın yardıma ihtiyacının olması ve bu yardımında en kolay Türk Boğazlarından yapılabileceği idi Fransız donanmasından da destek alan tarihinde hiç yenilgi yüzü görmemiş Kraliyet Donanması, Çanakkale Boğazı'nı geçmek için hazırlanırken, Rus donanması da Odesa'da hazırlık yapıyordu Kraliyet Donanması Osmanlı donanmasını yok edince onlar da İstanbul Boğazı'ndan geçerek İstanbul'a gireceklerdi

Osmanlı devleti, İstanbul ve Çanakkale Boğazları Savunma Komutanlığına harpten bir buçuk yıl önce Alman Amirali Usedom'u getirmişti Çanakkale Boğazı'nın kıyılarında topçu birlikleri mevzilendirilmiş, Boğaz içinde de mayın ve su altı engelleri döşenmişti Tahkimatın önemli kısmı Çanakkale'nin yakınındaki boğazın kritik yerini koruyacak şekilde yapılmıştı Fakat tahkimat yetersizdi Çünkü devletin imkanları da yetersizdi Çanakkale'de bulunan Müstahkem Mevki Komutanlığı deniz savunmasıyla ilgili hazırlıkları yaparken, 3'ncü Kolordu da düşmanın boğazı kara kuvvetleriyle işgaline karşı savunma önlemlerini almaktaydı

Müttefik donanmanın başında bulunan Amiral Carden, önce boğazdaki tahkimatı yok ederek Marmara Denizi'ne girecekti Sonra da İstanbul'u işgal edecekti Carden planını uygulamak için boğaza ilk saldırısını 19 Şubat 1915'te yaptı ve bunu 18 Mart'a kadar fırsat buldukça denedi Bu denemelerde beklenen başarıyı gösteremeyen Carde'nin son harekatı sevk ve idare edecek gücü kalmadığı için komutanlık görevini Amiral De Robeck'e bıraktığını görüyoruz Robeck'de 18 Mart 1915 günü kesin sonuca ulaşmak için donanmayı harekete geçirmişti

18 Mart günü muhteşem donanma, boğaza birbirini destekleyerek ilerleyecek tarzda üç grup halinde girecekti İlk grup saat 1005'te boğazdan içeriye girmeye başlamıştı Saatler ilerledikçe Türk topçusu devleşiyor, zayiatı ve yokluklarına rağmen düşman donanmasını hayal kırıklığına uğratıyordu Nusrat Mayın Gemisi'nin döşediği Karanlık Liman'daki mayınlar da topçumuz gibi tarihi görevini yapıyordu Saat 1750'ye geldiğinde mağrur donanma boynu bükük şekilde geriye çekiliyordu ve yenilgiyi ilk defa tadıyordu Evet bu muhteşem donanma hem savaş gücünün üçte birini kaybetmişti ve hem de Mehmetçiğin direncini kıramayacağını anlayınca çaresiz kalmıştı

Yüzen kalelerin başarısızlığından sonra, Odesa'daki Rus kuvvetlerinin de beklediği olmamıştı İngiliz Yüksek Savunma Konseyi yeni kararını verdi Harekata devam edilecekti İlk hedef Çanakkale Boğazı olacaktı ve sadece donanma değil kara kuvvetleri birlikleri de harekata katılacaktı Donanma adalarda hazırlığını sürdürürken, Akdeniz Sefer Kuvvetleri Komutanı General Hamilton 27 Mart 1915'te birliklerini kara harekatı için hazırlamak üzere Mısır'a hareket ettirdi Osmanlı devleti de yeni kurduğu 5'nci Ordu Klığına Alman Mareşali Liman Von Sanders'i atayarak bölgede savunma hazırlıklarına başladı Liman Paşa ile bizim komutanların savunmanın yapılış şekli hakkındaki düşünceleri farklı idi Liman Paşa oynak savunma, bizim komutanlarımız da mevzi savunması yapılmasını istiyordu Savunma Liman Paşa'nın fikri doğrultusunda yapılacaktı

5nci Ordu'nun; 15'nci Kolordusu Anadolu kıyılarını, 3'ncü Kolordusu Gelibolu Yarımadası'nı savunacaktı Yb Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19'ncu Tümende ordu ihtiyatını teşkil edecekti İki tarafın gücü karşılaştırıldığında ibre her yönüyle düşmandan yana idi Sadece moral yönünden Türk tarafının üstünlüğü vardı

25 Nisan 1915 günü sabaha karşı düşman güçlü donanmasının desteğinde, Anadolu kıyıları, Saros Körfezi, Seddülbahir ve Arıburnu bölgesine kuvvet çıkarmaya başladı Bu kadar çok yere çıkarma yapan düşmanın amacı, harekatın en kritik safhasında Türk birliklerini her yerde meşgul ederek, Seddülbahir ve Arıburnu bölgesine yaptıkları çıkarmaya müdahale etmekten alıkoymaktı Anadolu kıyıları ve Saros bölgesine yapılan çıkarmalar bir aldatma ve gösteri hareketiydi Çabuk sona erdi Ancak düşman buraları da zorlamakla asıl çıkarma bölgesindeki amacına ulaşmıştı

Seddülbahir'de İngilizler beş yere çıkarma yapmıştı Fakat Mehmetçiğin inatçı direnmesi sayesinde yeterli genişlikte ve derinlikte kıyıbaşı hattı tesis edemedi Bu bölgeye çıkan düşmanın hedefi olan Alçıtepe'ye ise hiçbir zaman ulaşamadılar Seddülbahir'deki ilk gün gündüz ve gece muharebelerinde 9'ncu Türk Tümeninin direnişi ve gayreti her türlü takdirin üzerinde idi Arıburnu bölgesine, Avustralya ve Yeni Zelandalılardan oluşturulan Anzak Kolordusu çıkmıştı Bunlar baskın tarzında çıktılar İlk hedefleri Kocaçimen Tepe idi Sonrada Seddülbahir bölgesine çıkan kuvvetlerle koordineli olarak Maydos'u ele geçireceklerdi Bu bölgeyi de 9'ncu Tümenin erleri savunuyordu ve Seddülbahir'dekiler gibi kahramanca direniyorlardı Düşman buradan Kocaçimen Tepe'ye el atarsa, Gelibolu Yarımadası'nı ikiye böler ve Seddülbahir'deki birliklerimizi de geriden kuşatırdı

Buraya anında müdahale edebilecek tek kuvvet vardı O da Yarbay Mustafa Kemal'in ordu ihtiyatı olan 19 uncu Tümeniydi Ancak Yb Mustafa Kemal Ordu Komutanı Liman Paşa ile irtibat kuramıyordu 19 uncu Tümen müdahalede geç kalırsa da iş işten geçecekti İşte bu riskli kararı büyük bir cesaretle alan Yb Mustafa Kemal, tümeniyle cephenin bu kesimine müdahale ederek düşmanı adeta kıyıya hapsetmişti 28 Nisan 1915 tarihine kadar gerek Seddülbahir'de gerekse Arıburnu'nda tarafların karşılıklı olarak taarruzları durumu fazla değiştirmedi Türk tarafı, Anadolu kıyıları ve Saros'ta bulunan birliklerden takviye aldığı için sürekli yarımadaya asker çıkaran İtilaf Devletlerinin karşısında tutunmayı başarmıştır

Bundan sonra Seddülbahir ve Arıburnu cephelerinde, birliklerimiz düşman donanma ateşlerinden korunmak için gece taarruzları icra ettiler Düşman kuvvetleri de gündüzleri, donanmanın yaptığı uzun hazırlık ateşlerini müteakip Türk mevzilerine taarruz ettiler Fakat her iki taraf da durumda büyük bir değişiklik meydana getiremedi Takviyeler geldikçe birlikler yeniden tertiplendiler Türk tarafı Arıburnu'nda düşmanı denize dökmeyi başaramadı Karşı taraf da Seddülbahir cephesindeki Alçı Tepe'yi ele geçiremedi Birinci çıkarma harekatının sonlarına doğru Kirte (AlçıI) Tepe'yi düşüremeyen düşman, bu cephenin doğu ve batısındaki Kerevizdere ve Zığındere bölgelerinden harekatı geliştirmek istedi Fakat bu çabaları da netice vermedi Birinci çıkarma harekatının sonucu; mevzi harbi, her iki tarafta ağır kayıplar, bu savaşın mimarı Churchill' in koltuğunu ve itibarını kaybetmesidir

Birinci çıkarma harekatında hedeflerine ulaşamayan müttefikler yeni takviye kuvveti olarak ikinci bir çıkarma harekatı için hazırlıklara başladılar Taraflar bu iki harekat arasında yeniden tertiplendiler Bu safhadaki harekat, eski cephelerde Türk tarafı üzerindeki baskılar devam ederken, kesin sonuç, yeni çıkan birliklerin açtığı cephe olan Anafartalar bölgesinde alınacaktı Planlanan harekat 6 Ağustos'da başladı Baskın ve gizlilik prensiplerine azami derecede itina gösteriyorlardı Hamilton'un kuvvetleri Anafartalar cephesinde baskın tarzında başlattıkları taarruzları ile küçük başarı gösterdiler ama Yb Mustafa Kemal'in aldığı tedbirler yüzünden Kocaçimen Tepe'yi ele geçiremediler

Suvla'ya çıkan kuvvetler doğru yere, yani savunmamızın zayıf olduğu yere çıkmışlardı Fakat çabuk hareket edemedikleri için planladıkları hedefe ulaşamadılar Bu son tehlikeyi bertaraf etmek üzere, Liman Von Sanders Paşa bölgeye takviye kuvvetleri gönderdi Bu ikinci harekata ait yoğun muharebelerin cereyan ettiği bölgedeki birliklerin başına da Yb Mustafa Kemal'i getirdi Yeni oluşturulan Anafartalar Grup Komutanlığı önce Suvla bölgesine çıkan düşmanı geriye attı ve sahile sıkıştırdı Sonra da Kocaçimen Tepe ve Conkbayırı'na dönerek buradaki düşman kuvvetleri de eski mevzilerine geri atıldı Alb Mustafa Kemal'in Mehmetçikleri gene göğsünü siper etmişti Mustafa Kemal'in dehası ve azmi karşısında Hamilton bir kere daha hüsrana uğramıştı En son yeni takviyeleri ile 21 Ağustos 1915 günü Anafartalar bölgesinde taarruzlarını tekrarladılar Fakat Mustafa Kemal'i mağlup etmek mümkün değildi Sonuç gene hüsrandı Müttefikler artık bir çıkmaz içindeydiler

Bu sıralarda Osmanlı devletinin bütün cephelerinde durum fena sayılmazdı Bulgaristan da Almanya safında yer alarak, 14 Ekim 1915'de Sırbistan'a yeni bir cephe açmıştı Bulgaristan, Almanya tarafına geçince, Almanya ile Osmanlı devleti arasında karadan bağlantı kuruldu ve yardımlar gelmeye başladı Çanakkale'yi geçemeyeceğini anlayan müttefik kuvvetler de Aralık 1915 sonu, Ocak 1916 ayı başında büyük bir gizlilik içinde kuvvetlerini bölgeden tahliye ettiler Ağır zayiat verilmişti ama Çanakkale'den geçit verilmemişti Türk Milletinin onuru kurtarılmış, bu zaferle kendine olan güveni tazelenmişti

Birinci Dünya Harbi öncesindeki siyasi ve askeri olaylar ile Çanakkale Cephesindeki muharebelerin, yığınaklanma, planlama ve icra safhaları, muharebelerin cereyanı ağırlıklı olarak anlatılmaktadır Bu eser taktik bilgisi az olanların dahi anlayabileceği bir akıcılıkla hazırlanmıştır Harp Tarihi incelemelerinde yardımcı doküman olarak kullanılacak niteliktedir

by.NaMe
07-10-2008, 10:08 AM
1915 Çanakkale Savaşı
İbrahim ARTUÇ
Yayınevi Kastaş Yayınları


ÖZET

Bu kitapta, Birinci Dünya Harbi öncesi gelişen siyasi ve askeri olaylara kısaca temas edilerek, Osmanlı devletinin harbe girişi ile Çanakkale Savaşı öncesi Osmanlı devletinin cephelerdeki durumu özetlenmiştir Müteakiben Çanakkale Deniz Muharebeleri anlatılarak bu muharebelerin planlama ve icrasındaki tarafların hatalarına da kısaca değinilmiştir Çanakkale'nin sadece denizden geçilememesi sonucu donanma ile kara kuvvetlerinin müşterek olarak icra ettiği birinci çıkarma harekatı hakkında bilgi verilerek, kara muharebelerinin planları, icrası ve yapılan hatalar anlatılmaktadır Birinci çıkarma harekatında hedeflerine ulaşamayan müttefiklerin, yeni takviye kuvveti olarak giriştikleri ikinci çıkarma harekatı da aynı birinci çıkarma harekatı esaslarına göre anlatılmaktadır Arkasından çıkarmalarda başarılı olamayarak Çanakkale'yi geçemeyen müttefiklerin bölgeyi nasıl tahliye ettikleri açıklanmaktadır

20'nci yüzyıl başlarında Avrupa ülkeleri, sanayi devrimini yapmış ve zenginleşmişti Fakat Almanya sömürge paylaşımında yeteri kadar pay alamadığı için bölgede bir çatışmaya sebep olacak gibiydi Bu olayların Osmanlı devletini ilgilendiren yanı ise; Almanya'nın Berlin-Bağdat demiryolu hattının İstanbul'dan geçmesinin, sıcak denizlere inme arzusundan dolayı gözü Türk Boğazlarında olan Rusya'yı rahatsız etmesi idi Zenginleşen Avrupa'daki çıkar çatışmaları, buradaki ulusları muhtemel bir savaş için silahlanmaya yöneltmişti ve aralarında gruplaşmalar başlamıştı

Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu yeni çıktığı Balkan Harbinin yaralarını sarmakla meşguldü Topraklarının büyük bir bölümünü kaybeden imparatorluğun geriye kalan toprakları da, stratejik önemi ve doğal kaynaklarının zenginliği yüzünden paylaşılmak isteniyordu Devletin içindeki Ermeni, Rum ve Arap azınlıklar bağımsızlık ya da özerklik peşinde idiler İçerde ve dışarıda zor durumda olan Osmanlı devletini olası bir harp için ittifaklar oluşturan devletler de yanına almak istemiyordu Bir kısmı bu devletin savaşta yükünü taşımak istemiyor, bir kısmının da zaten bu devletin üzerinde emelleri vardı Onları gerçekleştirmek istiyorlardı

Harp, beklenen zamandan daha önce çıkınca bu durum uzun sürmedi Olayların akışına paralel olarak Osmanlı devleti de Almanya ve Avusturya'nın yanında yer aldı 29 Ekim 1914 tarihinde Karadeniz'de bulunan Osmanlı donanmasının Rus limanlarını bombalaması ile de devlet kendini Birinci Dünya Harbi'nin içine çekmiş oldu 1 Kasım 1914'te Kafkasya'daki Rus ordusu sınırımızı geçerek bizzat kara savaşlarını başlattı Harbin başında seferberliğini tamamlayan Osmanlı silahlı kuvvetlerinin Birinci ve İkinci Ordusu Boğazlar bölgesinde, Üçüncü Ordusu doğu cephesinde Ruslara karşı, Dördüncü Ordusu ise Suriye'de bulunuyordu
Birinci Dünya Harbinin başlangıcında Avrupa'nın batı cephesinde harp statik bir hal almıştı Halbuki doğusunda Almanlar 1914 Ağustos'unda Tanenberg'de Ruslara karşı parlak bir zafer kazanmıştı Fakat hiçbir blok istediği başarıyı sağlayamadı Osmanlı cephesinde ise, Başkomutan Vekili Enver Paşa'nın Üçüncü Ordu ile 22 Aralık 1914'de başlattığı Sarıkamış Harekatı, Ruslar karşısında alınan acı bir yenilgi ve ağır bir kayıpla neticelenmiştir Sarıkamış yenilgisinden kısa bir süre sonra 4'ncü Ordu ile Cemal Paşa'nın Süveyş Kanalı'nı geçme teşebbüsü de başarısızlıkla neticelenince, batılı devletler son yıllardaki olayları da değerlendirerek Osmanlı ordusunu önemsemez olmuşlardı

İngiltere'nin Bahriye Nazırı Winston Churchill, Osmanlı devletini erkenden savaşın dışına atmak için boğazları donanma ile geçerek başkent İstabul'u kara birlikleriyle işgal etmek düşüncesindeydi Bu düşüncesini 13 Ocak 1915'te yapılan İngiltere'nin Yüksek Savunma Konseyi toplantısında kabul ettirdi Churchill'in fikrinin faaliyete geçmesinin en büyük nedeni, Rusya'nın yardıma ihtiyacının olması ve bu yardımında en kolay Türk Boğazlarından yapılabileceği idi Fransız donanmasından da destek alan tarihinde hiç yenilgi yüzü görmemiş Kraliyet Donanması, Çanakkale Boğazı'nı geçmek için hazırlanırken, Rus donanması da Odesa'da hazırlık yapıyordu Kraliyet Donanması Osmanlı donanmasını yok edince onlar da İstanbul Boğazı'ndan geçerek İstanbul'a gireceklerdi

Osmanlı devleti, İstanbul ve Çanakkale Boğazları Savunma Komutanlığına harpten bir buçuk yıl önce Alman Amirali Usedom'u getirmişti Çanakkale Boğazı'nın kıyılarında topçu birlikleri mevzilendirilmiş, Boğaz içinde de mayın ve su altı engelleri döşenmişti Tahkimatın önemli kısmı Çanakkale'nin yakınındaki boğazın kritik yerini koruyacak şekilde yapılmıştı Fakat tahkimat yetersizdi Çünkü devletin imkanları da yetersizdi Çanakkale'de bulunan Müstahkem Mevki Komutanlığı deniz savunmasıyla ilgili hazırlıkları yaparken, 3'ncü Kolordu da düşmanın boğazı kara kuvvetleriyle işgaline karşı savunma önlemlerini almaktaydı

Müttefik donanmanın başında bulunan Amiral Carden, önce boğazdaki tahkimatı yok ederek Marmara Denizi'ne girecekti Sonra da İstanbul'u işgal edecekti Carden planını uygulamak için boğaza ilk saldırısını 19 Şubat 1915'te yaptı ve bunu 18 Mart'a kadar fırsat buldukça denedi Bu denemelerde beklenen başarıyı gösteremeyen Carde'nin son harekatı sevk ve idare edecek gücü kalmadığı için komutanlık görevini Amiral De Robeck'e bıraktığını görüyoruz Robeck'de 18 Mart 1915 günü kesin sonuca ulaşmak için donanmayı harekete geçirmişti

18 Mart günü muhteşem donanma, boğaza birbirini destekleyerek ilerleyecek tarzda üç grup halinde girecekti İlk grup saat 1005'te boğazdan içeriye girmeye başlamıştı Saatler ilerledikçe Türk topçusu devleşiyor, zayiatı ve yokluklarına rağmen düşman donanmasını hayal kırıklığına uğratıyordu Nusrat Mayın Gemisi'nin döşediği Karanlık Liman'daki mayınlar da topçumuz gibi tarihi görevini yapıyordu Saat 1750'ye geldiğinde mağrur donanma boynu bükük şekilde geriye çekiliyordu ve yenilgiyi ilk defa tadıyordu Evet bu muhteşem donanma hem savaş gücünün üçte birini kaybetmişti ve hem de Mehmetçiğin direncini kıramayacağını anlayınca çaresiz kalmıştı

Yüzen kalelerin başarısızlığından sonra, Odesa'daki Rus kuvvetlerinin de beklediği olmamıştı İngiliz Yüksek Savunma Konseyi yeni kararını verdi Harekata devam edilecekti İlk hedef Çanakkale Boğazı olacaktı ve sadece donanma değil kara kuvvetleri birlikleri de harekata katılacaktı Donanma adalarda hazırlığını sürdürürken, Akdeniz Sefer Kuvvetleri Komutanı General Hamilton 27 Mart 1915'te birliklerini kara harekatı için hazırlamak üzere Mısır'a hareket ettirdi Osmanlı devleti de yeni kurduğu 5'nci Ordu Klığına Alman Mareşali Liman Von Sanders'i atayarak bölgede savunma hazırlıklarına başladı Liman Paşa ile bizim komutanların savunmanın yapılış şekli hakkındaki düşünceleri farklı idi Liman Paşa oynak savunma, bizim komutanlarımız da mevzi savunması yapılmasını istiyordu Savunma Liman Paşa'nın fikri doğrultusunda yapılacaktı

5nci Ordu'nun; 15'nci Kolordusu Anadolu kıyılarını, 3'ncü Kolordusu Gelibolu Yarımadası'nı savunacaktı Yb Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19'ncu Tümende ordu ihtiyatını teşkil edecekti İki tarafın gücü karşılaştırıldığında ibre her yönüyle düşmandan yana idi Sadece moral yönünden Türk tarafının üstünlüğü vardı

25 Nisan 1915 günü sabaha karşı düşman güçlü donanmasının desteğinde, Anadolu kıyıları, Saros Körfezi, Seddülbahir ve Arıburnu bölgesine kuvvet çıkarmaya başladı Bu kadar çok yere çıkarma yapan düşmanın amacı, harekatın en kritik safhasında Türk birliklerini her yerde meşgul ederek, Seddülbahir ve Arıburnu bölgesine yaptıkları çıkarmaya müdahale etmekten alıkoymaktı Anadolu kıyıları ve Saros bölgesine yapılan çıkarmalar bir aldatma ve gösteri hareketiydi Çabuk sona erdi Ancak düşman buraları da zorlamakla asıl çıkarma bölgesindeki amacına ulaşmıştı

Seddülbahir'de İngilizler beş yere çıkarma yapmıştı Fakat Mehmetçiğin inatçı direnmesi sayesinde yeterli genişlikte ve derinlikte kıyıbaşı hattı tesis edemedi Bu bölgeye çıkan düşmanın hedefi olan Alçıtepe'ye ise hiçbir zaman ulaşamadılar Seddülbahir'deki ilk gün gündüz ve gece muharebelerinde 9'ncu Türk Tümeninin direnişi ve gayreti her türlü takdirin üzerinde idi Arıburnu bölgesine, Avustralya ve Yeni Zelandalılardan oluşturulan Anzak Kolordusu çıkmıştı Bunlar baskın tarzında çıktılar İlk hedefleri Kocaçimen Tepe idi Sonrada Seddülbahir bölgesine çıkan kuvvetlerle koordineli olarak Maydos'u ele geçireceklerdi Bu bölgeyi de 9'ncu Tümenin erleri savunuyordu ve Seddülbahir'dekiler gibi kahramanca direniyorlardı Düşman buradan Kocaçimen Tepe'ye el atarsa, Gelibolu Yarımadası'nı ikiye böler ve Seddülbahir'deki birliklerimizi de geriden kuşatırdı

Buraya anında müdahale edebilecek tek kuvvet vardı O da Yarbay Mustafa Kemal'in ordu ihtiyatı olan 19 uncu Tümeniydi Ancak Yb Mustafa Kemal Ordu Komutanı Liman Paşa ile irtibat kuramıyordu 19 uncu Tümen müdahalede geç kalırsa da iş işten geçecekti İşte bu riskli kararı büyük bir cesaretle alan Yb Mustafa Kemal, tümeniyle cephenin bu kesimine müdahale ederek düşmanı adeta kıyıya hapsetmişti 28 Nisan 1915 tarihine kadar gerek Seddülbahir'de gerekse Arıburnu'nda tarafların karşılıklı olarak taarruzları durumu fazla değiştirmedi Türk tarafı, Anadolu kıyıları ve Saros'ta bulunan birliklerden takviye aldığı için sürekli yarımadaya asker çıkaran İtilaf Devletlerinin karşısında tutunmayı başarmıştır

Bundan sonra Seddülbahir ve Arıburnu cephelerinde, birliklerimiz düşman donanma ateşlerinden korunmak için gece taarruzları icra ettiler Düşman kuvvetleri de gündüzleri, donanmanın yaptığı uzun hazırlık ateşlerini müteakip Türk mevzilerine taarruz ettiler Fakat her iki taraf da durumda büyük bir değişiklik meydana getiremedi Takviyeler geldikçe birlikler yeniden tertiplendiler Türk tarafı Arıburnu'nda düşmanı denize dökmeyi başaramadı Karşı taraf da Seddülbahir cephesindeki Alçı Tepe'yi ele geçiremedi Birinci çıkarma harekatının sonlarına doğru Kirte (AlçıI) Tepe'yi düşüremeyen düşman, bu cephenin doğu ve batısındaki Kerevizdere ve Zığındere bölgelerinden harekatı geliştirmek istedi Fakat bu çabaları da netice vermedi Birinci çıkarma harekatının sonucu; mevzi harbi, her iki tarafta ağır kayıplar, bu savaşın mimarı Churchill' in koltuğunu ve itibarını kaybetmesidir

Birinci çıkarma harekatında hedeflerine ulaşamayan müttefikler yeni takviye kuvveti olarak ikinci bir çıkarma harekatı için hazırlıklara başladılar Taraflar bu iki harekat arasında yeniden tertiplendiler Bu safhadaki harekat, eski cephelerde Türk tarafı üzerindeki baskılar devam ederken, kesin sonuç, yeni çıkan birliklerin açtığı cephe olan Anafartalar bölgesinde alınacaktı Planlanan harekat 6 Ağustos'da başladı Baskın ve gizlilik prensiplerine azami derecede itina gösteriyorlardı Hamilton'un kuvvetleri Anafartalar cephesinde baskın tarzında başlattıkları taarruzları ile küçük başarı gösterdiler ama Yb Mustafa Kemal'in aldığı tedbirler yüzünden Kocaçimen Tepe'yi ele geçiremediler

Suvla'ya çıkan kuvvetler doğru yere, yani savunmamızın zayıf olduğu yere çıkmışlardı Fakat çabuk hareket edemedikleri için planladıkları hedefe ulaşamadılar Bu son tehlikeyi bertaraf etmek üzere, Liman Von Sanders Paşa bölgeye takviye kuvvetleri gönderdi Bu ikinci harekata ait yoğun muharebelerin cereyan ettiği bölgedeki birliklerin başına da Yb Mustafa Kemal'i getirdi Yeni oluşturulan Anafartalar Grup Komutanlığı önce Suvla bölgesine çıkan düşmanı geriye attı ve sahile sıkıştırdı Sonra da Kocaçimen Tepe ve Conkbayırı'na dönerek buradaki düşman kuvvetleri de eski mevzilerine geri atıldı Alb Mustafa Kemal'in Mehmetçikleri gene göğsünü siper etmişti Mustafa Kemal'in dehası ve azmi karşısında Hamilton bir kere daha hüsrana uğramıştı En son yeni takviyeleri ile 21 Ağustos 1915 günü Anafartalar bölgesinde taarruzlarını tekrarladılar Fakat Mustafa Kemal'i mağlup etmek mümkün değildi Sonuç gene hüsrandı Müttefikler artık bir çıkmaz içindeydiler

Bu sıralarda Osmanlı devletinin bütün cephelerinde durum fena sayılmazdı Bulgaristan da Almanya safında yer alarak, 14 Ekim 1915'de Sırbistan'a yeni bir cephe açmıştı Bulgaristan, Almanya tarafına geçince, Almanya ile Osmanlı devleti arasında karadan bağlantı kuruldu ve yardımlar gelmeye başladı Çanakkale'yi geçemeyeceğini anlayan müttefik kuvvetler de Aralık 1915 sonu, Ocak 1916 ayı başında büyük bir gizlilik içinde kuvvetlerini bölgeden tahliye ettiler Ağır zayiat verilmişti ama Çanakkale'den geçit verilmemişti Türk Milletinin onuru kurtarılmış, bu zaferle kendine olan güveni tazelenmişti

Birinci Dünya Harbi öncesindeki siyasi ve askeri olaylar ile Çanakkale Cephesindeki muharebelerin, yığınaklanma, planlama ve icra safhaları, muharebelerin cereyanı ağırlıklı olarak anlatılmaktadır Bu eser taktik bilgisi az olanların dahi anlayabileceği bir akıcılıkla hazırlanmıştır Harp Tarihi incelemelerinde yardımcı doküman olarak kullanılacak niteliktedir

by.NaMe
07-10-2008, 10:08 AM
Büyük Güçlerin Yükseliş Ve Çöküşleri (16 Yüzyıldan Günümüze Ekonomik Değişim Ve Askeri Çatışmalar)
Paul KENNADY
Yayınevi Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları


ÖZET

Tarih boyunca bazı ülkelerin öne çıktığını ve insanlık tarihinde önemli izler bıraktığını görüyoruz Ancak bu ülkelerin yükselişlerinden bir süre sonra gerilemelerine de tanık oluyoruz Peki bu Büyük Güçler yani haşmetli imparatorluklar neden önce büyüyor, güçleniyor, sonra da kartondan birer ev gibi yıkılıyor? Tarihe bakarken, yeni bir yüzyılın eşiğindeki günümüzü de anlamak açısından çok önemli olan bu soruya Prof Paul Kennedy, kitabında açıklık getiriyor Kennedy, son beş yüzyılın dünya politikası üzerine yaptığı detaylı araştırmada, ekonomik güç ve askeri güç arasındaki kritik ilişki üzerinde duruyor, savaş ve barış dönemlerindeki strateji ile ekonomi arasındaki sürekli etkileşimi irdeliyor kitabında Büyük güçlerin yükseliş ve çöküşlerini anlatırken ister istemez savaşlar ve çatışmalar da geniş bir biçimde aktarılıyor

Bu eser, ulusal ekonomik büyüme ile ulusal askeri harcamalar arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkinin "dünya gücünü" nasıl etkilediğini inceleyen önemli bir tez aynı zamanda En yalın haliyle söylemek gerekirse, silaha aşırı harcama yaparsanız, ekonominizi batırırsınız ve bu da yeniden askeri gücünüzü olumsuz etkiler Bu konuda verilebilecek en yeni örnek de doğal olarak SSCB'dir

Üç ana bölümden oluşan kitabın birinci bölümü "Sanayi Öncesi Dünyada Strateji ve Ekonomi"ye ayrılmış Bu bölümün alt başlıkları da Batı Dünyasının Yükselişi; Habsburgların Egemenlik Girişimi; Maliye, Coğrafya ve savaşların Kazanılması Birinci Bölümün kapsadığı dönem ise1500-1815 arası

Kitabın ikinci ana bölümü ise "Sanayi Çağında Strateji ve Ekonomi" Alt başlıklara gelince, Sanayileşme ve Değişen Global Dengeler; İki kutuplu Bir Dünyanın Doğuşu ve Orta Güçlerin Bunalımı Bu bölümde 1815-1942 arası incelenmiş Üçüncü bölümün başlığı "Strateji ve ekonominin Bugünü ve Yarını" İki Kutuplu bir dünyada İstikrar ve Değişme ve Yirmi Birinci Yüzyıla Doğru bu bölümün alt başlıklarını oluşturuyor Kitap ayrıca çok sayıda harita, tablo ve şema ile de zenginleştirilmiş

Rönesans sonrasından günümüze kadar geçen süredeki ulusal ve uluslar arası güç kitabın özünü oluşturuyor Yazar kitabın amacını şöyle anlatıyor: "Batı Avrupa'nın yeni monarşilerinin kurulmasından ve okyanus ötesi, global devletler sisteminin başlangıcından bu yana geçen beş yüzyıl içinde, çeşitli büyük güçlerin birbirlerine kıyasla, nasıl yükselip çöktüklerini izlemek ve açıklamak" Kitap özellikle büyük savaşlar üzerinde durmakla birlikte bundaki amacı bir askeri tarih kitabı olmaya çalışmak değil, bu savaşların uluslar arası düzendeki büyük etkilerini ortaya koymak Ancak kitap bir ekonomi eseri de değil Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşlerinin odaklandığı konu, uluslar arası sistem içinde önde gelen devletlerin her birinin hem zengin olmak hem de kuvvetli olmak ( ya da hem zengin hem de kuvvetli olmayı sürdürmek) için varlığını ve gücünü arttırmaya çabalarken, ekonomi ile strateji arasında görülen etkileşimdir

Ekonomik güçle askeri güç arasında güçlü bir ilişki olduğu ortadadır Yazar bunu tarihi örneklerle açıklamıştır Daha az anlaşılır olan şey, bu ilişkideki değişkenliktir Bu da yazar tarafından gayet ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır Örneğin, günümüzün Japonya'sı gibi, ekonomik bir güç aynı zamanda mutlaka askeri bir güç olmak zorunda değildir Yine, ekonomik güçleri azalan Büyük Güçlerin güvenlik endişeleri azalsa da askeri harcamalarını yoğun oranda arttırma eğiliminde olduğu bilinmektedir (1980'lerdeki SSCB ve ABD gibi) Yazar bu duruma "emperyal uzanma" adını veriyor ve bunun çöküşe geçen bütün Büyük Güçlerin bir özelliği olduğunu belirtiyor

Kitabın son bölümü olan "Yirmi Birinci Yüzyıla Doğru" bu türden kitapların kaderini paylaşıyor Çünkü bu bölümde sunulanların çoğu artık tarihe karışmış durumda veya olayların o şekilde gelişmediğini hepimiz biliyoruz Doğrusu, yazar şu konuda oldukça açık Eğilimlerden bahsetmek ve bunların gelecekteki yansımalarını göstermek tarih değildir Yazara göre, "çağdaş sorunlarla ilgilenen birçok kitabın son bölümleri sadece birkaç yıl sonra değiştirilmek zorundadır" Nitekim, kitabın ilk yayım yılı olan 1987'den beri olan olayları düşününce bu gerçek bir kez daha ortaya çıkıyor Açıkça görüleceği gibi, Soğuk Savaşın sona ermesinin etkileri, Sovyetler Birliğinin çözülmesi, Almanya'nın birleşmesi ekonomik bir bakış açısıyla hiç incelenmemiş Hatta barışın, büyük ölçüde askeri olan ekonomileri canlandırmakta nasıl kullanılabileceği de yüzeysel olarak anlatılmış

Genel olarak, cesur fakat hedeften sapmış olan son bölümü dışında bu kitabın iyi bir kitap olduğu söylenebilir Pek çok araştırma ve incelemeye dayanan kitabı okumak konuyla ilgilenenler büyük fayda sağlayacaktır

by.NaMe
07-10-2008, 10:08 AM
Bir Yedek Subayın Anıları
Faik TONGUÇ
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları


ÖZET

Bu kitapta, Mülkiye Mektebi mezunu bir gencin Birinci Dünya Savaşı yıllarında yaşadıkları anlatılıyor Büyük bir bölümü cephede günü gününe tutulmuş notlardan oluşmaktadır

Mülkiye'yi bitirdikten sonra Londra'ya giden yazar, büyük savaşın patlamak üzere olduğu günlerde İstanbul'a dönmüş ve gönüllü olarak Doğu Cephesin'de savaşa katılmış gençlerden biridir O yıllarda yüksek öğrenim gençliğinin önemli bir bölümü "Turan" idealine; daha doğrusu hayaline inanıyordu Türk Ocağı Cemiyeti'nin, Türk Yurdu gibi yayınların etkisi altında kalan binlerce genç bu duygularla savaşa katıldı Hayalleri, Türk ırkının yaşadığına inandıkları geniş bir coğrafyayı fethedip, büyük ideali gerçeleştirmekti 600 yıllık ömrünün yüzde 61'ini savaşlarda geçirmiş imparatorluğun gün görmüş yaşlıları "Ham hayallerin peşinde koşuyorsunuz" dedilerse de, gerçeği görmek için savaşın sonu beklenecekti

Savaş meydanlarında "cehalet ve ataklık kurbanı" olan o gençlerin göremediği gerçeği tarihler şöyle anlatır: Birinci Dünya Savaşı'na girilirken Doğu Cephesi, Türk ordusunun Kafkasya'ya girmesi ve bazı Rus Kuvvetleri'nin bu bölgede tutularak dolaylı yoldan Doğu Avrupa'daki Alman-Rus cephesine yardım edilmesi düşüncesiyle açılan bir cepheydi (Bu nedenle Almanlar'ın "Turan" idealinin yaygınlaşmasında rolü olduğunu ileri süren tarihçiler de vardır)
*
Ne var ki olaylar, Türk tarafının düşüncesinin tam tersine gelişir Kafkasya değil, Doğu Anadolu istilaya uğradı 1914-1917 yılları arasında 240000 kişi Doğu Cephesi'nde can verdi, 160000 kişi sakat kaldı Karadeniz sahili ve Doğu Anadolu halkının büyük bir bölümü yerlerinden yurtlarından koparıldı Yüzbinlerce asker kaçağı büyük kentleri doldurdu; yolsuzluk, ahlaksızlık olağanüstü boyutlara ulaştı Yazar bu süreçte küçük bir birliği komuta ederken yaşadıklarını aktarıyor Kimi yerde alabildiğine duygusal bir tavır sergileyip, askerlik alt kültürünün etkisinde kalmasına rağmen, okurlara tarihi bir belge sunuyor

Hatıraların devlet adamlarınki gibi siyasi tarafı hiç yoktur Vatanın savunmasıyla başlayan, hayat mücadelesiyle biten, her sınıf halk arasında çeşitli işlerde geçmiş bir ömrün panoramasıdır

Eserde Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Ordusu'nun Doğu Cephesi'ndeki küçük bir birliğinden söz edilmektedir Yazarın ifadesine göre; "Bana öyle geliyor ki, bu küçük birliğin çektiklerini, birlikle bizim çektiklerimizi, bu hayatı yaşayanlar kadar kimse takdir edemez ve anlatamaz Bu zor şartlar altında nasıl hayatta kalabildik, ona şaşıyorum Savaş ve esirlik beni o kadar dayanıklı hale getirmişti ki ilk günlerde geçirdiğim ateşli hummanın dışında hiçbir hastalık görmedim Erzurum dağlarında kışın çadır bile bulamayarak karların üzerinde yattık Sefalet, açlık çektik Nezle bile olduğumu hatırlamıyorum" demektedir Yazar hatıralarının son bölümünde ise ülkenin içinde bulunduğu zor şartlardan kurtulabilmesi için yapılması gerekenleri ifade etmektedir Yazara göre, esaslı değişmez bir programla, önce köylüyü öküz ve eşekle arkadaşlık etmekten kurtarıp, her köylü ailesine bir çift at temin edilirse, ağır hareket eden öküzden, seri ve çalak olan ata ayağını uydurmak zorunda kalacak olan köylünün hareketinde ve ruhsal durumunda büyük değişim olacaktır Pulluk ve atla yapacağı ziraat sayesinde, köylünün üretimi bollaşmış olacaktır

İkincisi;·devletin mali gücü dahilinde, her vilayette her sene, yeni şekilde on köyün kurulmalı, insanların, hayvanların barınacağı birbirinden ayrı binalar yapılmalıdır Bu evler yapılırken, ihalelerde Münakasa (eksiltme) sisteminden vazgeçilmelidir İlgili makamların ciddi çalışma ve denetlemesiyle on senede 6000-7000 modern köy meydana gelir Anadolu'nun çehresi derhal değişmeye yüz tutar, gürbüz, neşeli köyler ortaya çıkar Bu suretle köklerin kazanacağı kuvvet sayesinde benliğini ve milliyetini bilinçle kavrayan bu halk arasında hurafe bezirganları nüfuz edemez Maddi ve manevi bütün hastalıklar şifa bulmaya yüz tutar; seneler geçtikçe, mazide çekilen ıstıraplardan eser kalmaz Sağlıklı, kuvvetli ailelerden meydana gelecek millet de, devlet de kudretli olur

Kök temizlenirken iyiye doğru yol almaya başlarken, bir taraftan da gövde ve dallarda yerleşerek, bu kutsal ağacın gelişmesine engel olabilecek bu parazitlerle mücadele edilmelidir Diğer taraftan; dilciliği, tarihçiliği uzmanına bırakarak var kuvvetimizle bu kutsal ülkenin ıslahına çalışmalıyız Yazar, ayrıca; halkın sağlık ve ahlakını tahrip eden para hırsından ve meyhanecilik yapmaktan vazgeçerek, lüks ve israfın önüne geçilmesini diliyor Basit ve feragatle yaşamanın manevi bir zevk olduğu, iktisadi işlerin bütün meselelerin başında geldiği; büyük savaşların, milyonlarca insanın, milyarlarca paranın boşa harcanmasının tek sebep ve amacının, milletlerin iktisadi üstünlüğü ve rekabeti neticesi olduğu söylenmektedir Bu halkın iktisadi durumu yoluna girmedikçe, sarf olunan bütün emeklerin, dökülen kanların heba olmaya mahkum olduğunu, hatta okuyup yazmanın bile bundan sonra geldiğini, günlük ekmeğini düşünen bir insanın aklına okul ve eğitim diye bir ihtiyacın getirmeyeceğini ifade etmektedir

by.NaMe
07-10-2008, 10:08 AM
Bay Sommer'in Öyküsü

Patrick SUSKIND
Can Yayınları


ÖZET
Hikayeyi kahramanımızın dilinden dinliyoruz Kahramanımız küçük bir çocuk Bir gölün çevresinde sıralanmış bir sıra köyün birinde Unternsee'de, annesi, babası, ağabeyi ve kız kardeşi ile birlikte yaşamaktadır Okula gitmekte, bütün boş zamanını ise ağaç tepesinde geçirmektedir Ağaç tepesinde olmak onun için uçmak kadar güzeldir Ağaç tepesindeyken onu rahatsız eden her şeyden uzaktadır Ne annesinin rahat bozan ne de ağabeyinin görev yükleyen sesini duymaktadır oradayken Ağaç tepesinde ders çalışmakta, yemek yemektedir Bir ağaç evi yapmış, yaşlanınca bile ağaç tepelerinden vazgeçmeyeceğini düşünmektedir
Kahramanımızın asıl anlatmak istediği köylerinde yaşayan ilginç bir ihtiyar, Bay Sommers Onu Bay Sommers diye tanıyor herkes İlk adını, mesleğini yada nereden geldiğini kimse bilmiyor Yine de gölü çevreleyen köylerde sorsanız tüm gününü yürüyerek geçiren Bay Sommers'ı tanımayan yoktur Bayan Sommers bütün haftasını bezden bebekler yaparak geçirmektedir Hazırladığı bebekleri her Cumartesi bir kutu içerisinde postahaneye götürmekte, dönüşte de evin bir haftalık alışverişini yapmaktadır Bay Sommers ise sürekli yürümektedir Elinde boyundan uzun bir değnek, sırtında, içinde bir dilim yağlı ekmek ve yağmurlu havalarda giyilmek üzere uzun bir muşamba bulunan bir sırt çantası, hava aydınlanmadan evden çıkıp kar kış demeden hiç durmadan yürüyüp akşam hava karardıktan sonra eve dönmektedir Dinlendiğini, harhangi bir yerde durup bir şey incelediğini her hangi birine selam verdiğini gören yoktur Tam bir cümle söylediğini duyan bile olmamıştır
Bir Pazar günü kahramanımız babasıyla atyarışı izlemekten dönmektedir Babası hiç at yarışı oynamamasına rağmen çok büyük bir at yarışı meraklısıdır Yarışları takip eder, her yılın şampiyonlarını ezbere sayabilmektedir Yarış sonrası arabayla eve dönerken korkunç bir fırtınaya yakalanırlar Önce kara bulutlar gökyüzünü kaplar Daha sonra iri iri taneler düşmeye başlar Yağmur öylesine artar ki yol bir anda su içinde kalır Silecekler yağmurun hızına yetişememektedir Derken yağmur doluya çevirir Yer gök binlerce buz tanesiyle dolmuştur Arabayı durdurup korku içinde dolunun dinmesini beklerler ve biraz sonra fırtına etkisini kaybeder ve tekrar yola devam ederler Kahramanımız yolun ilerisinde bir karaltı görür Biraz yaklaştıklarında bu karaltının elinde sopasıyla yürümekte olan Bay Sommers olduğunu görürler Üzerinde muşambası olmasına rağmen sırılsıklam olmuş fakat her zamanki hızıyla yürümektedir Arabayla yaklaşıp Bay Sommers'i evine bırakmayı önerirler ama Bay Sommers hiç istifini bozmaz Israr ederler ve hiç beklemedikleri bir şey olur, Bay Sommers durur, onlara döner ve " E beni rahat bıraksanıza artık" der ve tekrar yola koyulur Arabayla oradan uzaklaşırken kahramanımız arka pencereden Bay Sommers'a bakar Onun koca koca açılmış gözlerle, çenesinden sular akarak yürürkenki yüz ifadesini bir daha unutamayacaktır
O ağaç tepelerinde dolaşan çocuk artık büyümektedir Bisiklete binmeyi öğrenmiştir, kendisi için çok büyük olmasına rağmen, annesinin olan bisikletini kulanarak bitişik köye piyano derslerine gitmektedir Piyano öğretmeni yaşlı, bekar bir bayandır ve çok sert bir öğretmendir Bir gün elinde olmayan sebeplerle derse geç kalır Öğretmeni onu dinlemeden azarlamaya başlar Derste iyi geçmez, bir türlü parçayı öğretmeninin istediği gibi çalamaz ve sonuçta iyice sinirlenen öğretmeni onu dersten kovar İyice üzülen kahramanımız hayatın adaletsizliğine isyan eder ve intihar etmeye karar verir Tabi ki aklına gelen tek yol yüksek bir ağacın tepesinden kendini boşluğa bırakmaktır Bölgedeki en yüksek ağaca gider Uygun bir dala çıkar ve yavaş yavaş dalın ucuna doğru ilerlemeye başlar Bir yandan da kendi cenazesini hayal etmektedir
*
Bütün köy mezarı başında toplanacak ve ona yaptıkları adaletsizliklerden ötürü pişmanlıklarını dile getireceklerdir Dalın ucuna gelip tam kendini boşluğa bırakacakken aşağıdaki açıklığa birisinin geldiğini fark eder Gelen Bay Sommers'dir Önce ağacın etrafını turlayan Bay Sommers etrafta kimsenin olmadığından emin olunca sırt çantasından ekmeğini çıkarır ve yer Daha sonra ağacın kökleri arasında yere uzanır ve tüyler ürperten bir sesle inler Daha sonra hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkar, sırt çantasını kaptığı gibi yürümeye devam eder
Aradan beş yıl geçmiştir Köy televizyonla tanışmış ancak henüz her eve girmemiştir Bayan Sommers ölmüş, Bay Sommers'ta yakındaki bir çatı katına taşınmış, yürüyüşlerine devam etmektedir Artık köy halkı Bay Sommers'in haline alışmıştır Bir akşam kahramanımız arkadaşının evinde televizyon seyrettikten sonra bisikletle hızla eve dönmektedir Süratle ilerlerken birden bisiklet zincir atar, onu tamir ettikten sonra göl kıyısındaki çalılarda elini temizlerken gölün kıyısında birinin dikilmekte olduğunu görür Bay Sommers beline kadar suya girmiş karşı kıyıya bakmaktadır Kahramanımız önce ne olduğunu anlamaz Bay Sommers'ın gölde bir şey aradığını düşünür Derken Bay Sommers azimle derin sulara doğru yürümeye başlar Su yavaş yavaş yükselir ve Bay Sommers suların içinde kaybolur Kahramanımız öylece olanları izlemektedir, bırakın koşup yardım çağırmayı, olduğu yerden kıpırdıyamaz Aklında sadece o fırtınalı günde Bay Sommers'ın yüzünde gördüğü acı dolu ifade ile ağacın tepesinde kendisini boşluğa bırakmak üzereyken duyduğu tüyler ürperten inleme vardır Hiç bir şey olmamış gibi eve geri döner Kimseye birşey söylemez Bay Sommers'in yokluğunu önce ev sahibi hisseder kira geçikince Köy halkı bir süre konuşur Bay Sommers'a neler olduğunu ve ilk defa onun ilk ismini öğrenirler gazetelerdeki kayıp ilanından Bay Sommers'dan bir daha haber alınamaz Nereden geldiğini bilmedikleri yaşlı adamın nereye gittiğini de hiç bir zaman öğrenemeyeceklerdir

by.NaMe
07-10-2008, 10:08 AM
Bay Sommer'in Öyküsü

Patrick SUSKIND
Can Yayınları


ÖZET
Hikayeyi kahramanımızın dilinden dinliyoruz Kahramanımız küçük bir çocuk Bir gölün çevresinde sıralanmış bir sıra köyün birinde Unternsee'de, annesi, babası, ağabeyi ve kız kardeşi ile birlikte yaşamaktadır Okula gitmekte, bütün boş zamanını ise ağaç tepesinde geçirmektedir Ağaç tepesinde olmak onun için uçmak kadar güzeldir Ağaç tepesindeyken onu rahatsız eden her şeyden uzaktadır Ne annesinin rahat bozan ne de ağabeyinin görev yükleyen sesini duymaktadır oradayken Ağaç tepesinde ders çalışmakta, yemek yemektedir Bir ağaç evi yapmış, yaşlanınca bile ağaç tepelerinden vazgeçmeyeceğini düşünmektedir
Kahramanımızın asıl anlatmak istediği köylerinde yaşayan ilginç bir ihtiyar, Bay Sommers Onu Bay Sommers diye tanıyor herkes İlk adını, mesleğini yada nereden geldiğini kimse bilmiyor Yine de gölü çevreleyen köylerde sorsanız tüm gününü yürüyerek geçiren Bay Sommers'ı tanımayan yoktur Bayan Sommers bütün haftasını bezden bebekler yaparak geçirmektedir Hazırladığı bebekleri her Cumartesi bir kutu içerisinde postahaneye götürmekte, dönüşte de evin bir haftalık alışverişini yapmaktadır Bay Sommers ise sürekli yürümektedir Elinde boyundan uzun bir değnek, sırtında, içinde bir dilim yağlı ekmek ve yağmurlu havalarda giyilmek üzere uzun bir muşamba bulunan bir sırt çantası, hava aydınlanmadan evden çıkıp kar kış demeden hiç durmadan yürüyüp akşam hava karardıktan sonra eve dönmektedir Dinlendiğini, harhangi bir yerde durup bir şey incelediğini her hangi birine selam verdiğini gören yoktur Tam bir cümle söylediğini duyan bile olmamıştır
Bir Pazar günü kahramanımız babasıyla atyarışı izlemekten dönmektedir Babası hiç at yarışı oynamamasına rağmen çok büyük bir at yarışı meraklısıdır Yarışları takip eder, her yılın şampiyonlarını ezbere sayabilmektedir Yarış sonrası arabayla eve dönerken korkunç bir fırtınaya yakalanırlar Önce kara bulutlar gökyüzünü kaplar Daha sonra iri iri taneler düşmeye başlar Yağmur öylesine artar ki yol bir anda su içinde kalır Silecekler yağmurun hızına yetişememektedir Derken yağmur doluya çevirir Yer gök binlerce buz tanesiyle dolmuştur Arabayı durdurup korku içinde dolunun dinmesini beklerler ve biraz sonra fırtına etkisini kaybeder ve tekrar yola devam ederler Kahramanımız yolun ilerisinde bir karaltı görür Biraz yaklaştıklarında bu karaltının elinde sopasıyla yürümekte olan Bay Sommers olduğunu görürler Üzerinde muşambası olmasına rağmen sırılsıklam olmuş fakat her zamanki hızıyla yürümektedir Arabayla yaklaşıp Bay Sommers'i evine bırakmayı önerirler ama Bay Sommers hiç istifini bozmaz Israr ederler ve hiç beklemedikleri bir şey olur, Bay Sommers durur, onlara döner ve " E beni rahat bıraksanıza artık" der ve tekrar yola koyulur Arabayla oradan uzaklaşırken kahramanımız arka pencereden Bay Sommers'a bakar Onun koca koca açılmış gözlerle, çenesinden sular akarak yürürkenki yüz ifadesini bir daha unutamayacaktır
O ağaç tepelerinde dolaşan çocuk artık büyümektedir Bisiklete binmeyi öğrenmiştir, kendisi için çok büyük olmasına rağmen, annesinin olan bisikletini kulanarak bitişik köye piyano derslerine gitmektedir Piyano öğretmeni yaşlı, bekar bir bayandır ve çok sert bir öğretmendir Bir gün elinde olmayan sebeplerle derse geç kalır Öğretmeni onu dinlemeden azarlamaya başlar Derste iyi geçmez, bir türlü parçayı öğretmeninin istediği gibi çalamaz ve sonuçta iyice sinirlenen öğretmeni onu dersten kovar İyice üzülen kahramanımız hayatın adaletsizliğine isyan eder ve intihar etmeye karar verir Tabi ki aklına gelen tek yol yüksek bir ağacın tepesinden kendini boşluğa bırakmaktır Bölgedeki en yüksek ağaca gider Uygun bir dala çıkar ve yavaş yavaş dalın ucuna doğru ilerlemeye başlar Bir yandan da kendi cenazesini hayal etmektedir
*
Bütün köy mezarı başında toplanacak ve ona yaptıkları adaletsizliklerden ötürü pişmanlıklarını dile getireceklerdir Dalın ucuna gelip tam kendini boşluğa bırakacakken aşağıdaki açıklığa birisinin geldiğini fark eder Gelen Bay Sommers'dir Önce ağacın etrafını turlayan Bay Sommers etrafta kimsenin olmadığından emin olunca sırt çantasından ekmeğini çıkarır ve yer Daha sonra ağacın kökleri arasında yere uzanır ve tüyler ürperten bir sesle inler Daha sonra hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkar, sırt çantasını kaptığı gibi yürümeye devam eder
Aradan beş yıl geçmiştir Köy televizyonla tanışmış ancak henüz her eve girmemiştir Bayan Sommers ölmüş, Bay Sommers'ta yakındaki bir çatı katına taşınmış, yürüyüşlerine devam etmektedir Artık köy halkı Bay Sommers'in haline alışmıştır Bir akşam kahramanımız arkadaşının evinde televizyon seyrettikten sonra bisikletle hızla eve dönmektedir Süratle ilerlerken birden bisiklet zincir atar, onu tamir ettikten sonra göl kıyısındaki çalılarda elini temizlerken gölün kıyısında birinin dikilmekte olduğunu görür Bay Sommers beline kadar suya girmiş karşı kıyıya bakmaktadır Kahramanımız önce ne olduğunu anlamaz Bay Sommers'ın gölde bir şey aradığını düşünür Derken Bay Sommers azimle derin sulara doğru yürümeye başlar Su yavaş yavaş yükselir ve Bay Sommers suların içinde kaybolur Kahramanımız öylece olanları izlemektedir, bırakın koşup yardım çağırmayı, olduğu yerden kıpırdıyamaz Aklında sadece o fırtınalı günde Bay Sommers'ın yüzünde gördüğü acı dolu ifade ile ağacın tepesinde kendisini boşluğa bırakmak üzereyken duyduğu tüyler ürperten inleme vardır Hiç bir şey olmamış gibi eve geri döner Kimseye birşey söylemez Bay Sommers'in yokluğunu önce ev sahibi hisseder kira geçikince Köy halkı bir süre konuşur Bay Sommers'a neler olduğunu ve ilk defa onun ilk ismini öğrenirler gazetelerdeki kayıp ilanından Bay Sommers'dan bir daha haber alınamaz Nereden geldiğini bilmedikleri yaşlı adamın nereye gittiğini de hiç bir zaman öğrenemeyeceklerdir

by.NaMe
07-10-2008, 10:09 AM
Balkanlar'dan Batı Çin'e Türkiye'nin Yeni Jeopolitik Konumu

O Lesser Graham E Fuller
Alfa Basım Yayım


ÖZET

Son üç yılda Türkiye sınırlarındaki dünya, köklü bir şekilde değişmiştir Kuzeyde eski ve yeni ülkeler komünizmden pazar ekonomisine geçmeye çalışmaktadır Güneyde, Orta Doğu, artık soğuk savaş husumetlerine sahne olmasa da, halen kökten dinci, otoriter ve militarist rejimlerden oluşan bir karışım olmaya devam etmektedir Doğuda Sovyetler Birliği'nin enkazından doğan ve yirmi birinci yüzyıla girerken her biri kendi yolunu çizmeye çalışan yeni ülkeler bulunmaktadır Tüm bunların ortasında ise bu değişimlerle baş etmeye çalışan "Türkiye" Bu kitabı oluşturan beş makale, son yıllarda yaşanan gelişmelerin, Türkiye üzerindeki etkileri ve Türkiye'nin yeni oluşan dünya içindeki rolünü açıklamaktadır

Kitap beş ana bölümden oluşmaktadır

Kitabın birinci bölümünde "Türkiye; 21 nci Yüzyıla Doğru" başlığı altında Türkiye'deki sosyo-ekonomik ve siyasal eğilimler incelenmektedir Türkiye'nin iç politikasında, çok partili demokrasi uygulanmaktadır Sürekli bölünerek çoğalan ve değişerek sayıları artan parti bolluğu ile koltuğa bağlılığı, partisine bağlılığından daha güçlü olan çok sayıda siyasi lider tipi mevcuttur

Türkiye, dış politikada önemli fırsat ve risklerle karşı karşıyadır Özellikle, Orta Asya Cumhuriyetleri için ideal bir kalkınma modeli ve kuvvetli bir çekim alanı oluşturmaktadır Ekonomik gücün artırılması için özelleştirme, Türk Lirası'nın konvertible olması ve açıklık gibi bir dizi önlem alınmıştır Dış politikada ve güvenlik konularında ise sorunlar devam etmektedir Kıbrıs sorununda Türkiye de Yunanistan da taviz verecek ölçüde konuya yaklaşmamaktadır Nüfusun 2025 yılı itibariyle 92 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir Bu hızlı artışın getirdiği sorunları karşılayabilmek için ekonomik büyüme oranının pozitif yönde sağlanması gerekmektedir

Kitabın ikinci bölümünde "Türkiye'nin Yeni Doğu Politikası" üzerinde durulmaktadır Türkiye'nin sınırlarını saran ülkelerle sorunları ve bu sorunların Türkiye için sonuçları değerlendirilmektedir Türkiye-Suriye ilişkileri Hatay ili üzerindeki uyuşmazlıktan dolayı uzun zamandır bozuktur Su sorunu konunun diğer bir boyutunu oluşturmaktadır Ayrıca, Suriye, Türkiye'ye baskı aracı olarak PKK desteğini periyodik biçimde kullanmış, bu destek siyasal ortamla birlikte sürüp gitmiştir Burada üzerinde durulan konu; Türkiye-Suriye ilişkilerinde Kürt sorunu, kötü ilişkilerin nedeni değil, belirtisidir Türkiye'nin Kuzey Irak'taki Türkmen halklarına ilişkin kaygıları bulunmaktadır Yine, Kürt konusu bu ülke ile yoğun sürtüşmeler yaratabilmektedir Irak'ın bölünme potansiyeli Türkiye'yi endişelendirmektedir İran'ın İslam Devrimi'ni ihraç etme çabaları iki ülke arasında sorun teşkil etmektedir

Orta Asya'da etkili olma konusunda da İran ile rekabet yaşanmaktadır Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Türkiye'nin doğusunda dolaysız ilişki kurabildiği üç yeni cumhuriyet olarak sahneye çıkmıştır Jeopolitik açıdan kritik bir noktada olan Türkiye, bulunduğu konumda partileri düzenli olarak seçim yoluyla iktidardan indirebilen ve yeni galip partileri yumuşak bir şekilde iktidara getirebilen tek Müslüman ülkedir

Kitabın üçüncü bölümünde "Köprü Mü, Engel Mi ? Soğuk Savaşın Ardından Türkiye ve Batı" başlığı altında Türkiye'nin Batı ile ilişkileri genel olarak incelenmektedir Türkiye Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlamaktadır Kültürel açıdan hem Doğu, hem de Batı etkilerinin bir ürünüdür Geniş sahalara sahip Osmanlı İmparatorluğu'nun mirası olan Türkiye Cumhuriyeti'nin Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu ile geçmişten bağları bulunmaktadır Türkiye Orta Doğu'daki güvenlik sorunları açısından Avrupa dışındaki karmaşa ve askeri tehditlerin önündeki bir engel olmaktadır Basra Körfezi'ndeki gelişmelerin Türkiye'nin çıkarları ve jeopolitik yönelimleri açısından uzun vadeli sonuçları pek net değildir

Siyasal, ekonomik ve güvenlik nedenleriyle Avrupa bağlantısı Türkiye'nin çıkarları açısından büyük önem taşımaktadır Özellikle ekonomik açıdan, Türkiye, bu bağlantıda Avrupa pazarlarına giriş garantisini hedeflemektedir Ayrıca, NATO'ya üyelik, Ankara'ya uluslararası konularda aksi takdirde sahip olabileceğinden daha büyük söz hakkı sağlamaktadır

Türkiye'nin Körfez Savaşı'ndaki rolü nedeniyle, Irak'ın konvansiyonel ve konvansiyonel olmayan bir tehdidine maruz kalabileceği değerlendirilmektedir Türkiye'nin Avrupa'ya katılma çabaları başarısız oldukça ABD ile ilişkileri daha büyük önem kazanacaktır ABD-Türkiye ilişkilerinde siyasal ve ekonomik bağların güçlendirildiği daha olgun bir ilişki beklenmektedir Ayrıca ABD'nin Türkiye'yi Kafkasya ve Orta Asya Cumhuriyetlerine yönelik daha dolaysız yardım programları açısından üs olarak kullanması mümkündür Bu yeni yapılanma ile Türkiye muhtemelen Avrupa'nın dışında kalacaktır Yani Avrupa'nın güvenlik esaslarına dahil edilmemektedir

Kitabın dördüncü bölümünde "Türkiye ; Yeniden Balkanlara mı ?" başlığı altında Balkanlar'daki Türk ve Müslüman azınlıkların varlığı incelenmektedir Türklerin bağlarını kuvvetlendirerek, Balkanlar'a yerleşme ihtimali üzerinde durulmaktadır İkinci Dünya Savaşı sonrası Balkanlar, istikrarsızlığa itilmiştir Türkiye'deki kamuoyu, Bosnalı Müslümanların durumunu yakından takip etmiştir Batının konuya ciddi tepki göstermemesi Türkiye'yi olumsuz etkilemiştir Müslüman olan halkın tepkileri de Türkiye'nin sorunun çözümüne katkıda bulunmasını sağlamıştır

Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra Karadeniz bölge ülkeleri ekonomik olarak yakınlaşmışlar ve bu yakınlaşmalarda ilk ciddi adım Türkiye'den gelmiştir Projenin nihai hedefi Karadeniz Bölgesi'nin dünya ekonomisinin ayrılmaz bir parçası haline gelmesinin sağlanmasıdır

Kitabın beşinci bölümünde "Sonuçlar; Dünyada Türkiye'nin Artan Rolü" üzerinde durulmaktadır Tarihsel olarak Türkiye'nin batı açısından önemi; üç kıtanın kesişim noktasında bulunması, Sovyetler Birliği'nin güney komşusu olması ve İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı'nı kontrol etmesinden kaynaklanmaktadır

Türkiye'nin uygulayacağı politikalar pek çok konuda anahtar ve belirleyici olacaktır Yani bölgesel yapıda istikrarsızlığı ya da çözümü beraberinde getirebilecektir Batı ile temaslar artacaktır

Kitabın ana fikri; Türkiye'nin Soğuk Savaş Dönemi'nden sonra yaşadığı iç ve dış değişimleri ortaya koymaktır Bu maksatla ele alınan faktörlerin ışığında kitapta ulaşılan sonuçlar yazarların görüşüne göre şöyledir

1 Türk dış politikası giderek artan bir şekilde Orta Asya, Balkanlar ve Orta Doğu üzerinde odaklanacaktır Türkiye'nin Orta Asya cumhuriyetleri arasındaki rolü gerek Türkiye, gerekse Batı açısından kritik ve önemli olacaktır Yeni ülkeler hem bir kalkınma modeli olarak hem de maddi yardım sağlaması için Türkiye'ye yöneleceklerdir Türkiye de yeni açılan bu piyasalardan yatırım ve ticaret açısından yararlanacak ve batı yatırımları için bir geçiş yolu teşkil edebilecektir
*
Balkanlardaki yıkıcı milliyetçilik hareketlerinin ölmediği ve geçen yarım yüzyıl boyunca sadece uykuda beklediği görülmektedir Bir yazarın da belirttiği gibi şimdi Balkan tarihi "kaybedilen zamanı yeniden kazanmaktadır" Türkiye de dikkatini yeniden Balkanlara yöneltmekten kaçınamayacaktır Bosna'nın yanı sıra Kosova'daki 2 milyon ve Makedonya'daki 500000 Müslüman'dan dolayı Türkiye'nin Yugoslavya'daki çatışmaların içine çekilmesi mümkündür Türkiye'nin yeni savunma politikasını büyük ölçüde Araplar veya İran'ın gelişmiş silahlar edinmesinden kaynaklanan tehdit karşısında kendisini koruma ihtiyacı yönlendirecektir Türkiye, Körfez Savaşı sırasında Müttefik Devletler Koalisyonu içindeki önemli rolünden dolayı Irak'ın nihai olarak yeniden canlanmasından endişe etmekte; Suriye ve İran ile PKK'yı desteklemeleri nedeniyle çatışma riski bulunmakta ve Azerbaycan'daki amaçları konusunda İran ile rekabet etmektedir Ayrıca su sorunu da Suriye ve Irak ile önemli bir çatışma konusu teşkil etmektedir Bu ihtilaflı konular sorun potansiyeli taşımasına rağmen Türkiye kendisini Batı' nın bölgedeki politikalarının bir aracı gibi gösterecek ittifaklardan uzak durmak istemektedir

2 Yeni Avrupa'dan dışlanmaya devam etmesi halinde Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerinin önemi artacaktır Ancak savunma ve dış yardım bütçelerindeki kesinti bu ülkedeki Amerikan kaynaklarını azaltacak ve dolayısıyla da ABD'nin Türkiye ile ilgili stratejik çıkarlarının yeniden gözden geçirilmesi sürecini hızlandıracaktır Körfez Savaşı Amerika'daki bazı çevrelerin güçlü savunma ilişkilerine verdiği önemi artırmış olsa da, bu konuda bizzat Türkler kararsız bir durumdadır Sonraki hükümetler, ABD-Türkiye ilişkilerine Turgut Özal kadar ağırlık verme konusunda çekimser davranmaktadır Soğuk savaş sonrasında ABD ve Türkiye ilişkilerinin savunmaya ilişkin boyutlarının azalması ve ekonomik ve siyasal çıkarları kapsayan daha olgun bir niteliğe dönüşmesi ihtimali yüksektir

3 Türkiye'nin en önemli iç sorunu Kürt milliyetçiliğinin artmasıdır Türkiye uzun bir süre boyunca bir Kürt sorununun var olduğunu yalanlamış; peş peşe gelen hükümetler Kürtlerin mevcudiyetini kabul etmeyi reddetmiş ve Türkiye'de Kürtçe konuşulması katı bir şekilde yasaklanmıştır Türkiye'nin Güneydoğusu'nda PKK ile yürütülen kanlı mücadele bu durumu değiştirmiş ve Türklerin Kürt sorununu açıkça ve ciddi bir şekilde tartışmalarına yol açmıştır Ancak, Körfez Savaşı ve Irak'ta özerk bir Kürt eyaletinin oluşturulması Türkiye 'deki Kürtlerin de taleplerini arttıracağı endişelerini doğurmuştur Bazı Türkler Saddam'sız federe bir Irak yerine, Saddam'ın yeniden güç kazanarak güçlü bir üniter devlet kurmasını tercih etmektedir

4 Türkiye'nin kökten dinci bir devlete dönüşmesi tehlikesi abartılmaktadır İslam'ın kültürel etkisi büyük olmakla birlikte Müslüman Türklerin dini bağlılığı büyük faklılıklar göstermektedir Bazıları son derece dine bağlıyken, bazıları da inançlarını tıpkı Amerikalıların Hıristiyanlığı yaşaması gibi yaşamaktadır Orta Asya'daki cumhuriyetlerle kurulan yeni bağlar ve Bosna konusunda batının sergilediği hareketsizlik Türkiye' de İslam'a yönelen dikkatleri artırsa da, ülke laik bir devlet olarak kalacaktır Ancak Avrupa Topluluğu tarafından sürekli reddedilmek, Türkiye'nin dış politikasını İslam ve Türk dünyasındaki yeni fırsatlara yöneltebilecektir

Kitapta Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı iç ve dış değişimlerin yabancı gözüyle bir özeti yapılmıştır Yazarlar, Türkiye sahnesine, sempati içinde ve Türkiye'nin bölgesel bir lider olacağına inanarak yaklaşmaktadırlar Bu ülkenin coğrafi konumundan kaynaklanan uzun vadeli öneminin göz ardı edilmemesi gerektiğini de vurgulamaktadırlar Sovyetler Birliği'nin dağılması sonucunda Türkiye'nin dünyadaki rolünün büyük ölçüde arttığını ve gelecek on yılda Türkiye'nin etkilerinin Balkanlardan Çin Orta Asya'sına yayılacağını iddia etmektedirler Batı ile daha fazla bütünleşilmesi Türkiye'nin öncelikler listesinin en önünde yer almakla birlikte, yazarlar Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne kabul edileceğinden şüphe duymaktadırlar Ayrıca Varşova Paktı'nın dağılması, Birleşmiş Milletlerin güçlenmesi ve Batı Avrupa Birliği gibi organizasyonların kurulması NATO'nun inandırıcılığını bir ölçüde de olsa azaltmıştır NATO yıprandıkça Türkiye'nin NATO ortaklarıyla bağları da zayıflamaktadır Bir zamanlar kontrol stratejisinin önemli bir unsurunu teşkil eden "Güney Cephesi" bugün belli boşluklar taşımaktadır Dış politika ve savunma politikasını değişen dünyaya göre yeniden ayarlamaya çalışan Türkiye, artık NATO'ya savunma ihtiyacından ziyade, Batı ile olan tek kurumsal bağı teşkil etmesi niteliğinden kaynaklanan psikolojik öneminden dolayı sıkıca tutunmaktadır Türk dış ve savunma politikasında görülen yeni dönem konusunda hızlı, etkin ve yararlı açıklamalar getiren bu makaleler büyük önem taşımaktadır

by.NaMe
07-10-2008, 10:09 AM
Bulgaristan'da Türkler

Osman KESKİNOĞLU
Kültür Ve Turizm Bakanlığı Yayınları


ÖZET

Osman KESKİNOĞLU tarafından hazırlanan bu kitapta uzun yıllar Osmanlı İmparatorluğu himayesi altında yaşayan Bulgarların, bağımsızlıklarını ilân ettikten sonra Türk toplumuna yaptığı baskılar, tarihsel gelişimi ile birlikte ele alınmıştır

Bulgarlar, Osmanlı İmparatorluğundan ayrıldıktan sonra panslâvizm anlayışı içerisinde hareket etmeye başladı Fransız devriminin yarattığı milliyetçilik dalgası Osmanlı içindeki azınlıkları da etkilemiştir Bu azınlıklar başında yıllardır Osmanlılarla beraber yaşayan Bulgarlar da vardı Bağımsızlıklarını kazandıktan sonra kendi devletleri içerisinde kalan Türkleri bozgunlarla ve savaşlarla ezmeye başladılar Beş yüzyıl boyunca Osmanlı egemenliği altında yaşayan Bulgarlar, bağımsız olunca Türk'lere büyük baskı yapıyorlardı

İlk olarak kendi okullarını kurup örgütlenmeye çalıştılar Kendi devletlerine sahip olunca Türkleri göçe zorlamak için ne gerekiyorsa yaptılar Türk okullarını peş peşe kapatıyorlardı Türkleri yeni kurdukları devlette istemiyorlardı Kurdukları anda Türk nüfus çoğunluktaydı Azınlık olması için Bulgarlar elinden geleni yapıyorlardı Türkler buna karşılık birlik olup karşı koymaya çalışıyorlardı Ancak mücadelede çok zorlanıyorlardı Dinî baskı da hat safhadaydı Hristiyan Bulgarlar, Müslüman Türklere her konuda zorluk çıkartıyorlardı

Bulgaristan Türkünü anayurttan ayıran uğursuz bir tarih olan, Ayestefanos antlaşması bu tarihte imzalandı Siyasî tarih, hatasını biraz geç de olsa anladı ve düzeltmek için 1878'de Berlin Kongresinde büyük Bulgaristan'ı biraz küçülttü Bulgaristan prensliği ve Şarkî Rumeli Eyaleti doğdu

Bulgaristan'ın içinde bulunduğu savaş sona ermişti Türk ordusu, devlet erkânı, aydınlar Türkiye'ye çekildi Zengin halkın çoğu onları izledi Geriye kalan cahil köylü ve yoksul sınıftı Tahsil yok, servet yok Milletin yolunu aydınlatmak gerekti Bunu yapacak müesseseler de okullardı

Berlin anlaşması ile birlikte Türklerin dinî ve medenî hakları korunmuştu Okulların yeni usul ders okutmaya geçmesi çok zor oldu Eskiye bağlı hocalar, eskiden beri alışık oldukları bir şeyden vazgeçmek istemediler Ayrıca Türkiye'den kitap getirme ihtiyacı doğdu Atatürk'ün inkılâplarına karşı çıkanlar bu yolu tıkamak istedi ancak bu insanlar kısa sürede sindirildi

Rüştiyeler açıldıkça Öğretmen anlayışı değişti ve yeni Öğretmenlere ihtiyaç arttı Türkiye'den gelen kitaplara Bulgarlar engel oluyordu Sürekli Bulgar kitaplarının okutulması için baskı yapılıyordu Ancak Türkler Türkiye'den gelen kitaplarla eğitim görmek için ısrarla istekte bulunuyorlardı

Devlet Türk Öğretmen Okulu 1918'de açıldı Bu okul Türk cemaati tarafından idare edilen bir okul değildi Hükümete bağlı bir okuldu Türk edebiyatıyla ilgili dersler hariç bütün dersler Bulgarca idi Okullarda Türk öğrencilere büyük zorluklar çıkartılıyordu Kemalist olduğu tespit edilen öğrenciler hemen sorguya çekiliyordu Bağımsız Türkiye lehine en ufak bir faaliyete el konuyor, faaliyet yürütenler tutuklanıyordu

1944-1945 yılında büyük bir boykot oldu Türk öğrenciler Türklük aşkıyla harekete geçtiklerini söylüyorlardı Büyük bir boykot başlatmışlardı Ancak bir şeyin farkında değillerdi Milli heyecanlarını kötüye kullananlar olacağını hesaba katmamışlardı Öğretmen kadrosunun değişmesini istiyorlardı İdarenin sert tutumu işi büsbütün alevlendirdi Sonunda büyük mücadeleler sonucunda eğitim-öğretim sisteminde Türklerin isteği doğrultusunda ufak değişiklikler yapıldı

Bulgaristan Türkünün bir çok ihtiyacı vardı Dertleri vardı En başta okul işleri büyük dertti Bulgaristan'ın bir öğretmenler birliği vardı Türkler de kendilerine ait bir öğretmenler birliği talebinde bulunmuştu ve bu istek kısa sürede yerine geldi Türkler de bir öğretmenler birliğine sahip oldu Fakat dernek kurulur kurulmaz çeşitli saldırılara maruz kaldı

İmparatorluk zamanında 1864'te Mithat Paşa, Rusçuk'ta Tuna Vilâyet matbaasını açmıştı Burada gazete, dergi, mecmua vb basıldı Cami ve medreselerin yanında kitaplıklar yapılıyordu

Sonuç olarak, Bulgaristan'da yaşayan Türklerin büyük mücadeleler vererek haklarını almaları ve hatta ülke yönetiminde söz sahibi olmalarının tarihsel gelişimini anlamak için, akademik ve belgesel nitelikli bu kitabın faydalı bir eser olduğu değerlendirilmektedir

by.NaMe
07-10-2008, 10:09 AM
Başarılı Toplantı

Kitabın Yazarı Gisela HAGEMAN
Rota Yay


ÖZET
Yazar Gisela HAGEMAN, Başarılı Toplantı isimli kitabında başarılı bir toplantının nasıl yapılacağı ve başarılı bir toplantı yapmak için nasıl hazırlanılabileceğine dair bilgiler vermiştir Bu kitapta bahsedilen; toplantılarda hitap, kurallar ve düzen, kürsüde davranış, çeşitli toplantılar, görsel malzeme ile ilgili sanatlar ve kontrol listeleri konularını aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz

1 Ayakta konuşmaya çalışın, ayağa kalkmadan önce de elbisenizi ve kravatınızı, kalkınca da mikrofonunuzu düzeltin
2 Başlamadan önce kendinize zaman tanıyın, konuşmanızın başında, dinleyicileri ve kendinizi kontrol altına alın
3 Dinleyicilerin dikkatlerini toplamasını ve sessizleşmesini bekleyin, sonra konuşmaya başlayın
4 Konuşmanızı kağıttan okursanız, dinleyicilerinizi kaybedersiniz, bunun yerine notlar kullanın Basit ve açık sözcükler kullanın
5 İçten davranın, En azından kendiniz inanıyor görünürseniz, inancınızın dinleyiciler tarafından da paylaşılna şansı vardır
6 Konuşmanız ağırlıkla tek bir bakış açısını yansıtacaksa, böyle olduğunu söyleyin
7 Dolaylı yoldan değil direk ifadeler kullanın Abartılı ifadelerden kaçının
8 Zamanlama, başarılı olmanın anahtarı, duraksama da zamanlamanın sırrıdır Duraksama becerisi, söylev ve sunuşun başından sonuna kadar, konuşmanın büyüsünün en gerekli ama en az bilinen öğesidir
9 Kürsüye gelip, mikrofonu ayarlayıp, dinleyicilerle göz teması kurup, ilgiyi toplayarak sessizliği sağladıktan sonra söze "Bayanlar " duraksama "ve" duraksama "Baylar" şeklinde devam edin Duraksama olmadan "Bayanlar ve Baylar " şeklinde konuşmayın
10 Mizah ve nükte her türden toplantıya canlılık katar Beceriyle ve kibarlıkla kullanırsanız, kasveti dağıtacak, stresi yok edecek ve en kötü durumlarda hayat öpücüğü işlevi görecektir En iyi nükte, güncel, kendiliğinden ve tepkisel olanıdır O andaki konuyla ilgili olarak birden bire ortaya çıkar
11 Sizden önceki konuşmaya gönderme yapın Bir önceki toplantının tutanaklarını toplantıdan önce dağıtın
12 Konuşmanız sırasında gülümsemeyi ihmal etmeyin
13 Konuşma sırasında insanların kalbini kırdıysanız, özür dileyin ve yaraları sarın Eğer sizin savınız kazandı ve muhalefeti yok ettiyse, ilerlemeye devam edin Aslında daha iyisi, yöntemlerinizi daha işin başında duyarlılıkla ve özenle seçmenizdir
14 İstemeden kırdığınız insanlarla ilişkinizi tamir etmek için özürünüzü müttefikleriniz aracılığıyla iletin Hatanızı hemen telafi etmeye çalışın
15 Bir toplantı için gündem, bir dağcı için harita ne ise odur Gündeminizi paylaşın ve mümkün olduğunca ona bağlı kalın
16 Toplantıya katılamayanlarla ilgili bilgi alın
17 Tutanaklar, toplantının kayıtlarıdır ve onların tutulması, kontrolü, düzenlemesi ve onaylanması alışılmış bir uygulama olmalıdır
18 Bir önerge veya kararın usule uygun olması için, gündeme alınması ve ona karşı çıkacakların toplantıya katılıp muhalefet edebilmelerini sağlamak üzere uygun şekilde duyurulması gerekebilir Duyuru yapılmasının pratik olmayacağı durumlarda sözkonusu organizasyonun kurallarına, prosedürlerine veya yürürlükteki usullerine bağlı olarak davranılır
19 Toplantılarda hedef, kazanmaktır Karşınızda muhalefet yoksa, toplantıyı kazanmak bir zevktir Ancak bir toplantının başkanlık koltuğu öldürücü olabilir Aynı anda hem toplantının etkisini, hem de koltuktaki adamın cazibesini yok edebilir Toplantıları kazanma sanatı, ciddi bir incelemeye layıktır
20 Başkanın gücünün en büyük kaynağı, kimin, ne zaman ve ne kadar konuşacağına karar verme hakkıdır
21 Gerçek katılım, konuşmacının tema ve çeşitlemelerine her dinleyicinin kişisel ilgisini yöneltmesidir Katılım toplantının düzene davet edilmesiyle başlar
22 Toplantı daha başlamadan hazırlıkla kazanılır Hazırlıkta dikkat edilecek hususlar; toplantının amacı, ne elde etmek istenildiği, kimlerin katılacağı, amaçlara en uygun toplantı yeri, donanım gereksinimi, dokümantasyonlar, yerleşim düzeni planı
23 Bir komite oluşturmak için, komitelerin amaçlarını dikkatli saptayın ve ele alacağı konu üzerinde çalışın Bu konu ve amaçlar ışığında, sonuç almak için en uygun üyeleri seçin Komiteye sadece toplantıda bulunan insanları değil, gerekli olduğunda dışarıdan uzmanları da dahil edin Komiteyi mümkün olduğunca küçük tutun
24 Teoride ve tanım bakımından, konferans; insanların görüş alışverişinde bulunmak için yaptıkları toplantılardır
25 Seminer; insanların birbirinden değil de daha çok bir öğretmenden, bir konuşmacıdan veya bir liderden birşeyler öğrendikleri toplantıdır
26 Kongre, uzlaşma sağlamak için yapılan, büyük ölçekli konferanslardır
27 Görsel malzemenin amacı, konuşmacıların ve konuşmanın yerini alması değil, onlara yardımcı olmasıdır
28 Eğer sözlerin okunması söylenmesinden daha iyi olacaksa dokümantasyon yöntemini kullanılmalıdır
29 Panolar, konuşmacıların en büyük ve en etkili yardımcılarıdır

Sonuç olarak "Başarılı toplantı" adlı kitap, okuyucuya başarılı bir toplantı yapmak için gereken bilgileri kazandırmayı amaçlayan, yönetici durumunda olan personele yönelik bir kitaptır

by.NaMe
07-10-2008, 10:09 AM
Bir Çift Yürek

Marlo MORGAN
Dharma Yayınları


ÖZET
Amerikalı bir tıp doktoru olan Marlo Morgan gerçek bir olaya dayanan bu kitabında Avustralya'da yaşadığı ruhsal bir yolculuktan bahsetmektedir Yazar, göçebe bir kültüre sahip Avustralya yerlileri olan Aborijinler eşliğinde, kabilenin kendilerini adlandırdıkları şekliyle " Gerçek İnsanlarla" birlikte dört ay süren ve çölü boydan boya katettikleri uzun bir yürüyüşe çıkar Bu süre boyunca, çölün çorak coğrafyasındaki bitkiler ve hayvanlarla uyum içinde yaşamayı öğrenir Olağandışı insanlardan oluşan bu toplulukla birlikte yaptığı bu yolculukla Morgan, bu insanların 50000 yıllık kültürlerinin felsefesi ve bilgeliği ile tanışır

Macerasının ilk gününden itibaren bu çetin yolculuğun zorluklarıyla mücadele etmek zorunda kalır Dayanıklılığının her gün sınandığı bu zorlu yolculukta, karşılaştığı her zorlukla birlikte ruhu da değişime uğrar Aborijinler onu, büyük bir alçak gönüllülükle kendilerinden biri olarak kabul ederler ve onun şefkat dolu öğretmenleri olurlar Öğretmenlerinden, her insanın eşsiz niteliklerini ve içsel ruhunu takdir etmeyi ve kutlamayı öğrenirken bir yandan da güçlü şifa yöntemlerine tanık olup onların canlılarla ilgili farkındalıklarının ne kadar derin ve anlamlı olduğunu da anlamaya başlar

Yazarın bu kabile ile tanışması bir süreliğine çalışmak için gittiği Avustralya'da, yerlilerin sorunları ile ilgilenmesiyle başlar Yazarın onların sorunları ile ilgilendiğini ve onları yakından tanımak istediğini gören bir grup yerli onu bir toplantılarına davet ederler Ancak, bu toplantı hiç de yazarın beklediği gibi bir toplantı değildir Bu toplantı için çok özel bir şekilde hazırlanan ve onlar için yaptıklarından dolayı özel bir taktir bekleyen yazar kendisini almaya eski bir jip ile gelen bir yerli ile toplantı yerine gitmek üzere yola çıkar Çoğu çölün ortasında olmak üzere dört saat süren bir yolculuk sonrası yazar kendini ıssız çölün ortasında bir grup "ilkel" yerlinin yanında bulur
Kendisinden ilk istenen şey üzerindeki her şeyi ama her şeyi çıkartmasıdır Bir peştamala sarılı ve yalın ayak kalan yazar ve tüm eşyaları kutsanır Kendisi yerlilerin arasına kabul edilirken o anda sahip olduğu tüm eşya yakılır Çünkü, "maddi nesnelerden ve bazı önyargılardan kurtulmak 'varolmaya' doğru yapacağı o yürüyüşün gerekli ve vazgeçilmez bir adımıydı" Bundan sonra yazar bu kabile ile çölü boydan boya geçeceği ve bambaşka bir hayat felsefesi ile karşılaşacağı bir yolculuğa başlar

Yazar yolculuk boyunca önceden ilkel olarak gördüğü bu insanların doğa ile nasıl iç içe yaşadıklarını; bu kupkuru çölde asla aç ve susuz kalmadıklarını; konuşmadan birbirleri ile iletişim kurduklarını; karşılaştıkları her tür sağlık sorununu çözecek bir birikime sahip olduklarını; hırs, kin, nefret, saldırganlık gibi olumsuz duygularının olmadığını; asla yalan söylemediklerini; hiç bir olayı veya kişiyi yargılamadıklarını; dünyada olup biten her şeyden haberdar olduklarını ve daha bir çok olağanüstü yetenekleri olduğunu hayretle görür

Yazar tüm yolculuk boyunca kendi kentli yaşamı ile yerlilerin yaşamını, hayata bakışını ve felsefelerini karşılaştırdıkça onların bilgeliklerine hayranlık duymaya başlar Batı toplumlarının aksine hiç bir nesne ve eşyaya bağlanmayan ve mülkiyetçilik bilmeyen bu insanlar yazarda büyük bir saygı uyandırırlar Çünkü, Tanrısal "Birlik"'e inanan bu insanlara göre " sen birinin canını acıtırsan, kendi canını acıtırsın, birine yardım edersen, kendine yardım edersin Kan ve kemik tüm insanlarda bulunur Farklı olan yürek ve niyettir

by.NaMe
07-10-2008, 10:10 AM
Beş Sevgi Dili

Gary CHAPMAN, Çeviri : Betül ÇELİK



ÖZETİ

Dr Gary CHAPMAN bu kitabında nasıl olduğunu anlamadan, sevginin eşsiz dillerini konuşmayı, anlamayı ve eşler arasındaki sevgi iletişimini etkili bir şekilde göstererek, karşılığında gerçek sevgiyi bulmayı anlatmaktadır Yazar ömür boyu mutlu bir beraberlik için gerekli olan sevgi dilinin keşfinden yola çıkarak uzun ömürlü ve sevgi dolu bir evliliğin anahtarlarını vermektedir

Sevgiyi canlı tutabilmek için ikinci bir sevgi dilinin öğrenilmesi gerektiği üzerinde önemle durulmaktadırYazarın amacı sevgi kelimesini çevreleyen karışıklığı gidermek değil, duygusal sağlığımız için esas olanın, sevgi türüne odaklanmamız olduğu gerçeğini ortaya koymaktır Bu noktadan hareketle, maddi şeylerin duygusal sevginin yerini asla dolduramayacağı, insanın varlığının merkezinde samimi olmak ve başkaları tarafından sevilmek arzusunun yeraldığı vurgulanmaktadır Evliliğin, yakınlık ve sevgi için duyulan bu gereksinimleri karşılamak üzere tasarlandığı savunulmakta ve sevgi deposunu dolu tutmak için çok önemli olduğu belirtilmektedir

Çoğu kişinin evliliğe "aşık olarak" başladığını, evlilik öncesi hayallerin evlilikte saadetle ilgili olduğunu, aşık olunduğunda başka hayat tarzına inanılmasının zor olduğunu, aşk hayatı doğal akışını tamamladığında da dünya gerçeklerine dönüldüğünü ve kişilerin kendilerini öne sürmeye başladığını açıklamaktadır

Bazı araştırmacıların aşık olma yaşantısının "sevgi" olarak adlandırılmasının yanlış olduğunu ve bunlardan Dr Peck'in aşık olmanın üç nedenden dolayı gerçek sevgi olamayacağı kararına vardığı belirtilmektedir Bu nedenlerden birincisi aşık olmanın iradi bir fiil yada bilinçli bir seçim olmadığı gerçeği, ikincisi aşık olma halinin çaba göstermeden yaşandığı için gerçek sevgiyi yansıtmadığı ve üçüncüsü ise aşık olan kişinin diğer kişinin gelişimine yardımcı olmada gerçek anlamda ilgili olamayacağıdır Dr Peck bu bağlamda aşık olmayı "çiftleşme davranışının genetik olarak belirlenmiş içgüdüsel bir ögesi" olarak nitelemektedir Bu sonuçla ister hemfikir olunsun ister olunmasın, aşık olma yaşantısının başka hiç bir şeyle kıyaslanmayacak şekilde kişileri duygusal bir yörüngeye fırlattığı konusunda genel bir fikir birliği bulunmaktadır

Evlenmemiş yetişkinlerin eşlerinde şefkat ve sevgi hissetmeyi özlediği, eşlerin birbirlerini kabul ettiğinden, istediğinden ve kendilerini birbirlerinin iyiliğine adadığından emin olmaları halinde güvenli hissedecekleri belirtilmektedir Fakat bu tutkunun da sonsuza kadar sürmesi amaçlanmamıştır Kitabın ana fikri akılcı, iradeli sevgidir Eğer sevgi bir seçimse "aşk" tutkusu bitip gerçek dünyaya dönüldükten sonra da sevme kapasitesinin bulunduğu savunulmaktadır

Yazara göre insanlar, sevgiyi farklı şekillerde ifade ederler ve algılarlar Yazar bunları beş sevgi dili olarak belirlemiştir Bunlar;
1 Onay sözleri
2 Nitelikli beraberlik
3 Armağan alma
4 Hizmet davranışları
5 Fiziksel temastır

Birinci sevgi dili olan "onay sözleri" nde yazar sevgiyi duygusal olarak ifade etmenin yolunun, onu oluşturacak sözleri kullanmak olduğunu belirtmektedir Sözlü iltifatlar veya takdir sözleri sevgiyi güçlü bir şekilde iletir Sevginin hedefi, istenilen bir şeyi elde etmek değil, sevilen kişinin saadeti için bir şeyler yapmaktır Sözel iltifatlarda bulunmak, eşlere onaylayıcı sözleri ifade etmenin yalnızca bir yoludur Eşlerin kendilerini güvensiz hissettiği alanlardaki gizli potansiyeli, cesaret verici sözlerle harekete geçebilir Kişilerin sahip olduğu bir ilgi alanını geliştirmesi için cesaret verici sözlere ihtiyaçları vardır Cesaret verme, duyguları sezinlemeyi ve dünyayı eşlerin gözüyle görmeyi gerektirir Bu nedenle öncelikle eşlerin bir birleri için neyin önemli olduğunun arayışı içinde olmaları gerektiğinin önemine değinilmektedir Sevginin sevecen olduğu, sevecen sözlerin kullanılması gerektiği, yüksek, sert bir sesle ifade edilen sözlerin sevgiyi değil, bir yargılama ve kınama ifadesini yansıtacağı üzerinde durulmaktadır Hiç kimsenin mükemmel olmadığı noktasından hareketle, yakın bir ilişki geliştirilmesi için kişilerin arzularının bilinmesinin önemine değinilmektedir Arzuların ifade edildiği yolun çok önemli olduğu, arzunun talepler olarak algılanması halinde yakınlık olasılığının silindiği ve eşlerin birbirinden uzaklaştığı, fakat ricalar şeklinde belirtildiğinde iletişimin çok daha rahat kurulduğu gerçeği vurgulanmaktadır Onaylayıcı sözler alındığında, karşılıkta bulunmak için güdülenmenin daha doğal olduğuna işaret edilmektedir

İkinci sevgi dili nitelikli beraberlikte, esas olan birisine bütün dikkatin verilmesidir Bu sevgi dilinin ana yönü, birisi ile birlikte olmaktır Bu da odaklanmış ilgi ile mümkündür Nitelikli sohbet onay sözlerinden farklıdır Onay sözleri söylenilenler üzerinde odaklanır Oysa nitelikli sohbet işitilenler üzerinde odaklanmıştır Bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlar; konuşurken göz temasının sürdürülmesi, dinlerken başka bir şeyle meşgul olunmaması, duyguların açığa çıkmasına özen gösterilmesi, vücut dilinin gözlemlenmesi ve konuşanın sözünün kesilmemesidir Nitelikli sohbetin yalnızca anlayarak dinlemeyi değil, aynı zamanda kendini açıklamayı da gerektirdiği açıklanmaktadır Nitelikli faaliyetler kişilerin ilgi duyduğu her şeyi kapsayabilir Amaç birlikte bir şey yaşamak ve bu yaşantıyı tamamlamaktır Bu sevgidir ve sevginin sesidir Nitelikli faaliyetlerin en önemli yan ürünü, gelecekte yararlanılacak bir hatıra bankası sunmalarıdır Kazanılacak şey sevildiğini hisseden bir eşle yaşamak ve onun sevgi dilini akılcı bir şekilde konuşmayı öğrenmenin zevkidir

İncelenen her kültürde, armağan verme, sevgi-evlilik sürecinin bir parçasıdır Armağanın kendisi hatırlama düşüncesinin bir sembolüdür Birisine bir armağan vermek için onu düşünüyor olmak gerekir Armağanın kendisi bu düşüncenin bir sembolüdür Armağanın para ile alınıp alınmadığı önemli değildir Önemli olan yalnızca zihindeki düşünce değil, armağanı fiilen alma ve onu bir sevgi ifadesi olarak sunma düşüncesidir Armağanlar sevginin yükselişinin sembolleridir Semboller duygusal değer taşırlar Armağanlar ne pahalı olmak zorunda, ne de her hafta verilmek zorundadır Bu öğrenilmesi en kolay sevgi dilidir

Hizmet davranışları sevilen kişinin yapılmasından hoşlandığı şeyleri yapmasıdır Bu davranışlar eşlerin birbirine hizmet ederek memnun etmeye, birbirleri için bir şeyler yaparak sevgilerini ifade etmeye çabalamalarıdır Ricaların sevgiye yön verdiği ama taleplerin sevgi akışını engellediği ifade edilmektedir Evlilikten önce eşlerin bir birleri için yaptıklarının, evlilikten sonra yapacaklarının göstergesi olmadığı belirtilmektedir İnsanlar eşlerini en çok kendilerinin en derin duygusal gereksinimleri olduğu alanlarda yüksek sesle eleştirirler Eleştiriler, sevgi için yalvarmanın etkisiz bir yoludur Bu anlaşılırsa, onların eleştirilerine daha yapıcı birşekilde yaklaşılmasının gerektiği ortaya çıkar denilmektedir Eleştirinin çoğunlukla açıklama gerektirdiği, böyle bir sohbeti başlatmanın eleştiriyi sonunda bir talepten ricaya dönüştürdüğü gerçeği ortaya atılmaktadır Hizmet davranışı sevgi dilini öğrenmenin kişilerin karı koca rollerini yeniden incelemelerini gerektirdiği üzerinde durulmaktadır

Fiziksel temas sevgiyi iletme yollarından birisidir Evlilikteki sevgiyi iletmek için de güçlü bir araçtır ve bazı insanlar için öncelikli sevgi dilidir Bazı insanlar fiziksel temas olmadan sevildiklerini hissetmezler Onunla sevgi depoları doludur ve eşlerinin sevgisi konusunda kendilerini güvende hissederler Bir ilişkiyi yaratan da bozan da fiziksel temastır Bu dil sevgiyi olduğu kadar nefreti de iletebilir

Yazar çeşitli nedenlerle özellikle evliliklerinde mücadele yaşayan çiftler için böyle bir çalışma rehberi hazırlamıştır Eşle arasındaki sevgi dilini öğrenmek ve konuşmak için yoğun çaba harcanmalıdır

by.NaMe
07-10-2008, 10:10 AM
Bir Türk Ailesinin Öyküsü

İrfan Orga
Ana Yayıncılık


ÖZET

Aslında tarihi, onu yaşayan insanların deneyimleri, karşılaştıkları güçlüklerle savaşma biçimleri, mutluluk ve mutsuzluklarının nedenleri ve kişilikleri yapar Tarihe adları geçmemiş insanların gerçek yaşamları, tarihsel gerçekliğin bilinmeyen yüzüne gönderir bizi 'Bir Türk Ailesinin Öyküsü' bu yüzyılın başında doğan bir ailenin acılar ve sevinçlerle içiçe yaşanmış, olağandışı bir öyküsüdür Kitap, Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında ticaretle uğraşan ortalama bir Türk ailesinin İmparatorluktan Cumhuriyete geçiş anılarını, acı dolu savaş yıllarını, yoksullukları ve mutluluklarını, nihayet çocuklarının Cumhuriyetin ilk yıllarındaki eğitim ve öğretim serüvenini ve gerçek hayat mücadelesini kapsamaktadır

Savaşın yıpratıcı etkilerinden değişim içinde bir topluma yol alan bu serüven, bir ailenin sarsıcı anılarını bir çocuk gözüyle okurlarına aktarmaktadır Bu arada çocukluk günlerinin aslında ne denli çarpıcı gözlemler barındırdığını da anlatıyor bu anılar İngilizce konuşulan ülkelerde Çağdaş Türk Edebiyatının dikkate değer bir örneği olarak değerlendirilen bu kitap öyküye konu olan ailenin büyük oğlu İrfan Orga tarafından ingilizce olarak yazılmış olup daha sonra Arın Bayraktaroğlu tarafından Türkçeye çevrilmiştir

Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında, ticaretle uğraşan bir Türk ailesinin, uşaklı, özel faytonlu ve bahçıvanlı sıradışı yaşantısının tasviri ile başlayan öykü, Birinci Dünya Savaşının ailede yarattığı tedirginliği ve yetişkinlerin savaşa gidişi ile oluşan karamsar havayı bir çocuk gözüyle yansıtarak devam etmektedir
Savaşın geride kalanlarda bıraktığı belirsizlik ve düzensizliğin izleri vurgulanarak, baba ve diğer büyüklerin savaşta olduğu yıllarda paranın ve dolayısıyla refahın tükenişi buna paralel olarak İstanbul'daki azınlıkların işgal kuvvetleri ile anlaşarak yarattıkları yağma ortamı kitapta ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır Özellikle savaşa gidenlerin kaybedildiklerinin belli olması ile birlikte ailenin ayakta kalma mücadelesi anlatılmakta ve çocukların manastır benzeri yetimhanelere bırakılması ile ailenin yaşadığı en acı yıllar İrfan Orga tarafından tasvir edilmektedir

Uşak ve dadılarla büyüyen anne, zamanla işçi olarak çalışmayı ve evinde ürettiklerini satmayı dolayısıyla hayat mücadelesini öğreniyor ve eski dostlarının yardımıyla çocuklarının askeri okula yerleştirilmesini sağlıyor Genç Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarındaki Kuleli ve Harbiye yaşantısı İrfan Orga tarafından çarpıcı bir şekilde tasvir edilmekte ve sonraki görev yeri olan İstanbul, Eskişehir ve İzmir hatıraları o günlere ışık tutacak bir belgesel gibi anlatılmaktadır

Sonuç olarak, bir Türk ailesinin Osmanlı İmparatorluğu ile başlayan serüveni Cumhuriyetle birlikte devam etmekte ve özellikle İrfan Orga'nın askeri okul yaşantısı o günlerin şartlarını anlamak adına iyi bir gözlemi yansıtmaktadır Osmanlı yapısından Cumhuriyet ortamına geçişte özellikle Türk asıllı ailelerin İstanbuldaki yaşantısı ve hissiyatı İrfan Orga'nın ailesinin geniş ve varlıklı bir aileden küçük ve savaş yoksulu bir aileye dönüşümü bir çocuk saflığı ile akıcı bir şekilde dile getirilmektedir Kitap, savaşa gidenlerin geride bıraktığı sorunlar, eski İstanbul'daki azınlıklarla birlikte yaşamanın sıkıntıları ve sonra Cumhuriyetle birlikte doğan yeni fırsatlar ve havacı bir subayın hatıralarının yansıtılması açısından başarılı bir çalışma olarak değerlendirilmektedir

by.NaMe
07-10-2008, 10:10 AM
Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Grigory PETROV


ÖZET

Finlandiya'nın tarihinin son aşaması Fin Kültürü'nün hayranlık uyandıran gelişimini ve düşünce gelişimini yakından incelemiş bir yazarın izlenimleridir Bu izlenimlerin ağırlık merkezi, bir zamanlar bataklıklar diyarı olan Finlandiya'yı "Beyaz Zambaklar Ülkesi"ne dönüştüren kültürel ve sosyal çalışmaların anlatımıdır Bu çalışmalar arasında Finli aydınlarla halk arasındaki sıcak ilişki ve yakınlaşmanın büyük yeri vardır

a Finlandiya'nın Tarihi;
Bugünkü Fin toprakları yüzlerce yıl Rusya ile İsveç arasında doğal bir kale hizmeti görmüştür Bölgede geniş bataklıklar ve girilmesi zor ormanlar olduğundan ne Ruslar, ne de İsveçliler bu topraklardan ordularını ve ihtiyaç maddelerini geçirememişlerdir

1808 yılından itibaren Finlandiya bir Rus eyaleti oldu Bu durum 1nci Dünya Savaşına kadar sürdü Bu süreçte Finlandiya Çar 1nci Aleksandr tarafından verilen imtiyazlar nedeniyle kendi içinde bağımsız oldu, yasalarını ve yönetimini kendisi belirleme hakkına kavuştu

Finler, asırlar boyu kimi zaman İsveçlilerin, kimi zaman da Rusların egemenliğinde kalmışlardır Bu süre zarfında savunma ve diplomasi alanında çaba içinde olmayıp, bütün güçleriyle milli bir Fin kültürü meydana getirmeye çalışmışlardır

b Finlandiya'nın Coğrafyası ve Sosyal Durumu ;
Avrupa'nın en kuzeyinde bulunan Finlandiya'nın sert iklimi vardır Havası genellikle sislidir İlkbaharda bile don görülür Çoğu yerler sarp granit kayalarla kaplıdır Kalan yerler ise oldukça çukur ve bataklıktır Ülkede maden namına hemen hemen hiçbir şey yoktur Tarım güçlükle yapılabilmektedir Halkı da hiçbir zaman tam bağımsızlıklarını elde edememiştir Kimi zaman bir komşusunun, kimi zaman da diğer komşusunun yönetimi altında bulunmuştur

Finler kendilerine "Suomi" derler ve çok sevdikleri ülkelerini "Suomi" diye tanımlarlar ki bu "Bataklık arazi" anlamına gelmektedir Finlerin sahip oldukları büyük kültür ve medeniyet, halkın bizzat kendi çabasının ürünüdür Finlandiya'da hiç kimse içki içmez 1907 yılında çıkarılan bir yasayla insana sarhoşluk veren her türlü içkinin satılması yasaklanmıştır

c Lider Halk arasındaki bağlantının incelenmesi;
Bu kitapta, bir milletin kamu kuruluşlarının, okullarının ve askeri kurumlarının birbiriyle işbirliği yaparak ülkeyi kalkındırmak ve yükseltmek için neler yaptıklarını açıkça göstermiş, özellikle Finlandiya'nın yükselmesi için bazı kişilerin gösterdikleri fedakarlık ve başarılardan söz edilmektedir Bazı kahraman ruhların, Fin milletini nasıl kahraman millet haline getirdikleri anlatılmıştır

Carlyl'a göre millet cansız bir kil tabakasından ibarettir Eğer ona bir sanatçının eli değmeyecekse, sonsuza dek şekilsiz ve hareketsiz kalacaktır Ama Cesar (Sezar), Napoleon, Büyük Petro, Sokrates ve Muhammed gibi bir sanatkar, bir büyük adam, bir önder, bir kahraman çıkıp da bu kili eline alacak olursa, ona istediği şekli verebilir

Evet, büyük adam bir kahramandır, bir yıldırımdır Ama halk kitlesi ne kil tabakası, ne de saman yığını değildir O, yıldırımı meydana getiren milletin kendisidir Ne zaman bulut kümesi, elektrik oluşturursa yıldırım da kendiliğinden oluşur Eğer bulutlar elektrikle yüklü değilse, hiçbir zaman şimşek veya yıldırım oluşmaz, yalnızca bulut nemli bir buhar halinde kalır

Milletler de böyledir Eğer bir millet büyüklük ve kahramanlık özelliklerini taşıyorsa ondan yıldırımlar doğar, kahramanlar çıkar Eğer halk kitlesi nemli bir buhar yığınından ibaretse, hiçbir güç ondan yıldırım çıkartamaz

Ülkenin refah ve mutluluğunun ve toplumun onur ve şerefinin halkın iradesine bağlı olduğunu kanıtlayan çarpıcı bir örnek olması açısından küçük ve yoksul bir ülkeyi gösterebiliriz Burası iki milyonluk bir nüfusa sahip olan Finlandiya'dır

d Kitapta incelenen sosyal olaylardan örnekler;
Bataklık ve ölüm vadisi, yoksulluk ve sefalet yuvası olan Finlandiya diye bilinen, yeryüzünün kuzeyinde, kışı uzun, toprakları verimsiz ve çorak bir ülkede; köy kooperatiflerinin, köy öğretmenlerinin, gönüllü doktorların gayret ve aydınlatmalarıyla, bugün nasıl mutluluklar ve güzellikler ülkesi olduğunu; halk gücünün en küçük ortaklık ve belirtisinin aynı yıl içinde ne şekilde biri, yüze, bine, on bine, milyona çıkarttığını servetler ve mutluluklar fışkırttığını, demokrat bir millet ne demektir, topyekün bir millet nasıl yükselir, aydınların halka karşı rolü nedir, gerçek yurtseverlik nasıl olur? Halka gerçek hizmet nasıl yapılır? Bir avuç aydının kendilerini halka adayan fedakarlıklarıyla, bütün bir çalışma ve üstün gayretler sayesinde Fin ailesi gaflet uykusundan uyanmış ve büyük bir hızla ilerleme ve yükselmeye başlamıştır

Bu kitapta; harap olmuş bir ülkeyi imar eden, yurdun gelişmesi ve yükselmesi için hiçbir sınıf farkı gözetmeden hep birlikte ve aynı amaçla çalışan; bataklıkları kurutan, sarı tenli, uçuk dudaklı, zayıf bilekli insanlarla çalışarak, bataklıklarını gül bahçelerine ve zümrüt ovalar haline; sarı tenli insanlarını tunç rengine, uçuk dudaklı çocuklarını yakut kızıllığına, zayıf bilekli çocuklarını demir bileklere dönüştüren bu çalışkan Finlerin milli şuurunun bu kadar olağanüstü ve benzersiz olduğu anlatılmakta

Eserin en güzel bölümlerinden biri de, askeri kışlaların nasıl bir halk okulu olduğunu anlatan kısımlardır Eski Finli Subayların eğitimi eksikti Okuldan çıktıktan sonra hiç okumaya, araştırıp düşünmeye yönelmezler, hiçbir toplumsal ve ulusal idealleri yoktu Yalnızca mağrurca kılıçlarını şakırdatmasını bilirler, şık üniformaları içinde sürekli para harcamaktan başka şey bilmezler, eğlence salonlarında etmekte üstlerine yoktu Çoğu içki ve kumardan başını kaldırmazdı, Askerlere karşı sürekli kırıcı, kaba ve hatta zalimce davranırlardı, Askerler terhis olduktan sonra Vatan Ana, subaylara, generallere "Evlatlarımı nasıl yetiştirdiniz, sizin ellerinize teslim ettiğimiz yüzbinlerce civanıma ne öğrettiniz?" diye soracaktır

Kışlayı bir halk okuluna dönüştürme, hatta üniversite haline getirme ideali, Öyle ki, her bir asker, kışlada yaşadığı günleri yaşamı boyunca sevgi ve övgüyle ansın; kışladan öğrendiklerini hayatında başarıyla uygulayarak gurur duyması düşüncesinden hareketle; halk; bereket versin, onu kışla ıslah etti, o eğitimini kışladan aldı, askerliği sırasında dürüst, atik, çalışkan ve kibar olmayı öğrendi, desin ve bu sözler birer atasözü olsun

Finlandiya, doğal zenginliklerinden yoksun, kıraç göllerle dolu bir ülke, bir zamanlar işgal altında, yabancı kamçısı altında inlemekteymiş Bu ülke 60-70 yıl içinde akıllara durgunluk veren bir devrim yapmış, ileri ülkelerle yaptığı yarışta rekor kırmış Bu ilerlemeyi de öyle büyük bilim adamları, güçlü liderleri olmadan yapmış, ama güçlü nesiller, büyük yurtseverler, çalışmayı seven yurttaşlar, inançları granit gibi sağlam bir toplum yaratmıştır Ülkenin yetiştirdiği bu insanlar, isimsiz kahramanlar, yer altında çalışan işçiler, halkın aydınlanması için çalışan kültür savaşçılarıdır Yalnızca yurtlarını ve halklarını düşünmüşler ve bu uğurda her şeylerini feda etmekten çekinmemişlerdir

Finler uzun yıllar milli kültürlerinin gelişmesi ve ilerlemesi için çalışmışlar ve bugün birçok Avrupa ülkesinden daha yüksek bir uygarlık derecesine ulaşmışlardır Artık büyük ve küçük komşularının saldırısıyla, özgürlük ve bağımsızlıklarını kaybetme tehlikesinden kurtulmuşlardır

by.NaMe
07-10-2008, 10:10 AM
Başarı İçin Strateji

John C MAXWELL
Sistem Yayıncılık


ÖZET

John CMAXVELL tarafından hazırlanan bu kitapta gerçek başarıya ulaşma konusunda ciddi olan insanlara, üzerinde hareket edebilecekleri önemli alanlarda yoğunlaşmayı sağlayacak bilgiler örnekleriyle verilmektedir Kitapta, stresle ve başarısızlıkla etkili bir şekilde başa çıkmayı bilen bir olumlu düşünür olmanın yolları gösterilmektedir

Kitapta ayrıca, başarılı olmak için öncelikle olumlu düşünmeyi uygulamak gerektiği, başarılı bir insanı belirleyen ilk özelliğin tutumu olduğu, kişinin olumlu tutum ve düşüncelere sahip olduğu sürece zorluklardan kaçınmayacağı, onların üstesinden gelmek için haz duyacağı sonuçta da başarıya ulaşacağı vurgulanmaktadır Diğer yandan, başarısız insanları geçmişteki yenilgileri ve şüpheleri yönlendirdiği ve kontrol ettiği açıklanmıştır

Başarılı veya başarılı olmak isteyen insanların kendilerini geliştirmek için uygulayacağı stratejiler olarak;

Ø Olumlu düşünme,
Ø Başarısızlığın hakkından gelme,
Ø Görüş sahibi olma,
Ø Hedeflerini belirleme,
Ø Zamanı yönetme,
Ø Stresle başa çıkmayı bilme,
Ø İnsan ilişkilerine değer verme,
Ø İletişim becerilerini geliştirme ve
Ø Liderlik gösterme sıralanmıştır

Olumlu tutum ve düşünceler mutlaka başarıya götürmez ancak günlük yaşamda iyileşme görülmesi kesindir Ancak bunun tersi doğrudur Eğer olumsuz tutumlara sahipseniz başarısız olma kaçınılmazdır Olumsuz düşünme kritik karar anlarında bulutların oluşmasına neden olur Olumlu bir fırsat belirdiğinde olumsuz insan bunları göremez ve yakalayamaz Her koşulu bir engeller silsilesi olarak algılar Başarılı insanlar daima iyi bir görüş açısı ile bakar; fırsatları görür ve karar verirler

Bir insanın başarısını belirleyen en temel etkenlerden biri, onun başarısızlığı nasıl karşıladığıdır Başarılı olmayı arzu eden herkes, başarısızlığı yenmek ve ilerlemeye devam edebilmek için stratejiler geliştirmelidir Eğer bu yapılamazsa, başarısızlık mutlaka cesaretsizliğe ve cesaretsizlik de yenilgiye yol açabilir Tarihte büyük başarılar kazanmış insanların çoğu acımasızca eleştirilmiş ancak sebat etmiş kişilerdir Başarılı olabilmek için riskleri göze almak ve denemek gereklidir Başarısızlığa uğramamak için zaman ve güç harcamayı bir kenara bırakarak; dikkati, başarılı olmak üzerinde toplamak gerekmektedir

İnsanların cesaretlerini kaybetmelerindeki en yaygın nedenler, konsantre olamama, fırsatın kaçmış olduğuna inanma, başarının hemen olması gerekliliği inancı ile hedef ve plan eksikliğidir

Olumlu tutumlarını koruyan insanlar hayattan daha çok zevk alırlar Başarısızlıkların üstesinden gelebilen ve cesaretsizliğe düşmeyen insanlar, o alanda ileri gidebilme avantajına da sahip olurlar

Başarılı olmak isteyenler, hayatındaki görüşü tanımlamalıdır Başarılı olmayı öğrenmenin en iyi yollarından biri, başarılı insanlarla birlikte zaman geçirmektir Onların gözetlenmesi, onlara sorular sorulması ile zamanla onlar gibi düşünmeye başlanılır Eğer aksi yapılırsa, onların şüphe ve olumsuz görüşleri paylaşılırsa insanlar zamanla onlara inanmaya başlar ve sonrasında başarılı olmak mümkün olmaz

Başarılı olabilmek için hedeflerin belirlenmesi gerekmektedir Başarı, önceden belirlenen hedeflerin aşamalar halinde gerçekleşmesidir Hedefler, başarıya giden yoldaki ölçülebilir kilometre taşlarıdır Değerleri büyüktür Hedefleri belirlemek ve bunları ulaşabilir hedefler olarak belirlemek çok önemlidir Hedefler belirli ve ölçülebilir değilse bu kişilerin heveslerini azaltır Her hedefe ulaşma, daha ufak hedefler veya başarıların geride bırakılmasıyla gerçekleşir

Başarılı insanlar tepkisel olmayan, tersine her zaman karşısındakinden önce hareket edenlerdir Planlarını önceden yaparlar Başkalarının onlara neler yapacaklarını dikte etmelerine mahal vermezler Planlamasını önceden yapmayan bir insan, hiçbir zaman öne geçemez Hedefler, geleceği planlamamıza yardımcı olur Bizi erişmek istediğimiz herhangi bir şeyi, üzerinde çalışılabilecek ufak parçalara ayırmaya zorlar

Başarılı insanlar zamanın değerinin farkındadır İnsanlar arasındaki fark sahip oldukları zaman değil bunun nasıl kullanıldığıdır Zamanı akıllıca kullanmak için en önemli stratejilerden biri, boşa harcadığımız zamanı büyük ölçüde azaltmaktır Genelde zamanı boşa harcatan unsurlar; kaybolan şeyleri aramak, tembellik, yükü kendi kendine yaşamaya çalışmak, beklenmedik gelişmeler, pişmanlık duymak ve düşler kurmak, iş sürüncemede bırakmak, sorunu kavrayamamak, olumsuz kişisel tutumlar ve öncelikleri bilememek ve sıralayamamaktır

Stres bazılarının kırılmasına, bazılarının da rekorlar kırmasına neden olur Stres sürekli hale geldiğinde, gerilime dönüşür Strese karşı vücut üç aşamada tepki verir Bunlar alarm, direnme ve tükenmedir Direnme aşamasında vücudumuz, varsa stresin yol açtığı zararları onarır Ancak stres ortadan kalkmazsa vücut zararını onaramaz ve tetikte kalmayı sürdürmek zorunda kalır Stresle başa çıkmanın yolarından bazıları; uygun bakış açısı geliştirmek, güçlü olunan alanlarda çalışmak, güçlü inançlar geliştirmek, haklardan vazgeçmek, dikkati dışarıya yoğunlaştırmak ve konuşacak birini bulmaktır

Birlikle çalıştığımız insanlarla, üstlerle ve astlarla ilişkilerimizin niteliği, iş hayatındaki başarımızdan veya başarısızlığımızdan büyük ölçüde sorumludur Bir insanın diğerleri ile olumlu ilişkiler kurmadan, istediğine ulaşması çok zordur Pek çoğumuz için bir insanın iyi ilişkiler kurmasına olanak veren yetenekler, sonradan öğrenilir Dikkati başkaları üzerinde toplamaya başladığımızda iyi ilişkiler gelişmeye başlar ve o kişiyi etkileme olanağı oldukça yükselir Başarıya ulaşma zaman alan bir işlemdir Aynı zamanda diğer insanları da kapsar Bir insan başkasından ne zaman yararlanmaya kalksa, gelecek için şansları azalır En iyi ilişkiler, her iki tarafın sürekli bir diğerinden aldığı ilişkilerdir

Bazı insanlar iletişim konusunda oldukça yeteneklidir Hemen herkesle her ortamda etkili iletişim kurabilir İletişim kurmada ve becerileri artırmada dikkat edilecek hususlar; konuşmayı kesmemek, karşısındakini rahatlatmak, karsısındaki insanı dinlemeye niyetli olmak, sorular sormak, dikkat dağıtıcı konulardan kaçınmak, sabırlı olmak, kendimizi onun yerine koymak, öfkeli olunan ortamdan kaçınmak ve kavgadan ve eleştiriden uzak durmaktır

Kişisel nitelikleri iyi olan güvenilir kişiler, gıpta edilecek özelliklileri olmayan insanlara oranla daha iyi liderlerdir Ancak bu iyi nitelikler onları tek başlarına lider yapmaya yetmez Liderler insanlarla olumlu ilişkiler geliştirirler, onlara önem vermeye, onlarla iletişimde bulunmaya ve onları motive etmeye çalışırlar

Sonuç olarak; bu kitap okuyucuya doğuştan hakkı olan umudunu, şevkini, yaşama sevincini ve bunları elde edebilecek gücünü hatırlatmayı amaçlamaktadır

by.NaMe
07-10-2008, 10:10 AM
Başarı İçin Strateji

John C MAXWELL
Sistem Yayıncılık


ÖZET

John CMAXVELL tarafından hazırlanan bu kitapta gerçek başarıya ulaşma konusunda ciddi olan insanlara, üzerinde hareket edebilecekleri önemli alanlarda yoğunlaşmayı sağlayacak bilgiler örnekleriyle verilmektedir Kitapta, stresle ve başarısızlıkla etkili bir şekilde başa çıkmayı bilen bir olumlu düşünür olmanın yolları gösterilmektedir

Kitapta ayrıca, başarılı olmak için öncelikle olumlu düşünmeyi uygulamak gerektiği, başarılı bir insanı belirleyen ilk özelliğin tutumu olduğu, kişinin olumlu tutum ve düşüncelere sahip olduğu sürece zorluklardan kaçınmayacağı, onların üstesinden gelmek için haz duyacağı sonuçta da başarıya ulaşacağı vurgulanmaktadır Diğer yandan, başarısız insanları geçmişteki yenilgileri ve şüpheleri yönlendirdiği ve kontrol ettiği açıklanmıştır

Başarılı veya başarılı olmak isteyen insanların kendilerini geliştirmek için uygulayacağı stratejiler olarak;

Ø Olumlu düşünme,
Ø Başarısızlığın hakkından gelme,
Ø Görüş sahibi olma,
Ø Hedeflerini belirleme,
Ø Zamanı yönetme,
Ø Stresle başa çıkmayı bilme,
Ø İnsan ilişkilerine değer verme,
Ø İletişim becerilerini geliştirme ve
Ø Liderlik gösterme sıralanmıştır

Olumlu tutum ve düşünceler mutlaka başarıya götürmez ancak günlük yaşamda iyileşme görülmesi kesindir Ancak bunun tersi doğrudur Eğer olumsuz tutumlara sahipseniz başarısız olma kaçınılmazdır Olumsuz düşünme kritik karar anlarında bulutların oluşmasına neden olur Olumlu bir fırsat belirdiğinde olumsuz insan bunları göremez ve yakalayamaz Her koşulu bir engeller silsilesi olarak algılar Başarılı insanlar daima iyi bir görüş açısı ile bakar; fırsatları görür ve karar verirler

Bir insanın başarısını belirleyen en temel etkenlerden biri, onun başarısızlığı nasıl karşıladığıdır Başarılı olmayı arzu eden herkes, başarısızlığı yenmek ve ilerlemeye devam edebilmek için stratejiler geliştirmelidir Eğer bu yapılamazsa, başarısızlık mutlaka cesaretsizliğe ve cesaretsizlik de yenilgiye yol açabilir Tarihte büyük başarılar kazanmış insanların çoğu acımasızca eleştirilmiş ancak sebat etmiş kişilerdir Başarılı olabilmek için riskleri göze almak ve denemek gereklidir Başarısızlığa uğramamak için zaman ve güç harcamayı bir kenara bırakarak; dikkati, başarılı olmak üzerinde toplamak gerekmektedir

İnsanların cesaretlerini kaybetmelerindeki en yaygın nedenler, konsantre olamama, fırsatın kaçmış olduğuna inanma, başarının hemen olması gerekliliği inancı ile hedef ve plan eksikliğidir

Olumlu tutumlarını koruyan insanlar hayattan daha çok zevk alırlar Başarısızlıkların üstesinden gelebilen ve cesaretsizliğe düşmeyen insanlar, o alanda ileri gidebilme avantajına da sahip olurlar

Başarılı olmak isteyenler, hayatındaki görüşü tanımlamalıdır Başarılı olmayı öğrenmenin en iyi yollarından biri, başarılı insanlarla birlikte zaman geçirmektir Onların gözetlenmesi, onlara sorular sorulması ile zamanla onlar gibi düşünmeye başlanılır Eğer aksi yapılırsa, onların şüphe ve olumsuz görüşleri paylaşılırsa insanlar zamanla onlara inanmaya başlar ve sonrasında başarılı olmak mümkün olmaz

Başarılı olabilmek için hedeflerin belirlenmesi gerekmektedir Başarı, önceden belirlenen hedeflerin aşamalar halinde gerçekleşmesidir Hedefler, başarıya giden yoldaki ölçülebilir kilometre taşlarıdır Değerleri büyüktür Hedefleri belirlemek ve bunları ulaşabilir hedefler olarak belirlemek çok önemlidir Hedefler belirli ve ölçülebilir değilse bu kişilerin heveslerini azaltır Her hedefe ulaşma, daha ufak hedefler veya başarıların geride bırakılmasıyla gerçekleşir

Başarılı insanlar tepkisel olmayan, tersine her zaman karşısındakinden önce hareket edenlerdir Planlarını önceden yaparlar Başkalarının onlara neler yapacaklarını dikte etmelerine mahal vermezler Planlamasını önceden yapmayan bir insan, hiçbir zaman öne geçemez Hedefler, geleceği planlamamıza yardımcı olur Bizi erişmek istediğimiz herhangi bir şeyi, üzerinde çalışılabilecek ufak parçalara ayırmaya zorlar

Başarılı insanlar zamanın değerinin farkındadır İnsanlar arasındaki fark sahip oldukları zaman değil bunun nasıl kullanıldığıdır Zamanı akıllıca kullanmak için en önemli stratejilerden biri, boşa harcadığımız zamanı büyük ölçüde azaltmaktır Genelde zamanı boşa harcatan unsurlar; kaybolan şeyleri aramak, tembellik, yükü kendi kendine yaşamaya çalışmak, beklenmedik gelişmeler, pişmanlık duymak ve düşler kurmak, iş sürüncemede bırakmak, sorunu kavrayamamak, olumsuz kişisel tutumlar ve öncelikleri bilememek ve sıralayamamaktır

Stres bazılarının kırılmasına, bazılarının da rekorlar kırmasına neden olur Stres sürekli hale geldiğinde, gerilime dönüşür Strese karşı vücut üç aşamada tepki verir Bunlar alarm, direnme ve tükenmedir Direnme aşamasında vücudumuz, varsa stresin yol açtığı zararları onarır Ancak stres ortadan kalkmazsa vücut zararını onaramaz ve tetikte kalmayı sürdürmek zorunda kalır Stresle başa çıkmanın yolarından bazıları; uygun bakış açısı geliştirmek, güçlü olunan alanlarda çalışmak, güçlü inançlar geliştirmek, haklardan vazgeçmek, dikkati dışarıya yoğunlaştırmak ve konuşacak birini bulmaktır

Birlikle çalıştığımız insanlarla, üstlerle ve astlarla ilişkilerimizin niteliği, iş hayatındaki başarımızdan veya başarısızlığımızdan büyük ölçüde sorumludur Bir insanın diğerleri ile olumlu ilişkiler kurmadan, istediğine ulaşması çok zordur Pek çoğumuz için bir insanın iyi ilişkiler kurmasına olanak veren yetenekler, sonradan öğrenilir Dikkati başkaları üzerinde toplamaya başladığımızda iyi ilişkiler gelişmeye başlar ve o kişiyi etkileme olanağı oldukça yükselir Başarıya ulaşma zaman alan bir işlemdir Aynı zamanda diğer insanları da kapsar Bir insan başkasından ne zaman yararlanmaya kalksa, gelecek için şansları azalır En iyi ilişkiler, her iki tarafın sürekli bir diğerinden aldığı ilişkilerdir

Bazı insanlar iletişim konusunda oldukça yeteneklidir Hemen herkesle her ortamda etkili iletişim kurabilir İletişim kurmada ve becerileri artırmada dikkat edilecek hususlar; konuşmayı kesmemek, karşısındakini rahatlatmak, karsısındaki insanı dinlemeye niyetli olmak, sorular sormak, dikkat dağıtıcı konulardan kaçınmak, sabırlı olmak, kendimizi onun yerine koymak, öfkeli olunan ortamdan kaçınmak ve kavgadan ve eleştiriden uzak durmaktır

Kişisel nitelikleri iyi olan güvenilir kişiler, gıpta edilecek özelliklileri olmayan insanlara oranla daha iyi liderlerdir Ancak bu iyi nitelikler onları tek başlarına lider yapmaya yetmez Liderler insanlarla olumlu ilişkiler geliştirirler, onlara önem vermeye, onlarla iletişimde bulunmaya ve onları motive etmeye çalışırlar

Sonuç olarak; bu kitap okuyucuya doğuştan hakkı olan umudunu, şevkini, yaşama sevincini ve bunları elde edebilecek gücünü hatırlatmayı amaçlamaktadır

by.NaMe
07-10-2008, 10:11 AM
Ben Ölüme Giderken ("As I Lay Dying")


William FAULKNER



ÖZET

As I Lay Dying adlı romanda yazar birey ve aile arasındaki ilişkinin sorunlarla dolu bir ilişki olduğunu vurgularken bu sorunlara çözüm bulma gibi bir girişimde bulunmaz Romanda, geleneksel aile kurumunda bulunan ortak hedeflere yönelme, anlayış ve iyi niyet gibi kavramların yerini bireyler arasında iç çekişmelerin yaşandığı parçalanmış bir aile imajı alır Böylesine olumsuz bir aile yapısı içinde yer alan bireyin kendi özgürlük kimliğini gerçekleştirmesi oldukça zordur
Romanda Bundren ailesinin grotesque yolculuğu trajik bir mizahla anlatılır Anse, eşi Addie'ye ölümünden sonra onu Jefferson'a defnetme sözü vermiştir Addie'nin ölümü üzerine Bundren ailesi -Anse, Darl, Jewel, Dewey Dell and Vardaman -bu sözü yerine getirmek üzere Jefferson'a doğru yola koyulur Romanın ana olay örgüsünü teşkil eden yolculuk süreci gerek bireysel gerekse ailenin tümü açısından tam bir hüsrandır Maceralarla dolu yolculuk sırasında ailenin her üyesi kendi davranışlarıyla hakettiği kötü bir veya birkaç olay yaşar Uzun ve maceralı bir yolculuğun sonunda Bundren ailesi Jefferson'a varır ve orada cenazeyi defneder
Romanda tasvir edilen anne karakteri geleneksel çizgiden oldukça uzaktır Addie, çocuklarıyla ilgilenmek, onların ihtiyaçlarını karşılamak gibi anneliğin gerektirdiği temel davranışlardan yoksun, bencil bir kadındır Başkalarına istediği şeyleri yaptırmayı, onların kendi üstün kişiliğini kabul etmesini bekler Bu bencil dürtü bazen onun çocuklarına ve öğrencilerine karşı şiddete başvurmasına da neden olur Aile reisi konumunda bulunan Anse elinden hiçbir iş gelmeyen tembel bir insandır Bir eylem adamı olmaktan çok hayatını klişe sözlerle hiç bir şey yapmadan geçiren bir kişidir Çevresinde meydana gelen olayları gerçekçi bir biçimde değerlendirme yeteneğinden yoksun bir kişi olan Anse, ne iyi bir aile reisi olabilmiş ne de ailenin diğer üyelerini doğru olarak anlayabilmiş bir insandır Karısı Addie gibi o da bencil bir insandır; salt kendisini düşünen birisi olduğunu en açık şekilde gösteren olay eşi henüz gömülmeden kendisine yeni bir eş bulmasıdır
Ailedeki çocuklar arasında derin anlaşmazlık ve çekişmeler yaşanır Jewel dışa dönük ve hareketli bir gençtir Annesini en çok seven ve onun tarafından en çok sevilen odur Bundren ailesi fertleri arasında, yalnızlık ve yabancılaşma duygusunu en yoğun yaşayan kişi Darl'dır Darl, Addie'nin kendisini sevmediğini ve ona ilgi göstermediğini çok iyi bilir Bu nedenle o da annesini ve onun gözdesi olan Jewel'i pek sevmez Darl sadece kimlik bunalımı yaşayan bir kişi değil, aynı zamanda dünyadaki varlığından da tam olarak emin olmayan bir kişidir Ailenin en ince ve derin düşünebilen üyesi olan Darl'ın gizemli bir gücü vardır Zaman zaman kendini aşarak başka birinin kişiliğine uzanır; o kişinin ne düşündüğünü ve hissettiğini anlamak gibi bir yeteneği vardır Ancak romanın sonunda Darl bu üstün yeteneği nedeniyle ailenin diğer fertlerinin isteğiyle akıl hastanesine gönderilir
Tıpkı Darl gibi Dewey Dell de kendisini bir hiç olarak görür, çünkü o da yoğun bir yalnızlık duygusu yaşar Uğradığı tecavüz sonucu hamile kalan Dewey Dell en yakın kasabadaki bir eczaneden hap alarak düşük yapmak istemektedir Ancak, ne tuhaftır ki, bu hapları ararken bir eczacı tarafından ikinci kez tecavüze uğrar Ailenin en küçük ferdi, Vardaman, hayal dünyasında yaşayan, aklı dengesi yerinde olmayan, yarım-akıllı bir çocuktur Vardaman'ın yaşantısına yön veren algıları gerçek dünyadan öylesine kopuktur ki, çoğu zaman söylediği şeyler anlamsız kelime gruplarından başka bir şey değildir Zaman zaman "Annem bir balıktır", "Jewel'in annesi bir attır" gibi mantıksız sözler sarfettiği duyulur Cash aile fertleri içinde yapım işlerinde en usta olanıdır Addie'nin tabutunu yapan Cash, yolculuk boyunca ailenin karşılaştığı fiziksel engel ve sorunları aşmada Jewel ile birlikte en büyük katkıyı sağlayan kişidir
Romanda birçok "grotesque" sahne yer alır: Ailece nehri geçerlerken Cash'in bacağı kırılır Daha sonra bacağına çimento ile sargı yapılır ve bu da bacağının enfeksiyon kapmasına neden olur Yolculuk uzadıkça, etrafa kötü kokular yayan cesedin çevresinde sinekler toplanmaya ve uçuşmaya başlar Bu duruma daha fazla dayanamayan Darl ahırı ateşe vererek kokmakta olan cesetten bir an önce kurtulmaya çalışır Annesinin ölümünü tam olarak kabul etmeyen Vardaman matkapla tabutta delikler açarak annesinin hava almasını sağlamak ister Bunu yaparken de farkında olmadan annesinin yüzünde delikler açılmasına neden olur

by.NaMe
07-10-2008, 10:11 AM
Büyüme Stratejileri


Harvard Business Review



ÖZET

Kitapta, "Harvard Business Review" dergisinde büyüme stratejileri konusunda yayımlanan sekiz makale yer almaktadır Küreselleşmenin ve dijitalleşmenin hız kazanmasıyla şirket yöneticilerinin sağlıklı büyüme konusunda uyguladıkları stratejilere temel aldıkları birçok varsayımın giderek geçersiz hale gelmesi sonucunda bütün dünyada yeni arayış ve yaklaşımlar gündeme gelmektedir

Belirsizliklerin ve çalkantıların arttığı günümüz iş dünyasında büyümeyi gerçekleştirmek ve sürdürmek, değer yaratıcılığı, çeşitlendirme, şirket birleşmelerine ve satın almalara gitme, servisleri mükemmelleştirme, dayatmaları kırma ve sanal değer zincirinden yararlanma gibi yetkinlikler gerektiriyor Bu kitap gereksinim duyulan bu konularda, okuru yeni düşünce ufuklarına yöneltecek zengin fikir ve yorumlar içermektedir

Birinci bölümde "Dayatmaları Kırarak Hızlı Büyümek" ele alınmıştır Dayatma, müşterilere kabul ettirilen tavizlerdir Müşterilerin iki ürün ve hizmet arzı arasında meşru bir seçim yaptığı karşılanımlardan (trade-offs) farklı olarak dayatma, müşterilerin iradesi dışındadır Bir otel seçerken müşteri lükse karşı tutumluluğu tercih edebilir Ama bütün bir otelcilik sektörü, müşterileri saat 16: 00' dan önce otele kabul etmeyerek onları bir dayatmayı kabule zorlamaktadır Karşılanımlar kolaylıkla görülebilirken dayatmalar genellikle gizlidir

Dayatma, ya sektörde geçerli yöntemlerin kabul edileceği ya da ihtiyacın karşılanmayacağı anlamına gelir Genellikle müşteriler sektörün haklı olduğunu varsayarak şirketlerin dayatmalarını kabul ederler Yazara göre şirket yöneticileri müşteriler gibi düşünürlerse, karlarını artırabilir ve daha hızlı büyümelerini sağlayabilecek dayatmaları kırarak bunlardan sonuna kadar yararlanabilirler En olgun piyasalarda bile dayatmaları kıran şirketler ciddi büyüme hamleleri gerçekleştirerek diğerlerini geride bırakmıştır (George Stalk, Jr David K Pecaut, Benjamin Burnett )

Kitabın ikinci bölümünde "Hızlı Büyümenin Stratejik Mantığı" ele alınmıştır Neden bazı şirketler gelir ve karlarında hızlı büyüme sağlarken, diğerleri bunu başaramaz? Otuzu aşkın şirket üzerinde 5 yıl boyunca yapılan araştırmalara göre; hızlı büyüyen şirketler ile diğerleri arasındaki farkın, iki tarafın strateji konusundaki varsayımlarından kaynaklandığıdır Daha az başarılı olanlar geleneksel strateji, hızlı büyüyenler ise değer yaratma mantığı uyguluyorlardı

Geleneksel mantık ile değer yaratma mantığı, stratejinin temel boyutları açısından farklıdır Çoğu şirket sektörün koşullarını veri olarak kabul ederken, değer yaratanlar etmez Müşteriler arasındaki farklara odaklanmak yerine müşterilerinin ortak değerlerini arar Fırsatlara mevcut varlık ve yetenekler açısından bakmak yerine, "sıfırdan yeni bir şeye başlayabilir miyiz?" sorusunu sorarlar (WChan Kim, Renee Mauborgne)

Kitabın üçüncü bölümünde " Şirket Satın Alma Yoluyla Büyüme" ele alınmıştır Günümüzde birçok şirket elindeki fazla nakdi kullanacak yer bulamamaktadır Şirket yöneticileri sağduyulu davranarak parayı kullanacak yer ararken fazla seçenek ortaya çıkmaktadır

Bu konuda yeni bir seçenek okuyuculara sunuluyor Genellikle küçük ve sizin şirketinizle sinerji yaratabilecek bir şirket akla geliyor Ancak bu yeni çalışmaya göre şirketler kendileri ile sinerji yaratmayacak şirketleri alarak da kar edebilir Bunu başaran şirketler örnek gösteriliyor Ancak burada önemli olan husus, şirketinizin yeni alınan şirketi iyi idare edebilecek bilgi birikimine ve yönetim tecrübesine sahip olması gerektiğidir (Patricia Anslinger ve Thomas E Copeland)

Kitabın dördüncü bölümünde ise "Çeşitlendirmek ya da çeşitlendirmemek" konusu yer almıştır Bir şirketin vermesi gereken kararların en zorlarından biri, ürün çeşitlendirmesine gidip gitmeyeceği kararıdır

Çeşitlendirmenin ezbere yapılmaması için, yazarın araştırmasına göre, şirket yöneticilerinin altı soruya cevap verebilmeleri gerekmektedir Ancak böylece çeşitlendirme veya çeşitlendirmeme kumar olmaktan çıkacaktır (Constantinos C Markides)

Kitabın beşinci bölümünde ise "Yaşayan Şirket" konusu yer almıştır Bu makalede, Arie de Geus'a göre, politika ve uygulamaları iktisadın düşünce ve diline fazlasıyla bağımlı olduğu için, bir çok şirket genç yaşta ölmektedir Yöneticiler, şirketlerin herhangi bir işkolunda yaşamak için faaliyet gösteren bir insanlar topluluğu olduğunu unutup, sadece mal ve hizmet üretimine odaklanmaktadır

Bunun tersine, yaşayan şirketlerin yöneticileri kendilerini uzun vadeli bir girişimin kahyası olarak görürler Öncelikleri, kurumun öngörülemeyen bir dünyada uzun vadede hayatta kalabilmesi konusundaki adanmışlıklarını yansıtır Özenli bahçıvanlar gibi, mevcut dalların ölmesine izin vermeden büyümeyi ve yenilenmeyi teşvik ederler Bu tür yöneticiler insanların gelişimi ile yakından ilgilenmektedir Elemanların birbirlerinden bir şeyler öğrenmesi için çeşitli fırsatlar yaratırlar Bu şirketler, başarının öğrenmeye, kendini uyarlamaya ve evrime bağlı olduğu bir dünyada hayatta kalmaya elverişli kurumlardır ( Arie de Geus )

Kitabın altıncı bölümünde ise " Alışverişi Gerçek Kılmak - GE Capital, Satın Aldığı Şirketlerde Bütünleşmeyi Nasıl Sağlıyor? " konulu makale yer almaktadır Bu makalede beş yılda 100 şirket satın alarak bünyesinde özümseyen ve başarı sağlayan GE Capital şirketi örnek alınarak değerlendirilmektedir

Bunu başarmak için, dört ders ortaya konmuştur Birincisi, bütünleşme çalışmalarına anlaşma imzalanmadan başlayın İkincisi, bütünleşme çalışmalarını yönetmesi için tam zamanlı bir kişiyi görevlendirin Üçüncüsü, yeniden yapılanma gerekli olduğu takdirde, bunu sonraya bırakmadan hemen yapın Dördüncüsü, sadece faaliyetleri değil, şirket kültürlerini de bütünleştirin Bu yöntemler, birleşmeler sonucu oluşan rahatsızlıkların hepsini gidermez, ama süreci daha şeffaf ve ilgililer açısından daha çok öngörülebilir kılar (Ronald N Ashkenas, Lawrence J Demonaco ve Suzanne CFrancis)

Kitabın yedinci bölümünde ise "Servisin Değerinden Yararlanmak" konusu yer almaktadır Bazı şirketler servis sunmanın maliyetini azaltabileceklerini ve müşteri ihtiyaçlarını karşılamak, daha çok satış yapmak ve karları artırmak için servisi nasıl kullanacaklarını fark etmektedir

Bu tür şirketlerin en iyi uygulamaları üzerinde yaptıkları bu çalışma sonucunda esnek servis arzı için bir model geliştirmiş olan yazarlar, asıl ürünlerin şansını artırmak için sundukları servislerin sayı ve maliyetini nasıl azaltabilecekleri, bu servisler için nasıl ortalamada daha fazla fiyat isteyebilecekleri ve müşteriler için nasıl daha fazla değer yaratabilecekleri gibi konularda, bu modelin geniş bir imalat ve hizmet şirketleri yelpazesine yardımcı olacağını düşünmektedirler (Lames CAnderson, James ANarus)

Kitabın son bölümünde ise "Sanal Değer Zincirinden Yararlanmak" konusu yer almaktadır Şirketler iki dünyada rekabet halindedir: Fiziki dünya ve sanal dünya

Enformasyonla değer yaratabilmek için yöneticiler sanal pazara bakmalıdır Bu dünyanın katma değer yaratıcı süreçleri, enformasyon aracılığıyla ve onun sayesinde işletildiği için sanaldır Sanal değer zincirinin herhangi bir aşamasında değer yaratmak için beş çaba gerekir: Enformasyonu toplamak, örgütlemek, seçmek, birleştirmek ve dağıtmak Tıpkı bir hammaddenin yararlı bir nesneye dönüştürülmesi gibi, günümüzün yöneticisi de ham enformasyonu alıp bu beş aşamayla ona değer katar (Jeffery F Rayport ve John J Sviokla)

Sonuç olarak kitap; tüm yönetici ve yönetici adaylarının, yönettikleri birimlerini, sağlıklı olarak yönetebilmeleri, başarılı olabilmeleri ve günümüz koşullarında büyüme sağlayabilmeleri için faydalı bilgileri okuyucularına önermektedir

by.NaMe
07-10-2008, 10:11 AM
Büyük Maviyi Kurtarırken

Robert Slater
Literatür Yayınevi


ÖZET

IBM CEO'su Lou Gestner bir bilgi çağı yöneticisi ve IBM'in kurtuluşunda imzası olan kişi Uyguladığı iş stratejileri IBM'i yaşadığı kabustan kurtardı Bence bu uygulamaların çoğu doğru Zaten doğru olmasaydı, IBM'in başarması da mümkün olmazdı

İlk olarak, aldığı şirketi parçalamama kararıyla tarihi bir adım attığını düşünüyorum Şirketi parçalamış olsaydı, bu küçük parçalar, aralarındaki koordinasyonu sağlamakta güçlük çekecekler ve rekabet arenasında tutunamayarak kendilerinden büyük rakipleriyle savaşamaz hale gelebileceklerdi Hatta rakipleri tarafından yutularak yok olacaklar ve en sonunda da IBM diye bir şirket kalmayacaktı ortada Gestner merkeziyetçi yönetim biçimini benimseyerek iş birimlerinin uyumlu çalışmasını kolaylaştırdı bir anlamda Bence bunun olumsuz etkisi ise, katılımcılığı ve girişimci ruhu yok etmesiydi

Müşteriye odaklanarak şirketin rekabetçi gücünü arttırdı Şirketteki yerleşik kültürü değiştirerek, çalışanları iş yapmaya motive etti Ona göre yerleşik kültür, üretkenliği tüketiyordu Ancak bu değişim, şirket içinde kuşku ve güvensizlik yarattı Gestner bunu yaparken haklıydı ama biraz daha dikkatli olabilirdi Şirketteki yavaşlığı ve hantallığı yok etmek için uyguladığı 35000 kişiyi işten çıkarma politikası, çok sert bir yaklaşımdı Bu konuda da daha hassas bir tavır takınabilirdi Çalışanlardan kendilerine çeşitli hedefler koymalarını ve bu hedefleri başaramayanların kovulacağını söylemesi de oldukça sert bir tutum Çünkü bu, çalışanların üzerindeki baskıyı ve stresi arttırarak huzursuzluk yaratan bir durum Bence çalışanlara daha dostça yaklaşıp, motivasyonlarını arttırmanın başka yollarını, örneğin onlarla konuşup hatalarını birlikte tartışarak düzeltmek ve onları önceden uyarmak gibi, deneyebilirdi

Yönetimde açıklık ilkesini benimsemesi yerinde bir karar Gestner önce vizyon belirlemedi, her iş birimi için stratejiler oluşturmayı tercih etti Şirketin işleyişini anlamak öncelikli hedefiydi Bu da hayal kırıklığı yaratmamak için uygulamaya koyduğu olumlu bir stratejiydi Basınla arası iyi değildi, basının karşısına çıkıp konuşmaktan hoşlanmazdı Önce yap, sonra konuş anlayışını benimsemişti Fakat bu tutumu şüphe uyandırarak, hatta endişe yaratarak şirketin imajını zedeliyordu Bence daha sosyal davranarak, basınla ve kamuoyuyla ilişkilerini geliştirebilirdi

Gestner'in anabilgisayar işinden vazgeçmeyerek kişisel bilgisayar işine de eğilmesi, onun ileri görüşlü bir yönetici olduğunu ortaya koyuyor bence Yalnızca üreten ve satan bir şirketten, müşterilere iş çözümleri sunan bir şirket haline gelmelerini sağlaması, sektördeki değişimi görerek internette iş çözümlerine ağırlık vermesi, ağ merkezli bilgi işleme öncülük ederek şirketi ileri ürün ve teknolojileri yaratmaya yönlendirmesi, vizyon sahibi bir yönetici olduğunu kanıtlayan örnekler

Gerçekleştiremediği tek şey ise, üst düzey güçlü bir büyüme Bence bu çok da önemli değil İlk önce yapılması gereken şey, şirketi batmaktan kurtarmaktı, o da bunu yaptı Büyümenin sonradan ve işin doğal akışı içinde kendiliğinden gelmesi daha sağlıklı diye düşünüyorum Şirket eğer çok agresif ve yapay bir biçimde büyümeye zorlansaydı, finansal yapısı bunu karşılayamayacağından, her şey çok daha kötü bir duruma gelebilirdi ve Gestner başaramazdı Bir başka deyişle, Gestner'in izlediği yol akılcı ve mantıklıydı

Büyük Maviyi Kurtarırken, IBM CEO'su Lou Gestner'in can çekişen IBM'i kendi kişisel efsanesini de yaratarak nasıl dirilttiğini ve kurumsal dönüşüm mucizesini nasıl gerçekleştirdiğini anlatan bir kitap

Kitap, 1997 yılında IBM'in geliştirdiği Derin Mavi denen süper bilgisayarın dünya satranç şampiyonu Gary Kasparov'u mat etmesiyle başlıyor Bu, aslında sadece bir bilgisayarın zaferi değil, aynı zamanda IBM ve bilgi teknolojileri için de bir dönüm noktasıydı Lou Gestner başarmıştı Yalnızca bundan dört yıl önce ölümün eşiğinde olan dünya devi IBM kurtulmuştu "Bilgisayar" sözcüğüyle eşanlamlı gibi görünen IBM, yöneticilerinin uzun vadeli planlarında hızla gelişen ve yaygınlaşan kişisel bilgisayarlar yerine anabilgisayarlara yer vermeleri yüzünden büyük sıkıntılar yaşamıştı Bilgi teknolojilerinde kişisel bilgisayarları öne çıkaran değişime ayak uydurmakta geç kalmıştı İşte bu noktadan sonra, şirketin başına geçen Lou Gestner şirkette dönmüşümü başlattı

Göreve geldikten kısa süre sonra en önemli kararını verdi; şirketin bütünlüğünü koruyacaktı IBM'in tek tek parçalarının şirketin bütününden değerli olduğu düşüncesiyle, parçalanmanın kurumsal kimlik ve sinerji kaybına, imajının zedelenmesine neden olacağının farkındaydı IBM'i bir arada tutarak ürünlerinin, hizmetlerinin ve yeteneklerinin çeşitliliğini potansiyel bir rekabet avantajına dönüştürmeyi amaçlıyordu Yeni yapılanmadan çok şirket performansına odaklanmayı tercih etti Şirkette iyi olan çok şey vardı Asıl beceri, çalışanları iş yapmaya, daha iyisini yapmaya inandırmaktı Bunun için atılan ilk adım, çalışanları olumsuz etkileyen yerleşik kültürün yok edilmesiydi İkinci adımsa, şirketi ağırlaştıran, hantallaştıran kişilerin işten çıkarılmasıydı 35000 kişi ilk ve son kez olmak üzere işten çıkarıldı Geride kalanlarla yetenekli, deneyimli yönetici takımları oluşturuldu Bu, işin hoş olmayan tarafıydı ve bir daha yinelenmeyecekti

Şirketi iş birimleri haline getirdi İlk hedef şirkette finansal düzelmeyi sağlamaktı Bunun için vizyon değil, her iş birimi için stratejiler geliştirmeyi birincil amaç olarak ortaya koydu Şirketin büyüklüğünü kullanarak maliyet ve pazar avantajı yakalamak onun için daha önemliydi Uygulamaya geçilecek, ağır ilerleyen karar alma süreçleri, prosedürler kısaltılacaktı Sürece değil, sonuca odaklanılacaktı


Sonra, IBM'in ürün gamına keskin bir bakış attı Özellikle şirketin ağır topu anabilgisayar birimine yakın ilgi gösterdi Yaşamsal bir karar verdi: anabilgisayarın ömrünü tamamladığını, bu nedenle IBM'in artık kişisel bilgisayarlar ye diğer bilgisayar dışı işlere odaklanması gerektiğine inananların tersine Gestner, anabilgisayarları IBM'in ana odağı yapmayı seçti IBM'in anabilgisayarlara yeni bir içerik vererek müşterilerini, Büyük Mavi'nin tek noktadan alış veriş yapabilecekleri en iyi yer olduğuna inandırması gerektiğini önceden görmüştü Bilgisayar endüstrisinde üretilen hemen her şeyi üretip anabilgisayarları bunun dışında tutmak anlamsızdı Müşteriler bundan sonra IBM'i iş sorunlarına bilgisayar çözümleri sunan bir konumda göreceklerse, IBM'in anabilgisayar işindeki etkinliğini sürdürmesi şarttı Şirketi anabilgisayar işinde yeniden odaklarken, Gestner kişisel bilgisayar biriminde de geri adım atmadı Kişisel bilgisayar birimi de, müşterilerin tek alış veriş yapacakları yerin IBM olması gerektiği fikrinden yola çıkılarak geliştirilmeye devam edildi


IBM'i saplantılı bir biçimde müşteri odaklı hale getirdi çalışanların müşteri gereksinimlerine daha çok önem vermelerini sağlayamazsa başarılı olamayacağını biliyordu Önemli olan, müşteriye ham teknoloji sunmak ya da hangi ürünü almaları gerektiğini söylemek değil, bilgisayarların iş sorunlarını çözmek için nasıl kullanılmaları gerektiği konusunda yardımcı olmaktı Bu nedenle, satış takımlarını, müşterilerine ürün almaları için baskı yapmayan, müşterilerle birlikte iş sorunlarına yaratıcı çözümler getiren takımlar haline dönüştürdü

Şirketi iş birimleri haline getirdi İlk hedef şirkette finansal düzelmeyi sağlamaktı Bunun için vizyon değil, her iş birimi için stratejiler geliştirmeyi birincil amaç olarak ortaya koydu Şirketin büyüklüğünü kullanarak maliyet ve pazar avantajı yakalamak onun için daha önemliydi Uygulamaya geçilecek, ağır ilerleyen karar alma süreçleri, prosedürler kısaltılacaktı Sürece değil, sonuca odaklanılacaktı


Sonra, IBM'in ürün gamına keskin bir bakış attı Özellikle şirketin ağır topu anabilgisayar birimine yakın ilgi gösterdi Yaşamsal bir karar verdi: anabilgisayarın ömrünü tamamladığını, bu nedenle IBM'in artık kişisel bilgisayarlar ye diğer bilgisayar dışı işlere odaklanması gerektiğine inananların tersine Gestner, anabilgisayarları IBM'in ana odağı yapmayı seçti IBM'in anabilgisayarlara yeni bir içerik vererek müşterilerini, Büyük Mavi'nin tek noktadan alış veriş yapabilecekleri en iyi yer olduğuna inandırması gerektiğini önceden görmüştü Bilgisayar endüstrisinde üretilen hemen her şeyi üretip anabilgisayarları bunun dışında tutmak anlamsızdı Müşteriler bundan sonra IBM'i iş sorunlarına bilgisayar çözümleri sunan bir konumda göreceklerse, IBM'in anabilgisayar işindeki etkinliğini sürdürmesi şarttı Şirketi anabilgisayar işinde yeniden odaklarken, Gestner kişisel bilgisayar biriminde de geri adım atmadı Kişisel bilgisayar birimi de, müşterilerin tek alış veriş yapacakları yerin IBM olması gerektiği fikrinden yola çıkılarak geliştirilmeye devam edildi


IBM'i saplantılı bir biçimde müşteri odaklı hale getirdi çalışanların müşteri gereksinimlerine daha çok önem vermelerini sağlayamazsa başarılı olamayacağını biliyordu Önemli olan, müşteriye ham teknoloji sunmak ya da hangi ürünü almaları gerektiğini söylemek değil, bilgisayarların iş sorunlarını çözmek için nasıl kullanılmaları gerektiği konusunda yardımcı olmaktı Bu nedenle, satış takımlarını, müşterilerine ürün almaları için baskı yapmayan, müşterilerle birlikte iş sorunlarına yaratıcı çözümler getiren takımlar haline dönüştürdü

by.NaMe
07-10-2008, 10:11 AM
Belgelerle Ermeni Sorunu


EmTümg İhsan SAKARYA
Genelkurmay Askerı Ve Stratejık Etüt Başkanlığı Askerı Tarıh Yayınları Başbakanlık Basımevı Ankara


ÖZET

Kitap, beş bölümden oluşmuştur Ermeni tarihiyle Türk-Ermeni sorunlarını ve bu sorunların nedenlerini belgelere dayanarak belirtmek amacıyla yazılmıştır

Birinci bölümde, Osmanlı Devleti yönetimine girmeden önce ve girdikten sonra Ermenilerin durumu ele alınmıştır Burada Ermeni tarihinin özeti, yaşadıkları bölgeler, dili, dini ve nüfusu hakkında çeşitli bilgiler verilmiştir Daha sonra Osmanlı devleti yönetimindeki Ermenilerden ve yabancı devletlerin kışkırtmalarından bahsedilmiştir Bu kapsamda; Birinci Meşrutiyet'in ilanına kadar Osmanlı Devleti-Ermeni azınlığı ilişkileri, Birinci Meşrutiyet'in ilanından sonra Ermeni azınlığının durumu ve çalışmaları, Ayastefanos (Yeşilköy) ve Berlin Antlaşmalarında Ermeni sorunu, Çarlık Rusyasının Ermeni illerine karışması, Ermeni sorununa diğer Avrupa devletlerinin karışıp kışkırtmaları ile Ermeni isyanları hakkında bilgiler verilmiştir

İkinci bölümde, Ermenilerin örgütlenmeleri ve amaçları, Hınçak ve Taşnaksutyun komitelerinin oluşumu, çalışma ve amaçları hakkında bilgi verilmiş; müteakiben yabancı devletlerin etkisiyle Ermeni Komitacıların ayaklanmaları ve çıkan olaylar (Erzurum İsyanı, Musa Bey Olayı, Kumkapı Gösterisi, Merzifon, Kayseri, Yozgat Olayları gibi) ile Osmanlı Devleti'nin İkinci Meşrutiyet'ten önce ve sonraki Ermeni politikasına değinilmiştir

Üçüncü bölümde, Birinci Dünya Harbi'nde Ermenilerin Osmanlı Devletine karşı ayaklanmaları, bunlara karşı yapılan uyarılar ve alınan tedbirler konusu ile diğer Ermeni olayları (Şebinkarahisar İsyanı, İzmit, Adapazarı Olayları, Bursa, Adana, Urfa Olayları gibi) üzerinde durulmuştur

Dördüncü bölümde, Birinci Dünya Harbi sonlarındaki Ermeni eylemlerinden bahsedilmiştir Bu kapsamda; Rus İhtilali'nden sonra Ermenilerin tutumu, Brest- Litovsk Antlaşması ve Trabzon konuşmaları, Batum Konuşmaları ve antlaşması ile Rus İhtilalinden sonra Ermeniler tarafından Türk halkına yapılan zulme ve cinayetlere değinilmiştir Müteakiben, Mondros mütarekesinden sonra ve Sevr Antlaşması sırasında Ermenilerin Politik çabaları ile Mondros mütarekesi sonrasında meydana gelen Ermeni eylemleri, Ermenilerin yaptıkları zulümler anlatılmıştır

Beşinci ve son bölümde ise; Türk istiklal Savaşı ve sonrasında Ermenilerin politik uğraşları, Doğu ve Güney cephesinde Ermenilerin yaptıkları ve Lozan Barış Antlaşması'nda Ermenilerin uğraşıları ve durumları, Antlaşmadan sonra ve günümüzde Ermenilerin tutumu ve çalışmaları ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinin Ermeni Politikası hakkında bilgiler verilmiştir

Eser, bugün dünyanın birçok yerinde Ermenilerin zulüm ve toplu katliama uğramış, çeşitli haksızlıklarla karşılaşmış bir topluluk olarak gösterilmesi için yapılan çeşitli propaganda ve eylemleri yalanlayacak bir açıklama niteliğindedir

Bir toplum kendi vatanında, kendi ülkesinde bağımsızlık savaşı verir ve bu amaç için kanını dökerse tarafsız düşünenler tarafından her zaman haklı olarak kabul edilir; fakat herhangi bir unsur, rastlantı sonucu azınlık olarak bulunduğu yabancı bir devletin toprakları üzerinde hak iddia eder, bağımsızlık istemeye yeltenir ve bu isteğini kendi gücüyle veya yabancı devletlerin aracılığıyla elde etmeye kalkarsa haksızlığın ve kendini bilmezliğin ta kendisi olur ve asla hoş görülemez

Türkiye'de yaşayan Ermeni vatandaşlarımızın, bu sakıncalı yolu tutan soydaşlarını hiçbir zaman onaylamadıkları, belgelerde de açıklandığı gibi bir gerçektir Yıllarca birlikte ve kardeş gibi yaşayan Türklerle Ermenilerin arasını açanları ve huzurunu bozanları iyi tanımak ve bu gibilerin oyununa gelmemek, en akıllıca bir hareket olur

Kitap; ATASE Başkanlığı Askeri Tarih Özel Araştırma Grubu üyelerinin yardımıyla Em Tümgeneral İhsan SAKARYA tarafından hazırlanmış ve yetkili kurullarca incelenerek yayına hazırlanmıştır

by.NaMe
07-10-2008, 10:11 AM
Balkan Savaşı

İbrahim ARTUÇ



ÖZET

(E) KurAlb İbrahim ARTUÇ tarafından hazırlanan bu kitapta, hepimizin "Balkan Savaşı" denince "O yarayı açma" dediğimiz ve neredeyse her Türk ocağından bir can alan "Balkan Bozgununun" öyküsü, bir ay gibi kısa bir sürede tüm Rumeli'mizi kaybedişimizin nedenleri ile aynı zamanda Rumeli'nden ana vatana göç eden Türklerin yazgıları, ders almamız açısından, belgelere dayalı olarak ortaya konulmaktadır

Kitapta öncelikle; yirminci yüzyılın başlarında, yani 1910'larda, bir ayağı Adriyatik Denizinde, bir ayağı Yemen'de, bir eli GİRİT'te, diğeri Basra Körfezinde olan, üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu zorluklar vurgulanmaktadır İmparatorluğu oluşturan değişik milletler, değişik dinlerden kurulu toplumlar, bağımsızlık istiyorlardı Devlete karşı silahlı ayaklanmalara girişiyorlardı Traplusgarp nedeniyle İtalyanlarla savaşırken Arnavutluk isyanı, o bitmeden Arabistan'da İmam Yahya ayaklanması, arkasından Makedonya Bulgar gizli ihtilal komitelerinin faaliyetleri yoğunlaşmaya başlıyordu Yüzyıllardır beraber yaşayan, Bulgar'ı, Sırb'ı, Yunan'ı, Arnavut'u ve Türk'ü birbirine girmeye başlamıştı

Bunlara karşılık Osmanlı yönetimi, otoritesini ve güvenilirliğini kaybetmiş, 1908 de kurulan mecliste, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 1 Ulah olmak üzere toplam 133 çeşitli milletlere mensup milletvekili ve 127 de Türk milletvekili bulunuyordu Bu durum yönetime olumlu katkı sağlayamıyorlardı Meşrutiyet aleyhtarı faaliyetler yoğunlaşıyordu Şeriat taraftarları, 13 NİSAN 1909 da (eski tarihle 31 Martta) ayaklanarak hükümeti düşürüyor ve yeni hükümeti kuruyorlardı "İttihat ve Terakki Cemiyeti", zor elde edilen meşrutiyet yönetimini tekrar tesis etmek maksadıyla, Selanik'te bulunan bir Tümen gücünde "Harekat Ordusu" ile İstanbul'a intikal ediyor, ayaklanmayı bastırıyorlar ve yönetimi tekrar kontrol altına alıyorlardı Yani Osmanlı devletini saran alev çemberi yavaş yavaş daralırken, içerde de iktidar mücadeleleri nedeniyle otorite boşluğu, bu ateşi daha da körüklemekteydi

Yüzyıllar süren Osmanlı egemenliğinden daha dün kurtulup, ayrı devletlerini kuran küçük Balkan milletleri, yalnız başlarına Osmanlı Devleti ile başa çıkamayacakları bilinciyle ve Rusya'nın da desteğiyle kendi aralarında gizli gizli anlaşarak "Hasta Adamın" ölümünü hızlandırmayı amaçlıyorlardı

Balkan Devletleri birbirleriyle anlaşırken, Babıâli gözleri görmeyen, kulakları duymayan bir ama gibi, beliren tehdidin farkına varamıyorlardı Dışİşleri Bakanı Noradunkyan "Bulgar Devletinin Osmanlı Devleti'ne saldırmayacaklarına dair, Yüce Meclise teminat veririm" diyor Başbakan Sait Paşa "Balkan Hükümetleriyle ilişkilerimiz en iyi şekilde yürümektedir" ifadesini kullanıyor ve Yunanistan Kralı Venizelos ve Rus Dışişleri Bakanı Sazanof'a övgüler yağdırıyordu Avrupa'da Le Tamps gazetesi, Bulgar-Sırp gizli anlaşmalarını kamuoyuna duyuruyordu Fakat Osmanlı yönetiminin hale büyüyen tehdidin farkına varamayarak, eğitimli ve son tertip 120 bin yedek Nizamiye ve Redif askeri terhis ediyor, bu yetmezmiş gibi Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa komutasında 35 taburluk usta erlerden oluşan hatırı sayılır bir kuvveti, Yemen isyanını bastırmak için uzaklara gönderiliyordu Babıâli Hükümeti; yaklaşan kış nedeniyle artık savaş tehlikesinin atlatıldığını düşündüğü 30 Eylül 1912 tarihinde, Balkanlıların birbiri peşine seferberlik ilan ettiklerini hayretle öğreniyordu Artık saç kesilmiş, kel görülmüştü Osmanlı Hükümetimde seferberlik ilan ediyor ancak Balkan devletlerini kışkırtmamak ve barışçı niyetini göstermek için seferberliğin sadece Rumeli ve Batı Anadolu'da uygulanmasına karar veriyordu Oysa Balkanlılar 4 ay önceden gizli anlaşmalarını yapmış ve savaş hazırlıklarını olanca güçleriyle tamamlamışlardı Nihayet Balkanlardaki ateşi, 2 Ekim 1912'de Karadağ tutuşturuyordu

Babıâli'nin ayakları yavaş yavaş suya değiyordu Büyük devletler engel oluyorlar, Balkanlılar Osmanlıya saldırmaya korkuyorlar, "Kış yaklaştı böyle bir mevsimde savaş olmaz" savlarının, bir yanılgıdan başka bir şey olmadığı ortaya çıkıyordu

Yunanlılar "Megalo İdea"'yı, Bulgarlar dokuzuncu yüzyılda kurdukları "Büyük Bulgaristan'ı", Sırplar on dördüncü yüzyılda kurdukları "Sırp İmparatorluğu'nu", Karadağlılar ise güneye doğru büyüme isteklerini gerçekleştirmek için doğan fırsatı değerlendirme heves ve arzusuna kapılıyorlardı

Osmanlı Hükümeti, daha seferberliğini tamamlamadan 16 Ekim 1912 sabahı İstanbul'daki Bulgar ve Sırp Maslahatgüzarlığına verilen bir nota ile Bulgaristan ve Sırbistan'a harp ilan ediyor, Yunanistan'ı harbin dışında tutmak manevrasıyla, bu ülkeye savaş ilan etmiyordu

Evet, Osmanlı Hükümeti 16 Ekim 1912'de harp ilan etmekte, ancak ordusunun son tertip 120 Askerini terhis etmiş, 35 taburunu başında Gnkur Bşk olmak üzere Yemen'e göndermiş, İtalyanların İzmir'e çıkarma ihtimaline karşı Balkanlardaki kuvvetlerinin bir kısmını İzmir'e intikal ettirmiş, seferberliğini tamamlayamamış, silahlı kuvvetlerini bir salgın hastalık gibi saran "Mektepli", "Alaylı", "Redif", "Zadegan", "Kurmay" subay çekişmelerini giderememiş, ordunun silah ve teçhizattaki eksikliklerini tamamlayamamış, yeterli eğitim ve tatbikat yaptırılamamıştı Bu şartlarda Osmanlı Silahlı Kuvvetleri Balkanlarda, Doğu Ordusu ve Batı Ordusu halinde tertiplenmişti Her iki ordu da sefer mevcudunun çok altında muharebeye gireceklerdi (Doğu Ordusunun sefer kadrosu 478848, mevcudu 115000, Batı Ordusunun sefer kadrosu 418899, mevcudu 188000 dir)

by.NaMe
07-10-2008, 10:12 AM
2 Doğu Cephesi :

Başkomutan Vekili Nazım Paşa başta olmak üzere, bir kısım bakanların katılımıyla, Bulgar ordusunun seferberlik ve yığınaklanmasına vakit bırakmadan hemen taarruza geçilmesine karar verildi Oysa ki Bulgar Ordusuher türlü hazırlığını tamamlamıştı Hazırlığını bitiremeyen ise Osmanlı Ordusuydu Bulgarlar 18 Ekim 1912'de birinci ve ikinci Bulgar Ordu'ları Edirne doğrultusunda hududu geçerek, Üçüncü Ordu ise Istranca Dağları'nı aşmak üzere ileri harekata başlamışlardı 22 Ekim 1912'de Türk Doğu Ordusu da 1,2 ve 4ncü Kor ile Kırıkkale istikametinde kuzeye, 3ncü Kor ile Bulgar ordusunu kuşatmak maksadıyla, batı istikametinde taarruza başlamışlardı 23 Ekim 1912 sabahı, öncü birliklerin arasında savaşın başladığı anda, 3ncü Kor bölgesinde Afyon Redif Tümeni askerleri paniğe kapılıyor ve kaçmaya başlıyorlardı Bu durum geriden gelen Nizamiye birliklerini de etkiliyor, birliklerin büyük kısmı düzensiz olarak daha muharebeye başlamadan çekilmeye başlıyordu Diğer Kor bölgelerinde de gelişmelerin pek iç açıcı olmadığını değerlendiren Ordu Komutanı Lüleburgaz hattına çekilme emrini veriyordu Bulgarlar kuşkularını giderdikten sonra, Türklerin yerini öğrenmek maksadıyla keşif birlikleri ileri harekata başlamıştı

Bu arada Başkomutan Vekili Nazım Paşa ile Doğu Ordu Knı arasında yeni savunma hattının Lüleburgaz mı olsun, Çorlu doğusu mu olsun tartışması yaşanmış ve tahkimat için kaybedilen üç günden sonra Lüleburgaz'da savunmaya karar verilmiş ve iki ordu halinde tertiplenilmişti 28 Ekim-2 Kasım 1912 tarihleri arasında icra edilen muharebelerde, kuzeyde Türklerin, güneyde Bulgarların harekatı gelişmişti Güneydeki Birinci Ordu'nun Birinci Kor bölgesindeki Uşak Redif Tümeni'nin bozgun halinde çekilmeye başlaması nedeniyle, Birinci Ordu Komutanı, kuzeydeki 2 nci Ordu'nun Pınarhisar istikametindeki gelişen taarruzlarından habersiz olarak geri çekilme emri veriyordu Başkomutan Vekili Nazım Paşa'da durum değerlendirerek, 2 nci Ordu'nun kuşatılmasını önlemek maksadıyla, her iki ordunun da Çatalca hattına çekilmesini emrediyordu Ordu çekilme harekatı icra etmiyor, korkunç bir sel gibi geriye doğru kaçıyordu

Başkomutan Vekili Nazım Paşa, tüm Çatalca Ordusunun emir komutasını alıyor ve cepheden çekilenler ile Anadolu'dan gelenleri yeniden teşkilatlandırarak, bu hatta tertipliyordu Artık bu son şans idi Ya İstanbul düşecek, ya İstanbul kurtulacaktı

Bulgarlar, 17 Kasım 1912 tarihinde tekrar taarruza başlanmıştı Ancak bu defa karşılarında, toprağa tırnaklarıyla yapışmış, her ne olursa olsun buradan geri çekilmeyeceğine inanmış Türk ordusunu karşısında bulmuştu 3 Aralık 1912'ye kadar iki tarafta, karşılıklı mücadeleyle birlikte kolera ve dizanteri salgınıyla uğraşmışlar ve bu tarihte ateşkes imzalamışlardı

by.NaMe
07-10-2008, 10:12 AM
3 Batı Cephesi :

Seferberliğin ilanından sonra Batı Ordusu Klığına atanan Ali Rıza Paşa 8 Ekim 1912 tarihinde Selanik'e ulaştığında, Karadağ'ın harp ilanı ile karşılaşmıştı Türk Batı Ordusu büyük kısmıyla Kocana, Kumanova, Üsküp, Manastır bölgelerinde yığınak yapmış, kalan kısmı tali cephelere dağılmış durumdaydı Plan gereği önce Sırp kuvvetlerine taarruz edilecek onlar ezilecek, müteakiben Yunan kuvvetleri üzerine yürünecekti 8 Ekim 1912'de başlayan Karadağ Ordusunun taarruzları amacına kavuşmamış, verdiği ağır kayıplar nedeniyle çok güçsüz duruma düşmüştü 18 Ekim 1912 tarihinde Sırp orduları ileri harekata başladılar Muharebe, 22 Ekim 1912'de Osmanlı Batı Vardar Ordusunun taarruzlarıyla başladı Sırplar başlangıçta büyük kayıp verdiler Türk ordusunun taarruzlarının başarıya ulaştığı bir sırada, 23/24 Ekim 1912 gecesi Redif'lerin yağmur nedeniyle ayrıldıkları mevzilerin kapatılamaması nedeniyle, "Kumanova Muharebesi" yenilgiyle sonuçlandı Geri çekilen Türk birlikleri Üsküp-Köprülü hattında savunmaya geçti, burada da tutunamayınca Kırçaova-Manastır hattına çekilindi 16-18 Ekim 1912 tarihlerinde icra edilen "Manastır Muharebesi'nde" de yenilen Batı Ordusu Arnavutluk dağlarına doğru çekildi Bu arada Sırp-Bulgar karma ordusunda Selanik istikametinde ileri harekatına devam ediyordu

Tesalya bölgesine yığınak yapan Yunan Ordusu, 18 Ekim 1912'de sınırı geçmişti "Yenice Muharebeleri'nde" yenilen Osmanlı kuvvetleri Selanik bölgesine çekilmişti Vardar kıyısında savunmayı göze alamayan, Hasan Tahsin Paşa 40000 kişiye yaklaşan kuvveti ve bütün silah, araç ve gereçlerini 9 Kasım 1912'de Yunanlılara teslim ediyordu Öte yandan Epir cephesinde, Yanya Kolordusu başarıyla harekatı icra etmiş ancak 6 aya yakın mücadeleden sonra son kurşununu da atıp ve son lokmasını da tüketip 6 Mart 1913'de teslim olmuştu Rumeli'de son silah seslerinin duyulduğu İşkodra'da 27 Nisan 1913 günü sabahı teslim olmuştu

Süleyman Paşa'nın liderliğinde 1354'de iki sal dolusu bir avuç kahramanla Gelibolu kıyılarında başlayan Avrupa'daki Türk yayılması, Viyana'ya kadar ulaştıktan sonra, yine başladığı yere dönmüş oluyordu 558 yıl süren bu hakimiyet artık son buluyordu Ancak İttihat ve Terakki'nin ileri gelenleri bunu kabullenemeyerek, 23 Ocak 1913 tarihinde "Babıâli Baskını" ile yönetimi ele geçirmişti Yeni hükümet, Edirne'yi kurtarmak için Şarköy bölgesine 10ncu Kor ile çıkarma yapılmasını ve Gelibolu'da bulunan Mürettep Kor ile koordineli olarak Edirne istikametinde taarruz edilmesini planlıyordu Ancak bundan da sonuç alınamadı ve Edirne halkı ile Şükrü Paşa komutasındaki kahraman Türk askerleri, son lokmasını yiyerek ve son kurşununu da atarak 26 Mart 1913'de teslim oluyordu

by.NaMe
07-10-2008, 10:12 AM
4Edirne'nin Kurtuluşu :

Osmanlı Devletine karşı birleşen Balkanlılar, artık miras kavgasına tutuşmuş, birbirlerinin üzerine atılmışlardı Balkan Savaşı'nın bitiminden 2,5 ay sonra, yani 29 Haziran 1913'de tekrar top sesleri duyulmaya başlamıştı Balkan Savaşı'na öncülük eden Bulgarlar, savaştan önce Sırplarla toprak bölüşülmesi konusunda temelde anlaşmışlar, anlaşamadıkları yerler için Rus Çar'ının hakemliğini kabullenmişlerdi Ancak Yunanlılarla bir anlaşmaya varamamışlardı Bulgarlar, Doğu Makedonya'daki bazı toprakları istiyordu Yunanlılar, Bulgarların çok yer aldıklarını, İstanbul yolunu kapattıklarını ileri sürüyor, Sırplar ise kendi paylarına düşeceğini umdukları bir kısım toprakları elde edemediklerini ifade ediyorlardı Öte yandan Romanya, Bulgaristan'ın büyümesinden rahatsızlık duyuyordu Böyle bir ortamda Yunanlılar ile Sırplar anlaşıyor, bu birlikteliğe Romanya'da katılıyordu

Bulgarların, Sırp ve Yunanlılara karşı 29 Haziran 1914 tarihinde baskın tarzında icra ettiği taarruz başarısızlıkla sonuçlanıyor ve Romenler Sofya'ya doğru ilerliyordu Durumu değerlendiren Osmanlı Devleti, 15 Temmuz1913'de ordunun ileri harekatına karar veriyordu Ordu Midye-Enez hattında 4 gün bekledikten sonra Avrupalı büyük devletlerin tehdit ve protestolarına aldırmayarak 21 Temmuz 1913'de Kırklareli'ni, bir gün sonra 22 Temmuz 1913'de de Edirne'yi kurtarıyordu Nihayet, Edirne'nin kurtarılışından bir ay kadar sonra 29 Eylül 1913'de Osmanlı ve Bulgar hükümeti arasında "İstanbul Anlaşması" ile barış sağlandı Yunanlılarla 14 Kasım 1913 tarihinde Atina'da, Karadağ'la 14 Mart 1914' de ayrı ayrı anlaşma imzalanarak Balkan savaşının hukuksal yanı tamamlandı

Sonuç olarak; Balkan Savaşı, Türk tarihinde, benzeri olmayan büyük bir yenilgidir Hatta yenilginin ötesinde facia ve bir tersyüz oluştur Bu savaşlardan en karlı çıkan Yunanistan olmuştur Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlardaki dört ili, Selanik, Manastır, Kosova, Yanya, İşkodra'nın bölüşülmesinde;

a Yunanistan 50 bin kilometrekare toprakla,1600000 nüfus,
b Sırbistan 30 bin kilometrekare toprakla, 1200000 nüfus,
c Bulgaristan 18 bin kilometrekare toprakla , 100000 nüfus,
d Karadağ 5 bin kilometrekare toprakla,150000 nüfus kazanmışlardır

Bu arada Arnavutluk bağımsızlığına kavuşmuş ve İşkodra içinde olmak üzere kendi topraklarına sahip çıkmıştır

Balkanlarda post kavgası bitmiş gibi gözüküyordu Ancak Avusturya-Macaristan ile Rusya'nın, Balkanları kontrol etme mücadelesi olağan hızıyla devam etmekteydi

Sonuç olarak bu kitap da, siyasete bulaşmış, kendi içinde birlik ve bütünlüğünü muhafaza edememiş, eğitimsiz ve teçhizatsız ordu ile devletin bekası ve milletin geleceğini düşünmeyen, kifayetsiz, yeteneksiz, öngörüsü zayıf devlet adamlarının, ülkeyi ve milleti nasıl karanlığa sürüklediği, belgelerle anlatılmaktadır

by.NaMe
07-10-2008, 10:12 AM
Bilgi Toplumu Ve Ekonomik Gelişme

Prof Dr Hüsnü ERKAN
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

ÖZET

"Bilgi Toplumu ve Ekonomik Gelişme" isimli bu kitap insanlığın ulaştığı yeni bir çağ ve uygarlık olan bilgi toplumunu anlamaya ve açıklamaya yöneliktir "İnsanlığın kaderini ve geleceğini kökünden değiştiren bilgi teknolojilerinin ve bilgi toplumunun yarattığı olguları, sanayi toplumu bakış açıları ve analiz teknikleri ile yeterli düzeyde açıklamak mümkün değildir" tezinden hareket eden eserde, değişim teknolojilerinin baş döndürücü gelişimini ve bu gelişimin toplum hayatında yaratacağı ekonomik, sosyal, kültürel ve politik değişmeler konu edilmiştir

Sanayi devrimi ile insanlığın yaşadığı yenilenme, değişim ve dönüşüm süreci tamamlanmış ve sanayi toplumu yerini yavaş yavaş bilgi toplumuna bırakmaya başlamıştır Bilgi teknolojisinde ortaya çıkan dev gelişimlerin, insanlığı sanayi toplumundan çok daha köklü değişim ve dönüşümlere uğratması beklenmektedir Bilgi teknolojisi insanlığa yeni fırsatlar yaratırken, toplum yapıları yeniden şekillenmekte ve yeni bir ekonomik gelişme dönemi başlamaktadır Ancak, bilgi teknolojisindeki hızlı gelişmelerin sosyal, ekonomik, politik ve kültürel alanlarda ne tür değişmeler yaratacağını kestirebilmek güçtür Bununla birlikte, geleneksel toplumdan sanayi toplumuna geçişle yaşanan dönüşümü ve sanayi toplumundaki ekonomik gelişimin ışığında, bilgi toplumunda oluşacak yapıların analizi ve irdelenmesi yapılmaya çalışılmıştır

Sanayi toplumundan bilgi toplumuna dönüşüm tarıma dayalı geleneksel toplum yapısından sanayi toplumuna geçişten daha hızlı olmuştur Bunun temel nedeni yeni teknolojilerin gelişme hızı ile insanlığın bu teknolojilere uyum esnekliğinin yüksekliğinden kaynaklanmaktadır

İnsanlık, sanayileşme sürecine göre teknolojik yenilikler konusunda daha geniş olanaklara sahiptir Bu durum, bilgi toplumunun insanlığa getireceği değişim ve dönüşümün, sanayi toplumundan çok daha derin ve köklü olacağının ilk habercisidir Bu nedenle bilgi toplumuna dönüşümün yakından irdelenmesi ve söz konusu değişim sürecine uyum sağlanması, geleceğin dünya düzeninde etkin ve saygın bir yere sahip olmak isteyen uluslar için kaçınılmazdır

Bilgi toplumunun doğuşu ABD'de yaşanmıştır 1967'de ABD sosyal hâsılasının % 25'i bilgi-iletişim mal ve hizmetlerinin üretim, işleme ve dağıtımından kaynaklanıyordu 1970 yılında çalışanların yaklaşık yarısı "bilgi işçisi" olarak adlandırılabilirdi Bunlar toplam iş gücü gelirinin % 53'ünün üzerinde bir pay almaktaydı

Bu teknolojiye dayalı olarak şekillenmeye başlayan bilgi toplumunun itici gücü, bilgi ve bilgiyi işleyen bilgisayarlar oluyordu Bilgisayarlarla birlikte; istenilen bilgileri, istenildiği kadar depolayabilen bunları işleyebilen buradan yeni bilgiler üretebilen bilişim teknolojileri insanlığın hizmetine sunuldu Nasıl ki sanayi toplumuna geçişin "motoru" olma işlevini buharlı makineler üstlenmiş ise; bilgi toplumuna geçişi de bilişim teknolojisinin temelindeki bilgisayarlar gerçekleştirmiştir

Bilgi toplumunun bazı temel özellikleri vardır Bunlardan birisi, sanayi toplumunda ön plânda olan maddî ürünler yerine bilgi toplumunda bilgi üretimi önem kazanacaktır Böylece bilgi toplumunun sürükleyici gücü bilişim teknolojisinin ürünü olan bilgidir Bilimsel bilgi bilgisayar sistemleri içerisinde bilimsel yöntem ve süreçlerle işlenip elde edildiği için bireysel keyfîlikten uzak ve daha objektif olacaktır Sanayi toplumunun bilişim teknolojisi ile geleceğin bilişimsel ve sistematik bilgileri üretilecektir Kısacası bilgi toplumunun bilişimsel bilgisi geleceğe yönelik işlenmiş bilgidir Bilgi toplumunda bilginin temel özellikleri sürekli üretebilmesi ve artış göstermesi, iletişim ağları içerisinde taşınabilir, bölünebilir ve paylaşılabilir olması ile özetlenebilir

Türkiye sanayileşme sürecine oldukça geç başlamış bir ülkedir Bilindiği gibi sanayi toplumu İngiltere'de 1770 sonrası, Fransa'da 1789 sonrası ortaya çıkmıştır Bu ülkeleri zamanla diğer Batı Avrupa ülkeleri ve ABD izlemiştir Almanya, İngiltere'yi 75 yıl gecikme ile; Japonya ise 100 yılı aşkın bir gecikmeyle izlemesine rağmen daha hızlı bir biçimde gerçekleşmiştir Türkiye'de ise sanayileşme süreci Cumhuriyet dönemi ile başlamış, 150 yıllık bir gecikme söz konusudur Teknolojik-ekonomik devrimi yakalayabilmekten uzak olan Osmanlı toplumunda Batının politik devriminin tek yönlü etkisi olumsuz bir sonuç doğurmuş ve imparatorluk çözülmüştür Ancak Cumhuriyet ve Atatürk devrimleri sonrasında Batının yaşadığı çifte devrim; içerik, çerçeve ve yöntemleri ile beraber ele alınmış ve gerçekleştirilmesi için çaba harcanmıştır Bu nedenle Türk toplumunun sanayi toplumuna dönüşüm çabaları ancak Cumhuriyetten sonra bir düzene konulmuştur Türkiye, bu tarihten beri yürüttüğü kalkınma ve sanayileşme uğraşı içinde önemli bir rol almış fakat yarı endüstrileşmiş bir ülkedir

Sonuç olarak; Türkiye'nin, sanayileşmeyi, ithal teknoloji ile bugünkü aşamasına ulaştırdığı ve bilişim teknolojisini de ithal teknoloji olarak kullandığı görülmektedir Bugünkü sanayileşmiş ve bilgi toplumuna girmiş veya girmek üzere olan toplumlara bakıldığında hepsinin teknolojiyi üretebilir bir konumda olduğu görülmektedir Sanayi toplumunda teknoloji üretmek doğaya yani fiziksel çevreye egemen olmak demektir Oysa Türk toplumu doğaya egemen olma yönünde teknoloji üretmeye yönelmeyip ithal teknolojiden yararlanmıştır

by.NaMe
07-10-2008, 10:12 AM
Büyük Satranç Tahtası


Zbigniew BRZEZINSKI


ÖZET

Zbigniew Brzezinski; Ulusal güvenlik danışmanı olarak Amerika Birleşik Devletleri Başkanı'na 1977'den 1981'e kadar hizmet etti Stratejik ve Uluslar arası Araştırmalar Merkezi'nin (Center for Strategic and International Studies) danışmanlığını yapmakta, Washington DC'deki John Hopkins Üniversitesi Paul HNitze İleri Uluslar arası Araştırmalar Okulunda (Paul HNitze School of Advanced International Studies) profesördür

Kitap "Yirminci yüzyıl sona ererken, ABD dünyanın tek süper gücü olarak ortaya çıkmış bulunuyor Başka hiçbir ulus benzeri bir ekonomik ve askerî güce sahip değil Dünyadaki bu istisnaî rolünü sürdürebilmesi için ABD'nin küresel stratejisi ne olmalıdır?" sorusuna cevap arayan bir inceleme ve bu soruya yönelik çözüm tarzları, dış politika teklifleri getiren bir çalışmadır

Brzezinski'nin jeostratejik çözümlemesinin nirengi noktası nüfusu, doğal kaynakları ve ekonomik etkinliği açısından en büyük kıt'a olan Avrasya'da gücün nasıl kullanılacağıdır

Yazara göre Avrasya geleceğin "Büyük Satranç Tahtası"dır Amerika'nın bu satranç tahtası üzerindeki öncelikli oyuncu olarak görevi, Avrupa, Asya ve Orta Doğu'daki anlaşmazlıkları başka herhangi bir rakip süper gücün Amerikan çıkarlarını tehdit edecek biçimde ortaya çıkmasını engellemek üzere yönlendirmektir

Kitapta, ABD'ye bu yönde yapması gereken stratejik çalışmalar teklif edilmekte bölge bölge uygulanacak Amerikan politikası önerilmektedir Bu inceleme ve teklifler yedi bölüm halinde ele alınmıştır

Birinci bölümde Amerika'nın küresel üstünlüğü ele geçirmesinin kısa öyküsü anlatılmakta ve ABD'nin tarihte ortaya çıkmış olan zamanının süper güçleri ile mukayesesi yapılmaktadır ABD'nin tarihteki diğer süper güçlerle olan farkının küresel güç olmakta yattığı belirlenmektedir ABD'nin küresel gücün belirleyici dört alanı olan "askerî, ekonomik, teknolojik ve kültürel" alanlarda üstün olduğu, bu sebeple de Amerika'nın rakipsiz bir cazibeye sahip olduğu ve tüm dünyada ABD'ye tabi olmak isteyen bir çok devlet bulunduğu belirtilmiştir

Amerika'nın bu kadar büyük siyasî gücü ve cazibesi olması, dolayısıyla diğer devletler ABD'deki aynı etnik veya dinî kimlik taşıyan grupları harekete geçirerek lobicilik faaliyetleri ile Amerika'nın dış politikasını etkileyerek, bu gücü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışmakta oldukları, en etkili lobilerin de Yahudi, Yunan ve Ermeni lobileri olduğundan bahsedilmektedir

İkinci bölümde Avrasya'nın ABD için ana jeopolitik ödül olduğu, Amerika'nın küresel önceliğinin, Avrasya'daki hakimiyetin ne kadar süre ile ve nasıl bir etkiyle sürdürülebileceğine bağlı olduğu tespit edilmiştir

Avrasya'nın gücünün ABD'ninkini gölgede bıraktığı; ancak Avrasya'da siyasî bütünlük oluşturulamadığı, bunun da Amerika'nın yararına olduğu vurgulanmaktadır

Ayrıca Avrasya, üzerinde birden fazla oyuncu olan bir "Büyük Satranç Tahtası"na benzetilmiştir Avrasya ise, Batı, Orta Alan, Güney ve Doğu olmak üzere dört farklı alana bölünerek incelenmiştir Mevcut veya olabilecek jeopolitikalar ve jeostratejiler belirlenmiş, ülkeler jeostratejik oyuncular ve jeopolitik mihverler olarak tespit edilmiştir

Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve Hindistan büyük ve etkin jeostratejik oyuncu, Ukrayna, Azerbaycan, Güney Kore, Türkiye ve İran jeopolitik mihver olarak tanımlanmış, ancak Türkiye ve İran aynı zamanda sınırlı çapta jeostratejik oyuncu olarak nitelenmişlerdir Yukarıdaki 10 ülkenin neden böyle tanımlandığı, İngiltere, Japonya ve Endonezya'nın ise neden bu kategorilere alınmadığı açıklanmaktadır

Üçüncü bölümde ABD-Avrupa ilişkileri ve Avrupa'nın Avrasya'nın kontrolündeki etkisi anlatılmaktadır ABD'nin ne tür bir Avrupa istediği ve ne tür bir Avrupa'yı desteklemeye hazır olduğu, AB ve NATO'nun genişleme süreci tartışılmıştır Almanya ve Fransa'nın konumları NATO - Rusya ilişkileri özellikle incelenmiştir

Bu incelemeler neticesi Amerika'ya önerilen dış politika alternatifleri belirtilmiş, ABD'nin Avrupa'daki merkezi jeostratejik hedefi Brzezinski tarafından oldukça basit bir şekilde özetlenmiştir: "Daha gerçek bir Atlantik ötesi ortaklık aracılığıyla Avrasya kıtasındaki köprü başını sağlamlaştırmak, böylece de büyüyen bir Avrupa'nın Avrasya'ya uluslar arası demokratik ve işbirlikçi düzenin yansıtılması için daha uygun bir sıçrama tahtası olabilmesini sağlamak"

Dördüncü bölümde SSCB'nin dağılması ardından ortaya çıkan bölgesel sorunlar incelenmiştir Burada Rusya'nın yeni jeopolitik konumu, yeni ortaya çıkan devletlerin önemi - Ukrayna, Azerbaycan, Kazakistan gibi - incelenmiş bu incelemeye Türkiye, İran, Pakistan ve Afganistan da dahil edilmiştir

BDT'nin ortaya çıkışı, politikaları ve bu duruma karşı yeni bağımsızlığını kazanan devletlerin tepkileri anlatılmış, AB ile BDT'nin mukayesesi yapılmıştır Sonuçta Rusya'nın tek seçeneğinin "Osmanlı sonrası Türkiye'nin yayılmacı özlemlerini bir tarafa atıp kasıtlı olarak modernleşme, Avrupalılaşma ve demokratikleşme yolunu tutmaya karar verdiğinde seçtiği rotayı taklit etmek" olduğu ima edilmektedir

Beşinci bölümde ise yazar ikinci bölümde açıklanan küresel istikrarsızlıkların merkezi alanını oluşturan Türkiye'nin de içinde bulunduğu Güneydoğu Avrupa, Orta ve Güney Asya'nın belli kesimleri, Basra Körfezi ve çevresiyle Orta Doğu'yu içine alan bölgeyi incelemiştir

Yazar Afganistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Hazar Denizi havzası, Rusya'nın Güney kısımları - Kafkasya, Çeçenistan, Gürcistan, Ermenistan, Türkiye'nin Kuzeydoğu bölümü, İran'ın kuzey kesiminden oluşan bölgeyi Avrasya Balkanları olarak nitelemiştir Bu sıcak ve hareketli bölge ayrıntıları ile incelenmiş, ülkelerin konumları tek tek ele alınmıştır Bu bölümde Türk Devletleri Kuşağı, Türkiye ve Türklerin konumu da ayrıntılı olarak incelenmiştir Bölüm içinde Enerji kaynakları ve Hazar da ayrı bir inceleme konusudur

Altıncı bölümde Japonya'nın ve Güney Kore'nin ABD için önemi anlatılmıştır Çin ile olan ilişkilerinde Amerika'nın politikasının ne olması gerektiği Çin - Japonya - ABD üçgeninde tartışılmış, Japonya'nın küresel Güç olma isteği incelenmiştir Çin'in bölgedeki etkisi, Çin'e karşı oluşan ittifaklar, Endonezya - Avustralya işbirliği, Çin - Tayvan ilişkileri ve ABD'nin tüm bu ihtilâfları nasıl kullanabileceği tartışılmıştır

Ayrıca Çin'in neden bölgesel bir güç olabileceği ancak şu anda küresel güç olamayacağı açıklanmıştır

Çin - Rusya ilişkilerine de bu bölümde değinilmiştir Sonuç olarak ABD için Japonya'nın yaşamsal ortak olduğu, ancak Çin'e karşı Japonya'nın askerî müttefiki olunmaması gerektiği belirtilmiştir Japonya ile Amerika'nın küresel ortak olması gereği üzerinde durulmuştur Ayrıca Amerika'nın Japonya ve Güney Kore'deki askerî gücünü de muhafaza etmesi teklif edilmektedir

Yedinci ve son bölümde Amerika'nın Avrasya'da hakem olduğu, hiçbir büyük Avrasya sorununun Amerika'nın katılımı olmaksızın ya da Amerikan çıkarlarının tersine çözülemeyeceği vurgulanmıştır

ABD'nin şimdiki konumunun hiçbir ulus devlet tarafından tehdit edilemeyeceğini ancak, uluslar arası anarşinin ABD liderliğini tehdit edecek tek alternatif olduğunun altı çizilmiştir

Ayrıca Amerika'nın küresel önceliğini tehdit etmeyen bölgesel güçlerin yükselişini düzenlemeye öncelik vermesi gerektiği vurgulanmıştır

Fransa ve Almanya'nın Avrupa'daki kilit rolleri üzerinde durulmuştur Rusya'nın küresel işbirliği sistemine adım adım asimile edilmesi gerektiği belirtilmiştir Ancak Rusya'yı NATO'nun karar veren bir üyesi yapmanın uygun olmayacağı değerlendirilmektedir

Avrupa'dan dışlanmış bir Türkiye profili çizilerek, yaratacağı sorunlar göz önüne serilmiş ve ABD'nin Türkiye'nin nihaî olarak AB'ye kabulü için Avrupa'ya baskı yapması, ayrıca Türkiye'ye Avrupalı bir devlet gibi davranması ve Boru - Enerji Hatları projelerinin desteklenmesi gerektiğini belirtmiştir

Bir Trans-Avrasya güvenlik sistemi kurulması önerilmektedir

Son olarak gelecekte ABD gibi küresel bir gücün tekrarlanamayacağı tezi ileri sürülmekte, ABD bugünkü gücünü kaybederse yerinin dolmayacağı belirtilmektedir

by.NaMe
07-10-2008, 10:12 AM
Bir Değişimin Anatomisi

Tamer KEÇECİOĞLU
Alfa Yayınları ul


ÖZET

Yazar kitabında; değişim, değişimin yönetilmesi, değişimde liderlik, çalışanların rolü, örgüt kültürü, örgütsel değişim gibi temel konuları ele almakta, kavramsal ve yönetsel felsefe kapsamında incelemektedir
"Değişim olgusu", günümüzün olmazsa olmaz kavramı olarak kendini kabul ettirmiştir Bilimsel gelişmelerin üssel açılımı, beraberinde teknolojik gelişmeleri de aynı oranda etkilemektedir Çevremizde oluşan her yeni durum, fiziki çevre farklılaşması kadar, hayatımızı kolaylaştırma noktasında evreni, dünyayı ve insanı algılamalarımızda da etkin olmaktadır
Değişime ayak uydurma, değişmekten öte değişim hızını yakalamakla ilgilidir Hızlı değişimlere yeterli tepkiyi gösteremeyen kurum, kuruluş ve fertler güncelliklerini ve rekabet güçlerini kaybederek eleneceklerdir Çünkü günümüzde değişim ivmesi, sektörler arası farklılıklar göstermekle birlikte, günden güne artmaktadır
Organizasyonların algıladığı değişim duygusu, dışsal gelişmelerden kaynaklanabileceği gibi, içsel dinamiklerden de kaynaklanabilir Dışsal etkiler; ekonomi ve pazardaki değişimler, teknolojik değişimler, yasal, politik değişimler, kaynaklardan yararlanabilirlikteki değişimlerdir İçsel güçler ise; çalışanların amaçlarındaki ve görev teknolojisindeki değişimler, örgütsel yapıdaki değişiklikler, örgütsel iklimdeki değişiklikler, örgütsel hedeflerdeki değişiklikler olarak sıralanabilir
Değişimin etkin yönetimi; mevcut durumun anlaşılması, arzulanan gelecek durumun düşlenmesi ve örgütün mevcut durumdan arzulanan geleceğe hareketinin sağlanması ve güzergahta izlenmesini içerir
Değişimlerin yönetilmesi, olağan durumların ötesinde liderlik yaklaşım ve becerilerini gerekli kılar Etkin liderin en önemli yardımcısı ise, takım ruhuyla donatılmış değişim ekipleri ve değişim ajanları olacaktır Ekipleri oluşturacak bireyler ve ajanlar, örgüt içinden olabileceği gibi, dışından da transfer edilebilirler
Değişim; kurumsal kültürün ve çalışanların değişimi algılama düzeyi ile ilişkili olarak farklı oranlarda dirençle karşılaşacaktır Değişimin gerçekleştirilmesi ve yönetilmesi noktasında önemle üzerinde durulması gerekli bir diğer nokta da, direncin azaltılmasıdır Bunun için liderin uygun stratejileri geliştirmesi gerekir Aksi takdirde sabote edilen adımlar nedeniyle zaman, maliyet ve etkinlik kayıpları kaçınılmaz olacaktır
Direncin aşılmasında genel yaklaşımlar olarak; çalışanlarla yoğun iletişim kurmak, eğitim programları hazırlamak, iş süreçlerini yeniden programlama ve oluşturma aşamasında çalışanların katılımını sağlamak, yeni örgütsel yapılar kurmak, yönetici değişikliğine gitmek, yeni politikalar ve prosedürler oluşturmak gibi çözümler düşünülebilir
Değişimin başarısı veya başarısızlığı, yalnızca değişime direncin azaltılması ve sorunun doğru biçimde tanımlanmasına bağlanamaz Aynı zamanda değişimin uygulanması için seçilen stratejilerin uygunluğu ve uygulama adımlarının etkinliği de önemlidir
Değişimde hedeflenen; amaçlar, teknoloji, yapı, görevler, insan, kültür, strateji, hedef gibi unsurları daha etkin ve gelişmiş konuma getirebilmektir Bu amaçla; kurum ve kuruluşlarda, misyon ve amaçlar yeniden tanımlanır ve berraklaştırılır, iş akımları ve ekipmanlar iyileştirilir, örgütsel tasarım ve koordinasyon mekanizmaları güncelleştirilir, bireyler ve gruplar için görev tasarımları güncelleştirilir, eğitim ve personel gelişiminin etkinliği için girişimlerde bulunulur, işe alma ve seçim uygulamaları gözden geçirilir, temel/öz inançlar ve değerlerin yaratılması üzerinde durulur, stratejik ve taktik planlar oluşturulur, spesifik performans hedefleri yeniden düzenlenir
Kalıcı ve güçlü olabilmenin temel gereği olan, değişimi anlama ve yönetme noktasında, temel kavramları olduğu kadar uygulama adımlarıyla birlikte felsefesini de içeren bu eser, çağın insanı olma gereklerini karşılama çabasında olan tüm birey ve yöneticilere yararlı olacak niteliktedir
Yazarın deyimiyle; "Kişisel ve örgütsel yaşamımızın kalitesini, değişime inanmak ve derinlemesine değişmek yükseltecektir Yavaş - yavaş ölüm veya değişim: Önümüzdeki seçenekler bunlardır Değişime karar vermek için çok fazla zamanımız da yoktur Ne yapacağız o zaman? Önce değişimin değiştirilmeyecek bir yaşam felsefesi olduğuna inanmamız gerekir Ama bu da yeterli değildir Yürekten inanma ile akılcı inanmanın bütünleştirilmesi gerekir
Değişimin bir parçası olmak, onunla birlikte yaşamak ve havasını solumak; "İşte günümüzün 'olmazsa olmaz' koşulu, gerçeği budur"

by.NaMe
07-10-2008, 10:13 AM
Churchill'in Gizli Savaşı


Robin DENNİSTON



ÖZET

II Dünya Savaşı esnasında, Almanya'nın işgal ve saldırıları karşısında Avrupa Cephesinde durumu giderek sıkışan İngiltere'nin, kendisini ve müttefiklerini rahatlatacak bir çözüm üreterek 1942 yılında Türkiye'yi savaşa sokma ve Balkanlardan yeni bir cephe açma girişimleri kitabın ana konusunu teşkil etmektedir İngiltere Başbakanı Winston Churchill, Türkiye'yi ikna ederek Balkanları tamamen işgal ve denetimi altında bulunduran Nazi Almanyasına karşı etkili bir cephe oluşturarak, hem Sovyet Rusya'yı hem de kendilerini önemli ölçüde rahatlatmak niyetindedir Üstelik Türkiye gerek stratejik konumu gerekse yıpranmamış askeri yapısı nedeniyle müttefiklerin çok işine yarayabilirdi Kitap, 1942-1944 yılları arasında Churchill ve İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın Türkiye ile yürüttüğü yazışmaları ve diplomatik girişimleri içermektedir

Kitabın birinci bölümünde, Türkiye'nin 1941'de Churchill için neden çok önemli olduğu sorusuna yanıt aranmaktadır Bu yanıtı aranırken 1914-1943 döneminde uluslar arası düzeydeki Türk-İngiliz ilişkileri üzerinde durulmakta, Churchill'in I Dünya Savaşı'nda Türkiye'nin tarafsızlığı konusundaki başarısız girişimi ile, II Dünya Savaşı'nda Türkiye elini oynayışı arasındaki bağlantı irdelenmekte; 1940-1943 yılları arasındaki Türk-İngiliz ilişkileri özetlenmektedir

İkinci Bölümde, Churchill'in diplomatik çözümleri kullanışını incelemeye başlarken, öncelikle bu belgelerin hangi yolla İngiliz hükümetinin eline geçtiği sorusuna cevap aranmaktadır Ayrıca diplomatik ve askeri şifrelerin İngiltere tarafından çözülmesinin önemi vurgulanmaktadır

Üçüncü bölümde, Şifre çözülmesinden askeri bakanlıkların yararlanmaları iki bölüm halinde ele alınmaktadır Öncelikle Churchill'in ve Dışişleri Bakanlığı'nın, Doğu Akdeniz'deki gelişmelere ilişkin görüşlerinin yeniden oluşturulması anlatılmış, daha sonra da Churchill'in, Eylül 1941'den itibaren bu diplomatik çözümleri kullanmasının neden olduğu sonuçlar üzerinde durulmuştur Ayrıca bu bölümde Türk-İngiliz ilişkilerinin geliştirilmesinin iki ülkenin de yararına olduğu örneklerle anlatılmıştır

Dördüncü bölümde, İnönü-Churchill arasında yürütülen Adana Görüşmesi'nden önceki aylarda, iki taraf arasında giderek gelişen ilişkiler üzerinde durulmuştur Ayrıca, 1942 ilkbaharına kadar Akdeniz'in doğusundaki Almanya üstünlüğü, Ocak 1943'ten önceki birkaç ay içinde Kuzey Afrika'da müttefikler lehine gelişen güç dengesi, Türkiye'nin 6 Haziran 1944'e kadar geçen dönem boyunca, bir taraftan İngiltere ve İtalya, diğer taraftan Almanya ve Rusya arasında gerçekleşebilecek iki ayrı barış olasılığını ne derece gözlemlediği anlatılmaktadır

Beşinci bölümde, İngiltere'nin 1942 yılı ilkbaharında üst üste yaşadığı felâketler karşısında Churchill'in Türkiye elini kuvvetlendirmeye çalışması, Dışişleri Bakanı Eden'in karşı çıkmasına rağmen, Türkiye'ye askeri ve diplomatik yardım çabaları, Türkiye'nin bu çabalara verdiği olumlu ve olumsuz tepkiler ve iki ülke resmi heyetleri arasında yürütülen görüşmeler ele alınmaktadır

Altıncı bölümde, Churchill'in Adana'da 1943'te, İnönü ve Türk hükümeti yetkilileri ile yaptığı görüşme ele alınmaktadır Görüşme öncesi Churchill'in Türkiye hakkındaki görüşlerinin şekillenmesinde rol oynayan faktörler, görüşme konularının tespiti, görüşmeden İngiliz hükümetinin beklentileri, Türkleri savaşa sokmaya ikna etmek için kullanmayı düşündüğü argümanlar, Mihver Devletleri tarafından görüşmenin yapılmasının engellenme çabaları ve sonuçları; görüşmenin gerçekleşmesi, Türk hükümetinin Churchill'in istekleri karşısında takındığı tutum ve karşı istekleri, görüşmenin sonuçları değerlendirilmektedir

Yedinci bölümde, Müttefiklerin ve Mihver Devletleri'nin Ekim 1943'te Ege Denizi'nde savaşa hazırlanışları, Oniki Ada seferinin nedenleri, gelişmesi ve sonuçları ile kuvvet komutanları, Dışişleri Bakanlığı ve Başbakan'ın, askeri ve diplomatik ileti çözümlerini birbirinden çok farklı yorumlamalarının, Doğu Akdeniz'deki İngiliz politikasına nasıl yansıdığı üzerinde durulmaktadır Ayrıca, Kasım 1943'te Almanların Doğu Akdeniz ve Oniki Adalarda başarı elde etmelerinin, İngiltere-Türkiye ilişkilerine etkileri üzerinde de durulmuş, Türkiye'nin savaşa girmesini temin maksadıyla yapılan konferanslar ele alınmıştır

Sekizinci bölümde, Moskova, Kahire ve Tahran Konferansları'nın Türkiye açısından önemi, Eylül 1943- Mart 1944 dönemine ait diplomatik iletilerin bir casusluk sonucu Berlin'in eline geçmesinin Müttefik ilişkilerine etkileri ele alınmaktadır Ayrıca, Türkiye'nin tarafsız tutumunu sürdürmek konusundaki kararlılığının İngiltere tarafından nasıl değerlendirildiği, bu durumu değiştirebilmek için yürütülen çalışmalar ele alınmakta, Müttefikler-tarafsızlar arasındaki güven ve güvensizliği etkileyen faktörler üzerinde durulmaktadır

Sonuçların ele alındığı Dokuzuncu bölümde, Churchill, Dışişleri Bakanlığı ve kuvvet komutanlarının 1942'den 1944'e kadar olan dönemde, Türkiye'ye yönelik politikalarını formüle etmek ve bu politikaları uygulamak için gizli ileti çözümlerinden elde ettikleri bilgileri nasıl kullandıkları sorusuna yanıt verilmiştir İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın 1940'da Türkiye ile ilgili yeterli ve sağlam bilgilere dayanan tavsiyeler üretebilip üretemediği, İngiltere'nin Ankara Büyükelçiliği'nin güvenilir olmayan yapısının savaşın gidişini nasıl etkilediği, 1942'den itibaren Devlet Kod ve Şifre Okulu'nun sağladığı iletiler sayesinde İngiltere-Türkiye ilişkilerinin nasıl yürütüldüğü ele alınmıştır Ayrıca, Churchill'in Türkiye ile ilgili kararlar verirken ve görüşlerini belirlerken Mavi Kapaklı Dosyalar içindeki iletilerden yararlandığı, bunlara dayanarak Türkiye'yi Müttefiklerin yanında savaşa sokabilmeyi umması değerlendirilmiştir

by.NaMe
07-10-2008, 10:13 AM
Contemporary Cyprus


Dr HUGO J GOBBI


ÖZET

Toplam 26 bölüm ve 8 Lahikadan oluşan bu kitap, Kıbrıs sorununu 1960 yılından itibaren kronolojik olaylar dahilinde ele almakta ve bu sorunu 1997 yılına kadar yapılan gelişmeler ve belgeler ışığı altında incelemekte ve bölgedeki muhtemel çatışmaları Kıbrıs sorunu ile eşleştirerek aktarmaktadır

Kitabın yazarı Dr Hugo Gobbi Kıbrıs konusunda oldukça deneyimli, bu konuda değişik toplantılara katılmış, sorunlara çözüm arayışlarında bulunmuş, her iki tarafında güvendiği deneyimli bir diplomattır Kıbrıs'ta görev yaptığı uzun süre içinde Kıbrıs'ı yakından inceleme fırsatı bulmuş ve sorunlara Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında yaklaşma imkanına sahip olmuştur Tecrübelerini, bu konuda yazdığı makaleleri ve adada barış için çözüm arayışlarını geniş bir perspektiften geçirip okuyucuya aktarmıştır Kitabın ana başlıkları incelendiğinde, yazarın konu ve tarih bütünlüğünü korumaya çalıştığı görülür Başlıklar şu şekilde sayılabilir:

Kültürel farklılıklar ve tek devlet anlayışı, çatışmaların tarihi gelişimi, Türkiye'nin müdahalesi ve takip eden gelişmeler, yeniden birleşme için verilen ilk öneri, 1960 anayasası ışığında birleşme, Barış Gücü, karmaşık etnik yapıda barış çabaları,
önemli sorunlar, amaçlar, alınan dersler, Avrupa Birliğine katılım, iki farklı halk ve birlikte yaşam, uluslararası tecrübeler, BM' in görevleri, batı dünyasının durumu, BM altında son görüşmeler, günümüzün çok gerçekçiliği, uzun ince bir yol, ayrılık ve çok uluslu çözülme, kendi geleceğini belirleme hakkı, yeni bir yol, sonuç ve lahikalar

Yazar kitabının başında sorunların temelinde yatan gerçekleri şu şekilde özetlemektedir: "Kıbrıs'ta tek bir devlet kurmak için farklı halklara ait unsurları ortak bir noktada birleştirmek gereklidir Kıbrıs adasında çok etkinlikte azınlıklar olduğu bir gerçektir Fakat ortak bir kader yaratmanın farklılıkları ortadan kaldırmada oynadığı rol büyüktür Bu nedenle her iki tarafın uzlaştığı bir yaşam biçimini şekillendirmek gereklidir"
"Dış düşmanlar adadaki milliyetçiliği körüklemekte ve adanın iç dinamiğini kuvvetlendirmektedir Suni de olsa bir dış tehdit yaratılması her iki tarafı ortak bir ülküde birleştirebilir"
"Kültürel ayrılıkların bölünmeyi hızlandırdığı bilinir; fakat, böyle bir ortamda dahi yaşamış devletler vardır Kıbrıs iyi bir örnek olabilecek konumdadır"
"Irk mistik bir etkendir, fakat tek başına çatışma yaratmaz"
"Etnik üstünlük bir meziyet olamaz, göreceli bir kavramdır"

Adanın silahsızlandırılması konusunda Kıbrıs Rum Yönetimi, her iki tarafın asker ve silahtan tamamen arındırılmasını istemektedir Türk tarafı ise, sınırlı miktarda da olsa bir askeri gücün mevcudiyetini sürdürmekten yanadır Türkiye'nin güvenlik kaygılarının da rol oynadığı böyle bir kararın ısrarındaki asıl amaç, Akdeniz'in bu kesiminde stratejik üstünlüğü kaybetmemektir İkinci bir sebep de Kıbrıs'lı Rumlara üstünlük veya siyasi söz hakkı vermemektir

Güvenlik endişeleri içinde her iki taraf kendi prensiplerinden vazgeçmemektedir Böylesi bir prensip savaşında adadaki durumun sürekli barıştan yana çevrilmesi oldukça zor görünmektedir Rumlar, Türk müdahalesini yayılmacı bir siyasetin başlangıcı olarak görmektedir Kıbrıs'tan Türk askeri gücünün çekilmesinin Kıbrıs Türk tarafının "self determination - kendi geleceğini tayin etme" hakkını ortadan kaldırmasından endişe edilmektedir Bu çerçeve içinde, federal bir devlet yapısını oluşturmak ve anayasayı belirlemek çok zor görülmektedir

Ortaya atılan birleşme senaryoları 1960 öncesi siyasi yapıya geri dönüşü temel almaktadır Fakat eşit haklar ve eşit temsil hakkının verilmesini istemeyen Rumlar, bu konudaki görüşmeleri hemen çıkmaza sokmaktadır Buna ilave olarak, her iki tarafın birbirine güvenmemesi de sorunları daha da çözümsüz hale getirmektedir Bu durum içinde çıkarılacak sonuç; birleşme bugün şartlarında olası değildir ve iki tarafın yararına değildir Bu nedenle, Kıbrıs'ın yeniden ele alınmasında birleşme önerilerini bir kenara bırakarak masaya oturulmalıdır İkinci olarak, sadece görüşmeler ve diyalog yolu ile adadaki güvensizlik ortamı ortadan kaldırılabilir

Yazar, kitabının başında ortaya koyduğu sebeplere bir tartışma ortamı hazırlamıştır ve cevap bulmaya çalışmaktadır Sonuç kısmında ise, şu anki parametrelerin adanın iki tarafının yeniden birleşmesinin zor fakat yine de imkansız olmadığını gösterdiğini vurgulamaktadır Kitabın bölümlerinde kullandığı tartışma ve ikna metodu ve tarihi belgelere dayandırdığı referansları "Contemporary Cyprus" adlı kitabı zevkle okunacak bilgi kaynağı haline getirmiştir

by.NaMe
07-10-2008, 10:13 AM
Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi


Yahya S TEZEL


ÖZET

Türkiye'nin Cumhuriyet dönemindeki iktisadî ve sosyal gelişmesini çeşitli yönleriyle ayrıntılı bir şekilde ele alan kitap ve makalelerin sayısı giderek artmaktadır Ancak, bu yeni çalışmaların önemli bir bölümü sadece son 15 yılı ele almakta ve Cumhuriyet dönemi Türkiyesinin iktisadî ve sosyal gelişmesine değinmemektedir Zaman içinde geriye gidildikçe, sistematik bilgi yetersizliği, kaynakların zor bulunması ve işlenmemiş oluşu araştırmacıların önüne büyük güçlükler çıkartmaktadır Ne var ki bu kitap bütün bu güçlüklere rağmen çok nadir olarak değinilen 1923-1950 arası iktisadî hayatı ve daha öncesini eldeki imkânlar dahilinde ayrıntılı olarak incelemiştir Kitabın genelinde, 1923-1950 dönemi iktisat politikası, bilgi açısından doğru ve yeterli bir zemine oturtulmaya çalışılmıştır

Kitap, Türkiye'nin Cumhuriyetten önceki iktisadî tarihinin, Anadolu'daki az gelişmişliğin, Osmanlı öncesi ve Osmanlı dönemindeki gelişmesinin incelendiği uzun bir bölümle başlamaktadır Bu bölümde Bizans'taki üretim biçimi ve toplumsal yapıyla ilgili bazı gözlemlerden başlayarak, Osmanlı devletinin kuruluş, yükselme, duraklama, gerileme ve dağılma dönemlerindeki iktisat politikaları masaya yatırılmış, yararlı ve zararlı yanlarına tek tek değinilmiş ve bu sürecin Osmanlı devletinin çöküşüne olan etkisi değerlendirilmiştir

İkinci bölümde, 1920'lerin başında Türkiye'de var olan iktisadî ve sosyal kaynakların durumu gözden geçirilmektedir Bu bölümde göze çarpan en önemli nokta, kuşkusuz yabancı iktisadî girişimlerin Türkiye'nin iktisadî gelişiminde açtığı yaralar ve eksikliklerdir

Üçüncü bölümde, 1923-1950 döneminde gerçekleşen iktisadî gelişmenin, Türkiye ekonomisinin bu dönemdeki gerçek işleyişinin ana göstergeleri ele alınmaktadır Devlet bu dönemde, özellikle özel sektör alanında çok geniş bir yelpazeye yayılan kolaylıklar sağlamış ancak sermaye yokluğu sebebiyle bu kolaylıkların bile yatırımı güçlendiremediğini görmüş ve devlet destekli bir politika izlemeye başlamıştır

Dördüncü bölümde ise, İstiklal Savaşının ve Cumhuriyetle birlikte kurulan siyasal yapının toplumsal yapıyla olan ilişkisi ve kapitalist gelişme stratejisinin oluşturulması konuları üstünde durulmaktadır Bu stratejinin ana hedefleri ve sınırları ile uygulama plânı ayrıntılı olarak ele alınmış ve bu konuda yapılan çalışmalar okuyucuya aktarılmıştır

Beşinci bölüm Türkiye'nin 1923-1950 yılları arasında karşılaştığı dış politika sorunlarını ve bu dönemde izlediği dış politikayı ele almaktadır Bu bölümde Türkiye'nin bu dönemdeki ihracat ve dış ticaret konusunda yaptığı atılımlar anlatılmış ve İkinci Dünya Savaşının dış ticarete olan etkisi ayrıntılı bir biçimde işlenmiştir

Altıncı bölüm ise bu dönemdeki yabancı sermaye ile ilgili ilişkileri gündeme getirmektedir 1923-1950 yılları arası dönemi kapsayan yabancı özel sermaye hareketleri, bu dönemde alınan dış borçlar ve bu konularla ilgili iktisat politikası sorunları yine bu bölümde incelenmiştir

Yedinci bölüm, iktisadî gelişme politikalarındaki temel değişmelerle, yani özel birikime ağırlık veren politikalardan, 1930'larda devletçilik denen uygulamalara geçiş ve İkinci Dünya Savaşından sonra yeniden özel birikimin vurgulanmasına dönüş ile ilgilidir Türkiye'deki iktisadî gelişmenin siyasal ilişkiyi nasıl etkilediği de bu bölümde tartışılan diğer bir önemli konu olarak karşımıza çıkmaktadır

Sekizinci bölümde, Türk ekonomisinin iki ana sektöründen biri olan sanayi kesimindeki gelişmenin ana göstergeleri değerlendirilmektedir Bu dönemde sanayi sektöründe gözlenen yatırımlar ve imalât sanayiinin yapısındaki değişmeler ele alınmış ve ayrıntılı olarak incelenmek suretiyle okuyucuya aktarılmıştır

Dokuzuncu bölümde ise, hükümetlerin sanayileşme politikaları ele alınmaktadır Bu bölümde ayrıca bu yıllarda sanayinin daha hızlı gelişmesi için uygulanan beş yıllık kalkınma plânlarından bahsedilmekte ve sanayinin gelişimine mali kaynak sağlamak maksadıyla kurulan bankalara ilişkin bilgi verilmektedir Bu bölümde önemli bir yer tutan diğer bir alt konu ise, devlet sanayi programlarının hazırlanışı ve uygulanışıdır

Onuncu bölümde, Türk ekonomisinin diğer bir ana sektörü konumunda olan tarımda gerçekleşen gelişmeler ve kırsal kesimdeki sosyo-ekonomik yapının bu gelişmeleri etkilemiş olan belli başlı özelliklerini içermektedir Bu yapının tarımda kullanılan kaynak ve buna bağlı olarak üretim üzerindeki etkileri ayrıntılı olarak işlenmiştir

Onbirinci bölümde ise, tarımsal gelişmeye yönelik iktisat politikalarının çeşitli konuları ve bunların tarımdaki gelişme üzerindeki etkileri ayrıntılı olarak ele alınmaktadır Hükümetin tarımsal gelişme politikasında koyduğu sınırlamalar ve tarımda sanayileşme bu bölümde genel olarak değinilmiş önemli konudan birkaçıdır

Onikinci bölüm, iktisadî gelişmenin iç finansmanıyla ilgili iki önemli konu, tarım ve sanayi arasındaki iç ticaret limitleri ile maliye politikası ve kamu maliyesindeki fiilî gelişmeler hakkındadır İç ticaret limitleri ve kamu maliyesindeki değişmelerin sanayi, tarım kesimleri üzerindeki etkilerinin tartışılması da bu bölümde yer almaktadır

Onüçüncü ve son bölümde ise, 1923-1950 döneminde Türkiye'deki iktisadî gelişmenin genel bir değerlendirilmesi yapılmaktadır İlk oniki bölümde iktisat tarihi hakkında anlatılanlar, bu bölümde belli bir çözümleyici bakış açısıyla yorumlanmış ve bu tarihin az gelişmişlik ve iktisadî gelişmeyle ilgili daha geniş kapsamlı sorunlar açısından ima ettiği sonuçlar gözden geçirilmiştir Bu bölümde en çok üstünde durulan konu, Kemalist gelişme tecrübesinin iktisadî ve sosyal alandaki gelişime verdiği dinamik ivmedir Bu bölümde ele alınan bir başka konu ise bu dönemdeki iktisadî gelişimin her yönüyle, zamanın diğer devletleriyle karşılaştırılmasıdır Bu dönemde Türk milletinin refahı ve yaşam standartlarındaki eskiye göre oluşan farklar da ayrıntılı olarak incelenmiş ve okuyucuya aktarılmıştır

Sonuç olarak kitap, 1923-1950 dönemi Türkiyesinin izlediği iktisat politikaları ve bu dönemdeki iktisadî gelişmeler hakkında nadir olarak bilgi veren eserlerden biridir Okuyucuya bu dönemde gerçekleşen her türlü girişimin sebeplerini ve sonuçlarını aktararak, kafalarda bu konularla ilgili soru işaretleri kalmasını önlemektedir

by.NaMe
07-10-2008, 10:13 AM
Coğrafyadan Vatana

Remzi Oğuz ARIK


ÖZET

Yazar eserini ''Coğrafyadan Vatana, Gurbet-İnmeyen Bayrak, Köy Kadını ve Memleket Parçaları '' adı altında dört bölüm altında işlemektedir

Yazar birinci bölümde vatansızlığın Türkler için en büyük felaket olduğunu söylemekte ve bir toprak parçasının (Anadolu) vatan olabilmesi için çekilen sıkıntıları dile getirmektedir Anadolu tarihindeki medeniyetlerden Bizans, Roma,İran, Asur'luların hatta Hititliler'in Anadolu'yu sadece işlerine gelecek biçimde işleterek sömürgeleştirdiğini anlatmaktadır Anadolu'yu adım adım ve büyük bir takip iradesi ile benimseyerek onun tarihi kaderini sırasına göre yaratan, sırasına göre değiştiren insan kütlesinin Türkmenler olduğunu söylemektedir Oğuz boylarının asırlarca Anadolu'da yavaş yavaş kendi beldelerini, idaresini, sanatını yaratarak anavatanı kurduklarını anlatmaktadır

Yazar Anadolu'nun ilk yerleşmiş insanının, toprağına tesadüfen gelip yerleştiğini ve onu toprağına bağlayanın ilkin midesi olduğunu, mideleriyle bağlı oldukları bu topraklar için dövüş ettiklerini biliyoruz diyor Fakat bunlar vatanın doğuşunu göstermez Kendimize madde olarak menfaat temin etmediği zaman bile yoluna can verebilecek toprak: İşte vatan budur demektedir Yazara göre insanların toprak uğruna çekinmeden can verebilmelerinin nedeni ise hatıralardır Bu hatıralar olmasa insanın, toprağı vatan, edinmesi imkansızdır Bu hatıraların doğması, insanın o toprakta yaşaması ile mümkündür Bu hatıraların sönmemesi, kaybolmaması,insan nesillerine taze bir güç olarak geçebilmesi: Tarih ile mümkün olmaktadır Hatıralar yumağına tarih diyoruz Yaşayan nesiller bu yumağı çözerler şuurlarında işlerler: Vatan denen büyük gerçek böyle doğar

Yazar bu bölümün içerisinde "Tarihimizin öğrettikleri, Rejiyonalist kimdir, Milliyetçiliğimiz, Milliyetçiliğimizin merhaleleri, Türkiye'nin yükseltilmesi'' gibi başlıklar altında Türklerin tarihinden, Türkiye ile Anadolu'nun aynı anlamı taşıdığını ve Türklerin Anadolu'yu vatan olarak benimsediğini vurgulamaktadır Yazar Türk milliyetçiliğinin her şeyden önce, her şeyin üstünde yurdunu, milletini sevmesidir demektedir Türk milliyetçiliğinin merhalelerini tarihsel olaylar ışığında ele almakta, Türk milliyetçiliğinin üçüncü ve son merhalesinin Anadolu Kurtuluş Savaşıyla başladığını söylemektedir Türkiye'nin yükseltilmesi için örnek insanların yetiştirilmesi gerektiğini, örnek olma şartlarının birincisi ise, örnek dediğimiz insanın, Türkiyemizin Türk çocuğu olması teşkil edecektir Fakat hiçbir zaman sadece Türkiyeli olmak, Türkiye kaderine hakim olmak için ve örnek insan sayılmak için yetmez; Türkiye'ye layık olmak da lazımdır demektedir

Yazar ikinci bölüm olan "Gurbet-İnmeyen Bayrak'' adı altında ''Gurbet, Usta ve çömezler, Mahrec-i Aklam, Bunlar Kim, Alaturka-Alafranga, Bir Köy Köpeği, Sokağa Düşen Ticaret, Hastaneden Sesler, İlim-Sanat-Politika, Tehlike Kaçakları, Dostluk Üzerine Düşünceler, Hisar ve İnsan Harabesi, Çocuk, Bir Mektep Hatırası, İnmeyen Bayrak'' alt başlıkları adı altında konuları işlemiştir

Yazar gurbetin Türklerin Orta Asya'dan gelirken edindiğimiz, henüz dindiremediğimiz bir sızı olduğunu ifade etmektedir Anadolu'ya gelirken arkada ne kadar çok medeniyet, devlet, yurt, hatıra, sevinç ve eziyet bıraktıkBunların zaman içerisinde yok oluşunu gördük ve yurtlarımızın hayali gözlerimizde asılı kaldı Kendimizi hep gurbette hissettik ama son ve ebedi yurdumuzda artık gurbetin bitmesi gerektiğini söylemektedir Yazar dünyayı iki gruba ayırmaktadır Bunlar usta ve çömezlerdir Usta, Avrupa ve Amerika; çömezler ise, geri kalanlardır demektedir Deha yetiştirmeyen, şaheser vermeyen cemiyetler ustaya esir olmuş çömezlerdir Ustanın kendi yoluna ölmedikleri, kendine yalan söyledikleri için çömezlerden memnun olmadığını ifade etmektedir Asırlardır ustanın, çömezlere laf ve yalandan başka bir şey vermediğini ifade etmektedir Bütün dünya çömezlerinin bunu anlamaları için Selçuklu ve Osmanlı tarihi boyunca akıp gelen Haçlı seferlerine, Rusya'nın, Avusturya'nın Venedik'in bize reva gördükleri arkadan vuruşları, 93 seferini, Balkan Harbini, İstiklal Harbimizin bütün suikastlarını göz önüne getirsinler: Avrupa veya Amerika'nın ne getirdiğini, ne öğrettiğini görürler demektedir Yazar giyimde, sanatta, şiirde, kültürde Avrupa ve Araplardan etkilenip Türkmenlerden gelen kendi Türk kültürüne bazı aydınlarımızın uzak kaldığını vurgulamakta ve Alaturka ve Alafranga işlerden topluma fayda gelmeyecegini anlatmaktadır

Yazar üçüncü bölümde Köy Kadını, Köylü ve Keven adlı başlıklar altında köylü kadını olarak Türk kadınını ifade etmektedir Köylü kadının, çocuklarını büyütmek için çektiği sıkıntıları, evin geçimine katkı sağlamak için tarlada bedenen çalıştığını evde ise el becerisini kullanarak nakış, halı ve kilim dokuma gibi el işlerini yaparak maddi katkı sağlamakta olduğunu söylemektedir Yazar köylü kadınını Türk kültürünü gelecek nesillere aktararak çok büyük fedakarlıklarda bulunan aile ve toplumun temel taşı olarak görmektedir

Yazar son bölüm olan "Memleket Parçaları" kısmında ise "Güzelliklerimizin Fethi, Kimsesiz Güzellikler, Adana, Yağmurdan Sonra Adana, Mardin, Tarihte Kayseri, Boğazköy, Alaittin tepesi, Bergama Yolunda, Çanakkale Alanlarında, Erzurum'a Övgü, Bir İstanbul Mektubu, Başka Bir İstanbul Mektubu, Yok Olası Ayrılık'' başlıkları altında bahsedilen yörelerdeki tarihi eserleri ve tarihi olayları Türk tarihi ve kültürü açısından incelemektedir

Yazar "Yok Olası Ayrılık" bölümünde ise hemşehriciliğin ve mahalli ayrımcılığın Türk devleti ve milletini zayıflattığını ve hatta bölerek yok olmasını sağladığını ifade ederek şunları söyleyerek romanını bitirmektedir

Bu yamalı coğrafyayı yekpare vatan yapmak için dokuz yüz yıldır, sınır sınır boşanan Oğuz boylarının kanı namına ayağa kalkıyoruz :

"Hemşehriler! Bu yok olası, mahalli ayrılıkları kaldırınız Bu memleket, ona layık olanlar elinde yekpare ve müşterek vatan olmazsa müstemleke olacaktır!"

by.NaMe
07-10-2008, 10:13 AM
BENİM ADIM KIRMIZI

Orhan Pamuk

ÖZET

Nakkaş Zarif Efendi bir nakkaş arkadaşı tarafından öldürülüp bir kuyuya atılır Padişah için hazırlanan bir kitapta günaha girildiğini Erzurumlu Hoca taraftarlarına ilan edeceğini söylediği için Zarif Efendi öldürülmüştür Bu kitap gizli olarak Enişte Efendi tarafından Zarif Efendi, Zeytin ve Leylek lakaplı nakkaşlara evlerinde hazırlatılır

Enişte Efendi kendisine yardım etmesi için yeğeni Kara’yı İstanbul’a çağırır Kara, Enişte Efendi’nin kızı Şeküre’yi sevmiş, aşkını ona söyleyince eve bir daha giremez olmuştur Çünkü Şeküre olanları babasına anlatmıştır Bunun üzerine Kara şehir şehir dolaşır; fakat gene de Şeküre’yi unutamaz Enişte Efendinin bu çağırması üzerine on iki yıl sonra döner

Şeküre evlenmiş ve iki çocuğu olmuştur Kocası savaşa gitmiş ama dört yıldır dönmemiştir Kaynı Hasan Şeküre’ye aşık olmuş, onu elde etmeye çalışmıştır Bunun üzerine Şeküre baba ocağına geri dönmüştür

Kara ile Şeküre mektuplaşmaya başlarlar

Enişte Efendiyi katil ziyaret eder Ona Zarif Efendinin son resmi gördüğünü ve bu yüzden öldürüldüğünü ve katilin kendisi olduğunu söyler Evde kimse yoktur; çocukları dadısı çarşıya götürmüş, Şeküre de Kara’yla buluşmuştur Katil Enişte Efendiyi öldürür

Şeküre sahipsiz kaldığı için Kara’ya başvurur Kadıyı ayarlayıp onu kocasından boşamasını ve kendisiyle evlenmesini, babasının başladığı kitabı bitirmesi karşılığında karısı olacağını söyler

Şeküre ile Kara evlenir Eniştenin cesedini saklarlar Şeküre’nin kaynı Hasan bu evliliğin geçerli olmayacağını, abisinin savaştan döneceğini söyler Düğün sabahı Enişte Efendinin öldüğü ilan edilir

Padişah katilin bulunmasını, bulunmadığı taktirde bütün nakkaşlara işkence yapılacağını ilan eder

Bunun üzerine Kara ile Başnakkaş Osman, nakkaşların ve resimlerin üslubunu karşılaştırarak katili tespite çalışırlar

Kara, Şeküre’nin yatağına katil bulunmadıkça giremeyecektir Kara sarayda tespit çalışmaları dolayısıyla gecesini sarayda geçirir; Şeküre de çocukları alıp Hasan’ın evine gider Bunu duyan Kara Şeküre’yi geri eve götürür

Kara öncelikle Kelebek’in evine baskın yapar, onun suçsuz olduğunu anlar Kelebek’le Kara, Leylek’in evini basarlar ve katilin çaldığı son resmi onun evinde ararlar, fakat bulamazlar Böylece üçü de Zeytin’in evini basarlar ve evi ararlar, fakat Zeytin evde değildir Onun her zaman gittiği Kalenderi Tekkesine giderler ve onu orada bulurlar Konuşmalar sonucunda Zeytin’in üslubunun da açık vermesi sonucunda katilin Zeytin olduğu anlaşılır Zeytin’in gözlerine iğne batırarak kör ederler Zeytin Kara’yı yaralayarak ellerinden kaçar Elinde ise Kara’nın üvey oğlundan aldığı ve Hasan’ın olan hançer vardır Nakkaşhaneyi son kez görmek isteyen Zeytin’i Hasan yakalar ve Kara’nın arkadaşı olduğunu ve Şeküre’yi birlikte kaçırdıklarını iddia ederek Zeytin’in kafasını keser; Hasan da bu olaydan sonra bir daha ortalarda gözükmez

Şeküre çocuklarına baba bulmuş; Kara yıllardır özlediğine kavuşmuştur

by.NaMe
07-10-2008, 10:15 AM
YÜREĞİNİN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİT

SUSANNA TAMARO


ÖZET

80 yaşındaki anneanne, Amerika’ya okumak için giden torununa, bir vasiyet ve itiraflar niteliğinde, torununa göndermediği mektuplar yazar

Torununu çok seven kadın, kendi ailesinden baskı görerek büyüdüğü için kızı ve torununu özgür büyütmek istemiş, onların hayatlarına karışmak istememiştir

Bu kadın, dostluk ve karşılıklı fikir alışverişine dayalı bir evlilik hayal etmiştir Fakat kocası sessizdir ve sadece evli olmak için onunla evlenmiştir Çocuk sahibi olmak ateşiyle yandığı için babası kaplıcalara gitmesini önerir

Kaplıcaya gittiğinde kafasındaki ideal erkekle tanışmış, bir sonraki yıl gene onunla buluşmuş ve ondan hamile kalmıştır Kocası bunu sezmiş olsa da belli etmemiştir

Kızını özgür büyütmek uğruna onu başıboş bırakmıştır Zaten kızının babasının bir trafik kazasında ölmesi onu bir dönem sarsmış, kızıyla hiç ilgilenmemiştir

Kocası ise kızı on altısındayken ölmüştür

Kızı, kadının vücuduna sahip olduğunu ve erkeklerin ihtiyaç giderici varlıklar olduğunu düşünür Çıkmış olduğu Türkiye turundan karnında babası belirsiz bir bebekle dönmüştür

Kızı bir psikanalizciye sürekli gider Bu adam aslında doktor, değil bir dolandırıcıdır Kıza bazı senetlerinde kefillik yaptırmıştır Kız bunu ödemek için para arar Annesi onu bu konuda sürekli uyardığı için para vermek istemez Ayrıca babasının başka biri olduğunu söyler Kızı trafik kazasında ölür

Torununa bakmaya başladığında çocuk o zamanlar küçüktür Zamanla annesi gibi asi olmuştur Okumak için Amerika’ya gideceğini, dönünceye kadar mektuplaşmamalarını söyler Aksi taktirde bir psikanalizciye başvuracağını söylemesi üzerine ninesi gitmesine izin verir

Ninesinin yazdığı mektuplar ona olan sevgisiyle doludur

Yaşlı kadın torunu gittikten bir ay sonra hastalanmış, hastaneye kaldırılmıştır Torununa yazdığı mektuplarda geldiğinde kendisini bulamayacağını yazar

(Mektuplarda geçen çarpıcı bazı sözler:

“Aşkın en önemli niteliği güçtür Ama güçlü olabilmek için insanın kendisini sevmesi gerekir; kendini sevebilmek için de insan, kendisini derinlemesine tanımalı, kendi hakkında her şeyi, en gizli kabullenmeli, en zor şeyleri bilmelidir”

“Her zaman yapılan yanlış nedir, bilir misin? Yaşamın değişmez olduğunu sanmaktır”

“İlişkilerdeki kolaylık aşkı ucuzlatıyor, hafifletiyor”

“Ölüler yokluklarıyla değil, daha çok onlar ve bizler arasında söylenemeyenler yüzünden acı verirler”

by.NaMe
07-10-2008, 10:15 AM
Churchill'in Gizli Savaşı

Robin DENNİSTON


ÖZET

II Dünya Savaşı esnasında, Almanya'nın işgal ve saldırıları karşısında Avrupa Cephesinde durumu giderek sıkışan İngiltere'nin, kendisini ve müttefiklerini rahatlatacak bir çözüm üreterek 1942 yılında Türkiye'yi savaşa sokma ve Balkanlardan yeni bir cephe açma girişimleri kitabın ana konusunu teşkil etmektedir İngiltere Başbakanı Winston Churchill, Türkiye'yi ikna ederek Balkanları tamamen işgal ve denetimi altında bulunduran Nazi Almanyasına karşı etkili bir cephe oluşturarak, hem Sovyet Rusya'yı hem de kendilerini önemli ölçüde rahatlatmak niyetindedir Üstelik Türkiye gerek stratejik konumu gerekse yıpranmamış askeri yapısı nedeniyle müttefiklerin çok işine yarayabilirdi Kitap, 1942-1944 yılları arasında Churchill ve İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın Türkiye ile yürüttüğü yazışmaları ve diplomatik girişimleri içermektedir

Kitabın birinci bölümünde, Türkiye'nin 1941'de Churchill için neden çok önemli olduğu sorusuna yanıt aranmaktadır Bu yanıtı aranırken 1914-1943 döneminde uluslar arası düzeydeki Türk-İngiliz ilişkileri üzerinde durulmakta, Churchill'in I Dünya Savaşı'nda Türkiye'nin tarafsızlığı konusundaki başarısız girişimi ile, II Dünya Savaşı'nda Türkiye elini oynayışı arasındaki bağlantı irdelenmekte; 1940-1943 yılları arasındaki Türk-İngiliz ilişkileri özetlenmektedir

İkinci Bölümde, Churchill'in diplomatik çözümleri kullanışını incelemeye başlarken, öncelikle bu belgelerin hangi yolla İngiliz hükümetinin eline geçtiği sorusuna cevap aranmaktadır Ayrıca diplomatik ve askeri şifrelerin İngiltere tarafından çözülmesinin önemi vurgulanmaktadır

Üçüncü bölümde, Şifre çözülmesinden askeri bakanlıkların yararlanmaları iki bölüm halinde ele alınmaktadır Öncelikle Churchill'in ve Dışişleri Bakanlığı'nın, Doğu Akdeniz'deki gelişmelere ilişkin görüşlerinin yeniden oluşturulması anlatılmış, daha sonra da Churchill'in, Eylül 1941'den itibaren bu diplomatik çözümleri kullanmasının neden olduğu sonuçlar üzerinde durulmuştur Ayrıca bu bölümde Türk-İngiliz ilişkilerinin geliştirilmesinin iki ülkenin de yararına olduğu örneklerle anlatılmıştır

Dördüncü bölümde, İnönü-Churchill arasında yürütülen Adana Görüşmesi'nden önceki aylarda, iki taraf arasında giderek gelişen ilişkiler üzerinde durulmuştur Ayrıca, 1942 ilkbaharına kadar Akdeniz'in doğusundaki Almanya üstünlüğü, Ocak 1943'ten önceki birkaç ay içinde Kuzey Afrika'da müttefikler lehine gelişen güç dengesi, Türkiye'nin 6 Haziran 1944'e kadar geçen dönem boyunca, bir taraftan İngiltere ve İtalya, diğer taraftan Almanya ve Rusya arasında gerçekleşebilecek iki ayrı barış olasılığını ne derece gözlemlediği anlatılmaktadır

Beşinci bölümde, İngiltere'nin 1942 yılı ilkbaharında üst üste yaşadığı felâketler karşısında Churchill'in Türkiye elini kuvvetlendirmeye çalışması, Dışişleri Bakanı Eden'in karşı çıkmasına rağmen, Türkiye'ye askeri ve diplomatik yardım çabaları, Türkiye'nin bu çabalara verdiği olumlu ve olumsuz tepkiler ve iki ülke resmi heyetleri arasında yürütülen görüşmeler ele alınmaktadır

Altıncı bölümde, Churchill'in Adana'da 1943'te, İnönü ve Türk hükümeti yetkilileri ile yaptığı görüşme ele alınmaktadır Görüşme öncesi Churchill'in Türkiye hakkındaki görüşlerinin şekillenmesinde rol oynayan faktörler, görüşme konularının tespiti, görüşmeden İngiliz hükümetinin beklentileri, Türkleri savaşa sokmaya ikna etmek için kullanmayı düşündüğü argümanlar, Mihver Devletleri tarafından görüşmenin yapılmasının engellenme çabaları ve sonuçları; görüşmenin gerçekleşmesi, Türk hükümetinin Churchill'in istekleri karşısında takındığı tutum ve karşı istekleri, görüşmenin sonuçları değerlendirilmektedir

Yedinci bölümde, Müttefiklerin ve Mihver Devletleri'nin Ekim 1943'te Ege Denizi'nde savaşa hazırlanışları, Oniki Ada seferinin nedenleri, gelişmesi ve sonuçları ile kuvvet komutanları, Dışişleri Bakanlığı ve Başbakan'ın, askeri ve diplomatik ileti çözümlerini birbirinden çok farklı yorumlamalarının, Doğu Akdeniz'deki İngiliz politikasına nasıl yansıdığı üzerinde durulmaktadır Ayrıca, Kasım 1943'te Almanların Doğu Akdeniz ve Oniki Adalarda başarı elde etmelerinin, İngiltere-Türkiye ilişkilerine etkileri üzerinde de durulmuş, Türkiye'nin savaşa girmesini temin maksadıyla yapılan konferanslar ele alınmıştır

Sekizinci bölümde, Moskova, Kahire ve Tahran Konferansları'nın Türkiye açısından önemi, Eylül 1943- Mart 1944 dönemine ait diplomatik iletilerin bir casusluk sonucu Berlin'in eline geçmesinin Müttefik ilişkilerine etkileri ele alınmaktadır Ayrıca, Türkiye'nin tarafsız tutumunu sürdürmek konusundaki kararlılığının İngiltere tarafından nasıl değerlendirildiği, bu durumu değiştirebilmek için yürütülen çalışmalar ele alınmakta, Müttefikler-tarafsızlar arasındaki güven ve güvensizliği etkileyen faktörler üzerinde durulmaktadır

Sonuçların ele alındığı Dokuzuncu bölümde, Churchill, Dışişleri Bakanlığı ve kuvvet komutanlarının 1942'den 1944'e kadar olan dönemde, Türkiye'ye yönelik politikalarını formüle etmek ve bu politikaları uygulamak için gizli ileti çözümlerinden elde ettikleri bilgileri nasıl kullandıkları sorusuna yanıt verilmiştir İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın 1940'da Türkiye ile ilgili yeterli ve sağlam bilgilere dayanan tavsiyeler üretebilip üretemediği, İngiltere'nin Ankara Büyükelçiliği'nin güvenilir olmayan yapısının savaşın gidişini nasıl etkilediği, 1942'den itibaren Devlet Kod ve Şifre Okulu'nun sağladığı iletiler sayesinde İngiltere-Türkiye ilişkilerinin nasıl yürütüldüğü ele alınmıştır Ayrıca, Churchill'in Türkiye ile ilgili kararlar verirken ve görüşlerini belirlerken Mavi Kapaklı Dosyalar içindeki iletilerden yararlandığı, bunlara dayanarak Türkiye'yi Müttefiklerin yanında savaşa sokabilmeyi umması değerlendirilmiştir

by.NaMe
07-10-2008, 10:15 AM
Çocuk Gelişimi Ve Psikolojisi
Prof Dr Haluk YAVUZER


"Çocuğun ilk altı yılı" bireyin gelişiminin temel taşlarını oluşturması, temel bilgi ve becerilerinin bu erken gelişim döneminde kazanılması nedeniyle büyük önem taşır

Kişiliğin oluşumu yönünden de önem taşıyan ilk 72 ayda çocuk, kendisine uyarıcı bir çevre sunan, SEVGİ gösteren ve SAĞLIKLI GELİŞİMİNİ sağlayan anne-babaya ihtiyaç duyar

O-6 Yaş arası, çocuk gelişiminin hızla yönlendiği kritik yıllardır Bu erken gelişim yıllarında temeli atılan beden gelişimi, psiko-sosyal gelişim ve kişilik yapısının, ileri yaşlarda yön değiştirmekten çok aynı yönde gelişme şansı daha yüksektir Çocuk gelişiminin kendine özgü dinamikleri olduğu, her gelişim evresinin büyük oranda daha önceki evreler tarafından belirlendiği bir gerçektir Araştırmalar çocukluk yıllarında kazanılan davranışların yetişkinlikte, bireyin kişilik yapısını, tavır, alışkanlık, inanç ve değer yargılarını büyük ölçüde biçimlendirdiğini ortaya koymaktadır

DOĞUM:
Çalışmalar gebelik sırasında kaygı ve zorlanma içinde olan annelerden doğan çocukların, 2,5 yıl sonra gözlendiğinde, toplumsal ilişkilerde çekingen olduklarını, oyunlara katılma isteği göstermediklerini, tehlikeler karşısında diğer çocuklardan daha çok kaygı gösterdiklerini ortaya koymaktadır

YENİ DOĞAN (0-1 AY)
Yeni doğanın davranışları çok sınırlıdır Bu ilk davranışlar ilkel olmalarına rağmen gelişimin temelini oluştururlar Bebek doğduğu andan itibaren yüksek bir öğrenme potansiyeline sahip olmakla birlikte yapabildikleri öğrendiklerine oranla azdır Yeni doğan görme alanı içindeki (15-25 cm) parlak cisimleri fark eder İnsan yüzlerini inceleyebilir Gördükleri 2-4 ncü aya kadar net değildir Yeni doğan iletişimini ağlayarak yapar Ağlama repertuarı ihtiyaca bağlı olarak oldukça geniştir

Fiziksel durum: Yeni doğan bebek beklenilenden oldukça değişik bir görünüme sahip olacaktır Tahminlerden daha küçük ve narin olabilir Kafasının biçimi tuhaf gelmemelidir Cildi verniks denilen bir yağ tabakası ile kaplıdır Ayrıca sistemleri henüz tam olarak çalışmadığı için derisinde benekler, morluklar ve renk değişiklikleri olabilir Bunların hepsi normaldir ve bu tip şeyler 2 haftalık olduktan sonra geçer Burada önemli olan bebeğin özellikle anne sesini duyduğu zaman sakinleştiği ve huzur bulduğudur


1 NCİ AY:
Yattığı yerden başını 1-2 saniyelik bir süre için kaldırabilir İnsan ve özellikle anne yüzüne odaklanabilir Şiddetli seslere bedensel olarak tepki verir Ağlama dışında bazı sesler çıkartabilir (cıvıldama) Gülümsemeye gülümseme ile karşılık verir


3 NCÜ AY:
Yakın mesafede bulunan hareketli nesneleri takip edebilir Yüksek sesle gülebilir Ellerini bir araya getirebilir Başını dik tutabilir Bir yöne doğru yuvarlanabilir Kısacası etrafındaki nesnelerle veya insanlarla kendi çapında iletişime geçebilir

6 NCI AY:
Başını vücudu ile aynı hizada tutabilir Ünlü ve ünsüz harf bileşimlerinden oluşan kelimeler çıkarabilir Birine veya bir şeye tutunarak ayakta durabilir Kendisini besleyebilir Ellerini rahatça kullanır


9 NCU AY:
Mizah duygusuna sahip olmakta ve ebeveynlerini güldürmekten haz duymaktadır

12 NCİ AY:
Yürüyebilir ve rahatlıkla iletişime geçebilir Öğrenme isteği daha da kuvvetlenmiştir

Bebekler çevresindekilerle ağlayarak iletişime geçerler Ağlama repertuarları çok geniştir İhtiyaca cevap verilmezse ağlama şiddeti artar Bir bebeğin ağlamasına neden olabilecek yedi durum şunlardır:


1 Hastalık

2 Pişikler

3 Kolik: Düzenli olarak günün belli bir saatinde yoğun ve yatıştırılamayan ağlamalarla beliren bir durumdur Genellikle öğleden sonra veya akşamları ortaya çıkar Kolik bebeğe zarar vermez fakat doktora başvurulmalıdır

4 Bulunduğu ortam

5 Hoşlanmadığı şeyler: Giyindirilmesi veya soyundurulması, göz veya kulağına burun damlatılması, banyo olması gibi rahatsız edici durumlar bebeğin ağlamasına sebep olur Ayrıca yedinci aydan sonra bebek anne veya babasını yanında görmediği zamanda tedirgin olup ağlayabilir

6 Ebeveynin ruh hali: Akılda bulundurulması gereken en önemli husustur Her bebek ebeveynin ruh halini anlayabilir ve buna bağlı olarak huzursuz olabilir Sinirli hareket, tavır veya seslerden kaçınılmalıdır

7 Aşırı ilgi: Bebeğin kucaktan kucağa dolaştırılması, aşırı sıkılarak sevilmesi, aç değilken üstelenerek beslenmesi, gereksiz yere altının değiştirilmesi, ağlarken bebeğe sinirli bir şekilde bağırılması bebeği kızdırır veya tedirgin eder

Kitapta asıl belirtilmek istenen anne ve baba olmanın kurallarına uyulduğu sürece, ne kadar kolay bir yetiştirme ve büyütme evresi geçirebileceğimizdir Her ne kadar bir bebek için iletişim bize göre "agu gugu" gibi şeyler ifade etse de aslında bir bebeğin dünyası, iletişim kabiliyeti bizim kendileri hakkında bildiklerimizden çok daha geniştir En önemlisi onların da olurunu alarak, güvenlerini kazanarak bu dünyaya girebilmek ve onları doğrulara motive etmektir

by.NaMe
07-10-2008, 10:15 AM
Dijital Sinir Sistemiyle Düşünce Hızında Çalışmak

Bill Gates ve Collins Hemingway




Dünyanın en büyük kişisel bilgisayar yazılım üreticisi Microsoft'un kurucusu ve yönetim kurulu başkanı olan Bill Gates, Bilgi Çağı'nın başlatılmasında önemli bir rol oynamıştır Bu çağdaş hayalperest şimdi de gelişen teknolojinin iş dünyasını yeni bir ekonomik çağa nasıl ittiğini, her yöneticinin çizginin nasıl üzerinde kalabileceğini ve kalması gerektiğini entegre bilgi sistemlerinin her kurumu nasıl başarıya götüreceğini Collins Hemingway ile birlikte yazdığı bu kitapta açıklıyor

Çoğu şirketin bugün bilgiyle yapabildiği işler bundan birkaç yıl önce mükemmel bir başarı olarak görülebilirdi Ayrıntılı bilgi yanına yaklaşılamayacak kadar pahalıydı, bilgiyi değerlendirip dağıtmak için gerekli araçlar 1980'lerde ve 1990'lı yılların başında daha piyasaya çıkmamıştı Ancak XXI yüzyılın eşiğinde olduğumuz bugün dijital çağın araçları ve bağlantı imkanları bize bilgiye kolaylıkla erişebilmek, paylaşabilmek ve üzerinde çalışabilmek için yeni ve önemli fırsatlar sunuyor


Belki de şirketiniz teknolojiye önemli yatırımlar yaptı ve beklediği gelirin sadece yüzde 20'sini elde ediyor Kitapta Gates'in anlattığı gibi, muhtemelen donanıma ve yazılıma belirli sorunların çözümü için gerekli birer araç olarak bakıyorsunuz Tıpkı yaşayan bir organizma gibi bir kuruluş da ancak ihtiyaç duyan bölümlerine istendiği zaman bilgi ileten bir sinir sistemi varsa düzenli çalışabilir Teknik olmayan ve açık bir dille söylemek gerekirse, DÜŞÜNCE HIZINDA ÇALIŞMAK dijital sinir sisteminizin bütün sistem ve prosesleri bir alt yapı üzerinde nasıl bir araya getirebileceğini, bilgi nehirleri oluşturup şirketinizin verim, genişleme ve kâr alanlarında dev adımlar atmasını nasıl sağlayacağını gösteriyor

İlk kez, her çeşit bilgi -sayılar, metinler, ses, video- herhangi bir bilgisayarın depolayabileceği, işleyebileceği ya da iletebileceği dijital bir formata dönüştürülebiliyor İlk kez olarak, standart yazılım platformuyla birleştirilmiş bir standart donanım, kitlesel üretimden yararlanarak güçlü bilgisayar çözümlerini her şirketin alabileceği noktaya getiriliyor Kişisel bilgisayardaki "kişisel" sözcüğü, bilgi işçilerinin bilgiyi değerlendirip kullanmaları için güçlü bir araca sahip olduklarını gösteriyor Kitapta Mikroişlemci devriminin PC'lere geometrik oranda güç vermekle kalmadığı, dijital bilgi kullanımını yaygınlaştıracak yepyeni bir kişisel yoldaş kuşağı -avuç içi bilgisayarlar, otomobil PC'leri, akıllı kartlar vb- yaratmanın da eşiğine geldiği ayrıntılı olarak açıklanıyor Bu yaygınlığın önemli bir anahtarının da, dünya çapında bağlanabilirliği sağlayan internet teknolojilerindeki gelişmeler olduğu vurgulanıyor ve şu görüşe yer veriliyor:

"Dijital çağda "bağlanabilirlik" sadece iki ya da daha fazla insanın ilişkiye sokulmasından çok daha geniş bir anlam taşıyor İnternet bilgi paylaşımı, iş birliği ve ticaret için yeni bir evrensel alan yaratıyor Telefon ve televizyonun sunduğu olanakları kullanan ve bunları kağıtla iletişimin genişliği ve derinliğiyle birleştiren yeni bir iletişim aracı sağlıyor Buna ek olarak, bilgileri bulma ve ortak ilgi alanları olan kişileri bir araya getirebilme yeteneği de yepyeni bir olgudur"

Gates, Microsoft ve diğer büyük kuruluşlarda ayrıntılı, ufuk açıcı turlara çıkarak en basitinden en karmaşığına dijital bir sistemin şirketlerin yapısını nasıl değiştirdiğini gösteriyor Entegre teknolojinin:


- Eğitim ve trendleri incelemek için dağınık bilgilere nasıl derhal erişim sağladığını,
- Ürünün pazara sürülme süresini kısaltıp rakiplerden önce piyasaya girmenize nasıl yardımcı olduğunu,
- Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ürünleriniz hakkında satış ve envanter istatistiklerini nasıl dakikası dakikasına izlediğini,
- Müşterilerinize sorunlarını çözmede nasıl yardımcı olabileceğini ve akıllı yazılımlardan yararlanarak, şikayetleri otomatik olarak tasarımcılara ve üretim görevlilerine nasıl iletileceğini açıklıyor

Kitapta Dijital bilgi akışının organizasyonların ayrılmaz bir parçası yapılabilmesi için aşağıdaki 12 temel adım öneriliyor:

Bilgi işleri için;
1Gelişmelere derhal tepki verebilmek için şirket içi bütün bilgileri e-posta üzerinden verilmesinde ısrar edin
2 Trendler belirlemede ve bulgularınızı başkalarıyla paylaşmada, satış verilerini on-line değerlendirin
3 PC'leri işinizin analizi için kullanın; bilgi işçilerinizi ürünler, hizmetler ve kârlılık konularında daha yüksek seviyede düşünce üretmeye yönlendirin
4Dünya üzerinde nerede bulunurlarsa bulunsunlar; bilgiyi paylaşabilecek ve gerçek zamanda birbirlerinin düşüncelerini geliştirebilecek sanal ekipler oluşturmada dijital araçlar kullanın Şirket geçmişiyle ilgili bilgileri isteyenlerin kullanımına sunabilmek için dijital sistemlerden yararlanın
5 Her türlü kağıtlı prosesi dijital proseslere dönüştürün, şirket içi dar boğazları giderin, daha değerli görevler yapmaları için bilgi işçilerinize ek zaman sağlayın

Şirket faaliyetleri için:
6 Tekrarlanan küçük görevleri, bilgi işçisinin becerilerinden yararlanabi-leceğiniz katma değerli işlere dönüştürmek üzere dijital araçlar kullanın
7 Dijital bir bilgi devresi oluşturun, üretim proseslerinizin verimini, üretilen mal ve hizmetlerin kalitesini arttırın Bütün temel ölçüler her çalışanın erişiminde olmalıdır
8 Müşteri şikayetlerini, bir ürünü ya da hizmeti iyileştirebilecek kişilere hemen ulaştırabilmek için dijital sistemlerden yararlanın
9 İşinizin yapısını ve işinizin çevresindeki sınırları yeniden belirlemede dijital iletişimden yararlanın Müşteri isteklerine bağlı olarak ya daha büyük ve mesafeli ya da daha küçük ve içli dışlı olun

Ticaret için:
10 Bilgi alın, zaman kazanın Üretim zamanınızı kısaltmak için size mal ve hizmet sağlayanlarla dijital işlemler gerçekleştirin, her iş prosesini "tam zamanında teslimat"a uygulayın
11 Müşteri ilişkilerinde aracıları kaldırabilmek için satışlarınızı ve hizmetlerinizi dijital ortamda gerçekleştirin Eğer aracı sizseniz, yaptıklarınıza değer katmak için dijital araçlar kullanın
12 Müşteri sorunlarının çözümü için, dijital araçlardan yararlanın; kişisel ilişkiyi daha önemli, daha karmaşık müşteri ihtiyaçlarına cevap vermek için kullanın

Kitabın her bölümü yukarıdaki noktalardan birini ya da birkaçını kapsıyor İyi bir bilgi akışının aynı anda yukarıdakilerden birkaçını bir arada yapabilmeyi sağladığı ve bir dijital sinir sisteminin en önemli yararlarından birinin de bu değişik sistemler arasında bağlantı oluşturabilmesi olduğu anlatılıyor


Düşünme Hızında Çalışmak kitabında Bill Gates, bilişim ortamında kazanmanın ya da kaybetmenin bilginin nasıl toplandığına, nasıl yönetildiğine ve nasıl kullanıldığına bağlı olduğunu ayrıntılarıyla açıklıyor

by.NaMe
07-10-2008, 10:15 AM
Dış Politika


Kamran İNAN


Geniş devlet tecrübesi ve özellikle dış politikadaki birikimleri ile politik hayatımızın müstesna isimlerinden biri olan Kamran İNAN, bu kitapta, dış politika hakkında tecrübe ile edindiği şahsî görüşlerin derlenmesinden ibarettir İnan, cumhuriyet dönemi dış politikasının ana hatlarını ortaya koymaya çalışmıştır


Kitabın ilk bölümünde dış politika ile diplomasinin tanımı yapılmış, diplomasinin tarihsel gelişimi açıklanmış, ikili diplomasi ile çok taraflı diplomasi arasındaki farklar ortaya konmuştur İnan, dış politikanın hareket noktasının milli menfaatler olduğunu, hedefinin ise barışın korunması, yabancı devletlerle iyi ilişki ve iş birliğinin geliştirilmesi olduğunu açıklamıştır

Bir memleketin dış politikasını oluşturan, yönlendiren faktörlerin çeşitli olduğunu, bunların içinde değişmeyen ve değişen faktörler bulunduğunu belirtmiştir Değişmeyen faktörlerin başında vatan gelir Oturulan toprakların dünya siyasî coğrafyasındaki yeri dış politikayı şekillendirmede önemli ve değişmeyen bir faktördür

Dış politikamızdaki devamlı diğer bir faktör de komşularımızdır Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla komşularımızın sayısı daha da artmıştır İnan bu bölümde komşularımızın hedeflerine de kısaca değinmektedir

Dış politika ve savunmamızı şekillendiren bir diğer faktör de istikrarsızlıklarıyla tanınan Balkanlar ve Orta Doğu arasında bulunmamızdır Tarih, kültür, dil, din ve etnik yakınlık dış politika hedeflerinin tespitinde önemli rol oynamaktadır


Dış politikayı yönlendiren diğer bir faktör de rejimin şeklidir Türkiye 1950'de demokrasiye geçmekle demokratik memleketler ailesine ve bunların kendi aralarında geliştirdiği kuruluşlara katılmıştır

Dış politikada gittikçe öncelik ve ağırlık kazanan diğer bir faktör de ekonomik menfaat ve ilişkilerdir Ekonomik menfaat, dış politikanın savunmadan sonra gelen hedefidir İnan, bu konuda GATT çalışma grubundaki tecrübelerini anlatmaktadır

İnan, dış politikanın diğer önemli bir aracının da kamuoyu olduğunu vurgulamaktadır Bu faktör son senelerde artan bir önem kazanmakta ve demokratik memleketlerde ön planda gelmektedir Bir meselenin kamuoyuna mal edilmesi, desteğinin sağlanması, dışarıda kabul görme, etkili olma imkânını artırır

Dış politikanın diğer önemli bir faktörü ve kuvvet kaynağ0ı ise millî dayanışma, birlik ve beraberliktir Bu alanda zaafı bulunan veya zaaf gösteren memleketlerin dış politikası ürkek ve başarısız olur İnan bu bölümde ayrıca sağlıklı bilgi sahibi olmanın ve istihbarat faaliyetlerinin önemine değinmiştir Bu konuda İsrail'in başarısından ve ülkemizde ki örneklerden bahsetmiştir


Yazar kitabın geri kalan bölümünde dış politika ile iç politikanın ilişkisinden, politika tespitinden, devlet adamlarının seviyesinin dış politikada oynadığı rolden bahsetmiştir Dış politikanın millî hedeflere göre tespit edildiğini ve uygulandığını vurgulamaktadır Aktif ve pasif millî hedefler vardır Yazar, bu hedefleri açıklamaktadır

Kitabın son bölümünde İnan, Türk dış politikası üzerine yoğunlaşmıştır Türk dış politikasının bir imparatorluk dönemi, bir de Cumhuriyet dönemi olduğunu söylemekte, imparatorluk dönemi dış politikasının daha ziyade tarihçilerin sahasına girdiğini söyleyerek Cumhuriyet dönemi dış politikasına eğilmektedir

İnan, Cumhuriyet dönemi dış politikasını Atatürk dönemi dış politikası, Atatürk sonrası politika, 2 nci Dünya Savaşı dış politikası ve 2 nci Dünya Savaşı sonrası Türk dış politikası diye bölümlere ayırmış ve örnekler vererek incelemiştir


Atatürk dönemi dış politikasının çok başarılı olduğunu, bu dönemin aktif, dinamik dış politika dönemi olduğunu, Atatürk'ten sonra Türk diplomasisinin pasif döneminin başladığını, 2 nci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'nin tarafsızlık politikasını belirlediğini, baskı ve zorluklara rağmen bu tutumu muhafaza ettiğini söylemiştir

2 nci Dünya Savaşı sonrası politikada, Türkiye'nin NATO'ya üyeliği ve NATO'daki tecrübeleri detaylı olarak açıklanmıştır Yazar, Kıbrıs ve Avrupa Birliği ile olan ilişkillerimize de detaylı olarak değinmiştir

İnan, kitabın sonuç bölümünde yeni dünya düzeninde Türkiye'nin nasıl bir dış politika takip etmesi gerektiği konusunda görüşlerini bildirmiştir

Ele aldığı konular itibariyle önem taşıyan bu kitap, rahat okunan bir sohbet üslubu ile kaleme alınmış ve okuyucuların dış politika konusunda ufuklarını açmak ümidiyle okuyuculara sunulmuştur

by.NaMe
07-10-2008, 10:15 AM
Deniz Gücünün Tarih Üzerindeki Etkisi


Alfred T MAHAN



Amiral Alfred T MAHAN, bu çalışmasında dünya hakimiyeti kurmada bütün tarih boyunca hakim rolü deniz gücünün oynadığını ortaya koyar MAHAN'a göre ülkede refah ve emniyeti mümkün olan en üst seviyeye çıkarmak ve dünya siyasetinde söz sahibi olmak arzusunda olan her devlet için deniz hakimiyetini elde etmek esastır Sahili bulunmayan devletler, gücü ne olursa olsun, gerilemeye ve yıkılmaya mahkumdurlar Çünkü kara, MAHAN'a göre, "baştanbaşa engel demektir, deniz ise açıklık ve kolaylık zeminidir" Bu açıklığı deniz kuvvetleriyle kontrolü altına almayı beceren ve güçlü bir deniz ticaret filosunu elinde bulunduran bir ülke dünyanın bütün zenginliklerinden istediği gibi faydalanabilir


MAHAN'ın bu fikirleri çoğunlukla 1886 yılında küçük bir subay grubuna ders verdiği deniz akademisinde olgunlaşmışlar ve dört yıl sonunda "Tarihin Akışı Üzerinde Deniz Gücünün Etkisi" adı altında vücut bulmuşlardır MAHAN'ın şöhretinin asıl kaynağı olan meşhur kitap, özü itibarıyla, onyedinci yüzyıl ortasından Napolyon savaşlarının sonuna kadar İngiliz Deniz gücünün doğuşu ve gelişmesinin bir hikayesidir


MAHAN, geniş çizgilerle büyük deniz güçlerinin yükselişi ve çöküşünü anlatmaya başlıyor, denizde güç kazanmak isteyen bir milletin sahip olması gereken şeyleri bir takım ayrıntılar vererek gözden geçiriyor Bu gerekli şeylerin altı tane olduğunu söylüyor: Coğrafi mevki, fiziki olgunluk, arazi genişliği, nüfus, halkın karakteri ve hükümetin karakteri


MAHAN'nun yorumuna göre, deniz gücü donanma gücünden çok fazla bir şeydir, deniz gücü içine sadece savaş gemileri değil ticari denizcilik ve kuvvetli bir anavatan girer "Deniz gücünün tarihi bir milletin deniz üstünde veya deniz yoluyla büyüklüğünü mümkün kılan herşeyi içine alan geniş bir konu olmakla birlikte, esas itibariyle bir askeri tarihtir" diyor Yine de donanmaların, seferlerin ve savaşların sadece amaç uğrundaki araçlar olduğunu belirtiyor İhtişamlı bir ticaret bahriyesi ve başarılı bir donanmanın biri olmazsa öbürü olamaz Milletin zenginliği ikisine de bağlıdır


Coğrafi mevkiden bahsederken şu noktaların birinci derecede önemli olduğunu söylüyor: "sınırları karada olan bir ülkeye kıyasla, kendini ne karadan savunma zorunda kalan ne de topraklarını kara yoluyla genişletmek durumunda bulunan bir ülke" coğrafi bakımdan çok büyük avantajlara sahiptir Bunun misallerini bir tarafta İngiltere, bir tarafta Fransa, Hollanda vermektedir Merkezi mevkide bulunmak, yani büyük ticaret yollarına yakın limanlara ve muhtemel düşmanlara karşı girişilecek savaşlar için kuvvetli üslere sahip olmak stratejik bakımdan büyük avantaj sağlar Burada yine İngiltere Manş denizine ve Kuzey Denizi ticaret yollarına hakimiyeti dolayısıyla, üstünlük kazanabilmiştir

MAHAN ikinci unsuru, yani fiziki olgunluğu ele alırken de şunları söylüyor: "Bir ülkenin deniz sahili onun sınırlarından birini teşkil eder; bir sınırın gerideki bölgeye ulaşma hususunda verdiği kolaylık ne kadar çoksa, bir milletin diğer ülkelerle bu yoldan münasebete girme eğilimi o kadar fazla olur"

Bir milletin bir "deniz gücü" olarak gelişmesini sağlayan üçüncü ve son tabii şart ise arazinin genişliğidir MAHAN burada "bir ülkenin sahip olduğu kilometre kare toprağı değil, deniz sahilinin uzunluğu ve tabii limanlarının özelliklerini" kastediyor Bir ülkenin nüfusunun onun deniz sahili genişliğine oranı da çok önemlidir Bu noktaya bir örnek Amerikan iç savaşından verilebilir MAHAN deniz gücünü etkileyen üç tabii şartı, yani coğrafi mevki, fiziki olgunluk ve arazi genişliğini gözden geçirdikten sonra, ülke halkı ve hükümeti üzerinde duruyor

MAHAN'ın deniz gücü konusunda önemli saydığı beşinci unsur bir halkın milli karakteri ve kabiliyetidir "Hemen hemen istisnasız bir şekilde tarih bize gösteriyor ki," şu veya bu şekilde büyük deniz gücü olmuş bir milletin ayırdedici özelliklerinden biri de onun ticarete karşı kabiliyetidir MAHAN'ın kanaatine göre bir milletin dehası da sağlam sömürgeler kabiliyetinden anlaşılır Bu bakımdan İngilizler Fransızlar'a üstündürler, çünkü "İngiltere sömürgecileri yeni girdikleri ülkelerde tabii olarak ve kolayca yerleşmişler, kendi menfaatlerini oranın menfaatleriyle bir tutmuşlar ve geldikleri vatan ile duygusal bağlarını devam ettirmekle birlikte, oraya dönmek için hiç de acele etmemişlerdir"

Nihayet, MAHAN bir ülkenin hükümetinin ve müesseselerinın karakterini deniz gücünün gelişmesiyle ilgisi açısından ele alıyor Onun kanaatine göre hükümet şekli ve idarecilerin karakteri "deniz gücünün gelişmesi üzerinde çok belirgin bir tesir meydana getirmemiştir" MAHAN demokratik idare şeklini tercih etmekle birlikte şunu da belirtmekten geri durmuyor: "Akıllıca ve istikrarlı bir şekilde yürütülen despotik idareler bazı devirlerde hür bir ülkenin yavaş işleyen idare mekanizmasıyla yapılabilecek olandan daha büyük bir verimlilikle büyük bir deniz ticareti ve parlak bir donanma kurmuşlardır Bütün zorluk belirli bir diktatörün ölümünden sonra devamlılığı sağlama noktasında ortaya çıkmaktadır" Çeşitli hükümetlerin icraatlarının deniz gücü olmakla ilgisi bakımından geniş bir tarihi incelemesini verdikten sonra, hükümet etkisinin iki yolda kendini gösterdiğini söylüyor Birincisi barış zamanında ikincisi ise savaş zamanındadır

Deniz gücünü etkileyen altı temel noktayı böylece gözden geçirdikten ve üzerinde fikir yürüttükten sonra MAHAN kitabın geri kalan kısmını 1660-1783 arasında Avrupa'daki deniz savaşlarını ayrıntılı bir şekilde incelemeye ayırmıştır

MAHAN'ın bütün kitap boyunca rastlanan temel tezi şudur: Deniz gücü ile kara gücü arasındaki mücadele bir memleketin denizden kuşatılması ona karşı yenilmez bir kara ordusu çıkarmaktan daima daha etkili olmuştur


Sonuç olarak; kitapta, XX yüzyılın başlarında Amerikalı Amiral Alfred T MAHAN tarafından ortaya atılan jeopolitik egemenlik teorisi ele alınmaktadır Bu teoriye göre denizlere egemen olan devlet, bütün dünyanın egemenliğine sahip olacaktır Nitekim Avrupalı devletlerin denizaşırı sömürgeciliğinin en ileri noktaya ulaştığı dönemde yazdığı "Deniz Gücünün Tarih Üzerindeki Etkisi" adlı kitabında MAHAN esas olarak dönemin en büyük deniz gücü ve "üzerinde güneşin batmadığı" bir sömürge imparatorluğuna sahip İngiliz İmparatorluğunu incelemiştir

by.NaMe
07-10-2008, 10:16 AM
Değişen Dünyada Teknoloji Yönetimi

ProfDr Mahmut TEKİN



Kitap, sürekli değişen teknolojilerin işletmelerde daha etkin kullanılması ve işletmelerin yeni teknolojiye adapte edilmesinde işletme yöneticilerine yol göstermektedir Yeni bir binyıla girdiğimiz bir dönemde, küreselleşme olgusuyla birlikte yoğun bir rekabet ortamı yaşanmaktadır Dünya pazarlarında her geçen gün artan bu rekabetin kalite odaklı olmasından dolayı, kalite üzerinde belirleyici olan teknoloji ve teknoloji yönetimi gündemin ilk sıralarında yer almaktadır



Teknoloji ve teknoloji yönetiminin öneminin belirginleşmesi, pazara hakim olmak isteyen şirketlerin öncelikle teknolojiye hakim olmaları zorunluluğunu ön plana çıkarmıştır
Günümüz işletmecilik dünyasında teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerlemektedir Hızla gelişen bu teknolojik değişimden etkin ve verimli bir şekilde yararlanabilmek gelecekte rekabetçi üstünlük sağlamanın anahtar unsuru olacaktır Bu durum, işletmelerde teknoloji yönetim sisteminin kurulmasını zorunlu kılmaktadır
İşletme yöneticileri değişen dünya koşullarında stratejik bir teknoloji yönetimi politikasıyla bilgiye zamanında ulaşarak bilgiyi, etkin ve verimli bir şekilde işletmede yaratıcılığı artırmada kullanmalıdırlar Bilgi ve bilginin üretim faaliyetlerine uygulanmasını ifade eden teknolojiden gereği gibi yararlanabilmek için, bilişim teknolojilerinin kullanılması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır
Bilişim teknolojilerindeki gelişmelerin bir sonucu olarak, ticari faaliyetlerin yerine getirilmesinde kapsamlı ve köklü değişiklikler olmuş ve internet ortamında
yürütülen elektronik ticaret uygulaması yaygınlaşmıştır Ülkeler arasında sınır tanımadan yapılan elektronik ticaretin öneminin ve başarısının artmasıyla birlikte işletmelerin bu sistemden daha fazla yararlanacakları öngörürülmrktedir
Bütün bu gelişmeler ışığında, küreselleşme olgusunun ve artan rekabetin etkisiyle dünyanın önde gelen dev şirketlerinin stratejik iş birlikleri oluşturmak amacıyla birleştikleri ve bu birleşmelerin giderek yaygınlaşacağı görülmektedir Ortak olan şirketlerin teknolojik güçlerini birleştirerek artırdıkları ve böylece rekabetçi üstünlüklerini geliştirdikleri görülmektedir Bu durum, dünya pazarlarında, teknoloji ağırlıklı bir rekabetin yaşanmasına yol açmaktadır
Kitap yedi bölümden oluşmaktadır Birinci bölümde "Teknoloji " başlığı adı altında; teknoloji kavramının ne olduğu, işletmeler için önemi, nasıl geliştirilebileceği, bir rekabet silahı olarak nasıl kullanılabileceği ve yönetimi anlatılmaktadır Ayrıca birinci bölümde, ileri imalat teknolojilerinden ve bu teknolojilerin işletmelere sağladığı yararlardan bahsedilmektedir Bunlara ilaveten, yeni üretim teknolojileri, yenilik ve yenilikçi organizasyonların özellikleri birinci bölümde anlatılmaktadır


Kitabın ikinci bölümünde "Bilgi ve Bilgi Toplumu" başlığı adı altında; bilginin tanımı, anlamı, örgütlerdeki yeri ve önemi anlatılmaktadır Ayrıca bu bölümde bilgi toplumundan bahsedilmekte, onun özellikleri anlatılmaktadır
Kiyabın üçüncü bölümünde "Bilişim Sistemleri" başlığı adı altında; bilişim sistemleri kavramı ve gelişimi, bilişim sistemleri ve küreselleşme, küresel bilişim sistemleri konuları anlatılmaktadır
Kitanbın dördüncü bölümünde "Bilişim Teknolojiler" başlığı adı altında ; bilişim teknolojilileri kavramı ve gelişimi anlatılmaktadır Ayrıca, iştelmeler bilişim teknolojileri uygulamalarının gelişimi anlatılmaktadır
Kitabın beşinci bölümünde "Bilişim Sistemi Uygulamaları" başlığı adı altında bu sistemlerin nerelerde nasıl uygulanabiliceği anlatılmaktadır Bilişim sistemlerinin işletme faaliyetlerini, işletme fonksiyonlarını ve örgütsel karar verme sürecini nasıl destekledikleri açıklanmaktadır Bu bağlamda, ticari kayıt işlem sistemleri, ofis otomasyon sistemleri, yönetim bilişim sistemleri ve karar destek sistemleri gibi alanlarda bilişim sistemlerinin nasıl uygulandığı anlatılmaktadır
Kitabın altıncı bölümünde "Küresel Rekabet Ortamında Rekabet Üstünlüğü Sağlamada Bilişim Teknolojilerinin Rolü" başlığı adı altında; dünyada değişen rekabet ortamı, rekabet üstünlüğü sağlamada bilişim teknolojilerinin rolü anlatılmaktadır Ayrıca, rekabet üstünlüğü sağlamada örgütsel değişimin önemi açıklanmaktadır
Kitabın son bölümü olan yedinci bölümde "Elektronik Ticaret" adı altında internetin sağladığı imkanlar ile tamamen elektronik bir ortamda ticaret uygulamaları anlatılmakta, elektronik ticaretin bankacılık ve ödeme sistemine etkileri açıklanmaktadır

by.NaMe
07-10-2008, 10:16 AM
Dostluğun Gücü


Alan Loy Mc GİNNİS



"Dostluğun gücü "isimli bu kitap, dört ana bölümden oluşmuştur Bu bölümler;

- İlişkileri derinleştirmenin beş yolu,
- Yakınlık kurmanın beş yolu,
- İlişkiye zarar vermeden olumsuz duygularla başa çıkmanın iki yolu,
- İlişkilerin kötüye gitmesi durumunda karşılaşabileceğimiz durumlar

Yazar birinci bölümde; insanların çok zengin, iyi bir işinin ,iyi bir eşinin olması durumunda bile çoğu kez mutlu olamadıklarını gözlemlemiştirBu insanların mutlu olabilmeleri için;sıkıntılı günlerinde ya da zamanlarında en az onun sıkıntılarını paylaşabilecek bir yakını ya da dostunun olmasını , hiç haber vermeden evine ziyaret edebilecek dostunun bulunmasını, ihtiyacı olduğunda kendine borç verebilecek birinin ya da birilerinin bulunması gerektiğini dile getirmiştir

Yazar; yakınları açısından gerçek mutluluğu dostların miktarında değil, değerinde ve seçilmiş olmasında olabileceğini dile getirmiştir Yazar; ayrıca mutlu olabilmek için sevginin, şeffaf olmanın, dürüstlüğün, sıcak olmanın, duygularınızı zaman zaman açığa vurma cesareti göstermenin şart olduğunu ortaya koymuştur


Yazar; mutlu ve güçlü olabilmek için sevgi boyutunun önemli olduğunu, bunun zaman zaman nezaket kuralları ile zaman zaman bir hediye ya da gösterilecek olan tebessümle elde edilebileceğini, bizlere küçük gibi gelen bu duyguların karşı tarafa müthiş etkili olduğu kanaatindedir

Yazar; her zaman yönlendirici olmanın dostlukların gelişmesini önlediğini, dostlukların kalıcı olması için eleştirilerin ölçülü ve dikkatli olmasını, herkesi olduğu gibi kabul etme gereğini, başka ilişkileri teşvik edici şekilde olunmasının gerekliliğini ortaya koymuş, bunu örneklerle anlatmıştır İnsanlarla yakınlık kurmak için; dokunma sanatını, övme sanatını, etkili konuşma sanatını iyi kullanmak gerektiğini, çocuklarla nasıl konuşulması gerekliliğinin önemli olduğunu, onlara onların anlayacağı dilden konuşarak onlarla mükemmel iletişim kurulabileceğini ve onların çok şeyler yapabileceği mesajının verilebilmesi gerektiğini belirtmiştir

Yazar; öfke gösterdiğimiz takdirde karşı tarafında gösterebileceğini ve hazırlıklı olmamız gerektiğini, daima iyi bir dinleyici olunmasının gerekli olduğunu, bu sayede kendilerinin dinlendiğini farkeden kişiler; kendilerine değer verildiğini düşünerek müthiş bir motive ile hem işlerine hem de hayata bağlanacaklardır demiştir
Dostlukların güçlü, etkili ve kalıcı olmasını istiyorsak; daima ben merkezli olmamalı, zaman zaman başkalarının da fikirlerine hürmet etmeli, onları dinlemeli, kontrol bendeci olmamalıyız Tüm bunlarla beraber, kendimizi daima başkalarının kontrolüne de bırakmamalıyız Bu durum karşımızdakilerin güvenini sarstığı gibi bizlerin durumunu zedeler


Bu değerlendirmelerin yanında kendimizi, olaylardan ve insanlardan uzak tutarak onların bize ihtiyaç duymasını bekleyemeyiz Kısaca; "Kendisine ihtiyaç duyulmasına ihtiyaç duyan yönlendirici" durumunda da kalmamalıyız Dostluk ve arkadaşlığınızın güçlü olmasını çok istersek; eleştirilerimizde dikkatli olmalı, kabul etme lisanını kullanmalı, dostları "Tek" olmaları için cesaretlendirmeli, yalnızlığa izin verilmeli, başka ilişkileri teşvik etmeli, ilişkilerdeki değişikliğe hazır olunmalıdır

Dostlukların güçlü olmaları istenirse; iyi bir konuşmacı olmalıyız İyi bir konuşmacı olmak için önce iyi dinleyen olmalıyız Çünkü; "Kalbe giden yol, kulaktan geçer" sözü daima güzelliğini korumuştur Tavsiye verilirken tedbirli olunmalı ve dinlerken güven ortamı oluşturulmalıdır

Sonuç olarak; yazar, dost kazanmak için, sevginin, sabrın, güvenin, övmenin, nezaketli olmanın, iyi bir dinleyici olmanın, ölçülü eleştiri yapmanın, izin verme sanatının bulunması ve iyi kullanılması gerekliliğini ortaya koymuş ve etkili, ölçülü örneklerle bu fikirlerini pekiştirmiştir

by.NaMe
07-10-2008, 10:16 AM
Dev Uyanıyor


Martin WALKER


Dev uyanıyor adlı kitabın yazarı Martin Walker, Oxford'da tarih bölümünde eğitim görmüş daha sonra Harvard Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler konusunda çalışmalar yapmış, böylece Sovyetler Birliği hakkında yeterli bir bilgiye sahip olmuştur Eğitimin tamamladıktan sonra The Guardian adlı gazetede iş hayatına atılarak, 1984 yılında çalıştığı gazete tarafından Moskova muhabirliğine getirilmiştir

Kitabın giriş bölümünde, Martin Walker'ın ailesiyle taşınma süreci, burada yabancılara nasıl davranıldığı, karşılaştıkları zorluklar ve Ruslar'ın yaşamları hakkında kesitler vermiştir Bunlardan kısaca bahsetmek gerekirse, yurtdışından Rusya'ya çalışmak için gelen ailelerin hemen hepsinin başına gizli bir memur vererek gözlem altında tutmanın Rus yönetiminin başlıca bir prosedürü olduğunu görüyoruz İkamet eden ailelerin hareketlerini ya da bir yere gitmelerini, direk olarak gerekli mercilere bildirmenin bu gizli memurların başlıca görevleri arasında yer alıyor Moskova dışına çıkabilmek için ise; ailelerin Dışişleri Bakanlığından herhangi bir izin almaları gerekmemektedir Fakat ailelerin iki gün önceden yetkili kurumlara bu seyahat hakkında bilgi verme zorunluluğu bulunmaktadır Rus hükümeti ailenin gideceği güzergaha göre bir yol çıkartarak ve buna göre de belirli noktalara trafik kontrolleri yerleştirerek aileyi gözlem altında tutuyor Görüldüğü üzere yabancı dahi olsanız Rusya'da yaşamanın ne denli zor olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz

Yabancı bir aile Sovyet standartlarına göre daha iyi bir yaşam sürmektedir Rus ailelere daha büyük ve lüks evlerde yaşamak, istediği gibi alışveriş yapma imkanlarına sahip olduklarını görüyoruz Sağlık bakımından ise yabancıların kullanacağı özel hastaneler bulunmakta ayrıca ilaç bulma bakımından bir sıkıntı çekmemektedirler

Bir diğer dikkatimizi çeken nokta geçmiş yıllarda ve yazarın Moskova'ya gittiği yıllarda Sovyetler Birliği kapalı bir kutu olduğundan dolayı, ziyaret ve ikamet eden yabancılara Rus hükümetini halkının iyi bir yaşam sürdüğü izlenimini verme konusunda bir çabaları olduğu gözden kaçmıyor Bunu için de gelen yabancılara lüks semtlerden ev vermeye özen gösteriyorlar Fakat diğer semtlere, kasabalara ve köylere bakıldığı zaman ne halkın ne denli bir perişanlık çektiğini görmek zor değil Buradan çıkardığım sonuç halkın çok çok az bir kesimini oluşturduğu elit bir tabakayı (Ruslar bunu "vilasti" olarak adlandırıyor) kullanarak, halkın iyi bir yaşam sürdüğü izlenimi vermektir Fakat tatil için değil de, iş için gelen yabancılar tarafından (uzun süre kaldıklarından) bu rahat yaşamın başlı başına bir yalan olduğunun keşfedilmesi kaçınılmazdır

Sovyet vatandaşlarının o zamanlarda çok zor koşullarda yaşadığını kabul etmek gerekir Kısaca bahsetmek gerekirse köylülerin sefalet içinde olduğunu, istediği çeşit yiyecekleri bulamadıklarını, bunda dolayı da yeni nesillerin son derece sağlıksız yetiştiği gerçeği ile karşılaşıyoruz Şehirde yaşayan halkın tek eğlence kaynağı ise sinemadır Bunun haricinde sıradan halkın başka bir meşgaleye (içki hariç) sahip olmadıklarını görüyoruz Kitap seçimlerinde bile ancak devletin tasvip ettiği yayınları okuyabilme lüksleri bulunmaktadır Restoranların bir çoğunun devlet tarafından işletildiği böylece gereken kaliteye sahip olmadığı notunu da düşmek lazım Buna ek olarak batılı ülkelerde kolayca bulunan blue-jean, kaset, plak ve video gibi malların kara borsa hariç Rusya'da bulmak imkansız

Yukarıda anlattıklarımı göz önüne alarak, Sovyet halkının ne denli lüks ve rahat bir yaşam sürdüklerini görmenin gözlerden kaçmayacağına inanıyorum

Ben burada birkaç önemli noktadan bahsedeceğim Öncelikle Stalin'in başa geçtikten sonra kendini kabul ettirebilmek ve sistemi uygulamaya devam ettirebilmek için kıyımlar yaptırdığına değiniyor yazarımız Birkaç örnek vermek gerekirse, Stalin zamanında tam 18,840,000 kişinin tutuklandığı dikkatimizi çekiyor Yazarın iddiasına göre bu 18,840,000 kişiden 7,000,000'u hapishanede öldürülmüş geri kalanlar ise kamplara gönderilmiş Yazarın bir başka çok önemli iddiası ise Stalin kurbanlarının sayısı Hitler'inkinden çok daha fazla olduğudur

Kruşçev zamanında ise daha çok kiliselerin ve din okullarının kapatıldığı dikkatimizi çekiyor Buna ek olarak da tarihi bir çok eserin yıkıldığını görüyoruz

Sonuç olarak geçmişte cevaplanması gereken bir çok soru varken Sovyet yönetimi geleceğini çizemiyor, geçmişe gebe kalıyordu

Tarihte yaşanmış en büyük felaketlerden biri olan Çernobil, Sovyetlere ve etrafındaki komşularına korku salmıştır Sovyet tarafından inceleyecek olursak, facianın başta ne denli ciddi olduğunu anlamak bin hayli zordu, çünkü böyle bir olayla daha önce hiç karşılaşmamıştı Dolayısıyla ne Çernobil'de çalışan insanlar (üst düzey hariç) ne de çevrede yaşayan halk karşılaştıkları durumun farkında değillerdi Buna bir de yöntemin örtbas etme politikası eklenince felaket çok daha ciddi boyutlara ulaşmıştır

Sovyet yönetimi halkı paniğe sokmamak ve buna ek olarak çelişkili bilgilerin gelmesi Moskova'yı zor durumda bırakıyordu Bunların sonucu olarak da Sovyet yönetimi bu faciaya çok geç tepki verebilmiştir

Son bölümde de yazarın vurgulamak istediği nokta Sovyetlerin her zaman içine kapanık olmasından dolayı batının Sovyetleri yeterince tanımıyor olmasıdır Gorbaçov ile bu aksaklık giderilmeye başlanmıştır Sovyetlerin son derece büyük kaynaklara sahip olmasına rağmen senelerce bu kaynakları verimli kullanamaması en büyük handikabı olarak gözükmektedir Yazarın inancına göre gerçekleşen rejim değişikliği ile yeni kurulan ülke bu kaynaklanın daha etkili ye verimli kullanmaya başlayacaklardır

Bana göre Sovyetlerin en büyük zaafı ekonomisidir Ekonomisini sadece kendi sınırları içinde tutarak kendilerini felakete sürüklemişlerdir Bunu yavaş yavaş anlamaya başlayan batı Sovyetlerin bu zayıf noktasından yararlanmıştır Şöyle ki Reagan'ın gerçekleştirmekte kararlı olduğu "Yıldız Savaşları" projesi de bir ölçüde zayıf olan Sovyet ekonomisini daha da zayıflatmak amacı gütmüştür

by.NaMe
07-10-2008, 10:16 AM
Değişim Mühendisliği


Michael HAMMER ve James CHAMPY


Değişim mühendisliği, maliyet, kalite, hizmet ve hız gibi çağımızın en önemli performans ölçülerinde çarpıcı geliştirmeler yapmak amacıyla iş süreçlerinin temelden yeniden düşünülmesi ve radikal bir şekilde yeniden tasarlanmasıdır

Değişim mühendisliği, var olan yapıyı düzeltmek ya da aşamalı değişiklikler yaparak temel yapıyı aynı bırakmak demek değildir Değişim mühendisliği, uzun süre önce belirlenmiş prosedürleri bir yana bırakarak şirketin ürün veya hizmetinin yaratılması ve müşteriye değer sunulması için gereken işlere en başından bakılması anlamını taşır Değişim mühendisliği, "Elimdeki bilgi ve teknolojiyle bu organizasyonu yeniden yaratıyor olsaydım nasıl bir şey yapardım?" sorusuyla başlar

Bir organizasyonda değişim mühendisliğini uygulamak eski bütün uygulamaları terk ederek her şeye en baştan başlamak anlamına gelmektedir Buda en başa dönmeyi ve işi daha iyi yapmanın yollarını keşfetmeyi öğrenmekle başarılabilir

Değişim mühendisliği şu dört anahtar kelimeyi içermektedir; "Temel", "Radikal", "Çarpıcı" ve "Süreç"

Temel: Değişim mühendisliğinde iş adamları en temel soruyu sormak zorundadırlar: "Yaptığımız işleri neden yapıyoruz?" "Neden bu şekilde yapıyoruz?" Bu temel soruları sormak insanları, işlerini yürütüş tarzlarının altında yatan söze dökülmemiş kural ve varsayımları gözden geçirmeye zorlamaktadır Çünkü değişim mühendisliğinde varsayım ve sabit değer yoktur Önce bir şirketin ne yapması gerektiği belirlenir, sonra da bunu nasıl yapması gerektiği Değişim mühendisliğinde emin olunan hiçbir şey yoktur Var olanlar göz ardı edilir ve ne olması gerektiği araştırılır

Radikal: Değişim mühendisliği işi yeniden icat etmek anlamındadır Radikal sözcüğü burada yeniden tasarım, var olan tüm yapı ve prosedürleri terk ederek iş yapmanın yepyeni yollarını yaratma anlamına gelir

Çarpıcı: Değişim mühendisliğinde, marjinal veya aşamalı geliştirmeler yapmak değil, önemli sıçramalar gerçekleştirmek amaçtır

Süreç: Değişim mühendisliği iş sürecini, bir veya birkaç çeşit girdinin alınıp bunlardan, müşteri için değer oluşturacak bir çıktının yaratıldığı faaliyetlerin toplamı olarak tanımlar ve "süreç" tanımımızın en önemli sözcüğüdür


Amerikan şirketlerinin yönetim problemleri için son yıllarda pek çok mucize tedavi önerildi, fakat bunlar beklenilen etkiyi yakalayamadan geçip gittiler Değişim mühendisliği ise mucize bir tedavi vaat etmiyor Hızlı, kolay ve acısız bir tedavi önermiyor Tam aksine, beraberinde zorlu ve ağır bir iş getiriyor Yöneticilerin ve çalışanların, çalışma ve düşünme tarzlarının değişmesini gerektiriyor Organizasyonların bütün eski uygulamalarını yenileriyle değiştirmelerini öngörüyor Bunu yapmak hiç de kolay olmasa da bu zorluk, yapılması gerekenleri ertelemek için bir bahane değildir Hemen hemen tüm endüstrilerdeki lider organizasyonlar, değişim mühendisliğini uygulamaya başlamışlardır Ana süreçlerinin performans seviyelerini yükselten şirketlerin sayısı arttıkça değişim mühendisliği seçeneği endüstrideki diğer organizasyonlar için de rekabet açısından zorunluluk haline gelecektir Pazardaki tek bir önemli şirketin değişim mühendisliğini uygulamaya başlaması bile, tüm rakiplerinin erişmek zorunda kaldıkları yeni bir işaret yaratması demektir


Değişim mühendisliğini organizasyonlar değil, insanlar uygular Değişim mühendisliğinin "ne"lerinden önce "kim"ilerinin incelenmesi gerekir Şirketlerin değişim mühendisliğini gerçekte uygulayacak kişileri seçme ve organize etme yöntemleri, bu çalışmanın başarıya ulaşmasının anahtarıdır

İş hayatında belki de en zor kazanılacak savaş, insanları radikal değişiklikler olabileceği ihtimalinin olduğuna ikna etmek ve bu fikri kucaklamaklarını sağlamak için verilen savaştır En azından radikal değişimin önüne geçmelerine engel olabilmeyi başarmaktır


Değişimi elemanlarına en iyi satabilen şirketlerde şu gözlenmiştir ki; en açık mesajları üretenler şirketler olmuşlardır Bu mesajlar şunlar olmuştur; "Şirket olarak bulunduğumuz yer bu ve bu yerde kalamayacak oluşumuzun nedeni de şu" İkinci mesaj ise şöyledir; "Bizim şirket olarak olmamız gereken işte şu"

Sonuç olarak, değişim mühendisliği henüz yeni bir çaba Endüstri devrimi dünyası artık yerini global ekonomi, güçlü bilgi teknolojileri ve durmak bilmez değişim dönemine bırakıyor Perde, Değişim Mühendisliği Çağı'na açılıyor Burada gereksinim duyulan tek şey başarılı olma isteği ve başlama cesareti Çünkü, "Değişemezsen ölürsün!"

by.NaMe
07-10-2008, 10:17 AM
Ekonomide Dışa Açık Büyüme


ProfDr Gülten KAZGAN



Bu kitabın konusu, temelde Türkiye'nin 24 Ocak 1980 kararlarıyla benimsediği "Serbest piyasa ekonomisi ile dışa açılma" modelini çözümlemek ve irdelemektir Kuramsal çerçeve ve tarihsel denemelerden faydalanarak yaşanan bunalımın nitelikleri kadar dışa açık büyüme modeliyle gerçekleştirilecek politikalar demetinin etkilerini inceleme amacını gütmüştür Bunalımla bunların karşılıklı etkileşiminin ekonomiye yüklediği uzun süreli maliyet ortaya konmuştur Başlangıçta iyi giden bazı ekonomik göstergelerin bile nasıl kötüye gittiği gösterilmiştir Tünelin ucundaki ışığın gözükmediği ortaya konmuştur


Kitap iki ana bölümden oluşmuştur Birinci ana bölümde dışa açılmanın etkilerine ilişkin kuramlara kısaca değinilerek, büyüme ile dış ticaret ve cari işlemler bilançosuna ilişkin kuramsal çerçeve çizilmiş ve dünyadaki çeşitli ülkelerin dışa açılma sürecinde yaşadıkları anlatılmıştır İkinci ana bölüm ise Türkiye'ye ayrılmıştır Yeni gelişen ülkeler arasında Türkiye'nin yeri saptandıktan sonra TC' nin kuruluşundan 24 Ocak kararları da dahil olmak üzere geçen sürede Türkiye'nin yaşadığı dışa açılma deneyimleri anlatılmıştır Bu iki ana bölümde anlatılanlar aşağıda kısaca ortaya konacaktır

I NCİ BÖLÜM; YENİ GELİŞEN ÜLKELERDE DIŞA AÇIK BÜYÜME

"Dışa Açılma", iktisat yazınında bir ülkenin uluslararası pazarla bütünleşmesi anlamında kullanılan geniş kapsamlı, ama sınırları belirsiz bir terimdir "İçe Dönük" ekonominin tersine çevrilmesi, iç yapının dünya ekonomisinden gelen etkilere açılması ve buna göre şekillenmesi amacını içermektedir Ancak bir ülkenin "Dışa Kapalı" ya da "Dışa Açık" diye siyah-beyaz çizgilerle, kesin biçimde ayrılması söz konusu değildir Bunun yerine ülkeler kapalıdan açığa doğru olacak biçimde sıraya dizilebilirler Ne var ki bu da ancak içinde bulunulan tarih için yapılabilir Ülkeler tarihlerinin bir döneminde açık iken başka bir tarihin başka bir döneminde daha kapalı olabilmektedir


Ülkenin dünya ekonomisiyle bütünleşmesi mal, (faktör dışı) hizmet, sermaye ve işçi hareketleriyle gerçekleşir İlk ikisinin ülkenin yarattığı gayri safi milli hasılaya oranının yüksek ve dış ticarete devlet müdahalesinin en az düzeyde olduğu; sermaye hareketlerinin ülke içi tasarruf ya da yatırımındaki oranının yüksek ve devlet denetiminden arınmış bulunduğu ülkeler, dışa çok açık dünya piyasalarıyla bütünleşmiş sayılırlar Gerçekte, uluslar arası işçi hareketlerinin bunun bir öğesi olması gerektiği halde, kavramın tanımına bu öğe çoğu kez dahil edilmemektedir

II NCİ BÖLÜM; DÜNÜ, BUGÜNÜ VE GELECEĞİ İLE TÜRKİYE'NİN DIŞA AÇIK BÜYÜMESİ

Dışa açık büyümede ekonominin ulaştığı gelişme düzeyi ve sanayileşme derecesi, dünya koşulları yanında, söz konusu stratejinin başarısı açısından başlıca önemli etkenlerden biridir Bunun için öncelikle Türkiye'nin gelişmekte olan ülkeler arasındaki yeri saptanmaya çalışılmış ve böylece uygulanan politikaların başarılı olup olamayacağı hakkında bilgi edinilmeye çalışılmıştır

1978 petrol krizi öncesi son olağan yıl olan 1977 yılı verileri ile Türkiye'nin gelişmişlik düzeyi, sanayileşme düzeyine, eğitim düzeyine, dışa açıklığına, sanayileşme oranına bakılarak gelişmekte olan ülkelerin ortalarında olduğu ortaya konmuştur

1980'lerde ise gelişmekte olan ülkeler üst ve alt olmak üzere ikiye ayrılmaya başlanmıştır 1970'lerde gelişmekte olan ülkelerin ortalarında olan Türkiye'nin üst gelişmekte olan ülkeler grubuna sıçradığı ve grup içindeki yerinin de ortalarda olduğu belirtilmiştir Son olarak da bu bölümde Türkiye'nin ihracatının mal bilişimindeki tarım mallarından sanayi mallarına doğru bir değişim olduğu vurgulanmıştır


24 Ocak 1980 istikrar programı açıklanmadan önce Türkiye'nin o güne kadar dışa açılma denemeleri açıklanmıştır Üç ana dönem incelenmiş olup bunlar; 1923-1929 yılları arasındaki açıklığı, 1950-1954 yılları arasındaki ABD dış yardım programı yardımıyla serbest piyasa ekonomisi ile dışa açılma ve 1973-1977 Avrupa Para Piyasasına açılmadır Bu dönemlerin ortak özellikleri ise her üçünün de ihracat artışına dayalı büyümeyi içermesidir Buna karşılık ithalatın serbestleştirilip yabancı sermaye ithal etme ile dış borçlanmayı arttırmayı içermektedir Her üç deneme de amacına ulaşamamıştır Yani uygulanan politikalar sürdürülememiştir Her üç dönemde ekonomiyi dışa açmak için yoğun iç ve dış baskı olmuştur

Türkiye 1930-1946 yılları arasında dünyaya kapalı bir iktisadi yapı içinde olmuştur Türkiye savaş sonunda iç ve dış baskılar sebebiyle, ithalatını arttırmak ve batılı ülkeler arasına girmek için Marshall yardımı almıştır Fakat bu yardımın kabul edilmesi bazı tavizleri gerektirmiştir Deneme 1958 yılında kambiyo krizi ile sonuçlanmış ve ülke IMF güdümünde bir istikrar programı uygulamaya koymuştur

1973 yılında başlayan petrol fiyatlarındaki ciddi artışlar OPEC ülkelerinde büyük miktarda dış fazla ve gelişmekte olan ülkelerde büyük miktarlarda açıklar ile sonuçlanmıştır Fazla veren ülkeler dolarları batılı ülkelerin bankalarına yatırmışlar ve bu paralar petro-dolar olarak adlandırılmıştır Açık veren ülkeler, IMF' den çok zor şartlarda ve daha yüksek faizlerle borç almak yerine petro-dolarlar ile bu açıklarını finanse etmişlerdir Türkiye de bu süreci yaşamış ve petrol krizinin etkilerini geciktirmiştir Ancak 1978 yılındaki ikinci petrol krizinden sonra bu politikayı sürdürememiştir Deneme 1978 yılında kambiyo krizi ile sonuçlanmış ve ülke IMF güdümünde bir istikrar programı uygulamaya koymuştur

Bu dönemlerden çıkan sonuçlar ise; dışa açılma hep iç ve dış baskıların kesiştiği dönemlerde başlamış ve dünyada yaşanan bir kriz ile sonuçlanmıştır Hepsinde ihracatın arttırılması hariç bütün her şey gerçekleştirilmiştir ve kısa vadeli borç birikimi sürdürülemez hale gelince kriz patlamıştır Bütün denemelerde ekonomik yapı tam incelenmeden kaldıramayacağı bir yük yüklenmiştir

Sonuç bölümünde, kitabın yazıldığı tarihlerdeki hedefler ve bunlara ilişkin politikalar üzerinde durulmuştur İrdelenen bu hedefler ise; uluslar arası dayanışma, ihracat artışı yerine cari işlemler bilançosu dengesi, ithalat ve döviz rejimi liberasyonu yerine dış borçlanmayı sınırlandırma, konvertibilite yerine istikrarlı büyüme hedefine dönük döviz rejimi, enflasyonla salt para politikası yerine politikalar demetiyle mücadele, salt ihracat artışı yerine, ithal ikamesiyle desteklenen ihracat artışı, yabancı sermayeyi hedefsiz davetiye yerine teknolojik birikim, ihracat ve büyümeye dönük yabancı yatırımlar için teşvik, salt özelleştirme yerine sosyal denge, teknolojik değişme için özelleştirme ve sosyal hedefleri alt üst eden istikrar yerine sosyal hedefli büyüme olmuştur

by.NaMe
07-10-2008, 10:17 AM
Etnik Tuzak


ProfDr Mustafa ERKAL



Yazar kitabında konu olarak 1994 yılı itibariyle dünya dengelerindeki değişmeyi, yeni oluşumları, Türkiye'nin stratejik açıdan önemini ve izlemesi gereken politikaları, Türkiye'nin sosyolojik ve kültürel durumunu, Türkiye üzerinde oynanan oyunları ve özellikle etnik bölücülük konusunu ele almıştır

Kitaba etnik tuzak isminin verilmesinin sebebi, Avrupa'daki siyasî ortamın 19 yüzyılın etnik ve dinî motiflerine döndürülmeye çalışıldığı ve adeta Ortodokslar arası bir yakın işbirliğine gidildiği bir ortamda, gelişme gücüne sahip ülkelerin önünün etnik tuzaklarla, azınlık senaryoları ile kesilmeye çalışıldığı görülmektedir Önemli olan etniklik iddiası ileri sürülen sosyal gurubun, o ülkedeki ana kültür kimliğinden farklı olup olmadığının bilimsel olarak ortaya konması değildir Kitle haberleşme araçlarını veya medyayı elinde bir politika silâhı olarak tutan süper güç veya güçler, eğer kendi menfaatlerine uygun olarak yapay bir etnikleştirme peşinde iseler; hedef alınan ülkelerin aydınları ve siyasetçileri de dış etkilere oldukça açık ve bilgi noksanı içinde iseler, o ülkeyi bir takım tehlikeler bekliyor demektir

İşte günümüzde de Türkiye üzerinde birtakım oyunlar oynanıyor ve ülkemizdeki aydın kesim de buna alet olmaktadır Almanya'nın Wresbaden eyaletinde yapılan bir araştırmaya göre Türkiye ve Orta Doğu bölgesi 47 etnik guruba ayrılmıştır Bu guruplandırmanın hangi kritere göre yapıldığı bilinmemektedir ve bu araştırmanın tamamen siyasî maksatlı olduğu açıktır Türkiyede ırk yönünden, kültür yönünden ve konuşulan dil bakımından böyle bir sınıflandırma yapmak mümkün değildir Türkiye'de yaşayan insanlar arasında büyük farklılıklar yoktur Türkiye'de yaşayan insanların % 98'i kendini Türk olarak adlandırmaktadır Türkçe'den başka bir dil bilen kişi oranı ise % 8'dir Türkiye'de etnik guruplandırma yapılamayacağı gibi asimilasyon kavramından da söz edilemez Asimilasyon (eritme) azınlık gurubun ana gurupla sosyal mesafeye dayanan özelliklerinin ve hayat tarzının hakim guruba uydurulması sürecidir

Türkiye kendi üzerinde oynanan oyunlara karşı uyanık olmak zorundadır Türkiye gerektiğinde bu etnik oyunları kendine düşmanca tavır sergileyen ülkelere karşı kullanabilmelidir Örneğin Fransa'nın Alsas-Loren'deki politikaları, Amerika'nın etnik yapısı, İran ve Yunanistan'daki Türklerin durumu, İngiltere'nin İrlanda ile problemleri gerektiğinde bu ülkelere karşı koz olarak kullanılmalı ve uluslar arası gündeme getirilmelidir İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkemizde etnik bölünme yaratmak isteyen ülkelerdeki yapı da ülkemizdekinden pek farklı değildir İngiltere'de Galli, İskoç, İrlandalı da bulunur ama milletin adı İngiliz'dir Fransa'da Bask, Brotön, Oksitan ve Frank asıllılar vardır ama milletin adı büyük çoğunluğu teşkil eden hakim gurubun ismini taşır: Fransız

Bu durum İspanya'da da böyledir; Belçika'da da Bu ülkelerin hiç birinde bölgesel dillerle eğitim-öğretim yapılmaz Yabancı dille eğitim ve öğretim ile yabancı dil öğrenimi arasındaki fark hesaba katılmalı ve bizde uygulatılmak istenen yerel bir dille eğitim-öğretimin sakıncalı olduğu dikkate alınmalıdır Bu yerel dilin daha doğrusu lehçenin doğru dürüst bir alfabesi bile yoktur Mahalli yöreler arasında farklılıklar göstermektedir

1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla, Türkiye ve Türk dünyasının önünde yepyeni bir gelecek oluşmuştur Türkiye'nin bölgedeki önemi artmıştır Türkiye'nin artan önemi ve etkinliği müttefiklerimiz de dahil birçok ülkeyi rahatsız etmektedir Amerika'nın, Almanya'nın, Rusya'nın ve İran'ın, Türkiye'nin önünü tıkamaya çalışacağı açıktır Bölgenin petrol ve doğalgaz kaynakları kısacası enerji potansiyeli tüm dünyanın iştahını kabartmaktadır Bu değişimi yıllar önce Atatürk hayattayken görmüş ve yapılması gerekenleri daha o yıllarda belirtmişti Biz yıllar sonra bu gelişmeyi göremedik, kendimizi bu gelişmeye hazırlayamadık Bölgede etkinliğimizi arttırmak için daha fazla çaba göstermeliyiz ve bölgede yaşayan kardeşlerimizle aramızdaki ortak dil ve kültürün geliştirilmesi konusunda ortak çalışmalar yürütmeliyiz

Sosyoloji uzmanı olan yazara göre Türkiye'nin önündeki önemli problemlerden biri de sosyal ve kültürel hayattaki yozlaşma ve aile yapısının bozulmaya çalışılmasıdır Günümüzde kadın konusunda bazı dergi ve kuruluşların birçok toplantı düzenledikleri görülmektedir Bu çevrelerin cinsel özgürlük ve kadının militanlaştırılması konusundaki faaliyetleri gözden kaçmamaktadır Bugün aile her toplumda vazgeçilemeyen ve alternatifi olmayan bir müessesedir Aile yapısının zedelendiği toplumlarda da bu böyledir ve bu toplumlar normal aile ilişkilerini özendirici politikalar uygulamaktadırlar Toplumun istikrarlı bir yapıya kavuşması için sağlam bir aile yapısına ihtiyaç vardır Dinimizde ve kültürümüzde kadının çalışması konusunda herhangi bir engel yoktur Türkiye'deki tartışma ''kadın çalışsın veya çalışmasın'' şeklinde olmaktan ziyade, kadının çalışması halinde mutlaka kendini aileden soyutlayacağı varsayımına dayandırılmaktadır Kadın böylece aileden kurtulacak ve özgürleşecektir Oysa evliliklerin %'20 azaldığı Batı toplumlarında ''bugün çalışma hayatında yer alan kadını aile içi fonksiyonlarına nasıl kavuşturabiliriz?'' sorusuna cevap bulmaya çalışılmaktadır Kadının, erkeğin ve çocukların aile ortamı içinde sosyal çevrenin doğurduğu gerginlikleri gidereceği, mutluluk ve moral bulacağı beklentisi vardır Batı ülkelerinde bugün evlilik dışı cinsel ilişki, kocasız annelik gibi hususlar "social deviance" sosyal sapma olarak görülmektedir Aile yapısını bozucu medya ve televizyon yayınları engellenmeli ve aile yapısının korunması için gerekli önlemler alınmalıdır

Sonuç olarak yazar kitabında Türkiye'nin önünü tıkamak, gelişmesini önlemek için Türkiye üzerinde oynanan oyunları ve bu oyunları engellemek için yapılması gerekenleri, uygulanması gereken politikaları incelemektedir Sosyoloji uzmanı olan ve Türkiye gerçeklerini iyi bilen yazar, konuyu kapsamlı bir şekilde ele almış, yapılan yanlışları ve yapılması gerekenleri açıkça belirtmiştir Etnik bölünme, toplum üzerindeki televizyon ve medyanın etkisi, çağdaşlaşma, asimilasyon ve kültürel kimlik konusundaki tespitleri dikkate değerdir Bence de siyasette yıllarca tartışma konusu olan Garplılaşmak, Türkleşmek ve İslâmlaşmak fikirleri günümüzde bir senteze doğru gitmektedir Bugünün koşullarına ve ihtiyaca göre Türk aydını ve politikacısı bu 3 tarzın hepsini kullanmak ve değerlendirmek zorundadır Bağnazlığı ve tutuculuğu bırakıp ülke yararlarını ve çıkarlarını her şeyin üstünde tutmak zorundadırlar Dış politikada daha akılcı, cesur ve uzun vadeli politikalar üretilmelidir

Tarih boyunca ve günümüzde, ülkenin aydın kesimi arasında yer alan biz ordu mensupları, oynanan bu oyunların farkında olmalı ve çevremizdeki insanları bu konuda bilinçlendirmeliyiz Konuşurken dikkat edilmeyen ve yanlış kullanılan birkaç kelime ve kavramla bile bu tür oyunlara kolayca alet olunabileceği unutulmamalıdır Ülke yararına olan birçok konuda olduğu gibi biz askerler bu konuda da başı çekmeli ve diğer vatandaşlarımıza örnek olmalıyız

by.NaMe
07-10-2008, 10:17 AM
Enflasyon, Kriz, Ayarlamalar


ProfDr ilker PARASIZ


Enflasyon bir toplumu oluşturan ekonomik birimlerin toplu olarak ekonomide mevcut miktardan daha fazla mal ve hizmet talep etmeleridir Talebe göre arz edilen mal ve hizmet miktarı daha az olduğundan fiyatlar yükselecektir Bununla birlikte, enflasyonist bir süreçte toplam talebin parasal değeri mal ve hizmetlerin değerinden daha hızlı artmaktadır Kitapta enflasyonist süreç bu bağlamda, ekonomik birimlerin ekonomiyi dengeye getirici fiyat artışından sonra taleplerini niçin artırmaya devam ettirdikleri anlatılmıştır

Öncelikle enflasyon çeşitleri olan; hiper enflasyon, yüksek enflasyon ve düşük enflasyonun tanımları, sebepleri ve sonuçları, yani ekonomiye verdikleri tahribat ortaya konmuştur

Cagan'a göre hiper enflasyon aylık enflasyon oranı % 50 ve yukarısıysa hiper enflasyon olarak tanımlanır Sebepleri ise; karşılıksız para basımı, savaş ihtilal ve sivil savaşlar, zayıf hükümetler, ve bütçe üzerindeki dışsal şoklar olarak ortaya konmuştur Buradaki en önemli hususun ise para arzındaki sürekli genişleme olduğu vurgulanmıştır Bu bağlamda senyoraj, enflasyon vergisi ve hoş olmayan moneterist aritmetik kavramlar anlatılmıştır

Bir sonraki bölümde dünyada yaşanan ünlü hiper enflasyonlar tarih sırasına göre anlatılmış, bunlar; Altın standardında enflasyon, Avusturya hiper enflasyonu, Macaristan hiper enflasyonu, Polonya hiper enflasyonu, Alman hiper enflasyonudur Yine ayrıca o dönemde hiper enflasyon sürecine girmeyen Çekoslovakya anlatılmıştır

Daha sonra enflasyonun niçin kötü bir şey olduğu kısaca anlatılmıştır Bunlar; paranın satın alma gücünü aşındırması, beklenmeyen enflasyonun borçlu lehine alacaklı aleyhine olması, belirsizliğin planları rassal ve spekülatif yapması ve fiyatların farklı oranlarda artarak gelir dağılımını bozması olarak ortaya konmuştur

Bir sonraki bölümde ise, ekonomik birimlerin davranış ve bekleyişlerinin, kamu bütçesinin, döviz yönetiminin, toplam arzın, finans sisteminin, satın alma gücü rekabetinin enflasyonu nasıl geri beslediği anlatılmıştır

Bunun yanında enflasyon olayının uluslar arası yönü olan döviz kuru rejimleri, bunların çeşitleri, yararları ve zararları ortaya konmuştur Bu açıdan reel döviz kuru kavramı anlatılmış ve aşınması gibi kavramlar ayrıntılı olarak ortaya konmuştur Döviz kuru politikaları ile sermaye hareketleri arasındaki bağ kurulmuştur

Ticaret politikalarından olan ticaretin daraltılması, serbestleştirilmesi ve uluslar arası rekabet politikaları ile maliye ve para politikalarının ekonomiye nasıl etki ettiği, büyüme, enflasyon, işsizlik üzerinde nasıl sonuçlar doğurduğu incelenmiştir

Müteakiben ortodoks, ortodoks olmayan (heteredoks) ve IMF tipi istikrar programları, bunların uygulaması olan aşamalı ve şok yaklaşımlar anlatılmış ve bunların para ve maliye politikaları ile nasıl destekleneceği anlatılmıştır Ayrıca yükselen reel faiz oranlarının etkileri, ücret ve fiyat kontrollerinin yeterli olup olmayacağı gibi teknik hususlar irdelenmiştir

Bir sonraki bölümde ise, enflasyonu durdurmanın diğer yan etkileri izah edilmiş ve toplumda meydana gelen fiyat ücret gibi endeksleme ile para ikamesi veya dolarlaşmanın nasıl başladığı ve ne gibi sonuçlar doğurduğu anlatılmıştır

Bilahare ortodoks, ortodoks olmayan (heteredoks) ve IMF tipi istikrar programlarının dünyadaki uygulamaları anlatılmış, benzer yanları, farklılıkları ve başarıları-başarısızlıkları irdelenmiştir Bu konuya ek olarak 1998 yılında yaşanan Güneydoğu Asya Ekonomik krizi detaylı olarak anlatılmıştır

Kitap, son bölümünü ise ayrıntılı olarak son 20 yılda yaşanan ekonomik krizlere ayırmıştır Yani; 24 OCAK 1980, 5 NİSAN 1994 ve 1 OCAK 2000 istikrar kararları teker teker anlatılmıştır Hepsindeki sebepler dünya konjonktürü ile birlikte ele alınmıştır Uygulanan istikrar programları başarılı ve başarısız yanları ve bir sonraki krize nasıl gidildiği, eski hatalardan ders alınmadığı vurgulanmıştır

by.NaMe
07-10-2008, 10:17 AM
Etkili Öğretmenlik Eğitimi

Dr Thomas GORDON


Bu kitap, öğretmenlik mesleğinin nasıl daha etkili yapılacağını, öğrencilerin bilgilendirilip, olgunlaştırılırken çatışmaları azaltıp, sistemin veriminin nasıl artırılacağını anlatmaktadır Öğretmen-öğrenci ilişkileri, ortaya çıkabilecek sorunlar, çözüm yöntemleri, sorunları çıkmadan önlemek, etkin dinleme ve yararları, sınıfta tartışma, öğrenci-veli, veli-öğretmen ilişkileri kapsamlı olarak incelenmektedir

Öğretme-öğrenme sürecinin etkili olabilmesi için öğreten ve öğrenen arasında çok özel bir ilişkinin kurulması gerekir İşte bu kitapta öğretmenin söz konusu bağlantıları sağlayabilmesine yarayacak iletişim becerilerini ele almaktadır Öğretmen ve öğrenci arasındaki ilişki, açıklık, önemsenmek, birbirine ihtiyaç duymak, birbirinden ayrı olmak, ihtiyaçlarını karşılıklı olarak giderebilmek özelliklerini içerirse, iyi bir öğretmen-öğrenci ilişkisi kurulmuş demektir

Öğretmenler, sorun ortaya çıkınca, sorunları nasıl etkili bir biçimde tepki göstereceklerini bilemediklerinden yardımcı olamazlar Öğretmen, öğrencinin davranışının kabul edilemez olduğu mesajını verir, onun değişmesini, sanki sorunu yokmuş gibi davranmasını ve sorunu ne olursa olsun onu bir kenara bırakmasını ister Öğretmenin bu yaklaşım diline Etkili Öğretmenlik Eğitiminde "Kabul etmeme dili" denir Bu dil iletişimin on iki engeli içermektedir Bunlar öğrencinin öğrenmesini engelleyen sorunları çözmesinde gerekli olan iki yönlü iletişimi yavaşlatır, engeller ya da bütünüyle yok eder Bu engelleri şöyle sıralayabiliriz :

1 Emir vermek, yönlendirmek,
2 Uyarmak, gözdağı vermek,
3 Ahlak dersi vermek,
4 Öğüt vermek, çözüm ve öneri getirmek,
5 Öğretme, nutuk çekmek, mantıklı düşünceler önermek,
6 Yargılamak, eleştirmek, suçlamak, aynı düşüncede olmamak,
7 Ad takmak, alay etmek,
8 Yorumlamak, analiz etmek, tanı koymak,
9 Övmek, aynı düşüncede olmak, olumlu değerlendirme yapmak,
10 Güven vermek, desteklemek, avutmak, duygularını paylaşmak,
11 Soru sormak, sınamak, sorguya çekmek, çapraz sorgulamak,
12 Sözünden dönmek, oyalamak, alay etmek, şakacı davranmak, konuyu saptırmak

Sorunlu öğrencilere yardım etmenin etkili yollarını, usta danışmanlar kişiyi konuşmaya başlatmak ve onu dinleyerek yolunu açmak olduğunu söylerler Etkili biçimde yardımcı olmanın dört farklı yolu vardır :

1 Edilgen Dinleme (sessizlik): Öğrenciye gerçekten kabul edildiğini duyumsatan ve sizinle daha fazla paylaşması için yüreklendiren çok güçlü bir iletidir
2 Kabul Ettiğini Gösteren Tepkiler: Dinlerken, özellikle duraklamalarda gerçekten dinlediğinizi göstermek için sözlü ya da sözcük belirtileri vermeye "kabul tepkileri" denir "Hı-hı", "evet", "anlıyorum" gibi
3 Kapı Aralayıcı İletiler: Öğrenciler, bazen daha çok konuşmak ve konuşmaya başlamak için ek yüreklendirme beklerler Bu iletilere kapı aralayıcılar denir " İlginç, devam etmek ister misin?, söylediklerin çok ilginç " gibi
4 Etkin Dinleme: Etkin dinleme öğrenmeyi kolaylaştırmada, sorgulamayı, yüreklendirme de öğrencilerin düşünme, tartışma, soru sorma ve araştırmada kendilerini özgür hissedecekleri ortamı oluşturmada güçlü bir araçtır Dinleyenin yalnız duyduğunu değil, aynı zamanda doğru olarak anladığını da gösterir Bu nedenle usta dinleyici etkin dinlemeyi daha yaygın kullanır

Etkin dinleme öğrencileri belirli konular üzerinde tartışmaya yüreklendirir Öğrenmeye direnci olan öğrencinin direncini kırar Bağımlı ve boyun eğen öğrencilere yardım eder Öğrencilerin olumsuz olaylarla ilgili duygularını sınıf içinde açıkça tartışmalarına yardımcı olur

Etkin dinlemeyi kullanan öğretmenler, tartışma grubundaki öğrencilerin güçleri, yetenekleri ve özel ilgi alanları hakkında edindikleri bilgileri, daha sonra sınıf yararına kullanabilir Öğrenmeye karşı direnme, öğrencinin bir sorunu olduğunu gösterir Bu da etkin dinleme ile çözülür Etkin dinleme bağımlı öğrencilere yardımda da kullanılır, sorunun sorumluluğunun öğrencide bırakılıp kendi çözümünü bulması sağlanır

Öğrenciler sorun çıkarınca öğretmenler ne yapabilir? Bu sorunun cevabını ararken yazar, öğretmenlerin öğrencilerle yüzleşirken gönderdikleri iletileri üç ana başlıkta toplamıştır:

1 Çözüm iletileri
2 Bastırıcı iletiler
3 Dolaylı iletiler

Çözüm iletileri, öğrencilere tam olarak davranışlarını nasıl değiştireceklerini, ne yapmaları gerektiğini, ne yaparlarsa daha iyi olacağını ya da ne yapabileceklerini gösterir Çoğu öğretmen çözüm iletilerini, kendi gereksinmelerini kısa yoldan elde etmek için kullanırlar Yanlış olan, işe yaramaması ve yaradığı zaman bile taşıdığı gizli iletiler neden ile öğrenciyi küstürüp uzaklaştırmasıdır Çözüm iletileri, öğrencilerinin öğretmenlerine aynen karşılık verme tehlikesini taşırlar

Yargılamak, eleştirmek, suçlamak, aynı düşünceyi paylaşmamak, ad takmak, alay etmek gibi özellikler içeren bastırıcı iletiler, öğrenciler tarafından ya önemsenmez ya da yetersizlik duygularını pekiştirir Öğrenciler genelde bunlara gülüp geçerler

Dolaylı iletiler alay etmeyi, iğnelemeyi, takılmayı, utandırmayı içerir Bunlar, çok gizli olduklarından ya anlaşılmazlar ya da öğretmenlerin sinsi davranışları olarak nitelendirirler

Etkili öğretmenlik eğitiminde öğrencilerle daha iyi iletişim kurabilmek için öğretmenler sen-iletileri yerine, içinde sen zamiri olmayan ben-iletileri kullanmaları tavsiye edilmektedir Sen iletiler öğrenciyi olumsuz yargılayan, ben-iletileri ise öğretmenin sorun karşısındaki duygularını dile getiren ilişkilerdir Öğrenciler sen-iletileri ile hemen her zaman kötü olduklarını algılarlar Ben-iletileri iki açıdan "yükümlülük iletileri" olarak adlandırılabilir:

1- Ben-iletilerini gönderen öğretmen, kendi duygularının bilincinde olmak için önce kendini dinleme ve duygularını tüm açıklığıyla öğrencileriyle paylaşma yükümlülüğü taşır
2- Ben-iletileri, davranışın yükümlülüğünü öğrencide bırakır

Ben-iletilerinin üç önemli ölçütü vardır:

1- Öğrencilerinin davranışını değiştirme ihtimali yüksektir
2- Öğrenci ile ilgili çok az olumsuz değerlendirme içerir
3- İletişimi zedelemez

Ben-iletileri öğretmenleri saydam, dürüst, öğrencilerin kendileri ile anlamlı ilişkiler kurabilecekleri gerçek kişiler olarak gösterir ve yakınlığın gelişmesine yardım eder Öğrenciler üzerinde etkili olabilmesi için ben-iletileri üç öğeyi taşımalıdır:

1 Sorun oluşturan davranışın tanımlarını içermelidir
2 Öğrencinin kabul edilmeyen davranışını öğretmen üzerindeki kesin gerçek, somut etkisinin ona söylenmesidir
3 Duyguların dile getirilmesidir

Ben-iletilerinin olası tehlikeleri; bu iletileri uygulayabilecek kişinin kendini tüm çıplaklığıyla ortaya koyması, insanın kendini değiştirme ihtimali ve alması gereken sorumluluktur Öte yandan etkili ben-iletileri, düşüncesiz kimseleri düşünceye yöneltir Öğretmenlerin ben diliyle konuşmaları, öğrencilere insanlar arası etkili iletişimi öğretir Çünkü onlar öğretmenlerini kendilerine model olarak alırlar

Yazar, öğretmenlere sınıf ortamında karşılaşılabilecek sorunları önlemek için sınıf ortamına yenilikçi düşünceyi entegre etmeyi, sınıf ortamını değiştirmeyi, zenginleştirmeyi, yalınlaştırmayı, sistemleştirmeyi ve sınıfta zamanı verimli kullanmayı önermektedir Öğretmenlerin öğretebildiği öğrencilerin öğrenebildiği, her birinin "insan" olabildiği zamanlardır O zaman dersler her iki taraf için daha zevkli olacaktır

Ben-iletilerinin etkisiz olduğu, sınıf ortamını değiştirmenin işe yaramadığı durumlar iki nedene bağlanabilir: Ya çocuğu kabul edilemez davranışa yönelten dürtü çok güçlüdür ya da öğretmeni ile iyi ilişkiler içinde olmadığı için onun ihtiyaçlarını umursamaz sonuç olarak, pek çok sınıfta öğretmen ve öğrenciler zaman zaman ihtiyaç çatışması yaşayabilirler Bu amaçla öğretmenler genellikle otoriteye başvururlar Öğretmenler, otoritenin nasıl kullanıldığını ve olumsuz etkiler yaptığını çoğu zaman bilemez ya da fark edemez İki tür otorite vardır:

1 Birinci tür, uzmanlığa, bilgiye, deneyime dayanır Bu otorite, çocukların kendilerine ve öğretmenlerine yakıştırdığı psikolojik boyut farklarını gösterir Öğrenci büyüdükçe kendi psikolojik boyutu da büyür
2 İkinci türü ise öğretmenin öğrenciyi ödüllendirme ve cezalandırma gücünden doğar Öğretmen otoritesini ödül ve ceza gücünden alır

Yazarın öğrenci-öğretmen çatışmalarında uygulanmasını önerdiği sistem kaybeden-yok yöntemidir Bu yöntem, göreceli olarak eşit güçte olanlar arasındaki çatışmaların çözümünde etkili tek yöntemdir Bu yöntem bir süreçtir Kaybeden-yok yöntemini uygulayabilmenin ön şartları:

§ Etkin dinleme konusunda yetkinleşme gerekir
§ Öğrencilerin duygu ve düşüncelerini olduğu gibi kabul gerekir
§ Öğretmen doğru ben-iletisi ihtiyaçlarını açıkça ortaya koymalıdır

Bu yöntemde sorun çözmenin aşamaları şöyledir:

1 Sorunu tanımlama,
2 Olası çözümler üretme,
3 Çözümleri değerlendirme,
4 En iyi çözümün hangisi olduğuna karar verme,
5 Bu kararları nasıl uygulanacağını belirleme,
6 Çözümün başarısını değerlendirmedir

Yazar, yukarıda kısaca özetlenen konular dışında okul ortamında değerlerin çatışması ve çatışmalarla nasıl baş edilebileceğini, daha iyi bir öğretim için okulun nasıl iyileştirilmesi gerekliliğini, öğretmenler için problem çözmede grup toplantılarının önemini, toplantı öncesi ve sonrası yapılması gerekenleri detaylı olarak irdelemiştir Bu kitap yalnızca sınıf ortamında iyi bir iletişim kurmak isteyen öğretmenler için değil, aynı zamanda günlük ve aile yaşantısında karşısındaki insanı anlamak ve kendini anlatmak isteyen tüm bireyler için okunması gerekli bir kaynaktır

by.NaMe
07-10-2008, 10:17 AM
Eğitimde Etik

Felıcıty HAYNES



Felicity Haynes, bu kitabında eğitim uygulamalarında ortaya çıkan etik sorunları ve ahlaki yargının ölçütlerine ilişkin soruları hem teorik hem de pratik düzlemde ele almaktadır Eğitimde Etik, eğitimcilerin ve öğrencilerin kendi anlayış ve uygulamalarının etik yönü üzerinde derinlemesine düşünmesine yardım etmek ve onlara, çok farklı varsayımları olabilecek insanlarla diyalog kurarken eylemlerinin uygunluğunu tartışma fırsatı vermek üzere tasarlanmıştır

Bu amaç doğrultusunda Haynes bir yandan eğitimcilerin kendi fikir, eylem ve seçimlerinin etik yönlerini değerlendirmelerine yardımcı olacak teorik bir başvuru çerçevesi sunumakta ve Aristo, Platon, Augustine, Locke, Mill, Kant, Moore ve Wittgenstein gibi düşünürlere göndermeler yaparak, bu çerçeveyi yüzyıllar içinde tartışılmış ve yapılandırılmış felsefi kuramlara dayandırmaktadır Diğer yandan da çeşitli eğitim bağlamlarında yaşanmış gerçek vakaları tartışarak uygulamada cezalandırma, sansür, gizlilik hakkı, kişisel çıkar, ifade özgürlüğü, okul üniformasına uyum gibi konularda karşılaşılan etik soru ve sorunları oluşturduğu teorik çerçeve bağlamında çözümlemeye çalışmaktadır Eğitimde bir çok problemlerle karşılaşılmaktadır Bu problemler oldukça çeşitlilik göstermektedir Aynı şekilde bu problemlerin çözümü de çeşitlilik göstermektedir

Etik ahlakın temellerini inceleyen felsefe dalıdır Bir kimsenin davranışlarına temel olan ahlak ilkelerinin tümüne denir Bu kitapta bu kavramların eğitim üzerindeki etkisi anlatılmaktadır Eğitim; bir çocuk ya da ergenin yetiştirilmesinin yönlendirilmesidir Bir kimsenin herhangi bir etkinlik alanında yetiştirilmesi; bu alanda bir kimse ya da bir grupça edinilen ahlaksal, kültürel, entelektüel ya da teknik bilgiler bütünüdür Yeni eğitim anlayışında öğrenci artık, konuların belirlenmesine, uygulanacak yöntemlerin seçiminden derslerin işlenmesine ve ölçme değerlendirmeye kadar kendi öğrenim sürecinin bütün aşamalarında sorumluluğunu yüklenen kişidir Öğretmen yine de öğretimin vazgeçilmez bir ögesidir Ancak bilginin tek kaynağı değildir; üstlendiği rol yol göstericiliktir Eğitsel kurumların ve uygulamaların incelenmesi, eğitimin birbiriyle çelişen iki işlevi olduğu sonucunu ortaya çıkarmaktadır; bunlar yeniden üretilecek bilgi ve beceriyi aktarmak, ile ekonomik ve toplumsal kalkınmaya katkıda bulunmaktır

Kitap, her ne kadar eğitim alanına odaklanmış, örnekler eğitim bağlamlarından alınmışsa da kişinin faaliyetlerinin etik yönleri üzerine düşünme süreci hukuk, işletme, iş idaresi, tıp ve gazetecilik gibi diğer meslekler için de eşit ölçüde gerekli ve önemlidir Haynes'in bu çalışmasını sadece söz konusu mesleki alanların mensupları değil, ahlak felsefesine uygulamalı bir giriş yapmak üzere konuyla ilgilenen herkes kullanabilir Çünkü Eğitimde Etik insanların etkileşme biçimleri ve iyi insan olmanın ne anlama geldiğini eleştirel olarak sorgulamaktadır

Haynes bu kitap aracılığıyla, yalnızca eğitimcileri değil, her birimizi eylemlerimizde tutarlı olmaya ve başkalarına kendimize davranılmasını isteyeceğimiz biçimde davranmaya; eylemlerimizin kendimiz ve başkaları için kısa ve uzun vadeli sonuçlarını göz önünde bulundurmaya ve başkalarını önemsemeye çağırmaktadır

by.NaMe
07-10-2008, 10:18 AM
Ali Çavuş
Birinci Kolordu Erkan-I Harbiye Reisi Vekili Erkan-I Harbiye Binbaşısı İsmail Hakkı / Çeviren : Betül ÖZSOY
Genel Kurmay Basımevi


ÖZET

Askerliğin ruhu itaat ve cesarettir Bu iki kavram olmadan hiçbir zafer kazanılamaz Okuduğumuz bu parça Osmanlı döneminde itaat ve cesaretle kazanılan zaferler ve başarılı bir Osmanlı olan Ali Çavuşun muharebelerdeki askerlik hayatı anlatılmaktadır

Ali Çavuş, Manastırın “Lara” köyünden uzun boylu, aksakallı, geniş omuzlu aslan gibi bir Osmanlı’dır Köyünde pazara giderken yol boyudaki gördükçe imrenir ve şöyle söylerdi; “Biz askerken hiç böyle eğitim yapmıyorduk, hele atışlar bize atış için en fazla beş kurşun veriyorlardı, bunlar ise yüz kurşun harcıyor Allah bilir bunlar bu eğitimle bütün dünyayı yener hiçbir kurşunu boşa atmazlar” derdi

Ali Çavuş askerlikten sonra katıldığı muharebeleri şöyle anlatır; “Otuz , otuz beş yaşlarındaydım Bir gün tarlada çalıştıktan sonra eve geldiğimde bize köy muhtarı silah altına çağrıldığımızı söyledi Tarih doksan üç senesinin Haziran ayıydı, hemen aklıma askerliğimdeki yüzbaşımın sözleri geldi Bize şöyle derdi, “Çocuklar yurdunuz tehlikeye düştüğünde silah altına çağrıldığınız zaman hiç vakit geçirmeyin Çünkü geç giderseniz düşmanın pis ayakları güzel vatanımızı pisletir” Birliğe giderken daha önce tecrübe edilmiş iki tane kalın kazak, giyilerek denenen iki çift potin ve iki çift yün çorabı alın” demişti Olur ya devlet potin verir ayağınızı sıkar, kazağınız olmaz soğuktan donarsınız” bende bu sözleri anımsadıktan sonra çantamı hazırladım, ailemle vedalaşmak için döndüğümde karım ağlıyordu ve bana hiç olmazsa bugünde kal diyordu; ama ben vatanın azizliğini biliyordum eyvallah deyip koyuldum yola İlk önce birliğe giden ben olmuştum Binbaşı kalkıp beni alnımdan öptü ve daha önce askerliğimi yapmış olduğumdan beni onbaşı yaptı

Günlerce kara ve deniz yolculuğu geçiriyorduk bize silah verip doldurup boşaltmayı öğrettiler Çok yorulmuştuk ama pişman değildik Bu yüzden düşmanı ezmek için acele gitmek istiyorduk Öğrendiğimizde Moskoflar balkanları aşmış, kazaklar bizimkilerden on beş esir etmiş ve Çerkez süvarileri de bizim karakolu önünde görülmüşler Bizim komutanımız 19 yaşlarında mektepten henüz çıkmış bir yüzbaşı idi Bana da birinci bölüğün ikinci mangasını vermişlerdi Akşam yoklamasında bize Moskoflara hücum edeceğimiz söylendi Ben Dursun çavuştan aldığım yağla potinleri yağladım Ertesi gün yola çıktığımızda bazı arkadaşlarımız yürüyemiyorlardı herhalde potinleri sıkıyordu bazıları da akşam abur cubur yediğinden yürüyemiyordu Biz ilerledik gittik yoklama yapıldığında üç arkadaşımız yok idi Sonra ikisi geldi bir askerimiz yoktu Sorduğumuzda önce bayılıp düştüğünü ayılttıktan sonra da gelirken 29-30 kazak askerinin saldırısıyla kaçamayıp öldüğünü söylediler Bizim manga önde düşmana saldırıp mahvedip dağıtmak için yürüyorduk Düşmanı bir tepenin üzerinde gördük ama biz komutanımızın emri ile devamlı ileri gidiyorduk, tam o sırtın ardına kadar gittik önümüzde kaçan düşman askerleri 1000 metre uzaklaşınca bizde kurşunumuzu boşa harcamamak için ateşi kestik Devamlı ilerliyor düşmanı takip ediyorduk 1500 metre ileride düşman askerlerini gördük ama aldırmadık Hep beraber ilerledikçe içimizi heyecan sarıyor bir an önce düşmanı bastırıp kafalarını ezmek istiyorduk

Muharebelerde en önemli şeylerden birisi de elindeki mermiyi iyi ve idareli kullanmaktı Bir gün düşmanla çarpışırken bizimkilerden bazılarının mermileri bitmişti Biz onbaşılar elimizde bulunan mermileri her askere beş mermi düşecek şekilde dağıttık Gece gündüz düşmanı ezmek için yürüyorduk Komutanımız bize her gece ateş etmememizi hatta öksürmememizi söylüyordu Düşman askerleriyle çatışmaya girmiştik ki gözümün önünde bir asker düşüp yuvarlandı, ben öldü diye yanına gittiğimde ölmemişti Komutanım bana yanındaki askeri nasıl öldü sandın mermi vızıltısı bana kadar geliyordu vızıldayan mermi sesi geldiğinde demek ki asker ölmemiştir derdi Yine bir gün düşmanla çatışırken bir mermi omzumdan işlemişti, ben şehit olacağım diye seviniyordum ama yüksek makama ulaşamamıştım Günler geçtikçe yaram iyileşti Biz bölük bölük ayrılmıştık; bizim bölükten 95 kişiden sadece 42 kişi kalmıştık Cephanemizde bitmek üzereydi ki bir anda bizim Dursun çavuş ileri atıldı Süngüsünü takıp düşmana saldırdı Biz de o heyecanla Dursun çavuşu takip edip düşman sürüsünü hasır gibi yerlere sermiştik Tabur komutanı o akşam Dursun çavuşu çağırıp alnından öpmüştü Bu heyecanı hepimiz duyuyorduk, bunun için ertesi günkü çarpışmada hepimiz ileri atılmak için birbirimizle yarışıyorduk Düşmanı tam sıkıştırmıştık ki bize geri çekil emri geldi Bu durum bizim hoşumuza gitmedi ama komutana itaat etmek bizim için en büyük görevdi Komutanımızın bizi niye geri çektiğini sonradan öğrenmiştik, çünkü geri çekilmeseydik 1500 kadar düşman askerinin tuzağına düşecektik ( komutan yanılmaz ) Balkanlarda bu durum böyleyken düşman askerlerinin Anadolu’ya girdiğini öğrenmiştik Düşman Kars’a girip Kars kalesine kadar ilerlemiş Biz de bu durum karşısında Anadolu’daki kardeşlerimize yardım etmek için Anadolu ya gelmiştik Kısa sürede düşmanı kovup mahvetmiştik Kazandığımız zaferlerin tek sırrı komutanımıza itaatimiz ve cesaretimizdi Erzurum dan Kars’a kadar düşman kaçıyor girecek delik arıyordu Bizi savaşla yenemeyeceğini anlayan düşman bizi içten yıkmak için bir plan hazırlamış, şeriat elden gidiyor deyip halkı kandırıyor ve cahil köylülere de rüşvet vererek durumu genişletiyordu Bu durum içimizde dilden dile dolaşıyor her gelen haberi komutanımıza bildiriyorduk Komutanımızda “Düşmanın bizi içten yıkmak için yaptığı düşman hileleridir” diyordu Bunlara kanmayın zaten kananlarda cezasını çekiyordu Başkomutan tarafından verilen emirle kurşunlanarak vatana ihanet suçundan kurşunlatılmış ve hepsi ölmüştü Düşmanın bu planı da boşa çıkmıştı

Bizim hiç sarsılmayan itaat ve cesaretimiz bizi zaferden zafere taşıyordu ve bizim gibi Osmanlıya da bu yakışırdı” Deyip sözünü bitirirken benim çavuş olmamda bu zaferlerden dolayı diyordu

by.NaMe
07-10-2008, 10:19 AM
Alkol ve İnsan

Dr Erdal ATABEK


ÖZET

1 AMACI :

1983 yılında basımı yapılmış olan kitabın yazarı, esrini bu tarihten öncesine dayalı otuz yıla yaklaşan hekimlik hayatında süregelen, gerek psikolojik gerekse anatomik anlamda alkole karşı ilgisinden ya da rahatsızlık duyan hastalarındaki gözlemlerinden dile getirmiştir

Burada en çok insanların içki içip içmediğini sorgulamış ve hastalarından bu soruya yanıt beklediğinde, hastalarının cevaplamada sıkıntıya düştüklerini izlemiştir

Çünkü burada hekimler insanların karşısına onların zevk aldıkları şeyleri yasaklayan insan olarak çıkıyorlar Ancak burada hekimin en çok vurgulamak istediği şey “İçkinin zararlarını gösterebilmek olduğu kadar, bundan kaçınmanın yollarını öğretmek ve hatta içkinin nasıl içildiğini belirtmektir”

İnsan yaşamındaki çağdaşlaşma, hekimleri de yakından ilgilendirmektedir Çağdaş dünyanın insanına sağlıktan söz edip bu dünyadaki insanın hastalıklarını tedavi etmeye çalışırlar Bu nedenle yazarının amacı, insanlara yaşamı zehir etmek değil, yaşamın mutluluğunu bulmada yardımcı olmanın, hekimliğin ana gayesi olduğunu göstermektir

2 NEDEN İÇİLİYOR :

İçki içmenin psikolojik ve sosyal nedenlerinin geniş boyutlarda incelenmesi gerektiğini söyleyen yazar, etken olarak da temelden “Sevinç, üzüntü, ruhsal gerginlik, baskı, düş kırıklığı, heyecan, güvensizlik vb” gibi etkenlerin neden olduğunu gözlemlemiştir Çünkü yaşam şartlarının zorluğu gün geçtikçe insan oğlunun “evlilik hayatı, iş hayatı, sosyal hayatı” nı da etkiliyor Kişi ve kişiler olumlu ya da olumsuz durumlarda psikolojik olarak yukarıda yazılan nedenlerden dolayı bir nevi kaçma, kurtulma, yitirileni bulma, rahatlama olgusu ile içkiye sarılıyor

İşte içkiyi sorun durumuna getiren de bu durum Çünkü aslında alkol hiçbir sorunu çözmüyor, üstünü örtüyor Ancak insanların da bu örtüye giderek daha çok gereksinim duyduğunu ortaya koyuyor

3 ÜLKEMİZDE İÇKİLER NEDEN İÇİLİYOR:

Dünya ülkelerine göre kişi başına içki tüketimi Türkiye’ de daha azdır Bunun nedeni gelenek-görenekler, dini baskılar ve sosyo-ekonomik nedenlerdir İçkiye başlama yaşı ise daha yüksektir Bunun nedeni ise eğitim ve kültür eksikliğidir Türkiye’ de en çok içki tüketimi rakı ve bira olarak gerçekleşmektedir

4 İÇKİ İÇİMDEN SONRAKİ DAVRANIŞ BİÇİMİ:

İçki şişede durduğu gibi durgun değildir, çoğu insanı değiştirir Burada önemli olan kişinin o anki ruh halidir

İnsanın ruhsal davranışlarına yön veren üç önemli ruhsal etken vardır Bunlar:

*Alt benlik (İd)

*Benlik (Ego)

*Üst benlik (Süper Ego)dir

Birçok olaydaki davranışlar ruhsal aygıtın bu üçlü mekanizmasının işlemesiyle belirlenir Alkol alımı artınca "Üst Benlik" denetimi azalır Böylece kişi toplumsal değerler dışında hareket ederek kendini frenleyemez

5 İÇKİ NASIL İÇİLİR :

İçki, kişilerin isteklerine, alışkanlıklarına, koşullarına göre değişir Değişik biçimlerde içilir (Özel davetlerde, düğünlerde, arkadaş toplantılarında vs) İçki alışkanlığı çoğunlukla arkadaş çevresince kazanılır En çok tüketimi yapılan içkiler ise bira, şarap ve rakıdır

Bazı psikologlar içki içenleri şöyle sınıflandırır;

a) Sosyal İçiciler : Kendi başlarına sürekli ve düzensiz içki içmezler Alkollü içkileri sosyal yaşamın bir aracı sayarlar Yani ara sıra içicilerdir

b) Sosyal Alkolikler : Alkole düşkün olup yer ve zaman gözetmezler Onlar için bir yaşam şeklidir

c) Alkolikler : Bağımlıdırlar Alkol evlilik hayatı, sosyal hayatı ve iş hayatını zedelese de içkiden vazgeçmezler

Alkol alımında en önemli şeylerden biri de meze gruplarıdır Keyfe ve zevke göre meze çeşitlemesi yapılır

Hangi yemekle hangi içkinin içildiği bazı alışkanlıklar ve kültür özellikleri adeta kurallar yaratmış, bu da kural olarak değil alışkanlık ve beğeni şeklinde ortaya çıkmıştır

Bir diğer durum da içki içerken eşlik edilen ortamdaki muhabbetin iyi ve güzel olması, dertleşilmesi, içkinin cazibesini daha da arttırır

Yalnız bilinmesi gereken diğer bir durum da “İçkide ısrar olmaz” kuralıdır Çünkü herkesin dayanıklılığı farklıdır Bu yüzden dolayı içki içerken ruhsal durum çok önemlidir Kişi içkiyi keyifle mi veya sıkıntıyla mı içiyor, bunu hisseder Bilinir ki keyifle oturulan masada insanın keyfi artar Ama kafamızda saplanmış bir düşünce varsa, içki bunu da ısrarlı bir duruma getirir Ruhsal durumumuzu bilip ona göre içmek, hem rahat etmemize, hem de sonradan pişman olmayacağımız şeyleri yapmamıza izin vermez

Ancak kırıcı olduğumuz zaman bilinç altımızdaki öfkeyi dışa vuruyor ve çevremizdeki insanları böylelikle kırmış, üzmüş oluyoruz

6 ALKOLÜN İNSAN SAĞLIĞINDAKİ ETKİSİ :

Alkolün damar açıcı etkisi nedeniyle, az miktarda içilen alkol bile kalp yetmezliği için zararlıdır Kalbin atım sayısını arttırır, atım hacmini azaltır Sigara içme isteği uyandırır Bu durum kroner yetmezliği olanlar için sakıncalıdır

Sarılık hastalığı olanlar için de içki zararlıdır Karaciğerin sarılık hastalığında içkinin her çeşidi zararlıdır Çünkü alkol mide ve on iki parmak bağırsağını zedeleyip, mikozaya zarar veriyor, bu da ülsere davetiye çıkarmış oluyor

7 AİLE İÇİ ETKİLEŞİM :

Toplumun en küçük parçası olan ailede, aile içi etkileşim en alt safhadadır Örneğin çocuğunuz içkiye sizden dolayı bir heves alıyorsa, onunla arkadaş gibi konuşup, içki istiyorsa içebileceğini, nasıl içileceğini ona anlatmak, onun gururunu okşayacak ve kendisine yetişkin birine davranıldığı gibi davranıldığını görüp sizi örnek alacaktır

Şiddet ve onur kırıcı davranışlar, yasaklama mantığı, ona insan psikolojisinde varolan merak duygusunu uyandıracak ve ilgi duymasını sağlayacaktır

Burada en önemli durumlardan birisi de eve içkili gelmektir İçkili olan veli, hele bunu sık sık yapıyorsa, kişiliğinin zayıflığını gösterir, çevresine saygısızlığını gösterir Çocukları üzer, kırar ve onların babaya olan saygısını azaltır

Evlilikte, dışarıda içki içip gelmek eşinin ona bakışını değiştirir Çünkü erkeğin yalnız kendisini düşünmesi, hatta evinin ekonomik durumunu yeterli biçimde karşılasa bile, eşini anlamaması, eşiyle ilgilenmemesi tatlı bir söz söylememesi evin kadınında bunalım yaratan bir durumdur

İstenilmeyen şeylerin itici olarak değil, çekici olarak gerçekleştirmek, aile içindeki yaşamı ve sosyal yaşamı dengede tutmak için en geçerli yol olarak görmek daha iyidir

Yukarıda anlatılanların hepsi içkinin zararlarıyla ilgili idi Öyleyse içkiyi yasaklamak çözüm mü? Hayır insanın kendine yasaklamadığı şeyi hiçbir gücün yasaklayamadığı pek çok konuda kanıtlanmıştır Bu durumda içki konusunda da çözüm, içkiyi yasaklamak değil, içkinin zararlarını anlatmak, öğretmek ve içilecekse nasıl içileceği konusunda insanları aydınlatmaktır

Anlatılanların hepsi insanın iyiliği içindir Çünkü insan doğanın en güzel varlığı ve insan kendi değerini bilen bir varlıktır İnsan çok güçlü bir varlıktır Bu gücünün farkına varmalı, diğer insanların değerini kavramalıdır

İşte bu varlık, canı isterse bir-iki kadeh içsin, dostlarıyla birlikte doğayı, dünyayı, genişlemeyi, büyümeyi, kendisine verilen değerlerle yaşamını paylaşsın Böyle durumlara kimsenin söyleyecek sözü yoktur

Ama bağımlılığın her gerçeğini görelim, gördüğümüzü kabul edelim ve çözüm üretmek için de kararlı olalım

Alkolden dolayı işlenen bir suç varsa bu suç insanındır, bizimdir Alkolle olan bağımlılık alkolün gücü değil bizim zayıflılığımızdandır

by.NaMe
07-10-2008, 10:19 AM
Eylül

Mehmet Rauf


ÖZET

Romanın yazarı Mehmet Rauf 1875 yılında İstanbul'da doğmuştur Deniz Harp Okulu'nu bitirerek subay olarak hayata atılır Serveti-Fünun edebiyat topluluğuna katılarak roman ve hikayeler yayınlamıştır

Yazar 1908 yılında askerlikten ayrılır Bu süreden sonra kendisini tamamen basın ve edebiyat hayatına vermiştir Yazar 1932 yılında İstanbul'da ölmüştür

Hikaye ve tiyatro eserleri de yazan Mehmet Rauf'un en başarılı yönü romancılığıdır Romanda Halit Ziya'nın izinden giden yazar, psikolojik tahlillerde ondan daha başarılı olmuştur Eylül en başarılı romanıdır Daha sonra yazdıklarında kadın ruhunun derinliklerine inmeye çalışmıştır Romanlarında; dili ve anlatımı bakımından, diğer yazarlara göre daha rahat ve tabiidir

Bu romanında kişisel duyguları ile insanlık düşünceleri arasında çırpınan ve bunun savaşını veren bir erkek ve bir kadının dramını dile getirmektedir Bahsedilen romanın kahramanları Suat, Necip ve Suat'ın kocası Süreyya Beydir

Süreyya Bey ve Suat Hanım birkaç yıldır evli çifttir Süreyya Bey memurdur Fazla zengin olmadığı için babasının yardımıyla geçinmektedirler Yazları genç çift; babasının çiftlik evinde yaşarlar Babasından defalarca başka bir ev almalarını, kendilerini yalnız bırakmalarını istese de babası, oğlu Süreyya Beyin sözlerini dinlemez ve yeni bir ev satın almaz

Süreyya ve Suat'ın evine, Süreyya'nın akrabası olan ve Süreyya'nın çok sevdiği, güvendiği Necip gelip gitmektedir

Necip'in eve geliş gidişlerinde yine akrabalarından olan Hacer de eve gelir Hacer, Necip'le ilgilenir, fakat Necip Hacer'e karşı ilgili değildir

Suat; yaz aylarında yazlıkta bulunmayı çok ister Suat, babasından yazlık kiralamak için para ister Babası parayı gönderir Necip ve Suat bir yalı kiralar eşyalarını oraya taşırlar Bununla Sürayya'ya sürpriz yaparlar Yalıda herkes hayatından mennundur Necip, kış ayını da yalıda geçirmek istese de Süreyya buna izin vermez, konağa inilir

Artık; Suat ve Necip birbirlerini çok sık görmezler Hacer ve diğer komşuların dedikoduları iyiden iyiye yayılır Bu konuşma ve dedikodular Suat ve Necip'in görüşmelerinin azalmasına sebep olur

Mutsuz günlerin devam ettiği günlerden bir gün Necip, konağa ziyarete gider O gün konakta yangın çıkar, herkes dışarı fırlar Suat, bilerek yangında dışarı çıkmaz Bunun üzerine Süreyya ve Necip, Suat'ın odasına dalarlar Süreyya da tam odaya girmek üzereyken tavan alevlenir, odanın içindeki genç kadın ve genç erkeğin üstüne tavan çöker Sonunda olanlar olur ve her ikisi de bu yangında ölür

by.NaMe
07-10-2008, 10:19 AM
Füreya

Ayşe KULİN


ÖZET

Şakir Paşanın ikinci evliliğinden doğan altı çocuğundan Hakkiye'nin kızı olan Füreya, 1910-1997 yılları arasında yaşamıştır Füreya zengin bir ailede şımarık ve mutlu bir hayat sürmektedir

Büyük babası, annesi ve asker babasına konak bahçesindeki evi hediye ettiğinden, konakta çok kalabalık bir ailede büyümüştür Bir kaza sonucu büyük babasını vuran büyük dayısı ailenin perişan olmasına sebep olmuş, savaşın başlaması bu perişanlığı arttırmıştır Aile para açısından büyük bir sıkıntıya girmiş, hatta konağı satıp İstanbul'daki evlerine taşınmak zorunda kalmıştır

Henüz umudunu kaybetmemiş, vatan sevgisi ile dolu gençlerden birisi de Füreya'nın babasıdır Mustafa Kemal ile Harbiye'den sınıf arkadaşı olan babası, vatan kurtarılırken Büyük Önder'in yanında yer almış ve zaferden sonra ordu komutanı olmuştur "Dame de Sion" daki tahsilini tamamlayan Füreya, üniversiteyi de bitirir

Atatürk ve eşinin, evlerini ziyaretlerinde anı defterine "Millet sizden çok şey bekliyor Siz çalışmalı ve memlekete bir şeyler vermelisiniz" yazması Füreya'yı derinden etkilemiştir

Erken yaşta evlenen Füreya, eşinin kötü davranışları sonucu çocuğunu kaybederek bunalıma girer Tedavi ile bunalımı atlatan Füreya ilk evliliğini bitirir

İkinci evliliğini, Atatürk'ün çok yakın arkadaşlarından birisi olan Kılıç Ali ile ailesinin itirazlarına rağmen gerçekleştirir Kılıç Ali yaşça kendisinden çok daha büyüktür Bu evlilik onları protokol içerisine sokar Ankara sosyetesinin ve toplantılarının en aranılan isimlerinden biri olur 1938'de Atatürk'ün vefatı, Kılıç Ali'yi derin bir bunalıma iter

Eşini motive etmek için büyük bir çaba gösteren Füreya, verem teşhisi ile genç yaşta hastahaneye yatırılır Adadaki evde bir yıla yakın süre tedavi amaçlı kalır Hastalığı ilerlemeye devam edince İsviçre'deki bir hastahanaye yatar Tedavi devam ederken ressam olan teyzesinin yönlendirmesi ile kendisini sanatın (seramik) içinde bulur Önceleri çamur ile olaya başlar

Tedavi için Fransa'ya nakledildiğinde seramik ile haşır neşir olur Bir sergi açar, artık o ünlü bir seramik sanatçısıdır Türkiye Cumhuriyetinin ilk bayan seramik sanatçısı olur Hayatının devam eden günlerinde hem hastalığı ile hem de seramik ile uğraşır Dünya çapında ödüller, burslar alır

Güney Amerika'da Aztek ve Maya uygarlıklarını inceler Atölyesinde pek çok öğrenci yetiştirir Çok tehlikeli bir ameliyatla hasta ciğerlerinden birini aldırır Bu arada Kılıç Ali ile ilişkileri kopma noktasına gelir Erkek kardeşinin kızı olan Sara'yı gelinlerinin itirazına rağmen evlat edinir Çocuklara duyduğu özlemi onunla dindirmeye çalışır İkinci eşi Kılıç Ali'den paylaşacak bir şeyleri kalmadığı için ayrılır Teyzeleri ve kardeşi maddî ve manevî olarak Füreya'ya her zaman destek olurlar

Füreya da Türkiye'nin çeşitli yerlerinde ölümsüz sanat eserleri yaratır Birçok değerli seramik sanatçısının yetişmesinde büyük rol oynar

Bundan sonraki yaşantısı tamamen sanata ve seramiğe yönelik olur Seramik adına Türkiye'deki bir çok ilki gerçekleştirir 1997'de vefat ettiğinde arkasında pek çok seramik sanatçısı, pek çok eşsiz eser ve büyük bir onur mücadelesi bırakır

by.NaMe
07-10-2008, 10:20 AM
Faust

Yohan Wolfgang Van GOETHE

ÖZET

Kitap iki bölümden oluşmaktadır Birinci bölümde sadelik hakimdir, olaylar tek bir motif etrafında geçmektedir Anlaşılması büyük bir zorluk göstermez İkinci bölümde ise bir bütünlük kurmak güçtür Anlaşılması ve olaylarla bağlantı kurmak , ilişkilendirmek çok zordur

FAUST: Faust, latince mutluluk demektir Faust, bilgi ihtirası içinde kıvranan karamsar bir tipi anlatır Bilim uğruna bütün ömrünü harcamış, nefsine bütün dünya hazlarını yasak etmiş ve tam anlamıyla yasak bir ömür geçirmiş olmasına rağmen, amacına ulaşamamış olmanın ızdırabı içindedir Bu hal içinde şeytana teslim olduktan sonra, onun akıbeti çeşitli Faust efsanelerinde türlü türlü gösterilmiş ve dünyaya beyan edilmiştir

MEFİSTO: Mefisto'ya şeytan demek yerinde olur Mefisto sadece fenalıkları sürükleyen bir hüviyet olmakla kalmaz, aynı zamanda bir çeşit Azrail rolünü de üstlenmektedir

Eserin anlatımı çok sadedir Faust, zamanın bütün bilimlerini tahsil edip bitirmiştir Artık öğrenilecek bir bilim kalmamıştır Fakat görmektedir ki; gerçeği bulma sahasında bütün bu bildiği şeyler kendisini bir adım bile ileriye götürmemiştir Halbuki zamanın olanaklarından çok, ileriye göz diken bir ihtirasla, salt gerçekleri anlamak ve bilgi sahibi olmak arzusundadır Normal bilgi edinmek yollarından bir hayır gelmeyeceğini anlamıştır Böylece son umut olarak, kendisini büyücülüğe vermiştir Ruh kuvveti sayesinde arzu ettiği bilgileri elde edebileceğini ummaktadır

Gökte Tanrı ile Şeytan aralarında bir bahse tutuşmaktadırlar Şeytan Faust'u kolayca baştan çıkartacağını onu asli kaynağından uzaklaştırıp, sapıklığa sürükleyebileceğini iddia etmektedir Tanrı ise, insanın yaradılış itibarı ile iyi olduğunu ve yeryüzünde bir gaye için çalışırken yanılabileceğini, fakat şeytan araya girse bile yine kendi ruhunun iyiliği sayesinde doğru yolu bulabileceğini bilmektedir Bu itibarla şeytanı Faust üzerinde deneme yapmakta serbest bırakmıştır

Faust, büyücülükle uğraşırken, alışılmış şekilde, ruh çağırmaya başlar Bu çağırmaların birinde Mefisto karşısına çıkar Faust, hayattan bezgindir Hiçbir şeyden tat almamaktadır Oysa Mefisto, ona parlak vaatlerde bulunmaktadır Nihayet aralarında bir sözleşme yapılır Faust der ki; beni istediğin yere götür Eğer bir an gelip ben, zamana, "dur geçme, ne kadar güzelsin" diyecek kadar bir mutluluk duyarsam, artık ölmeye razı olurum

Bu bahislerden sonra Mefisto, mel'un teşebbüslerine başlar O ana kadar kitapların içine kapalı kalmış Faust'u küçük ve büyük alemlerde dolaştırır Sefil meyhanelerden, en lüks saraylara kadar her yeri gezdirir Bir taraftan da Faust'u türlü içkilere alıştırır Bir büyücü kadına hazırlattığı aşk içkisini Faust'a içirdikten sonra, onun karşısına masum Margaret'i çıkarır Faust 25 yaşındaki bir gencin heyecanı ile kızcağızı sever Kız da masum duygularla bu aşka karşılık verir Bu yüzden rahatça baş başa kalabilmeleri için annesinin fincanına Faust'un verdiği zehiri damlatır Kadıncağız ölür Margaret, Faust'dan olan çocuğunu boğar Bu yüzden Margaret'in kardeşi de Faust tarafından öldürülür Böylece Faust'un eli kana bulanır Margaret'i hapisten kurtarma denemesi de başarılı olmaz

Araya Yunan güzeli Helena girer Faust ona da aşık olur Fakat aradığı mutluluğu burada da bulamaz Nihayet İncil'in bir sözüne göre düşünmeye başlar Yani yaradılışın ilk eseri "söz" müdür, "anlam" mıdır, "faaliyet" midir? Faust beşeri mutluluğu faaliyette bulur Bir bataklık sahayı bayındır haline getirmeyi tasarladığı anda bir nevi murada erer ve zamana "dur geçme, çok güzelsin" der

Sonuç olarak yazar her iki bölümde de insan karakterini oldukça detaylı bir şekilde dile getirmiştir Fakat yazar isterse bir konuyu nasıl haşmetli, heybetli bir sadelik ve bütünlükle işleyebileceğini göstermiştir Bununla birlikte bazı bölümlerinin anlaşılması ve olaylarla bağlantı kurmak çok güçtür

by.NaMe
07-10-2008, 10:20 AM
Finansal Piyasalar Ve Para Politikası

Ömer Faruk ÇOLAK


ÖZET

Yazar "Finansal Piyasalar ve Para Politikası" adlı kitabında çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlamış olduğu makalelerini bir araya getirmiştir Makalelerinde genel olarak finansal piyasalar ile para politikası arasındaki ilişki ortaya koyulurken, ülkemizde 1980 sonrası yaşanan değişimler de yansıtılmaya çalışılmıştır

Kitap, 27 adet makaleden oluşmuştur Bunlardan bazıları şunlardır:
· Makro İktisat ve Para,
· TCMB'nın Para Politikası ve Para Programı,
· Merkez Bankası Verimli Çalışıyor mu?,
· 5 Nisan ve Merkez Bankası,
· Merkez Bankası Bilançosu ve Para Politikası,
· Currency Boardara Arzının Kontrolüne İlişkin Monetarist Bir Yaklaşım,
· Hazine Ve Merkez Bankasının Uyumlu Çalıştığı Söylenebilir,
· İsviçre Bankacılığı Albenisini Yitirdi mi?,
· Türk Bankacılık Sistemi İçinde Küçük Bankalar Ve Üstlendikleri Döviz Riski,
· Avrupa Para Sisteminin Oluşumu ve Gelişimi,
· Savaş Finansmanında Bir Araç Olarak Enflasyon Ve Savaş Dönemi Para Politikası,
· Türk Ekonomisi Bir Savaşı Kaldıramaz

Bu çalışmada makalelerden önemli olduğunu düşündüğüm birkaçının özeti aşağıdaki paragraflarda sunulmuştur

"TCMB'nın Para Politikası ve Para Programı" adlı makalede TCMB'nin özerk olması gerektiği, ancak bunun tek başına yeterli olmadığı belirtilmektedir Zira eğer bir ekonomide enflasyon var ise, TCMB'nın bağımsızlığı da yok oluyor demektir Makalede belirtildiği üzere Türkiye bu konuda 72 ülke için yapılan bir araştırmada 61nci sırayı alabilmiştir Yazar bu duruma neden olarak, TCMB'nın kamuya açtığı kredilerde devamlılık gösteren genişlemeyi göstermektedir

"Merkez Bankası Verimli Çalışıyor mu?" adlı makalede ise iktisat politikalarının uygulanışında birincil görevi yüklenen merkez bankalarının bu uygulamalarında tek başlarına hareket edemedikleri, uygulamalarda mutlaka diğer karar birimleri ile uyumun şart olduğu belirtilmektedir Zira, iktisat politikaları, karar birimleri ile uyumlu olunması halinde başarılı olabilecektir Yazara göre, Türkiye'de alınan iktisadi kararların, hedeflenen sonuçlara ulaşamamasının ardında yatan gerçek budur

"Merkez Bankası Bilançosu ve Para Politikası" adlı makalede TCMB'nın sahip olduğu mevcut bilanço büyüklükleri ile istese bile, kısa süre içinde bir para programını yürütemeyeceği, bunu yapabilmesi için her şeyden önce hükümetlerin, devletin sahip olduğu finansal kurum ve kaynakları kullanarak bazı kesimlere rant yaratmaktan vazgeçmesinin gerektiği vurgulanmaktadır

"Currency Board: Para Arzının Kontrolüne İlişkin Monetarist Bir Yaklaşım" adlı makalede "Currency Board" sisteminin işleyişi ve çeşitli ülkelerdeki uygulanma biçimleri ve ülke ekonomilerine etkileri belirtilmiştir Tanım olarak verilmesi gerekirse Currency Board; bir ülkenin para arzı mekanizmasını, belirlenen sabit kurdan, ülkenin döviz varlıklarına bağlanmasıdır Bu sistemde para arzı ülkenin döviz pozisyonuna bağlanmaktadır Yani para, döviz rezervleri karşılığında arz edilmektedir Türkiye'de Currency Board sistemi, genel olarak, bir finansal krizin ardından para arzı mekanizmasını düzenlemeye yönelik bir kurumsal yapı olarak nitelenmektedir Yazar bu noktada, Currency Board kurulurken özellikle döviz kurunun hangi düzeyde belirleneceğinin hayati bir konu olduğunu vurgulamaktadır

"İsviçre Bankacılığı Albenisini Yitirdi mi?" adlı makalede İsviçre Bankacılık sisteminin özellikleri ve kara para aklaması ile aralarındaki ilişkiler anlatılmaktadır Yazara göre birçok ülke ekonomisi ve de İsviçre Ekonomisi kara paranın ülkelerine girmesinden bir rahatsızlık duymamaktadırlar Çünkü kara paranın etik açıdan sakıncaları olmasına rağmen iktisadi açıdan gelir yaratıcı etkisi vardır

"Türk Bankacılık Sistemi İçinde Küçük Bankalar Ve Üstlendikleri Döviz Riski" adlı makalede TCMB'nın 1990 yılından itibaren uyguladığı aşırı değerlenmiş kur politikası ile mali sistem içerisinde yer alan bankalara düşük maliyetli döviz cinsinden yabancı kaynak sağladıkları, bunun neticesinde bu bankaların aşırı kar elde ettikleri, ancak 1993'ten sonra elde edilen kaynakların geri ödemeleri gerektiğinde ve kur makasından dolayı rant elde etme imkanları da kalmadığında, mali kesimin açık pozisyonların yarattığı baskı ile karşı karşıya kaldığı belirtilmektedir Doğal olarak öz sermayesi yeterli olmayan küçük bankaların açık pozisyonlarını kapatma telaşları döviz kurunu yukarıya çekmiş, zaten var olan likidite darlığını daha da arttırmış ve bankaları tam bir çıkmaza sürüklemiştir

"Savaş Finansmanında Bir Araç Olarak Enflasyon Ve Savaş Dönemi Para Politikası" adlı makalede kalkınmanın veya kamu harcamalarının en kolay finansman yolu olduğu belirtilmektedir Savaş ekonomisinin nasıl finanse edileceğine ilişkin bir planlama yapılmamış ise, para arzını arttırarak yaratılacak olan enflasyon ile savaşın finanse edilmesi kolay, çabuk, ancak aynı zamanda da olumsuz etkisi büyük olan bir yöntemdir Yazar, Türkiye'nin herhangi bir şekilde savaşa girmesi durumunda ortaya çıkan ekonomik yükü dağıtabilmek için kullanılabilecek üç yolun olduğunu belirtmektedir Bunlar: "Açık Finansman", "Vergi Artırımı" ve "Borçlanma" olarak ifade edilebilir Ancak bu üç araçtan hiçbirisinin etkin bir şekilde kullanılması mümkün değildir

Yazar kitabın yazıldığı yıllarda (1996) Türkiye ve Dünya Ekonomisi ile ilgili çeşitli saptamalarda bulunmuş, sorun olarak belirlediği konulara çözüm yolları ortaya koymuştur Aradan neredeyse altı yıl geçmiş olmasına rağmen kitapta Türkiye Ekonomisi ile belirlenen sorunlar giderek artmış ve kronikleşmiştir Yaşadığımız ekonomik kriz bunun en açık kanıtıdır

by.NaMe
07-10-2008, 10:20 AM
Gelecek Binyılda Yönetim

Mike JOHNSON


ÖZET

Yazar, "Gelecek Bin Yılda Yönetim" adlı kitabında gelecekteki iş hayatı ve buna bağlı olarak gelecekteki işletmelerin yapıları, faaliyetleri, yönetim şekilleri, çalışanları ve yöneticileri hakkında tahminlerde bulunuyor Bu tahminleri yaparken de küreselleşmeyi, yoğun bir rekabet ortamını ve hızlı bir değişimi de göz önüne alarak başarıya ulaşmak için nasıl bir yol izlenilmesi gerektiğini anlatıyor

Bu kitap özellikle üç grubu hedef almaktadır: Üst düzey yöneticiler kendi düşünce ve fikirlerinin bir çoğunun, çağımızın en önemli yönetim düşüncelerince doğrulandıklarını görmekle kalmayacaklar, aynı zamanda motivasyon ve ödül sistemleri konularında, baskı altındaki elemanlarının hoşlarına gidecek pratik fikirler bulacaklardır İkinci bir hedef grubu olan uzmanlara ise örgüt içerisindeki rollerini nasıl daha etkin bir şekilde başarabilecekleri anlatılmaktadır Üçüncü hedef grup ise işe yeni başlayanlar ve üniversite iş idaresi öğrencileridir Bunlara iş dünyasının nereye gittiği konusunda görüşler ve yarının iş yerlerini tanımlayacak olan yeni kurumsal gerçeklerden en iyi şekilde yararlanmak için nasıl pozisyon almaları konusunda ipuçları verilmektedir

Kitap yedi bölümden oluşmuştur Birinci bölümde çok hızlı gelişen teknolojinin ve bilimin neler getireceği konusunda şimdiden tahminler yapmanın çok zor ve hatta mümkün olmadığı, ancak önümüzdeki 15 yılla ilgili temellerin şimdiden atıldığı ve bu sayede yöneticilerin geleceği görebilecekleri belirtilmektedir Bu bölümde geleceğin kurumu ve bu kurumla birlikte çalışacak kişiler için çeşitli öngörülerde bulunulmuştur Öngörülerin ilki ister küçük ister büyük olsun tüm şirketler küreselleşeceklerdir İkincisi, kurumlar hiyerarşik yapılarından yalın yapılar haline geleceklerdir Üçüncüsü, orta kademe yöneticilerine ihtiyaç kalmayacaktır Dördüncüsü, müşteri odaklılık iyice ön plana çıkacaktır En son olarak ise günümüzdeki sermaye olarak para anlayışının yerini bilgi alacaktır

İkinci bölümde, küreselleşme ile birlikte işletmelerdeki değişim anlatılmaktadır Küreselleşme ile birlikte merkezlerin kaybolduğu, rekabetin ise adeta bir savaşa dönüştüğü belirtilmektedir Bu bölümde aynı zamanda orta ölçekli şirketlerin hızları sayesinde rekabet savaşından galip çıkacakları belirtilmektedir Yazara göre dev işletmeler çok yavaş ve ağır, küçük işletmeler ise fırsatlardan yararlanmayı bilemeyecek ve buna gücü yetemeyecek kadar çok küçüktür Bu yüzyılda bilgiye ulaşma isteği insanlara çok önemli iş fırsatları yaratacaktır

Üçüncü bölümde gelecekteki işletmelerin yeniden yapılandırılmaları için Değişim Mühendisliğinden yararlanmaları gerektiği belirtilmekte ve yöneticilerin değişimden korkmamaları gerektiği anlatılmaktadır Bu başarı için şarttır Yazar değişim mühendisliğinin pek çok şirketin sandığı gibi kısa sürede etkisini gösteren, her derde deva bir ilaç olmadığını etkilerinin belirli bir süre sonra ortaya çıkabileceğini belirtmektedir

Dördüncü bölümde ise, gelecekteki işletmelerin çalışanlarına ve yöneticilerine yatırım yapmaları gerektiği, ancak bu sayede başarıya ulaşabilecekleri anlatılmaktadır Bilgiye ulaşabilen ve teknolojiyi kullanabilen çalışanların işletmelerin gözdesi haline geleceği ve bunların her işletmede iş bulabilecekleri ifade edilmektedir Aynı anda pek çok görevi üstlenebilen yönetici ve uzmanların başarılı olacağı bu tür yöneticilerin yönetim tarzlarına kimsenin önem vermeyeceği belirtilmektedir

Beşinci bölümde bir önceki bölümle bağıntılı olarak iş dünyasında başarılı olmanın eğitimden geçtiği belirtilmektedir Gelecekteki işletmeler çalışanlarının eğitimiyle yakından ilgilenecekler, kendi üniversitelerini açıp uzman ve akademisyen yetiştirerek çalışanlarını burada eğiteceklerdir

Altıncı bölümde müşterinin öneminden bahsedilmekte başarı için müşterinin isteklerinin her şeyin üstünde tutulması gerektiği belirtilmektedir Müşteri odaklılık için yenilikçi ve hızlı olunması gerekmektedir

Yedinci ve son bölümde bilişim teknolojisinin iş dünyasını nasıl etkileyeceği anlatılmaktadır Bilişim teknolojisinin stratejik yönetim sürecinin temel ögelerinden birisi olacağı, böylelikle yeni iş alanları yaratılacağı ve iş yapma şekillerinin değişeceği belirtilmektedir

Kitap gelecekteki işletmeler, iş dünyası ve yöneticiler üzerine çeşitli öngörülerde bulunmaktadır Günümüzde, (2001 yılında), bu kitabın yazılmasının üzerinden beş yıl geçmiş olmasına rağmen bu öngörülerin bu kadar kısa bir sürede gerçekleşmeye başladıklarını görüyoruz

by.NaMe
07-10-2008, 10:21 AM
Güçlü ve Başarılı Bir İnsan Olmak

William Thourlby


ÖZET

Yazar kitabın akışı içerisinde; "insanın hayatındaki başarılar için somut formüller vermekte, sadece giyinmeyi ve davranmayı ön planda göstermemekte, buna ilave olarak nasıl yaşanılacağı" hakkında tavsiyelerde bulunmaktadır Yazarın kendi ifadeleri ile kitabın değerlendirmesi şu şekildedir;

Bu kitabın amacı, başkalarında size karşı bir güven duygusu yaratan kibar bir is tavrının ve görünümünün nasıl oluşturulacağını öğretmektir Böylece siz, mesleğinizde en fazla zirveye ulaşma şansı veren tarzı geliştirebilirsiniz Burada yer alan basit teknikler, uygulandıklarında başarıya giden yolda size yardım edecek ve güçlü, zengin insanların imajlarını korumak için kullandıkları "sessiz" sembolleri ve görsel ipuçlarını yakalamanızı sağlayacaktır

Bu kitapta gösterilmeye çalışılan şey, dış görünümle güç elde edebileceği ancak bunun yeterli olmadığıdır Dış görünümün mutlaka, iş dünyasında ve toplumda kendini uygun bir sunma şekli ile desteklenmesi gerekmektedir Kibar tavırlar; iyi terbiye, zeka ve eğitim, toplum ve işle ilgili şartlara hassas olmanın göstergesidir Uygun dış görünüm ya da giysi, kapıdan geçmenizi sağlar Yerinde tavırlar ve görgü kuralları, bir yere ait olduğunuzu gösterir Aslında bir çoğumuz, burada bahsedilen şeyleri zaten biliyoruz, ama genellikle bunların öneminin farkında değiliz

Başarılı insanların çoğu, düzgün görünüm ve görgü kurallarının, doğru kullanıldığında sadece hayatta kalma mücadelesinde güç vermekle kalmayıp, yukarı doğru tırmanmada gerçek bir avantaj sağlayan kişisel ilişkileri kolaylaştırdığını çabuk kavramışlardır Kişinin, bu becerilerin hepsini genç yaşlarda gerçekleştirmesi mümkün olmayabilir Kaybedilen süreci telafi etmek her zaman mümkündür Bu kitap başarmak için çalışmaya hazır olanlar ve kazanan bir tavır isteyenler için sosyal beceriler ve görgü kuralları kursu sayılabilir Bu kitap sizi diğerlerinden ayıracak farklı bir kibarlığın formülünü vermektedir

Bir işin yapılması için "gerekli olan şeylere" sahip olduğunuzu bilmek,, hedefleriniz ne olursa olsun, herhalde başarı formülünüze ekleyebileceğiniz en önemli faktördür Yolunuza engeller çıktığında vazgeçeceğinize; bir projeye, tamamlanana kadar sıkı sıkıya sarılma alışkanlığını edinirseniz, tavrınızın size her zaman hedefinizin gerçekleştiği yönü gösterdiğini anlayacaksınız Bunu başarmanızda size yardım edebilecek önemli bir şey, hedefinize ulaşmak için geçtiğiniz süreci gözünüzün önünde canlandırma yeteneğidir Bir amacı ve tamamlanma aşamalarını kavramlaştırabilir ve gözünüzün önünde canlandırabilirseniz Bu durum neredeyse işi yapmak demektir "İnsan düşündüğü her şeyi başarabilir" sözü doğru bir ifadedir Hayal ve görme gücü olan bir insan geleceği görebilir ve herhangi bir isi başarmak için akıl ve kararlılığı uygun bir şekilde birleştirebilir

"Hayat ne hakkındadır?" sorusuna verilebilecek en ikna edici cevap, bunun hiçbir cevabı olmadığıdır Hayat bir soru değildir, aslında deneyim biçiminde yaşadığımız bir dizi olaydır Yaşadığımızı öğrenir ve bu tecrübeyi ele alışımıza göre biçimleniriz Hayat dakika dakika, saat saat ve gün gün kendin yap tecrübesidir Kendi hayatımız için sorumluluk alacak ve biçimlendirmeyi deneyeceksek, şu gerçeği anlamalıyız; "bu benim işimdir" Bunun işimiz olduğunu bir kez anladığımızda (hayatımızın kıvrımlarını, köşelerini, uçurumlarını idare etmek), ikinci becerilerimizi ve araçlarımızı sürekli geliştirmenin ve yükseltmenin sorumluluğumuz olduğu sonucuna ulaşırız Bu aynı zamanda sürekli olarak önceki varlığımızın çeşitli yönlerini bırakmamız demektir Bunda başarısız olursak, yeni durumlara uyum sağlamak için eski davranış kalıplarımızı kullanarak, katı ve hoşa gitmeyen bir insan olma tehlikesiyle karşı karşıya kalırız

by.NaMe
07-10-2008, 10:21 AM
General Schwarzkopf (Bir Asker, Bir Zafer)

Robert DPARRıSH


ÖZET

Kitapta General Schwarzkopf'un kişiliği tanıtılmakta ve körfez savaşına ışık tutulmaktadır

Schwarzkopf, ülkesine tarihteki en kesin zaferlerden birini kazandıran, bunu yaparken de şaşırtacak derecede az asker kaybeden bir generaldi O'na gıpta edenler şanslı olduğunu, doğru zamanda, doğru yerde olduğunu, bazıları da kendi şansını kendinin yarattığını savunacaktır

192 cm boyunda, 108 kiloluk öfkeli ve korkutucu bir kararlılık simgesi olan Norman, yine de tek tek tüm askerlerin iyiliğini düşünmek konusunda gösterdiği içtenlikle tanınır Bugüne kadar çeşitli lakapları olmuştur "Fırtına Norman", "Çöl Ayısı", yoğun B-52 bombardıman hücumundan kalan "Ark Işığı"

1951 yılında, Westpoint Akademisine giren Norman, kariyerini ve tüm yaşamını etkileyecek, ileride onur ve şeref madalyalarını getirecek "Piyade" sınıfını seçti Teğmen Schwarzkopf ilk olarak, Belçika'da 101 nci Hava ve İndirme Tugayı'nın 187 nci Piyadesine atandı

Bir sonraki görev yeri "Berlin" Alayı idi Schwarzkopf, ordunun üst düzey işleyişini izleme fırsatını bulacağı Berlin Komutanlığı Başkomutanı olan generale, yaver olarak atandı 1961 yılında Kara Kuvvetlerinin, Georgia'daki Benning Üssü Akademisinde, Yüksek Piyade Subayları kursuna gittiğinde Yüzbaşı oldu Burada kursu bitirenler birkaç yıl içerisinde Kara Kuvvetlerinde söz sahibi olurlar Georgia'dan, Southern California Üniversitesine giderek yüksek makine mühendisi oldu Mezuniyetinden sonra, West Point Askeri Akademisine atandı

Schwarzkopf için, "Görev-Şeref-Ülke" parolası, yaşam tarzıydı Yeni terfi etmiş Binbaşı Schwarzkopf, seçkin Vietnem Hava Kuvvetlerine danışman olarak atandı Vietnam'da kaldığı bir yıl içerisinde, savaş alanında yaralanan Schwarzkopf, kahramanlık madalyasıyla ödüllendirildi

Schwarzkopf, 1966 yılından, 1968 yılına kadar Akademide görev yaptı 1969 yılında Yarbayken tekrar Vietnam'a gitti Vietnam'da kurulan "Americal" Tugayının, 198 nci Piyade Alayına bağlı, 6 ncı Piyadenin 1 nci Taburunun komutasını aldı 28 Mayıs 1970'de Viet Kong mayın tarlasına düşen Schwarzkopf hafif yaralandı ve ağır yaralı bir askerini buradan çıkardı Bu nedenle gümüş madalya ile ödüllendirildi Bu olaydan altı hafta sonra da Vietnam'dan döndü

Pentagon'da kaldıktan sonra, 1973 yılında Alaska'daki 172 nci Piyade Alayının ikinci komutanı oldu 1976 yılında, Washington Lewis üssündeki 9 uncu Piyade Tugayının 1 inci Alayının komutası verildi 1980 Ağustos'unda general olarak 8 nci Mekanize Piyade Tugayının ikinci komutanlığını devraldı Bu Tugayda Lojistik kısmına getirildi Müteakiben Tümgeneralliğe terfisine karar verildi 1983 yılında Georgia'daki 24 üncü Mekanize Piyade Tümeni'nin başına getirildi İki yıl görev yaptıktan sonra, Başkan Reagan'ın Grenada'yı işgal etmeye karar vermesiyle birlikle, "Acil Şiddet Operasyonu" için oluşturulan gücün Komutan Yardımcılığına getirildi 1986 yılında, Washington Lewis üssündeki Kolordu Komutanlığına Korgeneral rütbesiyle atandı 1988 yılında Orgeneral olan Schwarzkopf, Merkez Komutanlığının başına geçti

2 Ağustos 1990 günü, gece yarısından sonra, Irak lideri Saddam Hüseyin, Kuveyt'e karşı yoğun bir tank saldırısı başlatmış ve Kuveyt şehrini ele geçirmişti ABD Başkanı, General Schwarzkopf'a, iki hedef gösterecekti Suudi Arabistan'ı savunmak ve diğer operasyonları verilecek direktifler doğrultusunda gerçekleştirmek General Schwarzkopf'u, dev bir lojistik sorunu ve 7 ay sürecek kabus bekliyordu Schwarzkopf, kendisine sunulan üstün teknolojiyi de kullanarak, Suudi Arabistan'ın savunmasını başarıyla yerine getirdi

Schwarzkopf'un, özellikle lojistik sorununu çözmesi gerekiyordu Bunu hallettikten sonra Irak'ın hava savunma sistemini ve haberleşme sistemini etkisiz hale getirecekti edecekti Müteakiben, Irak'ın elinde bulunan Scud füze rampalarının ve topçularının yerleri tespit edilir edilmez, hava saldırısını büyük bir şiddetle başlattı

Bu arada, savaş esnasında basının önemini de göz ardı etmiyor ve Vietnam'daki gibi korkunç sonuçlar doğuracak açıklamalardan sürekli kaçınıyordu

Hava saldırısı stratejik, operasyonel ve taktik olmak üzere üç aşamada gerçekleştirildi Türkiye'deki üsler savaşın ikinci gününde kullanıldı Füze rampalarından sonra, en önemli stratejik merkez, Irak'ın elindeki kimyasal ve biyolojik silah üretim merkezleriydi

Irak liderinin çekileceğini söylemesine rağmen, Schwarzkopf durmak niyetinde değildi Kara saldırısı başlamadan önce, son olarak Cumhuriyet Muhafızları "Saddam Hüseyin'in anahtarı olduklarından, bunların yok edilmesi ana hedefti Felsefe, "Ağırlık merkezini vurursan her şey çöker Irak tank ve topçusu yok edilmeden, kara savaşını başlatmaya niyetli değildi

Irak, İran-Irak savaşında olduğu gibi, Sovyet doktrini olan savunmasını üç kuşak sistemi üzerine kurmuştur Ancak, Saddam Hüseyin gerçek bir asker olmayışı nedeniyle başarılı bir savunma sistemini kuramadı Bunda en büyük etken, askerlerinin inançsız, bilgisiz ve iyi eğitimli olmayışıdır Oysa Schwarzkopf, gerçek bir asker ve Sovyet doktrinini çok iyi bilen, gece gündüz askerlerine eğitim ve tatbikat yaptıran biriydi

Kara saldırısı, sabaha karşı 05:30'da başlatılmıştı Schwarzkopf, teknolojiyi ve iyi eğitilmiş askerini de çok iyi kullanarak, umulandan daha kısa sürede Irak ordusunu Kuveyt şehrinin dışına atmıştır, bu savaş kendisi ve ülkesi adına büyük zafer olarak nitelendirilmiş ve tarih sayfalarına altın harflerle yazılmıştır O, astlarından beklediklerini, kendinden de aynı ölçüde bekleyen, sert ve profesyonel bir subaydı Başkan onu daha önce çağırmadıkça, en son asker evine dönene kadar, Suudi Arabistan'da bekleyecekti Yasalara göre de 1 Temmuz 1991 gününde emekliye ayrıldı

Gençliğinden ve askerlik eğitiminden, Vietnam'daki kahramanlıklarına, generalliğe yükseldiği senelerden, zaferle sonuçlanan "Çöl Fırtınası" harekatına kadar ölümcül bir düşmanı "öldürmek ve yok etmek" için kurulmuş bir müttefik gücü yöneten ve Amerika'ya, bu yüzyılın en büyük zaferlerinden birini kazandıran adam

Schwarzkopf, Körfez savaşını zekası, stratejileri, akıllı taktikleri ve eşsiz kişiliğinin gücüyle kazandı II nci Dünya Savaşı'ndan bu yana, gerçek anlamda ilk uluslararası askeri birleşimin en üst komutanı olarak kanlı bir diktatörü alt etmeyi başardı

Sonuç olarak, o günün şartlarında, çok uzakta bir savaşa giren tecrübeli bir generalin öncelikle büyük miktardaki araç, silah ve personelin Körfez bölgesine taşınmasında ve ikmalinin sürekliliğinde gösterdiği planlama ve koordine çok başarılıdır Ayrıca, günümüz savaşlarında istihbaratın önemini de açıkça ortaya koymaktadır

by.NaMe
07-10-2008, 10:21 AM
vGelasius'un Kılıçları

DrÖnder GÜNGÜR


ÖZET

DrÖnder GÜNGÖR'ün çalışması "İslam-Türk Ekseninde İnanç-Siyaset İlişkisi" başlığı taşıyan bir doktora tezi olarak kaleme alınmıştır İnsanoğlunun toplu yaşama geçişinden başlayarak inanç sistemlerinin ortaya çıkışıyla devam eden çalışmada yazar günümüz dünyasında ve Türkiye'sinde siyasallaşmış bir dinin durumunu, etkilerini ve muhtemel gelişmelerini ortaya koymaktadır

Kitap temel olarak "İnanç sistemlerinin ortaya çıkışı ve siyasetle etkileşimi", "Yayılma döneminde din - siyaset ilişkisi" ve "Yirminci yüzyılda din-siyaset ilişkileri" olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır

Birinci bölümde; ilk inanç sistemleri ve bunların siyasetle etkileşimi, sihirsel düşünüşün doğuşu ve büyü, ölüm ve ruhlar, din adamları, tanrılar, semavi dinlerin temelleri ve ilk tek tanrı inancı, Tevrat'ta ve İncil'de siyaset, İslam öncesi Arap toplumunda inanç-siyaset ilişkisi ve son olarak da Kuran'da siyaset konuları incelenmiştir

Yazının bulunmasıyla birlikte din adamları toplumsal hayatın vazgeçilmez unsurları haline gelmiş ve bu konumlarını çok uzun yıllar boyunca korumayı başarmışlardır Rahip-krallar zamanla asker krallara onlar da tekrar rahip krallara dönüşmüş ve din, siyaseti etkilemeye daima devam etmiştir Din adamlarının toplumsal hayatta bu etkin konumları ancak 16 ncı yüzyılda ortaya çıkan reform hareketi ile ortadan kalkmaya başlamıştır

İkinci bölümde; yayılma döneminde Hıristiyanlık ve İslamiyet'te din-siyaset ilişkisi incelenmiştir 10 ncu yüzyıla kadar Avrupa'da üretim ilişkilerindeki değişim, bu süreçte kilisenin geçirdiği evrim, kavimler göçü ve bunun Avrupa'da sebep olduğu sosyal değişmeler, XI nci yüzyılda Kilise ve siyasetin birbirlerine olan etkileriyle Avrupa'da Tanrısal egemenlikten Halk egemenliğine geçiş ayrıntılı bir şekilde ortaya konmuştur Bunun yanı sıra aynı dönemde İslam ülkelerinin ayrı yıllarda geçirdiği evrim de ortaya konmuştur

İslamiyetin ortaya çıkışı, çıkışından itibaren İslam-Siyaset ilişkisi Arap devletlerinde ve Osmanlıda Din-Siyaset ilişkisi ve bu ilişkinin toplumsal hayata yansımaları ayrıntılı şekilde anlatılmıştır

Üçüncü ve son bölümde ise yirminci yüzyılda din-siyaset ilişkileri incelenmiştir Bu yüzyılda İsrail'de, Arap dünyasında, İran'da, Cezayir'de, Suudi Arabistan'da ve son olarak da Türkiye'de din-siyaset ilişkileri ve Türkiye'nin laikleşme süreci ortaya konmuştur

Yazar, sonuç bölümünde, ülkemizdeki irtica hareketlerini tarihsel köklerine inerek incelemekte ve Mustafa Kemal ATATÜRK'ün ülkemize laik bir yapı kazandırmakla ne kadar büyük bir değişimi gerçekleştirdiğini ortaya koymaktadır Evet Mustafa Kemal ATATÜRK bir Müslüman ülkeye ilk defa laik bir düzen getirerek Gelasius'un Kılıçlarını ikiye ayıran ilk Müslüman lider olarak tarihe geçmiştir Kurmuş olduğu laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti tüm İslam ülkelerinin önünde yegane çağdaş model olarak durmaktadır Ayrıca yazar sonuç bölümünde laikliğin karşı karşıya olduğu tehlikeleri, ayrıntıları ile incelemiş ve "İslamın siyasallaşması" sürecini ve bununla nasıl mücadele edilebileceğini, ne gibi yasal düzenlemeler yapılabileceğini diğer ülkelerden de örnekler vermek suretiyle ortaya koymaya çalışmıştır
Gelasius'un Kılıçları din-siyaset ilişkisi konusunda genel kültür sahibi olmak isteyen herkese hitap eden bir eserdir

by.NaMe
07-10-2008, 10:21 AM
Gelecek Korkusu "Şok"

Alvin TOFFLER


ÖZET

Kitabın yazarı Alvin TOFFLER, eserinde geleceğin belirsizliği, süratle değişim ve değişime ayak uydurabilme üzerinde durmuştur Değişimin baskısına uğrayan insanlara neler olduğu, geleceğe uyum sağlama veya uyum sağlayamama nedenleri vurgulanmıştır

Yakınlarda varacağımız evreler incelendiğinde, içinde yaşadığımız çevre, çalıştığımız örgütler, dostluklar, arkadaşlıklar ve aile yaşamının geleceği, ele alınmıştır Günümüzde değişim akıntısı öylesine güçlüdür ki, kurumları alt üst etmekte, değerleri değiştirmekte, köklerimizi kurutmaktadır

Geçmişte, sosyal değişimin evreleri, birbirini izlerken insanoğlunun bilinci hiçbir zaman olayı aşamamış, hep onu izlemiştir Çünkü değişim yavaş olmuştur İnsanoğlu bilinçsizce ve organik bir uyum içerisine girmiştir Günümüzde bilinçsiz uyum, artık yeterli değildir Geni değiştirecek düzeye gelmekte olan insan, evrimleşmenin bilinçli denetimi peşindedir Değişimin dalgaları üzerinde, sonu belirsiz yolculuğunu sürdürürken, gelecek şokundan korunmak için, evrimleşme sürecine egemen olmak, geleceği insanca gereksinmelere göre biçimlendirmek zorundadır Geleceğe karşı ayaklanacağına, geleceği beklemek ve biçimlendirmek amacına yönelmelidir

Çağımızda değişimin hızı, başlı başına temel bir güçtür Bu hızlanan itme, sosyolojik olduğu kadar kişisel ve psikolojik sonuçlar da doğurmaktadır İnsanoğlu, kendi kişisel işlerinde olduğu gibi toplum içinde de, değişimin hızını denetlemeyi en kısa zamanda öğrenemezse, kitle halinde uyum sağlayamamanın kötü sonuçlarıyla karşılaşacak demektir

Kitabın birinci bölümünde kalıcılığın, ölümsüzlüğün yok olduğu, değişimin kaçınılmazlığı vurgulanmıştır İkinci bölümde geçicilik, gereksinimler, insanlararası ilişkiler, gerçeğin zihinsel modeli belirlenmiştir Üçüncü bölümde yenilikler, dördüncü bölümde çeşitlilik incelenmiştir Beşinci bölümde uyum sağlama yeteneğinin sınırları ve altıncı bölümde ise yaşamı sürdürebilmenin yöntemleri ortaya konmuştur

Bu kitap insan organizmasının belirli sınırlar içindeki değişimi emebileceğini savunmaktadır Bu sınırları saptamadan, hiç durmaksızın hızı artacak olan değişim süreci, insanların dayanamayacakları bir düzeye varabilir Bireyleri gelecek şoku diye adlandırdığımız çok özel bir durumun içine atabiliriz Gelecek şokunu, insan organizmasının fiziksel uyum sağlama sistemiyle karar verme süresinin aşırı yüklenmesi sonucu oluşan fiziksel ve ruhsal bir sıkıntı olarak tanımlayabiliriz Değişik kişiler gelecek şokununa karşı değişik tepkiler gösterirler Bu belirtiler kaygı, yardımcı otoriteye karşı düşmanlık, bunalım, duygusuzluk vb görünümler kazanırlar Ardından sosyal, entellektüel ve duygusal uğraşlardan ellerini eteklerini çeker, kabuklarına çekilmeye çabalarlar

Sosyal gelecek toplulukları kalıcı kurumlar olmamalıdırlar Temsilcilerin belirli aralıklarla değiştirilmeleri de yararlı olur Günümüzde vatandaşların karar alma jürilerinde yer almaları beklenir Sosyal gelecek toplulukları, aynı biçimde düzenlenebilir Gelecek üzerine danışmanlık yapması için sürekli olarak yeni üyeler biraraya getirilebilir

Umut verici olan, yeni teknolojiyi geleceğe dönük biçimde kullandığımızda, demokratik karar alma süreci içerisinde büyük aşamalar yapabileceğimiz gerçeğidir Geliştirilmiş iletişim araçları, sosyal gelecek topluluklarının bir oda içinde toplanmaları zorunluğunu ortadan kaldırmaktadır

Bu kitabın amacı, gelecekte uzlaşabilmemize yardımcı olmak; kişilerin tepkilerini derinlemesine inceleyerek, kişisel ve toplumsal değişime uydurma olanaklarını sağlamaktır Evrimsel yazgımıza kılavuzluk etmeye, insanca bir geleceği kurmaya başlamadan önce ilk yapacağımız iş, gelecek şokuyla ilgili tehditleri, hızlı değişimin getireceği sorunları önlemektir Öncelikle savaşın, ekolojik dengeye yönelik saldırının, ırksal sorunların, zengin ile yoksul arasındaki ayrımın, gençlik sorunlarının ve kitle halinde yükselen, akılcı olmayan davranışların üzerine eğilmemiz gereklidir

Tarih boyu sürüp gelen bu kanseri iyileştirmek kolay değildir Ayrıca belirtilen hızla, görülmeye başlayan gelecek şokunu iyileştirmek için elimizde büyülü ilaç yoktur Gerçekte kitabın temel amacı teşhistir Çünkü teşhis iyileştirmeye giden yolda en önemli adımdır Sorunların bilincine varmadan kendimize yardımcı olamayız

Sonuç olarak kitap; değişimin kaçınılmaz olduğunu ve değişime kişilerin vereceği tepkilerin farklı olduğunu, ancak değişime uyum sağlayanların mutlu ve başarılı olacaklarını vurgulamaktadır Ayrıca fazla vurgulamadan okuyucuyu değişikliğe hazırlamayı amaçlamıştır Hızlı değişime başarılı bir uyum sağlamak istiyorsak, geleceğe yeni bir açıdan bakmak ve uyum göstermek için çaba harcamalıyız Böylece geleceği entellektüel bir gereç olarak kullanabilir ve toplumsal sorunlarımızı çözebiliriz

by.NaMe
07-10-2008, 10:22 AM
Hizbullah Ve Hamas

Murat ERDİN


ÖZET
Bu kitapta, yıllardır Ortadoğu'nun en etkili iki örgütü olarak bilinen HİZBULLAH ve HAMAS'ın doğuşu, örgüt yapıları, yönetim şekilleri ve bazı eylemleri anlatılmaktadır Yazar Murat ERDİN, NTV Muhabiri olarak bölgede yaptığı gözlemler ve ayrıntılı araştırmaların sonuçlarını bu kitapta sunmaktadır Kitabın ilk bölümünde HİZBULLAH, ikinci bölümünde ise HAMAS ve İSRAİL ele alınmaktadır

Hizbullah (Allah'ın Partisi), zengin ama kimilerine göre karmaşık bir etnik yapıya sahip olan Lübnan'da, 1980'li yılların başında hızla artan Şii radikalizminin bir ürünüdür 1974'te bir Şiii mollası olan İmam Musa SADİ'nin kurduğu "Şii Emel Örgütü" Hizbullah'a giden yolun ilk ve önemli bir adımıdır 18 Eylül 1982'de Batı Beyrut'u kontrolünde tutan İsrail'in göz yummasıyla, Hristiyan Falanjistlerin, Şabra ve Şatilla'da Filistin'li mültecileri katletmesi Ayetullah HUMEYNİ için, İran'ı bu mücadelenin içine sokma yolunda bulunmaz bir fırsat sağlamıştır HUMEYNİ, üçbin kadar devrim muhafızını gizlice Lübnan'a gönderdi Çünkü Siyonistlere karşı alınacak bir zafer, HUMEYNİ'yi bütün İslam dünyasının lideri yapacaktı

Örgütlenme çalışmaları, Güney Lübnan'daki Baalbek ve Berkaa Bölgesi'nde yoğunlaştı Berkaa Bölge sorumlusu, Hasan NASRALLAH adlı iyi eğitim görmüş bir Şii'ydi Hasan NASRALLAH Emel'in misyonunu bitirdiğini düşünerek beş yüz kadar adamıyla Hizbullah'a katıldı daha sonra örgütün liderliğine kadar yükseldi Şah rejimine karşı savaşan bir molla olan Muhammed GAFFARİ'nin temellerini attığı Hizbullah Fikri, 1979 İran İslam Devrimi'nin ardından İran Devleti'nin yarı-resmi ideolojisi haline geldi Bu ideoloji, "iyi ve kötü" temeline oturacak kadar basit olduğundan, kasaba ve kentlerdeki yoksul kesimlerle, mevcut düzene tepki duyan fazla bilgi sahibi olmayan kimseleri kolayca etkiledi Artık İran'da parmakla gösterilemeyen belli bir merkezi olmayan ama herkesin bildiği, varlığını hissettiği bir güç vardı Örgütün fikir başkenti Tahran'dı Ama liderlik müessesi, savaşçı kadrosu ve karargahı Beyrut'taydı

Başta da belirtildiği gibi Hasan NASRALLAH Hizbullah'ı Lübnan'a taşıyan isim olmuştur Lübnan'ın saygın bir Şii din adamı olan Muhammed Hüseyin FADLALLAH'ın ruhani liderliğine soyunması örgütün Lübnan temellerini iyice sağlamlaştırdı Bir süre Emel'i kendi amaçları için kullanan İran ise, daha sonra kendini doğrudan temsil edecek olan Hizbullah ile yoluna devam etti İran-Hizbullah ilişkileri basit bir denkleme dayanmaktadır İran, devrim sonrası savunduğu fikirler dizisini, Orta Doğuda Hizbullah aracılığıyla dile getirirken, Hizbullah da İsrail'e karşı yürüttüğü bölgesel savaşı, İran aracılığıyla uluslararası alana taşıyabiliyordu

İran sahip olduğu vizyona ulaşmak için yalnız Hizbullah'ı kullanmakla kalmayıp, Müslüman bir halka sahip oldukları halde İslami bir rejime sahip olmadığına inandığı ülkelerdeki radikal İslamcıları da desteklemektedir Suriye ise Hizbullah'a verdiği desteği açıkça dile getirmekten kaçınmakla beraber kendi stratejik hedefleri doğrultusunda PKK'nın da dahil olduğu pek çok terör örgütünü desteklemektedir

Hizbullah'ın Ortadoğu'da çok iyi bilinen bu iç yüzünü, Batı dünyası 23 Ekim 1983 günü, 241 Amerikan askerinin ölümüyle sonuçlanan eylemle görmüştür Bu eylemler günümüze kadar değişik şekillerde yoğun olarak devam etmiştir

Hizbullah güttüğü amaç doğrultusunda medyayı da etkin şekilde kullanmaktadır AL Manar isimli televizyon kanalı, Nur isimli radyo kanalı, Lahit isimli gazetesi ve El Mukaweme adını taşıyan bir dergisi vardır

Hizbullah, Türkiye'deki örgütlenmesini ise 1990'lı yılların başında Güneydoğu'da başlattı Bu örgütlenme İlim ve Menzil adlı kitapevleri ile filizlendi, kitapevleri etrafında sağlanan birlik, bu adı taşıyan cemaatlerin doğmasına neden oldu

1992 yılında PKK'nın Yolaç Köyü'nü basıp 10 kadar Hizbullahçıyı öldürmesi, örgütün ikiye bölünmesine neden oldu Fidan GÜNGÖR liderliğindeki Menzilciler henüz PKK'ya ve devlete karşı silahlı eylem için erken olduğunu düşünüyorlar ve Hüseyin VELİOĞLU liderliğindeki İlimciler ise zamanın geldiğine inanıyorlardı Ancak İlimciler Menzilcileri etkisiz hale getirerek günümüze kadar bir çok eylemde boy göstermişlerdir

Kitabın ikinci bölümünde ise Hamas ele alınmaktadır Hamas, 8 Aralık 1987'de bir İsrail askeri kamyonunun Gazze'de üç sivil Filistin kamyonuna çarparak bir çok kişinin ölümüne neden olmasıyla ortaya çıkan "İntifada" isimli ayaklanma ile ortaya çıkmıştır

İsmi Arapça "İslami Direniş Hareketi" kelimelerinin baş harflerinden oluşan örgüt Şeyh Ahmed, İsmail, Hasan ve Yasin tarafından kurulmuştur HAMAS'ın hem düşünsel hem de örgütsel olarak ortaya çıkmasında kutup ülke yine İran'dır Ancak HAMAS, Hizbullah gibi İran'lı mollaların dolaylı ve dolaysız emirleriyle hareket etmez Asıl amacı İsrail'den bağımsız bir "Filistin İslam Cumhuriyeti" kurmaktır HAMAS yalnız İran'da değil aynı zamanda Mısır kaynaklı olan İHVAN (Müslüman Kardeşler Örgütü) ve Filistin'deki devrimci sol örgütlerden de destek görmüştür

HAMAS'ın örgüt yapısı ise siyasi bölüm, istihbarat bölümü ve askeri harekat bölümü olarak üç unsurdan oluşur Örgütü asıl yönlendiren kurum ise Şura Meclisidir Örgütün fakir Filistin halkına çeşitli hizmetler veren bir sosyal kanadı da bulunmaktadır Bu kanadın faaliyetleri Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğince de etkinlik olarak örnek gösterilmektedir

HAMAS'ın eylemleri tipik "terörist" eylemleridir Örgüt, İsrail'i temsil eden her şeye saldırmayı amaçlar Eylem çeşitleri arasında; adam kaçırma, ev baskınlar, pusu kurma gibi yöntemler de vardır

HAMAS, uluslar arası ortamda da bir çok ülke tarafında desteklenmektedir Özellikle Körfez Krizinde Yaser ARAFAT'ın Irak'ı desteklemesi üzerine, FKÖ'ye akan yardımların çoğu HAMAS'a kaymıştır Malezya, Ürdün, Libya, Afganistan, Yemen ve Pakistan'dan örgüte yardımlar gelmektedir Bununla beraber, ABD'de dahil olmak üzere bir çok ülkedeki kuruluşlarca desteklenmektedir

HAMAS'la, FKÖ arasındaki çatışma ise Filistin Özerk yönetimi Lideri Yaser ARAFAT tarafından İsrail'le imzalanan 1993 Oslo Antlaşması ile ortaya çıkmıştır Çatışma 11 Kasım 1997'de FKÖ ve HAMAS tarafından imzalanan antlaşmaya kadar sürmüştür

HAMAS'ı destekleyen bir devlet de İsrail'dir Başlangıçta çok ilginç bir yaklaşım olarak görünen bu ilişkinin aslında basit bir mantığı vardı FKÖ ve HAMAS arasında yaratacağı çatışmadan faydalanmak isteyen İsrail, tam tersi sonuçla karşılaşmıştır 1948'de ilan edilen İsrail, demokratik bir yapıya sahip olmakla beraber aslında dini bir devlettir Özellikle sağ eğilimli bir parti olan LİKUD iktidarlarının verdiği tavizler sonucu dini çevreler yönetimde büyük söz sahibi olmuşlardır Görülen o ki, İslamcı Fundamantalistlerle boğaz boğaza olan İsrail, kendi Fundemantalistleriyle de aynı mücadeleyi yaşamaktadır

Bu inceleme sonunda ortaya çıkan tablo her ne kadar barış girişimlerinde bulunanlar var olsa da Ortadoğu'da kaybedilen barışın kısa vadede kurulmasının imkansız olduğunu göstermektedir Filistin ve İsrail tarafında yer alan radikal kesimler bu barışın önünde yer alan en önemli engellerken var olan ortamdan faydalanarak tek güç olma planları yapan İran ise, bu tabloyu daha da karmaşık bir şekle sokmaktadır Hemen güneyimizde çok yakın bir kesimde yer alan bu sorunlar, her durumda Türkiye'yi de etkilemektedir Türkiye, çok yönlü düşünerek ve planlarını da bu ölçüde geniş tutarak bölgedeki sorunları kendi lehine çözülmesini sağlamalıdır

by.NaMe
07-10-2008, 10:22 AM
Her Yönüyle Ermeni Sorunu

DRÖĞYBYAVUZ ÖZGÜLDÜR,DRÖĞKDBNBALİ GÜLERDRÖĞBNBSUAT AKGÜLTNKBNBMESUT KÖROĞLU


ÖZET

Kitabın amacı, özellikle Osmanlı döneminde Ermenilerin konumları hakkında okuyucuyu aydınlatarak objektif bir bakış açısıyla tarihe ışık tutmaktır Ermeni tarihinden söz eden ve hemen hemen hepsi kiliseye bağlı olan tarihçilerin bir çoğu, Ermenilere yabancı olan milletlerdendir Ermeni kelimesine ilk olarak, İran Hükümdarı "Doryüs=Dara"nın yazıtlarında rastlanmıştır

Türk'lerin Anadolu'yu fethinden önce Anadolu'nun doğusunda Bizans'a bağlı iki Ermeni Prensliği bulunuyordu Fakat zamanla bu prensliklere Bizans tarafından son verilmiştir Görüldüğü gibi Anadolu'nun Türk'leşmesi sürecinde ortada mevcut bir Ermeni Devleti yoktu Bu dönemden sonra Anadolu'da, Türkler tarafından Ermenilere büyük hoşgörü gösterilmiştir

Ermenilerin yaşadığı topraklar Osmanlı hakimiyetine girdiği sırada, doğuda 470, Çukurova'da ise 150 yıldır ne bir Ermeni Prensliği ne de bir Ermeni Krallığı vardı Bu dönemde de Ermeniler huzur içinde yaşamışlardır Özellikle Tanzimat fermanından sonra hak ve özgürlükleri inanılmaz dereceye ulaşmıştır Bu yıllarda Ermeniler din işlerinde özgürce hareket edebildikleri gibi, devlet kademesinde de önemli görevler üstlenmişlerdir Yapılan araştırmada ikinci Meşrutiyet Meclisinin yaklaşık olarak % 5'ini Ermeniler oluşturmaktaydı

Osmanlı Devleti'nde, uzun yüzyıllar boyunca Türk'lerle birlikte yaşayan gayrimüslimler üzerinde, sosyal ve kültürel bakımdan önemli derecede bir Türk tesiri vardı Bu tesirler başta Türkçe'nin bu unsurlar tarafından kullanılmasından başlayarak, müzik, yemek, isim-soyad, folklor, halk, edebiyat gibi çok çeşitli alanlarda kendini göstermiştir

Osmanlı İmparatorluğu ekonomisinde gayrimüslimler (Ermeniler dahil), orta sınıf tüccardılar Borç para veren bankerler, aracı ve tefecilerdi Avrupa'daki gelişmelere bağlı olarak; doktorluk, eczacılık, mühendislik ve avukatlık işleri ile uğraşarak bu alanlarda gelişmelere neden oldular

Osmanlı Devletinde gayrimüslimlerin başta gelen vergi yükümlülükleri, cizye ile kendini gösteriyordu

1831 nüfus sayımına göre Ermenilerin nüfusu 18742 yani toplam nüfusun %0,51'i idi

Ermeni iddialarının günümüzde en çok yoğunlaştığı konu "Nüfus meselesi"dir Osmanlı Devletindeki Ermenilerin nüfusu asılsız ve dayanaksız rakamlarla çok fazla gösterilmeye çalışılmıştır ve halen de çalışılmaktadır Özellikle Sivas, Bitlis, Elazığ, Erzurum, Van ve Diyarbakır(Vilayet-ı sitte)'da Ermenilerin çoğunlukta olduğu, bundan dolayı bu bölgelerin "Ermeni yurdu" olarak kabul edilmesi gerektiği tezi, gayri ilmi alanlarda, siyasi propagandaya dayanak olmak üzere yıllarca işlenmiştir Bu konudaki asılsız idialarla, "1915 Ermeni Teçhir Olayı"nın istismar edilmek istendiği gözlenmektedir Bu olaylar sırasında "1500000" Ermeni'nin Türkler tarafından katledildiği" şeklindeki bir başka asılsız iddiaya da, nüfus istatistikleri ile temel bulunmaya gayret edilmektedir

Osmanlı hakimiyetinde kalan Ermeniler, diğer gayrimüslimlere nazaran Türklere en çabuk adapte olup kaynaşan, anlaşan ve bu sebeple de devletin itimadını kazanıp, Rumlardan çok onun nimetlerinden faydalanan cemaat olmuştur

Emperyalist güçler, Rumlardan sonra, Anadolu Hıristiyanlarından Ermenileri kışkırtma yoluna gittiler

İç ve dış kamuoyunda bilinenin aksine, teçhir kararı Osmanlı Devletinin bütün Ermeni vatandaşlarına uygulanmamıştır

Osmanlı Hükümeti, Ermeni techirine başlamadan önce; bütün vilayetlere yazılar yazarak; bölgelerinden geçecek kafilelerin bütün ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli tedbirlerin alınmasını ve yiyecek stoklanmasını bildirmiştir Sadece ihtiyaçlarının karşılanmasıyla yetinilmemiş, Ermenilerin borçlarının alınmamasını; aşar, ağnam ve diğer vergi borçlarının ertelenmesi de sağlanmıştır

Birinci Dünya savaşında Ermeni nüfusunun 1250000 civarında olduğu bilinmektedir ASRIN EN PLANLI YER DEĞİŞTİRME HAREKETİ olan bu teçhir harekatı, Ermenilerin yeni iskan sahalarına nakillerini amaçlamış, büyük bir disiplin içinde gerçekleştirilmiştir ve tarihi olarak da belgelenmiştir

Mesnetsiz iddialara göre ise 1500000 ila 3000000 Ermeni katledilmiştir Ermenilerin bu katliam iddialarını dünya kamuoyuna mal etme çabaları içinde "24 Nisan 1915" Ermeni soykırımı günü ilan edilmiş, tüm dünyadaki Ermeniler buna inandırılarak Türk'ler karalanmıştır

ASALA ismini verdikleri örgüt ise Türkiye aleyhinde pek çok gösteri yapmış, masum insanlarımızı katletmişlerdir

ASALA'nın, PKK ve diğer terör örgütleri ile yakın ilişkide bulunması; terörist başını "Onur Üyesi" seçmeleri gibi faaliyetleri olmuştur

Sonuç olarak, Türkiye çok büyük bir oyunun içine düşürülmek istenmektedir Gerçekler saptırılarak anlatılmakta; gerçekler yalanlanmaktadır Buna karşı milli bilinçle hareket edilmeli, konu tüm Dünya kamuoyuna bildirilmeli ve Ermeni Diasporasının önüne geçilmelidir

by.NaMe
07-10-2008, 10:22 AM
Hedef - The Goal

MEliyahu GOLDRATT, Jeff COX

ÖZET

İsrailli bir fizikçi olan DrEliyahu Goldratt, günümüzde "Kısıtlar Teorisi" olarak bilinen yönetim felsefesinin yaratıcısıdır Bu kitabında Goldratt, üretim kapasitesi yetersiz olan işletmelerde "Kısıtlar Teorisinin" nasıl uygulanacağı ve kazancın nasıl artırılacağı (Senkronize Üretim) üzerinde durmaktadır "Kısıtlar Teorisi"nin temel ilkelerinin de ele alındığı bu eserin Türkçe dahil olmak üzere 13 dile çevirisi yapılmıştır İngilizce nüshası 12 milyon adet satarak en fazla satan kitaplar arasında yerini almıştır Ayrıca, 30 kişinin seslendirdiği ses kasetleri de satılmaktadır Günümüzde, yönetimin hemen her alanında uygulama alanı bulan bu felsefeyi daha iyi tanıtmak amacıyla Goldratt, başka kitaplar da yazmıştır Proje yönetimindeki kısıtlara yönelik olarak "The Critical Chain"; işletmelerde alınan kararlarda karşılaşılan kısıtların belirlenmesine yönelik "The Haystack Syndrome", düşünme süreci ve bu süreçte kullanılması gereken araçların neler olduğuna yönelik ve aynı zamanda da "The Goal" adlı kitaptaki olayların devamı niteliğinde olan "It's Not Lucky"; üretim işletmelerinde kullanılan stok kontrol yönetimi (lojistik sistemi) konusuna yönelik olarak "The Race" ve bilgi teknolojisinde karşılaşılan sorunları ele alan "Necessary But Not Sufficient" adlı kitapları da mevcuttur

Kitabın konusunu, UniCo firmasının bir fabrikasında müdür olan Alex Rogo'nun evliliği ve iş hayatında yaşadığı sorunlar oluşturmaktadır Bir gün iş yerine geldiğinde Alex, UniCo Şirketi başkan yardımcısının ofisinde olduğunu öğrenir Başkan yardımcısı, 7 hafta geciken bir sipariş için geldiğini, gecikmelerin firmaya para kaybettirdiğini ve 3 ay içerisinde fabrikanın siparişleri zamanında karşılayarak gelirini arttırmadığı takdirde de kapanacağını söyler ve ayrılır Alex, siparişin NCX-10 adlı makinanın hem bozuk hem de yedeğinin olmaması ve operatörün de işten ayrılması nedeniyle yetişemediğini öğrenir Bu esnada, eşine fazla zaman ayıramadığı için sorunlar yaşamış; hatta, eşi evi terketmiştir

Yalnız kaldığında Alex, bir şeylerin doğru gitmediğini düşünür Çünkü, fabrikanın teknolojik açıdan her şeye sahip olduğunu, hatta robotların bile kullanıldığını, sendika ile aralarında bir sorunun olmadığını; ancak, hem fiyat ve dağıtım konusunda rakiplerinden geri kaldıklarını hisseder

İlk çeyrek döneme ilişkin raporların sunulduğu toplantı için başkan yardımcısının ofisine giden Alex, hammadde maliyetindeki artışlar, ilk çeyrekteki satışların geçen yıla oranla % 22 oranında azalması gibi hususları dinlerken; sigara içmek bahanesiyle elini cebine attığında, yarım kalmış bir sigara paketinin nasıl cebine girdiğini hatırlamaya çalışır İki hafta kadar önce "Robotların Üretimde Sağladığı Verimlilik" konulu bir panele giderken de aynı kıyafeti giydiğini hatırlar Havaalanında, Jonah adlı bir bilim adamıyla karşılaşmış ve Jonah kendisine robotların sağladığı verimlilik artışı ile ilgili tuhaf sorular sormuştur (Jonah, Musevi dininde "kurtarıcı" anlamına gelmekte ve aslında burada yazar kendisini ifade etmektedir) Jonah, herhangi bir işçinin işten çıkarılıp çıkarılmadığını sormuş; Alex de işçilerin başka bölümlere kaydırıldığını söylemiştir Sonra Jonah kendisine, hedefleri belirlemeden, stokları azaltmadan, işçilik maliyetlerini düşürmeden ve satışlarda artış yaratmadan robotlarda verimlilik artışının olamayacağını söylemiştir Verimliliği, firmayı hedefine yaklaştıran her türlü olumlu hareket olarak tarif etmiştir Ancak, Jonah'ın acelesi olduğundan bu konuşmalar uçağa yürürken yapılmış; bu arada da sigara paketini tutması için Alex'e vermiştir Toplantıda verilen arayı fırsat bilen Alex, toplantıyı terkeder Kafasında, "tek hedefin ne olması gerektiği" vardır

Fabrikaya yakın bir tepede, "gerçek hedefin ne olması gerektiği"ni düşünür Hammadde ve malzeme alımları ele alındığında, 32 aylık bakır tel ve 7 aylık paslanmaz çelik levha stoğu vardır Buraya büyük paraların bağlandığını düşünür Satın alımların ekonomik yapılması, satın alma bölümü için hedef olurken; fabrikanın bir hedefi olamazdı Fabrikada çalışanlar da asıl hedef olamazdı Çünkü, UniCo firması bazı Japon firmalarının yaptığı gibi zaten hayat boyu iş garantisini sunmuştu Jonah, kendisine fabrikanın sadece bir şeyler üretmek amacıyla da kurulamayacağını söylemişti Bu durumda, asıl hedef üretmek de olamazdı Son zamanlarda kaliteli ürün veya müşteri beklentilerinin karşılanması gibi bazı kavramlar da gündemdeydi UniCo firması, bu hususları benimsemişti Zaten, kalite tek hedef olsaydı, UniCo şu anki durumunda olmazdı Maliyetlerin düşürülmesi, tek hedef olabilir miydi? Kalite ve verimlilik, bunu sağlayabilirdi Çünkü, daha az hata yapılacak ve daha az tekrarlı işlerle maliyetler azalacaktı Hem kalite hem de verimliliğin sağlanması kulağa hoş gelen bir hedef gibiydi Acaba bu ikisi fabrikanın faaliyetlerini sürdürmesine yeterli olacak mıydı ? Çünkü, öyle olsaydı Douglas firması, DC-10 modelleri yerine daha önceden üretilmiş iyi bir model olan DC-3'leri halen niçin üretmiyordu ? Hedef, başka bir şey olmalıydı Teknoloji olabilir miydi? Sürekli en ileri teknoloji bir gereklilik idi Ancak, AR-GE bölümlerinin pek çok büyük şirkette kapalı olması, teknolojinin tek hedef olamayacağını hatırlattı Hem teknoloji, hem verimlilik hem de kalite, tek hedefi oluşturabilir miydi? Bu da mümkün değildi Çünkü, bu çoklu hedeflere başka hususlar da dahil edilebilirdi

20 milyon dolar harcanarak en son teknolojiyle donatılan fabrikanın kaliteli ürünlerini gözönüne getirdi UniCo, bu ürünleri depoları doldurmak amacıyla üretmemişti Öyleyse hedef, satışlar olmalıydı Ancak, Jonah pazar payını da hedef olarak kabul etmemişti ? Pazar payı, satışlardan daha önemli bir hedefti Pazar payını büyültmek, satışları arttırmak demekti Ancak, bu da asıl hedef olmayabilirdi Çünkü, UniCo büyük bir pazara sahip olmasına rağmen para kaybediyordu Para, her şeyden önemliydi Peach, para kaybının önlenememesi durumunda fabrikanın kapatılacağını söylemişti Öyleyse, para yaratmak tek hedef olmalıydı UniCo şirketi, para yaratmak için varlığını sürdürmekteydi Daha önce düşünülen hedefler, firmanın para yaratması için kullanacağı vasıtalar olmalıydı Bu durumda, paranın yaratılmasına yönelik her türlü davranış verimlilik olarak kabul edilebilirdi Aniden, net kar, yatırımın karlılığı ve nakit akışı kriterlerinin bir firma için önemini hatırladı Bu kriterlerden sadece birisinin iyi olması yeterli değildi Hedef, hem yatırımın karlılığında hem de nakit akışında artış yaratarak, net karlılığın büyümesini sağlamak olmalıydı Ancak, sıralanan bu kriterler, üst yönetim için önemliydi Oysa, daha alt kademeler için aynı hedefi anlatan farklı kriterler olmalıydı Jonah'ı aramaya karar verdi

Jonah, kendisine kazanç (throughput), stok (inventory) ve faaliyet giderleri (operating expense) olmak üzere 3 kriterin önemli olduğunu söylerdi Robotlar sayesinde üretim bölümünün performansı %36 oranında artarken; bu artış fabrikanın asıl hedefine yansımış mıydı ? Yani, net karda, yatırımın karlılığında ve nakit akışında bir artış yaratmış mıydı ? Satışlardan elde edilen gelir (throughput) artarken, faaliyet giderlerinde ve stoklarda bir azalma oluşmuş muydu ? Şimdi, hedef değişmişti Yeni hedef, stok ve faaliyet giderlerini düşürürken kazancı arttırmak olmalıydı Maliyetlerden sorumlu yetkili ile görüşerek kazanç, stok ve faaliyet giderlerinin "para" kavramıyla ilişkili olduğunu öğrenirdi Kazanç, firmaya giren para miktarını; faaliyet giderleri, kazancın oluşması için firmadan çıkan para miktarını; stoklar da firmada kalan para miktarını temsil etmektedir Bu hedeflerin verimlilik ile bağlantısını kurmaya çalıştı Fabrika, robotlar sayesinde verimli gözükürken; satışlarda herhangi bir artış oluşmamış, stoklar ise robotların atıl kalmaması için sürekli çalıştırıldığından artmıştır Aslında, robotların verimliliği fabrikada sorun yaratmıştır Jonah'la buluşmak üzere randevu almaya karar verir

Jonah'a verimlilik konusundaki düşüncelerini aktardığında; sorunun fabrika kapasitesinin hedefe yönelik kullanılmadığından kaynaklandığını öğrenir Jonah, dengeli kapasiteyle üretim yapan işletmelerin üretimlerini pazardaki talebe göre ayarladıklarını söyler Yetersiz kapasite var ise, firmanın elde edeceği potansiyel kazançta düşüş olacağını; fazla kapasite var ise, atıl kapasitenin oluşacağını söyler Genelde, firmaların verimliliği düşük göstermemek amacıyla atıl kapasite oluşumuna engel olacak üretimlerde (stoka yapılan üretimin) bulunduklarını ve bu durumun da faaliyet giderlerini azaltma olasılığını ortadan kaldırdığını söyler Dengeli kapasiteye ulaşmakla, firmaların iflasa yaklaştıklarını ifade eder Sadece pazar talebine uymak veya kapasitelerde denge sağlamak için işçi çıkarmanın satışları arttırıp stokları azaltmadığını, sadece faaliyet giderlerinde düşüş yarattığını belirtir Jonah, ayrıca iki önemli husustan daha bahseder Bunlardan ilki, birbirini takip eden ve bir önceki olaya bir sonraki olayın bağımlı olduğu sıralı olaylar zinciridir İkincisi ise, istatistiksel dalgalanmalardır Bu iki hususun birarada etkileşiminin yaratacağı sonuçların araştırılmasını ister

by.NaMe
07-10-2008, 10:22 AM
Prens

Niccolo MACHIAVELLI


ÖZET

Machiavelli denilince hilekar, hain, barbar bir felsefe akla gelir Ulaşılacak amaç uğrunda kullanılacak tüm yöntemleri mübah sayan bir tutumu anımsatır Machiavelli'ye tüm bu kötü şöhreti kazandıran ise 1513 yılında yazılmış olan ancak 1532'ye kadar basılamayan "Hükümdar" adlı eseri olmuştur Kitapta verasete dayanan monarşiler kısaca anlatılmıştır Çünkü bir hükümdar normal bir zeka ve basirete sahip olacağından hükümeti kontrol edebilecektir Öbür yandan, yeni bir monarşinin karşılaşacağı problemler çok daha karmaşıktır Eğer yeni fethedilen topraklar kendine ilhak edildikleri devlet ile aynı dilden ve aynı milliyetten ise bunların kontrolü nispeten kolaydır

Eyaletlerin idare edilmesi konusunu incelerken, Machiavelli kendi kanunları altında ve hürriyet içinde yaşamaya alışmış bir devletin kontrol altında tutulabilmesi için üç metot ileri sürmektedir Birincisi, o devleti tamamen ortadan kaldırmaktır İkincisi, şahsen oraya gidip orada oturmaktır Üçüncüsü ise onu kendi kanunları ile yaşamaya bırakmaktır Yeni prenslikler bahsinin tartışılmasında Machiavelli şu uyarıyı yapıyor: "Unutulmamalıdır ki kalabalıklar karakter bakımından güvenilmez olurlar, onları bir şeye inandırmak kolay olmakla birlikte aynı inançta tutmak zordur Kuvvetle bir yeri ele geçirmek isteyen bir kimse oraya vermek istediği zararı bir darbede açabilmek için acele etmeli, böylece her gün yeni bir hoşnutsuzluk yaratmak zorunda kalmamalı, halka artık bunların sona erdiği intibaını vermeli ki sonra faydalı işler yaparak onların gönlünü kazansın"

Doğrudan doğruya kilisenin idaresi altında bulunan kilise devletlerinden bahsederken de Machiavelli en acı ve iğneleyici ifadeleri kullanmaktadır Özellikle onaltıncı yüzyıl başındaki Katolik kilisesine, İtalya'yı yabancılara karşı birleştirmediği için acı hücumlarda bulunmaktadır Kilise ile devletin tamamen ayrılmasından yanadır

Kuvvetli bir devletin iyi bir orduya ihtiyacı olacağı için, Machiavelli askeri işlerin son derece önemli bulunduğunu söylemekte ve bu konuya büyük yer ayırmaktadır Onun zamanındaki İtalyan devletlerinin pek çoğu kendilerini savunmak için çoğu yabancı olan paralı askerler kullanırlardı Machiavelli böyle askerlerden oluşmuş birliklerin faydasız ve tehlikeli olduğunu iddia etmekte, vatandaşlardan kurulu bir milli ordunun çok daha etkili ve güvenilir olacağını belirtmektedir

Machiavelli hükümdarların davranışlarını incelemek için birçok bölümler ayırmıştır O'na göre milletin hayatı onun silahlı gücüne bağlı kaldığına göre, bir hükümdar askeri meseleleri kendisinin başlıca inceleme ve meşguliyet konusu olarak görmelidir Mevkiini korumak isteyen bir hükümdarın iyi olmaktan daha başka şeyleri de öğrenmesi ve şartların gereğine göre iyiliğini kullanıp kullanamayacağını bilmesi lazımdır Bir hükümdarın iyi sayılan tüm niteliklere sahip olmasının takdire değer bir şey olduğunu herkes kabul edecektir; ama onun bütün iyiliklere sahip bulunması veya onları devamlı bir şekilde uygulaması imkansız olduğuna göre kendisini iktidardan mahrum edecek kötülüklerden nasıl kaçınacağını bilecek kadar ihtiyatlı olması gerekir

Zalimlik bir hükümdarın tebaasını birlik halinde ve itaatkar tutabilmek için kullanacağı silahlardan biridir Çünkü hükümdarların şiddeti sadece fertlere zarar verdiği halde onların gereksiz yumuşaklığı bütün devlete zarar verecektir

Machiavelli bir pasajında şöyle demektedir: "Burada şu ortaya çıkıyor: Sevilmek mi korkulmaktan daha iyidir, yoksa korkulmak mı sevilmekten? Belki de bu soruya, ikisini de isteriz diyerek cevap verebiliriz Ama sevgi korku bir arada pek güç bulunacağına göre, aralarından birini seçmemiz gerekirse, korkulmak sevilmekten daha emniyetlidir Zira genellikle görülmüştür ki insanlar nimete şükretmesini bilmeyen, güvenilmez, tehlikeden kaçmaya çalışan, kazanç hırsı ile tutuşan, kendisine menfaat sağladığınız müddetçe size bağlı, tehlike uzakta oldukça kanını dökmeye, çocuklarını bile feda etmeye hazırdırlar; ama onlara gerçekten ihtiyaç duyduğumuz zaman sırtlarını dönerler"

Hükümdar'ın hiç bir bölümü "Hükümdarlar sözüne sadık olmak için ne yapmalıdır?" başlıklı bölümü kadar eleştirilmemiştir Yazar burada dürüstlüğün övgüye değer olduğunu kabul etmekte ancak siyasi iktidarın muhafazası için hilekarlık, iki yüzlülük ve yalan yere yemin etmeyi de zorunlu saymaktadır Machiavelli, bir hükümdar için nefret edilmekten ve horlanmaktan kaçınmanın esas olduğunu söylemektedir Bir hükumdarın güvenilmez, laubali, efemine, korkak, karasız olduğu görülürse onu kimse ciddiye almaz Eğer halk bir hükümdardan nefret ederse onu şatonun kalın duvarı bile kurtaramaz Bir hükümdar kendisini kabiliyet ve liyakat sahiplerini koruyan biri olarak göstermeli, her ilim ve sanatta yükselmiş kişilere ihsanda bulunmalıdır

Kitap, "İtalya'nın Hürriyete Kavuşturulması İçin Bir Öğüt" bölümüyle biter Artık yeni bir hükümdarın, "Bir İtalyan Kahramanı"nın ortaya çıkma zamanı gelmiştir; çünkü İtalya şimdiki ümitsiz halinde bir Yahudiden daha çok esir, bir İranlı'dan daha çok ezilmiş, bir Atinalı'dan daha çok bölük-pörçük olmuştur; lideri yoktur, nizamı yoktur, yenilmiş harcanmış parça parça edilmiş, bitirilmiş, her yönden tükenip yıkılmaya terk edilmiştir Kendisini barbarca zulümlerden ve ezilmekten kurtaracak birini göndermesi için Tanrıya nasıl yalvardığını görüyoruz Eğer bir lider bulunsaydı, o ne derse desin takip etmeye nasıl hazır ve istekli olduğunu da görüyoruz"�

Machiavelli, bu cazip hitabesini şu sözlerle bitiriyor: "İtalya'nın beklediği bu fırsat kaçırılmamalı Ona bu fırsatı verecek adamı (yeni hükümdar) düşman işgalinden ızdırap çeken bütün eyaletlerin nasıl bir aşkla, nasıl bir intikam susamışlığıyla, ne kadar sadakatle, nasıl bir bağlılıkla, ne göz yaşlarıyla karşılayıp kabul edeceği benim şu kelimelerim hiç bir zaman ifade edemez Ona hangi kapılar kapanacak? Kimler ona boyun eğmeyi reddecek? Onun yoluna hangi kıskançlık çıkacak? Hangi İtalyan önünde saygı ile eğilmeyecek? Bu zalim diktatörlük herkesin burnunun direğini sızlatmaktadır"

Sonuç olarak Machiavelli'ye göre Devletin menfaatleri uğruna herşey mübahtır ve devlet hayatı ile özel hayatın ahlak ölçütleri birbirinden farklıdır Bu doktrine göre bir devlet adamının özel müzakerelerde tamamen ayıp, hatta suç sayılacak hile ve şiddet yollarına başvurması normaldir Hükümdar bu ana fikirle beraber hükümdarlara, iktidarı nasıl kazanacaklarını ve nasıl ellerinde tutacaklarını öğreten bir rehber, bir el kitabıdır

by.NaMe
07-10-2008, 10:23 AM
Hiperenflasyon Ve Hiperenflasyon Sürecinde Para İkamesi

DrK Batu TUNAY


ÖZET

2000 yılının başına gelindiğinde Türkiye'de son 25 yıldır ekonomi üzerinde etkilerini arttırarak gösteren kronik enflasyonun kontrol altına alınması para otoritelerinin en önemli hedefi haline gelmişti Bu dönemde Türkiye'de kronik hale gelmiş enflasyonun hiperenflasyona dönüşmesi olasılığına uzak bir ihtimal gözüyle bakılmasına rağmen bu olasılık tamamen de reddedilmemiştir K Batu TUNAY'ın Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü'nde savunmuş olduğu ve daha sonra kitap haline getirilmiş olan bu doktora tezinde "Türkiye'de hiperenflasyon yaşanır mı?" sorusu kadar "Türkiye'de hiperenflasyon hangi koşullar altında ortaya çıkabilir?" sorusunun cevabı aranmaktadır

İktisat literatüründe, genel fiyat düzeyinde sürekli bir artış olarak tanımlanan enflasyonun oluşumunda temelde iki neden; talep fazlalığının ve faktör fiyatlarındaki artış nedeniyle maliyetlerde meydana gelen yükselmenin yarattığı etkilerdir Fiyat düzeyi bakımından ise üç tür enflasyondan söz edilebilir: Sürünen Enflasyon, Latin Enflasyonu ve Hiperenflasyon Yıllık ortalama yüzde 1000 ve üzerinde fiyat artış oranlarıyla tanımlanan hiperenflasyon günümüzde hemen hemen hiç rastlanmasa da, Türkiye gibi kronik enflasyon yaşayan ülkelerde potansiyel bir risk olmasından dolayı akademik alanda güncelliğini korumaktadır

Dünyadaki hiperenflasyon deneyimlerine bakıldığında; hiperenflasyonların oluşumunda karşılıksız para yaratımının ve merkezi otorite zayıflığının enflasyonları körükleyip hiperenflasyon yolunu açtığı görülmektedir Sebepleri nasıl açıklanırsa açıklansın enflasyon parasal bir olgudur ve sürekli hale gelen fiyat artışları ancak para basma tekelini ellerinde bulunduranların bu fiyat artışlarını para arzını arttırarak desteklemeleri ile mümkündür

Kitabın birinci bölümünde dolaşımdaki para miktarı ile enflasyon arasındaki ilişkiden yola çıkılarak , enflasyon ve hiperenflasyon oluşumunun teorik çerçevesi çizilmiştir Para piyasalarının liberalleşmesi, hane halkının para talebinde bulunurken karşı karşıya kaldığı seçenekleri arttırmaktadır Enflasyonun arttığı ve beklentilerin kötü olduğu bir ortamda insanlar değeri istikrarlı aktiflere, özellikle yabancı para birimlerine yöneleceklerdir Yabancı paraya olan talebin artması, milli paraya olan talebin azalması anlamına gelmektedir Para ikamesi olarak adlandırılan bu olgu, hiperenflasyon sürecinin en önemli dinamiklerinden biridir

Birinci bölümde teorik çerçeve çizilirken ilk olarak; para ikamesi ve para talebi arasındaki ilişki para ikamesinin teorik modelleri üzerinden anlatılmıştır Hiperenflasyon ve para talebi ilişkisi, Philip CAGAN'ın hiperenflasyon analizine dayandırılmaktadır CAGAN'ın sonuçları, hiperenflasyonun sebepleri üzerinde mevcut monetarist açıklamayı destekler Buna göre; istikrarlı para talebi fonksiyonuna karşı, hükümetin para basmasının hiperenflasyona sebep olması söz konusudur

Karşılıksız para basımı kontrol altında tutulsa bile az gelişmiş ülkelerde yaygın olarak gözlemlenen para ikamesi, hiperenflasyona yol açacak bir patlamaya dönüşebilmektedir Hiperenflasyon ve para ikamesi arasındaki ilişkinin tartışıldığı birinci bölümün sonunda, para talebi modellerinin bu ilişkiye yaklaşımları incelenmektedir

Ekonomik istikrarsızlığın ve kronik enflasyonun yaşandığı ülkelerde insanlar ellerindeki milli paranın değerinin düşeceği endişesi nedeniyle yabancı para talep ederler Beklentilerin kötüleşmesi durumunda milli paradaki değer kaybının artacağı endişesi yabancı paraya geçişi hızlandıracak ve insanlar ellerinde ve bankalarda yabancı para cinsinden değerler bulundurmayı isteyeceklerdir Enflasyonun devam etmesi ve kamu finansman aracı olarak kullanılması er ya da geç para ikamesi olgusunun etkisini arttırmasıyla hiperenflasyonist bir patlamaya dönüşebilecektir

Kitabın ikinci bölümünde hiperenflasyon ve para ikamesinin gelişim sürecinde pratik deneyimlere değinilmiştir Bu bölümde çeşitli zamanlarda farklı ülkelerde yaşanan hiperenflasyonların süreci ve çözüm önerileri değerlendirilmiştir

Dünyada hiperenflasyon olgusunun ortaya çıkması Birinci Dünya Savaşı ile olmuştur Bu dönemde savaşın sonucunda ortaya çıkan ağır yıkımlar ve onarım harcamalarının sebep olduğu büyük mali açıklar ile bu açıkların finansmanı; Avusturya, Almanya, Macaristan, Rusya ve Polonya'da hiperenflasyona sebep olmuştur Savaştan yenilgiyle ayrılan Almanya özel sektörün talebini para basarak finanse etmiştir ve bu nedenle bu ülkedeki enflasyon oranı yıllık yüzde trilyonları aşarak inanılmaz bir boyuta ulaşmıştır

Birinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında da hiperenflasyon yaşayan ülkeler olmuştur: Yunanistan, Macaristan, Çin ve Tayvan Savaş dönemleri dünya tarihindeki özel dönemler olarak düşünülerek ayrı tutulduğunda, liberal ekonominin hız kazandığı 1980'den sonra Arjantin ve Brezilya ve daha öncesinde Bolivya ve Polonya'da barış zamanı hiperenflasyonları yaşanmıştır Bu hiperenflasyonların bazıları enflasyonist finansmanın bir sürprizi olmuş ve konvertibil olmayan kağıt paraların yaygın kullanımı da bu olguyu desteklemiştir Diğerleri ise enflasyon vergisinden sağlanan kazancın etkin olmayan bir şekilde artmasıyla açıklanabilir ve hiperenflasyonun esas yıkıcı etkisini ortaya koymuştur

Kitabın son bölümünde Türkiye'nin 1980 sonrasında yaşadığı ekonomik transformasyon ve finansal liberalleşme sürecinde dönemlere ayrılmış olarak para politikalarına ve para politikalarının uygulama sonuçlarına değinilmiştir 24 Ocak 1980 kararları ile başlayan inceleme 1980-2000 yılları arasında Türkiye ekonomisi beş dönemde para politikaları ve yaşananlar açısından incelenmiştir Türkiye'de enflasyon ve para ikamesi süreci, para ikamesi olgusuna yönelik ampirik çalışmalar üzerinden açıklanmıştır

Türkiye'de olduğu gibi, yaşanan enflasyonist bir sürecin hiperenflasyona dönüşmesine yol açan dört temel koşuldan söz edilmektedir: Karşılıksız kağıt para basma koşullarının varlığı, savaş veya iç savaş olması, siyasi otoritenin zayıflığı ve dışsal şokların kamu maliyesini bozması Türkiye'de bu koşulların tam olarak oluştuğu ilk bakışta söylenemez fakat hiperenflasyonist dinamiklerin tümünün kamu maliyesini bozarak etkili oldukları düşünülürse; Türkiye'de bir hiperenflasyon potansiyelinin varlığı da inkar edilemez

by.NaMe
07-10-2008, 10:23 AM
Hayvanlar Çiftliği

George ORWELL

ÖZET

Major Çiftiğinin sahibi Jones, her gün yaptığı gibi, yine tavuk kümesinin kapısını kilitledi Sarhoş olduğu için, tavukların girip çıktığıktığı deliği kapatmayı unuttu Sonra odasına çıkarak derin bir uykuya daldı

Işıklar sönünce, koca domuz Major, gördüğü rüyayı çiftlikteki tüm hayvanlara anlatmak ister Bu yüzden hayvanları, büyük samanlıkta toplamaya başlar Az sonra tüm hayvanlar, yani inekler, tavuklar, atlar, eşekler, koyunlar, ördekler ve benzeri hayvanlar samanlıkda kendilerine uygun yerleri aldılar Ara sıra birbirleriyle şakalaştılar

Sonra Major, yüksek bir yere çıkarak tüm hayvan arkadaşlarına hitap etmeye başladı Rüyasına geçmeden önce, Hayvanların insanlar tarafından nasıl sömürüldüklerini, horlandıklarını ve ezildiklerini en ince ayrıntısına kadar anlattı İnsanların, hayvanları mutlulukları için, işe yaradıkları sürece bir araç olarak gördükleri, işten güçten düştükçe de paçavra gibi atıkları ve hatta öldürüldükleri uzun uzun vurgulayarak konuşmasını sürdürdü

Major konuşmasının sonunda rüyasına geçti Major, küçükken annesi ve babası ona bir şarkı ezberletmişler Fakat sonraları unutmuş ve rüyasında şarkıyı hatırlamış ve arkadaşlarına şarkının sözlerini açıklamış Bütün hayvan grupları şarkının sözlerini çok beğendiler Sonra hep birlikte söylemeye başladılar Bu sırada çiftlik sahibi bay Jones uyanır ve seslerin geldiği yöne doğru bir el ateş eder Sonra tüm hayvanlar uykuya dalarlar

Samanlıktaki toplantıdan sonra Major, üç gün içinde öldü Hayvan arkadaşları onu çiftliğin en güzel yerine gömdüler Liderliği Snowball ve Napoleon adında yine iki domuz üstlendiler Artık hayvanların iki tane liderleri vardı Böylece ilk liderlik mücadelesi de başlamış oluyordu Major'un öğretiklerini, artık bir fikir sistemi haline getirdiler Hayvanları, çiftlik sahibi Jones'e karşı isyana hazırladılar

Bir gün Jones, hayvanların yemini geciktirince beklenenler oldu Çiftlikte isyan başladı Hayvanlar her tarafı yıkıp yaktılar Gıdaları yağmaladılar ve karınlarını doyurdular Sonra hep birlikte ''İngiltere Hayvanları'' şarkısını söylediler Artık çiftliğin mutlak hakimi idiler Sonra domuzlar okuma yazma öğrendiler Manor Çiftliği'nin kapısındaki yazıyı kaldırarak yerine ''Hayvanlar Çiftliği'' yazısını astılar Sonra samanlığın duvarına ''Hayvanizm'' ilkelerini astılar Bu ilkeler şunlardır:
- İki ayakla yürüyenler hepsi kötüdür
- Dört ayakla ve kanatla yürüyenler dosttur
- Hiçbir hayvan elbise giyemez
- Hiçbir hayvan yatakta uyuyamaz
- Hiçbir hayvan alkol alamaz
- Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldüremez

Hayvanlar çiftliğe iyice hakim olduktan sonra çeşitli komiteler kurdular Bunlar, okuma-yazma, ot biçme, yumurta toplama, demircilik ve marangozluk gibi komitelerdir Bunlardan en fazla talep gören komite okuma-yazma komitesi idi Bazı hayvanlar okuma-yazmayı çabuk kavradılar, bazıları ise hiç beceremediler Genelde tüm gruplarda öğrenme isteği üst düzeyde idi Grupların içinde en aktifleri domuzlardı Bu nedenle domuzlar çiftlikte idareci pozisyonunda idiler Bütün yenilikleri onlar getiriyor, bütün anlaşmasızlıkları onlar çözüyorlardı Diğer hayvanlar bu durumdan memnun oluyorlardı Çiftlikteki elma ve süt, domuzlara ayrılıyordu Bu durum, bazı hayvan gruplarını rahatsız ediyordu Sanki "sömürme ve art niyet var" gibi algılıyorlardı Domuzlar bunu fark edince diğer hayvanlara bu durumu izah ettiler Ayrıca, hayvanlar asla Jonesin bir daha çiftliğin sahibi olarak geri gelmesini istemiyorlardı

Çiftlikte olup bitenler, güvercinler yardımıyla diğer çiftliklere ulaştırılıyordu Böylece hayvanlar şarkısı çevreye yayılıyordu Bu sıralar bay Jones meyhanede çiftliğini hayvanlardan geri almak için taraftar topluyordu Hemen bitişikte iki çiftlik daha vardı Bu çiftliklerin sahipleri, sürekli hayvanlar aleyhine propaganda yapıyorlardı Amaçları hayvan isyanını kendi çiftliklerine de sıçramamaktı Bütün bu çabalara rağmen İngiltere Hayvanlar Şarkısı her tarafa yayılması önlenemiyordu Bu durum insanlarda paniğe sebep oluyordu

Bu ara Jones ve adamları çiftliği geri almak için harekete geçtiler Bunu haber alan hayvanlar, önlemler alırlar ve bir plan uygularlar Neticede her iki taraf arasında müthiş bir kavga başlar ve sonuç olarak her iki taraftan çok büyük kayıplar verilir Neticede Jones ve adamları geri püskürtülür Bunun özerine hayvanlar o günü kurtuluş günü ilan ederler Bu durumu insanlar endişe ile izlemektedirler Bu mücadelede gösterdikleri üstün başarıları nedeni ile Boxser ve Snowball'a üstün hayvan nişanı verilir

Hayvanlar insanlara karşı ilk mücadeleyi kazandıktan sonra, kendi aralarında mücadele, çekemezlik ve kıskançlık başladı Özellikle bu mücadele Snowball ve Napeleon arasında oluyordu Yapacakları işleri anlatıyorlardı İktidarı elde etmek amacı ile birlerinin koyusunu kazmaya başlamışlardı Bir gün bir toplantı esnasında, hayvanlar Snowball'a karşı isyana başladılar Bu isyan esnasında Snowball kaçarak kurtulmayı başardı Böylece liderlik Napoleon'a geçti Napoleon, daha önce karşı olduğu şeyleri yapmaya başladı ve herkesi de buna inandırmaya muvaffak oldu

Aradan yıllar geçti, hayvanların kısa ömürleri tükendi Eskilerden sadece Clover, Benjamin, Moses ve birkaç domuzdan başka kimse kalmadı Jones hastalanarak öldü Snowball unutuldu Clover ihtiyarlamış, emekliğini bekliyordu Napoleon çok şişmanlamıştı Sadece ihtiyar Benjamin hiç değişmemişti Kısacası çiftlik eskiye nazaran daha güzel hale gelmişti Çiftliğin adı da ''Beylik Çiftliği'' olmuştu

by.NaMe
07-10-2008, 10:24 AM
Kitabın Adı : İyi Düşün Doğru Karar Ver
Kitabın Yazarı Doğan CÜCELOĞLU
Yayınevi ve Adresi :Sistem Yayıncılık/Beyoğlu/İstanbul
Basım Yılı : 1997


KİTABIN ÖZETİ

Doğan Cüceloğlu, diğer eserlerinde olduğu gibi bu yapıtında da insanın mutlak mutluluğa erişmek için, toplumun dikte ettiği verimli birey olmaktansa etkili yaşam sürmenin gerekliliğini vurgulamıştır Kitap verimli birey ile etkili yaşam kavramları etrafında yazarın hayat felsefesini okuyucuya aktardığı bir araçtır Yazara göre gerçek mutluluğa ulaşmanın yolu etkili yaşam sürmekten geçer Toplum tarafından dikte ettirilen bir hayatı sürmek özellikle yaşamın ilerleyen yıllarında mutsuzluk gibi önceden kestirilemeyen kötü etkilere sebep olabilir

Hikayenin iki ana kahramanı Timur ile Yakup Bey'dir Yazar genel olarak bu iki karakterin arasındaki iletişim vasıtasıyla okuyucuya ulaşmaktadır Bu iki ana karakterden yazarın sağduyusunu Yakup Bey; hitap ettiği, etkilemeye çalıştığı halk kitlesinin örneğini ise Timur canlandırmaktadır Timur eleştirel düşünceye, yeniliğe, öğrenmeye açık, kendini gerçekleştirmeye çalışan bir üniversite öğrencisidir Konu aşağıda verildiği gibidir:

Kitabın ana kahramanlarından biri olan Timur, kız arkadaşından ayrılmıştır Sevdiğinden ayrıldığı, üzüntülü olduğu bir günün sonunda olgun ve sevecen bir bilge kişi olan Yakup Bey'le karşılaşır Yakup Bey hayatında sağduyusunun sesini dinlemiş, kısa dönem hedefleri gerçekleştirme yerine gerçek mutluluğun etkili bir yaşam sürmekten geçtiğine inanmış, kendi dünya görüşüne şekillendirmiş etkileyici bir kişiliğe sahiptir Gelişmiş insan paradigmasına sahip olduğundan dolayı da mutludur Yazara göre gelişmiş insan paradigmasına sahip olan insanın mutluluğunun kaynağı içindedir Yağmur yağmış ya da hava güneşli olmuş, onlarca pek fark etmez; çünkü davranışlarının temelinde biliçli kararları ve bilinçli kararların temelinde de inandıkları temel ilkeler yatar

Bu karşılaşma gerçek dostluğun başlangıcı olacaktır Benlik kargaşası içinde bulunan Timur hayata bakış açısını Yakup Bey'le olan bu konuşmalarından sonra değiştirecektir Yakup beyle karşılaşmadan önce Timur, çoğu kişi gibi kendinden beklenen yaşamı sürdürmektedir Fakat bu yaşam kendi duygu, düşünce ye inandığı değerlerle uyuşmamaktadır Bu durumda da Timur'un aklını karştırmakta, bu durumdan kendince çıkış yolları aramaktadır

Yakup Bey, Timur'a "etkili yaşam" konusundan bahseder "Etkili yaşam", inandığı ilke ve değerleri günlük yaşamında davranışlarına yansıtabilen insanın yaşamıdır İnsanın etkili yaşayabilmesinin mümkün olabildiği ve gerçek mutluluğun ancak etkili yaşamla ulaşılabileceği gerçeği kitabın ana temasıdır Bu konuda yazar Yakup Bey vasıtasıyla bütün okuyucularına etkili yaşamın altın kurallarını açıklamaktadır

Daha sonra Yakup Bey gelişmiş insan paradigmasının temel varsayımını anlatır Kişi ister kara cahil olsun ister eğitim görmüş olsun, ister Türkiye'de ister Japonya'da büyüsün, ister Müslüman isterse Budist olsun, hatta ister kadın isterse erkek olsun bütün insanlar için geçerli temel kurallardan bahseder ve insanın kendi doğasını yansıtan temel ilkelere uyarak, ahenk içerisinde yaşadığı zaman, doğal özü ile uyumlu olacağından, psikoljik yönden gelişeceğini anlatır Psikolojik yönden gelişen, dengeli ve doyumlu insanlar mutludurlar ve mutlu insanların kurmuş olduğu dünyada barış egemen olur

Yazara göre, doğal ilkere uyulmadan yaşandığı zaman kişi özünü bulamaz ve kalıplara sokulan kişi kendine yabancılaşır Özüne yabancılaşmış insan, psikolojik açıdan gelişemez Psikolojik yönden gelişmemiş, dengesiz, doyumsuz ve mutsuz insanlardan oluşan toplum kalıplaşır ve stresli olur Bu nedenle temel ilkere uymayan bireylerden oluşan toplumun gelişmesi zamanla durur ve çöküş başlar

Temel ilkelerden birisi hakkaniyet ilkesidir Hakkaniyet ilkesinden eşitlik ve adalet kavramları doğar Hakkaniyet tanımlarının kullanıldığı bağlamlar kültürden kültüre farklı olabilir Ancak bu kavram her kültürde vardır ve özde değişme yoktur

Diğer temel ilkeler ise kişinin kendi kendini aldatmaması, inandığı değer ve ilkeler çerçevesinde yaşamak anlamına gelen "kişisel bütünlük"; kişinin düşündüğünü, hissettiğini davranışlarına aktarırken bir zamandan diğer zamana , bir ortamdan diğerine değişmeden süreklilik göstermesini ifade eden "tutarlılık"; yukarıdaki üç karekteristik özelliği yaşamında içerikleştiren insan anlamına gelen "dürüstlüktür"

Modern hayatta kendi benliği ile dış dünya arasında bu gibi çelişkileri hemen hemen her insan yaşamaktadır Bu kitap ortaya koyduğu çözüm ve yaklaşım metodları yönüyle hemen her gruptan okuyucuya hitap etmektedir Arayış içinde bulunan okuyucular bu eserde kendilerini bulacaklardır

by.NaMe
07-10-2008, 10:24 AM
Kitabın Adı İşletme Fakültesinde Öğretilmeyenler
Kitabın Yazarı Paul B THORNTON
Yayınevi ve Adresi Form Yayınevi, İstanbul
Basım Yılı 1995

KİTABIN ÖZETİ

İş dünyasının kendine özgü kuralları olduğu, işlerin teoriden çok pratik tecrübelerle yapılmasının istendiği, neyin yapılması gerektiğini bilmenin nasıl yapılması gerektiğini bilmekten farklı olduğu gerçeğinden yola çıkan kitap başarılı olmuş yöneticilerden çıkartılan derslerden oluşmaktadır Bu dersler 36 adet olup 9 adet konuda incelenmiştir

Birinci konu olan "İletişim Becerileri" dört dersten oluşmaktadır Birinci ders, terimleri açıklamanın önemini vurgulamaktadır Özellikle hedefleri açıklamakta kullanılan terimler herkes tarafından anlaşılabilir ve açık olmalıdır Bu konuda somut örnek vermenin büyük yararı vardır İkinci ders, iletişimde asıl önemli olanın mesajın içeriğinin ne olduğu değil alıcının ne anladığı gerçeğini vurgulamaktadır Mesajın istenen şekilde anlaşılması konusundaki öneri, emir tekrarında olduğu gibi, mesaj alıcısına mesaj hakkındaki yorumunu açıklamasını istemek ve mesajı iletirken odak noktaya dikkat çeken 'Şunu vurgulamak isterim ki' gibi vurgulayıcı kelimeler kullanmaktır Üçüncü ders, iyi bir dinleyici olmanın önemine değinmektedir Dinleyici mesajı iyi bir şekilde anlamak için; konuşmacının kullandığı sözcükleri aynen geri söyleyerek, mesajdan bir alıntı yaparak veya kelimeleri ve vücut dilini yorumlayışını aktararak doğruluğunu sınayabilmektedir Dördüncü ders, kötü haberlerden kaçmak değil kulak vermek gerektiğini vurgulamaktadır Yöneticiler şikayetleri de dinlemelidirler

İkinci konu olan "Desteklemek ve Geliştirmek" altı dersten oluşmaktadır Birinci ders, yöneticilerin, çalışanlarına olumlu özelliklerini vurgulayarak moral vermesi ve çalışanlarının ne kadar iyi olduklarını bilmelerini sağlamasının gerekliliğini vurgulamaktadır İkinci ders, yöneticilerin çalışanlarına iyi işin ne demek olduğunu açıkça göstermesi gerektiğini anlatmaktadır Üçüncü ders, yöneticilerin, çalışanlardan problemlerin çözümü konusundaki fikirlerini sorarak problemler üzerinde düşünmelerini sağlamayı ve böylece çalışanların kafasında oluşan problemlerin kendiliğinden çözümünün sağlanacağını vurgulamaktadır Dördüncü ders, yapılan işlerde doğru ve hatalı yönlerden ders çıkartmanın yararını vurgulamaktadır Beşinci ders, çalışanlarda görev değişikliği yaparak onların bir işin farklı yönlerini görmelerini sağlamanın önemini açıklamaktadır Altıncı ders, yöneticinin kendisine kişisel bir yönetim kurulu oluşturarak fikirlerinin yansımasını görmesinin yararını vurgulamaktadır Bu dersler sayesinde yönetici kendisine başarılı bir ekip oluşturabilmektedir

Üçüncü konu olan "Ölçün, izleyin ve kontrol edin", ölçümlerin, ne kadar gelişme kaydedildiğini ve potansiyel problemlerin görülmesini sağlayarak daha nelerin yapılması gerektiğini gösterdiğini beş derste anlatmaktadır Birinci ders, yöneticinin kararlarını gerçek verilere dayanarak vermesinin önemini açıklamaktadır İkinci ders, mühlet vermenin kontrolü sağladığını anlatmaktadır Üçüncü ders, performansı ölçerken faaliyete değil sonuca bakmanın gerekliliğini vurgulamaktadır Yorgunluk başarı değil bir çaba göstergesidir Dördüncü ders, yöneticilerin kendi bölümlerinde olup bitenlerden izole olmamaları için problemleri kaynaklarında gözlemlemelerinin gerekliliğini vurgulamaktadır Beşinci ders, iş toplantılarında yapılacak işlerin madde madde yazılması ve bu işleri yapacak kişilere toplantı sonunda hatırlatılmasının önemini anlatmaktadır

Dördüncü konu olan "Görevlendirme" dört dersten oluşmaktadır Birinci ders, etkili yöneticilerin yaptıkları işler hakkında, "Hangi görevler ya da faaliyetler çıkarılabilir?" ve "Hangi işleri görev olarak verebilirim?" "Yapılacak işlerden hangileri başka biri tarafından daha iyi şekilde yapılabilir?" sorularını kendilerine sorduklarını anlatmaktadırBir çalışanı görevlendirirken yönetici; neyin yapılması gerektiğini, görevin ne zaman tamamlanması gerektiğini, görevi yapmak için ne gibi kaynaklara ihtiyaç olduğunu, çalışanın işi yapabilme kabiliyetini bilmelidir İkinci ders, yöneticilerin yetki vermekten korkmamalarının gerekliliğini vurgulamaktadır Üçüncü ders, işlerin kontrolü açısından sorumluluğun tek noktada olmasının gerekliliğini vurgulamaktadır Dördüncü ders, yapılan işlerde sorumluluğun işi yapan kişide kalmasının gerekliliğini vurgulamaktadır

Beşinci konu olan "Motive etmek, etkilemek ve satmak" ise her yöneticinin veya liderin aynı zamanda bir satıcı olduğu düşüncesi üzerine kurulmuştur Birinci derste, çalışanlara kendilerini neyin motive ettiğini sormanın gerekliliği anlatılırken, ikinci derste, çalışanların düşünüş ve yaratıcılığını dizginleyen soru ve kelimelerle yöneticilerin çalışanlarından bir şeyi yapmayı istemelerini sağlamayı öğrenmelerinin gerekliliğini vurgulamaktadır Üçüncü ders ise yöneticinin işi yapandan sonuç istemesinin gerekliliğini anlatmaktadır

Altıncı konu olan "Hedef saptama, planlama ve örgütleme" plan yapmanın önemi üzerinde odaklanmaktadır Birinci ders, birkaç tane amaç üzerinde yoğunlaşmanın gerekliliğini vurgularken, ikinci ders, hedeften geriye gelerek çalışmanın yararını vurgulamaktadır Üçüncü ders, varsayımların sürekli kontrol edilmesinin gerekliliğini vurgularken, dördüncü ders, iyi bir yöneticinin bir yazıyla bir kez ilgilenerek az zamanda daha çok iş yapabileceğini anlatmaktadır

Yedinci konu, iyi yöneticilerin sık sık çalışanlarının performansları hakkında görüş bildirerek, olumsuz görüş bildirmeden önce izin alarak, işleri yapan ve yöneten insanların rollerini değiştirip üzerinde düşünmelerini sağlayarak meslek performansının arttırılması için geri bildirimde bulunmanın önemini anlatmaktadır

Sekizinci konu, problem çözmede hangi aşamada olunduğunun belirlenmesi ile, sorulacak anahtar soruları sormakla, problemleri parçalayıp derinlemesine incelemekle, kararlı olmakla problem çözme ve karar verme konusunda öneriler getirmektedir

Dokuzuncu konu, yöneticilerin, öğütleri uygulayarak, ihtiyacı temin ederek, yola çıkan engelleri aşıp devam ederek lider olmaları, bir grup insanı, amacı olan ve üretken bir ekibe dönüştürmek için gerekli adımları atmaları gerektiğini vurgulamaktadır

by.NaMe
07-10-2008, 10:24 AM
Kitabın Adı İş Ve Meslek Ahlakı
Kitabın Yazarı Mahmut ARSLAN
Yayınevi ve Adresi Nobel Yayın Evi, Ankara
Basım Yılı 2001

KİTABIN ÖZETİ

İş ve meslek ahlakı, 1980'lerin sonundan itibaren gündeme gelen bir konu olmuş ve giderek de önem kazanmaya başlamıştır İş ahlakının bu kadar önem kazanmasındaki en önemli etkenler, dünyanın giderek tek bir pazar hâline gelmesi ya da küreselleşmesi, insan haklarına verilen önemin artması, çevre kirliliğinin tehlikeli boyutlara ulaşmasıdır

Toplumları zengin ve mutlu yapan, doğal kaynaklardan çok, yetişmiş ve kaliteli insan gücü ve bu insan gücünün iyi yönetilmesidir Bir toplumdaki iş ahlakı, o toplumdaki iş gücünün kalitesinin önemli bir göstergesidir Yalnız başına teknik bilgi zenginlik ve mutluluk yaratmaya yetmemektedir Herkesin çalışmadan zengin olmayı hayal ettiği, kısa ve haksız yoldan para kazanmanın her şeklinin doğru kabul edildiği, her yönetim kademesindeki rüşvet ve yolsuzlukların mevcut olduğu bir toplumda iş ahlakı oluşmadan yeni yatırımlar yapmak ve istihdam artışı beklemek doğru olmaz

Kalkınmış toplumların tümünde iş ahlâkının mükemmel olduğu söylenemez Ancak bu toplumlar, temel iş ahlakı ilkelerine uyma açısından gelişmekte olan toplumlara göre daha ileri düzeydedir

Toplumdaki iş ve meslek ahlâkının standartlarının düşmesi, toplumsal dengesizliklerin oluşmasının temel faktörüdür Bu nedenle toplumdaki beşeri kapitalin yalnızca teknik yönden değil ahlaki yönden de kaliteli hale getirilmesi gerekir

İş ahlâkına sahip olmayan girişimciler, kamu ve yerel yöneticiler, firmalar topluma yarardan çok zarar verirler Çünkü iş ahlâkı düşük olan girişimciler, kamu ve yerel yöneticiler, firmalar sadece kendi menfaatlerini ön planda tutarlar Toplumdaki diğer insanları hiç düşünmezler

İş ahlâkı, çalışma ve meslek ahlâkını da içermektedir Çalışma ahlâkı, bir toplumda işe ve çalışmaya karşı tutumlar, tavırlar ve bu konudaki değerleri ifade etmektedir Meslek ahlâkı, meslek sahiplerinin mesleklerini yapmak suretiyle kendilerine ihtiyaç duyanlara hizmet ederek kamu yararına çalışmalarıdır Yani mesleklerini icra ederken maaş, gelir, güç ve statü gibi kişisel yararlar meslek sahibi için ikinci planda kalmaktadır

Meslek ahlâkının bazı temel ilkelerini şöyle sıralayabiliriz :

*Ulusa ve insanlığa hizmet etmek,
*Mal ve can emniyetini sağlamak,
*Zayıfı kuvvetliye karşı korumak,
*Huzur ve güven içinde yaşayanları şiddete ve saldırganlığa karşı korumak,
*Vatandaşların anayasal haklarına saygı göstermek,
*Herkese örnek olacak lekesiz, dürüst ve namuslu bir özel yaşam sunmak,
*Hukuka ve kurumun kural ve ilkelerine bağlı olmak,
*Kişisel duyguların, ön yargıların, düşmanlıkların mesleki kararları etkilemesine
izin vermemek,
*Gereksiz yere güç kullanmamak,
*Hediye ve rüşvet kabul etmemek,
*Görevi kötüye kullanmamak

İş ahlâkının üç temel alanı mevcuttur Bunlar; ÇALIŞMA AHLÂKI, MESLEK AHLÂKI ve KURUMSAL AHLÂKTIR Çalışma ahlâkı, çalışmaya ve işe karşı geliştirilen kişisel tutum ve davranışlardır Meslek ahlâkı, belli bir meslek mensuplarının uyması gereken ahlak ilkelerini ifade etmektedir Bu ilkeler genellikle toplumsal kültür ve değerlerden bağımsızdır Kurumsal ahlâk, bir kurumun sahip olduğu ahlâkî normlar, değerler, eğilimler ve ilkeler bütünüdür

Kişi, kurum ve kuruluşların bu üç temel ahlâk kurallarını benimsemeleri hem toplumsal yaşamın hem de iş yaşamının devamlılığı için vazgeçilmez bir şartıdır

by.NaMe
07-10-2008, 10:24 AM
Kitabın Adı İş Dünyası Savaşları
Kitabın Yazarı Barrie GJONES Ter: ETümğ Muzaffer ÖZSOY
Yayınevi ve Adresi Sistem Yayıncılık Tünel Nergis Sok Sistem Ap4 Beyoğlu/İSTANBUL
Basım Yılı 1987

KİTABIN ÖZETİ

Günümüzde büyük şirketlerin üretim ve pazarlamaya ayırdığı fonların, devletlerin silâhlanmaya ayırdığı dev bütçelerden farkı kalmamıştır Zaten iş hayatında birçok sorunun çözümünü askerî stratejinin uygulamalarında aramak batılı büyük şirketlerin son yıllarda başvurduğu yoğun bir yöntem olmuştur İşte kitap bu stratejileri anlatmakta ve örneklendirmektedir

Yazar DrBarrie G JONES; Kuzey ve Güney Amerika, Japonya, Orta Doğu ve Afrika'da ilâç ve diğer sağlık malzemeleri satışında yoğun pazar tecrübesi olan bir uzmandır Pazarlama danışmanı ve stratejik pazarlamacı olarak uzun yıllar görev yapmıştır Güneş yağından diş macununa, saç, öksürük ilâçlarından soğuk algınlığı ilâçlarına kadar çeşitli ürünlerin dünya pazarlamasını düzenlemiştir Genel iş ve pazarlama stratejileri üzerine pek çok makale kaleme almıştır

Yazar bu kitabında, iş dünyasındaki mücadele yöntemlerini klâsik içerikli düz bir yapıdan çekip alarak, askerî stratejinin bir sanat ve uygulama alanına oturtmuş, böylelikle konuya güçlü bir yaklaşım getirmiştir Günümüzde askerî stratejiler askerlerin malı olmaktan çıkmış, siviller de sıkıştıkça bir kurtarıcı olarak bu stratejileri kullanmaktadır Ayrıca komutanlık ve yöneticilik üzerinde durmuş, bunların doğal yeteneğe bağlı ve kişiye, tanrı tarafından ana rahminde verildiğini belirtmiştir Askerî kademelerde olduğu kadar iş çevrelerinde de sıradan insanın büyük işler başarması ve keskin dönemeçleri aşması imkânsızdır

Bu eserde pazar ortamında çarpışmaları kazanabilmek için, askerî stratejinin tüm uygulama şekilleri geniş boyutları ile ele alınmıştır

Özellikle iki amaç üzerinde durulmuştur:

1 Askerî stratejinin değişmez ilkelerini kullanarak bir kuruluşta gerçekleştirilecek stratejik manevraları özlü bir biçimde yöneticilere verebilmek

2 Pazar savaşının gerçeklerini ortaya koyarak, yapılan hataları çok yönlü bir analiz içinde belirlemek

Pazarlara girebilmek, oralarda yerleşmek ve saha genişlemelerinde bulunabilmek için, rakipleri ortadan kaldırma faaliyetlerinde, ordularda olduğu gibi güçlü bir yapı ve manevrayı gerektirir Kitap, üç değişik kitleye yöneliktir
a İş adamları, özellikle stratejiye ilgi duyanlar,
b Askerlik stratejisi öğrencileri ve okuyucuları,
c İş dünyası stratejisi üzerinde çalışan öğretmenler, öğrenciler ve araştırmacılar
İş Dünyası Savaşları, pazar savaşının iç kademelerindeki yöneticiler için temel bir bilgi kaynağıdır Pazar ortamındaki çarpışmaları kazanmak için askerî stratejinin ilkelerini kullanmak gerekir Şirketler, pazar savaşlarını, stratejilerin rakiplerine oranla sağlıksız ve zayıf hazırlanması, kötü uygulanması nedeniyle kaybederler İster çok köklü, ister çok deneyimli olsun, isterse en son teknikleri kullansın her türlü kuruluş, pazar ortamında saf dışı bırakılabilir

Şu anki pazar şartlarına en yakın örnek savaştır Derece ve tür farklılıklarının yanında her ikisinin önemli benzerlikleri vardır Şirketler ve ordular engelleme, saldırı, savunma ve uzmanlaşma konularında ortak stratejik manevraları paylaşabilirler Bu stratejiler, düzenleniş ve uygulanış bakımından birbirine benzer Eşdeğer sistemler ve yöntemler kullanılır Çatışmada üstünlük sağlamak için haber alma, silâhlanma, lojistik ve iletişim gibi benzer faaliyetler kullanılır

Çatışmanın iki türü arasındaki benzerlik şaşırtıcı değildir Çünkü şirketler ve ordular bir tek amaç için oluşturulur İster savaş alanında olsun, ister pazar ortamında mücadele, yaşamak için oyunu kuralına göre oynayarak savaşmayı öğrenmek gerekir İş hayatı, pazarda bir hasmı saf dışı bırakarak daha iyi bir konum elde etmek için yapılan savaşlardan ibarettir Pazar çatışması ise pazarda bir diğer şirketin güvenliğini, gücünü ve prestijini sarsacak amaçların bir arada bulunmasından kaynaklanır

Savaşlar, en az hata yapanlar tarafından kazanılır Uygun bir strateji seçmeyen, kaynaklardan yoksun olan, kötü yönetilen, zayıf silâhları olan, malzeme ve eğitimi yetersiz bulunan, bilgisi olmayan ya da inancı zayıflamış şirketler, savaş alanında orduların uğradığı bozguna uğrarlar

by.NaMe
07-10-2008, 10:24 AM
Kitabın Adı İş Ve Yaşam Dengesi
Kitabın Yazarı Sekiz Yazarlı Bir Derleme
Yayınevi ve Adresi Mess Yayınları, Ankara
Basım Yılı 2001

KİTABIN ÖZETİ

Bilim ve teknoloji, ekonomi, demografi ve yaşam tarzlarındaki değişimler gerek özel gerekse çalışma hayatımızı derinden etkiliyor İşimizde ve özel yaşamımızda başa çıkmak zorunda olduğumuz sorunların çerçevesi genişliyor

İşimiz ve yaşamımız arasında yaratıcı bir denge kurma sorunu, günümüzde, doyurucu bir varoluş açısından en temel sorun haline geliyor Evimiz, eşimiz, çocuklarımız, dostlarımız bizden ilgi ve yakınlık beklerken, işimiz fiziksel ve duygusal enerjimizin her geçen gün daha büyük bir bölümünü talep ediyorBu ikisi arasında bir denge kurmak, bilhassa çalışan kadınlar açısından daha da yıpratıcı bir nitelik kazanıyor Öte yandan kadınların iş dünyasında daha çok yer alması, erkeklerin kendi iş ve yaşam dengelerini kurma sorununu zorlaştırıyor Geleneksel iş yerlerinden ayrılıp evlerinden uzaklaşan insanların sayısı da artıyor İşletmelerin kendileri için çalışan bu insanlarla ilişkilerinde yeni sorunlar ortaya çıkıyor

Harvard Business Review Dergisinden Seçmeler isimli dizi kitaplardan birisi olan "İş ve Yaşam Dengesi" isimli bu kitapta yer alan sekiz makalede yukarıda bahsedilen konulara ışık tutacak konular yer alıyor Bu makalelerde :

§ Kurallar nasıl esnek hale getirilebilir,
§ Uygun iş nasıl seçilir,
§ Tükenmiş yöneticilere nasıl destek sağlanabilir,
§ İşkolikler nasıl tedavi edilebilir,
§ Kadın yöneticileri desteklemenin yolları,
§ Alternatif işyeri,
§ İkinci bir kariyer,

İsimli yedi makale okuyucuya yardımcı olacak şekilde yer alıyor Bunlardan Mahlon APGAR tarafından yazılan "Alternatif İşyeri" isimli makalede "Uzaktan çalışma"nın alternatif işyerinin en yaygın kabul görmüş biçimlerinden birisi olduğu açıklanıyor Uzaktan çalışmanın, yani çalışanın işini istediği yerde elektronik olarak yapmasının, genellikle geleneksel işyerini ikame etmekten çok takviye ettiği anlatılıyor Ancak IBM'de uzaktan çalışanların kendi başına bir iş birimi oluşturdukları ve PeopleSoft'ta ise uzaktan çalışmanın şirket bütünündeki baskın çalışma tarzı olduğu örnek olarak veriliyor



"Reimer her zaman dizüstü bilgisayarıyla birlikte seyahat eder ve dünyanın dört bir köşesindeki 350 general ve 150 garnizon komutanıyla e-posta aracılığıyla düzenli iletişim kurar America's Army On-Line adlı web'e dayalı bir şebekeyi kullanarak (bu şebekede ticari servis sağlayıcıların sunduklarına benzer bir intranet sohbet odası da vardır), Reimer subaylarıyla sorunları ayrıntılı tartışabiliyor ve önemli kararlarla ilgili önerilerini çoğu zaman birkaç saat içinde alabiliyor"

ABD Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı General Dennis J Reimer "Bu şebeke beni üretken kılıyor ve ister Washington'da ister yurtdışında olayım gelişmelerin nabzını tutmama olanak veriyor" diyor "Sadece seyahat masraflarından tasarruf sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda dünya çapında örgütsel ve coğrafi sınırları aşan işbirliğine dayalı bir ekip çalışmasını mümkün kılıyor Bunun giderek "Güç elimdeki enformasyondur" diyen bir kültürden "Güç paylaşmaktır" diyen bir kültüre geçilmesini sağlayacağı belirtiliyor



Harry LEVINSON her yöneticinin mutlaka kasvetli bir pazartesi sabahı masasının başına oturup, burada ne arıyorum, Bahama adalarında tekne kaptanı ya da Colorado'da kayak merkezi operatörü olsam daha iyi olmaz mı diye düşünmüş olduğunu belirtiyor Yöneticiler bazen avukat olmayı, bazen de sadece bir kitap yazmayı hayal ederler Ancak bu makalenin yazarına göre, hayalleri ne olursa olsun, ikinci bir kariyere yönelik tercihlerinin akıllı bir tercih olduğundan ve bütün mesleklerde yaygın olan rutinlikten ve düş kırıklığından kaçış olmadığından emin olabilmek için yöneticiler önce birkaç koşulu yerine getirmelidirler Önce yöneticilerin kendi "benlik ideallerini", nasıl olmak istediklerine ilişkin örtük imajlarını anlamaları gerekir Sonra da, belirli durumlarda nasıl davranmayı örneğin, riski tek başına mı, yoksa grup güvenliğine sığınarak mı göze almayı tercih ettiklerine karar vermeleri gerekir Kendi vizyonları ve davranış kalıplarına ilişkin bir anlayışla donanan yöneticiler kariyer seçeneklerini gerçekçi biçimde tartabilecek bir konuma gelirler

Bazısı artık mesleğinde daha fazla ilerlemeyeceğini; bazısı yetenek ve becerilerinin tam olarak kullanılmadığını; bazısı da kendi iş, şirket ya da disiplinini aştığını düşünür Yanlış şirkette, yanlış sektörde ya da yanlış konumda bulunduğu için engellendiğini düşünerek can sıkıntısı çekenler de vardır Bazıları kendilerini aşan bir makama gelip oturmuşken, diğerleri mesleklerini seçerken ya akıntıya kapılmış ya da vaktinden erken seçim yapmışlardır Bu tür duyguların bir ya da birkaçı, insanı sabahları işe gitmekten nefret ettirebilir ve yoldan çıkartıcı düşüncelere itebilir

İkinci bir kariyer oluşturma arzusunun ardında yaşlanma ve büyümenin insanlar üzerindeki etkileri de yatabilir Yoğun beceri eğitimi, iş rotasyonu, fazla mesai ve yolculuk dönemleri, kariyerlerinin ilk aşamalarında görece daha gençken yöneticileri tatmin etmiş olabilir, ama yaşlandıkça bu tempo tüketici olmaya ödüller öteki hazlardan vazgeçmeyi telafi edecek kadar çekici gelmemeye başlayabilir

Ancak ikinci bir kariyeri düşünmeye yönelik gerekçeler her zaman olumlu değildir Bazı insanlar kendileriyle hiçbir zaman barışık olmadıkları için değişmek isterler Bazısı depresif ve öfke doludur; bazısı ölüm kaygısı içindedir, sürekli huzursuzluk hisseder; bazısı gerçekte olduğundan çok daha becerikli ya da yetenekli olduğuna inanır, kendini dev aynasında görür Bazı yöneticiler patronlara dayanamaz Diğerleri ise, çok önceden genel müdürlüğe getirilmiş olmaları gerektiğini düşünür Bazıları deneyim kazanmaya yanaşmazken, diğerleri eski sınıf arkadaşlarıyla rekabet içindedir Bazıları sadece rekabet ederler; İstedikleri kadar başarılı olmasalar bile

Bu tür gerekçelerle yeni bir kariyerin peşine düşmek boşuna bir iştir Memnuniyetsizliğin kaynağı gerçekte kendisi iken, eğer bir yönetici işini, patronunu ya da şirketini suçluyorsa, büyük olasılıkla yapacağı ikinci kariyerde de birincisindeki kadar düş kırıklığına uğrayacaktır Bu nedenle, bir yönetici ikinci bir kariyer seçmeyi benimsemeden önce kendisi hakkında dürüst bir tablo çıkarmalı ve yaşayacağı olası değişimleri görmeye çalışmalıdır

Makalenin yazarı, bir yıl süren bir depresyonu yaşamadan önemli bir kariyer değişikliği yapmış hiç kimseye rastlamadığını belirterek insanların kaybetme ve şaşkınlık duygusu içinde işlerin belki de iyi gitmeyeceği endişesini taşıdıklarını anlatıyor

Yönetici bir kuruluşta ne kadar uzun süre geçirmişse, ona bağımlı hale gelme olasılığı da o kadar yüksektir Çalışma arkadaşlarıyla ilişkileri ne kadar yakın olmuşsa, kaybetme duygusu da o kadar büyük olacaktır Ailesi kuruluşa ne kadar bağlanmışsa, bu duygular büyük olasılıkla o kadar derin olacaktır

by.NaMe
07-10-2008, 10:24 AM
Kitabın Adı İçinizdeki Lideri Geliştirmek
Kitabın Yazarı John CMAXWELL
Yayınevi ve Adresi Beyaz Yayınları, İstanbul
Basım Yılı 1998

KİTABIN ÖZETİ

Yazar, liderlerin gelişimi için, yirmi yıl boyunca dünyanın çeşitli ülkelerinde düzenlemiş olduğu yüzlerce liderlik seminerini ve insanlara liderlik ederken edinmiş olduğu tecrübelerini aşağıdaki bölümler halinde aktarmıştır:

1 Liderliğin Tanımı: ETKİ,
2 Liderliğin Anahtarı: ÖNCELİKLER,
3 Liderliğin En Önemli İçeriği: BÜTÜNLÜK
4 Liderliğin Asıl Testi: OLUMLU DEĞİŞİM YARATMAK,
5 Liderliği Güçlendirmenin En Hızlı Yolu: SORUN ÇÖZÜMÜ,
6 Liderlikte Ek Avantaj: TUTUM,
7 En Değerli Kazancınız: İNSANLAR,
8 Liderliğin Vazgeçilmez Niteliği: VİZYON,
9 Liderliğin Fiyat Etiketi: İÇSEL DİSİPLİN,
10 Liderliğin En Önemli Dersi: EKİP GELİŞİMİ

Liderlik, yalnızca "doğuştan sahip olanların" kabul edildiği bir kulüp değildir Sadece liderlerin sahip olması gereken özellikler vardır Eğer bir kişi bu özelliklere istekle sahip olmaya çalışırsa onun lider olamaması için hiç bir neden yoktur Bu kitapta liderlik prensip ve özellikleri verilmekte, istek duymakta kalmıştır

Liderlik yaratılır, keşfedilmez Doğaldır ki "doğuştan liderler" daima olacaktır; ama, zirvede kalmak için doğal liderler dahi liderlik özelliklerini geliştirmelidir Lider olmak isteyen binlerce insan arasında yapılan incelemeler, hepsinin dört liderlik kategorisinden ya da seviyesinden birine uyduğunu göstermiştir:

Lider Olarak Doğanlar (liderlik nitelikleriyle doğup, hayatı boyunca liderlik örnekleriyle karşılaşmış, eğitim ile bu özelliklerini geliştirmiş, büyük bir lider olmak için kişisel disipline sahip olanlar), Lider Olmayı Öğrenenler (hayatının büyük bölümünde liderlik örneğiyle karşılaşmış, eğitim sayesinde liderliği öğrenmiş, büyük bir lider olmak için kişisel disipline sahip olanlar), İçinde Gizli Liderlik Bulunanlar (yakın geçmişte liderlik örnekleriyle karşılaşmış, eğitim sayesinde liderliği öğrenmiş, büyük bir lider olmak için kişisel disipline sahip olanlar), Sınırlı Liderliğe Sahip Olanlar (çok az liderlik örneği görmüş ya da hiç görmemiş, çok az liderlik eğitimi almış ya da hiç almamış, bir lider olabilmeyi isteyenler)

Yönetmek, organizasyonun program ve konularının tam olarak işlediğinden emin olmak demektir Oysa liderliğin, vizyon belirleme ve insanları motive etmekle doğrudan ilgisi vardır "İnsanlar yönetilmek değil yönlendirilmek isterler Eğer birini yönetmek isterseniz, kendinizi yönetin Bunun yolu da bunu iyi yaparak yönetmeyi bırakmak ve liderlik yapmaya hazırlanmaktan geçmektedir İşin nasıl yapılacağını bilmek uzmanın, başkalarına nasıl yapacaklarını göstermek öğretmenin, başkalarının başardığından emin olmak yöneticilerin, başkalarını daha iyi çalışmak için esinlendirmek" ise liderin başarısıdır

Liderliğin beş seviyesi ve her bir seviyeye göre liderlerin etki gücünün anlatıldığı bölümde; pozisyon/haklarda, insanların zorunlu olarak liderleri izlediğinden, izin/ilişkilerde, insanların kendi istekleriyle liderleri izlediğinden, üretim/sonuçlarda, insanların liderlerini organizasyon adına yaptıklarından dolayı izlediğinden, insan gelişimi/çoğaltmada, insanların lideri kendileri için yaptıklarından dolayı izlediğinden ve son seviye olan kişilik/saygı da ise insanların liderlerinin kişiliği ve ortaya koydukları tutum ve davranıştan dolayı izlediğinden söz edilmiştir

Liderin başarı için önceden belirlenmiş hedeflerin süreçsel algılamasıyla önceliklerinden, kim olduğunu bilmesi ve aynı zamanda da ne yaptığını bilmesiyle de bütünlüğünden, önce liderin kendisinin değişmesi böylece organizasyonu da değiştirebilecek teknik gerekleri ve buna bağlı tutumsal-motivasyonel ihtiyaçları anlayarak olumlu değişim yaratabileceğinden, insanlar için gerekli olanın, onların sorunlarını değil bakış açılarını değiştirmek ile sorun çözücü olmasında, kendi tutum ve davranışlarının, astları tarafından eylemlerinden önce geleceğini bilerek tutumlarından, takipçilerini sadece kendisini izlemesi için değil, onları da liderlik edebilmeleri için etkileyerek en değerli kazancının insanlar olduğundan, takipçilerini kendi seviyesine yükselene kadar lidere bir misyon ve bulaşıcı bir ruh yapısını kazandıran şeyin vizyon sahibi olması ile mümkün olabileceğinden, liderlik yaptığı grubun sorumluluklarını almak dışında kendilerini diğerlerinden üstün tutmayarak içsel disiplininden ve ekip gelişimini sağlaması gerekliliğinden söz edilmiştir

by.NaMe
07-10-2008, 10:25 AM
Kitabın Adı İstiklal Mahkemeleri
Kitabın Yazarı Ergun AYBARS
Yayınevi ve Adresi Bilgi Yayınevi , Ankara
Basım Yılı 1975

KİTABIN ÖZETİ

Yazar Ergün AYBARS, bir Cumhuriyet aydını ve nesnel tarihçi kimliğiyle, yakın tarihimizin değişik dönemlerinde görev yapmış olan İstiklal Mahkemelerinin Milli Mücadele yıllarındaki gerçeği, bu mahkemelerin tarihsel işlevlerini Milli Mücadele yıllarında Atatürk Devrimlerinin ne kadar güç şartlarda gerçekleştirilmeye çalışıldığını, bazen duygusallaştırarak ederek, bazen de tarihi bilgi ve belgelere dayanarak, ayrıntılı ve akıcı bir şekilde anlatmaktadır Yazar, İstiklal Mahkemelerini, bilinmeyen yönleriyle ele alarak ve iddialarını somut belgelere dayandırarak kafaları karıştıran karşı tezlere ciddi cevaplar vermiştir Yazar, mahkemelerin kuruluş sebepleri ve çalışma yöntemlerini, Türk halkının durumunu ve kanunun önemini akıcı bir şekilde anlatmaktadır

Mondros Mütarekesi ile Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış ve itilaf devletleri tarafından işgal edilmeye başlanmıştır Bu durum karşısında Anadolu'da Türk halkı yer yer ayaklanmış, kısa bir süre sonra Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde birleşen bu ayaklanmalar, güçlü bir Milli Mücadeleye dönüşmüştür Türk Devriminin temelleri bu dönem içinde atılarak, savaş ve ihtilal BMM'nin açılması ile halkın meşru temsilcileri tarafından yönetilmeye başlanmıştır

İstiklal Mahkemelerinin kuruluşunun sebebini anlamak için Mondros Mütarekesi'nden sonraki dönemde Anadolu'nun genel durumunu, Milli Mücadelenin başlamasını ve karşılaşılan güçlükleri bilmek gerekir TBMM işgale karşı savaşabilmek için düzenli ordu kurmak, içte oluşan ihanet cephesini yok etmek, güvenliği ve birliği sağlamak, özellikle asker kaçakları sorunlarını çözümlemek zorundaydı Asker kaçakları düzenli ordu için büyük tehlikeydi Kuruluşundaki amaç, kuruluş kanununda da belirtildiği gibi, düzenli ordunun kurulmasını ve yaşamasını sağlamak için asker kaçakları sorununu çözmek idi Kuruluşundan çok kısa bir süre sonra yetkileri vatana ihanet, yolsuzluk, soygun, saldırı, casusluk, bozgunculuk ayaklanma gibi suçları da kapsamına alarak genişledi Böylece Milli Mücadeleye ve ihtilale karşı işlenen her suç İstiklal Mahkemelerinin görevi oldu

İstiklal Mahkemeleri; TBMM adına çalışan, kararları kesin ve temyizi bulunmayan, mahkemeler olarak kurulmuştur Kararların uygulanmasında asker-sivil bütün görevliler sorumlu tutulmuştur Mahkemeler, verdikleri kararlardan dolayı sorumlu tutulmamıştır Üç üyeden kurulu olan mahkemelerin üye sayısı sonra dörde çıkarılmış ve sonraları savcılar da mahkemelerde görev almıştır İstiklal Mahkemelerinin kararları, vicdanı kanaatlerine dayanılarak verilmiştir Verilen kararlar kesin olup, en kısa zamanda uygulanmıştır Kararın verilmesi için delile gerek yoktu Bir kimsenin hakkında suçluluğuna dair vicdani kanaat uyanırsa, hapisten idama kadar her türlü cezaya çarptırılabilirdi Buna rağmen mahkemelerin kararlarında, delil yine de birinci derecede önemli oldu Birçok kimse haklarında delil bulunmadığı için cezalandırılmadı Kararlar verilirken din ve dil farkı gözetilmeksizin herkese eşit davranıldı Duruşmalar halk önünde açık olarak yapılır, kararlar yine aynı şekilde okunur, yayın yoluyla ve görevliler aracılığıyla halka duyurulurdu

Osmanlı İmparatorluğu 1911-1918 yılları arasında birbiri ardınca üç harbe girmiş ve yenilmişti Halk, özellikle Birinci Dünya Savaşında her şeyini yitirmişti Çocukları şehit olmuş, bütün varını ortaya koymasına ve büyük sıkıntı çekmiş olmasına rağmen savaş kaybedilmişti Yeni bir savaşın kazanılacağına inanılmıyordu Birinci Dünya Savaşı boyunca Osmanlı Devleti 2850000 kişiyi silah altına almıştı Yalnız Çanakkale muharebelerinde 55000 şehit olmak üzere 250000'e yakın yaralı ve esir vermişti Gerek muharebelerde ölenler, gerekse hastalıktan ve yaralandıktan sonra ölenlerin sayısı 500000 kadardı Hasta, kaçak, kayıp ve esir sayısı 1565000 kişiydi


Milli Mücadelenin kazanılmasında büyük etkileri olan İstiklal Mahkemeleri, zamanına göre ulusal inançtan veya ihtiyaçtan doğan devrim ve ihtilal mahkemeleridir Bu mahkemelerin kurulması ile Milli Mücadeleyi tehlikeye düşürenler burada yargılanacaklardır Mahkeme üyelerinin Meclis içinden seçilmesi, bölgelerin meclis tarafından saptanması ve kanun yürütme yetkisi doğrudan doğruya Meclise ait oluşu nedeniyle Meclis, İstiklal Mahkemeleri vasıtasıyla olağanüstü yargıya da sahip çıkıyordu

İstiklal Mahkemeleri başlangıçta sadece kaçak suçlarına bakmak üzere kurulmuştu Yetkileri kısa bir süre sonra vatana ihanet, casusluk, yolsuzluk, ayaklanma, eşkıyalık, saldırı, bozgunculuk gibi konulara da bakacak şekilde genişletildi Sonuç olarak, İstiklal Mahkemeleri TBMM içinden seçilmekle Milli Mücadele için halkın arzusuna uygun bir güç ve ulus adına yargılama yetkisine sahip birer kuruluş oldular Kararları BMM adına uygulandığı için her şeyin üstünde kabul edilecekti


İstiklal Mahkemeleri içinde en önemlisi Ankara İstiklal Mahkemesi idi Diğer İstiklal Mahkemelerinin de bölgelerine göre büyük önemleri ve görevleri vardı Ancak diğer mahkemeler 17 Şubat 1921'de kaldırıldı Ankara İstiklal Mahkemesi ise 7 Ekim 1920'den 31 Temmuz 1922'ye kadar sürekli çalışan tek mahkeme oldu Ankara İstiklal Mahkemesi'nin diğer bir özelliği de bakmış olduğu davaların önemi ile ilgilidir Bu davalar, Osmanlı Hükümeti, Çerkez Ethem, İngiliz casusu Mustafa Sagir, komünist kuruluşların davaları gibi, içte ve dışta geniş yankı uyandıran önemli davalardır

by.NaMe
07-10-2008, 10:25 AM
İstiklal Mahkemeleri hakkında görüşler ve sonuçlar

İstiklal Mahkemeleri konusunda bir karara varabilmek için, bu mahkemelerin hangi siyasi, askeri, sosyal, olağanüstü durumda çalıştıklarını göz önüne almak ve kendi devrinin koşulları içinde incelemek gerekir Ulusun topyekün olağanüstü bir tehlike içinde bulunduğu bir dönemde normal hukuk usullerinin kullanılması ve birey haklarının üstünlüğü söz konusu olamazdı Olağanüstü tehlikelere ancak yine olağanüstü çareler bulunmalıdır İstiklal Mahkemeleri bu düşüncenin sonucu olarak kuruldular

Milli Mücadelenin şekillenmeye başladığı dönemde, dış savaşı kazanabilmek için, içte çıkan ayaklanmaları bastırmak, düzenli ordu kurmak ve buna bağlı olarak asker kaçaklarına engel olmak, emniyeti ve güvenliği sağlamak, casusluk, bozgunculuk gibi yıkıcı davranışları yok etmek, sorunları çözümlemek gerekiyordu Bu sorunların çözümlenmesinde adaletin temel ilkesi olan yargı usulüne bağlılık düşüncesi üstün rol oynadı

İstiklal Mahkemeleri, Meclisin, olağanüstü durum karşısında kendi içinden seçtiği mahkemelerce "Ulusal egemenliğin tekliği" ilkesine dayanarak özellikle, hükümetin ısrarı üzerine olağanüstü yetkiler tanıması sonucu kuruldular Bu yüzden hukuki olmaktan çok, siyasi ve tarihi zorunluluklara dayanmaktaydı BMM'nin olağanüstü tehlike karşısında zaferi kazanmak için aldığı tedbirlerin başında İstiklal Mahkemelerinin kuruluşu gelir Meclis bu mahkemeleri kurmakla,ulusun çıkarları için her tedbiri almaktan çekinmeyeceğini gösterdi Hukuki dayanağı, yetkileri ve çalışma usulü bakımından birer İhtilal Mahkemesi olan bu mahkemeleri, ideal bir adalet sistemi saymak düşünülemez Adaletten uzaklaşmadan, kuruluşunu gerektiren sebepleri ortadan kaldırmak amacı arandı

Çalışmalarında birtakım hatalara düşülmüş olması, üyelerin kötü niyetinden değil, samimi kanaatlerindendir BMM İstiklal Mahkemelerini kurmak ve bölgelerini seçmek konusunda büyük bir isabet ve niyet göstermiştir Mahkemelere seçmiş olduğu kimseler, her türlü etkiden uzak olarak, yalnız büyük ve aziz ideallerin ve memlekette inkılabın korunması için Büyük Millet Meclisi'nin kendilerine emanet ettiği yüksek yetki ve yargı hakkını yerinde ve gerektiği kadar dikkatle kullanmışlardır Mahkemeler bu yetkileri kanun üstüne çıkmak için değil, memleketin hayat ve bağımsızlığı için kullanmışlardır Bu yönüyle İstiklal Mahkemeleri, diğer İhtilal mahkemeleri içinde en adil karar vereni ve hukuki esaslara en çok dayananı olarak ün yapmıştır



Cezalandırdıkları kimseler, milli amaca aykırı hareket eden, düşmanla işbirliği yapan ve görevini yerine getirmeyen kimselerdi Görevlerini yerine getirmede büyük başarı sağladılar Türkiye'yi çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmak, teokratik devletten laik devlete, ümmetten millileşmeye geçişin temelleri hep bu dönemde atıldı Bu bakımdan bu dönemin gerçekleştirilmesinde İstiklal Mahkemeleri inkılabın vazgeçilmez organları olarak çalıştılar

by.NaMe
07-10-2008, 10:25 AM
KİTABIN ADI 13 Jüri
KİTABIN YAZARI John T LESCROART
YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL BASIM TARİHİ Mayıs 1997


KİTABIN ÖZETİ :

Jennifer Witt, kocasını çok seven fakat kocasından devamlı dayak yiyen ve yaptğı şeyleri kocasına yani Lary Witt’ e beğendiremiyen bir çocuk annesi kadındır Bu yüzden psikolojisi bozulmuş ve doktora gitmektedir Yediği dayaklar yüzünden de vücudunda oluşan yara bereler içinde doktora gitmektedir
Jeniffer 28 Aralık Günü her zaman olduğu gibi rahatlamak için koşuya çıkar ve eve döndüğü zaman evinin etrafında bir sürü polis bulur Polisler Jennifer‘ ı evin üst katına çıkmaması için uyarırlar Jennifer, etraftaki kan izlerini ve kapıda duran ambulansı görünce kocasının ve oğlunun öldüğünü anlar Daha sonra polisler Jennifer‘ ın ifadesini almak üzere karakola götürürler İfadesi alındıktan sonra da Jennifer‘ ı tutuklarlar Tutuklanma sebebi olarak da kocasının bir yıl önce kendisine yaptırmış olduğu hayat sigortasıdır Bu sigorta şirketi, Jennifer' ın kocası Dr Larry Witt' in ölümü halinde karısına tazminat olarak 5 milyon dolar tazminat verecekti Polis bunu gerekçe göstererek Jennifır‘ ı tutuklar Fakat Jennifer yapmadığına dair hiçbir kanıt gösteremez
Daha sonra Jennifer' a yakın dostları, davada kendisini savunması için avukat olarak David Freeman' ı önerirler David Freeman birçok dava kazanmış ve haklı bir üne sahip iyi bir avukattır Yanında Dismas Hardy adında bir avukat daha çalışmaktadır Jennifer o gün avukatını, yani Freeman‘ ı çağırır, fakat Freeman yanında çalıştığı Hardy‘ yi gönderir Hardy Jennifer' ı dinler ve çözülmesi çok zor bir durumla karşı karşıya olduğunu anlar ve araştırmaya koyulur Olayın geçtiği eve gider, komşularına gider onlarla konuşur Komşuları Hardy’ ye, Larry ile Jennifer’ ın devamlı kavga ettiklerini anlatır Hardy bu araştırmaları devamlı Freeman‘ la konuşur ve Freeman, Jennifer’ la konuştuklarına ve araştırmalarına bakark Jennifer’ ın suçlu olduğuna inanır Fakat Hardy‘ nin içinden bir ses bu cinayeti Jennifer’ ın değil de başka birinin bir çıkar uğruna Larry ve oğlu Matthew Witt’ i öldürdüğüne inanır Çünkü Jennifer‘ ın kovcası Larry, altı haneli rakamlarla yıllık kazancı ölçülebilen iyi bir tıp doktorudur Hardy başka bir mirasçının onu öldürebileceği ihtimali üzerinde durur
Hardy bu araştırmaları yaparken mahkeme kurulmaya başlar Mahkeme başkanı yargıç Villars, savcı ise Bay Powell' dır Bayan Villars o eyaletteki temyiz mahkemelerinden kararı hiç iptal edilmemiş çok katı, özellikle hemcinslerine karşı çok katı davranan bir yargıçtır Bay Powell’ da eyalet baş savcılığına adaylığını koymuş tuttuğunu koparan bir savcı idi Ve bunları gören Hardy işin çok zor olduğunu görüyordu Daha sonra jüri üyeleri seçilmeye başlandı Jüri seçiminde jüri üyelerinin hiçbirinin akrabalarından polis veya hukukçu olmamasına ve hiçbirinin sabıkalı olmamasına dikkat edilmiştir Bu şartlara uyacak on iki kişi seçildi
Yargılama süresi başladığında Bay Powell’ ın elinde bulunan deliller çok kuvvetiydi ve Jennifer hakkında ölüm cezası isteniyordu Fakat buna karşı Hardy ‘nin elinde bulunan kanıtlar Powell’ ın kanıtlarına karşı kuvvetsizdi
Hardy Dr Larry Witt ‘in herhangi bir düşmanının olup olmadığını ve geçmişte yapmış olduğu bir şeyin başka birini sinirlendirip uygun zamanı kollayarak, şimdi yaptığını düşünüyordu Araştırmaları sonunda geçmişte Dr Witt’ in bir hastası hamile kaldığı bebeği kendisi düşürmeye çalışmış, fakat fenalaşıp hastaneye kaldırılmış, Dr Witt de kadını kurtaramamıştı Hastanın ailesi bu ölümden Dr Witt’ i sorumlu tutmuş ve Dr Witt’ i mahkemeye vermişlerdi ama davayı Dr Witt kazanmış Dismas Hardy de bu cinayeti bu aileden birinin yapabileceğini düşünüyordu ve araştırmaya koyuldu Fakat bu konuda bir şey çıkaramayan Hardy başka ihtimaller üzerinde duruyordu Bu arada da mahkeme sürüyor ve Bay Powell iyi bastırıyor, yargıcı ve jüriyi Jennifer‘ ın suçlu olduğu konusunda yavaş yavaş ikna etmeye başlıyordu
Dismass Hardy daha sonra Dr Witt’ e gelen bir teklif mektubunu değerlendiriyordu Mektupta doktorlar şirketinin hisse senetleri, belli kişilere belli miktarda satılacaktı Mektupta 368 tane hisse senedi yaklaşık 20 Dolara satılacaktı Ama karşılığında bu hisse senetleri ilerleyen zamanlarda on bin dolarla alınacaktı Ancak işin garip tarafı bu mektubu Dr Witt’ in kendisine uzun noel tatilinde gelmesi ve miyadını bu tatil süresi içerisinde doldurmasıydı Bunun üzerinde araştırma yapan Hardy, yine bir şey elde edemez Bu arada devam eden mahkemede, ceza bölümü tamamlanmak üzereydi ve hüküm büyük bir ihtimalle Jennifer' ı ölüm cezasına çarptıracaktı Bunun iyice farkına varan Hardy Jennifer‘ ın ölüm cezasından kurtarabilmesi için en azından kocasından çok dayak yediği için dayanamayıp kocasını öldürdüğünü ve bu sebeple cezasının hafifletilmesini istediğini söylemesiydi Fakat Jennifer bunu söylerse suçu kabul etmiş olacaktı
Ama Jennifer başından beri ısrarla cinayeti kendisinin işlemediğini söylüyordu Bu arada Jennifer yargılandığı davada suç olarak eski kocasını da onun öldürdüğü iddia ediliyordu Çünkü eski kocası Jennifer‘ ı dövüyor ve uyuşturucu kullanıyordu Bir gün evde kocasını yüksek dozda uyuşturucu aldığından, ölü olarak bulurlar Bu da eski kocasının zehirlenerek öldürüldüğünü gösteriyor oluyordu Ama bir şekilde gözden kaçmış ve Jennifer’ dan şüphelenilmemişti Şimdi ise iyi bir savcı olan Bay Powell bu mahkemeye bunu da dahil edip Jennifer’ ın ölüm cezasını sağlama alıp seçimlerde iyi puan almayı planlıyordu Bu davayı bütün gazeteler ve televizyonlar izliyordu Bunlar gelişirken davanın ceza bölümü sonuçlanmış ve 12 kişilik jüri Jennifer‘ ın suçlu olduğuna karar vermişti Kararla Jennifer‘ ı idama mahkum etmişlerdi Şimdi temyiz mahkemesi olacak ve kararı 13 Jüri olan yargıç Bayan Viller verecekti Bütün bu olup bitenleri televizyon ve gazetelerden takip eden Jennifer’ ın annesi Nancy, bu duruma çok üzülüyor fakat kocasından korktuğu için kızının mahkemesine ve ziyaretine gidemiyordu Nancy kızını ve torununu çok seviyordu Torununa noel hediyesi olarak oyuncak tabanca almış ve kargoyla göndermişti Oyuncak tabanca torununa, öldürüldüğünün sabahında ulaşmıştı Yani bu hediyeden büyükannesi ve anne babasından başka kimsenin haberi yoktu
Araştırmalardan bir şey çıkaramayacağını anlayan Hardy, ölüm cezasından tek kaçış yolunun kocasından dayak yiyen kadın gibi mahkemeye Jennifer‘ ı göstermekten başka çaresi yoktu Ama Jennifer bunu bile bile mahkemede söylemeyi kabül etmiyordu Hardy’ de bunu iyi bilen bir tanık bulup mahkemede konuşturması gerekiyordu Bu da Jennifer ‘ın psikoloğu Dr Lightner’ dı Lightner, Jennifer‘ ı tedavi ettiği sıralarda ona aşık olmuş ve Jennifer da ondan hoşlanmıştı Hatta sevişmeye kadar varan ilişkileri olmuştu Ama bunu ikisinden başka kimse bilmiyordu
Hardy, Dr Lightner‘ i mahkemeye davet etti ve Lightner da kabul ederek mahkemeye davada tanıklık yapmak üzere geldi Hardy, Lightner’ le aralarında konuşurken, Lightner‘ in Matthew’ e büyükannesi tarafından hediye olarak gönderilen tabancadan söz ettiğini duydu ve Hardy cinayetin Lightner tarafından işlenebileceğini düşünmeye başladı Çünkü Lightner Jennifer‘ ı sevimiş ve onun için yapmayacağı hiçbir şeyin olmadığını Hardy’ ye söylemişti Mahkemede Lightner‘ e sıkıştırıcı sorular soruyordu Daha sonra Lightner yavaş yavaş suçunu itiraf ediyordu Jennifer koşuya çıktığında Lightner, Wittler' in evine gelip kocasını uyarmaya çalışıyor, fakat kocasıyla tartışmaya başlıyordu Evde bir tabanca vardı ve Lightner daha önce eve geldiği için tabancanın yerini biliyordu Tabancayı aldı ve Larry‘ e doğrulttu o sırada başka bir odadan aniden beliren Mathew’ i gören Lightner paniğe kapılıp Matthew’ i vurmuş bunun üzerine saldıran Larry de boğuşma sırasında vurulmuştu
Böylelikle suçunu itiraf eden Lightner mahkemede tutuklanıp cezaevine gönderiliyor ve ölüm cezasına çarptırılan Jennifer bu suçtan beraat ediyordu
Kitabın ana fikri; kadın olmanın ne kadar zor olduğu ve üzerinde taşıdıkları sorumluluklardır Ayrıca kadınların bu güç şartlara rağmen, her ne olursa olsun ailesini korumaya çalıştığını anlatmaya çalışıyor Bu kitabın ana fikrinde herkese, özellikle kadınlara iyi niyet ve hoş görü ile yaklaşmamız gerektiği anlatılıyor Bir başka ana fikirde ise "kimseye önyargılı davranmamalı ve olayları iyice inceledikten sonra bazı şeyler hakkında karar vermeliyiz"mesajı veriliyor

by.NaMe
07-10-2008, 10:25 AM
KİTABIN ADI Günü Kurtarma sanatı II- Abdülhamid’in Yöneticilik Sırları
KİTABIN YAZARI Adnan NUR BAYKAL
YAYINEVİ VE ADRESİ Sistem Yayıncılık Tünel nergis sok,Sistem Ap No:4 80050 Beyoğlu/ İSTANBUL
BASIM TARİHİ Kasım 1999 (1nci Baskı)
KİTABIN ÖZETİ :
Kitap iki ana bölüm halinde yazılmıştır :
A IIAbdülhamid’in yöneticilik özellikleri
B IIAbdülhamid’in Yöneticilik hataları
IIAbdülhamid günü kurtarmaya ,’ben de varım! ‘demeye çalışıyordu Kesin bir plan, program dahilinde bir sistem oluşturma değildi bu anlayış
Hemen hemen kendinden üç yüz yıl önce dünya medeniyeti’nin zirvesinden düşmüş,git gide zamanın gerisinde kalmış,böylelikle problemleri birikmiş olan osmanlı imparatorluğu’nu muhafaza edebilmek için, IIAbdulhamid ‘in oluşturdugu kendine özgü bir sistematik görüyoruz;artılarıyla eksileriyle kendi mantığı olan bir “Günü kurtarma “sistematiği
Bu kitabın amacı IIAbdülhamid’in Devrini anlatmak değildir Bu nedenle bu devirde meydana gelen olaylarda kronolojik bir sıra içerisinde anlatılmıştırSözkonusu olan sadece IIAbdulhamid’in ‘Yöneticilik anlayışı’dırBu nedenle sadece bu anlayışı sergileyecek olaylara yer verilmiştir
Bu kitabın konusu ‘kurumsallaşma ‘dırBaşka bir ifadeyle ‘kurumsallaşamamanın nelere mal olacagı’dır Yükseliş devrinden sonra yeni şartlara göre kurumsallaşamamış bir devletin sıkıntılarını görüp, kurumsallaşmanın önünü tıkayan engelleri tespit edeceksiniz
Kurumsallaşma başarının kalıcı olması ve bir kişiye bagımlı olmaması için şarttır Her müessesenin iki amacı vardır Biri var olmaya devam etme ,ikincisi ilerleme
IIAbdulhamid öncelikle bunlardan birincisi ile ilgilenebilmiştirHalbuki amaç kurumsallaşmak ve başarıyı tesadüflere bırakmamaktırGünü kurtarmak kısa vadeli bir çözümdürIIAbdulhamid’in Günü kurtarmadaki yeteneginden faydalanıp,kurumsallaşmama nedenlerinden ders alabiliriz

by.NaMe
07-10-2008, 10:25 AM
KİTABIN ADI 20 Yüzyıl Konuşmaları
KİTABIN YAZARI Brian MACARTHUR
YAYIN EVİ VE ADRESİ Remzi Kitapevi
BASIM TARİHİ Eylül 1995
KİTABIN YAYIM MAKSADI 20Yüzyılda damgasını vuran konuşmaların içeriği ve neden olduğu gelişmelerin açıklamaları

KİTABIN ÖZETİ :

Hitabet sanatının el kitabı niteliğindeki bu antoloji, kitlelerin nabzını tutan, insanlık ve dünya tarihini en etkili silahla; sözle yönlendiren hatiplerin en önemli konuşmalarını içermektedir
Çeşitli ülkelerden liderlere ait toplam 142 konuşmanın yer aldığı; “20Yüzyıl Konuşmaları” isimli bu antoloji her konuşma metnini üç ana kısma ayırıyor: İlk kısımda hatibin hangi şartlar ve olaylar içerisinde bu konuşmayı yaptığını, toplumun / dinleyicilerin ve kendisinin beklentisinin ne olduğu gibi son derece yararlı ayrıntılara nutuk metinleri öncesinde yer veriyor İkinci kısımda ise konuşma metni yer alıyor Ve son kısımda, konuşma metninin hemen ardından, konuşmanın hangi olay ve gelişmelere neden olduğu, toplumda ve siyasal – politik hayatta ne gibi değişikliklere yol açtığı da bilgi olarak okuyucuya sunuluyor Böylelikle okuyucu, konuşmanın bünyesinde barındırdığı etkiyi, toplumları ve olayları yönlendirme gücünü, konuşmanın yapıldığı tarih ve ülkeye ait şartları öğrenerek daha iyi yakalayabiliyor
“The Times”, “Today”, “Western Morning” ve “Sunday Times” gibi dergi ve gazetelerin editörlüğünü yapan Brian MacArthur, edebiyat dünyasına kazandırdığı bu son derece faydalı eseriyle, ister Çekoslovakya’da ahlakın bozulmasına yol açan zehirin köklerini kazımayı amaçlayan Vaclav Havel’in, ister ülkedeki muhalif sanayicileri kendi safına çekmeye çalışan Churchill’in, askerine dövüşecek gücü ve cesareti aşılayan Genaral Patton’un ya da kadınlara oy hakkı elde ettirmek için mücadele eden Emmeline Pankhrust’un, isterse modern başkanlık konuşmalarına standart oluşturan JFKennedy’nin konuşmalarında barınan sihirli gücün, insanların tutumlarını, düşüncelerini de inançlarını özelliğini taşıyan bu antolojide yer alan konuşmalar, 1899’dan başlayark kronolojik sırayla, yüzyılımızdaki büyük olayların akışına paralel biçimde sunulmaktadır Eski ABD başkanlarından Theodore Roosvelt’in konuşmasıyla başlayan ve günümüz İngiltere Kraliçesi 2Elizabeth’inkiyle son bulan antolojide, İrlandalı yurtsever Patrick Pearse gibi büyük eylem adamlarının, William Faulkner gibi büyük edebiyatçıların, Julius Oppenheimer gibi bilim adamlarının, Betty Friedan gibi kadın hareketi öncülerinin, Churchill’den Gandhi’ye oradan Reagan’a kadar pek çok devlet liderinin de konuşmalarını bulmak mümkün Bu konuşmaların kimi özgürlük, barış, yepyeni umutlar adına kitlelere gücünü ortaya koyma cesaretini kazandırmış, kimi de insanlığa en acı günlerini yaşatan süreçleri harekete geçirmiştir
Kitap aynı zamanda, etkili bir konuşmanın; zamana göre, kullanılan araçlara, konuşmanın yapıldığı mekana, konuşmanın yapıldığı şartlara, kullanılan iletişim araçlarına, konuşmaya yardımcı olan beden dilinin kullanımına, konuşmanın duygusallığına, sertliğine, edebi derinliğine göre nasıl da değişiklikler gösterdiğini – konuşmacının da özelliklerinden bahsederek – okuyuculara aktarmaya çalışıyor
Örneğin, kitapta yer alan konuşmaların sahiplerinden biri Adolf Hitler’dir Hitler konuşurken histeriye yaklaşan bir galeyana kapılır; o içindeki tepkiyi bağırış çağırışlarla dışa vururken, nefret ve coşku gibi güçlü duyguların büyüsüne kapılan erkekler homurdanır ya da tıslarlar, kadınlar kontrollerini kaybedip hıçkırmaya başlar bütün bu duygular her türlü kısıtlamadan kurtulur ve boşalıverir
Bir başka isim Bevandır Bean dinleyicilerin gözü önünde simya yapar Ateşi buzla karıştırabilir Rüyaları, en cüretkar hayalleri uyandırabilir Amacı her zaman, bu yolla yaratılan harekete geçirici gücü eldeki işin ilerlemesine yardım edecek şekilde kullanmaktır
Yeni isimlerden İngiliz politikacı Neil Kinnock, kısa denecek bir süre önce, hitabetin hala İngiliz politikasında rol oynadığına inandığı için, tarzında vücut dilinin ağırlıklı bir yeri vardır
Antolojide yer alan konuşma örneklerinin bir kısmı dünyaya umut aşılarken bir kısmı insanlık trajedilerine yol açacak kadar kötü gelişmelere neden olmuştur Başarılı bir konuşmanın o sihirli, hipnoti gücünün en etkili örneği, Hitler’in 1932’de Düsseldorf Sanayi Kulübü’ndeki konuşmasında görülmektedir Hitler geldiğinde onu karşılayan Batı Alman Sanayicileri, serinkanlı ve ihtiyatlıydı Ama o, iki buçuk saat boyunca hiç ara vermeden hayatının en başarılı konuşmalarından birini yaparak bütün düşüncelerini iş adamlarından oluşan dinleyicilerine parlak bir şekilde sununca, büyük bir coşkuyla ayakta alkışlandı Nazi hazinesine Alman sanayi kuruluşlarından bağışlar akmaya başladı Hintler, bu tek konuşmasıyla önemli bir zafer kazanmıştı
Hitler’in hitabet gücü Almanya’yı barbarlığa yöneltmiş olsa da, bu kitaptaki konuşmaların çoğu, retoriğin gücünün kötülük değil, iyilik adına kullanıldığına örnektir Bunlar, hayalleri bir araya getirir, umut dağıtır, yürekleri ve zihinleri uyandırır, dinleyicilere daha güzel bir dünya hayali sunar Bu konuşmalardan akılda kalan çarpıcı sözler, mesela Theodore Roosevelt’in “Zahmetli hayat”, John FKennedy’nin “Yeni ufuklar” ya da Martin Luther King’in “Bir hayalim var”, yapıcılığa çağrıdır
Antolojide, umut dalgacıklarını; Emmeline Pankhurst ile Betty Friedan, kadınların özgürlüğü için; Patrick Pearse, Roger Casement, Mahatma Gandhi, ezilen uluslarla ırklara; John FKennedy ile Harold Wilson ve Margeret Thatcher ile Ronald Reagen (her biri farklı davaları uğrunda), konuşmalara yer verilmiştir
Antolojide son kısımlarda yer alan ve yaşadığımız zamanlara damgasını vuran konuşmalarda olduğu gibi, ister Polonya’da Papa olsun, ister Ronald Reagan ya da Margaret Thatcher, Maria Cuoma, Edward Kenndy ya da Neil Kinnock, Galler Prensi Sir Geoffrey Howe, zulmü yenmekte, umutsuzluğun üstesinden gelmekte, milyonların umutlarını ve düşlerini bir araya getirip dünyayı değiştirmekte hitabetin hala işe yaradığını ve etkili yapıldığında iyi veya kötü tüm amaçlara etkin bir şekilde hizmet edebileceğini gösteriyor

SONUÇ :
A KİTABIN ANA FİKRİ :
Kitap, hitabetin kitleleri harekete geçirme gücü açısından en büyük silahlardan biri olduğunu ve zaman içersinde büyüsünden hiçbir şey kaybetmediğini okuyuculara aktarmaktadır


B KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Antoloji tarzında hazırlanan kitap, insanlık tarihine yön veren konuşmaları okuyuculara hatırlatarak, hitabetin öneminin altını çizmektedir


C KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME :
İnsanlık tarihinin 20yüzyılında yaşananları hatiplerin sözleriyle aktaran bu değerli kitapta yer alan konuşmaların her birinin 20yüzyıl tarihinin şekillenmesinde, şu veya bu ölçüde payı vardır “20Yüzyıl Konuşmaları”, doğru ve güzel ifadenin zaman içinde gücünü kaybetmediğini ve kalıcı olduğunu da kanıtlamaktadır Okuru hem düşündüren hem de öfke, sevinç ve coşkudan derin eleme kadar geniş bir duygular yelpazesinde dolaştıran bu hitabet örneklerinin bir çoğunun bugün, Türkiye’nin ve dünyanın sosyal ve politik çerçevesi içersinde güncelliğini koruduğu görülmektedir “20Yüzyıl Konuşmaları”, sözlü ifadenin sihirli gücüne inananların, meslekleri gereği topluluklara hitap eden insanların, zevk alarak okuyacakları ve faydalanacakları değerli bir kaynak kitaptır

by.NaMe
07-10-2008, 10:26 AM
KİTABIN ADI 21YÜZYILDA TÜRKİYE
KİTABIN YAZARI Prof Dr Emre KONGAR
BASIM TARİHİ 1998
KİTABIN YAYIM MAKSADI Türkiye’nin toplumsal yapısının değerlendirilmesi
KİTAP ÖZETİ / TANIMI

1 NCİ BÖLÜM (TÜRKİYEDE TOPLUMSAL YAPININ TEMELLERİ) :

Osmanlı İmparatorluk Sistemi, toprak düzenine ve merkezi iktidara dayanmaktadır Bu özellik ekonominin kapitalist olmasını ve sermaye birikimini engellemektedir Batıda gelişen ulusçuluk akımları imparatorluğun azınlık nüfusuna ayrılmalarında etkili rol oynamıştır Osmanlı dönemindeki batılılaşma çabaları, devletin üzerindeki batı denetimini ve ekonomik baskıyı artırmaktan başka bir işearamamıştır Buna karşılık Atatürk; batılılaşmayı, batı uyruğundan kurtarmada bir araç olarak kullanmıştır
Osmanlının siyasal birikimi, dine ve padişah otoritesine dayalı bir anayasal monarşi, yabancı denetimi altında bir devlet ve ulusçuluk akımları etkisinde parçalanmış siyasal birliktir Osmanlının toplumsal kesimlerinden biri olan asker kesimi, sınıflar içinde en yenilikçi ve en büyük gücünü teşkiletmektedir
Osmanlı’daki ideolojik birikimin temel özelliğini ise imparatorluk çöküş döneminde gecikmiş olarak ortaya çıkan, Türk Ulusçulukakımıoluşturmaktadır
Bağımsızlık Savaşı, Mustafa Kemal’in elinde dağılan, parçalanan ülkenin tüm siyasal ve kültürel yapısını değiştirmede bir araç olmuştur Atatürk siyasal devrimlerinde eğitimsel, kültürel ve hukuksal yenilikleri batı dünyasının yüzyıl önce geçirmiş olduğu toplumsal ve ekonomik değişmeleri hızla gerçekleştirmenin aracı olarak kullanıyordu Böylece çağdaş ve dışa dönük bir toplum modeli yaratmayı amaçlamıştır

by.NaMe
07-10-2008, 10:26 AM
2 NCİ BÖLÜM (TÜRKİYE’DE DEĞİŞMENİN ARAÇLARI OLARAK YAPISAL ÖĞELER)
Yeni Cumhuriyetin amacı dış denetimden arınmış girişimci ulusal sermaye sınıfı yaratmaktır Bu siyasetin temelleri 1923 yılında Cumhuriyetin sahip olduğu toplumsal ve ekonomik yapıyla Atatürk’ün kurmuş olduğu ilkeleri kıstas almaktadır Ekonomi siyasetin ana ilkeleri, İzmir iktisat Kongresindesaptanmıştır
Geliştirilmek istenen sermaye sınıfına devletçilik ilkesiileyön verilmiştir
1950 yılında çok partili döneme geçişin ekonomik ve siyasal zorunluluğun altında demokratikleşme, ulusal sermaye sınıfı belirginleşmeye başlamıştır 1950’den sonraki gelişmeler ile güçlenen burjuvazi gelenekçi-liberal cephenin içinde önemli bir öğe durumuna gelmiş, yalnız 1950-1960 arasındaki bu benimseme dönemi sırasında Atatürkçülük’ten bazı sapmalar ortaya çıkmıştır TSK’nin 1960 eylemi, toplumu çağdaş modellere uygun olarak değiştirmek istenen devletçi-seçkinciler adına yapılan bir başka çabayı oluşturmuştur Asıl sorun, 1958 yılından günümüze kadar istikrar tedbirlerini doğuran yapısal nedenlerin ortadan kalkmasıydı Faiz ve rant üzerinde gelişen ekonomi, çarpıklığını sonraki dönemlere de kısırdöngülübirşekildeaktarmıştır

by.NaMe
07-10-2008, 10:26 AM
3NCÜ BÖLÜM (DIŞ ÖĞELERİN ETKİLERİ)
21yüzyıl Türkiye’nin en büyük belirleyicisi dış dünyadaki gelişmeler ve uluslararası sermayenin etkisi olacaktır En büyük adımı ise Avrupa Birliğine girme isteği oluşturmuştur Dağılan Sovyetler’den kopan Cumhuriyetlerle artan ilişkiler ekonomiyi olumlu yönde etkileyeceği kesindir Kısaca,Türk ekonomisi belli aşamaları geçirmiş olmakla beraber sağlam ve sağlıklı yapıya kavuşamadığı ve dış dünyaya bağlı hareket edemediği gerçektir
Türkiye’nin 21 yüzyılda küreselleşme çerçevesinde bir bölgesel güç olarak dünya arenasına çıkması hem bölgesinde komşularıyla iyi ilişkiler geliştirebilmesine hem de dünya üzerinde Japonya’dan Birleşik Amerika’ya kadar çeşitli ekonomik ve siyasal ittifaklar oluşturabilmesine bağlı görünmektedir

by.NaMe
07-10-2008, 10:26 AM
4 NCÜ BÖLÜM (TÜRKİYE’DE TOPLUMSAL YAPININ VE DEĞİŞMENİN GÖRÜNÜMLERİ)
Toplumsal yapının ve değişmenin göstergesi incelendiğinde teknolojik gelişme ile nüfus artışının ters orantılı geliştiği görülmüştür Demografik dağılımın bozukluğu kaynakların etkin kullanımını zora sokmaktadır İlk ve orta öğretimle birlikte yüksek öğretimde gerek nitelik, gerekse nicelik bakımından 21 nci yüzyılda Türkiye’nin gereksinimlerine yanıt vermekten uzaktır Çalışan nüfusun sosyal güvenlik önlemleri son derece yetersizdir Türkiye’nin en önemli sorun alanları, hem fiziksel hem hukuksal, siyasal ve toplumsal olarak kent hukuku dışında gelişmiş olan alanlar, eski gecekondular olacaktır

by.NaMe
07-10-2008, 10:26 AM
5 NCİ BÖLÜM (TÜRKİYE’DE TOPLUMSAL YAPININ VE DEĞİŞMENİN DEĞERLENDİRİLMESİ)
1980 sonrası yaşanan ekonomik gelişmeler; 21 nci yüzyıl Türkiye’si açısından tarım kesiminin de artık sanayi ülkelerindeki yapıya yavaş yavaş yaklaştığını göstermektedir
Gelecek yüzyılda, Türkiye’deki toplumsal sınıflar ile siyaset arasındaki ilişkiler bire bir ekonomik kökenli olmadığı, buna karşılık ideolojik oluşmaların bu ilişkileri önemli ölçüde etkileyeceği gözlenmektedir
Türkiye gelecekte üç temel sürecin etkisinde kalacaktır Birincisi, dış dünyadan gelen siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda farklı etkileri olan küreselleşmedir İkincisi, kaçak yapılaşma ile simgeleşen ve tüm siyasal ahlakı da pençesine alan bir yağma kültürünü temsil eden kentleşmedir Sonuncusu ise, hem Cumhuriyetin tarihinden gelen hemde evrensel oluşumların desteklediği, katılım ilkesinin yaygınlaşmasında ve etkinleşmesine dayalı olan demokratikleşmedir
Önümüzdeki yüzyılda, Türkiye’yi yönlendirecek belirleyici güçler de üç merkezli görünmektedir Birinci güç; dış dünyanın belirleyiciliği açısından tarihsel olarak da Türkiye’nin biçimlenmesinde önemli roller oynamış ve küreselleşme süreci ile bu konumu iyice kurumlaşan Amerika Birleşik Devletleri’dir İkinci güç; gelişmesi için kendisine destek verilmiş olan ve sonunda kitle iletişim araçlarının mülkiyetine de sahip olarak bu gücünün doruğuna ulaşmış olan büyük sermayedir Üçüncü güç, Türkiye’nin çağdaş bir ulus-devlete geçişinde rol oynayan, bölücü terör ve şeriat tehdidi karşısında yeniden ön plana çıkanaskeribürokrasidir
Küreselleşmenin birinci niteliği, siyasi ve askeri alanda Amerika Birleşik Devletlerinin egemenliği ve dünya jandarmalığı rolüne soyunmuş olmasıdır İkinci niteliği, ekonomik alanda uluslararası sermayenin egemenliğidir Üçüncüsü ise; tüm dünyada bir örnek tüketim kültürü oluşturmaya yöneliktir Dördüncü niteliği, mikro milliyetçilik akımlarınıgüçlendirmesidir

SONUÇ
AKİTABIN ANA FİKRİ :
21 nci Yüzyıla girerken Türkiye’deki toplumsal yapı ve toplumsaldeğişmeninfaktörlerinin incelenmesidir

BKİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Yazar kitabında, 21 yüzyıla girerken Türkiye’nin toplumsal yapısını ve değişmesini dış dünya, ideoloji ve sınıfsal gelişme öğelerinden oluşan toplumbilimsel bir model olarak ele almış, tarihsel çözümlemesiniyapmıştır
Yazar, ülkede yaşanan sorunlara ve tarihsel perspektifte siyasal ve ekonomik oluşumlara bilirli bir ideolojiden değil, objektif olaraktoplum bilimiileyaklaşmıştır
Kitapta 21 yüzyılda karşılaşacağımız muhtemel sosyo-ekonomik problemler ve bunların çözüm yolları ile ülkenin gerek kendi iç dinamiklerini gerekse dış öğelerin dayatacağı oluşumlar ve bunların siyasal ekonomi etkilerini bir anlamda öngörü olarak bulmak mümkündür

C KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Yazar toplumsal yapı ve değimi çözümlerken her bir konu için sistematik ve kronolojik yaklaşmıştır Bu da okura her konu hakkında siyasal ve ekonomik dönemler arasında birbirini tamamlayan geçişler yapmasını kolaylaştırmıştır
21 nci yüzyılda dış dünyadaki küreselleşme, demokratikleşme, uluslararası sermaye gibi oluşumların ülkemizi nasıl etkileyeceği üzerindeki görüşler okurla paylaşılmış olup, özellikle karar alıcılar ve politika oluşturuculara yön verecek çarpıcı sonuçlar çıkartılmıştır
Kitabın bir özelliği de dilinin anlaşılabilir olması ve ulaşılan sonuçların net ifadelerle anlatılarak gelecekteki olası sosyal ve ekonomik darboğazları belirlemiş olmasıdır

by.NaMe
07-10-2008, 10:26 AM
KİTABIN ADI Avrupa Birliği ve Türkiye
KİTABIN YAZARI ProfDrSRıdvan KARLUK
YAYIN EVİ VE ADRESİ
BASIM TARİHİ 5Baskı, 1998
KİTABIN YAYIM MAKSADI Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki ilişkiyi anlatmak

KİTABIN ÖZETİ :

1 AVRUPA’DA BİR BİRLİK YARATILMASI FİKRİNİN NEDENLERİ :
Avrupa’da bir birlik yaratma düşüncesi, bu kıtada milli devletlerin ortaya çıkmasıyla eş zamanlıdır Kıta Avrupa’sındaki ülkelerin kendi aralarında imzalanan antlaşmalarında Avrupa’da bir birlik kurma düşüncesi gündeme gelmiştir Bu konudaki çabalar 18 nci YY sonuna doğru sanayileşme devriminin başlamasıyla artan pazar arayışlarıyla hız kazanmıştır Bu amaçla 1886 yılında Fransa ile İngiltere bir ticaret antlaşması imzalayarak bu konuda ilk adımı atmışlardır
2 AVRUPA’DA İLK EKONOMİK BİRLEŞME (BENELÜKS) :
Benelüks olarak bilinen ve 18 Temmuz 1932 tarihinde Hollanda, Belçika ve Lüksemburg arasında imzalanan Ouchy Sözleşmesi, yaratılan ilk ekonomik birleşme olması açısından çok önemlidir
3 AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞUNUN KURULUŞU :
Avrupa Ekonomik Topluluğu kuruluş aşamasında Avrupalı ülkeler arasında önemli görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır Bunlardan en önemlisi İngiltere ve Fransa arasındaki yeni ekonomik birleşmenin derecesidir Diğer ülkeler bu birleşmenin bu kadar büyük derecede olmasını istemiyorlardı AET’nin kurulmasından sonrada İngiltere bütün Avrupa’yı kapsayacak bir serbest ticaret bölgesinin yaratılmasını, buna AET’nin tek birim, diğer ülkelerin de kendi başına topluluğa katılmalarını önermiştir Fakat bu teklif Fransa tarafından reddedilmiştir Çünkü Fransa Avrupa’da sıkı bir işbirliğine yönelik bir birlik istemekteydi Bütün bu gelişmeler üzerine İngiltere AET’ye rakip olacak bir kuruluşa girmeyen Avrupalı ülkeler ile Avrupa Serbest Ticaret Bölgesini kurmuştur
4 AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞUNUN GENİŞLEMESİ :
a Birinci genişleme : İngiltere, İrlanda, Danimarka (1973)
b İkinci genişleme : Yunanistan (1981)
c Üçüncü genişleme : İspanya (1986)
d İki Almanya’nın birleşmesi ve birliğin Facto olarak genişlemesi (1990)
e Dördüncü genişleme : Avusturya, İsveç ve Finlandiya (1995)
Diğer tam üyelik başvuruları : Türkiye, Fas, Kıbrıs, Malta, İsviçre ve Norveç’tir
5 AVRUPA TOPLULUĞUNUN AMAÇLARI :
Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kuran Roma Antlaşmasının 2 nci Maddesinde AET amaçları şu şekilde özetlenmiştir : Topluluğun görevi bir ortak pazarın kurulması ve üye devletlerin ekonomik politikalarının zamanla yaklaştırılması yoluyla, topluluğun tümü içinde ekonomik etkinliklerin uyumlu olarak gelişmesini, sürekli ve dengeli yayılmasını, istikrarın artmasını, birleştirdiği devletler arasındaki işbirliğinin genişletilmesini sağlamaktadır Topluluğun etkinliğini artırmak için aşağıdaki hususların yerine getirilmesi gerekli görülmüştür
a Üye devletler arasında malların giriş ve çıkışlarında gümrük tarifelerinin, miktar kısıtlamalarının kaldırılması,
b Üçüncü ülkelere karşı ortak gümrük ve ticaret politikalarının belirlenmesi,
c Tarım sektöründe ortak politika,
d Ulaşım alanında ortak politika,
e Milli mevzuatların birbirlerine yaklaştırılmalarını sağlamak,
f Topluluk içinde rekabeti bozacak uygulamalara başvurulmaması,
g Yeni kaynakların bulunması yoluyla topluluğun ekonomik genişlemesini kolaylaştırmaya yönelik bir Avrupa Yatırım Bankası kurmak,
h Deniz aşırı ülke bölgelerinin birleştirilmesidir
6 BİRLİK BÜTÇESİNDEKİ GELİR VE HARCAMALAR
AB’de öz kaynaklar; üye ülkelerin yetkili organlarının ayrıca kararı olmadan topluluk bütçesinin finansman kapsamına giren gelirlerdir
Ana hedef, topluluk tarafından benimsenmiş politikalardan doğan harcamaların karşılanmasıdır AB’de öz kaynaklar dört temel vergiden oluşur
a Ortak Gümrük Vergisi gelirleri
b Tarımsal vergiler
c KDV
d Kömür ve çelik üretimi üzerinden alınan vergiler
e Öz kaynaklar
Harcamalar : Yapılan harcamalar içinde iki önemli kalem vardır Birincisi ortak tarım politikasından kaynaklanan harcamalar ve ikincisi yapısal politikadan kaynaklanan harcamalardır Bunlar, başlıca altı hedefe yöneliktir
a Geri kalmış bölgelerde yapısal iyileşme,
b Uzun dönemde işsizlikle mücadele,
c Sanayi devriminden kaynaklanan işsizlikle mücadele,
d Kalkınma,
e Tarım ve balıkçılık politikaları için yapısal değişiklik,
f Düşük nüfuslu bölgelerin kalkınmasına yardımcı olmaktır
7 TÜRKİYE VE AVRUPA BİRLİĞİ :
Türkiye, Gündem 2000 Strateji Metni’nin genişleme bölümünde aday ülkeler kapsamında yer almıştır Ayrı bir başlık altında değerlendirilen Türkiye’ye ayrılan “Özel Bölüm” çok kısadır
Bu bölümde Türkiye’nin 1989 yılında başvurusunu reddeden, ancak tam üyelik koşullarına değinen AB Komisyonu Raporuna atıfta bulunulmuş, Türkiye ile Gümrük Birliği çerçevesinde ilişkilerin derinleşeceği belirtilmiştir
Türkiye’nin ekonomik ve siyasi durumu Görüş Metni adlı bir raporda ayrıca yer almıştır Türkiye diğer 11 aday ülke gibi tam üyelik adayları arasında sayılmamış, Gümrük Birliği kapsamında ilişkilerin geliştirilmesi yönünden komisyon raporu yeterli görülmüştür
İlişkiler genel olarak değerlendirildiğinde AB Komisyonunun Görüş Metni niteliğini taşıyan raporunda tam üyelik ehliyeti ve ülkenin Avrupalılık Yönetimi dile getirilmiştir Türkiye, diğer aday ülkeler kapsamında değerlendirilmediği için bu kavram anlamını yitirmiştir
Raporda Türkiye’nin diğer aday ülkelerle aynı standartlar ve kriterler çerçevesinde değerlendirileceği açıklanmakta, Gündem 2000’e bakıldığında ise Türkiye’nin hiç de aynı ölçülerde değerlendirilmediği görülmektedir İlişkilerin gelişmesi, siyasi alanda ilerleme kaydedilmesi ile ilişkilendirilmiştir Bunlar ;
a Yunanistan ile ilişkilerin iyileştirilmesi,
b Uluslararası Hukuk İlkelerine uyulması,
c İnsan haklarının uluslar arası platformda kabul edilebilir seviyeye getirilmesi,
d Terörizm ile mücadelede insan hakları ve hukuk devleti kurallarına uyulması,
e Kıbrıs konusunda adil ve kalıcı bir çözüm için Türkiye’nin BM çerçevesinde çaba göstermesidir
Raporda özel sektörün dinamizminin vurgulanmasına karşılık Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesi ekonomik alanda ilerleme kaydedilmesine bağlanmıştır Bu alanlar şunlardır ;
a Ekonomik reform yapılması ve istikrarlı kamu maliyesi politikası izlenmesi,
b Dengeli ekonomik büyüme ve istihdam artışı için enflasyonu düşürmeye yönelik para politikası izlenmesi,
c Kamu sektöründe ve tarım alanında reform yapılması, fiziki ve sosyal altyapının geliştirilmesidir
SONUÇ :
1 KİTABIN ANA FİKRİ :
Avrupa birliğinin tarihsel gelişimini, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girebilmesi için alınması gereken tedbirleri ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’den isteklerini açıklamaktadır
2 KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Kitabın getirdiği yeniliklerden en önemlisi, verilen raporlarda Türkiye’nin diğer aday ülkelerle aynı standartlarda değerlendirilmediğini açıklamasıdır ve aynı şartlarda değerlendirilmemiz için siyasi alanda yapmamız gerekenleri ve Avrupa Birliği’nin isteklerinin anlatılmasıdır
3 KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER:
Kitap Türkiye’nin diğer ülkelerle aynı şartlarda değerlendirilmediğini, Avrupa Birliği’ne girmek için bir çok taviz vermesi gerektiğini anlatıyor Avrupa Birliği’nin genel yapısını anlatarak bu konuda okuyucuyu bilgilendiriyor

by.NaMe
07-10-2008, 10:27 AM
KİTABIN ADI ABD’nin Kürt Kartı
KİTABIN YAZARI Turan YAVUZ
YAYIN EVİ VE ADRESİ Milliyet Yayınları Kefeli Köy CadNo:35 / 80890 Büyükdere / İSTANBUL
BASIM TARİHİ 1993
KİTABIN YAYIM MAKSADI Amerika’nın Kürt Politikasını tüm ayrıntılarıyla göz önüne sermek

KİTABIN ÖZETİ :

A BİRİNCİ BÖLÜM :ABD başkanı George Bush’un körfez krizi başladığında kürt kartını nasıl kullanmaya çalıştığını anlatmakla başlıyor Kürtlerin kaderi Bush’un yazlık evi Kenneburnkport’taki bir balık avında Körfez Savaşı başlamadan 6 ay önce tayin edilmişti
B İKİNCİ BÖLÜM : Bu bölümde geçmiş anlatılmaktadır 1946 yılında İran’da kurulan ve kısa ömürlü olan Kürdistan cumhuriyetinden itibaren 1970’lerin başına kadar bölgedeki güçlerin ve ABD’nin soruna nasıl baktıkları anlatılmaktadır
C ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : Bu bölümde ABD’nin siyasi ve kirli işler tarihine, ünlü “Pike Raporu” olarak geçmiş olan ve 1970’li yıllarda ABD’nin İran ile birlikte, Kürtlere karşı oynadığı oyunları ele alıyor
D DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : Bu bölümde; 1970’lerin sonunu konu ediyor Bu bölüm Molla Mustafa Barzani’nin ABD’de kaldığı yıllarda, ABD Başkanı Jimmy Carter’e yazdığı mektupları göz önüne seriyor Bu arada 1979 yılında “Devrimci Muhafızlar” adıyla Tahran’daki ABD Büyük Elçiliğini ele geçiren öğrencilerin, büyükelçilik kasalarında bularak yayınladıkları CİA kriptoları ve kürtlerle ilgili bir CİA raporuna da bu bölümde yer verilmiştir
E BEŞİNCİ BÖLÜM : İran ile Irak arasında 1980 yılında patlak veren savaş ile başlıyor ve 1980’li yıllarda kürtlerin bu çatışmada ve bölgede oynadıkları role değiniyor
F ALTINCI VE YEDİNCİ BÖLÜM : Bu iki bölümde kürtlerin, ABD körfez senaryolarında nasıl yer aldıklarına değiniliyor Başkan Bush yaptığı bir konuşmada Irak halkını Saddam’a karşı ayaklanmaya çağırmıştır Ayaklanma çağrısını yanlış gruplar değerlendirmişlerdir
G SEKİZİNCİ BÖLÜM : Bu Bölümde, Kürt mülteci krizi ile birlikte Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL İle George Bush arasındaki dostluk, kürtlerin geleceklerini nasıl etkiledi? Özal devreye girmeseydi bugün İncirlik’teki Çekiç Güç olur muydu? Daha da önemlisi, başkan Bush’un Kürtlere yaklaşımı nasıldı? Sorularına cevap aramaktadır
H DOKUZUNCU BÖLÜM : Amerikan yönetiminin 1992 yılındaki Kürt yaklaşımını anlatıyor Ayrıca, George Bush’un Kürtlere yönelik politikasında önemli bir rol oynayan iki önemli raporda ayrıntılarıyla ele alınıyor
I ONUNCU BÖLÜM : “şimdi ne olacak?” Başlığını taşıyor 3 kasım 1992’de ABD’de başkanlık seçimleri yapıldı ve Amerikan halkı başkan Bush’u emekliye sevk etti Şimdi Amerika Bill Clinton dönemine başlıyor Yani 1968’liler iktidarda Bu dönemde ABD-TÜRK ve ABD-KÜRT ilişkileri nasıl olacak? Yeni iktidarda kimler var? Gibi sorulara cevap veriyor
SONUÇ OLARAK :
ABD Kuzey Irak’ta bir bağımsız Kürt devleti istiyor mu? Washington bölgede bir Kürt devleti kurulmasına gözmü yumuyor? Bu sorular uzun bir süredir tartışılmakta, kimine göre dünyanın şu sıralardaki tek süper gücü gözetiminde Kuzey Irak’ta bir kürt devleti kurulmaktadır, kimine görede ABD’nin buna ne gücü vardır, nede eğilimi İşin enteresan tarafı tüm bu sorulara cevap net bir şekilde hayır değildir
2 nci dünya savaşından bu yana ABD Ortadoğu bölgesinde Kürtler ile uzun bir süre flört etmiştir Bu yakınlık 1975 yılında CİA’nın İran ile birlikte Irak’taki Kürt gruplarını silahlandırdığı yıllarda doruk noktasına çıkmıştır Ancak daha sonra Henry Kissinger’in Molla Mustafa Barzani’yi Saddam Hüseyin’e karşı yapayalnız bırakması, Washington’un Kürtleri sadece bir “kart” olarak kullandığını ortaya çıkarmıştır Bir başka deyişle ABD için Kürtler satranç tahtasında nereye, nasıl gideceği önceden hesaplanmış piyonlardan başka birşey değildir
ABD geçen yılki körfez krizine kadar Kürtlere yönelik satranç stratejisini sürdürdü Aynı dönemlerde Cumhurbaşkanı Turgut Özal’da Kürt sorunu konusunda adeta tavla oynarmışcasına davranıyordu Yani zarı atıp gelen sayıya göre hareket ediyordu
Savaştan sonra ise roller değişti Türkiye izlediği politika ile Kürt sorunu ile daha fazla aşır neşir oldu Kendisine bir strateji saptamaya başladı Sözkonusu strateji henüz tamamlanmamış olsa bile, Türkiye artık geleceğe yönelik planlar yapmaya başladı Kısacası tavla yerini satranca bıraktı
Aynı sıralarda ise Washinton’da tavla satrancın yerini alıyordu Soğuk savaşın sona ermesi ve körfez krizi ile birlikte gelen belirsizlikler ABD’nin ortadoğunun kaygan kumlarında bir strateji saptamasını engellemektedir
Bugüne kadar Washington’un kesin çizgiler ile saptanmış bir Kürt politikası bulunmuyor Ancak, geçen yıl Kuzey Irak’ta yapılan Kürt seçimleri, kurulan parlemento, atanan bir başbakan ve bunun sonucunda bir araya getirilen bir ordu Washington’dan gelecek “yeşil ışığı” beklemeye koyuldu Yeşil ışığın ne zaman yakılacağı da ABD’nin 42 nci başkanı seçilen Bill CLİNTON iktidarının önümüzdeki dönemde yapacağı çıkar saptamalarına bağlı olacaktır
SONUÇ :
A KİTABIN ANA FİKRİ :
ABD’nin Kürt politikasındaki amacı şimdilik, Saddam’dan kurtulma çabalarına hizmet etmektedir Ancak KIrak’ta kurulan parlemento, oluşturulan bir ordu, yani belki bağımsız bir Kürt devleti, Washington’dan gelecek yeşil ışığı beklemektedir
B KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER : Yoktur
C KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Eser ABD’nin birçok insan tarafından bilinmeyen yakın geçmiş zaman ve orta vade politikalarını belgeleriyle birlikte ortaya koyması dolayısıyla okunması gereken faydalı bir eserdir

by.NaMe
07-10-2008, 10:27 AM
KİTABIN ADI Acı Kahve
KİTABIN YAZARI Agatha CHRISTIE / Dilek AKARİ
YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Mart 1999

KİTABIN ÖZETİ :

Sir Claud Amory, bir fizik uzmanı idi ve uzunca bir zamandır atom partiküllerinin hareketleri üzerinde incelemeler yapıyordu Bir gün aradığını buldu, bulduğu şimdiye dek kullanıla gelen patlayıcılardan binlerce kez daha etkili bir bomba formülüydü bu formül bir servet değerinde idi Çünkü bu formül karşılığında pekçok devlet hazinelerinin kapılarını ardına kadar açabilirdi Yalnız Sir Amory ‘i düşündüren bir mesele vardı Oda aile fertlerinden birinin formülü çalacağını hissetmesi idi Evet o bunu hissetmişti ama bunu kimin yapacağını bilmiyordu Bu sorunu çözmek için kendisi gibi alanında uzman olan birine ihtiyacı vardı Bu kim olabilirdi? Daha önce tanışmasa da methini duyduğu Belçika asıllı dedektif Hercule Poirot olabilirdi, çünkü o zehir gibi bir dedektifti ve çözemeyeceği olayın olamayacağına inanırdı Onu evine davet ederek olayı çözmesini rica etti Mr Poirot da bu nazik davete icabet etti Yalnız Mr Poirot daha Sir’ün evine varmadan olaylar cereyan etmeye başladı
Sir Amory’nin evinde hiç evlenmemiş olan ablası, oğlu Richard, oğlunun İtalyan asıllı karısı Lucia, bir bayan yeğeni, İtalyan doktor Carelli, evin İngiliz uşağı ve Sir’ün sekreteri bulunmaktaydı Bu ev halkı yemek sonrası sohbet yapıyorlardı Sir’ün gelini güzel Lucia kendisi gibi İtalyan olan doktordan rahatsızmış gibi davranmaktaydı, sanki doktor onu sıkıştırıyordu Kocası Richard’ da bu davetsiz eski dosttan rahatsız görünüyordu Zaten ilk fırsatta karısına kendisini o doktor ile niye aldattığını soracaktı Tüm bunlar Lucia’yı daha da kötü etmişti ve fark edilir hale gelen Lucia’nın rahatsızlığını tedavi etmek için ilaç kutusunu bulunduğu raftan indirmişlerdi Doktor Carelli, ilaç kutularına bakarak ne işe yaradıklarını söylüyordu Şişede öldürücü zehirli ilaçlar bile vardı ve uyku getirerek insanı öldüren ilaç hayli ilgi çekmişti Lucia, farkettirmeden ondan bir avuç kadar almıştı Bu esnada kahve servisi başlamıştı Richard karısının yanına giderek onun gönlünü almıştı Sır Amory ise uşağına kapıları dıştan kilitlemesini emretmiş ve kahvesini yudumlarken izaha başlamıştı Önemli ve de çok değerli bir formül bulduğunu ama ev halkı içinden birinin bunu çalmak istediğini bildiğini ve bunu düşünen kişiyi son bir fırsat olarak az sonra ışıkları kapattıracağını bu esnada az önce çalmış olduğu formülü sehpanın üzerine koymasını aksi halde çağırttığı ünlü dedektif Mr Poirot ‘un suçluyu bizzat bularak gereğini yapacağını ikaz etti Bu arada kahvenin acılığından bahsetti Işıkların söndürülmesini emretti
MrPoirot ulaştığında Sir Claud Amory koltuğunda ölü olarak bulunuyordu ve sehpanın üzerinde de içi boş bir zarf duruyordu İlk başta tüm şüpheler bir yabancı olan ve pek güven veren bir intibah vermeyen doktor Carelli’ye yönelmişti Lucıa’nın doktora antipatisi ve rahatsız halide Mr Poirot tarafından farkedilmekteydi Gerçi diğer şüphelilerde merhumu pek sevmiyorlardı Özellikle merhumun bayan yeğeni bunu açıkça dile getirmiş ihtiyarın pintiliği ve huysuzluğundan bahsetmişti Olay bu halde önünde dururken Mr Poirot olayı zekası, titizlik ve dikkati sayesinde çözmüştü Gelin Lucıa’yı söz oyunlarıyla köşeye sıkıştırıp ondan kötü ün salmış bir bayan ajanın kızı olduğunu ve bunu bilen doktor Carelli tarafından şantaj önerisine maruz kaldığını ama formülü çalanın ve kayınpederini öldürenin kendisi olmadığını söyletti
Zaten Mr Poirot ayrıntıları yakalamıştı İlaç kutusu ile olaydan evvel oynanmış olduğunu, rafın tozlu olmasına karşın ilaç kutusunun olay anında tertemiz olmasından anlaşılmıştı Şüpheli görülen sekreter bayan yapılan sorgu esnasında sıkışınca yine aynı zehirle Mr Poirot’u da öldürmeye çalışınca ki, Mr Poirot yine zekası ve uyanıklığı sayesinde kurtulmuştu Katil sekreter yakalandı ve adalete teslim edildi

by.NaMe
07-10-2008, 10:27 AM
KİTABIN ADI Afacanlar Çetesi
KİTABIN YAZARI İpek ONGUN
YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayın Evi Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Ocak 2000
KİTABIN YAYIM MAKSADI İlkokul Seviyesindeki Çocukların Arkadaşlık İlişkilerini Yönlendirmek

KİTABIN ÖZETİ :

Gökkuşağı Savaşçıları; Asena, Berk, Defne, Zeynep, Sinan, Tolga, Argun ve maskotları Ahbap
Birbirlerini candan seven, birbirleri için hiçbir şeyi yapmaktan kaçınmayan, her zaman iyi şeyler yapmak isteyen, haşarı, heyecanlı bir grup ortaokul öğrencisi, çocuk çetesi ve onların birlikte yaşadığı olaylar
Asena ve arkadaşları rehberlik dersi öğretmenleri Onur öğretmenin okullarının 100 Yılı ile ilgili bir şeyler düşünmelerini istemesi üzerine Asena’nın evinde toplanıp nasıl bir şey yapılacağını düşünmeye başlarlar Defne yapılacak şeyin hem yararlı hem de güzel olmasını düşünerek kütüphanenin en iyi fikir olacağını düşünür Okullarında kütüphane yoktur Bu fikir savaşçılar tarafından çok beğenilir ve bu fikirlerini Onur öğretmene anlatırlar Onur öğretmen bu fikri çok beğenir ama yapılması düşünülen kütüphane gerçekten çok masraflı ve zor bir iştir Bu yüzden müdür beyi ikna etmek gerçekten zor olacaktır Defne’nin aklına okulun arkasındaki küçük metruk ev gelir ve bunu öretmenine söyler Savaşçılar öğretmenleriyle okulun arkasındaki o eve giderler Onları okulun bahçıvanı Hasan Efendi karşılar Fakat bu karşılaşmadan hiç memnun olmamış gibidir Onur öğretmen o metruk evi çok beğenir Tam istedikleri gibi bir yer olduğunu görür Ama bahçıvanın orayı onlara göstermek istemeyişine de bir anlam verememiştir Onur öğretmen öğretmenler toplantısında bu fikri ortaya atar Öğretmenlerde bu fikri beğenir Ama müdür yardımcısı o binanın çok eski olduğunu orada her an bir kaza olabileceğini söyleyerek bu fikri onaylamaz Bunu öğrenen Gökkuşağı Savaşçıları çok üzülürler, özelliklede Defne Çünkü fikri bulanda evi gösterende odur Bir anlam veremedikleri bu olaya inanmak istemezler Aradan birkaç gün geçtikten sonra savaşçılardan biri olan Zeynep o evi tekrar görmeye karar verir Eve yaklaşınca iki kişinin birlikte konuştuğunu görür ve gizlice onları dinler Konuşanlardan biri Hasan Efendi’dir Ama diğerini tanıyamaz Bu olayı hemen savaşçılara anlatır Savaşçılarda bu olayı incelemeye karar verirler Berk ve Asena birkaç gün sonra gizlice eve girerler Fakat evde çok önemli bir şey yoktur Bir çalışma masası ve büyük bir şömine vardır Berk şöminenin içine girer ve orda gördüğü halkayı kendine doğru çeker O anda gizli bir geçit açılıverir Berk şaşırmıştır Tam geçide girerken Asena ıslık çalarak bahçıvanın geldiğini haber verir O da geçidi kapadıktan sonra hemen evden çıkar Koşarak okula giderler Bu önemli olayı savaşçılarla paylaşmaları gerekiyordur Bu olaydan sonra hemen toplantı çağrısı yapılır Aynı akşam Asena’nın evinde durumu tartışırlar Ve oraya bir kez daha girmeye karar verirler Bahçıvanın orda olmadığı bir gün gizlice eve girerler Gizli geçidi açıp sonuna kadar giderler Tünelin sonunda merdivenlerden inince gizli bir iskele görürler Çok şaşırarak oradan ayrılırlar O esnada evin içinde ki masayı kurcalarken gizli bir köşesinde bir defter bulurlar onu da alıp oradan ayrılılar Artık okulda bazı kötü işlerin döndüğünü anlamışlardır Böylece Hasan Efendi’yi takibe almaya karar verirler Savaşçılardan biri müdür yardımcısının okuldan çok hızlı çıktığını görüp onu takip etmeye kararverir Onu pek tekin olmayan bir semtte ki lunaparka girerken görür Kışın ortasında orada ne işi vardır diye düşünüp içeri girer Onu biriyle konuşurken görür Bu durumu arkadaşlarına anlatır Sonunda bu işin çok tehlikeli bir olay olduğuna ikna olurlar ve Hasan Efendi’yle müdür yardımcısını suçlayacak kuvvetli delilleri olmadığını görürler Onun için Asena o metruk evi bir gece gözlemeye arkadaşlarıyla birlikte karar verirler Kararlaştırdıkları gece dedesine arkadaşı Sinan'da kalacağını söyler ve o eve gider Güzel bir yere gizlenir Gecenin ilerleyen saatlerinde denizden bir motor sesi duyulur Saklandığı yerden çıkıp denizin kenarındaki ağacın üstüne çıkar Konuşmalardan Hasan Efendi’nin de orda olduğunu ve kaçakçı olduklarını anlamıştır Ertesi gün arkadaşlarına duyduklarını anlatır Onlarda korkmuşlardır Artık kendilerinin yapabileceği bir şey kalmamıştır Durumu birilerine anlatmaları gerekiyordur Bunu idareye anlatamıyorlardır Çünkü birkaç öğrencilerin lafına mı güveneceklerdir yoksa müdür yardımcısına mı? Herkes ne yapabileceklerini düşünürken Asena’nın aklına Süha ağabeyi gelir Çünkü ordu istihbarat biriminde çalışmaktadır Hemen Süha ağabeyini yemeğe davet eder Oda Asena'yı kıramayarak yemeğe gelir Asena ona yaşadıkları bütün her şeyi birer birer anlatır ve defteri gösterir Süha ağabeyi bu işle ilgileneceğini söyler ve ona bir daha o eve gitmemelerini söyler
Asena ve Berk aldıkları defteri yerine koymak isterler Çünkü onların durumu fark edip kaçmalarını şstemezler Bu yüzden bir öğlen arasında o eve giderler Çevre çok sessizdir Asena eve girer tam defteri bırakıyordur ki arkasında Hasan Efendi’yi görür Hasan Efendi Asena’yı yakalar bağlar O esnada Berk’in ıslığını duyulur Hasan Efendi Asena’ya ona gitmesini söyler yoksa ikinizi de öldüreceğini söyler Asena’da Berk’e açık kapıdan kafasını uzatarak gitmesini ister ve hemen geleceğini söyler Berk gökkuşağı işaretini yapar Asena ise karşılık vermez Bu kuraldır işarete karşılık verilir Yinede sırtını döner ve okula gider Asena’nın dönmediğini görünce gerçekten çok telaşlanır ve Sinan’la birlikte Asena’nın evine giderler Dedesine durumu baştan sona anlatırlar Dedesi Süha’yı telefonla arar Süha hemen eve gelir ve çocukları dinler Çocukları evlerine gönderir Bu arada o evde Asena zor anlar yaşıyordur Hasan efendinin kaçakçılıkla ilgili bir çok şeyi açık açık konuşmasından dolayı oların son işi olduğunu ve durumunun hiç parlak olmadığını anlar Okulun çıkış zilinden sonra eve doğru birinin yaklaştığını görürler İçeri girdikten sonra müdür yardımcısını karşısında görünce küçük dilini yutacaktır Akşamın ilerleyen saatlerine kadar beklerler Motor getirdiği malları almak için gizli geçitten inip aşağı inerler Çocuğun başına Ahmet’i bırakmışlardır Dışarıdan köpek sesleri geliyordur Ahmet köpeği kovalamak için kapıya çıkar ve Süha ağabeyin yumruğuyla bayılır İçeri girer ve Asena’yı iplerden kurtarır O arada gizli geçitten yukarıya çıkan müdür yardımcısı ve Hasan Efendi silahını onlara doğrulturlar Süha ağabey yapacakları bir şey olmadığını kaçamayacaklarını kararlı bir sesle söyler Herkesin yolu açmasını söyler ve Asena’yı tutarak kapıya doğru yürürler Dışarıya çıktıkları anda Ahbap Hasan Efendi’nin üstüne atlar ve o anda silah patlar Süha ağabeyde müdür yardımcısını yakalar ve kelepçeler Kimsenin canı yanmadan bu olayı sonuçlandırmışlardır Sadece Ahbap’ın tırnağını bir kurşun sıyırıp geçmiştir Suçlular adalete teslim edilmiştir ve Süha ağabeyle Asena eve giderler Ailesi de Asena’yı sağ salim görünce çok sevinirler
İlerleyen günlerde her şey açıklığa kavuşmuştur hatta müdür bey müdür yardımcısından şüphelenip onunla ilgili araştırma yapmıştır, böyle birinin olmadığını sahte belgelerle atandığını öğrenmiştir zaten bu durumu ilgili makamlara da bildirmiştir
Müdür bey Gökkuşağı savaşçılarını çağırıp onlara çok teşekkür eder Ama gördükleri bu olayları kimseye bildirmeden çözmeye çalışmalarına çok kızar ve azarlar Ama yinede yaptıkları işleri ne kadar zor olduğunu tekrar söyler Okula bir kütüphane yaptırma fikrini ortaya atmalarından sonraki gelişmeler gerçekten çok ilgi çekicidir Süha ağabeyi Asena’ya anlattığına göre sigara ve içki kaçakçılığı yapıyorlardır Bunun için okuldan daha iyi bir yer olamaz Bu kaçakçıları yakalattıkları için gökkuşağı savaşçılarına bir ödül verilecektir Onur öğretmen Asena ve arkadaşlarını rehberlik sınıfına çağırır A sınıfının bütün öğrencileri teneffüs arasında rehberlik sınıfındadır Onur öğretmen" kütüphane fikrini öğretmenler toplantısında kabul ettirir Ailenize konuyla ilgili bilgi verilecek ve yardım istenecek, bunu da bayrak töreninde müdür bey söyleyecek "der Çocukların hepsi sevinç içindedir
Bayrak töreninde müdür bey 100 Yıl için düzenlenen fikirler yarışmasını Orta II A sınıfının fikrini kabul edildiğini ve A sınıfını tebrik eder A sınıfının öğrencileri ise kazandıkları ödülü kütüphane yapımı için hediye edeceklerini söyler
Şimdi gökkuşağı savaşçıları kütüphane fikrini kabul ettirmişlerdir ve zorlu bir mücadeleden sonra tekrar eski hayatlarına döneceklerdir Bu da onları üzüyordur Ama gökkuşağı savaşçıları her zaman olacaktır Kim bilir yine böyle heyecanlı olaylar yaşayabilecekler ve har zaman birlikte olacaklardır
Sonuç olarak; daha çok çocuk niteliği taşıyan bu kitapta birden fazla ana düşünce vardır Öncelikle dostluk ve arkadaşlığın ne kadar önemli bir kavram olduğu birlikte hareket eden insanların, çocuk bile olsalar her çeşit zorluğa, sıkıntıya karşı kuvvetli olmayı, engelleri aşmayı, zorlukların üstesinden daha kolay gelmeyi öğretiyor İnsanların savundukları fikirleri sonuna kadar sahiplenmelerini o fikri gerçekleştirmek için elinden geleni yapmaları gerektiğini öğretiyor Ama insanlar çocukta olsa yetişkinde olsa her zaman her şeyin üstesinden gelemez Bunun için her insan arkadaşlığa ve yardıma muhtaçtır

by.NaMe
07-10-2008, 10:27 AM
KİTABIN ADI Aklını En İyi Şekilde Kullan
KİTABIN YAZARI Tony BUZAN

YAYINEVİ VE ADRESİ Arion Yayınevi-Sıra Selviler CadTaner Palas AptNo:25 Taksim/İSTANBUL

BASIM TARİHİ ARALIK 1995
KİTABIN YAYIM MAKSADI Beynimizin kullanım kapasitesini artırmak

KİTABIN BÖLÜM BÖLÜM ÖZETİ :

1 BEYNİMİZ :
Beynimizin gerçek potansiyeli nedir ve fiziksel doğası nedir? Bu bölümde beyinle ilgili ilk düşüncelerin tarihi kısaca tanıtılmakta, daha sonra da beynimizle ilgili en son ve en önemli buluşlar antatılmaktadır: Beynimizin sağ ve sol yanları; her beyin hücresinin fiziksel yapısı ve hücreler aralarındaki bağlantı şekilleri; üst ve alt beynimiz arasındaki ilişki; beynimizde devamlı yeralan elektro kimyasal etkileşimlerin sayısı Bu bölümün son kısmında yaşa bağlı olarak zihinsel yetenek sorusu ele alınmakta yaşlıların zihinsel faaliyetlerini maximum seviyede yürütebildikleri belirtilmektedir
2 BELLEĞİNİZ SANDIĞINIZDAN DAHA İYİ OLABİLİR :
Ne kadar sıklıkta “Dilimin ucunda” veya “Kafam elek gibi” deriz? Bu bölümde belleğimizin düşündüğümüzden daha iyi olduğunu gösterecek kanıtlar verilmektedirKendi kendimize kontrol belleğin azami ölçüde kullanımını sğlayacak şekilde zamanımızı organize etmek, unutmayı asgari ölçüde tutmayı sağlayacak tekrarlama teknikleri, listeleri anımsamak, özel bölümlerde ele alınmıştır En büyük bellek sorunlarını çözümlemek için özetler verilmiştir: isimleri ve yüzleri anımsamak, nesnelerin arasında bağlantı kurmak
Son bölümde anımsamaya kendimizi nasıl “kuracağımız” anlatılmaktadır
3 DİNLEMEK :
Dinlemek, hakkında çok az şey işittiğimiz bir konu – bir çok insana sorunlar yaratan bir konu Bu sorunların bir çoğunun çözümleri vardır Bu bölümde çözümler özetlenmektedir Özel bir bölüm “Anahtar” dinlemenin kullanımını açıklamakta, sonraki bölüm dinlemenin diğer duyularla ilişkisinden söz etmektedir Bellekte olduğu gibi dinlenmeye “kurmak” açıklanmaktadır
4 GÖZLERİNİZİN KULLANIMI VE BAKIMI :
Büyük bir ressamın görüşünü niteliğini veya şampiyon tenis oyuncusunun hayret verici el göz uyumunu düşündüğümüz zaman, gözlerimizin muazzam, doğal kapasitesini görmeye başlıyoruz demektir Burada, gözlerin potansiyelini ve nereyi görürüz, nasıl görürüz, başka insanların gördüğü şekilde mi görüyoruz, gibi enterasan sorular inceleniyor Hareket eden şeylere baktıkları zaman, duran şeylere baktıkları zaman, gözlerinizin nasıl çalıştığını keşfetmenize yarayacak oyunlar ve alıştırmalar anlatılmaktadır İrdeleyici gözlerimizi nasıl geliştireceğimiz, görsel yeteneğimizi nasıl geliştireceğimiz ve daha net görebilmek için hayal gücümüzü nasıl kullanabileceğimize ilişkin öneriler geterilmektedir Bölümün son kısmında göz bakımı ile ilgili araştırmalar yer almaktadır
5 HIZLI OKUMAK VE ETKİLİ OKUMAK :
Hızlı okumanın tarihi neden bu kadar tartışmalı ve belirli hızlı okuma okullarının başarısızlıklarının nedenleri nelerdir? Bu bölüm bu soruları yanıtlıyor Ondan sonra, okurken gözlerimizin nasıl çalıştığını ve hareket ettiğini açıklamakta ve resimlemektedir Gözlerimizin okurken nasıl çalıştığını anlayabilmemiz için özel alıştırmalar vardır Klavuz kullanarak yüksek hızla okumada yeni teknikler açıklanmaktadır Referans, teknik ve çalışarak okumayı ele almak için komple bir yöntemi ana hatlarıyla açıklayan özel bir kısım vardır En sonunda, okuma hızını ve etkinliğini “artırmak” için ek ipuçları verilmektedir
6 NOT TUTMAK VE HIZLI YAZMAK :
Etkili, az ve öz not tutmak, normal okul sisteminden geçen herkes için sorun olmuştur Bu bölüm geleneksel not tutma yöntemlerini özetlemekte ve yeni anahtar-sözcük not tutma tekniklerinin etkinliğine dair son kanıtları sunmaktadır Buna ek olarak, daha yaratıcı ve akıcı not tutma, hızlı yazmada kısaltma teknikleri ve fiziksel sorunların çözümü ile ilgili öneriler getirilmektedir
7 YARATICILIK :
Çoğu insan hiçbir zaman mümkün olabileceğini düşünemedikleri kadar yaratıcı yeteneğe sahiptirler Bu bölüm, beyin ve bellek üzerine olan 1 nci ve 2 nci bölümlere atıfta bulunarak,yaratıcılığı, test etmekte geleneksel yöntemlerin yetersiz kaldığına işaret etmektedir Yaratıcı düşünce için yeni açıklamar yapılmakta, ve zihin – haritası bölümünde yaratıcı düşünce üzerine yeni bir yaklaşıma değinilmektedir
8 SAYISALLIK :
Bir çok insanın sayılardan korkmasına rağmen, beyin hakkında son bilgiler herkesin muazzam matematiksel yeteneği olduğunu göstermektedir Bu araştırmanın bir kısmı beynimizin işi matematiksel yan ile matematiksel olmayan yan arasında bölüştürdüğünü göstermektedir Bu bölümün çoğu toplama, çıkarma, ve bölmeyi ele almanın, özel ve kolay yolları ile ilgilidir
9 MANTIK VE İRDELEME :
İletişimin giderek önem kazandığı ve gün be gün politik önderlerimizin, televizyon ve radyomuzun, gazete ve dergilerimizin, idari ve bilimsel danışmanlarımızın “sözlerinin ardındaki” gerçeğe ulaşmamız gereken bir dünyada, hepimizin mantıksal irdeleme kapasitemizi geliştirmesi gerekmektedirPropoganda ve ikna etme teknikleri ustalaştıkça, sapı samandan ayıracak zihinsel donanım da ustalaşmıştır Bu bölümün kalan kısmı, iletişimin yoldan çıkabileceği on ana alana ayrılmıştır İletişimin neden “doğru” olmadığının örnekleri ve açıklamaları ve “bununla nasıl başedileceğine” ilişkin bir kısım vardır
SONUÇ :
A KİTABIN ANA FİKRİ :
İnsan beyninin muazzam olan potansiyeli henüz tam manasıyla çözülememiştir Beyin kapasitemizin ancak çok azını kullanabiliyoruz Kitap bize değişik yöntemlerle beynimizin kullanım kapasitesini artırmak için tavsiyelerde bulunmakta, yol göstermektedir
B KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Bilgi çağının yegane dinamiği, henüz tam manasıyla keşfedilmeyen beyin kapasitemizin kullanım oranının yükseltilmesi olacaktır Kitap bize kendi potansiyelemizi keşfetmeyi, üretmeyi ve yeni hedefler seçmemiz gerektiği düşüncesini vermektedir
C KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Kitap okuyucuya teknik olarak düşünmeyi öğretmektedir Sistematik olarak bahsedilmiş her bir konu üzerinde, değişik kaynaklardan inceleme yapılır, okuyucular pratik olarak uygulamayı alışkanlık haline getirirlerse (hızlı okuma, hızlı yazma vs) amaca ulaşılmış olunacaktırArz ederim

by.NaMe
07-10-2008, 10:27 AM
KİTABIN ADI Alarm
KİTABIN YAZARI Heinz GKONSALIK
YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayinevi Cagaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Ağustos 1996
KİTABIN YAYIM MAKSADI Bu Kitap; Tüm Zayıf Yönleriyle Yalnızca İnsan Olmak Ve Yaşamın Bu Temele Dayandığını Benimsetme Maksadı İncelemektedir

KİTABIN ÖZETİ :
Jack Nickolson andındaki bir subayın emir komuta ettiği, Amerikan donanmasının en önemli unsurlarından olan Poseiden (deniz tanrısı Yunanca ) Gemisi (Denizaltı), Norfolk donanma üstünden 300 mürettebatıyla askeri bir törenle hareket eder Yegane görevi dünya barışını sağlamak olan, bu koyu gri çelik yığını görünümdeki gemi, ilk olarak kuzey kutbuna doğru deniz altından yol alır Uzun deniz yolculuğu esnasında mürettebatın yemek, içecek sorunları büyük bir lüksle çözülmüş ve onların sıkıl-mayacağı şekilde eğlence imkanları da sunulmuştur Bu uzun yolculukta gemi mürettebatının karşılaşacağı tüm sağlık sorunlarını halletmek üzere DrBlandy andında bir doktor da hazır bulunuyordu
Geminin komutanı Jack Nickolson ile sık sık fikir çatışması içine giren Dr Blandy, mürettebatın belli bir süre sonra bu tekdüze yaşamdan sıkılacaklarını ve bir takım temel ihtiyaçlarının etkisiyle psikolojik sıkıntılarla karşılaşabileceklerini söyledi Yanında cinsel ihtiyacı önemsiz hale getirecek romantik ilaç olduğunu belirterek, ancak belli bir zaman sonra bunların da etkisiz olacağını söyleyen doktor, komutan Nickolson ile, geminin rotasını tartışmaya başladı DrBlandy’nin istediği daha fazla liman görmek (tabii ki; kadın, güzel hava ve güneş ), komutan ise bunun aldığı emre aykırı olduğunu savunuyordu
Bir gün gemi, İzlanda açıklarına şiddetli fırtınaya rağmen deniz yüzeyinde hareket ederken uzakta bir sal görüldü Yaptığın isin ehemmiyetini ve gizliliğini öne sürerek dalma emri veren komutana, DrBlandy’i buna karşı çıkarak o insanları, kurtarmasını gerektiğini belirtmiştir Beli bir zaman sonra sala hareket ettiler
Deniz yüzeyindeki sala yaklaşınca gözlerine inanamazlar Salda boylu boyunca uzanan beş güz el kız yatmaktadır Soğuktan donmak üzere olan bu kızlar, gemide yeni bir tartışma konusu oldur, Jack Nickolson ve Dr Blandy baygın halde yatan kızları gemiye alıp, onları tekrar hayata döndürmesinin insanlık ve mesleki görevi olduğunu söyler Fakat Jack bunun, gemisinin kurallarına haykırı olduğunu bundan dolayı yollarına devam etmeleri gerektiğini belirtir Bu iki adamın tartışması, mürettebatın kızları gemiye almaya başlamasıyla son bulur Gemi personeli komutan Nickolson’ın emrini çiğnemiştir belki de buda en etkili olan, oradaki yatanların“ Kadın” olmasıydır
Gemide tam bir alarm durumu hakimdir Uzun bir zaman sonra ilk kez kadın görmüşlerdir, hemde beş güzeller güzeli
Bostonlu kızlar Norveçten Grönland’a giderek eskimoları tanıyıp incelemek istemişlerdir Botları buzlara çarpınca az daha canlarından olacaklardır Bu beş güzelle konuşurken moruk ( komutan Nicklson ) bile çok heyecanlanmaktadır
Buraya kadar hoş olan gelişmeler, kızların Amerika’nın sayılı iş adamlarının kızları olduğunun ortaya çıkmasıyla, bir anda tedirginlik yaratır Çünkü geminin gizliliği tehlikededir
Norfolk’ta Amerikan üstünde ki Amiral Adam kızların hemen gemiden uzaklaştırılmasını ister Komutan Nickolson’ın kızları herhangi kara parcasına bırakması artık imkansızlaşmıştır Çünkü geminin radara yakalanma olasılığı mevcuttur
Gemide beş güzel kadının olması ve onların devamlı kapalı yerde tutulmaları, kadına susamış üç yüz kişi arasına huzursuzluk getirmiştir Mürettebattan Jimmy Porter adında birsi de subayların kadınlarla beraber olduklarını söyleyerek, personelleri kışkırtmaktadır
Bu arada Amiral Nickolson da Monika Herrmann adında ki Alman asıllı kıza tutulmuştur
Bir gece komutan Nickolson panik halinde DrBlandy’e gelerek, kızların odasından kaçtıklarını söyler Komutan Nickolson odaları tek tek dolaşarak kızları aramaya başlar Aslında onun endişesi, Monika’nın başka bir erkeğin kollarında olmasadır
Diğer kızlar erkeklerle sevişirken, Monika ise kitap okumaktadır Bu durum Jack’i rahatlatmıştır
Denizaltında ki kadınlar iyice sorun olamaya başlar Hatta son gelişen olay bunu onaylamaktadır “gemide cinayet…”
Gemi personelinden Belluci bir cinayete kurban gitmiştir, üstelik cenazesi de ortadan kaybolmuştur
Amerikan Donanmasının en güçlü ve en seçkin askerleri, artık kadın için birbirlerini öldürebilecek kadar sıradanlaşmışlardır
Denizaltı komutanı Jack Nickolson, bu cinayet olayını çözmek zorunda olduğunun bilincindedir ve çözüm için subaylardan oluşan mahkeme kurulur, personeli sorgulamaya başlar
Bu cinayeti, bir çok kişi bilmektedir ama hepsi de bilmezlikten gelir Sorgulamanın ilk safhalarında dikkatler subaylarda yoğunlaşmıştır Çünkü kadınlarla ilgilenenler onlar dır
Komutan Nickolson çaresiz kalmıştır; onun için sadece bir kişi vardır, sorgulayabileceği O anda geminin sınır merkezindeki nöbetçi astsubay Duffy Oldukça duygusal olan Duffy, heyecanlanarak ve titreyerek bildiği şeylerin bir kısmını anlattır, daha fazla anlatmasına DrBlandy izin vermez, çünkü Herbert Duffy fenalaşmıştır
Komutan Nickolson, sorgulanmayı olayın kahramanı on personelin, en çetin cevizi olan Jimmy Porter’dan başla
Komutan Nickolson araştırmalarını bir dedektif gibi yürütmeye başlar Olayın kahramanlarıyla tekrar konuşur ama, onların yaptığı şekilde; iki zar, hile, barbut oyunu ve kadınlarla ilgilidir
Nickolson’ı iki büyük sorun düşündürüyordu; 1-Gemide yüklü üstün tahrip gücüne sahip mühimmat 2-Kadınlar ve bunlardan dolayı gemideki huzur, güven ve arkadaşlığın bozulması
Komutan Nickolson ve Doktor geçici çareyi, kızları bir odaya kilitlemekte bulur İlk nöbeti komutan tutmaya başlar Bu esnada bazı subay ve astsubaylar generali ikna etmeye çalışılırlar, bazen de ciddi tartışmalar yaşanmıştır
Kızlardan birisi Monika Hermann, arkadaşları ile konuştuklarını ve bir karaya bırakılmak istediklerini belirtir, komutan buna karşı çıkar Ama Norfolk donanma üssü bu kızların gemiden uzaklaştırıldığını sanmaktadır Bunu da komutan Nickolson söylemiştir Monika Hermann ve Nickolson’ın hoş sohbeti bittikten sonra kız odasına çekilir Az zaman sonra üsteğmen Cornell yeni bir felaket haberi daha getirir; Astsubay Duffy Boğularak öldürülmüştür
Annesine düşkünlüğü ve duygusallığı ile geminin sevilen personellerinden Herbert Duff, Belluci’nin cinayetinde ki bildiklerinden dolayı boğularak öldürülmüştür
Nickolson subaylardan ikisini (Carnell ve Curtis) sorgulamaya başlamıştır Katil bunlardan birisi olmalıdrı diye düşür çelişkili ifadelerinden dolayı
Her şeye rağmen görev devam etmedir Komutan Nickolson için Geminin yavaş yavaş su yüzeyine çıkarılması söyler, Nickolson ve müretebat daha sonra güvertede yapılan törenle cenazeyi suya gömerler
Kızlar uzun zamandan beri ilk kez gün ışığı görmüş ve serbesttirler Komutan Nickolson kızların, cenazeyi bıraktıkları su yüzüne iyi bakmalarına ve suçluluk duymalarının gerektiğini belirtir ve olara 5 dk Süre tanıyan Nickolson hareket ve dalış emri verdi
Kızlar ısrarla dışarıyı seyretmek isterler ve bundan dolayı güvertede fazla kalırlar, ama bu davranış olara pahalıya patlar Çünkü soğuktan donmak üzeredirler DrBlandy kızları hemen revire taşıtır ve ilk müdahaleyi yapar Bir süre sonra kendine gelen kızlar daha uslu dururlar
Komutan Nickolson bir süre düşündükten sonra, kızları karaya bırakmalarının geminin huzurunu düzenleyeceğini ve askeri hedeflerine daha güvenle ulaşacakları kararına varır Bu arada Monika Hermann ile yaşadığı aşk da onu çok etkilemiştir ama buna rağmen bunu yapmalıdır
Su yüzüne doğru yol alan denizaltı kızları karaya bırakmak üzere 15 gönüllü tayfa ve DrBlandy hazır bulunurlar Deniz yüzeyine gelindiğinde kızlar ve seçilenler karaya doğru yol almaya başlamışlardır, ancak bir aksilikle karşılaşacaklarını bilmeyerek
Norfolk Donanma üssünün komutanı amiral Adam, geminin tehlikeli bölgede olduğu ve her an Sovyet denizaltlarıyla karşılaşabileceğini belirterek, derhal alarm verip, uzaklaşmaları gerektiğini bildirir Bunun üzerine derhal dalan denizaltıyı Doktor, kızlar ve gönüllü tayfalar şaşkın gözlerle izlerler Onlar su üstünde, gemi ise altındadır artık
Denizaltının aniden dalmasından sonra saldakiler şaşkın ve huzursuz bir şekilde karaya ulaşırlar ve oradaki mağaralara çadırlarını kurarlar Dr Blandy ve saldakiler Nickolson’ın kendilerine oyun oynadığını düşünerek küfürler yağdırmaya başlamışlar ve çaresiz beklemektedirler
Poseiden 1 gemisinde ise panik vardır Bir yandan etrafdaki üç Rus gemisi ve Norfalk’daki üssün komutanı Amiral Adam’ın emirleri, diğer yanda suya bıraktıkları Nikolson’ı gerçekten zor ve sıkıntılı anlar beklemektedir
Bu arada doktor da emeline ulaşmış, kızıl saçlı kız Evelyn’le sevişiyordur Aslında Monika Hermann hariç bütün kızlar birileriyle sevişmektedir
Birden mağaraya Cornell gelir ve geminin geri gelmiş olabileceğini söyler ona gördüklerini tarif eder Dr Blandy sevinerek, Nikolson’ın onları bırakıp gideceğini düşünemediğini söyler, ancak su yüzeyindeki gemiyi dürbünle incelediğinde bunun bir Rus gemisi olduğunu anlamıştır“ Nikolson’ın denizaltıyı daldırmasının sebebi buymuş demek ki diye söylenir
Ruslar karaya doğru yol almaya başlayınca, karadakiler yer değiştirmemeleri ve hiç birisinin görünmemesi, gerektiğini düşünürler
Kızlar buna pek taraftar değildir, çünkü onlar için askeri sırlar vb şeyler önemesizdir Bir süre tartıştıktan sonra intikal gerçekleşir Ruslar hiçbir şeyden şüphelenmemiştir, sadece etrafı keşif için, ışık tutuyorlardır etraflarına Bu kuvvetli ışıklara görünmemeyi başarmışlardır
Poseidan 1 gemisi ise cansız bir demir yığını gibi sesiz durmaktadır ve her an kendini imha etmek için bekliyordur; şayet, Ruslar tarafından fark edilirse
Rus gemileri 370 m uzaklıktan, 270 m ye kadar yakınlaşmıştır Herkes nefesini tutmuş beklemektedir Tam bir ölü gibi beklemektedirler, tabi ki ölmemek için
Gergin bekleyiş sürüyordur, hem gemide hem de karadaki mağaralarda Astsubay Başçavuş Jimmy Porter, baştan beri gemideki kadınlarla beraber olmak için her yolu dener ve de diğer mürettebatı kışkırtmaktadır, komutana karşı Kızların gemiden uzaklaştırılmasına karşı dır Bundan dolayı komutan Nikolson’la tartışmıştır, komutan da onun rütbesini söküp, onbaşı olarak kalması emrini verir
Dr Paul Blandy ve komutan Nickolson’ın konuşmasına göre; kızları karaya bırakıp, yakınlarda ki Venüs XI NATO gemisine sinyalle bildirilecektir ve böylelikle kızlardan kurtulmuş olacaklardır Ama yakınlardaki Rus gemisi bütün planları alt üst etmiştir, Venüs XI gemisine bile sinyal verilememiştir Karada ise, fırtına başlamış ve tüm hızıyla günlerce devam etmiştir Belki de hayatlarında ilk defa ölümü çok düşünmüşlerdir Rüzgar altı gün sürmüş ve durmuştur, hava berraktır Biran mürettebattan birisi köpek havlamasını duyduğunda iddia eder Bir süre bekledikten sonra tekrar gelir, köpek sesi Sevinmişlerdir hepsi, uzakta altı köpekli iki kızak, iki adam ve kutup ayıları belirmiştir Dr Blandy, erzak sandıklarının tahtalarından kendine kayak malzemesi yapmıştır Onların seslerini duymayan Eskimolara doğru yol alır, arkadaşı Bill ve iki kişi ile birden yakınlarında bir kutup ayısının yaralı yattığını fark etmişlerdir Kutup ayısı cansız gibi yatıyordur, Dr Blandy yanına yaklaştığı esnada, pençesini sallayıp, Dr Blandy’i göğsünden yaralar Doktor kan kaybediyordur, Bill ise çaresiz beklemektedir
Dr Blandy’e ilk müdahaleyi, sağlık işlerinde anlayan arkadaşları yaparlar Kızlardan Monika Hermann (Amiral Nickolson’ın sevgilisi) hemen doktorun yanına gelerek, sağlık işlerinden anladığını ve ilk müdahaleyi yapabileceğini söyler Monika, doktorun yarasına müdahale ederken, diğerlerinin de Eskimoların kızaklarıyla kara parçasında ki haberleşme istasyonuna gidip Venüs XI’e çağrı yapmalarını, aksi halde burada daha fazla dayanamayacaklarını söyler Fakat Doktorun arkadaşları bunu kabul etmezler Onlar için en önemelisi Doktorun durumudur
Sakin, gözlerden uzak kutup denizinde silahlarının gücünü deneyen Ruslar bunlardan habersizdirler Kıyıdakilerin gürültülü olması, onların yakınlarda birilerinin olabileceğini düşündürmüştür Eskimoların ve kızakların, Rusların görüş açısına girmesinin, çevrede düşman olduğunu bilmelerini sağlar
Porseiden I gemisinde ise sesiz bekleyiş sürür Başçavuş Jimmy Porter gemideki mürettebatı kışkırtarak, komutan Nickolson ’a baş kaldırarak emirlerini hiçe sayar Başçavuş Porter daha da ileri giderek, geminin silahlı gücünü eline alır ve Nickolson ‘ı tehdit eder İki saat içinde su yüzeyinde ki Rus gemisini yok edip, kızları ve arkadaşlarını tekrar gemiye almak istemektedir
Böyle bir şeyin 3 dünya savaşına sebep olabileceğini söyleyen Nickolson sesiz ve çaresiz beklemek zorunda kalır
Doktorun yarası giderek ağırlaşır Yapılan iğneler ve müdahalelere rağmen Doktor, Monika ’nın dışarıda olduğu anda iğneyi alıp, kendine bol miktarda morfin enjekte eder Monika gelince, artık fazla zamanı kalmadığını ve viski içerek ölmek istediğini söyler Monika reddetmesine rağmen ısrara dayanamaz ve ona viski ikram eder Doktor hem içer hem de Monika dan söz alır konuştuklarını kimseye söylememesi için Monika çaresiz kabul eder
Doktor kendisinin egoist ve domuz gibi birisi olduğunu söyleyerek, Belluci’yi kızıl saçlı kız Evelyn’e ilgi duyuyor diye öldürdüğünü ve görgü tanığı Astsubay Herbert’i de konuşup ele vermesin diye boğduğunu itiraf eder Monika kulaklarına inanmamıştır
Doktor itiraflarından sonra, son nefesini vererek hayata veda eder Cenazeyi, ilk olarak denize atmayı planlayan arkadaşları, Ruslar olduğundan dolayı buzdan tabut yaparak buzula gömerler, dualarını sessizce yaparak, kızaklara binip yol almaya başlayacakları esnada Rusların gittiğini fark ederler istedikleri şekilde sesli dua etmeye başlarlar, arkadaşları; onun iki kişinin katili olduğunu bilmeksizin
Gemide ise, Jimmy Porter’in komutan Nickolson’a verdiği 2 saat süre dolmuştur ve Nickolson, Porter ile pazarlık yaparak 1 saat daha ek süre ister Amacı bu bir saatte hava temizleme filtrelerinin işleyişini değiştirerek, Porter’in bulunduğu odaya pis hava verip onu bayıltmaktır
Belli bir süre sonra, Nickolson ve arkadaşları onu istemeden öldürmek durumunda kalmışlardır
Rusların uzaklaşması, Porter tehlikesinin ortadan kalkması büyük sevinç oluştur Poseidon 1 gemisinde Şimdi sıra su yüzeyine çıkıp, arkadaşlarına bakmak ve Venüs XI gemisine sinyal vermektir Su yüzeyine çıkıp arkadaşlarına bakalar, bulamayınca Venüs XI’e sinyal verirler Tüm bu aksiliklere rağmen, komutan Nickolson sadece aşkı Monika ve onunla kuracağı yuvayı düşünmektedir, alacağı askeri ceza bile önemsizdir artık
Yegane görevi kuzey denizinde buzla kaplı olan yerlere dinamitle havuzlar açma olan, Poseidon 1 Denizaltı görevini yapar ve Norfolk donanma üssüne geri döner Dönüş yolculuğunda bir hayli sıkıntılı olan komutan Nickolson, denizaltı üsse yaklaştıkça daha da sıkılır Yiyeceği cezayı ve Monika Hermann’ı düşünmektedir
Amiral Adam, Porseiden I Gemisini törenle karşılar ve gemi komutanı Nickolson’a teşekkür eder Komutan Nickolson hale sıkıntılıdır Amiral Adam ile göz, göze gelmekten çekiniyordur Amiral Adam Nickolson‘ı odasına davet eder Odada karşılıklı konuşmaya başlarlar Nickolson, her şeyin sorumluluğunu taşıdığını ve cezasını çekmeye hazır olduğunu belirtrir Amiral Adam bu konuşmayı takdir eder, ama onu tutuklamak zorunda olduğunu söyler ve yandaki odaya gitmesini söyler
Büyük endişe ile yan odaya giden Nickolson’ a hoş bir sürpriz yapılmıştır Monika odada onu beklemektedir İki sevgili birbirlerine sarılarak gelecekle ilgili plan yaparlar
Amiral Adam, Nickolson’ın Askeri mahkemeye verememiştirNedeni Nickolson’ın; gemisi ve görevinin gizliliğinden dolayı, yargılanmasının güçlü Amerikan Donanmasını yıpratabileceğidir
Bu arada, kızların aileleri de ikna edilmiştir Bu deniz yolculuğunun ve yaşananların gizli kalması için Amiral Adam her şeye rağmen, Nickolson’ın iyi bir insan ve iyi bir komutan olduğu söyler

by.NaMe
07-10-2008, 10:28 AM
KİTABIN ADI Ali Çavuş
KİTABIN YAZARI Birinci Kolordu Erkan-I Harbiye Reisi Vekili Erkan-I Harbiye Binbaşısı İsmail Hakkı / Çeviren : Betül ÖZSOY
YAYINEVİ VE ADRESİ Genel Kurmay Basımevi ANKARA
BASIM TARİHİ 1994

KİTABIN ÖZETİ :
Askerliğin ruhu itaat ve cesarettir Bu iki kavram olmadan hiçbir zafer kazanılamaz Okuduğumuz bu parça Osmanlı döneminde itaat ve cesaretle kazanılan zaferler ve başarılı bir Osmanlı olan Ali Çavuşun muharebelerdeki askerlik hayatı anlatılmaktadır
Ali Çavuş, Manastırın “Lara” köyünden uzun boylu, aksakallı, geniş omuzlu aslan gibi bir Osmanlı’dır Köyünde pazara giderken yol boyudaki gördükçe imrenir ve şöyle söylerdi; “Biz askerken hiç böyle eğitim yapmıyorduk, hele atışlar bize atış için en fazla beş kurşun veriyorlardı, bunlar ise yüz kurşun harcıyor Allah bilir bunlar bu eğitimle bütün dünyayı yener hiçbir kurşunu boşa atmazlar” derdi
Ali Çavuş askerlikten sonra katıldığı muharebeleri şöyle anlatır; “Otuz , otuz beş yaşlarındaydım Bir gün tarlada çalıştıktan sonra eve geldiğimde bize köy muhtarı silah altına çağrıldığımızı söyledi Tarih doksan üç senesinin Haziran ayıydı, hemen aklıma askerliğimdeki yüzbaşımın sözleri geldi Bize şöyle derdi, “Çocuklar yurdunuz tehlikeye düştüğünde silah altına çağrıldığınız zaman hiç vakit geçirmeyin Çünkü geç giderseniz düşmanın pis ayakları güzel vatanımızı pisletir” Birliğe giderken daha önce tecrübe edilmiş iki tane kalın kazak, giyilerek denenen iki çift potin ve iki çift yün çorabı alın” demişti Olur ya devlet potin verir ayağınızı sıkar, kazağınız olmaz soğuktan donarsınız” bende bu sözleri anımsadıktan sonra çantamı hazırladım, ailemle vedalaşmak için döndüğümde karım ağlıyordu ve bana hiç olmazsa bugünde kal diyordu; ama ben vatanın azizliğini biliyordum eyvallah deyip koyuldum yola İlk önce birliğe giden ben olmuştum Binbaşı kalkıp beni alnımdan öptü ve daha önce askerliğimi yapmış olduğumdan beni onbaşı yaptı
Günlerce kara ve deniz yolculuğu geçiriyorduk bize silah verip doldurup boşaltmayı öğrettiler Çok yorulmuştuk ama pişman değildik Bu yüzden düşmanı ezmek için acele gitmek istiyorduk Öğrendiğimizde Moskoflar balkanları aşmış, kazaklar bizimkilerden on beş esir etmiş ve Çerkez süvarileri de bizim karakolu önünde görülmüşler Bizim komutanımız 19 yaşlarında mektepten henüz çıkmış bir yüzbaşı idi Bana da birinci bölüğün ikinci mangasını vermişlerdi Akşam yoklamasında bize Moskoflara hücum edeceğimiz söylendi Ben Dursun çavuştan aldığım yağla potinleri yağladım Ertesi gün yola çıktığımızda bazı arkadaşlarımız yürüyemiyorlardı herhalde potinleri sıkıyordu bazıları da akşam abur cubur yediğinden yürüyemiyordu Biz ilerledik gittik yoklama yapıldığında üç arkadaşımız yok idi Sonra ikisi geldi bir askerimiz yoktu Sorduğumuzda önce bayılıp düştüğünü ayılttıktan sonra da gelirken 29-30 kazak askerinin saldırısıyla kaçamayıp öldüğünü söylediler Bizim manga önde düşmana saldırıp mahvedip dağıtmak için yürüyorduk Düşmanı bir tepenin üzerinde gördük ama biz komutanımızın emri ile devamlı ileri gidiyorduk, tam o sırtın ardına kadar gittik önümüzde kaçan düşman askerleri 1000 metre uzaklaşınca bizde kurşunumuzu boşa harcamamak için ateşi kestik Devamlı ilerliyor düşmanı takip ediyorduk 1500 metre ileride düşman askerlerini gördük ama aldırmadık Hep beraber ilerledikçe içimizi heyecan sarıyor bir an önce düşmanı bastırıp kafalarını ezmek istiyorduk
Muharebelerde en önemli şeylerden birisi de elindeki mermiyi iyi ve idareli kullanmaktı Bir gün düşmanla çarpışırken bizimkilerden bazılarının mermileri bitmişti Biz onbaşılar elimizde bulunan mermileri her askere beş mermi düşecek şekilde dağıttık Gece gündüz düşmanı ezmek için yürüyorduk Komutanımız bize her gece ateş etmememizi hatta öksürmememizi söylüyordu Düşman askerleriyle çatışmaya girmiştik ki gözümün önünde bir asker düşüp yuvarlandı, ben öldü diye yanına gittiğimde ölmemişti Komutanım bana yanındaki askeri nasıl öldü sandın mermi vızıltısı bana kadar geliyordu vızıldayan mermi sesi geldiğinde demek ki asker ölmemiştir derdi Yine bir gün düşmanla çatışırken bir mermi omzumdan işlemişti, ben şehit olacağım diye seviniyordum ama yüksek makama ulaşamamıştım Günler geçtikçe yaram iyileşti Biz bölük bölük ayrılmıştık; bizim bölükten 95 kişiden sadece 42 kişi kalmıştık Cephanemizde bitmek üzereydi ki bir anda bizim Dursun çavuş ileri atıldı Süngüsünü takıp düşmana saldırdı Biz de o heyecanla Dursun çavuşu takip edip düşman sürüsünü hasır gibi yerlere sermiştik Tabur komutanı o akşam Dursun çavuşu çağırıp alnından öpmüştü Bu heyecanı hepimiz duyuyorduk, bunun için ertesi günkü çarpışmada hepimiz ileri atılmak için birbirimizle yarışıyorduk Düşmanı tam sıkıştırmıştık ki bize geri çekil emri geldi Bu durum bizim hoşumuza gitmedi ama komutana itaat etmek bizim için en büyük görevdi Komutanımızın bizi niye geri çektiğini sonradan öğrenmiştik, çünkü geri çekilmeseydik 1500 kadar düşman askerinin tuzağına düşecektik ( komutan yanılmaz ) Balkanlarda bu durum böyleyken düşman askerlerinin Anadolu’ya girdiğini öğrenmiştik Düşman Kars’a girip Kars kalesine kadar ilerlemiş Biz de bu durum karşısında Anadolu’daki kardeşlerimize yardım etmek için Anadolu ya gelmiştik Kısa sürede düşmanı kovup mahvetmiştik Kazandığımız zaferlerin tek sırrı komutanımıza itaatimiz ve cesaretimizdi Erzurum dan Kars’a kadar düşman kaçıyor girecek delik arıyordu Bizi savaşla yenemeyeceğini anlayan düşman bizi içten yıkmak için bir plan hazırlamış, şeriat elden gidiyor deyip halkı kandırıyor ve cahil köylülere de rüşvet vererek durumu genişletiyordu Bu durum içimizde dilden dile dolaşıyor her gelen haberi komutanımıza bildiriyorduk Komutanımızda “Düşmanın bizi içten yıkmak için yaptığı düşman hileleridir” diyordu Bunlara kanmayın zaten kananlarda cezasını çekiyordu Başkomutan tarafından verilen emirle kurşunlanarak vatana ihanet suçundan kurşunlatılmış ve hepsi ölmüştü Düşmanın bu planı da boşa çıkmıştı
Bizim hiç sarsılmayan itaat ve cesaretimiz bizi zaferden zafere taşıyordu ve bizim gibi Osmanlıya da bu yakışırdı” Deyip sözünü bitirirken benim çavuş olmamda bu zaferlerden dolayı diyordu

by.NaMe
07-10-2008, 10:28 AM
KİTABIN ADI Alkol ve İnsan
KİTABIN YAZARI Dr Erdal ATABEK
YAYINEVİ VE ADRESİ Kelebek Yayın Evi / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Nisan 1993
KİTABIN YAYIM MAKSADI Bütün Sorunlarımız Gibi Alkolle İlgili Sorunlarımız da, Hepimizin İşbirliğiyle, Daha İyi Anlaşılacak, Çözüm Yolları Bulunacak, Çözümleri Kolaylaşacaktır

KİTABIN ÖZETİ :
1 AMACI :
1983 yılında basımı yapılmış olan kitabın yazarı, esrini bu tarihten öncesine dayalı otuz yıla yaklaşan hekimlik hayatında süregelen, gerek psikolojik gerekse anatomik anlamda alkole karşı ilgisinden ya da rahatsızlık duyan hastalarındaki gözlemlerinden dile getirmiştir
Burada en çok insanların içki içip içmediğini sorgulamış ve hastalarından bu soruya yanıt beklediğinde, hastalarının cevaplamada sıkıntıya düştüklerini izlemiştir
Çünkü burada hekimler insanların karşısına onların zevk aldıkları şeyleri yasaklayan insan olarak çıkıyorlar Ancak burada hekimin en çok vurgulamak istediği şey “İçkinin zararlarını gösterebilmek olduğu kadar, bundan kaçınmanın yollarını öğretmek ve hatta içkinin nasıl içildiğini belirtmektir”
İnsan yaşamındaki çağdaşlaşma, hekimleri de yakından ilgilendirmektedir Çağdaş dünyanın insanına sağlıktan söz edip bu dünyadaki insanın hastalıklarını tedavi etmeye çalışırlar Bu nedenle yazarının amacı, insanlara yaşamı zehir etmek değil, yaşamın mutluluğunu bulmada yardımcı olmanın, hekimliğin ana gayesi olduğunu göstermektir
2 NEDEN İÇİLİYOR :
İçki içmenin psikolojik ve sosyal nedenlerinin geniş boyutlarda incelenmesi gerektiğini söyleyen yazar, etken olarak da temelden “Sevinç, üzüntü, ruhsal gerginlik, baskı, düş kırıklığı, heyecan, güvensizlik vb” gibi etkenlerin neden olduğunu gözlemlemiştir Çünkü yaşam şartlarının zorluğu gün geçtikçe insan oğlunun “evlilik hayatı, iş hayatı, sosyal hayatı” nı da etkiliyor Kişi ve kişiler olumlu ya da olumsuz durumlarda psikolojik olarak yukarıda yazılan nedenlerden dolayı bir nevi kaçma, kurtulma, yitirileni bulma, rahatlama olgusu ile içkiye sarılıyor
İşte içkiyi sorun durumuna getiren de bu durum Çünkü aslında alkol hiçbir sorunu çözmüyor, üstünü örtüyor Ancak insanların da bu örtüye giderek daha çok gereksinim duyduğunu ortaya koyuyor
3 ÜLKEMİZDE İÇKİLER NEDEN İÇİLİYOR:
Dünya ülkelerine göre kişi başına içki tüketimi Türkiye’ de daha azdır Bunun nedeni gelenek-görenekler, dini baskılar ve sosyo-ekonomik nedenlerdir İçkiye başlama yaşı ise daha yüksektir Bunun nedeni ise eğitim ve kültür eksikliğidir Türkiye’ de en çok içki tüketimi rakı ve bira olarak gerçekleşmektedir
4 İÇKİ İÇİMDEN SONRAKİ DAVRANIŞ BİÇİMİ:
İçki şişede durduğu gibi durgun değildir, çoğu insanı değiştirir Burada önemli olan kişinin o anki ruh halidir
İnsanın ruhsal davranışlarına yön veren üç önemli ruhsal etken vardır Bunlar:
*Alt benlik (İd)
*Benlik (Ego)
*Üst benlik (Süper Ego)dir
Birçok olaydaki davranışlar ruhsal aygıtın bu üçlü mekanizmasının işlemesiyle belirlenir Alkol alımı artınca "Üst Benlik" denetimi azalır Böylece kişi toplumsal değerler dışında hareket ederek kendini frenleyemez
5 İÇKİ NASIL İÇİLİR :
İçki, kişilerin isteklerine, alışkanlıklarına, koşullarına göre değişir Değişik biçimlerde içilir (Özel davetlerde, düğünlerde, arkadaş toplantılarında vs) İçki alışkanlığı çoğunlukla arkadaş çevresince kazanılır En çok tüketimi yapılan içkiler ise bira, şarap ve rakıdır
Bazı psikologlar içki içenleri şöyle sınıflandırır;
a) Sosyal İçiciler : Kendi başlarına sürekli ve düzensiz içki içmezler Alkollü içkileri sosyal yaşamın bir aracı sayarlar Yani ara sıra içicilerdir
b) Sosyal Alkolikler : Alkole düşkün olup yer ve zaman gözetmezler Onlar için bir yaşam şeklidir
c) Alkolikler : Bağımlıdırlar Alkol evlilik hayatı, sosyal hayatı ve iş hayatını zedelese de içkiden vazgeçmezler
Alkol alımında en önemli şeylerden biri de meze gruplarıdır Keyfe ve zevke göre meze çeşitlemesi yapılır
Hangi yemekle hangi içkinin içildiği bazı alışkanlıklar ve kültür özellikleri adeta kurallar yaratmış, bu da kural olarak değil alışkanlık ve beğeni şeklinde ortaya çıkmıştır
Bir diğer durum da içki içerken eşlik edilen ortamdaki muhabbetin iyi ve güzel olması, dertleşilmesi, içkinin cazibesini daha da arttırır
Yalnız bilinmesi gereken diğer bir durum da “İçkide ısrar olmaz” kuralıdır Çünkü herkesin dayanıklılığı farklıdır Bu yüzden dolayı içki içerken ruhsal durum çok önemlidir Kişi içkiyi keyifle mi veya sıkıntıyla mı içiyor, bunu hisseder Bilinir ki keyifle oturulan masada insanın keyfi artar Ama kafamızda saplanmış bir düşünce varsa, içki bunu da ısrarlı bir duruma getirir Ruhsal durumumuzu bilip ona göre içmek, hem rahat etmemize, hem de sonradan pişman olmayacağımız şeyleri yapmamıza izin vermez
Ancak kırıcı olduğumuz zaman bilinç altımızdaki öfkeyi dışa vuruyor ve çevremizdeki insanları böylelikle kırmış, üzmüş oluyoruz
6 ALKOLÜN İNSAN SAĞLIĞINDAKİ ETKİSİ :
Alkolün damar açıcı etkisi nedeniyle, az miktarda içilen alkol bile kalp yetmezliği için zararlıdır Kalbin atım sayısını arttırır, atım hacmini azaltır Sigara içme isteği uyandırır Bu durum kroner yetmezliği olanlar için sakıncalıdır
Sarılık hastalığı olanlar için de içki zararlıdır Karaciğerin sarılık hastalığında içkinin her çeşidi zararlıdır Çünkü alkol mide ve on iki parmak bağırsağını zedeleyip, mikozaya zarar veriyor, bu da ülsere davetiye çıkarmış oluyor
7 AİLE İÇİ ETKİLEŞİM :
Toplumun en küçük parçası olan ailede, aile içi etkileşim en alt safhadadır Örneğin çocuğunuz içkiye sizden dolayı bir heves alıyorsa, onunla arkadaş gibi konuşup, içki istiyorsa içebileceğini, nasıl içileceğini ona anlatmak, onun gururunu okşayacak ve kendisine yetişkin birine davranıldığı gibi davranıldığını görüp sizi örnek alacaktır
Şiddet ve onur kırıcı davranışlar, yasaklama mantığı, ona insan psikolojisinde varolan merak duygusunu uyandıracak ve ilgi duymasını sağlayacaktır
Burada en önemli durumlardan birisi de eve içkili gelmektir İçkili olan veli, hele bunu sık sık yapıyorsa, kişiliğinin zayıflığını gösterir, çevresine saygısızlığını gösterir Çocukları üzer, kırar ve onların babaya olan saygısını azaltır
Evlilikte, dışarıda içki içip gelmek eşinin ona bakışını değiştirir Çünkü erkeğin yalnız kendisini düşünmesi, hatta evinin ekonomik durumunu yeterli biçimde karşılasa bile, eşini anlamaması, eşiyle ilgilenmemesi tatlı bir söz söylememesi evin kadınında bunalım yaratan bir durumdur
İstenilmeyen şeylerin itici olarak değil, çekici olarak gerçekleştirmek, aile içindeki yaşamı ve sosyal yaşamı dengede tutmak için en geçerli yol olarak görmek daha iyidir
Yukarıda anlatılanların hepsi içkinin zararlarıyla ilgili idi Öyleyse içkiyi yasaklamak çözüm mü? Hayır insanın kendine yasaklamadığı şeyi hiçbir gücün yasaklayamadığı pek çok konuda kanıtlanmıştır Bu durumda içki konusunda da çözüm, içkiyi yasaklamak değil, içkinin zararlarını anlatmak, öğretmek ve içilecekse nasıl içileceği konusunda insanları aydınlatmaktır
Anlatılanların hepsi insanın iyiliği içindir Çünkü insan doğanın en güzel varlığı ve insan kendi değerini bilen bir varlıktır İnsan çok güçlü bir varlıktır Bu gücünün farkına varmalı, diğer insanların değerini kavramalıdır
İşte bu varlık, canı isterse bir-iki kadeh içsin, dostlarıyla birlikte doğayı, dünyayı, genişlemeyi, büyümeyi, kendisine verilen değerlerle yaşamını paylaşsın Böyle durumlara kimsenin söyleyecek sözü yoktur
Ama bağımlılığın her gerçeğini görelim, gördüğümüzü kabul edelim ve çözüm üretmek için de kararlı olalım
Alkolden dolayı işlenen bir suç varsa bu suç insanındır, bizimdir Alkolle olan bağımlılık alkolün gücü değil bizim zayıflılığımızdandır
İnsanın alkolle ilişkisi çağlar boyu süren bir ilişkidir, evrensel bir ilişkidir Bu ilişkide insana yakışan, alkole de egemen olmasıdır
Böyle olunca, bu şekilde içince gerçekten “şerefe, sağlığa ve iyiliğe“ içeriz Buna da kimsenin diyecek bir şeyi olmaz

by.NaMe
07-10-2008, 10:28 AM
KİTABIN ADI Al Midilli
KİTABIN YAZARI J STEINBECK / Belkıs ÇORAKÇI
YAYINEVİ VE ADRESİ Milliyet Yayınları Bağcılar / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Kasım 1996
KİTABIN YAYIM MAKSADI Ticari

KİTABIN ÖZETİ :
ARMAĞAN (1):
Jody Salinas kasabasında bir çiftlikte çiftçilik yapan annesi-babası ve çiftliğin kahyası ile beraber yaşamaktadır Bir gün babası ve kahya kasabadan al renkli bir midilli atıyla dönerler ve at Jody’ye hediye edilir
Jody ata bölge dağlarının adı olan Gabilon ismini verir Gabilon artık Jody’nin hayatında çok önemli bir yer tutmaktadır Okulu dışında bütün zamanını atıyla geçirir En büyük yardımcısı da çiftliğin kahyası Bill Buck’dır Tayı eyer ve geme alıştırmak çok zamanlarını almıştır Jody’nin tek hayali bir an önce atına binebilmektir Jody’nin okulda olduğu bir gün yağmurun altında kalan atı hastalanır Kahya ve Jody atın hastalığı ile ilgilenmeye başlarlar ama tay günden güne kötüye gitmektedir Jody artık atın yanında yatıp kalkmaya başlar Bir gün ahırda hasta tayını göremez Onu aramak için fırlar ve bir süre sonra üzerinde birkaç akbaba ile onu görür Öfke ile bir akbabayı yakalar ve onu öldürür Gabilon ise çoktan ölmüştür Kahya Bill bütün bu olanlardan kendini suçlu hissetmektedir
ULU DAĞLAR (2):
Jody’nin en büyük meraklarından biri ulu dağlar ve onun ardında ne olduğudur ama bir türlü cevabını bulamaz Bir gün çiftliğe adının Gidano olduğunu söyleyen bir ihtiyar gelir İhtiyarın tek söylediği geri döndüğü ve ölene kadar burada kalmak istediğidir İhtiyar çok eskiden o civarda bir kulübede yaşamıştır ve geri dönmüştür Jody’nin babası ihtiyarın birkaç gün kalmasına izin verir Jody gizemli ihtiyara dağları ve orada neler olduğunu sorar İhtiyar oraya çocukluğunda gittiğini ama pek birşey hatırlamadığını söyler Bir gün ihtiyar Gidano kimseye haber vermeden bir atla çiftlikten ayrılır Onu son gören komşunun dediğine göre dosdoğru dağlara gitmektedir
VAAT (3):

Babası Jody’nin atı için çok üzüldüğünü bilmektedir Bu sefer ona çiftlikte doğacak atı vereceğini söyler Jody kulunlayan ata bir yıl boyunca yine özenle bakar ve tayın doğum anı sonunda gelir ancak tay ters gelmektedir ve ölecektir Kahya ani bir kararla atı öldürür ve karnını keserek küçük siyah tayı dışarı çıkarır Tayı Jody’nin önüne bırakır”İşte tayın “der”Söz vermiştim ve yapmak zorundaydım Onu elle beslemek zorunda kalacaksın işte tayın”
İNSANLARIN LİDERİ (4):
Jody’nin büyük babası çiftliğe gelir ve tek bildiği şey batıya doğru yaptıkları büyük göçü ve kızılderililerle olan mücadelelerini anlatmaktadır Batı ya gide gide, okyanusa ulaşmışlardır Ama büyükbabanın hikayelerini Jody den başka kimse dinlemez ve anlamaz
JUNIUS MALTBY (5):
Junius Maltby iyi ve kültürlü bir aileden gelme bir şehirlidir San Francisko’da yaşamaktadır Ancak hastalanır ve şehir dışına “Cennetin Otlakları” adlı bir vadiye giderek burada bir çiftliğe yerleşir Daha sonra dul bir çiftlik sahibiyle evlenerek orada yaşar Çok tembeldir ve giderek fakirleşmektedirler İki çocukları olur ve ardından karısı doğum yaparken ölür
Sonuç olarak hikaye Jody isminde bir çocuğun üzerine kurulmuştur Gelişme döneminde ki bir çocuğun merak ve öğrenme duygularının kontrol edilemeyeceğini ve bu yaştaki çocukların sevgi ve merak yönelmelerini anlatmış Bu bazen bir tay bazen bir ihtiyar bazen de nasıl olduğunu bilmediği bu yüzden çok merak ettiği uludağlar olmuştur
İnsan her zaman sevdiğini merak eder ama merak ettiğini sevmeyebilir

by.NaMe
07-10-2008, 10:28 AM
KİTABIN ADI Altı Şapkalı Düşünme Tekniği
KİTABIN YAZARI Edward de BONA KİTABI ÇEVİREN : Ercan TUZCULAR
YAYINEVİ VE ADRESİ Remzi Kitabevi AŞSelvili Mescit SokCağaloğlu / İST
BASIM TARİHİ Aralık 1997
KİTABIN YAYIM MAKSADI Takım halinde çalışan, tüm personelin düşünüş ortaklığını sağlayacak bir çalışma herkesi yakından ilgilendiriyor

KİTABIN ÖZETİ :
KİTABIN ANA BÖLÜMLERİ :
1 Giriş
2 Rol yapmak
3 Bir şapka takmak
4 Niyet ve başarı
5 Rol yapmak
6 Melankoli ve diğer umut sınırları
7 Altı düşünme şapkasının amacı
8 Altı şapka, altı renk
9 Beyaz şapka
10 Kırmızı şapka
11 Siyah şapka
12 Sarı şapka
13 Yeşil şapka
14 Mavi şapka
15 Sonuç
16 Özetler
KİTABIN ÖZETİ :
Hadi gelin, ekip olarak bundan sonraki tüm toplantılarımızda altı değişik renkli şapka takarak daha iyi bir diyalog kuralım aramızda Hangi renk şapkayı takıyorsak onun ruhuna uygun konuşalım Böylece kendimizi daha iyi ifade eder, ne demek istediğimizi daha açık anlatırız “ Ne demek altı renkli şapka takmak demek ?” diye soruyor musunuz ?
Bakın; Edward de Bono denilen ve yaratıcı düşünme tekniklerinin doğrudan öğretimi konusunda uluslararası bir otorite olan doktor insanlar faydalansın diye düşünme teknikleri üretmiş Aslında burada açıklanan her şeyi bilmekteyiz ama bunları bir teknik olarak uygulamaktan kaçınmaktayız, yada yanlış uygulamaktayız Öncelikle şunu bilmeliyiz; bir düşünür gibi davranırsak; gerçekten bir düşünür olur çıkarız
Şimdi Altı Şapkalı Düşünme Tekniğini kısaca anlatmaya çalışalım
Beyaz şapka :Beyaz tarafsız ve objektifdirBu şapka objektif olgular ve rakamlarla ilgilidir
Kırmızı şapka :Kırmızı öfke tutku ve duyguyu çağrıştırır Duygusal bir bakış açısı verir
Siyah şapka :Siyah karamsar ve olumsuzdur,kötümserdirBir şeyin niçin yapılmayacağını görür
Sarı şapka :Sarı güneş gibi aydınlık ve olumludurİyimser umutlu ve olumlu düşünme ile ilgilidir
Yeşil şapka :Yeşil bereket ve verimli büyüme demektirYaratıcılık ve yeni fikirlerle ilgilidir
Mavi şapka :Mavi serinkanlılığı temsil eder ve her şeyin üstündeki göğün rengidir Düşünme sürecinin düzenlenmesi ve kontrolu ile uğraşır
Şapkalar işlevleriyle değil renkleriyle tanımlanır,bunun iyi bir gerekçesi vardırEğer bir kişiden bir konu hakkındaki duygusal tepkilerini ortaya koymasını isterseniz,ondan dürüst bir cevap almanız hemen hemen olanaksızdır Çünkü; insanlar duygusal olmanın yanlış bir şey olduğunu düşünürlerAncak”kırmızı şapka” terimi tarafsızdır Birisinden bir süre için ”Siyah şapkasını çıkarmasını istemek”, ondan”Bu kadar olumsuz olmayı bırakmasını”istemekten daha kolaydır Renklerin tarafsızlığı,şapkaların sıkıntı duymadan kullanılmalarını sağlar Düşünme faaliyeti tasvip edilmeme ya da kınanma tehlikeleri olmayan kuralları tanımlanmış bir oyun haline gelir Şapkalara doğrudan göndermelerde bulunur
Senden siyah şapkanı çıkarmanı istiyorum
Bir süre için hepimiz kırmızı şapkalarımızı takalım
Sarı şapka düşünmesi için bu kadar yeterli,şimdi beyaz şapkamızı takalım
BEYAZ ŞAPKA :
Beyaz şapka düşünürü bulduklarını masaya koyar –cebinden bozuk paralar,çignenmiş ciklet parçaları ve bir kurbağa çıkaran okul çoçuğu gibi zamanla beyaz şapka rolü doğal bir davranış biçimi haline gelecektir Kişi artık tartışmaları kazanmak için cümle aralarına lehte ifadeler koymaya çalışmayacaktırBöylece onda doğayı herhangi bir yan amaç gütmeden inceleyen bilimsel gözlemcinin veya kaşifin tarafsız objektifliği gelişecektirHarita yapıcının görevi harita yapmaktır
Beyaz şapkaca düşünmesinin amacı pratik olmaktırBu yüzden her türlü bilgiyi ortaya koymalıyızÖnemli olan bilgilerin kesinlik derecesini doğru bir biçimde belirtmektir
KIRMIZI ŞAPKA :
Genel olarak zihnimizin arka planında korku, öfke,nefret,şüphe,kıskançlık ya da sevgi gibi güçlü duygular yeralabilir Bu duygusal arka plan algılama biçimimizi sınırlar ve yönlendirir Kırmızı şapka düşünmesinin amacı,bu arka planı görünür kılmak ve sonradan ortaya çıkan etkisinin gözlemlemesini sağlamaktır
Kırmızı şapka takmak düşünüre ”Konu hakkında duygularım bunlardır”deme olanağı sağlar Duyguları düşünmenin önemli bir parçası olarak meşrulaştırır Duyguları görünür kılar,böylece duygular düşünme haritasının veya harita üzerinde rotayı çizen değer sisteminin de bir parçası olurlar
SİYAH ŞAPKA :
Siyah şapka değerlendirmesi özellikle olumsuz değerlendirmelerle ilgilidirSiyah şapka düşünürü yanlış ve hatalı olan şeyleri düşünürNeyin deneyime ya da doğruluğu kabul edilmiş bilgiye uymadığına işaret ederSiyah şapka düşünürü birşeyin neden işleyemeyeceğini gösterir, risklere ve tehlikelere işaret eder Tasarımdaki hataları gösterir
Bu şapka eleştirme şapkasıdırAncak bir tartışmada taraf tutmak anlamına gelmediğini özellikle belirtmek isterimHerhangi bir taraf tutma ve herhangi bir tartışma söz konusu değildirOlumsuz durumların haritaya katılması için yapılan objektif bir girişimdirDüşünme ve yöntemindeki hatalara işaret edebilir
SARI ŞAPKA :
Sarı şapka düşünmesi olumlu ve yapıcıdır Sarı renk güneş ışığının parlaklığını ve iyimserliğini sembolize ederSiyah şapka düşünmesinin olumsuz değerlendirmelerine karşılık,sarı şapka olumlu değerlendirmelerle ilgilenirBu şapkanın bir ucunda mantıklılık ve pratiklik öbür ucunda hayaller ve umutlar olan bir yelpaze vardır
Sarı şapka düşünmesi değerli ve yararlı olan şeyleri arar ve araştırırDaha sonra bu değerli ve yararlı şeyler için mantıklı destekler sağlamaya çalışırSağlam temellere dayanan bir iyimserliği ortaya koymaya çalışırBu düşünme, yapıcı ve üreticidir Somut teklifler ve öneriler çıkar
YEŞİL ŞAPKA :
Yeşil şapka takmak insanları otomatik olarak daha yaratıcı hale getirmezAncak bu şapka düşünürlere daha yaratıcı olmaları için gerekli zamanı ve dikkati sağlayabilir
Bu şapkayı takan kişi yaratıcı düşünmenin kavramlarını kullanacaktır Çevresindeki kişilerden onun yeşil şapka düşünmesi sonucu ortaya koyduğu fikirleri yaratıcı fikirler olarak ele almaları beklenirEn ideali hem düşünürün hem de dinleyicinin yeşil şapka takmasıdırVerimliliği, büyümeyi ve tohumların değerini simgeler
Yaratıcı duraksamayla düşünür Bir an için duraksayarak bulunduğu noktada alternatif fikirlerin olup olmayacağını araştırırDüşünür bu fikirden ileri doğru hareket ederek yeni bir fikre ulaşırKışkırtma yeşil şapka düşünmesinin önemli bir unsurudurKışkırtma olağan düşünme kalıplarının dışına çıkmamız için kullanılır
MAVİ ŞAPKA :
Mavi şapka kontrol şapkasıdır Düşünürün düşünme faaliyetini düzenler Konunun araştırılması için gereken düşünme faaliyeti üzerinde düşünce geliştirmektir Mavi şapka düşünürü orkestra şefi gibidir Diğer şapkaların kullanılması için çağrıda bulunur Üzerinde düşünülecek konuları sorunları tanımlar ve soruları biçimlendirir Yerine getirilmesi gereken düşünme görevlerini kapsar
Mavi şapka düşünme sürecini gözler ve oyunun kurallarına dikkat edilmesini sağlar Tartışmayı durdurur ve harita türü düşünmede bulunulması konusunda ısrar eder Disiplini sağlar
SONUÇ :
A KİTABIN ANA FİKRİ :
Düşünmenin en büyük düşmanı karmaşıklıktır,zira karmaşıklık karışıklığa yol açar Berrak ve sade olduğunda düşünme daha zevkli ve daha etkili bir hale gelir
B KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Düşünen takımların, düşünce sistemlerini altı değişik renkteki şapka altında toplayarak, takım düşünmesini daha olumlu bir şekilde oluşturulması ve yönlendirilmesi
C KİTAP HAKKINDAKİ GENEL DEĞERLENDİRME :
Altı şapkalı düşünme kavramının iki ana amacı vardır İlk amacı düşünürün her seferinde sadece bir şeyle uğraşmasını sağlayarak düşünme faaliyetini sadeleştirmektirAltı şapkalı düşünme tekniği ile düşünür duyguların, mantığın,bilginin,umut ve yaratıcılığın hepsine aynı anda dikkat etmek yerine onlarla ayrı ayrı ilgilenebilme olanağı sağlar
İkinci ana amacı gerekli düşünme biçimlerine istenildiği anda geçiş yapmayı sağlamaktırDüşünme şapkalarının bir tür kısaltılmış talimatlar olduğu söylenebilir
Altı şapka kavramından en fazla yararın sağlanabilmesi için herkesin oyunun kuralları hakkında bilgi sahibi olması gerektiği açıkça ortadadır Altı şapkalı kavram, ancak insanlar arasında bir tür ortak dil haline geldiğinde verimli olacaktır

by.NaMe
07-10-2008, 10:29 AM
KİTABIN ADI Anamın Kitabı
KİTABIN YAZARI Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
YAYINEVİ VE ADRESİ İletişim Yayınları Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ 1999

KİTABIN ÖZETİ :
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun belki bütün romanlarımın anahtarlarını verdiğim kitabım dediği “Anamın Kitabı”onun en önemli eserlerinden biridir Eserde, yazar çocukluk anılarından bahsetmekte, bunu yaparken de şuuraltı tekniğinden yararlanmaktadır İnsanın alınyazısının çocuklukta yazıldığını ve hangi yaşa girerse girsin, şuuraltında daima çocukluk kaldığını savunur
Yakup Kadri, Aydın ve Manisa’da hüküm sürmüş Karaosmanoğulları sülalesine mensuptur Yazar altı yaşına kadar babasının Mısır’daki İbrahim Paşa Konağına yerleşmiş ve İkbal Hanımla evlenene kadar burada yaşamıştır İkbal Hanımla evlendikten sonra Kahire’ye yerleşmiştir Daha sonra İbrahim Paşanın ölmesi nedeniyle Manisa’ya yerleşmiştir Eser, hayatının doğrudan doğruya bu bölümleriyle ilgilidir
Yazar babasını, çevresinde çok saygın bir kişiliğe sahip olmasına rağmen sevmez Babasının konuşma tarzı, hareketleri, konuşması ve bilhassa annesine karşı olan davranışları yazara çok ilkel gelir Nitekim babası eve geldiğinde önüne konulan terlikleri giydikten sonra annesini peşinden sürükler, kendisi ile ilgilenilmekte biraz gecikilse evi velveleye vererek huzursuzluk çıkartır
Yazarda geçmişe daima bir özlem vardır Lalasıyla Nil boyunca Ehramlara doğru ya da şehrin kalabalık caddelerine doğru yapılan gezintiler, hele babasıyla şehrin hayvanat bahçesi karakterindeki “Özbekiye Bahçesine” yaptığı araba gezintileri onun için tadına varılmaz saatlerdir
Mısır’daki bu ihtişam dolu çocukluk günlerini, altı yaşında geldiği Manisa’daki sıkıntılı günler takip eder Burada, okula giderken uyku sersemi kalkışını, eline “Amme Cüzzü” tutuşturularak sokak kapısından dışarı bırakılıverişini, kendisine kahvaltı olarak bir dilim kuru ekmekle bir topak tulum peyniri sunuluşunu hiç unutmaz Hele okula giderken yolun bozukluğu onun için işkence dolu saatlerdir
Okul hayatı ise ona göre pek verimsizdir Okulun doksanlık kapıcısı onu teneffüslerde rahat bırakmaz Sınıf hocası Mustafa Efendinin daima çatık ve kızgın suratı, okulun müdürü Hüseyin Efendinin şimşir sopası da onu rahatsız etmektedir Ama yazarı mektepten asıl yıldıran okulun pisliği ve mundarlığıdır Bu nedenle biraz utangaçlığından, bilhassada bu ağır koku yüzünden annesinin kendisine hazırladığı yemeği bile yemez, arkadaşlarına bırakır
Mısır dönüşü Karaosmanoğulları sülalesi kendilerine itibar göstermediğinden sıkıntılı günler yaşarlar Kendilerine babasının arkadaşı Hulusi Bey kucak açar Onun konağında önce misafir olarak birkaç gün kaldıktan sonra konağın yanındaki küçük evi kiralalar Bu evde yazarın ilk dikkatini çeken şey, evin arka kısmından kendisine çok yakın görünen Manisa Dağıdır Dağa baktıkça, dağdaki boz renkli kaya diz çökmüş bir deve gibi, buradaki inde aslan gibi görünür kendisine O dağdaki tabiat şekillerini iniş, yokuş, yar, oyuk, tepe masallardaki peri padişahının sarayındaki denizlere, kulelere benzer varlıklarmış gibi düşünür Sürekli olarak bu dağa gitmek ister Bir gün komşusunun oğlu Cemal ile oraya giderler Fakat beklediğini bulamaz, hayal kırıklığına uğramıştır
Çocukluğunda en derin, en ihtiraslı sevgisini tercih ettiği insan Afet Ninesidir Ninesi, Kadri Beyin küçüğü Nazif Beyi kaybettiğinden bu yana tek sevgisini torunu Yakup Kadiri’ye yöneltmiştir Ninesi onlarda kaldığı süreçte Yakup Kadri ondan ayrı yatmaz Hatta ninesi hastalandığında bile ondan ayrılamaz Hele ninesi kendi evine dönmeye kalsın; evde kıyametleri kopartır, günlerce ağlar, yemekten içmekten kesilir, evdekilere hayatı zehir eder
Babasının hastalığı da eserde geniş yer alır Babası hayatının son devresinde kendisini dünyadan iyice çekerek ahirete verir Seccadesinin başına oturarak saatlerce tespih çeker, on dakikada kılınacak namazları yarım saatte bitirir Yakup Kadiri’ye Kuran-ı Kerim öğretmeye çalışır Ama Yakup Kadri bunu hiç beceremez Yazarı bu derslerden evde bozulan antika saatler kurtarır Babası günlerce saatleri yapmaya çalışır ama muvaffak olamaz
Babası ölümüne doğru “Ramazanı Şerif” geliyor diye evin içinde çocukça bir sevinçle dolaşır Ramazanı mutlaka İstanbul’da geçirmek niyetindedir Fakat gidecekleri günün arifesinde babası ansızın hastalanarak yatağa düşer Hastalığı çok ağırdır, çok geçmeden ölür Yakup Kadiri’yi ölümden ziyade kardeşiyle birlikte komşusunun evinde geçirdikleri ayrılık geceleri etkiler Babasının cesedi önüne götürüldüğünde diğerleri gibi ağlamak istediği halde ağlayamaz
Çayırbaşı İlkokulunun, yazarın huyunun değişmesinde büyük rolü vardır Okuldaki çocuklar öyle yabanidir ki onu okula evin kalfası götürmektedir Kalfası teneffüslerde bile yanından ayrılmamaktadır Ancak bu vaziyet yazara ağır gelmektedir Buradaki çocuklar daima birbirleriyle kavga etmekte, çete savaşları yapmakta ve birbirlerine ağır küfürler savurmaktadırlar Yine bir gün böyle bir kavga esnasında kalfanın (kendisinden 5 –6 yaş büyük) kavgayı ayırmaması nedeniyle kızarak kalfasına ağza alınmayacak küfürler savurup, yumruklamaya başlar Bu nedenle kalfası onu bir daha okula götürmeye cesaret edemez Ancak yazar kendisinden daha büyük birini dövmenin verdiği gururla kendisine olan güveni yerine gelir
Bu olaydan haberinin olmadığını sandığı annesi ona küser Bunu bilmeyen Yakup Kadri, annesinin ilgisini çekmek ve annesinin sevgisini tekrar kazanmak için çeşitli muziplikler yapar, kendisini yaralar En küçük bir olayda bile üzerine titreyen annesi, bu olaylarda yanına bile gitmez Sonunda yazar, durumu anlayarak bir daha ağzına öyle sözler almayacağına söz vererek annesinden özür diler ve elini öper İşler yoluna girer

by.NaMe
07-10-2008, 10:29 AM
KİTABIN ADI Andersen Masalları
KİTABIN YAZARI Hans Christian ANDERSEN
YAYINEVİ VE ADRESİ Engin Yayıncılık Beyazıt / İSTANBUL
KİTABIN YAYIM MAKSADI Çocuklara Okuma Alışkanlığını Sağlamak, Bilgi Hazinelerini Geliştirmek, Kısa ve Öz Mesajlar Vererek Hayata Emin Adımlarla Yetiştirmek

KİTABIN ÖZETİ :
1 PRENSES VE BEZELYE TANESİ:
Günlerden çok fırtınalı ve sağanaklı bir gündür Tepenin yüceliklerindeki büyük şatoda bir kral, kraliçe ve yakışıklı oğulları prens oturmaktadır Prens çok uzun yıllar boyunca kendi gibi iyi ahlaklı ve güzel bir prenses arar Ancak bu kadar aramaya rağmen bulamamıştır ve bunun üzüntüsüyle şatoya geri dönmüştür Durumu krala anlatacağı zaman kapı vurulur Kapıyı açan kral karşısında sırılsıklam olmuş güzel mi güzel bir kız görür, hemen içeriye alır, kraliçe kızın bir prenses olamayacağını ve kızın asil olmadığını düşünerek prensin kızla evlenmesine karşı çıkar Daha sonra kız için hazırlanan yatağın altına bir bezelye tanesi koyarak üstüne yumuşak yataklar koyarak kızı istirahat ettirirler Sabahleyin kıza rahat edip etmediğini soran kraliçe, sabaha kadar uyumadığını ve yatakta bir şeyin beni rahatsız ettiğini söyler Kraliçe gülümseyerek “ancak bir prenses bu kadar nazlı olabilir” Diyerek prensin bu kızla evlenmesine izin verir
2 KİBRİTÇİ KIZ:
Soğuk bir Noel arifesinde, kentin caddelerinde herkes eğlenirken küçük kız onları seyredip kendi kendine eğleniyordur Küçük kız kibritçi dir Kutu ile kibrit satar O soğuk havada insanlar eğlenirken küçük kız hayatın acımasızlığını, yoksulluğu tatmıştır Ailesine yardım etmek için her geçene kibrit satmak ister, fakat o gece hiç satamamıştır Havanın çok soğuk olması ve kızın yorgun oluşu yinede onu yıldıramamıştır Birazcık olsun ısınmak için iki ev arasında bir aralığa girer ve hayallere dalar Çocukluğunu mutlu bir şekilde yaşamak, iyi bir evde oturmak, yoksulluk çekmemek gibi; derken biraz ısınmak için bir kibrit yakar Nasıl olsa üvey annem ve babam anlamaz diyerek sıcacık bir ev hayal ederken kibriti yakarak bitirir Bu durumu fark edince ne yapacağını şaşırmış, korkmuş ve ölmüş büyük annesinden yardım dilenmeye, seslenmeye başlar Durmaksızın yağan kar, küçük kibritçi kızın üstünü örter Küçük kız, kaskatı ve donmuş kalakalır oracıkta Büyük annesi elini uzatır ve küçük kibritçi kızı yanına alır
3 DÜNYANIN EN GÜZEL GÜLÜ :
Bir zamanlar yaşlı bir kraliçe varmış Kraliçe güçlü, dediği dedik bir insanmış Kimse bir dediğini iki etmezmiş Kraliçe, bütün mevsimlerde bütün dünya ülkelerinde yetişen güllerden güzel güller yetiştirirmiş Ama sarayda, acı ve keder kol geziyormuş Çünkü kraliçe çok ağır hastaymış, doktorlarda yakında öleceğini söylüyorlarmış “Tek bir umut var kraliçenin kurtulması için” demiş bir bilgin “Eğer dünyanın en güzel, en soylu gülünü bulup getirirseniz kraliçe uzun yıllar yaşar” Yaşlı, genç kraliçenin iyileşmesi için dünyanın dört bir yanında en güzel gülü aramaya koyulmuş ama hiç biri işe yaramamış Sonunda kraliçenin küçük oğlu annesine seslenerek beni dinle demiş ve başlamış okumaya Kitapta, cennetin görünmeyen bir köşesinde açan yapayalnız bir gülden söz ediliyormuş Bu gül kendisini ta derinden görmek isteyene görünürmüş Beyaz bir gülmüş ama güneşin batışında pembeleşen, o kızıllık yansıdığı vakit büyüleyici bir renge bürünen bu gül gerçek sevginin ve güzelliğin simgesi imiş Birden tatlı bir pembelik yayıldı Kraliçenin yanaklarına, gözleri büyüdü, bir güneş gibi parladı ve kitabın yaprakları arasında pembe bir gül, dünyanın en güzel gülü beliriverdi “Onu görüyorum !” diye bağırdı kraliçe Bu gülü kim görürse bir daha hiç mutsuz olmaz ve ölümsüzleşirmiş
4 ÜÇ ZIPZIPIN ÖYKÜSÜ :
Çekirge, pire ve uçan kaz bir gün saraya davet edilmişler Kral üçünün arasında bir yarış düzenleyecek ve en yükseğe sıçrayana büyük bir ödül verecekmiş Sonunda ödülü açıklamış Yarışı kazanana kızımı vereceğim demiş Yarışmaya önce pire, çekirge sonrada uçan kaz tek tek zıplayarak yarışmışlar Bunların her biri kendini diğerlerinden üstün görüyormuş İlk yarışan pire çok yüksek zıplayınca görünmemiş ve onu almamış olarak kabul etmişler Çekirgede pirenin yarısı kadar zıplamış ancak kralın üstüne konduğu için kral ona çok kızmış Sıra uçan kaza gelmiş, kaz nazikçe prensesin yanına kadar sıçramış kral bu nazikçe sıçrayışı görünce kararını açıklamış “En yükseğe sıçrayan kızıma doğru sıçrayandır” Demiştir ve prensesi uçan kaza vermeğe karar vermiş Olayı duyan pire ile çekirge yaptıkları hatayı anlayıp çok üzülmüşler
5 KÜÇÜK DENİZ KIZI :
Zamanın birinde okyanusların dibinde bir şato varmış Burada kral büyük anne ve altı kız beraber yaşarmış Bu kızlardan en küçüğü hepsinden güzelmiş Büyük anneleri arada sırada masallar anlatır yeryüzünde ve insanlardan bahsedermiş Kızlara yeryüzünü göstereceğine dair söz vermiş Kızlar on beş yaşına geldiklerinde yeryüzünü görüp geri gelmişler Kızların beşi geri dönmeyi ve eski yerinde yaşamayı kabullenirken en küçük kız ise dünyalı bir prense aşık olmuş ve bir an önce onun yanına gitmek istiyormuş Büyük anneleri haberi duyunca deniz büyücüsüne gidip çözüm aramış Deniz büyücüsü deniz kızına bacak verecek ama karşılığında kız sesini kaybedecekti Deniz kızı zor da olsa prensi için bu şartı kabul etmiş ve hemen prensin yanına varmıştı Prens bunun konuşamıyor olduğunu fark edince kardeşi gibi davranmaya başlamış Deniz kızı bu duruma çok üzülmüş Kısa bir süre sonra prens başka biriyle evlenmeye karar vermiş Durumdan haberdar olan büyük anne büyücüye gidip yardım istemiş Büyücü özel bir hançer yaparak, demiş “Eğer hançeri prensin kalbine saplarsa kurtulur, yapamazsa ölür” Hançeri alan deniz kızı prensin uyuduğu bir akşam kalbine saplamak istemiş Ancak o sırada uyanan prens tebessüm ederek bana bir şey mi söyleyecektin demiş Deniz kızı bunu yapamayacağını anlayınca daha fazla dayanamayarak oradan ayrılır Kısa bir zaman gezindikten sonra vücudunun değiştiğini görür Fazla zaman geçmeden deniz kızı hayata veda eder
6 KARA BUĞDAY :
Fırtınadan sonra bir kara buğday tarlasından geçenler bilir Kara buğday tarlası sanki kavrulmuş gibidir Yaşlı söğüdün tam önünde bir kara buğday tarlası varmış Kara buğday Pek kibirli imiş Başı yükseklerden hiç inmezmiş “Bende buğday başakları kadar güzelim üstelik çok daha da güzelim Benim çiçeklerim, elma çiçeklerine benzer, herkes hayranlıkla seyreder Benden güzeli var mı ? söyle söğüt ağacı” demiş Söğüt, ağır ağır başını sallar “var var” dermiş Aradan zaman geçmiş, hava bozmuş, fırtınalar yağmurlar başlamış Fırtınayı gören bütün çiçekler , bitkiler boyun bükerken kara buğday pek kibirli ya, asla boynunu eğmezmiş Onu diğer bitkiler uyarmış fakat kara buğday duymamazlıktan gelmiş Fırtına geçip, rüzgarlar dinince, doğa adeta bir sessizliğe bürünmüş Her taraf sakinleşmiş, güzelleşmiş Ama kara buğday yangından çıkmış gibi kavrulmuş kararmış, simsiyah olmuş işe yaramaz, cansız bir ot oluvermiş olayı gören ve duyan diğer çiçek ve otlar olaya çok üzülmüşler
7 KUMBARA :
Çocukların odasında, gar dolabın üstünde oldukça yüksek bir köşede domuz biçiminde içi ağzına kadar para dolu bir kumbara varmış Gar dolabın tepesinde yer aldığı için odada olup biteni seyredebiliyor, karnındakilerle her şeyi satın alabileceğini düşünüyordu Buda onu çok mutlu ediyordu Odadaki tüm oyuncaklar beraberce oynarlardı fakat kumbarayı oyuna çağırmak için davetiye göndermek gerekiyordu Çünkü aşağıdaki konuşmaların duyamayacak kadar yüksekte idi Aşağıdaki oyunları, eğlenceleri yalnızca seyretmekle yetinirdi Kumbara bu duruma çok üzülmüş çok kızmış ve hayallere dalmıştı Bir süre sonra bom domuz kumbara paramparça yerde yatıyordu Tabi içinde fırlayıp dört bir yana saçılan paralarda oradan oraya yuvarlanıyor, dans edip duruyordu Paralar dünyaya yeniden gelmişçesine bir anlık dahi olsa özgürlüğün tadını çıkararak dans ederken domuz kumbaranın parçaları da bir kutuya konuyordu Her şeyin bir başı bir sonu vardır derler Umarız yeni kumbaranın başına aynı şeyler gelmez
8 SU DAMLASI :
Büyütecin ne olduğunu, her şeyi yüz kat büyülten bir çeşit gözlük camı olduğunu herkes bilir Bir damla suya büyüteçle bakıldığında binlerce küçük yaratık görünür Oysa çıplak gözle bakarsak onların hiç birini göremeyiz Ama onlar her zaman o suyun içindedir Bir zamanlar “dev amca” adında bir adam yaşarmış, güzel, ilginç olan her şeye sahip olmak istermiş eğer elde edemezse ya büyücüye başvurur yad kendi kendine binbir çeşit yol icat edermiş Bir gün aline büyüteci alıp bir damla suyu incelemiş suyun içinde o gözle görünmez yaratıklar hiç durmadan hareket ediyorlar, sıçrayıp, hopluyorlarmış Çok ilginç bulmuş fakat daha net görmek için renklendirmeyi düşünmüş ve kırmızı bir renk damlatmış içine Bu bir büyücünün kanıymış Birden sudaki yaratıklar pespembe oluvermiş Bu yaratıkları bir kente yaşayan canlılara benzetmiş Hiç durmadan itişiyorlar, dövüşüyorlar, birbirlerini çekiştiriyor ve acımasızca ısırıyorlar Aşağıdakiler yukarı çıkmak istiyor hem de devamlı onları sindirmeye çalışıyorlar “Aslında bu yalnızca bir su damlası” demiş Gülümseyerek “Ama yinede gerçek yaşamdan bir örnek Oysa tüm canlılar birbirlerine sevgi ile baksalar her şey daha güzel olmaz mıydı ? diyerek bitirir

by.NaMe
07-10-2008, 10:29 AM
KİTABIN ADI Andersen Masalları
KİTABIN YAZARI Hans Christian ANDERSEN
YAYINEVİ VE ADRESİ Engin Yayıncılık Beyazıt / İSTANBUL
KİTABIN YAYIM MAKSADI Çocuklara Okuma Alışkanlığını Sağlamak, Bilgi Hazinelerini Geliştirmek, Kısa ve Öz Mesajlar Vererek Hayata Emin Adımlarla Yetiştirmek

KİTABIN ÖZETİ :
1 PRENSES VE BEZELYE TANESİ:
Günlerden çok fırtınalı ve sağanaklı bir gündür Tepenin yüceliklerindeki büyük şatoda bir kral, kraliçe ve yakışıklı oğulları prens oturmaktadır Prens çok uzun yıllar boyunca kendi gibi iyi ahlaklı ve güzel bir prenses arar Ancak bu kadar aramaya rağmen bulamamıştır ve bunun üzüntüsüyle şatoya geri dönmüştür Durumu krala anlatacağı zaman kapı vurulur Kapıyı açan kral karşısında sırılsıklam olmuş güzel mi güzel bir kız görür, hemen içeriye alır, kraliçe kızın bir prenses olamayacağını ve kızın asil olmadığını düşünerek prensin kızla evlenmesine karşı çıkar Daha sonra kız için hazırlanan yatağın altına bir bezelye tanesi koyarak üstüne yumuşak yataklar koyarak kızı istirahat ettirirler Sabahleyin kıza rahat edip etmediğini soran kraliçe, sabaha kadar uyumadığını ve yatakta bir şeyin beni rahatsız ettiğini söyler Kraliçe gülümseyerek “ancak bir prenses bu kadar nazlı olabilir” Diyerek prensin bu kızla evlenmesine izin verir
2 KİBRİTÇİ KIZ:
Soğuk bir Noel arifesinde, kentin caddelerinde herkes eğlenirken küçük kız onları seyredip kendi kendine eğleniyordur Küçük kız kibritçi dir Kutu ile kibrit satar O soğuk havada insanlar eğlenirken küçük kız hayatın acımasızlığını, yoksulluğu tatmıştır Ailesine yardım etmek için her geçene kibrit satmak ister, fakat o gece hiç satamamıştır Havanın çok soğuk olması ve kızın yorgun oluşu yinede onu yıldıramamıştır Birazcık olsun ısınmak için iki ev arasında bir aralığa girer ve hayallere dalar Çocukluğunu mutlu bir şekilde yaşamak, iyi bir evde oturmak, yoksulluk çekmemek gibi; derken biraz ısınmak için bir kibrit yakar Nasıl olsa üvey annem ve babam anlamaz diyerek sıcacık bir ev hayal ederken kibriti yakarak bitirir Bu durumu fark edince ne yapacağını şaşırmış, korkmuş ve ölmüş büyük annesinden yardım dilenmeye, seslenmeye başlar Durmaksızın yağan kar, küçük kibritçi kızın üstünü örter Küçük kız, kaskatı ve donmuş kalakalır oracıkta Büyük annesi elini uzatır ve küçük kibritçi kızı yanına alır
3 DÜNYANIN EN GÜZEL GÜLÜ :
Bir zamanlar yaşlı bir kraliçe varmış Kraliçe güçlü, dediği dedik bir insanmış Kimse bir dediğini iki etmezmiş Kraliçe, bütün mevsimlerde bütün dünya ülkelerinde yetişen güllerden güzel güller yetiştirirmiş Ama sarayda, acı ve keder kol geziyormuş Çünkü kraliçe çok ağır hastaymış, doktorlarda yakında öleceğini söylüyorlarmış “Tek bir umut var kraliçenin kurtulması için” demiş bir bilgin “Eğer dünyanın en güzel, en soylu gülünü bulup getirirseniz kraliçe uzun yıllar yaşar” Yaşlı, genç kraliçenin iyileşmesi için dünyanın dört bir yanında en güzel gülü aramaya koyulmuş ama hiç biri işe yaramamış Sonunda kraliçenin küçük oğlu annesine seslenerek beni dinle demiş ve başlamış okumaya Kitapta, cennetin görünmeyen bir köşesinde açan yapayalnız bir gülden söz ediliyormuş Bu gül kendisini ta derinden görmek isteyene görünürmüş Beyaz bir gülmüş ama güneşin batışında pembeleşen, o kızıllık yansıdığı vakit büyüleyici bir renge bürünen bu gül gerçek sevginin ve güzelliğin simgesi imiş Birden tatlı bir pembelik yayıldı Kraliçenin yanaklarına, gözleri büyüdü, bir güneş gibi parladı ve kitabın yaprakları arasında pembe bir gül, dünyanın en güzel gülü beliriverdi “Onu görüyorum !” diye bağırdı kraliçe Bu gülü kim görürse bir daha hiç mutsuz olmaz ve ölümsüzleşirmiş
4 ÜÇ ZIPZIPIN ÖYKÜSÜ :
Çekirge, pire ve uçan kaz bir gün saraya davet edilmişler Kral üçünün arasında bir yarış düzenleyecek ve en yükseğe sıçrayana büyük bir ödül verecekmiş Sonunda ödülü açıklamış Yarışı kazanana kızımı vereceğim demiş Yarışmaya önce pire, çekirge sonrada uçan kaz tek tek zıplayarak yarışmışlar Bunların her biri kendini diğerlerinden üstün görüyormuş İlk yarışan pire çok yüksek zıplayınca görünmemiş ve onu almamış olarak kabul etmişler Çekirgede pirenin yarısı kadar zıplamış ancak kralın üstüne konduğu için kral ona çok kızmış Sıra uçan kaza gelmiş, kaz nazikçe prensesin yanına kadar sıçramış kral bu nazikçe sıçrayışı görünce kararını açıklamış “En yükseğe sıçrayan kızıma doğru sıçrayandır” Demiştir ve prensesi uçan kaza vermeğe karar vermiş Olayı duyan pire ile çekirge yaptıkları hatayı anlayıp çok üzülmüşler
5 KÜÇÜK DENİZ KIZI :
Zamanın birinde okyanusların dibinde bir şato varmış Burada kral büyük anne ve altı kız beraber yaşarmış Bu kızlardan en küçüğü hepsinden güzelmiş Büyük anneleri arada sırada masallar anlatır yeryüzünde ve insanlardan bahsedermiş Kızlara yeryüzünü göstereceğine dair söz vermiş Kızlar on beş yaşına geldiklerinde yeryüzünü görüp geri gelmişler Kızların beşi geri dönmeyi ve eski yerinde yaşamayı kabullenirken en küçük kız ise dünyalı bir prense aşık olmuş ve bir an önce onun yanına gitmek istiyormuş Büyük anneleri haberi duyunca deniz büyücüsüne gidip çözüm aramış Deniz büyücüsü deniz kızına bacak verecek ama karşılığında kız sesini kaybedecekti Deniz kızı zor da olsa prensi için bu şartı kabul etmiş ve hemen prensin yanına varmıştı Prens bunun konuşamıyor olduğunu fark edince kardeşi gibi davranmaya başlamış Deniz kızı bu duruma çok üzülmüş Kısa bir süre sonra prens başka biriyle evlenmeye karar vermiş Durumdan haberdar olan büyük anne büyücüye gidip yardım istemiş Büyücü özel bir hançer yaparak, demiş “Eğer hançeri prensin kalbine saplarsa kurtulur, yapamazsa ölür” Hançeri alan deniz kızı prensin uyuduğu bir akşam kalbine saplamak istemiş Ancak o sırada uyanan prens tebessüm ederek bana bir şey mi söyleyecektin demiş Deniz kızı bunu yapamayacağını anlayınca daha fazla dayanamayarak oradan ayrılır Kısa bir zaman gezindikten sonra vücudunun değiştiğini görür Fazla zaman geçmeden deniz kızı hayata veda eder
6 KARA BUĞDAY :
Fırtınadan sonra bir kara buğday tarlasından geçenler bilir Kara buğday tarlası sanki kavrulmuş gibidir Yaşlı söğüdün tam önünde bir kara buğday tarlası varmış Kara buğday Pek kibirli imiş Başı yükseklerden hiç inmezmiş “Bende buğday başakları kadar güzelim üstelik çok daha da güzelim Benim çiçeklerim, elma çiçeklerine benzer, herkes hayranlıkla seyreder Benden güzeli var mı ? söyle söğüt ağacı” demiş Söğüt, ağır ağır başını sallar “var var” dermiş Aradan zaman geçmiş, hava bozmuş, fırtınalar yağmurlar başlamış Fırtınayı gören bütün çiçekler , bitkiler boyun bükerken kara buğday pek kibirli ya, asla boynunu eğmezmiş Onu diğer bitkiler uyarmış fakat kara buğday duymamazlıktan gelmiş Fırtına geçip, rüzgarlar dinince, doğa adeta bir sessizliğe bürünmüş Her taraf sakinleşmiş, güzelleşmiş Ama kara buğday yangından çıkmış gibi kavrulmuş kararmış, simsiyah olmuş işe yaramaz, cansız bir ot oluvermiş olayı gören ve duyan diğer çiçek ve otlar olaya çok üzülmüşler
7 KUMBARA :
Çocukların odasında, gar dolabın üstünde oldukça yüksek bir köşede domuz biçiminde içi ağzına kadar para dolu bir kumbara varmış Gar dolabın tepesinde yer aldığı için odada olup biteni seyredebiliyor, karnındakilerle her şeyi satın alabileceğini düşünüyordu Buda onu çok mutlu ediyordu Odadaki tüm oyuncaklar beraberce oynarlardı fakat kumbarayı oyuna çağırmak için davetiye göndermek gerekiyordu Çünkü aşağıdaki konuşmaların duyamayacak kadar yüksekte idi Aşağıdaki oyunları, eğlenceleri yalnızca seyretmekle yetinirdi Kumbara bu duruma çok üzülmüş çok kızmış ve hayallere dalmıştı Bir süre sonra bom domuz kumbara paramparça yerde yatıyordu Tabi içinde fırlayıp dört bir yana saçılan paralarda oradan oraya yuvarlanıyor, dans edip duruyordu Paralar dünyaya yeniden gelmişçesine bir anlık dahi olsa özgürlüğün tadını çıkararak dans ederken domuz kumbaranın parçaları da bir kutuya konuyordu Her şeyin bir başı bir sonu vardır derler Umarız yeni kumbaranın başına aynı şeyler gelmez
8 SU DAMLASI :
Büyütecin ne olduğunu, her şeyi yüz kat büyülten bir çeşit gözlük camı olduğunu herkes bilir Bir damla suya büyüteçle bakıldığında binlerce küçük yaratık görünür Oysa çıplak gözle bakarsak onların hiç birini göremeyiz Ama onlar her zaman o suyun içindedir Bir zamanlar “dev amca” adında bir adam yaşarmış, güzel, ilginç olan her şeye sahip olmak istermiş eğer elde edemezse ya büyücüye başvurur yad kendi kendine binbir çeşit yol icat edermiş Bir gün aline büyüteci alıp bir damla suyu incelemiş suyun içinde o gözle görünmez yaratıklar hiç durmadan hareket ediyorlar, sıçrayıp, hopluyorlarmış Çok ilginç bulmuş fakat daha net görmek için renklendirmeyi düşünmüş ve kırmızı bir renk damlatmış içine Bu bir büyücünün kanıymış Birden sudaki yaratıklar pespembe oluvermiş Bu yaratıkları bir kente yaşayan canlılara benzetmiş Hiç durmadan itişiyorlar, dövüşüyorlar, birbirlerini çekiştiriyor ve acımasızca ısırıyorlar Aşağıdakiler yukarı çıkmak istiyor hem de devamlı onları sindirmeye çalışıyorlar “Aslında bu yalnızca bir su damlası” demiş Gülümseyerek “Ama yinede gerçek yaşamdan bir örnek Oysa tüm canlılar birbirlerine sevgi ile baksalar her şey daha güzel olmaz mıydı ? diyerek bitirir

by.NaMe
07-10-2008, 10:29 AM
KİTABIN ADI Ankara
KİTABIN YAZARI Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
YAYINEVİ VE ADRESİ İletişim Yayınları Cagaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ 6 Basım 1983

KİTABIN ÖZETİ :
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun“ Ankara romanı ütopik bir romandır Bu romanda yazarın özlediği, özlemini çektiği geleceğin Ankara’sı dolayısı ile Türkiye’sidir
Cumhuriyet inkılabı ile birlikte Anadolu’nun yeniden dirilişi yeniden yapılanması gerekmektedir Bu yeni yapı üzerine acil bir şekilde bina inşaa edilmelidir Bunu yapacak olanlar ise dönemin idealist vatansever insanları olacaktır Ankara romanında ise bunu gerçekleştirecek idealist insanların verdiği mücadele anlatılmaktadır Bu idealist insanlar inkılap hareketini özümsemiş, milli şuura sahip karakterlerdir Bu insanlar hayat serüveni içerisinde karmaşık yollardan geçerek romanın son bölümünde bir araya gelirler Kendi hayatlarını geleceğin çağdaş, modern, öz benliği ile çelişmeyen maddi ve manevi varlığını kaybetmeyen, değerleri ile övünen yeni Türk toplumu yaratma mücadelesi içinde geçer
Ankara romanı üç bölümden oluşmaktadır;
Birinci bölüm : Sakarya savaşı öncesi ( 1922’ye kadar )
İkinci bölüm : Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar ( 1926’ya kadar )
Üçüncü bölüm : Cumhuriyet sonrasının 14 ve 20 Yılları (1937-1943’e kadar )
Kısaca söylemek gerekirse romanın konusu bu üç dönemin Ankara’sıdır Bu üç bölümdeki olaylar yazarın her bölümde ayrı bir kişilik olarak karşımıza çıkardığı Selma Hanım’ın çevresinde geçer Selma Hanım’ın arayışı Ankara’nın arayışıdır Yazgısı Ankara’nın yazgısıdır Yaşamı da Ankara’nın yaşamıdır Selma Hanım’ın ilişki kurduğu erkekler ise birer simgedirler
Birinci bölüm: Kurtuluş Zaferi ile sonuçlanan, savaş yıllarındaki Ankara’yı kısa hatlarla açıklamaktadır Romanın kahramanı olan Selma Hanım hayatını bu üç bölümde üç ayrı erkekle geçiriyor Milli mücadele yıllarında bir banka şefinin karısıdır yerli bir Ankaralı olan Sungurluzade Ömer Efendi’nin kiracısıdır Kocası Nazif’le Ankara’nın yabancısıdır İstanbul'lu hanım için Ankara’da hayat tek düze ve sıkıcıdır, yoksulluklarla doludur Ev sahipleri ile birlikte gündelik ev işleri ile meşgul olmaktadır Boş zamanlarında Hatçe Hanım ve Halime Hanım ile sohbet eder Bu sohbetlerinde gündelik Ankara hayatını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serer Daha sonraları Nazif Bey’in vekil arkadaşı Murat Beyle tanışırlar Murat Beyler’le aile ortamı içerisinde karşılıklı davetlerde bulunurlar Bu sırada binbaşı Hakkı Beyle de tanışırlar Hakkı Beyle birlikte Etlik’te gezintiye çıkarlar Bu dönemlerde Hakkı Bey’in milli mücadele ruhu ve azmi kendisini fazlasıyla etkiler Hakkı Bey artık Selma Hanım için muzaffer bir kumandan, muhterem bir kahramandır Bütün ümitlerin zafer’e bağlandığı, başka hiçbir şeyin ehemmiyetli olmadığı bu devirde, herkesin mütevazı bir hayatı vardır Yalnız kocası Nazif Bey’in milli davaya bir erkekten beklediği heyecan ve alaka ile bağlanmadığını gören Selma Hanım yavaş yavaş kocası Nazif Bey’den kopmaya başlar Erkân-ı Harp Binbaşı’sının fikir ve hareketlerine yakınlık duyar Birinci bölüm Selma Hanım’ın binbaşının cazibesine kendisini kaptırdığı bir zamanda sonuçlanır
İkinci bölümde Selma Hanım Nazif Bey’den boşanmıştır Bu bölüm zaferden sonraki Ankara’dır Selma Hanım eski binbaşı emekli Miralay Hakkı Bey’in karısıdır Ancak koşullar değişmiş değişen koşullar Cumhuriyet öncesinin kişilerini de değiştirmiştir Hakkı Bey ordudan, Murat Bey vekillikten ayrılmışlardır Artık bu iki insan yeni türeyen bir sınıfın üyesidirler Vurguncu harp zengini şirket meclisi idarelerinde dolaşan, ecnebi gruplarla komisyon işleri yapmaya çalışan Hakkı Bey’in yeni yüzüyle karşılaşırız Hakkı Bey milli idealleri bir tarafa bırakmış, maddi refah içerisinde sadece kendi hesabına çalışan, son derece alafrangalaşan Yenişehir garplılığı, batılı hayat tarzının kötü yanlarını almıştır Bu zümreye göre artık halkçılık diye bir dava kalmamıştır Selma Hanım bir süs çiçeği, bir zevk aleti gibi kısır ve avare yaşayıp gitmektedir Her şey kendi dar çevrelerinden kendi acayip zevklerinden ibarettir Her gece çay partileri ve balolar düzenlenir ecnebi iş adamlarıyla dans edilir Eğlenceler tertiplenir Bu bölümde halk ile bu zümre arasında nasıl doldurulmaz bir uçurum açıldığını, inkılabı böyle anlayanları, hep kendi lehlerine çekenlerin eleştirisi yer alır Selma Hanım asıl halka lakayt kalıp acayip bir hayatın egoist zevklerine dalan yeni kocasından da uzaklaşır Bu sırada muharrir olan Neşet Sabit genç kadını görmek için onların bazı alemlerine iştirak eder Selma Hanım bu hayatın acılarını onunla paylaşır Bu hayatın zavallı yüreğinde büyük ıstıraplar yarattığını, bu çıkmaz yoldan biran önce kendini söküp atmakla, kökten tedavi olmak gerektiğini anlar Binbaşı Hakkı Bey’den boşanır Bundan sonraki hayatında toplumsal hizmetlerin en değerlisi olan öğretmenlik görevine atılır
Son bölüm yazarın hayalindeki Ankara’dır Yazarın bu hayali Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Dönümü Bayramıyla başlar Gazi Mustafa Kemal’in Türk milletine hitabesi, bir devir başlangıcının, bir yeni sabahın ilk işareti gibi olmuştur Türk milleti ilim, imar, iktisat, güzel sanatlar sahasında büyük bir gelişme içerisindedir artık Ankara’nın çehresi değişmiştir Yeni stadyumlar, yeşil çimenli sahalar, büyük fabrikalar, büyük binalar , alaca halk yığınları ve coşkuyla kutlanan büyük bir bayram Selma Hanım basına ayrılmış iskemlelerin birinde dinlenmektdir Bundan sonra egoist bir zümrenin zevkine ve menfaatine karşı şiddetli matbuat hücumu başlamıştır Tiyatro, şiir, edebiyat, karikatür, musiki, hep bize yeni hayatı söyler Halk evleri, Toplumsal Mükellefiyet Teşkilatı yeni hayatın odakları olmuştur Selma Hanım Neşet Sabit’le evlenmiş, bu iki insan yeni hayatın imar ve inşasında elele vererek büyük bir aşkla çalışıyor, yeni değerleri halk yığınlarına götürürler Harf İnkılabı, Tarih Cemiyeti, Yüksek İktisat Enstitüsü, Halk Evleri gibi daha bir çok alanda büyük atılımlar, büyük yenilikler gerçekleşir Selma Hanım ve Neşet Sabit bu on yıl boyunca mutlu bir evlilik yaşarlar Fırsat buldukça Anadolu’nun muhtelif yerlerine seyahat eder, bu seyahatlerinde gördükleri yerlerin yeni çehresiyle karşılaşırlar Anadolu toprağı, suyu, kırı, bayırı, dağı, taşıyla eşsiz güzelliğiyle cennetten bir parça gibi tasavvur ederler, bundan doyumsuz bir haz alırlar Hele Pınarbaşı’nda düzenledikleri eğlencelerde halk ezgileri ve türküleri çalınır söylenir, sabaha kadar hoşça vakit geçirirler Roman yazarın bu tasavvuruyla son bulur

by.NaMe
07-10-2008, 10:29 AM
KİTABIN ADI Ankara’da Savaş Rüzgarları
KİTABIN YAZARI Kazım KARABEKİR
YAYINEVİ VE ADRESİ Emre Yayınevi
BASIM TARİHİ 1997
KİTABIN YAYIM MAKSADI 2 nci Cihan Savaşı dönemindeki tartışmaları okuyucuya aktarmaktır

KİTABIN ÖZETİ :
Yakın tarihimize bir ışık tutmak maksadıyla Kazım KARABEKİR ’in varisleri tarafından onun notlarının toparlanmasıyla meydana gelen bu eser yakın tarihimizle ilgili bilinmeyen tartışmaları gözler önüne sermiştir
Kazım KARABEKİR 1939 yılından 1946 yılına kadar olan zaman içerisinde, TBMM içerisinde olan tartışmaları gözler önüne sererken, 2 nci Dünya savaşına girilip girilmeyeceği, girilecekse kimin tarafında olunacağı, büyük Dünya devletlerinin tarihinden gelen emellerini , bunları 2 nci Dünya savaşı ile nasıl gerçekleştirmek istediklerini, bu emellerden Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl ve ne kadar etkileneceğini anlatmaya çalışmıştır
Türkiye Cumhuriyeti’nin bulunduğu coğrafi konumun yanında, Türk milletinin tarihten gelen savaş tecrübesi, askeri alanda gösterdiği başarılar ve beraber savaşa girdiği müttefiklere verdiği sözleri tutma gibi özelliklerini bilen devletlerin kendi emellerini gerçekleştirmek maksadıyla, Türk milletini kendi saflarına çekmek için sarf ettikleri çabaları göreceğiz Ayrıca, yazar eserinde tek partili sistemin demokratik sistem içerisinde yeterli doyumu sağlayamadığının, iktidar partisi içerisinde ele alınan konulardan partinin görüşülmesini istediği konuları meclise aks ettirdiğini, bu durumda meclisin ve kamuoyunun olayların gidişatında yeterince bilgilerinin ve etkisinin olmadığının altını çizmiştir Bu eserde anlatılan dönemi iyi anlayabilmek için dönemin daha öncesine gidip olayları incelemek , dünya devletlerinin emellerinin ne olduğuna bakmak gerekir
2 nci Cihan harbinin ortaya çıkmasında etkili olan devletlerden biri de Rusya ‘dır Öncelikle Rusya’nın tarihten gelen emelleri nelerdir onlara bakalım Rusya Balkanlarda, siyasi ve askeri çıkarlarını elde etmek, sonra Kars Yaylası’na yerleşmek ve buradan da boğazlara hakim olup sıcak denizlere açılmayı istemektedir
Çarlığın, bu amaçlı istila siyaseti iki devreye ayrılır Birincisi Almanların, Avusturya etrafında, ikincisi Almanların, Prusya etrafında toplanma zamanıdır 1 nci Devrede Ruslar, İngiliz ve Almanlarla müşterek çalışmışlardır2 nci devrede ise Almanlar, Rusları olduğu kadar İngilizleri de korkutmuşlardır Daha sonra Kırım Harbinde Ruslar mağlup olunca Orta Asya’ ya döndüler, “ Boğazların anahtarı Asya steplerindedir” dediler İlerleyen yıllarda Ruslar Almanlarla tek başına mücadele edemeyeceğini anlayınca, 1907’de İtilaf Üçlüsünü kurdular Almanya’nın en büyük ideali ise Alman birliğini kurduktan sonra deniz aşırı ülkelere açılmaktır Bunu küçük devletleri ele geçirmek veya müzahir yerleştirip, oraları Almanlaştırarak gerçekleştiriyorlardı
Dünya devletleri kendi emellerini gerçekleştirmek uğruna düşman gördükleri ülkelerle dahi anlaşmaya gitmekten çekinmemişlerdir Büyük devletlerin tarihten gelen emellerini gerçekleşmesi uğruna küçük devletlere dost gibi görünüp onlardan yana bir takım anlaşmalara imza atabilirler, buna rağmen tek amaçları büyük ideallerini gerçekleştirmektir Bu idealleri uğruna devletlerle gizli anlaşmalar yapmışlardır Bu gizli anlaşmalar 2 nci Dünya Savaşı’nın başlama anına kadar devam etmiştir Oluşan Almanya – İtalya – İngiltere – Fransa cephelerine karşı kimlerin onların yanında savaşa girmesi gerektiği, Türkiye Cumhuriyeti’nin savaşa girip girmemesi, girerse kimin tarafında olması gerektiği tartışmaları son ana kadar devam etmiştir
Savaşa girip girmeme ve yahut kimin tarafında girmesi gerektiği tartışmalarına etkisi olan sebeplerden biri de devletler arasındaki ikili anlaşmalardır Örneğin Türkiye Balkan Paktı’na imza atmıştır Rusya ile de yapılan anlaşma gereği 2 ülkeye hudut olan devletlerle herhangi bir anlaşmaya gitmeyeceklerdir Bu durumda Rusya, Bulgaristan’a saldırırsa ne gibi siyaset izlenmesi gerekir Türkiye Cumhuriyeti Akdeniz’de çıkarları doğrultusunda İtalya ile savaşa girerse müttefiki Almanya ile de savaşacak mıdır? Bu gibi konuların TBMM‘de tartışılıp karara varılması gerekiyordu Almanya’nın, İtalya konusunda taahhüt vererek, kendi yanlarında savaşa girmemizi istemeleri, kamuoyunda, Almanya ile savaşa girilmesi üzerinde ağırlık kazanmıştır
Rusya ile İtalya ,İngiltere – Fransa – Almanya arasında patlak veren savaşa hemen girmeyip kendi menfaatleri için daha faydalı olacak zamanı beklemişlerdir
TBMM’de Kazım KARABEKİR ve bir grup milletvekilinin görüşleri şöyleydi Büyük dünya devletleri, büyük ideallerini gerçekleştirmek için küçük devletlere dost görünürler Onların bu amaçlarının bir aracısı olarak savaşa girmenin hiçbir mantığı olmadığıdır Savaşa girilecekse bunun tek sebebi vatanı savunmak olmalıdır Büyük devletlerden gerekli yardım, savaş başlamadan önce alınıp gerektiğinde vatan savunması için kullanılması lazım gelir
Harpte seferberlik ilan edildiğinde hep beraber, ayrım gözetmeksizin zengini, fakiri, adaletli bir şekilde vatan savunması için üzerine düşen görevi gerçekleştirmesi gerekir Kazım KARABEKİR Paşa’ nın düşüncelerine göre, 2 nci Cihan Harbinde, asıl olan mesele; savaşın nasıl yönlendiği değil Türk milletinin emniyeti ve istiklalinin muhafazasıdır Savaşta yapılması gereken şunlardır: Ruslarla gerektiğinde savaşmaktan kaçınmayacağımızı göstermek, sosyal yardıma hız vermek ve haksız zenginliği önlemek kadar haksız zarureti de önlemek gerekmektedir Cephede ve cephe gerisinde, savaşın ağır şartlarını her Türk’ün eşit oranda paylaşması gerekir Sulh zamanında savaş ekonomisinin esaslarını yerine getirmek gerekir Kaynakların ve stokların savaşa göre hazır tutulması gerekir
Kazım KARABEKİR Paşa , dönemin hükümetine getirdiği eleştirileri eserinde şöyle sıralıyor: Seferberlik halinde iken ordumuzun ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla her şey vesikaya bağlanıyor Fakat Fransa’da ekmeğin lokantalarda yüksek fiyatlarla satılması önlenemiyor, halk savaşa girmediği halde arpa karışımı ekmeği vesika ile alırken imtiyazlı insanlar Fransa’da ekmeklerle köpeklerini besliyorlar Tam bu ortamda Yunanistan’a İsmet İnönü’nün emriyle 60 ton buğday satılıyor Bu da hudutlarda daha sonra açlık baş göstermesine neden oluyor Kısacası halk savaşa girmediği halde savaşa giren ülkelerden daha fazla savaştan etkilenmiştir
İngiliz sefiri, zamanın dışişleri vekili Şükrü SARAÇOĞLU’na Almanlarla siyasi, iktisadi ilişkilerin kesilmesini istediklerini bildiriyor Şükrü Saraçoğlu, buna savaşa girmemizi isteseydiniz daha iyi olurdu diye cevap veriyor Bu savaşa girebilecek durumda olduğumuzu gösteren bir cevaptır Oysa Kazım KARABEKİR Paşa önderliğinde bir grup milletvekili savaşa girmememiz gerektiğini düşünüyor ve nedenlerini şöyle sıralıyor; Almanlarla 1 nci Cihan Harbinde Ruslara karşı savaştıktan sonra şimdi Ruslarla, Almanlara karşı savaşmanın anlamını halkta dahil olmak üzere kimse çözemiyor Halk arasında barış zamanında yeterince hazırlık yapılmadığı için tüm yurdun elden gitmesi ve yok olması endişesi vardır
08061942 günü Seyfi DÜZGÖREN, Recep PEKER gibi vekiller savaşa girmemiz gerektiği yolunda teklif verdiler Bu teklif grubunda kabul olundu, fakat Kazım KARABEKİR ve aynı düşüncede olan bir grup milletvekili ağır tenkitleri sonucunda Almanlar sebebiyet vermedikçe savaşa girilmemesi konusunda teklifte bulundular TBMM’nde bu teklif kabul edildi
03041943 günü İsmet İnönü-CHURCILLE müzakere yapmak için Kahire’ ye gider Aynı gün Kazım KARABEKİR Paşa savaşa girilmesi şart ise sıcak savaş yerine müttefiklere asker göndermeyi teklif ettiler Yakın tarihimizde meydana gelen olayları günümüze kadar ulaştıran bu eserler, tek partili sistemin demokratik hayat içerisinde ne kadar yetersiz kaldığını gözler önüne sermektedir
SONUÇ
Dünyada ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduran devletler; tarihten gelen emellerini gerçekleştirmeyi hiçbir zaman göz ardı etmeyecek, daima bu amaç için çaba sarf edeceklerdir Gerektiğinde bunun için küçük devletlerle dost görünüp anlaşma bile yapacaklardır
Türkiye Cumhuriyeti olarak yapmamız gereken, barış zamanında dahi savaş çıkacakmış gibi hazırlıklarımızı yapmak, teşkilatımızı ve kaynaklarımızı ona göre hazırlamak, bilgi ve teknolojimizi yükselterek içinde bulunduğumuz sınırlara, vatan topraklarına göz dikmiş düşmanlara, vatanımıza el uzatma cesaretini vermemeliyiz
Savaşta seferberlik halinde ise cephede olduğu gibi cephe gerisinde de düzenli adaletli ve paylaşımcı şekilde organize olarak sistemleri yürürlüğe koyma becerisini göstermemiz gerekmektedir Bunları gerçekleştirdiğimiz takdirde dünyanın en süper orduları birleşip vatanımıza tecavüzde bulunsa bile vatanımızdan bir karış toprak almaya güçleri yetmeyecektir

by.NaMe
07-10-2008, 10:30 AM
KİTABIN ADI Anlamlı Ve Çoşkulu Bir Yaşam İçin Savaşçı
KİTABIN YAZARI Doğan CÜCELOĞLU
YAYINEVİ VE ADRESİ SİSTEM Yayıncılık ve Mat San Tic AŞTünel, Nergis Sokak, Sistem Apartmanı No:4 80050 Beyoğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ KASIM 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI Kişilikli ve özgün bir yaşama kendini adayan kişilere doğuştan gelen AİT OLMA (Bireyin kendisi için önemli gördüğü kişiler tarafından tanınmayı, kabul edilmeyi, sevilmeyi, özlenmeyi, değerli bulunup güvenilmeyi istemesi) ve BİREY OLMA (Bireyin kendisinin kendi gözünde varolması: “Ben varım, ben doğalım, ben sevilmeye layığım, ben güvenilirim” duygusuna ulaşmak istemesi) gereksinimlerinin dengelenmesi hususunda bazı gerçeklerin farkına vardırmak

KİTABIN ÖZETİ :
Yazar kitabına eecummings’in “Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, Kendin olarak kalabilmek, Dünyanın en zor savaşını vermek demektir Bu savaş bir başladı mı, Artık hiç bitmez! “ sözüyle başlıyor Kitabın adı olan savaşçı sözü bu anlamda bir savaşçıyı ifade ediyor Kitabın içerisinde yer alan karakterlerden yazarın kendisi, gerçekte de olduğu gibi algılama, öğrenme, psikoloji ve iletişim konularında uzman ve tanınmış bir öğretim görevlisi; Arif Bey ise mutsuz, kendini aptal gibi hisseden, ne istediğini bilmeyen, yalnız, kendisini kaybolmuş hisseden bir sınıf öğretmeni İki karakterin tanışmalarından sonra kitap içerisindeki konular yazar ve Arif Bey arasında Arif Bey’in soruları ve yazarın; hayatı, psikolojiyi, toplumu, felsefeyi, iletişim ve insan ilişkilerini konu edinen cevaplarıyla, soru-cevap şeklinde okuyucuya aktarılıyor
Birinci bölümde arayıştan söz ediliyor Anlamını yitiren bir yaşamın temel sorununun bireyin varoluşunda sadece kendisi için önemli gördüğü kişiler tarafından tanınmayı, kabul edilmeyi, sevilmeyi, özlenmeyi, değerli bulunup güvenilmeyi istemesi biçiminde yaşaması, kendine özgün bireysel yaşamın olmaması, kendi yaşamının dansını yapamaması olduğu anlatılıyor Savaşçıdan (Özgün yaşamaya kendini adayan insan) bahsediliyor ve arayışa geçme zamanının geldiği hatırlatılıyor
İkinci bölümde arayış sonucunda farkına varma ve uyanıştan söz ediliyor Kişi ancak uyandıktan sonra, daha önce uyuyor olduğunu kavrıyor Yazar CARL SUNG’ın “Kendi kalbine bakmayanın yaşamı bulanıktır; kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün muradını keşfedenlerdir Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur; içeriye bakan uyanır, kendini keşfeder” sözüyle uyuyan kişinin uyuduğunu bilmezse gördüğünün rüya olduğunu anlayamayacağını ve farkına varmanın uyanış için ne derece önemli olduğunu vurguluyor
Peki bundan sonra ne olacaktır Üçüncü bölümde niyet etmekten ve savaşçının anlamından bahsediliyor Savaşçının başkası için değil, kendi gönlü, kendi niyetiyle, kendi yaşamı için savaşçı olduğu vurgulanıyor Niyetin de anlamlı ve coşkulu bir yarın yaşatmak için yapılması, ancak bu yarının “kişisel bütünlük içinde bildiğimizi bilerek, bilmediğimizin farkında olarak, ikisi arasındaki farkın bilincinde gerçeğe sürekli saygılı olarak“ atılabileceği belirtiliyor
Dördüncü bölümde yarını ancak kişisel bütünlük içinde yaratabileceğimizden ve bütün kötülüklerin anası, bütün yanlışlıkların, geriliklerin kaynağının gerçeğe saygısızlık olduğu Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” sözüyle vurgulanıyor İlişkilerde tutarlılık ve vicdan konuları işleniyor
Beşinci bölümde yarını yaratmak için güçlü olmak gerektiğini söylüyor Bu gücün nereden geleceği sorusuna, “kim olduğunu bil” diyor “Kişinin gerçek gücü ortada” ve devam ediyor: “nasıl konuşacağını bil; kiminle, neyi, nerede, ne zaman ve nasıl konuşacaksın? En önemlisi niçin konuşacaksın? BİL” diyor
Altıncı bölümde yaşamdaki sorumluluk ve savaşçının sorumluluğundan bahsediliyor Yaşam kimin sorumluluğu? diye bir soruya yazar “Kimine göre ana-babanın; kimine göre evlendiği eşinin; kimine göre komşusunun; kimine göre onu çalıştıran şirketin; kimine göre devletin; kimine göreyse yaşamda sorumluluk diye bir şey yoktur” diyor
Yedinci bölümde “Şimdi ve şu anı yaşama tembelliği” neden bu kadar yaygın? Neden görmeyiz bize bakan gözleri, neden kırarız gönülleri, neden pişmanlıklar içinde yuvarlanır gideriz? Sorularının yanıtı savaşçının ölüm bilinci içinde irdeleniyor
Sekizinci bölümde sıradan, kaybolmuş, güçsüz bir insanın dahi savaşçı olabileceği, bunun yolunun da değişim olduğu belirtiliyor Bu değişimin nasıl olacağı sorusuna “Farkına vararak ve farkına vardığını yaşayarak” diyor yazar
Dokuzuncu bölümde bitmemiş işlerle tanışıyoruz Bitmemiş işler bitmeden gücümüzü kazanamayacağımız; şimdi ve şu anın tembelliğinden kurtulmamız gerektiği anlatılıyor ve örnek olarak onuncu bölümde Don Juan savaşçı olmanın güçlü örneklerini veriyor
On birinci bölümde Arif Bey’le yazarın son buluşmasında konuşulanlar genel bir gözden geçiriliyor Arif Bey’in ilk tanışmadaki psikolojik durumu ile en son durumu karşılaştırılıyor Konuşulanların gözden geçirilmesi yapılırken yazar kitabın bütününü daha sade ve açık bir dille özet şeklinde okuyucuya tekrar veriyor Bir insanın düşüncelerinin ve yaşamının nasıl değişebileceği konusu Arif Bey’in düşünceleriyle ortaya konuluyor

by.NaMe
07-10-2008, 10:30 AM
KİTABIN ADI Anneler Üstüne 365 Söz
KİTABIN YAZARI Dablia PORTER / Gabriel CERVANTES (Şen Süer KAYA)

YAYINEVİ VE ADRESİ Anahtar Kitaplar Yayın Evi Cağaloğlu / İSTANBUL BASIM TARİHİ 1998
KİTABIN YAYIM MAKSADI Dünya Üzerinde Vazgeçemeyeceğimiz İnsanlar Olan Annelerimizin Değerlerini Anlatmak Maksadıyla Bu Kitap Yayımlanmıştır

KİTABIN ÖZETİ :
Kitapta anne sevgisini, Annelerimizin gücünü, onlara ne kadar çok güvenebileceğimizi anlatan ve destekleyen sözler mevcuttur Ayrıca kitapta annelerimizin bizleri dünyaya getirdikten sonra yetişkin bireyler olarak topluma kazandırmak için yaptıkları ve katlandıkları sıkıntıları anlatan sözler bulunmaktadır
Kitap çeşitli yazar, oyuncu, düşünür ve ünlülerin anneleri ile ilgili düşünceleri ile başlamaktadır
1 İlk bölümde annenin kendi gözlerinde değeri, güzelliği, insanın hayata bakışında annenin rolü, annelerin davranışları, ünlülerin anneleriyle ve anneleri olmadan hayatı tanımaları anlatılmaktadır Bu bölüme ait çeşitli ilginç sözlere birkaç örnek:
Annem gördüğüm en güzel kadındı Her şeyimi anneme borçluyum
George Washington
Annem, hayatımın yol gösterici ilkelerini alığım kaynaktı
John Wesley
Terazinin bir köşesine bütün dünyayı, öbür kefesine annemi koyacak olursak, dünya
avucunu yalardı
Lord Langdale
Tanrı anemi esirgesin; olduğum yada olmayı umut edebileceğim her şeyi ona borçluyum
Abraham Lincoln
Annem elinden gelenin daha iyisini yaptı Onun annesi de en iyisini yaptı Herkesin annesi Ondan beklenenden daha iyisini yapar Doğrusu bu
June Jordan
2 İkinci bölümde ise annenin çocuğunun gözünde gücünden bahsedilmektedir Genel olarak annenin kim olursa olsun güçlü kişiliği ve çocuğu için yaptıklarından bahsedilmektedir
Savaşan annemdiSavaşan! Beni büyütmek için! Okumamı ve ilerlememi sağlamak için savaşan! Adımı hak ettiğimi düşündüğü büyük harflerle yazdırmak içinSağlığımı korumak için trenlerin sıcaklığı ile savaştıİki yakasını bir araya getirmek için, özellikle de her hafta otomatik olarak kendisine bağımlılara yolladığı paradan sonra eline bir şey kalmayıncaYenilmez! Bu onu en iyi açıklayan sözcük
Elsie Janis
3 “Güvenebileceğim biri” bölümünde ise insanın hangi sıkıntılar ve zorluklar içerisinde olsa da tutunabileceği bir dal olarak gördüğü anne anlatılmaktadırİhtiyaç duyulduğu anda anne hep yanı başımızdadırDüşsek de kalsak da, yanlış yapsak da anneler daima güvenilebilecek insanlardır
Annemi unutamamBaşkaları kadar güçlü olamamasına rağmen benim köprümdüKarşıya geçmeye ihtiyacım olduğunda, güvenle üzerinde koşabileceğim şekilde sağlamca uzanırdım
Renita Weems
Düştüğüm zaman kim koşar yardım etmeye, ve anlatır güzel bir hikaye, yada iyileşmesi için öpmeye? Annem
Ann Taylor
Bir annenin yüreği, dibinde her zaman bağışlamayı keşfedeceğimiz derin bir uçurumdur
Honore de Balzac
4 “Bir annenin sevgisi” bölümünde anneye duyulan sevgiden ve anne sevgisinin eşsizliğinden bahsedilmektedir Yalnız şu söz bölümü en iyi şekilde özetlemektedir
Hayattaki bütün diğer güzel şeylerin çoğu ikişer, üçer, düzinelerle ve yüzlerle gelirBir çok gül, yıldız, günbatımı, gökkuşağı, erkek ve kız kardeşler, teyze, ve kuzenler, yoldaşlar ve arkadaşlar – ama tüm dünyada yalnızca bir anne
Kate Douglas Wiggin
5 “Annemin etkisi” bölümünde annenin insan üzerinde bıraktığı etkinin çok güçlü olmasıyla başlayıp, bu etkinin hiçbir şeyle ölçülemeyecek güçte oluğundan bahsedilmektedirNapolyon’un şu sözü bu bölümü kısaca en güzel şekilde açıklamaktadır
Çocuğun gelecek yazgısı her zaman annesinin emeğidir
Napolyon Dean Howells
Diğer bir güzel söz ise;
Bir kadının bir erkeği gerçekten değiştirmeyi başardığı tek zaman bebek olduğu zamandır
Natalie Simon
6 “Çocuklar olunca” bölümünde ise annelerin yerini çocuğu almakta Karşılaşılan sıkıntılar keyifler anlatılmaktadır
“Geceleri kalkmayı kabul ettin” Doğru Beşiğin yanına uykuda gezer gibi gidiyor, o küçücük, o mükemmel oğlumu alıyorum ve o küçük emen balık gibi bana yapışırken içim sevecenlikle doluyor
Sara Davidson
7 S“Bir anne olmak”, “çocuklar büyürken” ve annelik bölümünde ise; Kadın olmakla – anne olmak arasındaki çizgi anlatılmaya başlanıp anne olma meslek sahibi olmaktan çok hepsinin üzerinde ve üstünde bir yaşam olduğundan bahsedilmektedir
Anne olmaya bayılıyorum Her şeyin daha çok farkındayım Daha derin bir düzeyde hissediyorum Vücudumu, bir kadın olmayı daha iyi anlıyorum
Shelley Long
Kocam işten eve döndüğü zaman, çocuklar hala hayattaysa, işimi yapmışım demektir
Roseanne
Zamanla anneliğin bir tarikata çok benzediğini, bir kez girince insanın kendine özgü her şeyden vazgeçmesi gerektiğini öğrendim
Nancy Stahl
Annelik, bütün kılıkları ve değişikleri ile bir bilim değil sanattır
Mellinda MMarshall
8 Kitap modern anneye şu öğütle bitmektedir
Ne kadar bağlı olursanız olun, kariyerinizi analiz etmeniz gerekir Anneliğe karşı karışık duygular besleyip beslemediğinizi tartmanız ve çocuklarla hayatınızın nasıl zenginleşeceğini ama aynı zamanda da fedakarlık yapmaya ne kadar hazır olduğunuzu da kendinize sormanız gerekir
Marian Faux

by.NaMe
07-10-2008, 10:30 AM
KİTABIN ADI Araç Tarih Amaç Tanzimat / (Tarih-İ Cevdet’in Siyasi Anlamı)
KİTABIN YAZARI Cristoph K NEUMANN / ÇEVİREN : Meltem ARUN
YAYINEVİ VE ADRESİ
BASIM TARİHİ 1999 KİTABIN YAYIM MAKSADI Tanzimat Dönemi Tarih Anlayışının İzahı İçin Yazılmıştır KİTABIN ÖZETİ :
Ahmet Cevdet Paşa Tanzimat döneminin en ünlü şahsiyetlerinden biridir Yazdığı Tarih-i Cevdet de son dönem Osmanlıca metinlerin en önemlilerinden biri olarak kabul edilir Daha sade, daha arı bir edebiyat dilinin ilk ustalık örneklerinden olduğu kadar, 1774 – 1826 arası Osmanlı İmparatorluğu tarihinin standart anlatısı olması da bu değerlendirmede rol oynar Eser üç ana konuyu ele almaktadır:
Ahmet CEVDET
Genel olarak Osmanlı Tarih Yazıcılığı
19 yy Osmanlı Tarihi
Bu üç ana konu ışığında sırasıyla:
1Bölüm: Bir Tarihin Tarihi başlığı altında 12 ciltlik TARİH-İ CEVDET isimli külliyatının kaleme alınışı ve metnin iç yapısı incelenmiştir
2Bölüm: Ahmet Cevdet’in SİYASİ TASVİRLERİ başlığı altında ilmiyenin çöküşü, III Selim’in tahttan indirilişi ve Napolyon
3Bölüm: Tarih-i Cevdet’in yöntemi ve uygulaması başlığı altında Cevdet’in tarih yazıcılık yöntemi, İbn Haldunculuk
4Bölüm: Ahmet Cevdet’in siyasi görüşleri başlığı altında, tarihten çıkarılan dersler ve Tanzimatın bir savunusu konuları işlenmiştir

by.NaMe
07-10-2008, 10:30 AM
1 BÖLÜM:
Tarih-i Cevdet oluşumu 30 yıla yayılan bir metindir Tanzimat Döneminin standart bir anlatısını oluşturan 12 ciltlik bu kitap, ilmiyeye yapılan bir eleştiriyle başlar A Cevdet “Ulema-yı Resmiye” dediği, dönemin aydınlarını tasvir eder İlmiye konusu bütün külliyatta yaygın şekilde mevcuttur III Selim’in tahttan indirilişi ve Napolyon Bonapart’ın değerlendirmesi dahil dönemin siyasi olaylarına hakim bir eserdir Eserin genel yapısında tarihi nedensellik konsepti göze çarpar Eserin son cildinde tarihin ibret vermek için yazıldığı felsefesine dayalı fikirler öne sürer Son bölümde ise Osmanlı İmparatorluğu’nda dinin oynadığı rol ve siyasi etkilerden bahseder
Ahmet Cevdet 27 Mart 1823’te Bulgaristan – Lofça’da doğdu Zengin bir ailenin mensubuydu 1850 yılında, 1774-1826 arası Osmanlı Tarihini yazma görevini üstlendiğinde genç bir hukuk ve din adamı, müderristi Reşid Paşa’ya olan bağlılığı neticesinde siyasi görevler de almaya başladı Bunlardan ilki 1849’da gizlice Macar Mülteci Sorununu çözmek üzere Bükreş’e gönderilmesidir 1855 yılında kendisine vakanüvis denilen imparatorluğun resmi tarihçisi unvanı verilmiştir Bu arada Galata Mollası görevini de yapıyordu
1774 Küçük Kaynarca Barış Antlaşmasından, Kafkas Coğrafyasından, Dağıstan tarihinden, Prusya Kralı Friedrich’in ölümünden, 1787 Osmanlı – Rus Savaşlarından ve daha birçok tarihi ve siyasi hadiselerin etkilerini kaleme almıştır Bu arada Osmanlı üst yönetiminin üyesi olarak, Kuleli ayaklanması gibi siyasi olaylardan ziyade devlet hazinesindeki kıtlık ve yetersiz bürokrasi gibi iç meseleler üzerinde duruyordu
Eserin 5 Cildinden itibaren III Selim’in reformları ile birlikte, Tarih-i Cevdet isimli eseri bir “Devlet-i Aliye” tarihinden çıkıp Avrupa merkezli dünya tarihi görünümü kazanır
6 cilt Fransız İhtilali ve etkileri ile başlar ve bu cilt ile beraber Osmanlı Tarihini Avrupa Tarihi ile etkileşimli olarak anlatmaya başlar Ahmet Cevdet bu arada kariyer olarak da Şeyhülislamlık mertebesine aday hale gelmiştir Bir yıllık Bosna görevi ve Anadolu’daki ayaklanmaları bastırmak üzere aldığı Fevkalade Müfettiş görevleri onu bu noktaya getirmiştir Vezirliğe atanır ve kendisine hayat boyu maaş bağlanır Bu arada zamanın ilmiyesine karşı hep eleştirel tutumu devam etmektedir
1869 yılında, adliye nazırı görevindeyken Mecelle Cemiyeti kurulur Cemiyetin amacı medeni kanunu hazırlarken, Fransız Code Civil’i çevirirken tam bir çeviri olarak değil, toplumun sarflarına uygun olarak hazırlamaktı
Tarih-i Cevdet’in son ciltlerinde Rusların Balkan politikası üzerine son derece dengeli yargılar yer alır Rusları birkaç kez sinsi, içten pazarlıklı ve güvenilmez olarak tanımlar ve bir Rus fobisine işaret eder Bu arada Mithat Paşa ile sorunlu ilişkiler yaşayan Ahmet Cevdet 1875’i geri bıraktığında Mithat Paşa’yı devletin iflasıyla küpünü doldurmakla suçlar Sultan Abdülaziz ve Valide Sultan Pertevniyal onun devlet erkanında tek dayanaklarıydı II Abdülhamid’in tahta geçmesiyle, aynı yakınlığı ondan göremeyen Ahmet Cevdet siyasi arenada iyice yalnızlaşır Ancak o Encümen-i Daniş tarafından kendisine verilen tarih yazmacılığı görevini yerine getirmekte ve 12 ciltlik eserini Vaka-i Hayriye (Yeniçerilerin yok edilişi) ile tamamlar
Ahmet Cevdet 27 mayıs 1895 Bebek’teki yalısında hayata gözlerini yumar
“Araç Tarih Amaç Tanzimat” isimli bu kitapta külliyatın iç yapısına dair sayfa karşılaştırmaları ve teknik yapı mevcuttur

by.NaMe
07-10-2008, 10:30 AM
2 BÖLÜM:
Kitabın ikinci bölümünde Ahmet Cevdet’in İlmiyenin çöküşüyle alakalı eleştirel yaklaşımı yer almaktadır Eleştirilerinde daha ziyade şahısları hedef alıyor Hatır için yapılan atamalar, makamların liyakatsiz kişilere teslimi, okuma yazma bilmeyen yaltakçıların kadı olarak atanmaları İlmiyenin çöküşünü hazırlayan sebepleri teşkil ediyordu Böylece ulema hakkındaki ilk suçlamasını açığa vuruyordu O da cehalet Ulema-yı Resmiye diye tasvir ettiği aydın kesimi İlmiyenin çöküşünden sorumlu tutar Ayrıca kapalı çevre oluşturan bazı ulema ailesini de kınıyordu Alemdar Mustafa Paşa’nın ölümüyle sonuçlanan ve III Selim’in tahttan indirilişini hazırlayan ayaklanmada, ayaklanmayı ulemanın meşrulaştırdığını anlatır III Selim’in tahttan indirilişini bir felaket örneği olarak ifade eder Kitabında tahttan indiriliş nedenlerini uzunca anlatır III Selim’in başarısızlık nedenleri olarak reform için göndermiş olduğu muhtıraların yetersizliği, kamuoyunun Selim’in musahiplerine duyduğu öfke, lüks hayat, Boğaz’da yapılan ihtişamlı geceler, bu arada Fransızların Mısır’a girmesi olarak ifade eder
Ahmet Cevdet kitabında III Selim’in yumuşak başlılığından bahsederken bir zıt özellik olarak reformcu kişiliğini göz ardı etmez “Tarih-i Cevdet”inde Müslüman hükümdarların karakter tahlilini yapar Ancak Tarih-i Cevdet’te en çok adı geçen kişi Napolyon Bonapart’tır Napolyon’un İstanbul’un dünyanın başkenti özelliğini taşıdığını düşündüğünü iddia eder Napolyon’un Avrupa’yı Batı-Fransız, Doğu-Rus olmak üzere ikiye ayırmak istediğini ve sonra Rusya’yı Avrupa siyasetinden uzaklaştırmayı hedeflediğini yazar Bu arada Napolyon’u da karakter olarak irdeler ve onu başarısızlığa iten sonuca varır Gurur ve kibir
Napolyon’u Osmanlı İmparatorluğu’nu Ruslarla başlayan savaşa sokmakla, Osmanlı-İngiliz dostluğunu bozmakla itham eder

by.NaMe
07-10-2008, 10:30 AM
3 BÖLÜM :
“Araç Tarih Amaç Tanzimat” isimli bu eserin 3 Bölümünde tarih yazıcılık yöntemi, kendi tarihçilik ilkeleri hakkındaki yazıları, kaynakları kullanışı yer alır Bu tarihçilik yöntemi ile İbn-i Halduncu olarak bilinir Cevdet, İbn-i Haldun’un Mukaddime’sinin bir kısmını çevirmiştir İbni-i Haldunizm öğretisi kimileri tarafından siyasi bir sistem şeklinde kimileri tarafından da bilimsel akılcılık şeklinde bazıları tarafından da uhrevi ağırlıklı tarih anlayışıdır

by.NaMe
07-10-2008, 10:31 AM
Kitabın 4 Bölümünde Ahmet Cevdet’in siyasi görüşünü anlattığı tarihten çıkan dersler, nizamın sağlanması, memur ve iktidarların kullanılması, kamuoyu ve pragmatik siyaset gibi konular yer almaktadır
Kitabın son bölümünde pragmatizm ve İslamiyeti karşılaştırır, Tanzimatı irdeler, Tanzimatın bir taklitçilik değil, baskıya karşı gizli bir direnç ve orta yolu arama iradesi olduğunu savunur

by.NaMe
07-10-2008, 10:31 AM
KİTABIN ADI Askeri Ve Siyasi Anılarım KİTABIN YAZARI Org Sabri
BASIM TARİHİ NİSAN 1999 KİTABIN YAYIM MAKSADI Türkiye Cumhuriyetinin (1928’den sonra) siyasi ve ekonomik tarihe ışık tutmak
KİTABIN ÖZETİ :
Foça’nın küçük bir köyü olan Bağarası’nda dünyaya gelen Org Sabri YİRMİBEŞOĞLU, kısa bir süre sonra Foça’ya ailesi ile beraber yerleşir Onun dünyaya geldiği yıllar Türk toplumunun çağdaşlaşma gereksinimleri olan ilke, inkılap ve yeniliklerin uygulanmaya başladığı yıllardır (Latin harflerin kabulü, şapka devrimi, tekke ve zaviyelerin kapatılması) Aynı zamanda bütün cihana karşı kazanılmış zaferin ekonomik olarak vermiş olduğu hasarın hissedildiği, bütün toplumun bu hasarı en derinden hissettiği, yokluğun her türlüsünün var olduğu zamandır TC bu ekonomik sıkıntıyı her türlü yöntemlerle (denk bütçe, sıfır enflasyon vb) halletmek için çaba içerisindedir
Askerlik mesleğine karşı ilgisi daha çocuk yaşlarında başlar Bunda biraz da öğretmenlerinin etkisi vardır Öğretmenlerinin her öğrencisi ile yakından ilgilenmeleri, öğrencilerinin ilgi sahalarını keşfetmeleri onun bu özelliğinin açığa çıkmasında muhakkak etkisi olmuştur Bu ilgi ve isteğini ortaokul ikinci sınıfta iken uygulamaya geçirmiş Bunun için Foça’daki alayın alay komutanı da elinden gelebilecek imkanları kendisinden esirgememiştir Bin bir güçlükle o hep hayalini kurduğu askerlik mesleğine ulaşabilmek için 13 yaşında tek başına Konya’da bulunan Kuleli Askeri Lisesi’ne gider Uygulanan imtihanın her türlü aşamasından birincilikle geçer Çocuklarını okutabilmek ve iyi bir eğitim aldırabilmek için askeri okullar dar gelirli aileler tarafından tercih edilmektedir Askeri ortaokulun bitimini müteakip eğitim ve öğrenimine devam edebilmek için Bursa Işıklar Lisesi’ne katılır Bursa Işıklar Askeri Lisesi 1985 yılında kurulmuş Türk toplumuna yüzlerce general, yüzlerce subay kazandırmıştır 1945 senesi ikinci dünya harbinin bittiği dünyanın yeni bir çehre ile tanıştığı yeni sistem ve teknolojilerin kullanılmaya başladığı bir zaman ABD Japonların üzerinde denediği atom bombası nükleer savunma silahlarının başlangıcı olmuştur Aynı zamanda Japonların yakın tarihine damga vurarak Japonların kalkınmalarını ve ilerlemelerini kamçılamıştır Genç Türkiye Cumhuriyeti 2 nci Dünya Harbine girmemiştir ama dünya ekonomik krizlerini aynen hissetmiştir Kaynaklarını harbe girebileceğini hesap ederek seferber etmiş, bunun faturası ekonomiye ağır olarak yansımıştır O dönemde en basit zaruri ihtiyaçlar dahi karneye bağlanmıştı Tek parti CHP değişmez başkan ve milli şef İsmet İNÖNÜ yönetiminde idi Daha önce Mustafa Kemal Atatürk tarafından çok partili sistem denenmiş fakat gerici hareketler ve toplumsal olaylar yüzünden tekrar tek partili sisteme dönüş yapılmıştır 1945 senesi içerisinde İsmet İNÖNÜ meclis konuşmalarında çok partili sisteme dönülmesi gerektiği işaretlerini vermeye başlamıştır Bununla birlikte 1946 senesinde Celal BAYAR başkanlığında Demokrat Parti kuruluyor Müteakiben üçüncü parti olarak kurulan Milli Kalkınma Partisinin siyasi tarihimizde herhangi bir etkisi olmamıştır O dönemde günümüzdeki iletişim araçları mevcut olmadığı için her türlü gelişmeler yazılı basın tarafından topluma iletilmektedir Çok partili sisteme geçişin temelindeki gaye toplumumuza demokrasi ortamını ve bilincini yerleştirebilmekti DP bunun için kurulmuş ama zamanla amacından uzaklaşmış ve 27 Mayıs askeri müdahalesi ile son bulmuştur Kurulduğu anda açıkladığı programı CHP’nin programına çok benziyordu Müteakip zamanlarda parti kendisini popilist politikalara kaptırarak halkın büyük bir kısmının desteğini kazanmış DP henüz teşkilatlanmasını tamamlayamadan CHP baskın bir seçime götürüyor Seçimler CHP’nin üstünlüğü ile sonuçlanır Ama seçimlerin tarafsız yapılmadığına dair bir sürü iddia ortaya atılır CHP’nin iktidarı döneminde 2 nci Dünya harbinin vermiş olduğu ekonomik sıkıntı toplumu oldukça zorlamış bu da DP’nin faydasına gelişmiştir
1946 senesinde Org Sabri YİRMİBEŞOĞLU askeri liseden mezun olmuş ve Ankara Kara Harp Okuluna başlamıştı Genel Kurmay Başkanı Org Kazım ORBAY Harp Okulunu 3 yıla çıkarttırırken Eğt kalitesi de aynı şekilde yükseltilmiştir
Siyasi hayatımızda çok partili döneme geçişin işaretleri olarak CHP mecliste Milli şef, değişmez lider unvanlarını kaldırtıyordu 1947 senesinde DP ilk büyük kongresini yapıyordu Aynı sene içerisinde okul dışında din eğitimine müsaade kanunu çıkarılıyor Bu kanun ileride kuran kurslarının yurdun her tarafında açılıp ehil olmayan kişiler tarafından kullanılmasını sağlayacaktı Sürekli laik söylemlerde bulunan CHP iktidarı buna sebebiyet verdi 30 Ağustos 1948 senesinde harp okulundan mezun olan devam eder 9 ay piyade tekamül kursu ve 3 ay NBC kursu için oraya gelmiştir
O dönem partiler dini kullanmanın ucuz bir propaganda ve yandaş toplama yöntemi ön plana çıkartmışlardır Özellikle 1949 yılında mecliste Arapça ezan okunması hadisesinden sonra dinin kullanıldığı açıktan hissedilmiştir Türkiye’nin Nato’ya kabul edilmesi DP parti iktidarına nasip oldu Kominizim iktidar partisi tarafından büyük bir tehlike olarak addedilip buna yönelik karşı tedbirler ortaya çıkarılıyordu Hatta rakipler saf dışı edilmek için kominist suçlaması ile karşı karşıya bırakılıyordu 1950 senesinde yapılan seçimler DP iktidarının büyük bir zaferi ile sonuçlanıyor DP icraatları boyunca dış politikada tutarlı bir yol izlemiş olup, Kore’ye birlik gönderme, Kıbrıs anlaşmaları, Nato’ya girişimiz bir başarı olarak kendini göstermiştir DP iktidarının ilk yıllarında memleket kalkınma işaretleri göstermiştir Biraz şans biraz da teşvikle özellikle tarımda yaşanan üretim artışı ihracata soluk aldırmıştır DP arkasına almış olduğu toplumsal desteği bir süre sonra kötüye kullanacak ve devletin kuruluşlarıyla karşı karşıya kalacaktır Özellikle personel görevlendirmelerinde keyfi hareketler (kendi düşüncelerine yakın insanlar) dikkati çekmektedir TSK da bu davranışlardan nasibini almıştır Ordunun çeşitli komutanlık kademelerine haksız atamalar hiyerarşik düzeni bozmuştur Bu personel arasında git gide büyük bir hoşnutsuzluk yaratmıştır Parti 1955-1960 seçimlerinde de iktidara büyük bir halk desteği ile gelmiştir Uygulanan adam kayırma ve kendi düşüncelerine yakın insanları hak edip etmediğine bakmaksızın önemli yerlere görevlendirilmesi onun ve kadrosunun 27 Mayıs ihtilali ile sonunu hazırlamıştır 30 Ağustos 1950 senesinde Org Sabri YİRMİBEŞOĞLU Cumhurbaşkanlığı Muhafız Kıt’asında ilk görevine başlıyor
DP muhalefette iken kendisine yapılan haksızlıkları iktidarda iken CHP’den kat kat çıkartmak için uğraş veriyordu İktidarda iken devletin yayın organları ve güçleri DP iktidarına hizmet ediyordu DP iktidarı döneminde yapılan harcamalar bütçeyi aşma noktasına gelmiştir İlk defa dış borçlanma DP iktidarı döneminde gerçekleşmiştir Kıbrıs sorunu Türk ve Rum toplumunun Kıbrıs adası üzerinde beraber yaşamaları ve eşit haklara sahip olması şeklinde aşılmaya çalışılmıştır Yönetim aynı oranlarda liderlerle temsil edilme şeklinde kendini göstermiştir Daha sonra Rum lider tarafından bu anlaşma tanınmayarak Kıbrıs’ta Türk katliamı başlatılmıştır Bu olaylar Türkiye’de iktidar kavgalarının en şiddetli olduğu döneme denk getirilmiştir
Anlatımlarda TSK personelinin maddi olarak çektiği sıkıntı sık sık dile getirilmektedir 27 Mayıs sabahı Albay Alpaslan TÜRKEŞ Ankara Radyosundan tüm Türkiye’ye ihtilali bildirmiştir Müteakip günlerde milli birlik komitesi adı altında kurulan kurum yönetimi eline almıştır 27 Mayıs haricinde kısa bir süre içerisinde daha başka ihtilal denemeleri yapılmış fakat başarılı olunamamıştır Adnan MENDERES idama mahkum edilip infazı gerçekleştirilmiştir Türkiye Cumhuriyeti bu dönemde istiksarsız yönetimlerle vakit kaybına uğramıştır Parti menfaatleri ülke menfaatlerinin üzerinde tutulmuş, şahsi menfaat ve çıkarlar uğruna Türkiye Cumhuriyeti vakit kaybına uğramıştır Bu tür hadiseler dış ilişkilerde ülkenin ulusal kayıplara uğramasına neden olmuştur YİRMİBEŞOĞLU YAYINEVİ VE ADRESİ

by.NaMe
07-10-2008, 10:31 AM
KİTABIN ADI Asrın Operasyonu KİTABIN YAZARI Hakan TÜRK YAYIN EVİ VE ADRESİ Atlantik Basın Yayınevi BASIM TARİHİ 1999 KİTABIN / YAYIM MAKSADI
Abdullah Öcalan’ın Türkiye İçinde ve Dünyanın Birçok Ülkesindeki Politikacı, İşadamı Ve Değişik Meslek Gruplarına Mensup Kişilerle İlişkileri ve TC’nin Kendini Savunmak İçin TSK, MİT ve Diğer Kuruluşlarının Görevlerini En İyi Şekilde Yapabilmekte Olduklarını Anlatmak KİTABIN ÖZETİ :
Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak sahip olduğumuz topraklar stratejik öneminin yanısıra doğal güzellikler bakımından da ehemmiyet arzetmekte ve tabii olarak bilhassa komşu ülkelerin dikkatini çekmektedir Sıcak harpler döneminin kapanmış olduğu çağımızda, dünya ülkeleri artık soğuk savaş metotlarını kullanarak gayelerine ulaşma yolunu seçmektedirler Güzel ülkemizin de üzerinde çok yoğun bir soğuk harp karmaşası söz konusudur Ülkemiz üzerinde gizli düşmanlar çok yoğun istihbarat faaliyetleri yürütmektedirler Gizli emellerine ulaşabilmek maksadıyla, icap ettiği taktirde terör faaliyetlerine de illegal ve gizli bir şekilde destek vermektedirler
Ülkemiz üzerinde kaynatılmakta olan cadı kazanı her ne kadar tehlikeli ve karmaşık olsa da genç ve dinamik Türkiye Cumhuriyeti devletinin iç ve dışta ayakta kalmasını canları pahasına koruyacak ve idame ettirecek kahramanları vardır Bu kahramanlar başta Türkiye Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri, Milli İstihbarat Teşkilatı, Emniyet Teşkilatı İstihbarat birimleri ve takdire şayan diğer devlet birimleri personelidir
SONUN BAŞLANGICI :
EYLÜL 1998’te yapılan son MGK toplantısında alınan gizli kararlar gereği değişen güvenlik konseptinin sonucu : Artık Türkiye PKK örgütüne destek veren ve Abdullah ÖCALAN’I barındıran Suriye’ye karşı ilk kez rest çekerek “güç gösterisi” politikasına girmiştir
Kara Kuvvetleri Komutanı OrgAtilla Ateş, Hatay’ın Reyhanlı İlçesinde halka hitaben yaptığı konuşmada PKK terör örgütüne destek veren Suriye’yi uyarmıştır
Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman DEMİREL; TBMM’de yapmış olduğu konuşmada “Suriye’ye karşı sabrımız taşmak üzeredir, mukabelede bulunma hakkımızı saklı tutuyoruz” Mesajını tüm dünyaya ilan etmiştir Bu kanlı terör örgütü lideri ve komuta grubunu topraklarında barındıran ve terör örgütü lideri ve komuta grubunu topraklarında barındıran ve aleni destekçisi olan Suriye hükümetine çok net, anlaşılır, haklı ve etkili nihai uyarı idi Gerilimin artmasından endişe duyan Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, arabuluculuk yapmak maksadıyla, Ankara’ya gelerek temaslarda bulunmuş ama beklediği ilgiyi Türk Makamlarından bulamamıştır
Baskınlar sonucu ÖCALAN’ın Suriye’yi terkettiği tespit edilmiştir
Abdullah ÖCALAN Moskova civarında barınırken, Türkiye tüm Avrupa ülkelerini sızma girişimine karşı resm olarak uyarmıştır
Köşeye sıkışan ve ne yapacağını bilemez duruma gelen terörist başı Rus resmi makamlarından resmen sığınma ve iltica hakkı talep etti Rus makamlarınını, ÖCALAN’ın talebine sıcak bakması, Türkiye’nin kararlı ve çok sert tavrıyla karşılaşmasına sebep oldu Türkiye – Rusya ekonomik ilişkilerinin sarsılması durumunda Rusya’nın ne kadar büyük bir zarara uğrayacağı, Türk ekonemisine ne denli bağımlı oldukları Rus yetkilileri tarafından bilinmekteydi Türkiye devletinin şimşeklerini üzerine çekmek Rusya için olabilecek en kötü durumlardan biridir Neticede terörist başının Rus topraklarında bulunması ve bunun Türkiye tarafından bilinmesi Rusya’nın tamamen aleyhine idi
Abdullah ÖCALAN farklı bir isim kullandığı pasaportu ile Roma yakınlarında bir hava limanında yakalandı ve kalp rahatsızlığı nedeniyle, kalmakta olduğu Regina Celia cezaevinden alınarak Palestirina kliniğine götürüldü Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı Abdullah ÖCALAN’ın iadeis konusunda ilk resmi başvurusunda bulundu
4 ŞUBAT 1999 günü 4 gün kadar ortadan kaybolmuş olan terörist başı muhtemelen bir telefon görüşmesiyle yerini belli etmiş MİT, CIA’dan aldığı teknik destekle ÖCALAN’ın Nairobi’deki Yunan elçiliği ikametgahında olduğunu tespit etmiş ve bilgi Ankara’ya intikal etmiştir
Ankara’da devletin zirvesinde yapılan değerlendirmede ÖCALAN’ın yakalanması için bir operasyon yapılması kararı alınmıştır
15 ŞUBAT 1999 tarihinde Yunan Büyükelçisi Kenya’lı yetkililerle görüştürten sonra Abdullah ÖCALAN’a Avrupa’ya gönderilmesi için Nairobi uluslararası havalimanında bir uçak hazırlandığını söylemiş, hatta kendisinden de bu uçakla yolculuk edeceğini taahhüt etmiştir
Yine de Abdullah ÖCALAN, dokunulmazlığı olan büyükelçinin otomobili ile gitmek istemiş, neticede beş araçlık konvoy Büyükelçilik’ten ayrılmış, hareket edilir edilmez tuhaflıklar başlamıştır Terörist başının üç polisle içinde bulunduğu araç hızla hareket etmiş ve konvoydan kopmuştur Bu esnada Abdullah ÖCALAN bir iğne ile uyutulmuş ve Türk Timinin beklediği özel uçağın kapısına kadar ilerlemiş ve uçağa teslim edilmiştir
Haini taşıyan uçak 0349’da Bandırma’ya iniş yapmış ve kanlı terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah ÖCALAN İmralı Cezaevi’ne nakledilmiştir Bu aşamada tarih 16 ŞUBAT 1999’u göstermektedir
TERÖRİST DEVLETLER :
Teröris olarak nitelenen devletler; Küba, İran, Irak, Libya, Kuzey Kore, Sudan ve Suriye’dir
DÜNYANIN EN TEHLİKELİ TERÖR ÖRGÜTLERİ :
Dünyanın çeşitli yerlerinde faaliyet gösteren terör örgütleri; Filistin Kurtuluş Cephesi (PLF), Halk Mücadele Cephesi (PSF), 15 Mayıs Örgütü, Abu Nidal Örgütü (ANO), ALEX BONCAYAO (ABB), Kızıl Ordu (RAF), Puka Intı (Sol Rojo, Kızıl Güneş), Halkın Mücahitleri Örgütü (MEK veya MKO), Yeni Halk Ordusu (NPA), Filistinin Kurtuluşu İçin Halk Cephesi-Özel Komutanlık (PFLP-SC), Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (PFLP), Filistin İslami Cihad (PU), Geçici İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (İRA), Tamil Ealem Kurtuluş Kaplanları (LTTE), Japon Kızıl Ordusu (Anti Emperyalist Tugay) (AIIB), Cihad Grubu, Kach ve Kahane Chaı, Demokratik Kamboçya Partisi (Kızıl Kmerler), Tupac Katari Gerilla Ordusu, Ulusal Kurtuluş Ordusu (Kolombiya), Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri (FARC), Bask Özgürlük Hareketi (ETA), Manuel Rodrıguez Yurtsever Cephesi (FPMR), 17Güç, Morazanist Yurtsever Cephe (FPM), Silahlı İslam Grubu (GIA), Hamas (İslami Direniş Hareketi), El-Fetih, Hizbullah, Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu (ASALA), Kürdistan İşçi Partisi (PKK), Devrimci Halk Kurtuluş Partisi / Cephesi (DHKP/C)’den ibarettir Bunlardan son dördü Türkiye için tehdit oluşturmaktadır
TERÖRLE MÜCADELE ŞEHİT VE YARALI VATANDAŞLARIMIZ :
ASKERLER :
4219 şehit, 9053 yaralı olmak üzere toplam 13272 kişi,
DİĞER GÜVENLİK GÜÇLERİ :
1387 şehit, 2216 yaralı olmak üzere toplam 3603 kişi,
SİVİL VATANDAŞLAR :
5316 ölü, 5903 yaralı olmak üzere toplam 11219 kişidir
SUÇLAMALAR VE İFADELERİ :
Terörist Başı Abdullah ÖCALAN 20 bin suçtan yargılanacaktır Bu suçlar; 08111984 tarihinde Şırnak Karageçit Köyü’nde 5’i kadın, 4’ü çocuk 9 vatandaşımızın ölümünden, 07081999 tarihinde Bitlis Ahlat Aşağıoluk Köyü’nde bir vatandaşımızını ölümüne kadar olanları kapsamaktadır
Abdullah ÖCALAN’ın verdiği sayfalar dolusu ifadelerin satır başlarına göz attığımızda kimin kiminle nasıl bir ilişkisi olduğunu görülebilir Özetle bunlar;
35 bin kişinin ölümünden ben sorumluyum Bunu kabul ediyorum Şimdi bütün örgütte “kan dökmeyin” çağrısını yapıyorum Ben hata yaptım
Başlangıçta bağımsız kürdistan adıyla bir devlet hayali kuruyordum Ancak zaman içerisinde kürt halkına, Türk devleti tarafından tanınan haklarla bu fikrimi değiştirdimArtık Türk ve kürt halkının aynı sınırlar içerisnde, kardeşçe yaşayabileceğine inanıyorum
Kadınlara düşkünlüğümü herkes biliyor İnkar etmiyorum Bu benim zaafım PKK’nın kurulduğu günden bu yana çok sayıda kadınla birlikte oldum Sayılarını hatırlamıyorum
HADEP, PKK ile direkt bağlantılı bir parti HEP ve DEP’te öyleydi Ben her zaman HADEP yöneticilerine TC yasalarını zorlamamalarını söyledim
Yunanistan makamları beni önce Kenya’ya sonrada Güney Afrika’ya götürme sözü verdi Kenya’ya gittim Kenya’da yakalanışım ise nasıl oldu hiç anlamadım
Havaalanına doğru ilerliyorduk Sonra ne olduğunu bilmiyorum, hatırlamıyorum Gözlerimi açtığımda kendimi uçakta buldum Karşımda Türk güvenlik görevlileri vardı
SONUÇ :
A KİTABIN ANA FİKRİ :
Kitap, Türkiye’nin yıllardır en büyük sorunu olan ve ülkemizin güçlenmesini istemeyen veya bir biçimde Türkiye’den bazı menfaatler sağlama peşinde olan ülkelerin desteğiyle beslenen PKK terör örgütünün iç yüzünün detaylı bir biçimde ortaya serilmesi ana fikri temelinde şekillendirilmiştir Yazar, bu ana fikir çerçevesinden ayrılmadan uluslar arası terör kavramını açıklayarak belli başlı terör örgütlerini ve bunları destekleyen ülkeleri açıklamıştır Ayrıca ülkemizin bütün güvenlik birimlerinin koordineli bir biçimde asrın son büyük operasyonunu başarıyla gerçekleştirmişlerdir Bu türden operasyonlar için Türkiye’nin her açıdan hazır ve donanımlı olduğu ön plana çıkan diğer bir önemli noktadır
B KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Kitabın içeriğinin ülkemiz kamuoyu açısından yeni olan tarafı, Abdullah ÖCALAN’ın yakalanmasını bütün detayları ile açıklaması ve PKK’nın bağlantılı olduğu diğer kişi veya kurumların dış bağlantılarını ayrıntılı olarak ortaya koymasıdır Titiz ve dikkatli bir çalışma ve derinlemesine bir araştırmanın ürünü olan kitap konunun ilgilileri için önemli bir başvuru kaynağı olacaktır

by.NaMe
07-10-2008, 10:31 AM
KİTABIN ADI ATATÜRK Devrimi / Bir Çağdaşlaşma Modeli KİTABIN YAZARI ProfDrSuna KİLİ YAYINEVİ VE ADRESİ
BASIM TARİHİ OCAK 1998 KİTABIN YAYIM MAKSADI Atatürk devrim modelinin bir çağdaşlaşma ve kalkınma modeli olarak özellikle 2 nci Dünya Savaşı sonrası dönemde hem kendine; ülkenin, Türk toplumunun yapısına ve koşullarına özgü ulusal, hem de kendisinden sonra ulusal kurtuluş mücadelesi verecek olan 3dünya ülkelerine yol gösterecek bir seçenek, bir örnek olarak ortaya çıkması, modelin toplum ve devlet hayatına uygulanışını diğer kalkınma maddeleri ile karşılaştırmalı olarak incelenmektir KİTABIN ÖZETİ :
1 GİRİŞ :
a Çağın Özellikleri :
20 yüzyılı en belirgin özeliği bağımsızlaşma özleminin güçlü bir olgu olarak tüm dünyaya yayılmasıdır Ancak dünya gerçeği bağımsız olmanın yeni içeriğini “TAM BAĞIMSIZLIK“ olarak, boyutları genişlemiş bir bağımsızlık anlayışı şeklinde belirlemiştir Tam bağımsız olabilmek ve tam bağımsız yaşayabilmek içinse “ÇAĞDAŞ“ olmak gereklidir Çağımızın geri kalmış, gelişmemiş yoksul ama yoksulluktan kurtulma çaba ve amacındaki toplumlarının sorunu “BAĞIMSIZ OLMA“ çizgisinden “ÇAĞDAŞ“ olma aşamasına dönüşmüştür Bağımsızlık olgusunu asıl içeriğiyle, genişleyen “TAM BAĞIMSIZLIK“ boyutunda tanımlamak gerekir Tam bağımsızlığa yönelebilmenin ilk adımı SİYASAL BAĞIMSIZLIK’tır Siyasal bağımsızlığını kavuşan toplumların en büyük sorunu BİRLİK, OTORİTE ve EŞİTLİK konularıdır Bunlar sağlanmadan toplumu sarsıntı, iç çelişki ve çatışmalarından kurtarmak imkansızdır İşte bu noktadan bağımsızlığına karışan ülkelerin çağdaşlaşma sorunu doğmaktadır Günümüzde tek tip bir çağdaşlaşma modeli yoktur
b Ulusal Model Arayışları :
Her ülkenin farklı toplumsal, kültürel, tarihsel, geleneksel, dinsel, ve ekonomik yapılarının olması bu ülkelerin önderlerini ve yöneticilerini ulusal modeller ve kalkınma yöntemleri bulmaya itmiştir Türkiye Cumhuriyeti özellikle 2 nci dünya savaşı sonrası bağımsızlıklarına kavuşarak çağdaşlaşma çabası içerisine giren ülkeler için alternatif bir çağdaşlaşma modeli olmuştur Atatürkçü ideolojinin en belirgin özelliği ulusal oluşu, toplumun tarihsel, kültürel, toplumsal ve ekonomik koşullarına; yapısına göre oluşturulmuş bulunmasıdır Dogmacı değil pragmatistir Hayalci değil gerçekçidir Batıya dönüktür Atatürkçü ideoloji batının siyasal sistemini benimsemiş fakat batı toplumundaki sınıf ayrılığı yerine sınıflar arası uyumu yeğlemiş ülkenin tüm toplumunun “Halk devleti“ olarak korumayı amaçlamıştır Atatürkçü ideoloji ulus bilincine ulusçuluğa, ulusal birliğe her uygulamada büyük ağırlık vermiş, içte ve dışta sürekli vurgulamış, güçlendirmeye çalışmıştır Atatürkçü ideoloji milli iradeye dayanmayı, her politika ve eylemi halkın temsilcileri ile oluşturmayı ve uygulamayı ön görmüş, kişi egemenliği yerine ulus egemenliğini benimsemiştir Atatürkçü ideoloji bilimi, bilimin yol göstereceğini ve aklı benimsemiş, laik bir toplum yaratmayı çağdaş olmanın gereği olarak görmüştür Atatürkçü ideoloji ve çağdaşlaşma modeli bu temel nitelikleri ile KAPİTALİZM ve MARKSİZM’in gelişme modellerinin dışında hem kendine, ülkenin, Türk toplumunun yapısına ve koşullarına özgü ulusal, hem de kendinden sonra kurtuluş savaşı verecek olan ülkelere bir “ÖNERİ“ bir “BİLDİRİ“ bir “ÖRNEK“ olarak ortaya çıkmıştır
2 ATATÜRK DEVRİM MODELİ :
Siyasal çağdaşlaşmanın temel bir koşulu, dinsel, geleneksel, ailesel ve geleneksel otoritelerin yerine laik, ulusal ve tek bir otoritenin olmasıdır Atatürk devrimi bunu gerçekleştirmiştir Atatürk devrimi çağdaşlaşmayı bir bütün olarak gören, o doğrultuda devleti, toplumu eyleme sokan ilk Türk çağdaşlaşma hareketidir Atatürk devrimi ulusal, dinamik bir çağdaşlaşma eylemidir Atatürk eri bu devrimi yönlendiren, devrimle beraber büyüyen ve devrim eyleminin düşünsel yönünü oluşturan ilkelerdir
a MODELİN AMAÇLARI :
Atatürk devrim modellerin birinci amacı çağdaşlaşmak, ikinci amacıda kalkınmak, böylece çağdaş uygarlık düzeyine çıkmaktır Türk devrimi yasallığı dinsel kökeni reddetmiş, laik, ulusal bir temele dayatılmasına çaba göstererek birliğin başlıca ideolojik tanımlamasına da olanak yaratmıştır
b MODELİN SORUNSAL AŞAMALARI :
Halk yığınlarını sömürgeci, işgalci güçlere karşı mücadeleye itmek, bağımsızlığa kavuşmak, sonraki sorunların çözümünden daha kolaydır Bunun temel nedeni kurtulan toplumların geleneksel oluşu, uluslaşamaması, ulus bilincine varmamasıdır Kurtuluş öncesindeki birleştirici, bir araya getirici bağ kurtuluşundan sonra kopmaktadır Halbuki bir toplum, bir devlet için en önemli öğelerden biri ulusal birliktir Mustafa Kemal Atatürk Amasya genelgesi Erzurum ve Sivas kongreleri; TBMM’nin açılması, saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, faaliyetleri ile ulusal birliği sağlamayı ve ülkede kaybolan otoriteyi yeniden oluşturmayı başarmıştır
Devrim sürecinde otorite yerini bir sistem, yeni bir yönetim biçimi ve bunun gerekli kıldığı çağdaş anlamda bir siyasal yapı, siyasal kurumlar konusudur Atatürk devrim modelinin öngördüğü siyasal yapı, siyasal kurumlaşma batının siyasal yapısıdır Laik bir toplumda cumhuriyetçi, demokratik, özgürlükçü bir düzen kurmaya amaçlar
Atatürk devrim modelinde başlangıçta, cumhuriyet öncesi dönemde eşitliği yönelik ekonomik içerikte girişimler; “Dokuz ilke“, Ereğli Havzası maden işçilerin yapılmış olmasına karşın henüz tümüyle çözülmüş, aşılmış değildir
C MODELİN STRATEJİ VE TAKTİĞİ :
Mustafa Kemal’in modelinde çağdaşlaşmanın gerekleri olarak bilinen, benimsenen ulusal toplumu belirleme; çağdaş laik siyasal düzenlemeyi, örgütleşmeyi gerçekleştirme; toplumsal ve kültürel atılımları başlatma ve ekonomik kalkınma için eyleme geçme ülke ve toplum koşullarına, olanaklarına göre sıralanmış yapılabilirlik ölçeğinde uygulamaya konmuştur En çok ilgi toplayacak, destek sağlayacak, kabul görecek olanlar öne alınmış, güçlük yaratacak, işleri çıkmaza, açmaza sokacak olanlar ise geriye bırakılmış; fırsatı, olanağı, yapılabilirliği doğdukça ortaya çıktıkça da gündeme getirilmiştir
ç MODELİN TOPLUM VE DEVLET YAPISINA UYGULANIŞI :
(1) BİRLİĞİ SAĞLAMAYA YÖNELİK ATILIMLAR :
Saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, eğitimde birliğin sağlanması (Tevhid - i Tedrisat ), Milli eğitim bakanlığının kurularak tüm öğretim kurumlarının buna bağlanması, 1924 anayasasının kabulü, kıyafet kanun, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Türk medeni kanununun kabulü, Türk borçlar kanunu, ticaret kanunu, icra iflas kanunu, hukuk ve ceza muhakemeleri kanunların çıkarılması, modern zaman ve ölçü birimlerinin kabul edilmesi, Latin alfabesinin alınması, Türk tarih kurumunun kurulması, birlik ve otoriteyi sağlamada önemli adımlar olmuştur
(2) OTORİTEYİ KURMAYA YÖNELİK ATILIMLAR :
Halifeliğin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, soyadı kanunun kabulü, bu konuda atılmış en önemli adımlardır
(3) EŞİTLİĞİ GERÇEKLEŞTİRMEYE YÖNELİK ATILIMLAR :
Geleneksel unvanların kaldırılması ( Soyadı kanunu ile ), tekke ; zaviye ve türbelerin kaldırılması, kadın hakları ile ilgili yasanın kabulü, modern hukuk fakültesinin kurulması, medeni kanun, ticaret kanunu, hukuk ve ceza muhakemeleri kanunu, icra iflas kanunu, borçlar kanunu, gibi modern kanunların benimsenmesiyle toplumsal eşitlik sağlanmaya çalışılmıştır Ayrıca aşar vergisinin kaldırılması, parasız öğrenim, yabancıların elinde bulunan demiryollarının, limanların, maden işletmelerinin, satın alınması, kabotaj hakkına sahip çıkılması, sanayiyi teşvik eden kanunların kabulü, okulların yaygınlaştırılması, iş kanunun çıkarılması, salgın hastalıklarla mücadele, sağlık kuruluşlarının yaygınlaştırılması, tarım satış ve kredi kooperatiflerinin kurulması, karayolları ve köprü yapımı sulama ve tarımda verimi artıcı araç ve gereçleri geliştirme çalışmaları ve ilk beş yıllık sanayi plan! ekonomik alanda eşitliği ve çağdaşlaşmayı sağlamaya yönelik önemli adımlardır
(4) ATATÜRK’TEN SONRAKİ DÖNEMİN ÖZELLİKLERİ :
Üretime dönük eğitime geçilmiş, Köy Enstitüleri kurularak eğitimin yaygınlaştırılmasına girişilmiş, fakat bu devrimci atılım çok partili siyasal yaşamda etkinliğini kaybetmiştir Çiftçiyi topraklandırma yasası çıkarılmış, bununla toprak dağılımındaki adaletsizlikler giderilmek istenmiş, fakat bu yasa bütünüyle ne uygulanabilmiş, nede toprak reformu gerçekleştirilmiştir Devrimin ulus oluşturulması, kültürün ulusallaştırılmasında yardımcı işlev üstlenen halk evleri bir siyasal partinin denetiminden alınarak ulusal devlet kuruluşu biçiminde sürdürülmesi gerekirken kapatılmış, bu kuruluşa çoğulcu düzenin isteklerine yanıt verecek işlerlik kazandırılmamıştır Ulusal bir ekonomi yerine dışa bağımlı, batı anamalcılığının etki ve denetiminde bir ekonomi ve sanayinin kurulmasına, bu bağlılıkla genişlemesine olanak sağlanmış ; böylece ülke ekonomisi yeni sömürgeciliğe açılmıştır Laik eğitimi güçlendirici, laik bir toplum yaratıcı atılımlar büyük ölçüde unutulmuş, dinsel eğitim laik öğretim kurumlarını ve toplumu etkileyecek, denetimi altına alınacak olanaklara kavuşturulmuştur; Dinsel eğitim kuruluşları hem nicelik, hem nitelik yönünden ülke çapında örgütleştirilmiştir

by.NaMe
07-10-2008, 10:31 AM
KİTABIN ADI Atatürk Din ve Laiklik
KİTABIN YAZARI Rauf RDENKTAŞ YAYIN EVİ VE ADRESİ KASTAŞ AŞYayınları Başmusahip SokTalashan 16-101 34410 Cağaloğlu / İSTANBUL BASIM TARİHİ KİTABIN YAYIM MAKSADI Atatürkçülüğün ve laikliğin dinsizlik olarak yorumlanmasına tepki
KİTABIN ÖZETİ :
1 GİRİŞ :
Rauf R DENKTAŞ, bilindiği üzere Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanıdır Bu kitabın çıkışı, yazarın kendi tabiri ile, son zamanlarda ortaya çıkan bazı çevrelerce Atatürkçülük ile Laikliğin din düşmanlığı olarak yorumlanması olayına tepkidir Yazar, eserinde özellikle gençlere hitap etmektedir Kitabın giriş yazısında bu konular ve irtica meselesi ele alınmaktadır Kitap ilk olarak bu konularla ilgili notlar olarak hazırlanmış, Kıbrıs Kültür Derneği’nde yapılan bir toplantıda sorulan sorular ve daha geniş çapta İslam Cemiyeti'nin daveti üzerine Atatürk Kültür Derneği’nde yaptığı konuşmalarla bugünkü durumuna gelmiştir Bu sebeple kitap daha çok düşünceler ve hitaplar dizisi olup bölüm başlıklarıyla sınırlı kalınmamıştır
2 BİRİNCİ BÖLÜM :
Birinci bölümde İslamiyetin özellikleri ve Allah'tan bahsedilmektedir Bu bölümde kitabın genelinde olduğu gibi Atatürk'ün konu akışı içinde ilgili sözlerine yer verilmektedir Atatürk, İslamiyet'in son din olmasının son derece akla uygun ve doğal bir din olmasından kaynaklandığını söylemektedir Bunun akabinde bu bölümde Atatürk'ün müfredatta dini eğitim olmasını istemesinden bahsedilmektedir Son olarak da İslamiyet çerçevesinde İnsan, Ruh, İyilik ve Günah incelenmiştir
3 İKİNCİ BÖLÜM :
İkinci bölüm dinin yüceliği'ni inceler Bu bölüme dünyaca kabul gören ünlü şahsiyetlerin Kur'an ve İslam Dini hakkında görüşleri ile başlanılmıştır Tüm bu sözler dinimizin yüceliğinin yabancılar tarafından da kabul gördüğününü kanıtlamaktadır Dinimiz, peygamberimizin hayatı ve sözleri ile bir bütünlük oluşturduğundan peygamberimizin kişiliği de övgü ile anlatılmaktadır Bu gerçeklerin ışığında Atatürk'ün anlattığı Türk askerinin Çanakkale'de gözünü kırpmadan ölüme gittiği Bombasırtı olayını anlamak kolaylaşmaktadır Ayrıca bu bölümde tartışma konusu olan "Tevekkül"e de değinilmiştir Yazar dinimizin yüceliğini anlatırken İslamiyetin Beş Şartı'nı da kendi yorumlarıyla açıklamıştır
4 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM :
Bu bölümde "İslamiyet Güzel Ahlaktır" düşüncesi incelenmiştir Yazar, bu bağlamda doğruluk, oruç, yardım ve güzel ahlaklı olmanın koşul ve erdemlerini ele almıştır Bunu yaparken "Güneş karı nasıl eritirse güzel huy da günahları eritir" gibi peygamberimizin sözlerinden ve yaşayışından örnekler verilmiştir
5 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM :
Dördüncü bölümün adı "Atatürk'ün Laiklik Anlayışı" dır Bu bölümde ağırlıklı olarak Atatürk'ün sözlerine yer verilmiştir ve Atatürk'ün din istismarına, kadercilik yüzünden oluşan tembelliğe ne kadar karşı olduğu, kadın erkek eşitliğine inanışı ve uygulayışı, kutsal aile kurumuna bakışı ve tarikatlara karşı oluşu ele alınmıştır Bunlara örnek olarak büyük dinimiz “çalışmayanın insanlıkla ilgili olmadığını” bildiriyor Bazı kimseler çağdaş olmayı kafir olmak sanıyorlar Asıl küfür onların bu zannıdır Bu yanlış yorumu yapanların amacı, müslümanların kafirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?" Veya Atatürk’ün "Türkiye Cumhuriyeti şeyhler ve dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olamaz En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır" Sözünü örnek verebiliriz
6 BEŞİNCİ BÖLÜM :
Son bölüm olan "Müslümanlığın Erdemleri" bölümünde ilk olarak İslamiyette Allah'ın kullarından beklediklerinden ve bu bağlamda insanlarda bir benlik ve varoluş sebebi bilinci olmasının gerekliliğinden bahsedilmektedir İslamiyetin erdemlerini bilen bir kişinin Kur'an'ı okuyup, Allah sevgisi ve korkusuna sahip olarak yaptıklarının hesabını verebileceğini belirten yazar, insanların kendilerine gün sonunda "Allah'a çok şükür bugün Allah'ın istediği şekilde, insanca yaşadım" diyebildiği takdirde ne kadar büyük bir iç huzura kavuşacaklarını anlatmaktadır Bu bölümde ayrıca aklın ve usun herşeyden üstün olduğu gösterilmiş, ve konuyu pekiştiren anekdotlara yer verilmiştir Yazar, ayrıca Atatürk'ün 31 Ocak 1923'te İzmir'de halka hitaben söylediği sözlere de yer vermiştir Bu sözler ile Atatürk, kadınların görevi ve Türk toplumundaki yerlerini, kadınların kılık kıyafetleri ile ilgili görüşlerini ve dinimizin bizi gerileten bir din olmadığını belirtmiştir Özellikle "Örtünme, kadını yaşayışından ayıracak biçimde olmamalıdır" sözleri konuyu özetlemeye yeter Buna karşın Atatürk, kıyafette doğrudan batı taklidine gidilmesini de geleneklere karşı gelinmemesi gerektiğini, doğrudan başka bir ulusa öykünmenin "ne tıpkısı olabilme, ne de milliyeti içinde kalabilme" konusunda başarısızlığa mahkum olduğunu belirtmiştir
SONUÇ :
1 KİTABIN ANA FİKRİ :
Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyetinin temelini oluşturan laiklik ilkesine bakışını irdelemektir
2 KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Atatürk'ün din ve laiklik konusundaki düşünce ve sözlerini toplamış olmasıdır
3 KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Kitap, konu ile ilgili yazarın hitapları ve notlarından oluştuğu için halkın geneline ve özellikle gençlere faydalı olacak mesajlar içermektedir

by.NaMe
07-10-2008, 10:34 AM
KİTABIN ADI Atatürk Gibi Düşünmek KİTABIN YAZARI İsmet BOZDAĞ YAYINEVİ VE ADRESİ Tekin Yayınevi Tekin Yayın Dağıtım San Ltd BASIM TARİHİ 1999 KİTABIN YAYIM MAKSADI Atatürk’ün Metodolojisi KİTABIN ÖZETİ :
Atatürk büyük adamdı Büyük adamlar büyük dağlar gibidir, onlardan uzaklaştıkça haşmetleri ortaya çıkar İnsanlar, Atatürk' ün çevresinde etkilenirlerdi Başka bir düşünce seviyesine ulaşırlar, başka bir dinamizme kavuşurlardı O kadar ki, kendi bilgileri ve kendi fikirleri sanıp, O' nun bilgileri ve fikirlerini konuşmuş ve uygulamışlardır
Atatürk, temel düşüncesinde dünyanın değil, memleketin sorunlarını çözmeye çalışıyordu Onun için herşeyi ülkesi açısından incelemiş, değerlendirmiş, uygulama elverişliliklerini gözden geçirmiştir Hangi sistemde kendi gayesine yarar fikir bulmuşsa onu alıp kullanmakta hiç tereddüt etmemiştir O' nun için önemli olan sistem değil kuvvetli ve kudretli bir Türk Cumhuriyeti Devleti ortaya koymaktır İyi bir asker olan Atatürk gerek kendi hareketlerini, gerekse çevresindeki arkadaşlarının hareketlerini aldıkları neticeyle değerlendirmiştir O'nun için her hareketin bir amacı vardır Amaca ulaşılmışsa hareket doğru yapılmıştır Ulaşılmamışsa hareket yanlıştır
Cumhuriyet rejiminin iki büyük tehlikesi; Marksizm ve ümmetçilikMilliyetçilik ve laiklik gibi iki temel fikirle bu büyük tehlikelerin önünü Atatürk sıkıca kapatmıştır Milliyetçilik: Millet tabanına oturmuş bir devletin en tabii politikası ve karakteridir Ancak, bu temel fikir iyi anlaşılamazsa, Turancılık gibi, faşizm gibi, nasyonal ve sosyalizm gibi bir takım tehlikeli alanlara sürükleyebilir Bu sebeple; milliyetçiliğin tarifi iyi anlaşılmalıdır Atatürk Türk milliyetçiliğinin tarifini dikkatle yapmıştır Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkına Türk milleti denir Millet, dil, kültür ve ülke birliği ile birbirlerine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir politik ve toplumsal heyettir Bu tariflerden de anlaşılacağı gibi Türk milliyetçiliğini ne ırkçılığa,ne faşizme ne de komünizme götürmek isteyenlere fırsat tanımaz Laiklik ise:Türk devletinin komünizme kayması nasıl bir tehlike ise Ümmetçiliğe kayması da öylece bir tehlikedir Atatürk, bu ikinci tehlikenin kapısını kapamak için laiklik ilkesini devlete geçirdi Laik devlet teokratik devletin zıttıdır Teokratik devlette bütün girişimler din kurallarına göre yürütülür;buna karşılık laik devlette bütün girişimler,din kurallarından arındırılır,dinin devlet işlerine girmesine izin verilmez
Cumhuriyet fikrinin temeli olan "seçimle iktidar olmak "yöntemi gerek Türk soyunun geleneklerinden ve gerekse İslam dininin esaslarından kaynaklandığı için bize yabancı değil Bu yüzden Cumhuriyet fikrinde temele inen yatkınlarımız vardır Millet tabanında Cumhuriyet idaresi bir suyun yokuş aşağı akması kadar tabii bir neticedir Sade bir iştir ama,cumhuriyetin karakterini tarihi toplum yapısına uygun olarak biçimlemek hiç de kolay şey değildir Atatürk ve onun kullandığı metodoloji en değerli ürününü işte burada verdi Atatürk Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel fikirleri içine laikliği alırken devleti üç tehlikeden korumak istiyordu
a Devlet kuvvetliyken,bu kuvvete güvenip İslamiyet’in temel fikirlerinden olan "Gana" düşüncesine kapılmanın kapılarını kapamak ve böylece Ümmetçiliğin yolunu kesmek
b Hangi sebeple olursa olsun devletin zaafa uğraması halinde,devleti ele geçirme hevesine kapılacak insanların din silahı ile üstünlük sağlamalarına engel olmak böylece politikada fırsat eşitliğini korumak
c Toplumda ve devlette kesin biçimde aklın hakimiyetini egemen kılmak Çünkü "Laik Devlet" demek toplumun bütün ihtiyaçlarına, sadece akla dayanan kanunlarla cevap vermek demektir
Atatürk'ün toplum yapımıza dönük devrimlerinin en önemlisi, Medeni Kanunun kabulüdür Tam anlamıyla bir devrim niteliğini taşır Çünkü, bir toplumu, Doğu hukukundan batı hukukuna getiriyor Örfe kadar uzanan ve yüzyılların oluşturduğu yapısını değiştiriyor Onun yerine yeni bir toplum yapısı kuruyor
Devletin varolabilmesi için nasıl önce belli sınırları olan bir ülkenin sonrada özgür bir toplumun var olması zorunlu ise, toplumu yaratan fertlerinde ortak bir kültürü ve dünya görüşü olması, ister istemez zorunludur Atatürk akılcı, deney ve bilime değer veren bir insan olduğuna göre elbette Batı uygarlığının seçileceği ortadadır
Nitekim daha sonra yapılan harf devrimi; kıyafet devrimi, takvim devrimi, hukuk devrimi de laik eğitimin başarıya ulaşabilmesi için katlanılmış temel toplum düzenlemelerinden başka bir şey değildir Atatürk metodolojisinin zorunlu sonuçlarıdır
Atatürk, Türk milletini tarif ederken "Dil, kültür, ülkü" birliğini milletin vazgeçilmez üç ana vasfı olarak belirtilmişti Bunlar, bir toplumun millet olması için elbette yeter, ancak milletlerinde büyük millet olması için dil ve kültürlerinin zengin ülkülerinin kendi toplumları ve dünya toplumları için yararlı olması gerektir İşte Atatürk' ün dil ve tarih üzerinde yıllar süren sürekli ve derin çalışmanın sebebi budur Türk milletinin "Büyük Millet" olduğuna kesinlikle inanıyordu, bu inancını başkalarına belgelemek istemesi elbette tabiidir
Atatürk imparatorluk tabanından millet tabanına geçerken nasıl imparatorluk çimentosu olan saltanat ve hilafeti kaldırmış ve millet tabanının tabii yönetim biçimi olan Cumhuriyet yönetimini kurmuşsa, aynı sebeplerle imparatorluk dili olan Osmanlıcayı bırakıp yeni Türk dilinin temellerini atmıştır Eğer bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti varsa, eğer bir Türk Milleti varsa, canlı ve diri bir Türk dilinin de olması zorunludur Atatürk' e göre dil, milliyet duygusuna sıkı sıkıya bağlıdır Milliyetçiliğin güçlenmesi için dilin güçlenmesi gereklidir
Yönetimin meşru olması, kaçınılmaz bir şarttır Bundan vazgeçilemez Bu sebeple tarih boyunca yönetime çeşitli meşruiyet kaynakları aranmıştır Meşruiyetin tek yolu seçimden geçer; seçmek bütün vatandaşların hakkıdır Her vatandaşın oyu eş değerdir Böyle bir ortamda seçilen insanların kurdukları yönetim meşrudur Bu kurallara getirilen her kısıtlama yönetimi meşruiyetten ve başarıdan uzaklaştırır Toplum çalkantılarının en büyük ölçüde yansıdığı sosyal mihraplar siyasi partilerdir Partiler sosyal çalkantıları kendi düşünceleri açısından değerlendirir Meşruiyet kaynağı nasıl millet ise çarenin kaynağı da millettir Millet parlamento yolu ile kendisini yönetir Öyle ise çare parlamentodadır Bugün parlamentoda grubu olan partiler "Düzeni değiştirmek isteyenler" ve "Düzeni korumak isteyenler" olmak üzere ikiye ayrılmış bulunuyorlar Parlamenterlerimiz bir fikir düzeni içinde yerlerini yeniden gözden geçirmeli ve seçmenlerinin düşünceleri doğrultusundaki mevkilerini almalıdırlar Seçim kaygılarını bırakmanın, küçük hesapları bir yana itmenin ve şahsi menfaatlerinin üstüne çıkmanın tam sırasıdır(Atatürk büyük Türk Milletine ve O' nun bağrından çıkan Parlamentoya her zaman inanmıştır En çetin günlerde Parlamento aldığı kararlarla O'nu desteklemiş yeni bir ülke kurmuş,yeni bir millet yaratmıştır Atatürk bir metot sahibi idi Atatürk halka yüzde yüz inanan müstesna bir aydındı Atatürk devrimleri ile yeni bir toplum yaratmayı amaçladı Fakat devlet yapısını restore etmekle yetindi Atatürk devleti ümmetçilik tehlikesinden korumak için Laikliği enternasyonal düşüncelerden korumak için milliyetçiliği anayasasına yerleştirdi Atatürk güçlü devletten yana idi
Atatürk; akıl, deney, bilim yolu ile eşyanın tabiatına uygun, insanın hayranlığına yarar biçimde düşünerek, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabileceğine inanıyordu Atatürk, her çeşit taklitçiliğe, her çeşit sisteme karşı idi Atatürk, çareyi millette gören bir devlet adamı idi Atatürk, milletin üstün vasıflarına iman ölçüsünde inanıyordu Atatürk, böylece Atatürk olmuştur

by.NaMe
07-10-2008, 10:34 AM
KİTABIN ADI ATATÜRK’ün İzinde Bir Arpa Boyu
KİTABIN YAZAR Bahriye ÜÇOK YAYIN EVİ VE ADRESİ
BASIM TARİHİ 10 Ağustos 1983 KİTABIN YAYIM MAKSADI İslam dininin aslında, din istismarcılarının gösterdiği gibi yasakçı bir din olmadığı, ATATÜRKÇÜ düşünce sistemi ile zıtlaşmadığı, modern bir yorumlama ile toplumu daha ileriye götürülebileceği konusu işlenmekte
KİTABIN ÖZETİ :
Atatürk heykellerinin kırıldığı, resimlerinin yırtıldığı dönemlerde yayınladığı, “islam’da spor ve resim” yazısı ile islamda resim ve heykelin ilke olarak yasaklanmamıştır Yasağın sadece tapınmak amacı ile yapılan resim ve heykellere ilişkin olduğunu kaynaklara dayanarak, bu hususu bilmeyenlere veya bilmez görünenlere bir kez daha hatırlatmada bulunulmaktadır
İslamiyetin, zamanın arap toplumunun sosyal düzenini türlü yönlerden etkileyerek, bu toplumun çağdaş, bir toplum haline gelmesini örneklerle açıklanmaktadır
Özellikle Laiklik ilkesinin ihlali ile ilgili değişik zamanlarda yazdığı yazılar ve senatör iken yaptığı konuşmalar, kronolojik sıraya göre bir kitapta toplanmıştır
Diyanet işleri başkanlığının tutum ve davranışlarına çeşitli örneklerle işaret edilmektedir:
Diyanet Bşklığı nüfus planlaması konusunda iki ayrı fetva yayınlanmıştır Bunlardan birinde “insan neslinin ve memleketimizde nüfusumuzun çoğalmasına mani olmak dini bakımdan muvafık değildir Bir zaruret yokken arzuya bağlı olarak doğum kontrolü teşebbüsü islam dininin esaslarına aykırıdır” denilmiştir Görüşülen bir yasa tasarısı nedeni ile millet meclisi sağlık ve sosyal işler komisyonunun istediği görüş üzerine aynı başkanlık “gebeliğe engel olmak caiz ve mümkündür” diye fetva vermiştir Bundan yedi buçuk ay sonra ise; “Allah yarattığı kulun rızkını mutlaka verecektir Allah’ın koyduğu nizama zıt gelişmeler, insanlığın başına karmaşık felaketler getirmeye müsaittir” Denilerek doğum kontrolunu bir fantazi olarak niteleyip “bu insanlığın hunharca harcanmasıdır” denilmektedir
Diyanetin yayınlarında,
- “Erkek devamlı kazanır, kadın ise tüketicidir; devamlı üretici olan oğlan ile mütemadiyen tüketici olan kız evlat bir olabilir mi? Denilerek, medeni kanuna aykırılık ifade edilmektedir
- 15 şubat 1977 Van Depremi ile ilgili olarak; “Yer altında bazı gazların sıkışması veya kayması gibi sebeplerin olması zelzelenin tesadüfi olduğunu göstermez Zelzele kıyameti hatırlatır Kıyamet zelzele ile başlayacaktır” sözlerinden az sonra “günahları yüzünden onları yok edip, arkalarından başka başka nesiller peydah ettik” ayetini yersiz ve gereksiz olarak kullanıp zelzele ve benzeri felaketlerin herkes için ihtar, ikaz manasını taşıdığını bildirmektedir
Böylece acı çeken insanlığa manevi bir güç vereceği, teselli çabaları sarf edeceği beklenen başkanlık, çağdışı tutumuna bu konuda da bilim dışı örnek vermektedir
“Dinsiz devlet yıkılacak elbet”
“Şeriat hakkımız, söke söke alırız”
“Zincirler kırılsın, ayasofya açılsın”
“Şeriat islamdır, anayasa kur’andır”
“İslami hükümet, halifeli devlet”
“Erbakan-ziya-humeyni” yaşasın islam birliği
Kitabın bir bölümünde, izmir milletvekili hacı süleyman efendi’nin, TBMM kürsü-sünden ulusun temsilcilerine seslenişi söyle ifade ediliyor
“Tarih pusulalarını şaşırmış ulusların, çöküşünü gösteriyor Ulusları kötü sonuçlara götüren neden, yanlış fikirleridir İnsanlar eğitilmedikçe hiçbir işe yaramazlar Bugün köylerde ufak tefek okul yapmak, şehirlerde cami yapmaktan daha hayırlıdır Köylerde yalnız erkekler için değil birer de kızlar için okul açmak gerekir
Erkeklerin okuması ne kadar gerekli ise; kızların okuması da O oranda önemlidir Hatta daha çok önemlidir
Kadınları yüksek mertebede bulunan bir milletin sırtı hiçbir vakit yere gelmez Bu durumda olan bir ulus, dünyanın en soylu bir ulusudur
Kadın kadınlığını, yüksek erdemini, anneliğini, zevceliğini bilirse, O vakit sosyal düzeyimizdeki ilerleme en yüksek düzeyini bulur”
İnançlı yurttaşlarımıza kadın hakları konusunda yayımları ile yanlış ve tutucu bir yol çizen bazı resmi çevre yöneticilerinden, bundan böyle hacı süleyman efendi’nin ışıklı yoluna yönelmeleri tavsiye edilmektedir

by.NaMe
07-10-2008, 10:35 AM
KİTABIN ADI
ATATÜRK VE DİN
KİTABIN YAZARI
Prof Dr İsmail YAKIT
YAYINEVİ VE ADRESİ
BASIM TARİHİ
KİTABIN ÖZETİ : Yazar ATATÜRK’ün din anlayışını, onun hakkında yapılan bir takım yorumlardan ziyade, doğrudan doğruya kendi sözlerinden, demeç ve sohbetlerinden faydalanmak suretiyle ortaya koymuş ve din konusunda ATATÜRK’ü olduğundan farklı göstermek isteyen art niyetli kişilere karşı bu kitabı derlemiştir
ATATÜRK dini Allah ile kul arasında bir ilişki olarak görmüş, milli kimliğin oluşumunda ve gelişmesinde, dinin çok önemli bir yere sahip olduğunu her vesile ile ifade etmiştir
ATATÜRK’ün din anlayışı akılcı ve rasyoneldir O, hurafelere, safsatalar, boş inançlara ve bunları çıkarıp, çeşitli siyasi eylemlere alet etmek isteyenlere karşı hayatı boyunca mücadele etmiştir
Her fırsatta müslüman olduğundan iftiharla bahseden ATATÜRK, “HzMuhammed”den de her zaman tayişle söz etmiş, onun önder kişiliğinden ve dini yayma çabalarından övgü ile bahsetmiştir
ATATÜRK Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye tercüme ve tefsir edilmesine de büyük önem vermiş, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Türkçe ibaret konusunda yapılan birçok çalışmayı desteklemiştir
ATATÜRK çeşitli maksatlarla dinin istismar edilmesine şiddetle karşı çıkmış ve kendisine dinin üzumlu olup olmadığı konusunda sorulan sorulara aşağıdaki şekilde cevap vermiştir
“Evet, din lüzumlu bir müessesedir Dinsiz milletin devamına imkan yoktur Yalnız şurası vardır ki, din Tanrı kul ile arasındaki kutsal bir bağlılıktır Mutaassıp İslamcıların din komisyonculuğuna izin verilmemelidir Dinden maddi çıkar sağlayanlar alçak kişilerdir İşte biz, bu duruma karşıyız Buna izin vermiyoruz Bu gibi din ticareti yapan kimseler, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır Bizim ve sizin mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir “
ATATÜRK din eğitimine de çok büyük önem vermiş ve din eğitimini Milli eğitimintemel hedefleri arasına sokmuştur
Sonuç olarak ATATÜRK, bazı çevrelerin iddia ettiğinin aksine, hiçbir zaman dini zayıflatmak ve küçültmek çabası içinde olmamış, bilakis İslam dinine, Hz Peygamber’e ve kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’e her zaman saygı göstermiştir
Ancak hayatı boyunca din kisvesine bürünmüş cahil kimselerin toplum üzerindeki etkinliğini kırmak için mücadele etmiş, her türlü hurafeye, yobazlığı, safsataya ve dinin politikaya alet edilmesine şiddetle karşı çıkmıştır

by.NaMe
07-10-2008, 10:35 AM
Enflasyon, Kriz, Ayarlamalar


ProfDr ilker PARASIZ


Enflasyon bir toplumu oluşturan ekonomik birimlerin toplu olarak ekonomide mevcut miktardan daha fazla mal ve hizmet talep etmeleridir Talebe göre arz edilen mal ve hizmet miktarı daha az olduğundan fiyatlar yükselecektir Bununla birlikte, enflasyonist bir süreçte toplam talebin parasal değeri mal ve hizmetlerin değerinden daha hızlı artmaktadır Kitapta enflasyonist süreç bu bağlamda, ekonomik birimlerin ekonomiyi dengeye getirici fiyat artışından sonra taleplerini niçin artırmaya devam ettirdikleri anlatılmıştır

Öncelikle enflasyon çeşitleri olan; hiper enflasyon, yüksek enflasyon ve düşük enflasyonun tanımları, sebepleri ve sonuçları, yani ekonomiye verdikleri tahribat ortaya konmuştur

Cagan'a göre hiper enflasyon aylık enflasyon oranı % 50 ve yukarısıysa hiper enflasyon olarak tanımlanır Sebepleri ise; karşılıksız para basımı, savaş ihtilal ve sivil savaşlar, zayıf hükümetler, ve bütçe üzerindeki dışsal şoklar olarak ortaya konmuştur Buradaki en önemli hususun ise para arzındaki sürekli genişleme olduğu vurgulanmıştır Bu bağlamda senyoraj, enflasyon vergisi ve hoş olmayan moneterist aritmetik kavramlar anlatılmıştır

Bir sonraki bölümde dünyada yaşanan ünlü hiper enflasyonlar tarih sırasına göre anlatılmış, bunlar; Altın standardında enflasyon, Avusturya hiper enflasyonu, Macaristan hiper enflasyonu, Polonya hiper enflasyonu, Alman hiper enflasyonudur Yine ayrıca o dönemde hiper enflasyon sürecine girmeyen Çekoslovakya anlatılmıştır

Daha sonra enflasyonun niçin kötü bir şey olduğu kısaca anlatılmıştır Bunlar; paranın satın alma gücünü aşındırması, beklenmeyen enflasyonun borçlu lehine alacaklı aleyhine olması, belirsizliğin planları rassal ve spekülatif yapması ve fiyatların farklı oranlarda artarak gelir dağılımını bozması olarak ortaya konmuştur

Bir sonraki bölümde ise, ekonomik birimlerin davranış ve bekleyişlerinin, kamu bütçesinin, döviz yönetiminin, toplam arzın, finans sisteminin, satın alma gücü rekabetinin enflasyonu nasıl geri beslediği anlatılmıştır

Bunun yanında enflasyon olayının uluslar arası yönü olan döviz kuru rejimleri, bunların çeşitleri, yararları ve zararları ortaya konmuştur Bu açıdan reel döviz kuru kavramı anlatılmış ve aşınması gibi kavramlar ayrıntılı olarak ortaya konmuştur Döviz kuru politikaları ile sermaye hareketleri arasındaki bağ kurulmuştur

Ticaret politikalarından olan ticaretin daraltılması, serbestleştirilmesi ve uluslar arası rekabet politikaları ile maliye ve para politikalarının ekonomiye nasıl etki ettiği, büyüme, enflasyon, işsizlik üzerinde nasıl sonuçlar doğurduğu incelenmiştir

Müteakiben ortodoks, ortodoks olmayan (heteredoks) ve IMF tipi istikrar programları, bunların uygulaması olan aşamalı ve şok yaklaşımlar anlatılmış ve bunların para ve maliye politikaları ile nasıl destekleneceği anlatılmıştır Ayrıca yükselen reel faiz oranlarının etkileri, ücret ve fiyat kontrollerinin yeterli olup olmayacağı gibi teknik hususlar irdelenmiştir

Bir sonraki bölümde ise, enflasyonu durdurmanın diğer yan etkileri izah edilmiş ve toplumda meydana gelen fiyat ücret gibi endeksleme ile para ikamesi veya dolarlaşmanın nasıl başladığı ve ne gibi sonuçlar doğurduğu anlatılmıştır

Bilahare ortodoks, ortodoks olmayan (heteredoks) ve IMF tipi istikrar programlarının dünyadaki uygulamaları anlatılmış, benzer yanları, farklılıkları ve başarıları-başarısızlıkları irdelenmiştir Bu konuya ek olarak 1998 yılında yaşanan Güneydoğu Asya Ekonomik krizi detaylı olarak anlatılmıştır

Kitap, son bölümünü ise ayrıntılı olarak son 20 yılda yaşanan ekonomik krizlere ayırmıştır Yani; 24 OCAK 1980, 5 NİSAN 1994 ve 1 OCAK 2000 istikrar kararları teker teker anlatılmıştır Hepsindeki sebepler dünya konjonktürü ile birlikte ele alınmıştır Uygulanan istikrar programları başarılı ve başarısız yanları ve bir sonraki krize nasıl gidildiği, eski hatalardan ders alınmadığı vurgulanmıştır

by.NaMe
07-10-2008, 10:35 AM
Ateşten Gömlek:Halide Edip Adıvar
Birinci dünya savaşı aleyhimize bitmiş Osmanlı orduları terhis edilmekte İngilizler zaman zaman İstanbul semalarında gözüküp millete korku salmaktadırromanımız bu şartlar altında başlar Peyami hariciye memuru görevini yapamamakta Binbaşı ihsan onbaşı haşmet , Sabri beyler terhis olmuş hep beraber memleket meselelerini tartışmaktadırlar Bu sırada İzmir’in işgalini haber alırlarYunalılar İzmir’i katletmektedir Zulme bir kolunu veren baş kahramanımız Ayşe İstanbul’a gelir romanımıza dahil olur Güzelliği ile herkesi büyüler tartışmalara girmez Fakat İngiliz sefirinin söylediği sözlere dayanamayarak aklını zekiliğini ve de güzelliğini ortaya koyarak ona haddini bildirir İngiliz sefiri “ Çanakkale de altmış bin İngiliz askerinin öldürüldünüz bu nedenle İngilizler hiç bir zaman sizi affetmeyecek ama samimi nedamet olursa affeder sizi himayesine alır ve Hindistan gibi sizi korur” Demesiyle Ayşe : İngilizler aflarını talep edenlere versinler” diyerek devam eder “mösyö affı zalimler değil mazlumlar verir Çanakkale’de dövüşürken ne asi , ne esirdik Namuslu bir millet gibi dövüştük,öldük,öldürdükne zamandan beri ve hangi milletle harp edilir de mağlup olduğu zaman ona katil denilir”dersefir çıkar gider odada kalan diğer kişiler zaten güzelliğine hayran oldukları bu kıza hayranlıkla bakarlar sonra aşka gelip hepsi kılıcını çıkartıp bu yolda öleceklerine, Ayşe’nin öcünü alacaklarına ant içerler Bu sırada Anadolu karışmakta İstanbul karışmaktadır Fatih mitinginden hemen sonra ünlü Sülaymaniye mitingi yapılır halk galeyana gelmiş uyuyan aslan uyanmıştırakın akın Anadolu ya akmaktadır Kahramanlarımız teker teker Anadolu’ya geçmiştirihsan, cemal haşmet bir kuvvay-ı milliye milisinin başına geçmiş isyanları bastırıyorlar Peyami ve Ayşe ikisi beraber Anadolu’ya geçerlerher biri ayrı yerdedir Cemalin yanına giderler Ayşe bir hemşire olarak artık savaşın içine girer bir daha çıkmamasına İhsan sık sık Ayşe’yi görme isteği ile yanına gelir Ona aşkını itiraf eder o da İzmir’e sağ salim girersek evlenebiliriz diye ihsana umut verir Fakat diğer kahramanımız haşmet de onu sevmekte sık sık ziyaret etmektedirartık herkes İzmir’e girmek ve arşeyle evlenmenin hayaliyle yaşamaktadır Peyami de İhsan’ın yanında postacı olarak mühim bir görevdedirkahramanlarımız bir çok tehlike atlatırlar ama her zaman Ayşe’nin yeşil gözlerini hayal ederek badirelerden kurtulmasını bilirler İhsan aldığı sözün de etkisiyle daha cesurdur bir görev gibi her gün ona mektup yazmaktadır Oda cevap vermektedir Ayşe savaşın her yerinde ve bütün askerlerin hemşire annesi olmuştur Kahramanlarımızın isyanları bastırmasıyla düzenli ordu kurulmuş birinci İnönü ve ikinci İnönü kazanılmıştır Bu sırada ihsan iki kere yaralanır haşmet de bir kere yaralanır ve Ayşe’nin elinde iyileşirler Hiç bir zaman yanından ayrılmak istemezler ama izinleri yoktur ordu hızla ilerlemektedirSakarya meydan savaşına gidilmektedirSabri bey İnönü’de hayatını kayıp etmiş yeminlilerden ilk şehidi vermişlerdirihsan alay komutanı olmuş haşmet de diğer alayın başındadır Her ikisi de düşman saflarının karşılayacağı ilk bölüktedirlerbu nedenle ihsan son defa Ayşe’yi görmek istemiş yanına bir bahane ile gitmiş fakat Ayşe savaş yolundan onu alı koymamak için onunla ilgilenmemiştir İlk saldıracak alay ihsan’ın alayıdır Savaş çetin bir şekilde başlar ihsan en öndedir bir tepenin alınması gerekmektedir Oraya giden bütün askerler kırılmaktadır İhsan en önde oraya hücum edilir ve geri çekilmeleri sağlanır İhsan yanından sağından kurşun vızıltılarıyla tepeye çıkmaya başlar tepenin başına kadar çıkmayı başarır ve en tepesine geldiğinde elim bir şekilde vurulurordu devam ederhaberler iyidir savaş lehimize dönmüştür Ama Ayşe de bir top mermisine yem olmuş şehit olmuştur Peyami her ikisini de yan yana defin etmiştir Kendiside bacaklarından yaralamıştırAnkara’ya gönderilmiştir Bacaklarını kaybeden kahramanımız Devamlı bir şekilde aklında kalan her şeyi yazmaktadırbaşında da bir kurşun vardır Ameliyatla çıkarılmasını beklemektedir Doktorlar yazı yazmasına kızmaktadır ve yazdığı şeyleri okuyup araştırınca ihsan diye bir alay kumandanı olmadığını cemal beyin böyle bir kız kardeşi de olmadığını haber alırlar ve şöyle yorum yaparlar :kurşunun dimağındaki tesiridir Kurşunu beyinden çıkarılırken ölür

by.NaMe
07-10-2008, 10:35 AM
Araba Sevdası:Recaizade Mahmut Ekrem
A) Dış Yapı İncelemesi:

Eserin adı: Araba sevdası

Yazarı: Recaizade Mahmut Ekrem
B) İç Yapı İncelemesi:

Konu yönünden:

Eserde hangi konu işlenmiştir?
Bir sokak kadını uğruna bütün varlığını düşünmeden , sorumsuzca harcayan ve nihayet düştüğünü farkettiğinde ise çok geç kaldığını gören Bihruz Bey’in kişiliğinde dönemin traji komik durumu ele alınmaktadır


Yazarın konuya bakış açıları nelerdir?
Yazar , kendi öz değer yargılarından koparak , bilinçsiz bir şekilde batılılaşmaya çalışan dejenere olmuş bir toplumu ve bu toplumun düştüğü traji komik durumu , romanın kahramanı Bihruz Bey’in kişiliğinde eleştirel bir biçimde işleyerek ele almıştır



Eserin ana olayı nedir?
Araba Sevdası romanı realizmin etkisiyle yazılması ve batı hayranlığı yolunda düşülen garip durumları eleştirmesidir


Yazar nasıl bir ana düşünceye ulaşmaktadır?
Yazar oldukça zengin ve beyinsiz bir delikanlının geçirdiği bir aşk macerası günün terbiye olayları , özel ders veren yabancılar alafrangalık merakı gibi devrin toplumsal dertlerini toplarYalnız kitabın bir kusuru vardır ; o da Recaizade Mahmut Ekrem Bey’in hiç yapamayacağı işe, hiciv ve mizaha merak etmesidir Bu yüzden üslubu boş yere ağırlaşır ve roman hızını kaybeder


Eserin planı nasıldır?
Giriş bölümünde olayın kahramanlarının fiziksel ve ruhsal tanıtımları, aile yapısı anlatılmaktadır Gelişme bölümünde Bihruz Bey, Periveş Hanım’ın öldüğünü zannedip üzülmesi ve mirasını yavaş yavaş kaybettiği anlatılıyor Sonuç bölümünde ise öldü zannettiği kadının ablasına kardeşinin mezarını sorar fakat konuştuğu kadın Periveş Hanım’dır Periveş hanım Bihruz Bey’le dalga geçerek rezil etmiştir


Yazılış Tekniği Yönünden:

Eserin yazılış tekniği nasıldır?
Avrupalılaşmayı yanlış anlayan ve aile servetini bu yanlış anlayışa vekaba sevda maceralarına kurban eden bir zilhniyeti hiciv için yazılmış olan bu romanı üslup ve teknik bakımlardan zayıftır


Çeşidi ne olabilir?
“Araba Sevdası” romanının çeşidi romantik romandır Romantik roman duyguların ve hayallerin egemen olduğu romandır

Kahramanları Yönünden:

Eserin belli başlı kahramanları kimlerdir?
Bihruz Bey, Keşfi bey, Mösyö Piyer, Periveş Hanım, Çengi Hanım

Bu kahramanların ruhsal ve fiziksel özellikleri nelerdir?
Bihruz Bey: Alafrangalığa özenir, süslü ve gösterişi sever Şık giyinir Şımarık sorumsuz ve züppe bir gençtir

Mösyö Piyer: Beyin nabzına göre şerbet veren kurnaz bir ihtiyardır

Periveş Hanım: Sarışın , orta boylu , narin yapılı , gönül avcısı , edalı bir yosmadırGözleri ise çok güzel , çizgili koyu sarı , kaşları kumral , kilolu , burnu ise incecik , ağzı küçük ve biçimlidir

Çengi hanım: Uzun boylu, Periveş hanımdan daha yaşlı ve kiloludur Mavi gözlü, esmer yüzlü sürekli konuşan, gülmeyi çok seven, yaşına göre çok dinç biridir

Keşfi Bey: Bihruz Bey gibi züppe alafrangalığa özenen süsü ve gösterişi seven biridir Ayrıca yalancıdır

Kahramanlar arasındaki bağıntılar nelerdir?
Bihruz Bey ile Keşfi Bey arakadaştırlar Periveş Hanım’lada Çengi Hanım arkadaştırlar Mösyö Piyer ise Bihruz Bey’in Fransızca öğrtmenidir

Kahramanlar hangi sosyal tabakaya mensupturlar?
Bihruz Bey eski vezirlerden artık hayatta olmayan ‘’paşanın oğludur Keşfi Bey ‘de birinci sınıf bir insandır Öğretmen Mösyö Piyer orta tabakadan bir insandır Periveş Hanım ve Çengi Hanım ise düşük tabakadandır

Yazar, kahramanlarını seçerken nelere dikkat etmiştir?
Recaizade Mahmut Ekrem edebiyatımızın ilk eleştirmeni olması nedeniyle batı hayranlığını tenkit edebileceği kahramanlar seçmeye dikkat etmiştir

Olaylar karşısında kahramanların durumu nasıldır?
Bihruz Bey, Periveş hanıma aşık olmuştur Yalnız sevdiği kadının öldüğünü duyunca çok üzüntülü bir yaşam sürdürür Her şeye boş verir Periveş hanım ile arkaşı ise olaylar karşısında dalgacı tavırları vardır Mösyö Piyer ile Keşfi Bey de kendi çıkarlarını düşünmektedirler




Yer ve Zaman Yönünden:

Olay nerede veya nerelerde geçmektedir? Buranın belli başlı özellikleri nelerdir?
Olay Çamlıca parkında geçmektedirÇamlıca parkı ; büyük , gösterişli ve gerçekten gönül açıcı bir bahçesi vardırRenk renk , çeşit çeşit birsürü ağaçlar vardırBiraz ileride düzlüğün ortasında üstü kapalı , çevresi açık , kulübe tarzında ufak tefek büfeler vardır Biraz ileride büyük bir göl ve gölün üstünde köprü vardırOralardabirde gazino vardır

Olay ortaya konulurken yer, nasıl ele alınmaktadır?
İstanbul’un en iyi semti olan Çamlıca’nın güzellikleri ele alınmıştır

Olayın akışında zaman kırımları var mıdır?
Zaman, belli bir düzenlilik içerisinde mi sunulmaktadır?
Olayın akışında zaman kırımları vardır Zaman, belli bir düzenlilik içerisinde sunulmuştur Kış mevsimini Süleymaniye’de evinde, yaz mevsimini Çamlıca’daki lüks evinde geçirmiştir



Dil ve Anlatım Yönünden:

Eserin dili anlaşılır nitelikte midir?
Romanda çoğunlukla osmanlıca kelimeler kullanılmışturArada Fransızca kelimeler de kullanılmaktadırAraba sevdası romanının dili bu yüzden anlaşılır nitelikte değildir?

Yazar, sözcükleri kullanırken seçici davranmış mıdır?
Yazarın kullandığı sözcükler özellikle seçilmiş gibidirÇok zengin anlamlı kelimeler kullanılmıştır

Yazar, konuşmalarda ve anlatımlarda dili nasıl kullanmaktadır?
Genelde gayet düzgün bir anlatım dili vardır Araba sevdası romanında anlatılanlarının gerçekliği belirlenmiştir Yazarın kendine göre özgü anlatımı vardır

Anlatım kaçıncı kişi ağzından yapılmaktadır?
Araba sevdası romanında anlatım yazar tarafından yapılmıştır

Yazar dil ve anlatımı, yaşadığı dönemle uygunluk göstermekte midir?
Yazarın dil anlatımı, yaşadığı döneme uygunluk göstermektedir Gayet kibar, hoş, özenle seçilmiş şekilde kelimeler kullanıp anlatılmıştır

Anlatımda akıcılık nasıl sağlanmıştır?
Bihruz Bey’in sevdiği Periveş Hanım’a olan aşkını anlatması ve aşkı yüzünden kederlenmesi romanın anlatımında akıcılığı sağlamıştır

Yazarın Kişiliği Yönünden:

Yazar, hangi edebiyat anlayışını benimsemiştir?
Yazar, Araba sevdası romanında ‘realist roman’edebiyat anlayışını benimsemiştir

Yazarın edebi kişiliğinde en belirgin özellik nedir?
Yazarın edebi kişiliğinde en belirgin özellik gerçekçi oluşudur


Yazarın romanlarında işlediği belirgin bir konu var mıdır?
Batı hayranlığını eleştirmesidir

Yazarın önemli eserleri nelerdir?

Şiir:
Nağme-i Seher (1871)
Yadigar-ı Şebab (1873)
Zemzeme (3 cilt, 1883-85)
Nejat Ekrem (şiirler , anılar , 1910)
Nefrin (1916)
Tefekkür (1886 Nazım ve nesir karışık)
Pejmürde (1895 Nazım ve nesir karışık)

Roman:
Araba Sevdası (1898 , 5 basım 1985)

Hikaye:
Şemsa (1895)
Muhsin Bey Yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi (1890)

Oyun:
Afife Anjelik (1870)
Vuslat Bahut Süreksiz Sevinç (1875)
Çok Bilen Çok Yanılır(1914)

İnceleme-Eleştiri:
Talim–i Edebiyat (1882)
Takdir-i Elhan (Menemenlizade Tahir’in kitabına ön söz , 1883)
Takrizat (1888)


Araba Sevdası Romanının Özeti:

Bihruz Bey bir Osmanlı paşasının oğludur Evde özel hocalardan yarım yamalak bir eğitim görmüştürAlafırangalığa özenir, süsü, gösterişi sever Şık giyinir Şımarık, sorumsuz bir gençtir Her fırsatta az buçuk bildiği Fransızcasıyla terziler, ayakkabıcılar ve garsonlarla konuşur Böylece Batılı olduğunu sanır

Devrin pahalı eğlence yerlerinde arabasıyla gezer Bir gün Çamlıca tepesine çıkar Güzel bir arabada sarışın, kibar görünüşlü bir kız görür Hemen ona aşık olur Ertesi hafta yine oraya gider Binbir özenle yazdığı mektubu kızın arabasına atar Fakat, o günden sonra onu bir daha göremez Yemeden içmeden kesilir, zayıflar İşini, annesini ihmal eder Arkadaşlarından Keşfi Bey aşkını öğrenir Ona kızın öldüğünü, ailesini yakından tanıdığını, bir de ablası bulunduğunu söyler Bihruz Bey bu yalana inanır

Aradan günler geçer, Bihruz Bey’in aşkı yavaş yavaş küllenir Şehzadebaşı’nda dolaşırken, tutulduğu kıza rastlar Fakat onun sevgilisi değil, ablası olduğunu düşünür Güçlükle kadının yanına yaklaşır, üzüntüsünü bildirir, kız kardeşine olan aşkından söz eder Mezarın yerini sorar Kadın güler Bihruz Bey’e onunla nerede karşılaştığını açıklar ve kızkardeşi bulunmadığını söyler Alaylı kahkahalar atarBihruz Bey düştüğü kötü durumdan kurtulmak ister Fakat pot üstüne pot kırarak daha gülünç olur Utançtan kıpkırmızı kesilir Sonra , bir yolunu bularak oradan ayrılır
Edebiyat tarihimizin dönüm noktası olarak kabul edilen Araba Sevdası romanı, bin sekiz yüzlerde İstanbul’un sosyete ve sefahat yaşamını konu alan bir romandır Yazar Recaizade Mahmut Ekrem, Tanzimat edebiyatının sona erdiği, buna karşılık Servet-i Finun edebiyatının ağır bastığı dönemin ünlü edebiyatçılarındandır Aslında Araba Sevdası bu geçişte önemli bir yere sahip, zira bu roman edebiyatımızın ilk realist romanıdır
Dönemin siyasi kargaşası bir yana, Osmanlı’nın yeni yeni batıya açılma çabalarıyla, İstanbul’un aristokrat çevrelerinin nasıl bir anda Fransızca meraklısı olduğu komik ve alaycı bir dille ifade ediliyor Mahmut Ekrem’in bu anlamda mizahi kişiliği ön plana çıkar Romanın esas vurgusu ise dönemin ehli- keyfine yapılan eleştirilerdir
Bihruz Bey, babasının işi icabı memleketin birçok yerini dolaşmış ve bu nedenle tahsilini pek yapamamış bir gençtir Babasının varlığıyla yaşayan, bir evin biricik evladıdır Ehemmiyet verdiği yegane şeyler; markalı giyinmek, Fransızca dersi almak, aldığı bu derslerle öğrendiği Fransızca’yı alakalı alakasız her yerde kullanmak, ve bir de belki en mühimi ve romana ismini veren kısmı, pahalı arabasıyla dolaşmaktır (Şüphesiz araba sözcüğü ile , günün önemli ulaşım araçlarından biri olan, atlı araba anlaşılmalıdır) Babasının vefatından sonra büyük bir servetin üzerine konar, bu pahalı ve özentili yaşamıyla tam bir mirasyedidir
Arabası ile gezmek onun için öyle bir hal almıştır ki, soğuk kış günlerinde ya da yazın kavurucu sıcağında günün yirmi dört saatini arabasında geçirmektedir Bu arada pahalı arabasının bir hayli yüklü taksitlerini elindeki köşkleri satarak ödemektedir
Haftanın birkaç günü Mösyö Piyer’den aldığı Fransızca dersleri, belki tahsil hayatının yegane bölümüdür Yarım yamalak bilgisiyle, olur olmaz yerlerde kullandığı diliyle, Fransız uşak Mişel’in bile zaman zaman anlamadığı bir konuşması vardır Hele Fransız yazarların edebi kitaplarını okumak, onlarla mest olmak onun için edebiyatın kendisidir
Kadınlar konusunda ise fazlaca iştahlı değildir Beğenmek şöyle dursun, yegane hedefi, araba ekipmanı ve markalı kıyafetleriyle göz doldurmak, beğenilmek, hatta hayranlık uyandırmaktır Bu nedenle şehrin eğlence merkezlerini fellik fellik gezmekten başka işi yoktur, işine bile arada bir uğrar Hayat onun için böylece sürüp giderken, sefahat mekanlarından biri ola Çamlıca’ da, ahbabı Keşfi Bey ile sohbet ederken gördüğü sarışın dilber ilgisini çeker, hatta oracıkta ona aşık olur Onun da kendisine aşık olduğuna inanmaktadır Bundan sonra Bihruz Bey’in platonik aşkının, hatta kurgusal aşkının, Keşfi Bey’in yalanlarıyla nasıl şekillendiğinin komik bir hikayesi anlatılır
Keşfi Bey, etrafında yalancılığıyla bilinen, yaşantısıyla Bihruz‘dan pek farkı olmayan sorumsuz bir gençtir Yalanlarını çocukluğunun saf oyunlarıyla karıştıran, bu zararsız delikanlı ilk önce Bihruz’a bu sarışın hatunu tanıdığını söyler, öyle ki yalanlar Bihruz Bey’in sevgilisini Keşfi Bey’ den delice kıskanmasına sebep olur Keşfi, yalanlarını, hatunun ölüm haberine kadar vardırır Bihruz’un içli aşkını bilmeksizin uydurulan bu yalanlar, aşk acısının komik öykülerini ortaya çıkarır Aradan geçen birkaç aylık zaman içinde, aşık olduğu sarışın hatunu, Periveş Hanım’ı, hiç göremeyen Bihruz, ölüm masalına kolayca kanar, çünkü son derece saftır ve aşık olmanın kendine has şüpheciliğine o da düşüvermiştir Aşk acılarıyla geçirilen birkaç zaman, Bihruz’da bazı değişikliklere sebep olur, eğlence yerlerinde boy göstermek ya da arabasıyla etrafta tur atmak eskisi gibi zevk vermemektedir Artık kırlarda tek başına dolaşmayı, sevgilisini düşünmeyi, hatta eğlencelerden el çekip, Ramazan ayı geldiğinde oruç tutup namaz kılmayı tercih eder olur Vazgeçemediği yegane şey kullandığı Fransızca kelimelerdir
Bihruz acı gerçeği geç de olsa öğrenir Aşık olduğu Periveş ölmemiştir ama, kendisine aşık olmak bir yana varlığından habersiz bir hanımdır
Bihruz’un bu komik hikayesi, aslında güçlü bir içerikle aşkı işler Tüm bu komedinin arasında bile, aşkın tutsaklığının ve aşk acısının yoğun hissiyatı ilgiyi sağlar

by.NaMe
07-10-2008, 10:35 AM
Adı Aylin:Ayşe Kulin
Aylin, Amerikan kız kolejini bitirdikten sonra ,eğitimini tamamlamak üzere Paris,e gitti;bundan sonraki yaşamını bir uçtan diğer uca dördüncü bir hızla akarak gectiLibyalı bir prensle evlendi,prenses oldu Tıp okudu ünlü bir psikiyatrisi oldu Tekrar tekrar evlendi,ama evliliklerinden sıkıldı, Amerikan ordusuna albay rütbesiyle subay oldu



İşte bu kitap,kökleriGiritli deli Mustafa naili paşaya kadar uzanan bir ailenin kızı olan Aylin DEVRİMELİ’in fırtınalı yaşamının öyküsüdür



Lise yıllarında uzun boylu ve sıska bir kız olan Aylin zamanla güzelleşmiş ve bir gün Esma teyzesinin daveti üzerine Paris’te bir otelde buluşurlar otelde prens olduğunu söyleyen bir Arap’la tanışır ve bu tanışmanın sonunda prensle görkemli bir yaşantı için evlenir Prenses olur Ancak her şey düşündüğü gibi gitmezPrens Senusi doğu kültürü ile yetiştiği için batı kültürü ile yetişen Aylin’e ters gelmekte zamanla Aylin’in özgürlüğünü kısıtlamaktaydı evliliğe başladığı gibi sakin değil büyük bir kaçışla son buldu;yaz sonunda Aylin,ablası ile Nilüfere Cenevre ye gideryaşamının ideali olan tıp okumaya karar verirve büyük uğraşlar vererek Neuchatel üniversitesine kayıt yaptır Okulun ilk yıllarında hayatında çok büyük değişiklikler yaparak,ihtişamlı hayatından sıyrılarak sade bir öğrenci olur Tek hedefi olan tıp fakültesini bitirmek için çok çalışır Daha sonra fizik ve kimya derslerinde yardımcı olan Jean-pierre ile evlenir İki öğrencinin bu evliliğe zaman içinde Aylin’in dış görüntüsünde olduğu kadar iç dünyasını da değiştirecektirAylin Jean-pierre ile birlikte yaşadığı günlerde tıp ilmi ile yakından tanışır ufkunun penceresine o zamana kadar hiç bilmediği yepyeni bir dünyayı ardına kadar açacak,peşinden koştuğu gerçek zenginliğin dış dünyanın görkemli vitrinlerinde değil de insanlığın iç aleminde bulunduğunu öğrenecekti Okul sonunda Jean-pierre Nos Alam us’taki nükleer araştırma merkezinden geri çeviremeyeceği bir teklif alırAylin’de New Rachel Hospital Medical Center’dan teklif alır Onların birbirilerine karşı olan sorumlulukları artık biter, müşterek hayatları bir yol ayrımına girer Ellerinde bu evlilikten altı yıllık sağlam bir dayanışma ve derin dostluk duyguları ile dopdolu gençlik anıları kalır sadece



Aylin çok ciddiye aldığı bu işine büyük bir heyecanla başlar New Rachel’de tanıştığı Afganistanlı genç meslektaşı Azim’in karısı on bir yaşından beri arkadaşı olan Zeynep Tarzı çıktı Aylin, Zeynep ve Azim ile gittiği Afgan seyahati kokteylinde Paswak adındaki Birleşmiş Milletlerin Afgan esiri ile tanışırPaswak evli olmasına rağmen Aylin ile arasında duygusal bir bağ oluşmuştuAylin o yılı aklı beş karış havada geçirdiBütün vakitlerini beraber geçiriyorlardıPaswak bu yüzden önce Wall Dame’nin Birleşmiş Milletler genel sekreterliğine daha sonra 1974 yılında Hindistan sefirliğine tayini çıkmıştı

Aylin kaderin ağlarını, onlar için giderek daha çileli iplerle örmekte olduğunu nihayet görmeye başladı ,ya sevdiği adamın peşinde dünyayı adım adım dolaşacak ya da mesleğini ön plana alacaktı Tam meslek uğruna değmez derken Hastanede Psikiyatri bölümü şefliğine terfi etti Sonunda Aylin’in sağ duyusu aşkına galip geldi Aylin gönlü yaralı bar kuşunu çok kısa bir süre oynadı sonra toparlandı ve işinin başına döndü Arkadaşı Azim’in vasıtası ile kendi meslektaşı olan Michel Ramodisli ile tanıştı Michel’i çok etkileyici bulmadığı halde evliliğe giden ilk adımları Michel’in evinde attılar daha sonra Aylin bu evlilikten sonra deliler gibi çocuk istemeye başladı Aylin’in bu isteğin karşılık Michel dinine ve geleneklerine çok bağlı olduğunu,doğacak çocuğun Yahudi kültürüne göre yetiştirilebileceğini söyledi;fakat Aylin bunu bile sorun etmedi,dinini değiştirmeyi göze aldı Aylin’e göre insanları dinlerine,ırklarına ve dillerine göre ayırmak çok saçma idi Ona göre insan,insan olduğu için çok değerli idi Onun insan sevgisini bir din veya ırk engelleyemezdi Aylin çocuk yapma isteğinden altı düşük yaptıktan sonra vazgeçti



Aylin meslektaş olduğu Michel ile her an beraberdi İş yerleri bir,evleri bir kısacası bütün zamanları birlikte geçiyordu Belli bir süre sonra birbirleri bu kadar çok birlikte olmaları Aylin’i çok sıkmıştı,gün geç tikçe birbirlerinden kopuyorlardı ve bir gün Aylin kocasına haftanın belirli günlerinde birbirlerine izin vermelerini, bugünlerde değişik insanlar ile çıkabileceklerini bunun sonucunda diğer insanlarda görecekleri eksiklikleri kendilerinde tanımlayıp birbirlerine ölümsüz sevgi ile bağlanacaklardı Fakat düşünülen olmadı, Aylin yurt dışında olduğu günlerden birinde Michel bir arkadaşının evinde Barbara adında bir bayanla tanıştı ve bu tanışma evliliklerinin sonunu getirdi Aylin sıkıntılı bir zamanda vardığı bir karar sonucunda kocasını kaybettiği için hem üzgün hem de suçluluk duygusu içerisindeydi Bu sıkıntı ve üzüntü uzun sürmedi Her şeyi bir kenara bırakıp mesleğimde ilerledi Fakat bu ilerleme bile onu tatmin etmedi Bir süre sonra Amerikan ordusuna katılarak Körfez savaşında ruh sağlığı bozulan hastaları tedavi eden doktor olayı düşündü bu nedenle Oklahoma’ya Körfez savaşında zarar görmüş askerleri tedaviye gitti



Aylin üniformasını ilk kez 1992 ‘nin soğuk bir Ocak gününde giydi9 Kasım 1992’de ordunun fiziksel aktiviteler sınavını yüksek bir puanla kazanarak başarı sertifikası aldı Aylin ordudaki görevinde yine işine devam ediyor,hastalarına çare bulmaya çalışıyordu Bir gün kendisine yeni bir hasta verildi Bu kez hasta Körfez savaşından sonra geldiği sivil hayata uyum sağlayamıyordu Bunun sonucunda hiçbir suçu olmayan bir çok sivili katletmişti



Aylin bu hastası üzerinde çalışırken Amerikan ordusunun askerlerini cesaretlendirmesi için verdiği ilaçların yan etkisi sonucu hastanın bu duruma geldiğini saptadı ve bu sonucu hemen askeri yetkililere bildirdi Aylin’in verdiği bu sonucu askeri yetkililer daha önceden bildiğinden Aylin’in bu olayın üstüne gitmemesini istediler ve onu uyardılar Aylin bu sessizliği sindiremeyerek sözleşmesinin bitmesinin ardından Albay rütbesindeyken ordudan ayrıldı



Ordudan ayrılmasından sonra 19 Ocak 1995 Perşembe günü evinin bahçesinde o sabah evini temizlemeye gelen hizmetçisi tarafından kendi arabasının altında ölü bulundu Zengin,ünlü ve saygın insanların yaşadığı mahallede yerel polis ve yerel yöneticiler mahallenin adını polisiye bir olaya karıştırmamak için dosyayı apar topar denebilecek bir hızla kapattılar,teşhis ise:”freak accident”yani garip bir kaza idi



“Yükseltilmiş sahnede kapağı açık maun bir tabut duruyordu Uzun bir sıra oluşturan insanlar tabutta yatan Albay üniformalı Amerikan subayını selamlayıp içlerinden dua ve veda ederek tabutun başından ayrılınca yanan yürekleriyle gelip salondaki koltuklarda yerlerini alıyorlardı Herkes etrafa hakim olan ordu düzeninin saygınlığını kutsar gibi sessizce ağlıyordu Katafalkın üstünde dört bir yanı rengarenk çiçeklerle donanmış tabutta yatan kişi

,bir askerden çok,oraya bir film çekimi için öylece uzanıvermiş bir Hollywood yıldızını andırıyordu Bu albay üniformalı Amerikan subayı bir Türk kadınıydı”

AYŞE KULİN HAKKINDA:



AYŞE KULİN, Arnavutköy Amerikan Kız Koleji Edebiyat bölümünü bitirdi Çeşitli gazete ve dergilerde editör ve muhabir olarak çalıştı Uzun yıllar televizyon, reklam ve sinema filmlerinde sahne yapımcısı, sanat yönetmeni ve senarist olarak görev yaptı Öykülerden oluşan ilk kitabı Güneşe Dön Yüzünü 1984 yılında yayınlandı Bu kitaptaki "Gülizar" adlı öyküyü, Kırık Bebek adı ile senaryolaştırıldı ve bu sinema filmi 1986 yılının Kültür Bakanlığı Ödülü'nü kazandı 1986'da sahne yapımcılığını ve sanat yönetmenliğini üstlendiği Ayaşlı ve Kiracıları adıl dizideki çalışmasıyla tiyartor Yazararı Derneği'nin En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü'nü kazandı 1996 yılında Münir Nureddin Selçuk'un yaşam öyküsünün anlatıldığı Bir Tatlı Huzur adıl kitabı yayınlandı Aynı yıl, Foto Sabah Resimleri adıl öyküsü Haldun Taner Öykü Ödülü'nü, bir yıl sonra aynı adı taşıyan kitabı Sait Fait Hikâye Armağa'nı kazandı 1997'de yayınlanan Adı; Aylin adlı biyografik romanı ile, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından yılın yazarı seçildi 1998 yılında Geniş Zamanlar adı öykü kitabı, 1999'da İletişim Fakültesi tarafından yılın romanı seçilmiş olan Sevdalinka ve 2000'de yine bir biyografik roman olan Füreya yayınlandı

by.NaMe
07-10-2008, 10:36 AM
Angela'nın Külleri:Frank Mccourt
Özet:
İrlanda’nın Limerck kentinde yaşayan Frank Mc Court’ın anılarını anlatmaktadır Dört çocuklu bir ailede yaşar Ekonomik kriz nedeni ile Amerika’ya göç eden ailesinin ilk çocuğu olarak dünyaya gelir Frank’in doğumundan sonra yine ekonomik sıkıntılar nedeni ile İrlanda’ya göç ederler Babası işsiz olduğundan ve çalıştığı zamanlarda da aldığı parayı içkiye yatırdığından aile bir çok sorun yaşar Annesinin çocuklara bakacak parası olmayıp çoğu zaman derneklere gidip para dilenir Kimi zamanda rahiplerin evine gider ve onların kalan yemeklerini eve getirir Olaylar her seferinde böyle tekrar eder Akrabalarının ve komşularının umursamazlığına katlanarak bir hayat geçirir ve okulda da bir çok sorun yaşar Aile çoğu zaman babanın işsizlik sigortası ile geçinir ve baba bu parayı eve getirmediğinden iki kardeşini açlık ve sefaletten dolayı kaybeder ve bir süre sonra bir kardeşi daha olur Babası Fank’e annesine bebekler getiren meleğin hikayesini anlatır Sorumsuz bir baba olmasına rağmen Frank’e her zaman İrlanda’yı kurtaran Cuc Kulin hikayesini anlatmaktadır Frank bu hikayelerle büyür Dinlediği hikayeler ileride hikayeci olmasını sağlayacaktır İlk okula başlayan Frank aynı dönemde gazete dağıtımı yaparak para kazanmaya çalışmıştır Bu dönemde sürekli olarak çalışarak okuma çabası verir Ortaokulu bitirdikten sonra Amerika’ya gitmeyi aklına koyar Çünkü yaşadığı hayat koşulları onun gelişmesini engelleyecektir Bu sürede postanede telgraf dağıtmaya başlar Telgraf dağıtımı sırasında tefeci bir kadın ile tanışır ve bu kadın ile bir araya gelerek insanlar tehdit mektupları yazmaya başlar Mektupların içeriği ise tefeci kadına olan borcun ödenmesidir Bir gün yine bu kadının evine gittiği zaman kadını ölü bulur Evi karıştırmaya başlar ve çekmeceden Amerika’ya gidebilecek kadar para ve borç defterini alır tefecinin eline düşmüş borçlu insanları kurtarmak için borç defterini yırtar Amerika’ya biletini alıp gider

by.NaMe
07-10-2008, 10:36 AM
AVARİF-ÜL ME’ARİF - Sühreverdi
GİRİŞ
SÜHREVERDİNİN HAYATI VE ESERLERİ
1Hayatı:
Devrin siyasi ve kültürel durumu
Müellifin yaşadığı çağ Abbasi hilafetinin yıkılışına tekaddüm eder
Bu dönem aynı zamanda İslam dünyasında medreselerin ve tekkelerin kurulup yaygınlaşmaya başladığı dönemdir
İbn-i Arabi, N Kübra, A Geylani, Razi gibi büyük kametler bu dönemde boy gösterir
Müellifin adı ve nesebi
Adı Ömer bin Muhammed Künyeleri Ebu Hafs, Ebu Abdullah, Ebu Nasr, Ebul Kasım Nesebi Ebubekir (ra)’ e dayanır Sühreverdi 6 aylık çocukken babası kadılık makamında bir iftira sonucu idam edilir
Lakabları, Şihabuddin, Şeyh-ül İslam, Şeyh-uş Şuyuh,
Memleketi ve doğumu
Doğum yeri Irak-I Acem bölgesinin kuzey batı köşesinde Cibal eyaleti, Zencan’a bağlı küçük bir kasaba olan Sühreverdi 16 yaşına kadar burada, geri kalan ömrünü Bağdat’ta geçirdi Doğum tarihi H 539 Şabanın ilk gecesi (27 Ocak 1145)
Yetişmesi ve hocaları
1Abdulkahir Es-Sühreverdi (d488) Sühreverdi’nin amcasıdır
Ebulkasım b Fadlan (ö 565)
Ebul Muzaffer Hibetullah eş Şibli (ö 563)
Ebul Feth ibn-ul Batti (ö564)
Ma’mer bin El Fahir (ö564)
Ebu Zür’a el Makdisi (ö566)
Ebul Fütuh et Tai (ö 555)
A Kadir Geylani (ö 561)
Bir ara uzlete çekildi Daha sonraları irşad ve vaazlara başladı Zamanın halifesi (Nasır) kendisine ciddi hürmet gösterdi Halife tarafından muhtelif yerlere (Harezm, Konya vs) elçilik vazifesi ile gidip gelmiştir Hayatının sonlarına doğru gözlerini kaybetti 26 Kasım 1234’te vefat etti Bahauddin veled, İbnu Farid, İbni Arabi’lerle mülakatı olmuştur Münziri, Hafız Zeynettin gibi kimseler kendisinden icazet almışlardır
Halife ve müridleri
1 Ebu Cafer Muhammed bin Ömer es Sühreverdi ( ö655)
2 Bahauddin Zekeriyya el Multani (ö 661)
3 Necmuddin Alibuzguş eş Şirazi (ö678)
4 Kemaleddin İsfahani (ö635)
5 İzzeddin b Abdüsselam (ö660)
6 Sadi-i Şirazi (ö691)
2 Eserleri:
1 Avarif-ül Mea’rif
En meşhur eseridir 63 Bölümden meydana gelir Muhtelif konuları bakımından Kuşeyri Risalesi, Kut-ul Kulup ve İhya ile ciddi benzerlik gösterir Yıllarca tekkelerde hassaten okutulmuştur
2 Nuğbet-ül Beyan Fi tefsir-ül Kur’an
3 Reşf-ul Nesayih-il İmaniye ve Keşf-ul Fadayih-il Yunaniye
4 İrşad-ül Müridin ve Mecd-ad Talibin
5 İ’lamül hüda Akidetü Erbaa’tü-t Tüka
6 Er-Rahik-ul Mahtum
MÜELLİFİN ÖNSÖZÜ
Allah (cc) kalp temizliğine ermiş olanlara kendini tanımaya bahşeder Onlar zikirle hoş ve derin nefes alırlar Dünyayı ve menfaatini hor görür geceleri kaim, gündüzleri saimdirler Dünyevi lezzetlere bedel Kur’an’dan tad alırlar Kur’an ve sünnete bağlılıklarından ötürü Onlara taraf-ı ilahiden halkı irşad, Hakk’a davet vazifesi verilmiştir
Bir kavmin sayısını arttıran onlardan olur
İlmi Tasavvuf, saf gönüllere, ihlaslı kalplere inen Rabbani bir hak vergisidir
1 BÖLÜM
TASAVVUF İLMİNİN MENŞEİ
Tasavvuf hali, zevki ve keşfi bir ilimdir
İnsan tabiatının devamlı değişen istekleri cehaletin, gafletin, bir çeşitidir Sufilerin kalpleri ise Allah ile doludur
Her ilmin kendi sahasında temel dinamikleri belirlenip usulleri tayin edilmiştir Tasavvuf da bu tasniften nasibini almıştır
Allah gökten su indirdi, demek nurları taksim etti, dereler onunla dolup taştı ayeti ise Allah Teala’nın ezelde taksim ettiği nur kalplerde dolup taştı manasına gelir Fıkıh, dünyada tam manasıyla züht hayatı yaşayan tasavvuf aliminin ilmidir Birinci dereceden ilim, istikamet ve hidayet kaynağı Peygamberimiz (SAV) dir
demek nurları taksim etti, ayeti ise Allah Teala’nın ezelde taksim ettiği nur kalplerde dolup taştı manasına gelir Fıkıh, dünyada tam manasıyla züht hayatı yaşayan tasavvuf aliminin ilmidir Birinci dereceden ilim, istikamet ve hidayet kaynağı Peygamberimiz (SAV) dir
Aşağıda olan her şey mütevazi olur Din insanın kendisini Rabbine adaması onun karşısında varlık iddia etmemesidir
İlim pınarlarının suyu kalbe ulaşınca kalp gözleri tam manasıyla açılır Kişi hakkı batıldan ayırdeder
İbn-i Abbas: En iyi ibadet dini anlamaktır
En iyi ibadet dini anlamaktır
Efendimiz (SAV)’in ilim ve marifeti, bütün varlıların isimleri kendisine öğretilen Hz Adem (AS)’den intikal etmiştir
Gerçek sufi mukarrebdir
Ebrar, mukarrebin haliyle hallenmedikçe “mutasavvuf”, hal kendilerinde tahakkuk ederse “sufi” olur
2 BÖLÜM
SUFİLERİN DUYDUKLARINI ANLAMALARI
İşitmenin hayırlı oluşunun alameti, kişinin Hakk’tan duyduğunu bütün özellik ve vasıflarıyla anlayarak işitmesi ve dinlemesidir
Sufi anlatılan ve ilham edilene kulak verir
Şibli: “Kur’an’ın nasihatleri kalbi Allah ile beraber olan ve göz açıp kapayıncaya kadar da olsa O (cc)’ndan gafil olmayanlar içindir”
“Kur’an’ın nasihatleri kalbi Allah ile beraber olan ve göz açıp kapayıncaya kadar da olsa O (cc)’ndan gafil olmayanlar içindir”
Anlayış makamı, sohbet ve konuşma yeridir O da kalbin işitmesinden ibarettir Müşahade makamı ise kalbin basiretli olmasıdır Anlayış, ilham ve semain tabi neticesidir
Kalbin ölümü nefsin şehvetlere dalmasındandır
Allah Teala’ya kulak vermeye mani olan her şey nefisden kaynaklanır
Anahatlar umumi bir bakışla idrak edilir Tefarruat ise insan yaratılışının kifayetsizliği sebebiyle tamamiyle idrak edilemez
Tohum eken hakime benzer, tohum ise doğru söze benzer
Heva ve hevesten tad almak asalak bir dikenin gelişmekte olan bir bitkiye mani olması gibidir
Sufinin kalbi ilahi sevginin bütün lezzetleriyle konakladığı yerdir Saf sevgi ruhu huzur-u ilahiye ulaştıran bir bağdır
Rasulullah (SAV) kainat yaratılmadan önce makam-ı istikrara en yakın kişi olmuş, temkin sohbetine katılmış bulunduğundan bütün hal ve davranışlarında ilahi n urlar apaçık görülmüştür
Fehimden ilme, ilimden amale ulaşılır
Ayetler, ilahi hususiyet ve vasıflar taşır Okunması ve dinlenilmesiyle ilahi tecelliler yenilenir ve kişi Allah’ın azamet ve cemalinin aksettiği bir ayna olur
Cafer-i Sadık “Allah kullarına kelamı ile tecelli eder, fakat onlar bunu idrak edemezler”
“Allah kullarına kelamı ile tecelli eder, fakat onlar bunu idrak edemezler”
Duydukları ve dinledikleri Allah katından olunca, duyduğu gördüğü, gördüğü duyduğu olur Sonu evvelki haline döner Evveli sonu olur
Konuşana sözünü bitirinceye kadar mühlet vermek, dinlerken sağa sola bakmamak ve hatibin yüzüne bakmak iyi dinleme adabındandır
Rasulullah (SAV)’tan gelen haberleri, salihlerin hayatını, ahiret ahvalini dinlemek, ilim öğrenmek isteyene gereklidir
3BÖLÜM
TASAVVUF İLMİNİN FAZİLETİ
Ulema, ümmetin yol göstericisi, delili, dinin direğidir
Süfyan b Uyeyne “İnsanların en cahili bildiği halde yapmayan ve en faziletlisi ise Allah’tan en çok korkandır”
“İnsanların en cahili bildiği halde yapmayan ve en faziletlisi ise Allah’tan en çok korkandır”İlmi ile amil olmayan alimin ilmi bereketiyle amele dönmesi umulur İlim hem farz hem de fazilettir Kitap ve Sünnete istinat etmelidir
Farz ilim, ihlas ilmidir Tehlikeli davranışları incelikleriyle bilmektir Vakit ilmidir Helali bilmeye yarayan ilimdir Alış-veriş, nikah ve talak ilmidir Cahili olduğu ilmi elde etme ilmidir İlmi tevhidi öğrenmek, yerine getirilmesi farz olan şeyleri amel etmeyi bilecek kadar öğrenmek, emir ve nehy ilmini öğrenmek farz olan ilimdir denilmiştir
, ihlas ilmidir Tehlikeli davranışları incelikleriyle bilmektir Vakit ilmidir Helali bilmeye yarayan ilimdir Alış-veriş, nikah ve talak ilmidir Cahili olduğu ilmi elde etme ilmidir İlmi tevhidi öğrenmek, yerine getirilmesi farz olan şeyleri amel etmeyi bilecek kadar öğrenmek, emir ve nehy ilmini öğrenmek farz olan ilimdir denilmiştir
Ebu Ali el Cüzcani: Allah’tan istikamet üzere olmayı isteyenlerden ol, keramet sahibi olmayı isteyenlerden değil
Kırık kalpli ve amelinden ötürü kendini sorumlu tutmak, nefsini itham etmek, keramet ve keşiften üstün tutulmalıdır
Yakin bir defa hasıl oldumu yeni harikuladeliklerle yakin artmaz Bulunduğu makam istiğna makamı olduğundan ilahi kudretin harikuladelikler vasıtasıyla bilinmesine ihtiyacı olmadığı gibi, bunda ilahi bir hikmet de yoktur
Eğer kişi marifet yolunda ilerlerken keramet ve harikuladeliklere rastlarsa bu caiz ve güzeldir, rastlamazsa bu mühim olmadığı gibi eksiklik de değildir
Bütün ilimlerin tahsili esnasında dünya muhabbeti ve takvanın hakikatlerinden uzak kalmak tahsile mani olmaz hatta bazen bu ilmi elde etmeye (çünkü ilimle uğraşmak çok zordur) yardımcı olur
Ehl-i tasavvufun ilmi, dünya ile elde edilmez, heva ve hevesten kaçınmadıkça bu ilmin hakikatlerine ulaşılmaz Takva medresesi dışında da öğrenilemez
Sufiler, muhabbetin her çeşidine vakıftırlar Muhabbet-i Zati’den muhabbet-i sıfatı, kalbi muhabbetten ruhi muhabbetin farkını bilirler
Saf bir takva ve zühdde kemal, ilimde üstün olmakla elde edilir
Kalp aynası cilalanmış kimse, Levh-i Mahfuz’dan bazı bilgilere sahip olabilir Külli ilimleri ihata eden, cüz’i ilimlere dönmeye onlarla uğraşmaya ihtiyacı yoktur
Yaşanmayıp çok ilim elde etme düşüncesi şeytanın bir aldatmacasıdır
İlm-ül verase ilm-ül diraseden geçer Hakka’l yakin derecesi ilimleri vicdanidir Müşahade makamından üstündür
Sahabe yakin ilmini kendileri hallederken, fetva ilmini tabiine havale ediyordu Mufassal bilgi, kalp temizliği, üstün seciye ve kabiliyetle elde edilir Mücmel bilgi ilmin aslıdır
Allah (cc) kuluna hayır murad ettimi onu taate muvaffak kılar
Salih amel, salih amele ***ürür Alim ve zahid sufi kendini kimseden üstün görmez Tercih edildiğinde aleyhinde bir fitne olmasından korkar
4 BÖLÜM
SUFİLERİN HALLERİ VE TARİKATLERİ
En mühim şey, her türlü kin ve düşmanlıktan arınma Kin adavete saik dünya sevgisi, makam ve mevki tutkusu
Kötü sıfatlar değiştikçe perdeler kalkar, sünnete muvafakat mümkün olur Resulullah (sav)’ a intiba eden ilahi muhabbetten en çok nasib dar olandır
Resulullah (sav)’intiba etmekle elde edilen başarıların en şereflisi Allah (cc)’a sığınma ve ilticadır Bunda ruhi bit istiğrak ve dua makamına yakın olma gizlidir
“ Murad” ilahi yardıma mazhar olmuş, şuhum aleminin kötülüklerinden korunmuş demektir
Tasavvuf nefsin tabii arzularına sed çekme, açlık ve dünyayı terkle elde edilir Mutabakat yolu dışındaki bir hareket mahrumiyet, sünnete ittiba ise hikmetli konuşmayı netice verir Sehl b Abdullah: Kitap ve sünnetin kabul etmediği bütün vecd halleri batıldır
5 BÖLÜM
TASAVVUFUN MAHİYETİ
Tasavvufun mahiyeti “fakr” oluşturur Fakrın sıfatı; yokluk anında sükunet ve rıza, varlıkta dağıtma ve isar
Fakir, Allah’ a arzedilecek haceti olmayandır
Fakir, hiçbir şeye malik olmayan, hiç bir şeyin de kendisine malik olmadığıdır
Fakir, kulluk vazifesiyle meşguldür Rabb’isinin hacetini bildiğini bilir
Tasavvuf, fakr ve zühdü cem eden bir isimdir Tasavvuf edeptir, güzel oydur
Sadık müridin izn-i ilahiye olan bağlılığı sağlamlaşmadıkça zenginliğe dalıvermesine izin verilmez
Tasavvuf iyi geçinme, alınana üzülmeme, altınla toprağı bir görmedir
Tasavvuf, kendinde ölüp Hakk’la dirilmedir
Sufi toprak gibidir, ona her şey atılır, ama ondan sadece güzel ve hoş şeyler çıkar
Tasavvuf çiledir, sıkıntıdır, ıstıraptır
6 BÖLÜM
SUFİ KELİMESİNİN KÖKÜ
Sufiler yün giyerler yün (suf) e izafeten “sufi” denir
Huzur-u ilahide ön safta bulunduklarından “saff”a izafeten
Safevi kelimesinden türemiştir Eshab-ı suffe’ye izafeten
Horasanlılar yerleştikleri mağaraya izafeten “Şikufiyye”, Şamlılar ise “Cuiyye” ile adlandırılırlar
Tercihe şayan ise “suf” ( yün) e nisbet edilenidir
Sufi, H200’üncü yıla kadar kullanılan bir kelime değildir
7 BÖLÜM
MUTASAVVIFLAR VE ONLARA BENZEYENLER
Kişi sevdiği ile beraberdir
Müteşebbihin sufilere olan sevgisi, sufilerin ruhlarının kendisini anladığı gibi kendi ruhunun da onları anlaması ve yakınlaşmasından kaynaklanır
Sufiyye yolunun basamakları; iman, ilm, zevk
Sufinin telvini (halden hale geçmek) kalbini bulma, mutasavvıfınki kalp mertebesinden nefis mertebesine düşerek, nefsini görmekle gerçekleşir Müteşebbihin telvini yoktur
Sufinin şarabı saf ve halis, mutasavvıfınki biraz karışık, müteşebbihin şarabı ise daha katkılıdır
İbn- i Ata: “Cenab-ı Hakk’ı dünyevi endişe veya menfaatı nedeniyle seven zalim, ahiret için seven muktesid, iradesini Cenab-ı Hakk’m iradesine terkeden sabıktırCüneyd
“Cenab-ı Hakk’ı dünyevi endişe veya menfaatı nedeniyle seven zalim, ahiret için seven muktesid, iradesini Cenab-ı Hakk’m iradesine terkeden sabıktır: “Marifete ihtiyacı olanla karşılaştığın zaman ona ilimle değil, rıfk ve hilmle yanaş” Sufilerle veya müteşebbihlerle beraber olan şaki olmaz
8BÖLÜM
MELAMETİLİK VE MELAMETİLER
Melameti, halis, sadık kimselerdir ki amellerine başkalarının vakıf olmasını istemezler Amelinin ortaya çıkmasından, günahının ortaya çıkmasından korktuğu gibi korkar
Sufi ise ihlasından dolayı kendi ihlasını da unutmuştur
Osman el Mağribi: “Melameti; halkı aradan çıkaran, fakat nefsine karşı bunda muvaffak olamayan kimsedir Bu “muhlis”tir Sufi ise kalbinden ve amelinden halkı çıkarıp nefsini de bertaraf eden kimsedir ki bu da “muhlas”tır”
“Melameti; halkı aradan çıkaran, fakat nefsine karşı bunda muvaffak olamayan kimsedir Bu “muhlis”tir Sufi ise kalbinden ve amelinden halkı çıkarıp nefsini de bertaraf eden kimsedir ki bu da “muhlas”tır”
Arif gerektiğinde amelini maslaha için izhar eder
Melameti, mutasavvıftan ileri, sufiden geri bir mertebededir
Melamatiyye Usulüne Göre Zikir:
Dil ile Kalp ile Sır ile Ruh ile
9 BÖLÜM
SUFİ OLMADIKLARI HALDE SUFİ GÖRÜNENLER
Fitneye tutulmuş çarpık kimselerin zannettiği şeyler melametilerde yoktur
“Kalenderiyye”, kalp temizliğinin verdiği sarhoşlukla şer’i hudutları bozan, bir arda oturma ve birlikte olma konusundaki her türlü kayıtları ve adabı ortadan kaldıran gruptur
Allah ile beraber olduğuna inandıkları kalplerinin güzelliği ve temizliği ile yetinirler
Kimisi ibahilerin yolunu tutarak içlerinin Allah’a ulaştığını iddia ederek, bunun da ulaşılması gereken hedef olduğunu savunmuşlardır
Şeriatın reddettiği her şey zındıkadan başka bir şey değildir
Aldatılmış olan bu tür kimseler, şeriatın kulluğun gerektirdiği bir hak ve vecibe, hakikatin da kulluk görevinin inceliklerine vakıf olmak, demek olduğunu bilemediler
Hz Ömer (ra): “Kendisini töhmet altında bırakacak duruma sokan kimse, bu yüzden hakkında da kötü düşünen kimseleri kınamasın”
“Kendisini töhmet altında bırakacak duruma sokan kimse, bu yüzden hakkında da kötü düşünen kimseleri kınamasın”
Allah(cc) her hangi bir şeye hululdan münezzeh olduğu gibi, kendisine de her hangi bir şeyin hululünden münezzehtir
Hakikat derecesine ermiş bazı muhakkiklerin, sohbetlerinde duydukları gibi konuşmaya ve yanlış anlamaya sebep olacak sözler söylemeye cesaret etmelerinin sebebi, uzun muamele ve mücahade neticesinde zahiri ve batıni olarak bu sözlerin kendilerine gelmesi, sufiye topluluğunun esasları olan takvada sadakat, dünyaya karşı gösterilen zühd ve kemal gibi prensiplere sımsıkı sarılmalarıdır
10 BÖLÜM
ŞEYHLİK MAKAMI
Şeyh, Allah’ı kullarına gerçek manada sevdiren, kullarını da Allah(cc)’a sevdiren ve yaklaştıran kimsedir
Şeyh, ittiba-i Resul(sav)’u şart koşar ve oraya ***ürür
Tezkiy-i nefis yoluyla Cenab-ı Hakk’ı bildirir ve sevdirir
Şeyhin üzerinde Cenab-ı Hakk’ m verdiği bir vakar vardır
Şeyhlik yolundaki salik nefsini iradesiyle iyiliğe sevkeder
Kalbin biri nefse diğeri ruha bakan iki yüzü vardır
Şeyh, kendi nefsini daha önce nasıl düzeltmiş ise müridini de öylece düzeltir
Hz İsa: “İkinci doğumu gerçekleştiremeyen kimse, semanın melekutuna yükselemez”
“İkinci doğumu gerçekleştiremeyen kimse, semanın melekutuna yükselemez”Akıl, mülk aleminde tasarrufa sahip olduğu için matematik ilminin delillerine vakıf olabilir Fakat, melekut alemine yükselemez
Şeyhlik konusunda salih salikin durumu
1-Mücerred Salik: Cenab-ı Hakk’ın kendisine lutfettiği kadar nasibini alır Nefse ait bazı sıfatlardan dolayı şeyhliğe erişemezler
Mücerred Meczup: Farzların dışında belli bir amelleri ve seyr-i sulukları olmadığı halde Allah(cc)’m kendilerine lutfettiği kadar, ruhi huzur ve sükuna erişilen hallerden nasibini alabilirler Şeyhlik makamına layık olamazlar Salik-i Meczub: Diğer ikisine nazaran daha açık, lutf-u ilahiye daha mazhar, daima avlar ama avlanmaz Bazı sıfatlardan dolayı şeyhlik makamına ulaşamazlar Meczub-u Salik: Mutlak şeyhlik makamına en layık olanlar ; “Perde-i gayb kalksa yakinim ziyadeleşmeyecek” diyebilenler Halin etkisinden kurtulmuş, hal ona değil o hale galiptir Bedenler ve kalıplar Hakka yaklaştırılmış ruhların uzanıp kısalarak secde eden gölgeleri gibidir Asılları şehadet aleminde kesif, gölgeleri latiftir Gayıp aleminde ise asıllara latif, gölgeleri kesiftir
Şeyhlik makamına eren;
Hakkal yakine ulaşmış bir arif ,
Maddi - manevi, nurani ve zulmani perdelerden sıyrılmış,
Hakk tarafından sevilen, nazarı deva, sözü şifa,
Sukutu Allah’la
Lutf-u kahrı bir gören kimsedir
11BÖLÜM
HADİMLER VE ONLARA BENZEYENLER
Cenab-ı Hakk: Davut (as) ‘a “ Ey Davut bana talip olan ve beni isteyen birini gördüğün zaman onun hizmetçisi ol” diye vahyetmiştir
Şeyh her konuda Cenab-ı Hakk’ın muradını, hadim ise niyetini bilir Hadim her işini Allah için, Şeyh ise Allah ile birlikte, O’ ondan gafil olmaksızın yapar
Hizmet, kişinin Allah ile beraber olabilme halini düzeltmek ve devamlı yaptığı nafileler hariç sair nafilelerden daha hayırlıdır
Yapılan hizmet ne olursa hepsi de kendi arzuları ile başkalarına hizmeti tercih ettiği ve sufiler grubuna benzemeye çalıştığı için onların bereketine nail olur
“ Onlar kendileriyle bulunanların şaki olmadığı bir topluluktur”
12BÖLÜM
SUFİLER GÖRE HIRKANIN HÜKMÜ
Hırka giymek, Şeyh ile mürit ile arasında bir bağlantı kurmak, müridin nefsi ile kendi arasında şeyhin hakemliğini kabul etmesi ve şeyhine ait elbise ile talibin nefsinde şeyhin iradesinin hakimiyet tesis etmesi demektir
Kendiliğinden yetişen ağaç, yapraklansa da meyve vermez, meyve verse de bakımlı meyve gibi olmaz
Hırka giymek sünnet-i Peygamberi’de açıkça yoktur Kabulü maslahata dayanır
*Batını yönü ile şeyhine itiraz eden bir müridin feyz alıp, felaha ermesi pek nadirdir
Şeyh, hırkanın şartlarını yerine getireceğine ve edebine riayet edeceğine dair müritten söz alır
Mürit, şeyhe bir emanettir, heva ve hevesle tasarruf edilmez Müridin şeyhin sohbetinden izinsiz ayrılması uygun değildir Müridin süt emme zamanı şeyhin sohbet vakitleridir
Hırka
1Müritlik hırkası Sadece gerçek müridlere giydirilir
2Teberrük hırkası Mürid olmayıp onlara benzemeye çalışanlara giydirilir
Mürid olmayıp onlara benzemeye çalışanlara giydirilir
Hz Yusuf (as)’un gömleği Hz Yakup (as)’un gözlerini nasıl açmışsa şeyhin giydirdiği hırka da müridde aynı tesirleri yapar
Teberrük hırkası giydirilene şeriatın sınırlarına sıkı sıkıya bağlı kalması tavsiye edilir Bu haldeki kimse müridlik hırkası giyme seviyesine yükselebilir Hırka konusunda yapılan tercihler (renk, cins) dinden ve hakikatten bir şey değildir Hırka giydirme ve giydirmemede bir beis yoktur

by.NaMe
07-10-2008, 10:36 AM
13BÖLÜM
RİBAT (TEKKELER)’DE YAŞAYAN DERVİŞLER
Ribat ve tekkelerde yaşayan dervişler “ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah’m zikrinden alıkoymadığı” kimselerdir
Ribatın aslı, atların bağlandığı yer idi Sonraları ardından gelecek tehlikelere karşı, içindekileri korumak için hudut boylarındaki tekkelere “ribat” denilmiştir Salih bir müslüman vesilesiyle çevresindeki nice kimseler ıslah olur Ribat; bir ibadetin ardından diğerini gözlemektir Ribat, nefisle savaştır
*Masivayla ilişkiyi kesen, bütün organlara hakkını tam veren, kefalet-i ilahi ile yetinen kimse hakiki murabıttır
14BÖLÜM
SUFFE ASHABI VE RİBATLARDAKİ DERVİŞLER
Çokça temizlenmeyi severler Ribat onların evi ve ikametgahıdır Ribatlardaki dervişlerin içlerinden kin sökülüp atılmıştır Zahidler halveti, sufiler halvet de- encümeni tercih ederler
* Cemaat evlerindeki kaidelerle gençler üzerindeki nefsin hakimiyeti daraltılır Gözlerin ona çevrilmesi, üzerimde davranışlarını kontrol eden bakışların çoğalması ile gençler cemaat içinde murakabe altına alınır ve terbiye edilirler
Hizmet, başkalarına karşı davranmanın ve hizmet etmenin lezzetini almış, muamelenin tadına varmış, ribatlara ilk defa giren, acemi ve mübtedilerin yapacağı iştir Kalp kazanma bereketine ve abidlere yardım sevabına böylece nail olur
15BÖLÜM
MURABITLAR VE SUFİLERİN ÖZELLİKLERİ
Mevzii ve arizi bir takım kusurların varlığı, işin ruhuna zarar vermez Mü’min seven ve sevilen, iyi geçinen ve iyi geçinilen insandır Zıddında hayır yoktur Karşılıklı murakabe altındadırlar Tefrika nefsin zuhuruyla ortaya çıkar
Ruveym: “Sufiler aralarında anlaştıkları ve kınamayı kaldırdıkları vakit helak olurlar”
“Sufiler aralarında anlaştıkları ve kınamayı kaldırdıkları vakit helak olurlar”
Nefis, kalple karşılaştığında ondan kötülük ve şer def’olur
Şikayet eden de şikayet edilen de şeyh tarafından tekdir edilir
Dervişler kusurlarından dolayı istiğfar ederler, kusurda ala ısrar etmezler
Af ve özür dilendiğinde kabul edip reddetmezler Af diledikten sonra kardeşlerine bir şey takdim etmek sünnettendir
Sufi yapılan bir iltifattan dolayı kalbine bir gurur gelirse, kendini bundan alıkor
Ribatlardaki dervişlerin dünyevi tasa ve meşgaleye düşmemeleri için ihtiyaçları giderilir
Şeyh, vaktini bütünüyle Hakk’a veremeyen dervişlerin ribatlardan yedirilip içirilmelerini uygun görebilir
Sufiler ve şeyhler, gençleri başı boşluktan korumak için onları istihdam ederler Hakiki derviş ve mürid döner dolaşır gene ribata gelir
16BÖLÜM
SEFR VE İKAMET ADABI
Başlangıçta sefer edip nihayette ikameti tercih edenler Sefer vesilesiyle ilim öğrenmek için İlm kastıyla evinden çıkan Allah yolundadır Ona cennetin yolu kolaylaştırılır Şeyh aramak ve sadık ihvan bulmak için Sadık ve salih kimselerle görüşme inkişafa vesiledir
Nazarı ve vakarı fayda sağlamayanın sözü de tesir ve fayda sağlamaz Sözün nuraniliği kalp nuraniyeti kadardır Kalp nuraniyeti de istikametin ve ubudiyyetin hakkıyla ifasıyla gerçekleşir
Alışkanlık ve hoşa giden şeylerden uzaklaşmak için
Eğer kişi doğduğu yerden başka bir yerde ölürse, kendisine cennetten doğduğu yerle izinin bulunduğu yer arası mesafe ölçülür
Nefsin ince tuzak ve hilelerini ortaya çıkarmak için Eskiye ait ibretli eserleri görmek için Hüsn-ü teveccühten sıyrılmak ve unutulmak için
Hüsn-ü teveccüh ayakların kaydığı bir makamdır Eğer teveccüh nefsin müdahalesi olmaksızın geliyorsa bunda mahzur yoktur, bilakis sıhhat-ı hale işarettir
B-Başlangıçta ikameti tercih edip, nihayette sefere yönelenler
Devamlı ikameti tercih edenler Bunlar Hakk’ın terbiye ve murakabesinde yetişirler Devamlı seferde olmayı tercih edenler Tanınmaktan sakınırlar İkametin tevekküle mani olduğuna kanidirler Bunlar Hakk’ın terbiye ve murakabesinde yetişirler Tanınmaktan sakınırlar İkametin tevekküle mani olduğuna kanidirler Bazen nefsin coşkunluğu ve heyecanı kalp hareketine karıştırılır Bu ise felakete ***ürür Sefere çıkmadan istihare namazı kılmak adabtandır
17BÖLÜM
SEFERİN FARZLARI VE FAZİLETLERİ
Sefere karar veren sufinin;
Teyemmümün,
Namazın kasr ve cem durumunu,
Mest üzerine mesh ahkamını bilmesi gerekir
Sefer adabı:
Yoldaş ve arkadaş edinilmeli
Tek başına yolculuk uygun değildir
Üç kişi olunduğunda biri imam tayin edilir
Tasallut ve cah düşüncesiyle riyasete talip olma heva ve hevesten kaynaklanır
Sefere niyetlenen sufi arkadaşlarına veda eder ve onlara duada bulunur Uğranılan yerlerde en azından iki rekat namaz kılar Binite bindiğinde mesnun olan duayı okur Yolculuğa sabah erkenden ve Perşembe günü çıkmak iyi olur Konak yerine uğrandığında dua etmek Temizlik malzemelerini yanında bulundurmak Sefere çıkmadan evvel iki rekat namaz kılmak Bu kaidelere bağlı kalanlar reddolunmaz Kabul etmeyenlerin görüşü de büsbütün atılmaz
18 BÖLÜM
SEFERDEN DÖNME ADABI
İkamet edilecek yerin ölü ve dirilerine selam vermek
Kardeş edindiği kimseyi ziyaret edenin yolu asan olur
Mescidlerden birine girince iki rekat namaz kılmak
Tekkeye girince hususi ve maslahata dayalı bazı sebeplerden dolayı selam vermek bazen terkedilir
Seferden dönene hoş amedide bulunmak
Sefer dönüşü geridekilere hediye getirmek
Seferden dönen kimsenin istirahatı için hazırlık yapmak
Gelir gelmez konuşmaya dalmama, sorulmadıkça konuşmama
Ziyaret ettiklerinin yanından izinsiz ayrılmama
19 BÖLÜM
ESBABA TEVESSÜL VE SUFİLER
Aslolan kimseden bir şey istememektir
Yakin durumuna göre esbaba tevessül farklılık gösterir
Tevekkülde vesvese maruz kimseler, esbaba kafi miktarda tevessül edebilirler
Gerçek miskin insanlardan bir şey istemeyendir
Sufiler Hz İbrahim (as) vari Allah (cc)’dan bir şey istemekten haya ederler O (as) “Allah (cc) beni biliyor mu ?” demişti
Bazen rızka meyil Cenab-ı Hakk’ın verdiği bir intibah, bazen de bir günahın cezasıdır Rızık bazan hikmet yollu, bazen de kudret - Hz Meryem’e olduğu gibi- yollu gelir Rızık ve borç konusunda daim sabır hazinesine müracaat edilmelidir Bütün bu tevekkül ve esbab dairesinde bir şey gelmiyorsa zaruret miktarı istenilebilir Veren el alan elden üstündür
Kendine verilen mala emanet nazarıyla bakan fakr-ı lisanıyla, kendi malı gibi seyre dalan, fahr lisanıyla ve hayalperestlerin diliyle konuşur
Gerçek fakir indirileni değil, asıl indirenin yakınlığını taleb eder
20BÖLÜM
FETH-İ MANEVİ VE İHSAN-I İLAHİ
Sufi Allah ile meşguliyetin kemaline ererek takvada kemal sahibi olunca, hali onu esbaba tevessülü terke mecbur edebilir
Bunun mebdeinde bir kapı açılır ki, gerek kendinin gerekse şeriatın günah saydığı şeye duçar olursa yaptığının cezası olarak telakki eder “Günaha düştüğümü çocuğumun kötü ahlakından anlıyorum” sözü meşhurdur
Allah (cc), bahşedeceği idrakle onu tevhide ve Hakk’la meşgul olmaya muvaffak kılar
Allah(cc)’m tecelliyat-ı ef’alinden kendisine münkeşif olan hadiseleri tarassut ve mülahazaya devamla kul, tecelliyat-ı ef’alden tecelliyat-ı zata yükselir
Tecelli-i ef’al; rıza ve teslimiyeti doğurur
Tecelli-i sıfat; heybet ve üns kazandırır
Tecelli-i zat ; fena ve beka duygularını bahşeder
Fena, terk-i ihtiyar ve fiil-i ilahiye vukufun adıdır
Cenab-ı Hakk’ın zatının bizzat tecellisi ancak ahirette olacaktır
Resulullah (sav), ashabını tedricen ve nefsin tedbirinden, fiil-i ilahiyi müşahade ve Hakk’ın hüsn-ü tedbirine yönelmeye hazırladı
Cenab-ı Hakk’ın kendisine sevkettiği rızkı kabul hususunda ilm-i ilahiye vakıf olan kul, korktuğundan emindir
Feth-i ilahinin farkında olan da vardır olmayan da
Mükaşefeye mazhar olanlar ;
Allah’tan ilm sunularak,
Ef’alden tecrid ile ilim sunularak,
Her ikisi de olmaksızın mükaşefeye ulaştılar
Rızık alırken de verirken de işaret beklenir Nefis endişesi kalkarsa işaret beklenmez
Dervişlerin bazısına musallat olan sıkıntılar, kalplerin Allah ile meşguliyetini, kulluk hukukuna riayetini kemale erdirmek içindir
Kul, Allah(cc) ile olan meşguliyetinden hali olduğu ölçüde dünya sevgisine müptela olur
Zühd, ehlinin son adımı, tevekkül ehlinin ilk adımı mesabesindedir
Feth-i ilahiye mazhar olana, hikmet veya kudret elinden merzuk olması müsavidir
İhtiyacından ve zaruret miktarından fazlasını isteyenin sufilikle alakası yoktur
21 BÖLÜM
SUFİLERE GÖRE EVLİLİK VE BEKARLIK
Sufi’lere göre her ikisinin de bir gaye ve zamanı vardır Herhangi bir halin (evlilik-bekarlık) ihtiyar edilmesi, Allah (cc) içindir
Nefsin isyanından emin olundukça, bekarlık tercih edilir Nefis, ilimle dizginlenir
Evlenme adına şehevi bir acelecilik, erkeklerin manevi yolda gerilemesi demektir Sadık mürid buluğa ermedikçe evlenmez Buluğu ise ‘Rical’ olmasıdır
Evlilik ve bekarlık hakkındaki haberlerin farklılık göstermesi, muhatabın farklılığındandır Fazileti muhataba göre değişir
Evli sufiye yardım edilmelidir
Mücerred yaşamak, dervişini işini kolaylaştırır ‘Bizim arkadaşlarımızdan evlenip de manevi derecesini muhafaza edeni görmedim S ed Darani Evlenmek, azimetten, ruhsata düşmektir
Sıkıntıya sabır, refaha sabırdan daha kolaydır
Oruç tutulmalı, nefis, ibadete alıştırılmalı
Müridin evliliği düşünmemesi, hüsn-ü edebdendir Kadın ve şehvet akla gelince tevbe edilmelidir
Kalbi namaz ve ibadetten meşgul olacak derecede evlenme düşüncesi arız olunca, şeyhe müşkil arzedilir ve duası talep edilir
Bazen keşfen, yakazaten veya bir zatın işareti ile evlilik telkin, bekarlık men’edilir Evliliğe basiretle gidilir; gözü kapalı gidilmez
Tezkiye olmuş nefisler, nasibi olan hazlara eriştiğinde kalblerin inşirahı artar
Süfyan b Uyeyne; ‘Çok kadınla evlenmek, dünya sevgisinden değildir Çünkü Hz Ali (ra) Peygamber Efendimiz (sav)’in Ashab’ının en zahidi olduğu halde, dört hanımla evli idi, on yedi kariyesi vardı’
Evlilik nedeniyle hanımdan gelen iki fitne vardır:
1-Maişet derdi
2-Kadınla ihtilat ve mübaşerette ifrat, hizmetten uzaklık
Evliler için büyük bir gizli fitne de, fuhuş cemal lütfunda sükunet bulması ve neticede ruhta bir donukluk hasıl olur ki, bunun farkedilmesi çok zordur
Ariflerin gönlüne zina düşüncesinin arız olması, onu işleyenin durumuna düşmeleri demektir
22BÖLÜM
SUFİLER’İN SEMAI
‘Sözü dinleyip, en güzeline uyanları müjdele! Onlar Allah (cc)’ın doğru yola ilettiği kimselerdir Onlar, akıl ve basiret sahibidirler’ (Zümer Suresi, Ayet: 18)
Bütün sema’ın harareti, yolu, duygusunun burudeti üzerine gelince, gözlerinden yaşlar boşanır Bazen bu vecdden de ürperti ve titremeyle zahir olur Beyne ve ruha da etkisi vardır
Ehl-i batıl, heva sahiplerinden de bütün haller nakledilir
Kalb incelendiğinde duaya yönelinmelidir
Allah korkusundan, derisi ürperince Cenab-ı Hak Cehennemi haram kılar
Semaın ihtilaflı olanı, name ile söylenen şiirlerin dinlenmesidir
Sema, nefse hitabı, eş ve cariyelerin şöylesi eğlenceli ve Hakk’a davet itibariyle haram, şüpheli ve helal pozisyonu sözkonusudur Bunların helal ve şüpheli hallerine de acz-u müsamaha gösterilmesi uygun değildir
Sema yapanın diri bir kalb ve ölü bir nefisle sema yapması gerekir Aksi halde sema helal değildir (Abdurrahman es-Sülemi)
Nefsini rahatlatmak için, hal iddiasından uzak olarak sema yapanın raks ve semaı faydalı da değildir, zararlı da
Şeyh ve manevi liderlerin raksetmeleri hiç yakışık almaz
SEMA’I İNKAR EDENLER
1-Sünnet-i Seniyye ve Asar’dan habersizdir
2-Kendisinin iyi amellerine aldanmıştır
3-Soğuk tabiatlı, zevkten nasibi yoktur
Haram olan, mücerred değil, fitne endişesidir
Taat, zahiri sıfatların sırrı, vecd batıni sıfatların özüdür Zahiri sıfatlar hareket ve sükunet, batıni sıfatlar ahval ve ahlak şeklindedir
23BÖLÜM
SEMA’A KARŞI ÇIKANLAR
Sema, temkin ehli ariflerden başkası için sahih olmadığı gibi, mübtedi müridlere de mübah değildir
Şarkıyla çokça meşgul olan, sefih sayılır Sefihin de şehadeti muteber değildir (İmam Şafi’i)
Şarkı kalbe nifak tohumu eker (Abdullah b Mes’ud)
Şarkı zinanın büyüğüdür (F b İyaz)
Sema, eğer bir oğlanın sesini dinleyerek yapılıyorsa, ona fitne karıştığından, dindar kimselerin bunu reddi gerekir
Tasavvufun tamamı ciddiyet’dir
24BÖLÜM
SEMA’A İHTİYAÇ DUYMAYANLAR
Vecd, kaybettiğini hissetmektir
Ehl-i batın, nefsinin hevasını bulduğunda vecde ulaşır Ehl-i Hak ise, kalbinin muradına erdiğinde vecd duyar
Nefsin perdeleri, arızi ve zulmani hicaplar, kalbin perdeleri ise semavi ve nurani hicaplardır
Vecd bazen manaların anlaşılmasından, bazen de sadece musıki ve namelerin tesiriyle olur
Vecd kaynağı Hak Teala olan, bir varidatdır Allah’ın zatını murat eden O’nun (cc) indinden gelenle yetinmez Mekan-ı kurba erişmiş olan kimseyi nezd-i ilahiden gelen bir varidat meşgul etmez ve harekete geçirmez Varidat kulun Allah (cc)’a uzaklığını gösterir Halbuki kurb makamındaki kimse aradığını bulmuştur
Varidat güçlü ve kamil olanı değiştirmez Hz Ebubekir (ra)’in sözüne telmihen
‘Allahım! Beni gözü yaşlı olmakla merzuk kıl’ (H Şerif)
25 BÖLÜM
SEMA ADABI
Sıdk, ciddiyet, halis niyet, vakar ve semadan önce istihare, bereket ve istifade için dua
Sema meclisinde vecde davetiye çıkarmaktan korkmalıdır
1- Vecd gelmeden, vecd gösterisinde bulunulursa:
1- Allah’a yalan isnadı
2- Halkı aldatma
3- Salah düşüncesinin bozulmasına sebep olur
4- Halkı batıl yola zorlama
En güzeli, vecd anında hırka yırtmamaktır
Hırkayı parçalayıp dağıtmak Sufilere göre ahdi yenilemektir
Hırka hususunda söz hakkı, şeyhindir
Sema’a ehil olmayanın katılması mekruhtur
26BÖLÜM
HALVET, ÇİLE VEYA ERBAİN
Erbain, sair zamanlarda hak, ters düşen arzuların bastırılması için yapılır
Kırk gün ihlasla amel eden kimsenin kalbinden diline doğru hikmet pınarları akseder, ilm-i ledünne açılan kapı, buradadır
Kul, insanlardan ayrılıp, Allah-u Teala’ya yönelmesi sayesinde mesafeler kat’ederek nefis madeninden ilim cevherini çıkarır
Erbain’de muvaffak olmanın şartı, şartları ihlasla yerine getirmektir
Halvette nefsin arzularından uzaklaşma vardır
Peygamber Efendimiz (sav) de nübüvvet öncesi halvet yaşamıştı
27 BÖLÜM
HALVETTE VAKİ OLABİLECEKLER
Halvet, dinin selameti, nefis ahvalinin yok olması, amelin Allah için yapılması içindir Keşf ve Fetih mülahazasıyla yapılan halvet fitneye düşme demektir Taleb edilecek istikamettir; keramet değildir
Dinin esaslarına uygun halvet, kalbi nurlandırır, dünya rağbetini keser, zikrin tadına erdirir, namaz, tilavet vs ibadetlerin ihlasla yapılmasını sağlar
Bazen zihne hayaller düşer ki, bunları vehametle karıştırmamak lazımdır
Zikre, hususiyle ‘La ilahe illallah’ mülazemet esastır
Kalbe yermeşen kelime-i tevhid, kalbe yerleşince nefsin itirazlarını önler Zikir nurunun kalbe bir cevher halinde yerleşmesi, halvetten gaye budur
Bazı hayaller asılsız bazen de mevhibe-i ilahi olarak belirir ki, onlar da hakikatle irtibatlıdır
Hakikatler misal elbisesinden sıyrılarak, özel bir haber ve keşif halini alır
Mükaşefelerin hepsi yakin duygusunu takviye içindir Asıl kayine ulaşan kimsenin bunlara ihtiyacı yoktur Her ne olursa olsun, takva ve zühdün hakkı verilmeli, asla aldanılmamalıdır
28 BÖLÜM
HALVETE NASIL GİRİLİR
Dünyada tecerrüd, halvete girip, gusül, iki rekat namaz, gözyaşı tevbe, ahlak-ı zemimeden arınma, cemaatle kılınacak namazlara sadece devam
Halka halveti belli etmeme, daim zikr-i İlahi ile meşgul olma, hayale başka şeylerin girmesine izin verilmemelidir
Daim abdestli bulunmaya çalışılmalıdır Uykuya karşı mücadele etmelidir
Azık, tuz ve ekmektir Çok zor durumda katık da alınabilir
Kıllet-i Taam, Kıllet-i menam, Kıllet-i kelam, uzlet ani’l enam esastır Yeme, tedricen azaltılabilir
Açlığın sınırı; ekmek-katık ayırt edilemeyecek seviyeye gelmesi
Belli bir dönemden sonra Allah (cc) yemeği unutturur Unutmasa bile, kalbin nur ile dolması, ruhun çekici kabiliyetini güçlendirir Ruh, onu kendi merkezine ve alem-i ruhanideki yerine doğru çıkmaya başlar Bu sayede salik, nefsani şehvet duygularından nefret eder Lüzumsuz, konuşma gibi, şeyler nefsi uyarıcı etki yapar
Fakat Cenab-ı Hakk’ın mevahib-i İlahiyesi buna münhasır değildir
Erbain için tercih edilen zaman: Zi’l-Ka’de, Zi’l-Hicce’nin ilk on günüdür

by.NaMe
07-10-2008, 10:36 AM
13BÖLÜM
RİBAT (TEKKELER)’DE YAŞAYAN DERVİŞLER
Ribat ve tekkelerde yaşayan dervişler “ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah’m zikrinden alıkoymadığı” kimselerdir
Ribatın aslı, atların bağlandığı yer idi Sonraları ardından gelecek tehlikelere karşı, içindekileri korumak için hudut boylarındaki tekkelere “ribat” denilmiştir Salih bir müslüman vesilesiyle çevresindeki nice kimseler ıslah olur Ribat; bir ibadetin ardından diğerini gözlemektir Ribat, nefisle savaştır
*Masivayla ilişkiyi kesen, bütün organlara hakkını tam veren, kefalet-i ilahi ile yetinen kimse hakiki murabıttır
14BÖLÜM
SUFFE ASHABI VE RİBATLARDAKİ DERVİŞLER
Çokça temizlenmeyi severler Ribat onların evi ve ikametgahıdır Ribatlardaki dervişlerin içlerinden kin sökülüp atılmıştır Zahidler halveti, sufiler halvet de- encümeni tercih ederler
* Cemaat evlerindeki kaidelerle gençler üzerindeki nefsin hakimiyeti daraltılır Gözlerin ona çevrilmesi, üzerimde davranışlarını kontrol eden bakışların çoğalması ile gençler cemaat içinde murakabe altına alınır ve terbiye edilirler
Hizmet, başkalarına karşı davranmanın ve hizmet etmenin lezzetini almış, muamelenin tadına varmış, ribatlara ilk defa giren, acemi ve mübtedilerin yapacağı iştir Kalp kazanma bereketine ve abidlere yardım sevabına böylece nail olur
15BÖLÜM
MURABITLAR VE SUFİLERİN ÖZELLİKLERİ
Mevzii ve arizi bir takım kusurların varlığı, işin ruhuna zarar vermez Mü’min seven ve sevilen, iyi geçinen ve iyi geçinilen insandır Zıddında hayır yoktur Karşılıklı murakabe altındadırlar Tefrika nefsin zuhuruyla ortaya çıkar
Ruveym: “Sufiler aralarında anlaştıkları ve kınamayı kaldırdıkları vakit helak olurlar”
“Sufiler aralarında anlaştıkları ve kınamayı kaldırdıkları vakit helak olurlar”
Nefis, kalple karşılaştığında ondan kötülük ve şer def’olur
Şikayet eden de şikayet edilen de şeyh tarafından tekdir edilir
Dervişler kusurlarından dolayı istiğfar ederler, kusurda ala ısrar etmezler
Af ve özür dilendiğinde kabul edip reddetmezler Af diledikten sonra kardeşlerine bir şey takdim etmek sünnettendir
Sufi yapılan bir iltifattan dolayı kalbine bir gurur gelirse, kendini bundan alıkor
Ribatlardaki dervişlerin dünyevi tasa ve meşgaleye düşmemeleri için ihtiyaçları giderilir
Şeyh, vaktini bütünüyle Hakk’a veremeyen dervişlerin ribatlardan yedirilip içirilmelerini uygun görebilir
Sufiler ve şeyhler, gençleri başı boşluktan korumak için onları istihdam ederler Hakiki derviş ve mürid döner dolaşır gene ribata gelir
16BÖLÜM
SEFR VE İKAMET ADABI
Başlangıçta sefer edip nihayette ikameti tercih edenler Sefer vesilesiyle ilim öğrenmek için İlm kastıyla evinden çıkan Allah yolundadır Ona cennetin yolu kolaylaştırılır Şeyh aramak ve sadık ihvan bulmak için Sadık ve salih kimselerle görüşme inkişafa vesiledir
Nazarı ve vakarı fayda sağlamayanın sözü de tesir ve fayda sağlamaz Sözün nuraniliği kalp nuraniyeti kadardır Kalp nuraniyeti de istikametin ve ubudiyyetin hakkıyla ifasıyla gerçekleşir
Alışkanlık ve hoşa giden şeylerden uzaklaşmak için
Eğer kişi doğduğu yerden başka bir yerde ölürse, kendisine cennetten doğduğu yerle izinin bulunduğu yer arası mesafe ölçülür
Nefsin ince tuzak ve hilelerini ortaya çıkarmak için Eskiye ait ibretli eserleri görmek için Hüsn-ü teveccühten sıyrılmak ve unutulmak için
Hüsn-ü teveccüh ayakların kaydığı bir makamdır Eğer teveccüh nefsin müdahalesi olmaksızın geliyorsa bunda mahzur yoktur, bilakis sıhhat-ı hale işarettir
B-Başlangıçta ikameti tercih edip, nihayette sefere yönelenler
Devamlı ikameti tercih edenler Bunlar Hakk’ın terbiye ve murakabesinde yetişirler Devamlı seferde olmayı tercih edenler Tanınmaktan sakınırlar İkametin tevekküle mani olduğuna kanidirler Bunlar Hakk’ın terbiye ve murakabesinde yetişirler Tanınmaktan sakınırlar İkametin tevekküle mani olduğuna kanidirler Bazen nefsin coşkunluğu ve heyecanı kalp hareketine karıştırılır Bu ise felakete ***ürür Sefere çıkmadan istihare namazı kılmak adabtandır
17BÖLÜM
SEFERİN FARZLARI VE FAZİLETLERİ
Sefere karar veren sufinin;
Teyemmümün,
Namazın kasr ve cem durumunu,
Mest üzerine mesh ahkamını bilmesi gerekir
Sefer adabı:
Yoldaş ve arkadaş edinilmeli
Tek başına yolculuk uygun değildir
Üç kişi olunduğunda biri imam tayin edilir
Tasallut ve cah düşüncesiyle riyasete talip olma heva ve hevesten kaynaklanır
Sefere niyetlenen sufi arkadaşlarına veda eder ve onlara duada bulunur Uğranılan yerlerde en azından iki rekat namaz kılar Binite bindiğinde mesnun olan duayı okur Yolculuğa sabah erkenden ve Perşembe günü çıkmak iyi olur Konak yerine uğrandığında dua etmek Temizlik malzemelerini yanında bulundurmak Sefere çıkmadan evvel iki rekat namaz kılmak Bu kaidelere bağlı kalanlar reddolunmaz Kabul etmeyenlerin görüşü de büsbütün atılmaz
18 BÖLÜM
SEFERDEN DÖNME ADABI
İkamet edilecek yerin ölü ve dirilerine selam vermek
Kardeş edindiği kimseyi ziyaret edenin yolu asan olur
Mescidlerden birine girince iki rekat namaz kılmak
Tekkeye girince hususi ve maslahata dayalı bazı sebeplerden dolayı selam vermek bazen terkedilir
Seferden dönene hoş amedide bulunmak
Sefer dönüşü geridekilere hediye getirmek
Seferden dönen kimsenin istirahatı için hazırlık yapmak
Gelir gelmez konuşmaya dalmama, sorulmadıkça konuşmama
Ziyaret ettiklerinin yanından izinsiz ayrılmama
19 BÖLÜM
ESBABA TEVESSÜL VE SUFİLER
Aslolan kimseden bir şey istememektir
Yakin durumuna göre esbaba tevessül farklılık gösterir
Tevekkülde vesvese maruz kimseler, esbaba kafi miktarda tevessül edebilirler
Gerçek miskin insanlardan bir şey istemeyendir
Sufiler Hz İbrahim (as) vari Allah (cc)’dan bir şey istemekten haya ederler O (as) “Allah (cc) beni biliyor mu ?” demişti
Bazen rızka meyil Cenab-ı Hakk’ın verdiği bir intibah, bazen de bir günahın cezasıdır Rızık bazan hikmet yollu, bazen de kudret - Hz Meryem’e olduğu gibi- yollu gelir Rızık ve borç konusunda daim sabır hazinesine müracaat edilmelidir Bütün bu tevekkül ve esbab dairesinde bir şey gelmiyorsa zaruret miktarı istenilebilir Veren el alan elden üstündür
Kendine verilen mala emanet nazarıyla bakan fakr-ı lisanıyla, kendi malı gibi seyre dalan, fahr lisanıyla ve hayalperestlerin diliyle konuşur
Gerçek fakir indirileni değil, asıl indirenin yakınlığını taleb eder
20BÖLÜM
FETH-İ MANEVİ VE İHSAN-I İLAHİ
Sufi Allah ile meşguliyetin kemaline ererek takvada kemal sahibi olunca, hali onu esbaba tevessülü terke mecbur edebilir
Bunun mebdeinde bir kapı açılır ki, gerek kendinin gerekse şeriatın günah saydığı şeye duçar olursa yaptığının cezası olarak telakki eder “Günaha düştüğümü çocuğumun kötü ahlakından anlıyorum” sözü meşhurdur
Allah (cc), bahşedeceği idrakle onu tevhide ve Hakk’la meşgul olmaya muvaffak kılar
Allah(cc)’m tecelliyat-ı ef’alinden kendisine münkeşif olan hadiseleri tarassut ve mülahazaya devamla kul, tecelliyat-ı ef’alden tecelliyat-ı zata yükselir
Tecelli-i ef’al; rıza ve teslimiyeti doğurur
Tecelli-i sıfat; heybet ve üns kazandırır
Tecelli-i zat ; fena ve beka duygularını bahşeder
Fena, terk-i ihtiyar ve fiil-i ilahiye vukufun adıdır
Cenab-ı Hakk’ın zatının bizzat tecellisi ancak ahirette olacaktır
Resulullah (sav), ashabını tedricen ve nefsin tedbirinden, fiil-i ilahiyi müşahade ve Hakk’ın hüsn-ü tedbirine yönelmeye hazırladı
Cenab-ı Hakk’ın kendisine sevkettiği rızkı kabul hususunda ilm-i ilahiye vakıf olan kul, korktuğundan emindir
Feth-i ilahinin farkında olan da vardır olmayan da
Mükaşefeye mazhar olanlar ;
Allah’tan ilm sunularak,
Ef’alden tecrid ile ilim sunularak,
Her ikisi de olmaksızın mükaşefeye ulaştılar
Rızık alırken de verirken de işaret beklenir Nefis endişesi kalkarsa işaret beklenmez
Dervişlerin bazısına musallat olan sıkıntılar, kalplerin Allah ile meşguliyetini, kulluk hukukuna riayetini kemale erdirmek içindir
Kul, Allah(cc) ile olan meşguliyetinden hali olduğu ölçüde dünya sevgisine müptela olur
Zühd, ehlinin son adımı, tevekkül ehlinin ilk adımı mesabesindedir
Feth-i ilahiye mazhar olana, hikmet veya kudret elinden merzuk olması müsavidir
İhtiyacından ve zaruret miktarından fazlasını isteyenin sufilikle alakası yoktur
21 BÖLÜM
SUFİLERE GÖRE EVLİLİK VE BEKARLIK
Sufi’lere göre her ikisinin de bir gaye ve zamanı vardır Herhangi bir halin (evlilik-bekarlık) ihtiyar edilmesi, Allah (cc) içindir
Nefsin isyanından emin olundukça, bekarlık tercih edilir Nefis, ilimle dizginlenir
Evlenme adına şehevi bir acelecilik, erkeklerin manevi yolda gerilemesi demektir Sadık mürid buluğa ermedikçe evlenmez Buluğu ise ‘Rical’ olmasıdır
Evlilik ve bekarlık hakkındaki haberlerin farklılık göstermesi, muhatabın farklılığındandır Fazileti muhataba göre değişir
Evli sufiye yardım edilmelidir
Mücerred yaşamak, dervişini işini kolaylaştırır ‘Bizim arkadaşlarımızdan evlenip de manevi derecesini muhafaza edeni görmedim S ed Darani Evlenmek, azimetten, ruhsata düşmektir
Sıkıntıya sabır, refaha sabırdan daha kolaydır
Oruç tutulmalı, nefis, ibadete alıştırılmalı
Müridin evliliği düşünmemesi, hüsn-ü edebdendir Kadın ve şehvet akla gelince tevbe edilmelidir
Kalbi namaz ve ibadetten meşgul olacak derecede evlenme düşüncesi arız olunca, şeyhe müşkil arzedilir ve duası talep edilir
Bazen keşfen, yakazaten veya bir zatın işareti ile evlilik telkin, bekarlık men’edilir Evliliğe basiretle gidilir; gözü kapalı gidilmez
Tezkiye olmuş nefisler, nasibi olan hazlara eriştiğinde kalblerin inşirahı artar
Süfyan b Uyeyne; ‘Çok kadınla evlenmek, dünya sevgisinden değildir Çünkü Hz Ali (ra) Peygamber Efendimiz (sav)’in Ashab’ının en zahidi olduğu halde, dört hanımla evli idi, on yedi kariyesi vardı’
Evlilik nedeniyle hanımdan gelen iki fitne vardır:
1-Maişet derdi
2-Kadınla ihtilat ve mübaşerette ifrat, hizmetten uzaklık
Evliler için büyük bir gizli fitne de, fuhuş cemal lütfunda sükunet bulması ve neticede ruhta bir donukluk hasıl olur ki, bunun farkedilmesi çok zordur
Ariflerin gönlüne zina düşüncesinin arız olması, onu işleyenin durumuna düşmeleri demektir
22BÖLÜM
SUFİLER’İN SEMAI
‘Sözü dinleyip, en güzeline uyanları müjdele! Onlar Allah (cc)’ın doğru yola ilettiği kimselerdir Onlar, akıl ve basiret sahibidirler’ (Zümer Suresi, Ayet: 18)
Bütün sema’ın harareti, yolu, duygusunun burudeti üzerine gelince, gözlerinden yaşlar boşanır Bazen bu vecdden de ürperti ve titremeyle zahir olur Beyne ve ruha da etkisi vardır
Ehl-i batıl, heva sahiplerinden de bütün haller nakledilir
Kalb incelendiğinde duaya yönelinmelidir
Allah korkusundan, derisi ürperince Cenab-ı Hak Cehennemi haram kılar
Semaın ihtilaflı olanı, name ile söylenen şiirlerin dinlenmesidir
Sema, nefse hitabı, eş ve cariyelerin şöylesi eğlenceli ve Hakk’a davet itibariyle haram, şüpheli ve helal pozisyonu sözkonusudur Bunların helal ve şüpheli hallerine de acz-u müsamaha gösterilmesi uygun değildir
Sema yapanın diri bir kalb ve ölü bir nefisle sema yapması gerekir Aksi halde sema helal değildir (Abdurrahman es-Sülemi)
Nefsini rahatlatmak için, hal iddiasından uzak olarak sema yapanın raks ve semaı faydalı da değildir, zararlı da
Şeyh ve manevi liderlerin raksetmeleri hiç yakışık almaz
SEMA’I İNKAR EDENLER
1-Sünnet-i Seniyye ve Asar’dan habersizdir
2-Kendisinin iyi amellerine aldanmıştır
3-Soğuk tabiatlı, zevkten nasibi yoktur
Haram olan, mücerred değil, fitne endişesidir
Taat, zahiri sıfatların sırrı, vecd batıni sıfatların özüdür Zahiri sıfatlar hareket ve sükunet, batıni sıfatlar ahval ve ahlak şeklindedir
23BÖLÜM
SEMA’A KARŞI ÇIKANLAR
Sema, temkin ehli ariflerden başkası için sahih olmadığı gibi, mübtedi müridlere de mübah değildir
Şarkıyla çokça meşgul olan, sefih sayılır Sefihin de şehadeti muteber değildir (İmam Şafi’i)
Şarkı kalbe nifak tohumu eker (Abdullah b Mes’ud)
Şarkı zinanın büyüğüdür (F b İyaz)
Sema, eğer bir oğlanın sesini dinleyerek yapılıyorsa, ona fitne karıştığından, dindar kimselerin bunu reddi gerekir
Tasavvufun tamamı ciddiyet’dir
24BÖLÜM
SEMA’A İHTİYAÇ DUYMAYANLAR
Vecd, kaybettiğini hissetmektir
Ehl-i batın, nefsinin hevasını bulduğunda vecde ulaşır Ehl-i Hak ise, kalbinin muradına erdiğinde vecd duyar
Nefsin perdeleri, arızi ve zulmani hicaplar, kalbin perdeleri ise semavi ve nurani hicaplardır
Vecd bazen manaların anlaşılmasından, bazen de sadece musıki ve namelerin tesiriyle olur
Vecd kaynağı Hak Teala olan, bir varidatdır Allah’ın zatını murat eden O’nun (cc) indinden gelenle yetinmez Mekan-ı kurba erişmiş olan kimseyi nezd-i ilahiden gelen bir varidat meşgul etmez ve harekete geçirmez Varidat kulun Allah (cc)’a uzaklığını gösterir Halbuki kurb makamındaki kimse aradığını bulmuştur
Varidat güçlü ve kamil olanı değiştirmez Hz Ebubekir (ra)’in sözüne telmihen
‘Allahım! Beni gözü yaşlı olmakla merzuk kıl’ (H Şerif)
25 BÖLÜM
SEMA ADABI
Sıdk, ciddiyet, halis niyet, vakar ve semadan önce istihare, bereket ve istifade için dua
Sema meclisinde vecde davetiye çıkarmaktan korkmalıdır
1- Vecd gelmeden, vecd gösterisinde bulunulursa:
1- Allah’a yalan isnadı
2- Halkı aldatma
3- Salah düşüncesinin bozulmasına sebep olur
4- Halkı batıl yola zorlama
En güzeli, vecd anında hırka yırtmamaktır
Hırkayı parçalayıp dağıtmak Sufilere göre ahdi yenilemektir
Hırka hususunda söz hakkı, şeyhindir
Sema’a ehil olmayanın katılması mekruhtur
26BÖLÜM
HALVET, ÇİLE VEYA ERBAİN
Erbain, sair zamanlarda hak, ters düşen arzuların bastırılması için yapılır
Kırk gün ihlasla amel eden kimsenin kalbinden diline doğru hikmet pınarları akseder, ilm-i ledünne açılan kapı, buradadır
Kul, insanlardan ayrılıp, Allah-u Teala’ya yönelmesi sayesinde mesafeler kat’ederek nefis madeninden ilim cevherini çıkarır
Erbain’de muvaffak olmanın şartı, şartları ihlasla yerine getirmektir
Halvette nefsin arzularından uzaklaşma vardır
Peygamber Efendimiz (sav) de nübüvvet öncesi halvet yaşamıştı
27 BÖLÜM
HALVETTE VAKİ OLABİLECEKLER
Halvet, dinin selameti, nefis ahvalinin yok olması, amelin Allah için yapılması içindir Keşf ve Fetih mülahazasıyla yapılan halvet fitneye düşme demektir Taleb edilecek istikamettir; keramet değildir
Dinin esaslarına uygun halvet, kalbi nurlandırır, dünya rağbetini keser, zikrin tadına erdirir, namaz, tilavet vs ibadetlerin ihlasla yapılmasını sağlar
Bazen zihne hayaller düşer ki, bunları vehametle karıştırmamak lazımdır
Zikre, hususiyle ‘La ilahe illallah’ mülazemet esastır
Kalbe yermeşen kelime-i tevhid, kalbe yerleşince nefsin itirazlarını önler Zikir nurunun kalbe bir cevher halinde yerleşmesi, halvetten gaye budur
Bazı hayaller asılsız bazen de mevhibe-i ilahi olarak belirir ki, onlar da hakikatle irtibatlıdır
Hakikatler misal elbisesinden sıyrılarak, özel bir haber ve keşif halini alır
Mükaşefelerin hepsi yakin duygusunu takviye içindir Asıl kayine ulaşan kimsenin bunlara ihtiyacı yoktur Her ne olursa olsun, takva ve zühdün hakkı verilmeli, asla aldanılmamalıdır
28 BÖLÜM
HALVETE NASIL GİRİLİR
Dünyada tecerrüd, halvete girip, gusül, iki rekat namaz, gözyaşı tevbe, ahlak-ı zemimeden arınma, cemaatle kılınacak namazlara sadece devam
Halka halveti belli etmeme, daim zikr-i İlahi ile meşgul olma, hayale başka şeylerin girmesine izin verilmemelidir
Daim abdestli bulunmaya çalışılmalıdır Uykuya karşı mücadele etmelidir
Azık, tuz ve ekmektir Çok zor durumda katık da alınabilir
Kıllet-i Taam, Kıllet-i menam, Kıllet-i kelam, uzlet ani’l enam esastır Yeme, tedricen azaltılabilir
Açlığın sınırı; ekmek-katık ayırt edilemeyecek seviyeye gelmesi
Belli bir dönemden sonra Allah (cc) yemeği unutturur Unutmasa bile, kalbin nur ile dolması, ruhun çekici kabiliyetini güçlendirir Ruh, onu kendi merkezine ve alem-i ruhanideki yerine doğru çıkmaya başlar Bu sayede salik, nefsani şehvet duygularından nefret eder Lüzumsuz, konuşma gibi, şeyler nefsi uyarıcı etki yapar
Fakat Cenab-ı Hakk’ın mevahib-i İlahiyesi buna münhasır değildir
Erbain için tercih edilen zaman: Zi’l-Ka’de, Zi’l-Hicce’nin ilk on günüdür

by.NaMe
07-10-2008, 10:37 AM
29 BÖLÜM
SUFİYYENİN AHLAK ANLAYIŞI
Ahlakta model Peygamber Efendimiz (sav)’dir O (sav)’nun ahlakıyla ahlaklanmak esastır
Rasulullah (sav)’dan Şeytani sıfat sökülüp alınmıştır
Bazı sıfatların bulunması ise Allah (cc)’ın Nebi’sini (sav) özel rahmeti ile terbiye etmesi ve ümmetine örnek almasına vesiledir
Tasavvuf halka iyi muamele, Hakk’a sadakattir
İyi geçim, sabır, cömertlik, ülfet, nasihat ve şefkat hukuk-u azimdendir Allah (cc)’ın ahlakıyla ahlaklanmak hedeftir
Güzel ahlak, insanı Cennet’e ***ürür
30 BÖLÜM
SUFİLERİN AHLAKI
1-Tevazu:
Her davete icabet, hediye kabulü, selam verme, selam alma
Kendinde bir değer görmeme, hakkı her kimden olursa olsun kabul etme, herkesi kendinden hayırlı görme
Böbürlenerek yürümeme, insanın yaratılığı şeye bakması
Zillet ve meskenete düşmek, uygun değildir
2-İnsanlara yumuşak davranmak:
Halkın arasına karışıp ezalarına sabır, uzletten daha hayırlıdır Öfkeyi yutma, aff-u safv memduhdur
Yumuşaklık hayırdan nasipdarlık demektir
3-İsar:
Kendileri muhtaç iken başkalarını kendilerine tercih edenler
Kendisini mülkün emanetçisi görenin isarı en sağlıklı isardır
Huzeyfetü’l-Adevi’nin Yermük’teki su hadisesi, Ebu Talha ve misafiri Sa’d b Rebi ve Abdurrahman b Avf kardeşliği
Cömertlik, buhl’la kazanılır
4-Afv ve Müsamaha:
İhsan sana kötülük yapana iyilik yapmandır İnsan, güneş, rüzgar ve yağmur gibi umumidir
5-Güler Yüzlülük ve Tatlı Dillilik:
Güler yüzlülük, tebessüm, sadakadır
mü’minin kalbinin aydınlığı yüzüne vurur
Sevinç ve neşe Allah için ve O’ndan (cc) ötürüdür
6-Şakalaşma ve Yumuşak Muamele
Sufiyye ahlakındandır
Rasulullah (sav) latife ve şaka yapardı
Mübtedilerin çokça şakalaşmaları uygun olmaz İşin içine nefs karışabilir
İnsanları rahatlatmak için şaka yapılsa da, halvette ciddiyyet esastır
Mizah bast ve recadan ileri gelir,
7-Yapmacık Davranışları Terketmek:
Tekellüf, nefsin arzusu üzere insanlara gösteriş olsun diye yapılan yapmacık hareketlerdir
İkram ederken dahi tekellüften uzak peygamberane ahlaktır
ziyaretçiye elde olanı, davetliye elden geleni ikram etmek esastır
8-Mal Biriktirmeyi Terketmek:
Rasulullah (sav) ertesi gün için evde bir şey bırakmaz ve bıraktırmazlar
Sufilerin Cenab-ı Hakk’ın hazinelerini deniz gibi (tükenmez) bilir
Allah (cc) kuşlar gibi tevekkül içinde olmak
9-Aza Kanaat Etmek:
Kanaat rızadan kaynaklanır Şerefi artırır Fitnelerden korur O, tükenmez hazinedir Az malın şükrü daha kolaydır
10-Münakaşa ve Cedelden Uzaklaşmak
Hakkı söylemenin dışında cedel ve münakaşadan uzaklaşma
Nefisten gelen öfkeye kalbi hilm gösterme
Öfke anında nefsi itham etme, pozisyon değiştirme
Öfke ve normal halde hükmetmek ancak nefsini dizginleyebileceklerin işidir
11-İnsanları sevmek ve onlarla iyi geçinmek:
Mümine merhamet, kardeşlik
Geçinemeyen ve geçinilemeyende hayır yoktur
İyi kimselerle ülfet ve ünsiyyet kalbe inşirah verir
Sevgi ile itaat, korkarak itaatten daha faziletlidir
Allah (cc)’ın sevdikleriyle beraberlik O’nun (cc) sevgisine ***ürür
12-İyilik Yapana Teşekkür ve Dua:
Sufinin hakkın varlığını kabulü, hakkın vücudunu perdelemez, O (cc) her şeyi açık seçik görür
Nimete hamd, nimetden daha değerlidir
Sufinin teşekkürü, teşekkülün kemalinden, inancın nimeti Allah (cc)’dan görmelerindendir
13-Makamı Müslümanlara Hizmet İçin Kullanmak:
Makamı hizmet için isteyenler, ölmeden evvel ölenler içindir Nefsin hilelerinden emin olmayanın fitnesinden korkulur
Bilgisizlikle insanlara zarar vermemek
İnsanların cehaletine sabretmek
İnsanların elindekilerine talip olmamalı, kendi elindekini onlar için harcamak Riyasete liyakat için gerekli şartlardır (Sehl b Abdullah)
31 BÖLÜM
TASAVVUFTA EDEB
Ebed, zahir ve batın terbiyesidir
İnsan edebe (ahlaki değişikliğe) ehil yaratılmıştır
Edebin menbaı, iyi seciyedir Kimse halindeki seciye mümarese ve riyazetle fiile çıkarılarak edeb ve terbiye kazanılır
Bazen mümarese ve riyazete ihtiyaç duyulmaz
İlim edeble anlaşılır
İbadetteki edeb, hizmetten daha yücedir
Taat Cennet’e, taatteki edeb, Rıza-yı Bari’ye ulaştırır
Zahiri su-i edeb, zahiri ceza, batıni dolanı da batıni cezayı mucib olur
32 BÖLÜM
HUZUR-U İLAHİ’DE EDEB
Bu edeb, Rasulullah (sav)’dan alınır
Sevinçteki ifrat veya bastın halinin aşırısı, varidatın çoğalmasına mani olur
Her kabz halinde bir ceza sözkonusudur Kabz bast halindeki ifrattandır
Bastın itidali mesalih-i ilahiyyeyi nefse kaydırmamaktır
Göz, basiretle istikamete erer
Sultandan küçük şeyler istenmez Kurb nedeniyle haşmet perdesi müstesna
Arif için edeb, mübtedi için tevbe mesabesindedir
33 BÖLÜM
TAHARET ADABI
İstinca, Kıble’ye yönelmeme,
Pisliği izale ve kullanılacak taş ve suyun temiz olması istibra, idrar kalmaması için yapılan temizlik hareketi istinca, öksürme gibi hareketlerle iyice temizlenme
Temizlikte Şeytan vesvesesine fırsat verecek aşırılıktan sakınılmalıdır
Def-i hacet halinde istitar (nazar-ı nas’dan gizlenme)
İdrar serpintilerinden ictinab edilmelidir
Gusledilen banyoya bevletmemek
Duaları yerli yerince okumak
Girişte sol ayak, çıkınca sağ ayak
İsm-i İlahi bulunan şeyleri yanından bulundurmamak
34 BÖLÜM
ABDEST ADABI
Abdestden önce -adabıyla- misvaklanmak
Abdest dualarını okumak
Farzlarını noksansız yapmak, tertibe riayet etmek
Sünnetlerine riayet etmek
35 BÖLÜM
HAVASS’IN ABDEST ADABI
Uzuvlarını huzur-u kalb ile yıkamak
Daim abdestli bulunmak
Suyu israf etmemek, i’tidal sınırına vakıf olmak
Zahiri temizliğe kafi miktarda önem verip, asıl batına yönelmek
36 BÖLÜM
NAMAZIN FAZİLETLERİ
Namaz, felaha ***ürür
Namaz kılan, ateşte ısınan ve eğrilikleri düzeltilen ağız gibidir
Namaz, kul ile Rabb’i arasında kavuşma vesilesidir
Namaz, Allah’ı hatırlatır
Namaz kılan bütün azalarıyla dua halindedir
Namaz kılan ehl-i semanın bütün hallerini cem’etmiştir
Namazda sürat ve acele, felah kapılarını kapatır
37 BÖLÜM
NAMAZIN KEYFİYYETİ VE ADABI
Abdest, vakit girmeden alınmalıdır
Sünnet, insanı farza hazırlar, berekete vesile olur
Sünnet-farz arası tevbe edilir
İlk tekbirler ruhi ve bedeni tam konsantrasyona girilmelidir
Kıyam, rüku’, secde hallerinde okunması farz, vacip ve mendub olan dualar okunur Gözler secdede açık bulundurulur Zira onlar da secde ederler Namazda Mirac sırrı vardır İmam, sultanın kapısında duran elçiye benzer Temsil ettiklerini unutmaz ve onlara tercüman olur
38 BÖLÜM
NAMAZIN ADABI VE SIRLARI
Kalbi dünyevi şeyle meşgul etmeme Maddi-manevi
Namazda istikamet üzere olma, namaz hırsızlığına girmeme, kişiye namazda yazılacak ecir, kalb huzurudur
39 BÖLÜM
ORUCUN FAZİLETİ VE TESİRİ
Oruç, sabrın yarısıdır Şehveti kırar
Oruç, Allah (cc)’a doğru seyahattir Hikmeti doğurur
Melekut kapıları oruçla çalınır
Mide doldurulan en şerli kaptır
40 BÖLÜM
ORUÇLA İLGİLİ MUHTELİF GÖRÜŞLER
Kalb selameti oruçta görülüyorsa, oruca devam edilir ara-sıra oruç bırakılır Bayram ve teşrik günleri hariç, savm-dehr tutulabilir
Oruç tutma sıra ve keyfiyeti kalbin ve nefsin durumlarına göre farklı değerlendirilmiştir
Kimileri orucun bozulmasını mübah ve iyi görürken kimileri çirkin görmüştür
Eyyam-ı beyz, Şaban’ın ilk 15’i Zi’l-Hicce ve Muharrem ayının ilk 10 gününde oruç müstehabdır
41 BÖLÜM
ORUCUN ADABI
Zahir ve batın bütünlüğü selameti

by.NaMe
07-10-2008, 10:37 AM
Ankara - YKKaraosmanoğlu
Selma Hanım, İstanbul’dan Ankara’ya yeni gelen ve tanımadığı bu şehirle ilgili pek çok beklentisi ve hayali olan genç bir kadındır Ancak milli mücadele döneminin merkezi olan şehir O’na umduklarını , beklediklerini yaşatamaz Adeta çölün ortasındaki bir kasaba gibi olan Ankara, İstanbul’un sahip olduğu görkemden çok uzaktadır Zaman geçtikçe Selma Hanım ‘ın beklentilerinin ve umduklarının yerini hayal kırıklıkları alır Selma Hanım’ın, bankacı eşi Nazif Bey o zamanlar Anadolu’da yaşanan milli mücadele heyecanından yoksun korkak ve sürdürülen Kurtuluş Savaşı’na çok ilgisiz kalmış bir kimseydi Ankara’yı ölü bir şehire benzeten Selma Hanım ‘ın hayatı Binbaşı Hakkı Bey ‘le tanışınca değişir Hakkı Bey idealist , vatansever , özgürlük bağımlısı, genç bir subaydır Selma Hanım, Binbaşı Hakkı Bey’i tanıdıkça O’nun içindeki milli mücadele ruhundan , kuvay-i milliye çalışmalarından çok etkilenir ve bir anda kendini savaşın içinde bulur Eskişehir hastanelerinde hemşire olarak milli mücadeleye katılan Selma Hanım biraz olsun içindeki sıkıntılardan kurtulmaya başlamıştır Askerlere yardım etmek , yaralarını sarmak , pansuman yapmak, telkin etmek onlarla birlikte acılarını paylaşmak ,O’nun Ankara’daki hayatının bir parçası olmuştur artık Fakat Selma Hanım’ın eşi Nazif Bey ise O’nun tam aksine milli mücadelede çok pasif kalmış hatta savaşın giderek kızışması üzerine Ankara’yı terk etmeyi düşünmeye başlamıştır Kocasının pasif davranışları ,milli mücadeleye katılmaması, Nazif Bey’in tam aksine Binbaşı Hakkı Bey’in her geçen gün gözünde yükselen kişiliği , Selma Hanım’ın evliliğinin sonunu getirmiştir en nihayetindeSelam Hanım ,Binbaşı Hakkı Bey’e daha çok yakınlaşmaya başlamıştır
Selma Hanım’ın Nazif Bey’le olan evliliğinin bitmesi O’nun hayatında yeni bir dönemi başlatmıştır Uzun savaş yıllarından sonra mutlak zafer kazanılmış , vatan kurtarılmış Türk insanı hakkı olan özgürlüğüne kavuşmuş ve Cumhuriyet ilan edilmiştir Selma Hanım da savaştan sonra artık bir Binbaşı emeklisi olan Hakkı Bey’le evlenmiştir Ancak milli mücadele döneminin idealist , vatansever binbaşısı artık Selma Hanım’ın gıpta ettiği, özendiği adam değildir Bir zamanlar Avrupa aleyhtarı olan , milli benlikten, milli değerlerden ödün vermeyen Hakkı Bey ; şimdilerde Avrupai yaşam tarzını benimseyen , günlük hayatında Avrupalı gibi olmak için türlü tuhaflıklar yapan biri haline gelmiştir Ancak Cumhuriyet döneminde değişen , Avrupa ‘daki yaşam tarzına özenen tek insan Hakkı Bey değildir elbette Selma Hanım, etrafındaki diğer insanların da aynı tuhaflıkları yaptığını farketmiştir Selam Hanım, Avrupalılaşmak uğruna gülünç durumlara düşen bu insanları birer kuklaya benzetmektedir Bir zamanlar Avrupa’yı baş düşmaları olarak gören bu insanların nasılda bu kadar çabuk değiştiklerini izlemekte ve içinde bulunduğu toplumun bunalımlarını da kendi içinde yaşamaktadır İnsanlar çok değişmiştir ; büyük önder Mustafa Kemal ‘in Cumhuriyet’in ilanından sonra takip edilmesi gerekilen çağdaşlaşma ve uygarlaşma fikirleri toplumun bazı kesimleri tarafından Avrupalı gibi olma, onlar gibi yaşama olarak yanlış anlaşılmış ve dolayısıyla bir yozlaşma başlamıştır Selma Hanım tüm bunları düşündükçe daha çok bunalmakta ve sıkılmaktadır Selam Hanım’ın bu bunalımları yaşadığı dönemde, kendisi gibi toplumdaki bu değişikliği farketmiş ve acıyla takip eden muhassır bir genç olan Neşet Sabit’le tanışması ,hayatını biraz daha değiştirir Neşet Sabit ,milli mücadelenin sonunda ilan edilen Cumhuriyet’le hedeflenelerin bu tarzda bir Avrupalılaşmak olmadığını düşünmektedir Neşet Sabit etrafında Avrupalı gibi yaşama özentisinde olan bu insanların yaptıkları aykırılıkları , komiklikleri ve yozlaşmayı Selma Hanım’la paylaştıkça , Selma Hanım biraz daha Neşet Bey’e yakınlaşmaya başlar Hakkı Bey’le kopan bağların bir daha birleşmeyeceğini anlayan Selma Hanım Hakkı Bey’i ve O’nun halktan ve Cumhuriyet’ten kopuk yaşam tarzını terkederek , Neşet Sabit’le yeni bir hayata başlar Selma Hanım’ın Neşet Bey’le olan bu evliliği daha öncekilerinin aksine doğru olan herşeyi içinde barındıran bir dünyadırHer ikiside birbirlerinin düşüncelerini çok iyi anlar; balolarda, çay partilerinde eğlenerek Avrupalı olunamayacağını her ikisi de çok iyi bilmekte ve bu ülke için faydalı birşeyler yapma arzusu içindedirler
Bu sırada ülke , Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bocalamaları atlatmış , inanılmayak bir şekilde ilerlemiş ve gelişmiştir ve kısa zamanda bir çok Avrupa ülkesinden daha iyi bir seviyeye gelmiştir Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan Avrupalı gibi olma özentisi yavaş yavaş sona ermiştir Ülkedeki bu olumlu gelişmeler ve çağdaşlaşma bir zamanlar kasaba görünümünde olan Ankara’yı da çok etkilemiştir Ankara, artık bir kültür ve medeniyet merkezi haline gelmiş ve yavaş yavaş değişmeye , o eski kasaba görüntüsünden uzaklaşmaya başlamıştır Türkiye’de yeni nesiller Atatürk’ün önderliğinde hızla uygarlaşmakta ve çağdaş medeniyet seviyesine doğru ilerlemektedir Selma Hanım bir kız müessesinde idareci olarak , Neşet Sabit de İçtimai Mükellefiyet Teşkilatı’nda memur olarak çalışmaktadır Her ikiside bu ülke için çalışmaktan ve birşeyler üretmekten son derece mutludurlar Geçen yıllar , Selma Hanım ve Neşet Bey’in gençliklerini alıp ***ürmüştür ancak her ikisi de ülkenin ve Ankara’nın yaşadığı bu olumlu değişiklikleri gördükçe sevinmekte ve bu gelişme ve ilerlemelerde kendilerininde katkılarının olduğuna inandıkları için mutlu bir hayat sürmektedirler Hala o milli mücadele döneminin ilk yıllarında hissettikleri milliyetçilik ve milli mücadele ruhunu kalplerinde yaşamaktadırlar
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
(Kahire 1889-Ankara 1974)
Yakup Kadri’nin sanat anlayışında iki dönem vardır: I dönemde ‘sanat sanat içindir’ ilkesini benimsemiş ; ayrıca bireyi herşeyin üstünde görmüş , en gerçekçi hikayelerinde bile gelenek , görenek gib toplumsal baskılara karşı bireyin özgürlüğünü savunmuştur II dönemde ise ( 1916’dan sonra ) toplumsal olayların etkisiyle, topluma yönelmiş ‘sanat toplumun malıdır’ görüşüne ulaşmıştır Bu dönemde yazdığı hikayelerinde, çoğunlukla, Balkan Savaşı , I Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili gözlemlerinden yararlanmıştır
Eserlerindeki konuları güncel olaylardan seçmiştir: Tanzimat’tan IDünya Savaşı’na kadar yetişen 3 kuşak arasındaki anlayış ayrılğını ‘Kiralık Konak’ta, Meşrutiyet dönemindeki parti kavgalarını ‘Hüküm Gecesi’inde, Mütareke döneminde işgal altındaki İstanbul’un ahlak bozukluğunu ‘Sodom ve Gomore’de, Kurtuluş Savaşı’ndaki bir Anadolu köyünü ‘Yaban’da, yeni başkentin geçmişteki ve gelecekteki görünüşlerini ‘Ankara’da anlatmıştır
Romanlarında toplumun bozulan , çöken yanlarını ele almıştırDenebilirki eserlerinin çoğu hep bir çöküşün ifadesidir ‘Bir Sürgün’deAbdülhamit döneminin , ‘Kiralık Konak’ta Meşrutiyet döneminin , ‘Nur Baba’da Bektaşi tekkesinin , ‘Sodom ve Gomore’de Mütareke döneminin , ‘Yaban’da bir Anadolu köyünün bozulmasını ve çöküntüsünü , ‘Ankara’da Avrupalılaşmak uğruna toplumun yozlaşmasını anlatır
İlk kitaplarından başlayarak ,hikayelerinden çoğunun konularını İstanbul dışındaki bölgelerden genellikle Anadolu’dan seçmiştir
ANKARA romanında , 3 dönem içinde Ankara’da yaşananları ve şehrin genel görüntüsü anlatıyor İlk dönemde Sakarya Savaşı’ndan önceki Ankara’daki genel görüntü ve şehre yeni gelen Selma Hanım’ın şehirle ilgili yaşadığı hayal kırıklıkları anlatılıyor Daha sonraki dönemde Kurtuluş Savaşı yıllarında şehirdeki olaylar ve değişmeler anlatılmış Ankara’daki Kurtuluş Savaş’ı yıllarından, Cumhuriyetin ilanına kadar olan değişmeler ve toplumun bu dönemde yaşadıkları romanın asıl konusunu oluşturuyor Savaş yıllarının terk edilmiş bir kasaba görüntüsündeki Ankara’sının , Cumhuriyet’in ilanından sonra nasıl hızla değiştiğini, ülkedeki inkilap hareketleriyle ilişkili olarak toplumun yaşadığı çağdaşlaşmayı ve yozlaşmayı romanı okurken farkediyoruzAnkara romanı, insanların Cumhuriyet’in ilk yıllarında karşılarına çıkan inkilapları ,asıl amaçlarından farklı olarak yanlış yorumlamaları sonucunda toplumda yaşanan yozlaşmayı anlatan didaktik bir eser olarak yazılmıştır

by.NaMe
07-10-2008, 10:37 AM
Anamın Kitabı-Yakup Kadri Karaosmanoğlu
1)A ESERİN ADI : ANAMIN KİTABI
BYAZARI : YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
CBASKI YILI :1986
DBASILDIĞI MATBAA : İLETİŞİM YAYINLARI
ESAYFA SAYISI: 168
2ESERİN ÖZETİ


Yakup’un babasıyla arası pek iyi değildir Babasının ne kıyafetlerini ne de konuşmasını seviyordur,daha küçük bir çocuk olmasına rağmen babasının dışarıda ve evde farklı hareketlerini ve farklı bir itibara sahip olduğunu ayırt etmiştir Yakup Manisa’da yaşamaktadır Manisa’ya Mısır’dan gelmişlerdir Mısır’da İbrahim Paşa ’nın ölümü üzerine taşınmışlardır Hulusi Bey adlı bir aile dostunun evinde birkaç hafta misafir kaldıktan sonra onların yakınında büyük bir eve yine onların kiracısı olarak taşınmışlardır Kız kardeşiyle beraber Mısır’daki günlerini özlemektedirler Mısır’da el üstünde oldukları için burayı yadırgamışlardır Mısır’daki hayvanat bahçelerini ve oyuncaklarını çok özlemektedirler



Annesi İkbal Hanım çok utangaç ve içine kapanık biridir Çoğu olayı rezalet derecesinde değerlendirerek bunların yakınları tarafından duyulmamasına çok önem verir Mesela Kadir Bey ‘e bir zamanlar inme inmiştir ve bundan zor kurtulmuştur İkbal Hanım bu olayı çok uğraşarak gizlemeyi başarmıştır ,fakat Kadir Bey’in sol tarafı hala kısmen tutmamaktadır Yakup babasıyla birlikte Manisa’da kısa gezintilere çıkıyordur Bu gezintilerin başında ilk defa gördüğü Manisa Dağ ’ına hayran kalmıştır,fakat dağa çıktıktan sonra hayallerindeki gibi bir yer olmadığını anlayıp dağa ilgisini yitirmiştir Bundan sonra Yakup Mevlevihane ‘yi görüp onların hallerine özenir fakat bu arzusuna kısa süre içinde yitirmiştir



Evde birkaç ay kaldıklarından sonra eve cam gözlü,zenci bir kadın gelmiştir Bu kadın geldiğinde Yakup yalnızdır ve ondan çok korkmuştur Kadının bir tür cadı olduğunu sanmıştır ama annesi geldiğinde o kadının Mısır’da ona dadılık yapmış olan Lefter olduğunu söyler ve Yakup kadını hatırlar Lefter Manisa’ya göç ettikten sonra oğlunu ve kızını yitirmiştir ve kendisi de bir hastalığa yakalanıp gözlerini kaybetmiştir Babası Kadir Bey bir gün Lefter ’i sokakta sefil bir vaziyette dolaşırken görmüş ve acıyarak eve almıştır Bu arada İstanbul’dan Yakup’un amcası ve Kadir Bey’in üvey kardeşi Hakkı gelmiştir Hakkı çok haylaz bir gençtir daha ilk günden Yakup’la bir olarak Lefter’e bir oyun oynarlar ve kadıncağızı çok korkuturlar Kadir Bey Hakkı ile pek iyi anlaşamaz, onu okutmaya çalışır olmaz ,bir işe verir fakat Hakkı çalışmaz Sonunda kolayı tanıdıklarını kullanarak onu askere aldırmada bulur fakat Hakkı bir süre sonra firar ederek eve gelmiştir Bu olay büyür ve askerler evin kapısına dayanarak Hakkı ’yı yaka paça ***ürürler İkbal Hanım bu olay üzerine çok üzülür çünkü bu olay rezalet derecesinde bir olaydır



Yakup’u babası Kadir Bey çok dindar biri değildir ara sıra onun içki içtiğini bile görürler Bir süre sonra sık sık kriz geçirmeye başlar Bunun üzerine Kadir Bey iyice dindarlaşır Bu olay en çok Yakup’u etkiler babası ona zorla sure ezberletmeye başlamıştır Yakup bunu yapamadığı zaman babası çareyi dayakta bulur Buna bir süre böyle devam ettikten sonra babası kendine başka bir uğraş bulmuştur Yakup bildi bileli duvarda asılı duran ve sarkacında “London” yazan bir saati tamir etme işidir Bu Kadir Bey’i gün boyu oyalar Saatle işi bittiğinde saat artık çalışmıyordur








Yakup bir gün eve gelirken evlerinin önünde genç siyah ve ince bıyıklı birini fark eder Bu genç adam ona dayısı Kadir Bey’i sorar o da sevinerek kendisinin onun oğlu olduğunu söyler ve evini gösterir Kadir Bey Şevket ’i görünce çok sevinir Yakup yine kurtulmuştur çünkü babası Kadir Bey gece gündüz Şevket ile konuşur ona anılarını anlatır İkbal Hanım bu olaya çok sıcak bakmaz çünkü Kadir Bey Şevket ’i zorla gecenin geç saatlerine kadar alı koyar ve Şevket bu evde misafirdir,ona eziyet olan bir şeyi istemez



Yakup okula gidiyordur fakat okuldakiler tarafından gerek kıyafetleri gerekse konuşması yüzünden hor görülüyordur Bu yüzden ona göz kulak olması için ondan daha büyük birini bulmuşlardır Bu çocuk Yakup’u kavgalardan uzak tutardı ve onu korurdu Yakup bir olay sonrası bu çocuğa saldırarak küfürlerle ilk kavgasını yapmıştır Bu olaydan sonra Yakup daha haylaz davranmaya başlamıştır Her gün birileriyle dövüşüp güreşiyor eğer bunu yapamamışsa ablasına o günü zehir ediyordur Bir gün tavan arasında babasının tüfekleriyle oynarken birini ayağına düşürmüştür Bağırmış çağırmış fakat kimse onunla ilgilenmemiştir Annesi normalde en ufak bir yaralanmasında yanına gelip ona en iyi şekilde bakmıştır Sonradan öğrenir ki annesi onun okulda yaptığı yaramazlıkların hepsini duymuştur Yakup bunu öğrendikten sonra annesinden özür dileyerek bir daha öyle yaramazlıklar yapmayacağına dair söz verir



Babasının durumu iyice kötüleşmiştir Annesi kız kardeşiyle beraber Yakup ‘u Hulusi Bey’in evinde kalmaya gönderir Döndüklerinde babaları ölmüştür , Yakup ilk defa yakınlarından birini kaybetmiştir Herkesin ağlamasına rağmen o bir türlü ağlayamaz Yakup bir kişilik bunalımına girer Kendini bu aileye layık biri olarak görmemeye başlar fakat bunu kısa bir süre içinde yenmeyi bilir Bire süre sonra evleri çok büyük olduğu ve kirası fazla geldiği için daha küçük bir eve taşınırlar O sıralarda en iyi arkadaşı Mutasarrıf Paşa ‘nın oğlu Refik’tir birlikte okuldan kaçarlar beraber çok iyi anlaşırlar



Yazları ailesiyle beraber yakınlarının çiftliklerine kalmaya giderler Annesi kaldıkları evin sahiplerine çok nazik davranmasına rağmen Yakup annesinin başka birinin evinde kalmayı sevmediğini anlamıştır Kışın evde toplandıkları vakit annesi onlara roman okur Yakup gözlerini kapatır ve annesinin anlattıklarını hayal etmeye,gözünde canlandırmaya çalışır Yakup, annesi “Montekristo” adlı romanı okumaya başladıktan sonra bir hayal dünyasına kapılıp gitmiştir Bu roman onun dünya görüşüne sınırsız bir genişlik vermekle kalmamış ve bundan sonra okumaya ilgi duymuştur Her gün okuldan eve gelince kocaman bir kitabı açıp okumaya başlar 3-) MUHTEVA BİLGİSİ :








A-)ANA FİKİR : Kendi istediğimiz şeyleri yaparken yakınlarımızın hallerini de düşünmeliyiz



B-) ALINACAK DERSLER : Ailemize karşı gelmemeliyiz



Arkadaşlarımızın farklılıklarından dolayı onları hor görmemeliyiz



Anne ve babamızın sözlerini dinlemeliyiz



Çocuklarımızın bazı yaramazlıklarına biraz daha anlayışlı davranmalıyız



C-)OLAYIN KİŞİLERİ ve TAHLİLLERİ


FİZİKİ TAHLİLLERİ:






YAKUP: 6 yaşında bir çocuktur Ortalama olarak diğer çocuklarla aynı boydadır Siyah saçlı, sıska bir çocuktur



İKLBAL HANIM: Sakin görüntülü , orta yaşlı bir kadındır



LEFTER:Gözleri cam renginde zenci bir kadındır Yakup ve kız kardeşine dadılık yapmaktadır



HAKKI:Uzun ,ince yapılı bir gençtir Yapısına göre çok güçlüdürKadir Bey’in ayrı olan annesinden olan kardeşidir



ŞEVKET:Orta boylu ince kara bıyıklı genç bir adamdır Kadir Bey’in kız kardeşinin oğludur



KADİR BEYazlak kafalı,top sakallı,tıknaz bir adamdır Sakalları gür ve koyu renklidir








RUHİ TAHLİLLERİ:








YAKUPaha bir çocuk olduğu için her şeye karşı çok heveslidir Her zaman ilgi görmeyi bekler Haylaz bir çocuk olmasına rağmen sadece kendi gibi haylaz çocuklarla birlikte yaramazlık yapar



LEFTER: Yakup ve kız kardeşini annesinden daha ziyade korumaya çalışan bir dadıdır Çok saf ve iyi yürekli biridir fakat yaşadığı kötü anılardan sonra kendini toparlayabilmiştir



İKLBAL HANIM:Kendine sen diye hitap edildiği vakit en ağır bir hakarete uğramış gibi yüzü kıpkırmızı kesilen ,gururuna ve itibarına çok önem veren bu yüzden içine dönük ve gizli bir hayat yaşayan bir kadındır



HAKKI:Kadir Bey’le üvey kardeş oldukları olduğu için onunla pek iyi geçinemeyen genelde aklı haylazlığa çalışan biridir



ŞEVKET:İstanbul’dan Manisa’ya gelip hiç yerini yadırgamamış Kadir Bey’in anlattıklarını hep sabırla dinleyen ve ev sahiplerinin sözünden çıkmayan onlara her zaman saygılı olan biridir



KADİR BEY:Evine fazla özen göstermeyen ,aslında dindar biri olmayan fakat ölümün yaklaştığını anlayınca birden dindar biri olup çıkan biridir













SOSYOLOJİK TAHLİLERİ:













YAKUP:Mısır ‘dan geldiği için konuşması ve kıyafetleri genelde diğer yaşıtlarından farklı olan ve bu yüzden hor görülen bir çocuktur



İKLBAL HANIM:Etrafındakiler tarafından hep kibarca hitap edilen terbiyeli bir kadındır Bir ihtiyacı olsa bile gururu ve saygısı yüzünde buna katlanabilir



LEFTER:Oğlunu kaybettikten sonra sefil bir vaziyette evsiz kalan fakat Kadir Bey’in onu görüp acıması sonucu evinde iş verdiği Mısır’dan gelme eski bir dadıdır



HAKKI: Kadir Bey’in zorlamalarına karşın hala iş güç sahibi olamamış ve okuyamamış biridir



ŞEVKET:Manisa’ya dayısının yanına kalmaya gelmiş ve onun ölümünden sonra evin işlerine yardım eden biri haline gelmiştir



KADİR BEYışarıda büyük bir itibar görmesine karşın evinde yaptığı hareketlerle bunu hak etmediği anlaşılan biridir Evde başka dışarıda başka karakterler sergiler



D-) OLAYIN GEÇTİĞİ MEKAN



Olay 19yy ‘ ın başında Manisa’da geçmiştir



E-) TÜR BİLGİSİ: Parçanın türü anıdır



Anı bir kimsenin , içinde rol aldığı , tanığı ya da en azından çağdaşı olduğu uzun bir süreyi kaplayan olayların anlatıldığı edebiyat türüdür



Tarihçiler için çok değerli kaynaklar olan anılar , yan tutmaları , belli bir bakış açısını yansıtmaları ve belli bir düşünce sistemine bağlanmayı dile getirmeleri nedeniyle , çoğunlukla okurların ilgisini , tarih yapıtlarından daha çok çeker Anı yazarı , anlattığı geçmiş olayların içine kendi de girer ; oysa nesnelliği arayan tarihçi , aynı konuda saygılı bir izleyici gibi davranır Yazarların dışında bilim adamları , devlet adamları ,doktorlar vb de gelecek kuşaklara bazı ders alınacak olayları aktarmak, rakiplerini küçük düşürmek , gizli kalmış bazı gerçekleri ortaya çıkarmak, kendilerini iyi ya da kötü yanlarıyla kamuoyuna tanıtmak , kısacası kendileriyle çevreleriyle hesaplamak için anılarını yazmışladır Anı türünün başlıca özelliklerinden biri , pek çok edebiyat türüne (eleştiriden yaşam öyküsüne , romandan şiire kadar ) kaynaklık etmesidir



Anıların edebiyat türü olarak yazılmaya başlanmasına çok eski dönemlerde girişilmiştir Türk dünyasında anı, tarih ,toplum, bilim edebiyat , siyaset gibi alanlara kaynaklık etmesinin dışında , okurun yakından ilgilendiği bir tür olmuştur

by.NaMe
07-10-2008, 10:37 AM
Acımak-Reşat Nuri Güntekin
Zehra öğretmen kasabanın en tanınan kişisiydi İnsanlar ona çok güveniyorduÇocuklarını onun mektebine göndermek için çabalıyorlardıO, insanların gözünde en iyi muallimdi Maarif müdürünün arkadaşı Şerif Halil Bey bir gün Zehra muallime bir haber getirdi Zehra hanımın babası Mürşit Bey, ölmek üzereydi Zehra hanım tereddüt ederek o Zehra’nın kendisi olmadığını iddia etti Maarif Müdürü kasabada başka Zehra adlı kimsenin olmadığını belirtince Zehra hanım konuyu değiştirmek istedi Konuyu değiştirmeden önce hastanın sağlığını da öğrendi Maarif Müdürü ve arkadaşı Şerif Halil Bey durumu fark etmişlerdi


Aradan birkaç hafta geçmişti Şerif Halil Bey Zehra’yı yanına çağırarak babasının durumunun daha da kötüleştiğini belirtti Zehra ise babasının yanına gitmeyeceğini, babasının ailesine çektirdiği çileleri ağlayarak anlattı Sonra da hızlıca odadan çıktı Öğle olmuştu Şerif Halil Bey öğle yemeğini yemek için aşağı inerken elinde küçük bavuluyla Zehra’yı gördü Zehra gitmeye karar vermişti Saat iki de kalkan trene bindi, yola çıktı Zehra yolda ;aklına babasıyla yaşadığı anıları getiriyordu Babasının ailesine verdiği korkulu anlar geliyordu aklına İstanbul’a geldiğinde onu babasının komşusu istasyondan almıştı Yaşlı adam yol boyunca Mürşit efendinin nasıl bir hayat sürdüğünü anlatıyordu Nasıl öldüğünü, evinde ona babasının komşusunun karısı ve yanındaki kadının nasıl baktığını anlatıyordu Babasının öldüğü sırada Zehra henüz yoldaydı Mürşit efendi Zehra gelmeden iki saat evvel ölmüştü Son nefesinde bile Zehra’yı sayıklamıştı Yanındaki kadınlar Mürşit efendinin bu durumuna dayanamayıp Ona ait olan bir sandık bulmuşlardı Sandıkta Zehra’ya ait birkaç bez parçası bulup Mürşit efendiye vermişlerZavallı adam bunları koklayarak ölmüş Zehra bunları dinlerken çok sinirliymiş Zehra’nın bu durumu evdekilerin hiç hoşuna gitmemişti Akşam yemeğinden önce Zehra’ya babasının sandığını gösterdiler Zehra bu sandığı kabul etmedi Akşam yemeğinde de gayet sakin davranması yaşlı komşuyu sinirlendirdi Adam açık açık Zehra’ya bunu anlattıZehra ise aynı tavrı yeniliyordu Zehra eve geldiğinde babasının bulunduğu odaya girmişti Fakat yatan ölünün kapalı yüzüne bile bakmamıştıBu da evdekileri düşündürüyordu Zehra kendisine hazırlanan odaya girmişti Odada kabul etmediği sandıkta vardı Zehra bütün gece uyuyamıyordu aklına sürekli babasıyla yaşadığı anılar geliyordu Ona göre ablası Feriha babasının yüzünden ölmüştü Annesi ve büyükannesi onun yüzünden çok acı çekmişti Babasından nefret ediyordu Onu hiç sevmiyordu Bir ara aklına sandık geldi Babasının sandığının içinde ne olduğunu merak ediyordu Yatağından kalktı sandığa doğru yürüdü,sandığı açtığında birkaç parça elbise ve küçük kilitli bir kutu bulduKutunun kilidini kırınca içinden bir defter ve küçük eşyalar çıktı Defteri alıp ilk sayfasını açtı, sayfanın ortasında güzel bir yazıyla “hatıra defterim” yazıyordu Zehra çok şaşırmıştı






HATIRA DEFTERİM






Mürşit Bey yazdığı ilk tarihte diplomasını almıştıMesleğine atılmak için sevincini ve sabırsızlığını yazıyordu


Başka bir tarihte Sivas iline maiyet memuru olarak atandığını yazıyordu Diploma almasından iki ay bile geçmemesine rağmen diğer arkadaşlarının arasından ilk tayin edilen kişiydi Sivas’a geldiğinde hastaydı fakat bunu bahane ederek işten ayrılmak istemiyordu Daha kalacak yeri bile belli değildi Yinede işine devam etti


Zehra defteri okumaya devam ederken önüne birkaç yırtık sayfa çıktı, fakat Zehra hanım bu yırtık sayfaları okuma gereği duymadıMürşit Bey bir arkadaşının büyük bir yardımı ile oda tutmuştu Nasıl çalışacağına dair bir program hazırladı Odanın orta yerinde bulunan mermer tezgahın üzerine çalışma programının maddelerini yazdı


Bir başka tarihte en çok istediği kaymakamlık mertebesine yükseldi Fakat kaymakam olduğu yer çok kirliydi, su olmadığı için çocuklar birer birer ölüyordu Küçük bedenlerinin bulunduğu tabutlar penceresinin önünden geçerken görevini yerine getiremediğini düşünüyordu Kasabaya su getirdi ve başka bir kasabaya tayini çıktı


En sonunda bekarlıktan kurtuluyordu Karısı daha küçüktü ama kaynanası bir melekti Bir dediklerini iki etmiyordu Fakat birgün ikisinin de ona yalan söylediklerini yakın bir dostundan öğrendi Fakat o zaman İstanbul’a taşınacaklardı Dostundan para alırken bunları Mürşit’e anlattı İnanmak istemedi, ama Mürşit’e söyledikleri yalanlar birer birer ortaya çıkınca zaten yavaş yavaş fakirleşiyorlardı Mürşit Bey ayrılmak istiyordu fakat iki kızları vardı


Yalanlarından dolayı kendisini içkiye veren Mürşit Bey ailesi için hırsızlık yapıyordu Bazen hırsızlık yaparken yakalanıyordu, küçümseniyordu, girdiği işlerden kovuluyordu


Ailesinin ona söylediği en büyük yalanı öğrenince karısını ve kaynanasını öldürecek kadar sinirlenmişti Karısı karşı komşuyla sevişiyordu Kaynanası kızının bu davranışına katılmıyordu Fakat kızı onu intihar etmekle tehdit ediyorduBirkaç aydır iş bulamayan Mürşit Efendi’ye karısının aşığı, yani karşı komşusu iş vermişti Mürşit Efendi birgün çekmeceden bir dosya ararken karısına gelen aşk mektuplarını bulmuştu Mektupları karısının aşığına gösterip adamla dövüştükten sonra adam onu işten attı


Mürşit kaynanasına kızdı ve bir daha böyle bir şey yapmamalarını söyledi Defter burada bitiyordu


Zehra babasının annesi ve büyükannesinin elinden çektiklerini öğrenince babasının bulunduğu odaya giderek babasının elini ayağını öptü ve ağladı Artık acımanın ne olduğunu öğrenmişti

by.NaMe
07-10-2008, 10:38 AM
Afacanlar Çetesi-İpek Ongun
Gökkuşağı Savaşçıları; Asena, Berk, Defne, Zeynep, Sinan, Tolga, Argun ve maskotları Ahbap



Birbirlerini candan seven, birbirleri için hiçbir şeyi yapmaktan kaçınmayan, her zaman iyi şeyler yapmak isteyen, haşarı, heyecanlı bir grup ortaokul öğrencisi, çocuk çetesi ve onların birlikte yaşadığı olaylar



Asena ve arkadaşları rehberlik dersi öğretmenleri Onur öğretmenin okullarının 100 Yılı ile ilgili bir şeyler düşünmelerini istemesi üzerine Asena’nın evinde toplanıp nasıl bir şey yapılacağını düşünmeye başlarlar Defne yapılacak şeyin hem yararlı hem de güzel olmasını düşünerek kütüphanenin en iyi fikir olacağını düşünür Okullarında kütüphane yoktur Bu fikir savaşçılar tarafından çok beğenilir ve bu fikirlerini Onur öğretmene anlatırlar Onur öğretmen bu fikri çok beğenir ama yapılması düşünülen kütüphane gerçekten çok masraflı ve zor bir iştir Bu yüzden müdür beyi ikna etmek gerçekten zor olacaktır Defne’nin aklına okulun arkasındaki küçük metruk ev gelir ve bunu öretmenine söyler Savaşçılar öğretmenleriyle okulun arkasındaki o eve giderler Onları okulun bahçıvanı Hasan Efendi karşılar Fakat bu karşılaşmadan hiç memnun olmamış gibidir Onur öğretmen o metruk evi çok beğenir Tam istedikleri gibi bir yer olduğunu görür Ama bahçıvanın orayı onlara göstermek istemeyişine de bir anlam verememiştir Onur öğretmen öğretmenler toplantısında bu fikri ortaya atar Öğretmenlerde bu fikri beğenir Ama müdür yardımcısı o binanın çok eski olduğunu orada her an bir kaza olabileceğini söyleyerek bu fikri onaylamaz Bunu öğrenen Gökkuşağı Savaşçıları çok üzülürler, özelliklede Defne Çünkü fikri bulanda evi gösterende odur Bir anlam veremedikleri bu olaya inanmak istemezler Aradan birkaç gün geçtikten sonra savaşçılardan biri olan Zeynep o evi tekrar görmeye karar verir Eve yaklaşınca iki kişinin birlikte konuştuğunu görür ve gizlice onları dinler Konuşanlardan biri Hasan Efendi’dir Ama diğerini tanıyamaz Bu olayı hemen savaşçılara anlatır Savaşçılarda bu olayı incelemeye karar verirler Berk ve Asena birkaç gün sonra gizlice eve girerler Fakat evde çok önemli bir şey yoktur Bir çalışma masası ve büyük bir şömine vardır Berk şöminenin içine girer ve orda gördüğü halkayı kendine doğru çeker O anda gizli bir geçit açılıverir Berk şaşırmıştır Tam geçide girerken Asena ıslık çalarak bahçıvanın geldiğini haber verir O da geçidi kapadıktan sonra hemen evden çıkar Koşarak okula giderler Bu önemli olayı savaşçılarla paylaşmaları gerekiyordur Bu olaydan sonra hemen toplantı çağrısı yapılır Aynı akşam Asena’nın evinde durumu tartışırlar Ve oraya bir kez daha girmeye karar verirler Bahçıvanın orda olmadığı bir gün gizlice eve girerler Gizli geçidi açıp sonuna kadar giderler Tünelin sonunda merdivenlerden inince gizli bir iskele görürler Çok şaşırarak oradan ayrılırlar O esnada evin içinde ki masayı kurcalarken gizli bir köşesinde bir defter bulurlar onu da alıp oradan ayrılılar Artık okulda bazı kötü işlerin döndüğünü anlamışlardır Böylece Hasan Efendi’yi takibe almaya karar verirler Savaşçılardan biri müdür yardımcısının okuldan çok hızlı çıktığını görüp onu takip etmeye kararverir Onu pek tekin olmayan bir semtte ki lunaparka girerken görür Kışın ortasında orada ne işi vardır diye düşünüp içeri girer Onu biriyle konuşurken görür Bu durumu arkadaşlarına anlatır Sonunda bu işin çok tehlikeli bir olay olduğuna ikna olurlar ve Hasan Efendi’yle müdür yardımcısını suçlayacak kuvvetli delilleri olmadığını görürler Onun için Asena o metruk evi bir gece gözlemeye arkadaşlarıyla birlikte karar verirler Kararlaştırdıkları gece dedesine arkadaşı Sinan'da kalacağını söyler ve o eve gider Güzel bir yere gizlenir Gecenin ilerleyen saatlerinde denizden bir motor sesi duyulur Saklandığı yerden çıkıp denizin kenarındaki ağacın üstüne çıkar Konuşmalardan Hasan Efendi’nin de orda olduğunu ve kaçakçı olduklarını anlamıştır Ertesi gün arkadaşlarına duyduklarını anlatır Onlarda korkmuşlardır Artık kendilerinin yapabileceği bir şey kalmamıştır Durumu birilerine anlatmaları gerekiyordur Bunu idareye anlatamıyorlardır Çünkü birkaç öğrencilerin lafına mı güveneceklerdir yoksa müdür yardımcısına mı? Herkes ne yapabileceklerini düşünürken Asena’nın aklına Süha ağabeyi gelir Çünkü ordu istihbarat biriminde çalışmaktadır Hemen Süha ağabeyini yemeğe davet eder Oda Asena'yı kıramayarak yemeğe gelir Asena ona yaşadıkları bütün her şeyi birer birer anlatır ve defteri gösterir Süha ağabeyi bu işle ilgileneceğini söyler ve ona bir daha o eve gitmemelerini söyler



Asena ve Berk aldıkları defteri yerine koymak isterler Çünkü onların durumu fark edip kaçmalarını şstemezler Bu yüzden bir öğlen arasında o eve giderler Çevre çok sessizdir Asena eve girer tam defteri bırakıyordur ki arkasında Hasan Efendi’yi görür Hasan Efendi Asena’yı yakalar bağlar O esnada Berk’in ıslığını duyulur Hasan Efendi Asena’ya ona gitmesini söyler yoksa ikinizi de öldüreceğini söyler Asena’da Berk’e açık kapıdan kafasını uzatarak gitmesini ister ve hemen geleceğini söyler Berk gökkuşağı işaretini yapar Asena ise karşılık vermez Bu kuraldır işarete karşılık verilir Yinede sırtını döner ve okula gider Asena’nın dönmediğini görünce gerçekten çok telaşlanır ve Sinan’la birlikte Asena’nın evine giderler Dedesine durumu baştan sona anlatırlar Dedesi Süha’yı telefonla arar Süha hemen eve gelir ve çocukları dinler Çocukları evlerine gönderir Bu arada o evde Asena zor anlar yaşıyordur Hasan efendinin kaçakçılıkla ilgili bir çok şeyi açık açık konuşmasından dolayı oların son işi olduğunu ve durumunun hiç parlak olmadığını anlar Okulun çıkış zilinden sonra eve doğru birinin yaklaştığını görürler İçeri girdikten sonra müdür yardımcısını karşısında görünce küçük dilini yutacaktır Akşamın ilerleyen saatlerine kadar beklerler Motor getirdiği malları almak için gizli geçitten inip aşağı inerler Çocuğun başına Ahmet’i bırakmışlardır Dışarıdan köpek sesleri geliyordur Ahmet köpeği kovalamak için kapıya çıkar ve Süha ağabeyin yumruğuyla bayılır İçeri girer ve Asena’yı iplerden kurtarır O arada gizli geçitten yukarıya çıkan müdür yardımcısı ve Hasan Efendi silahını onlara doğrulturlar Süha ağabey yapacakları bir şey olmadığını kaçamayacaklarını kararlı bir sesle söyler Herkesin yolu açmasını söyler ve Asena’yı tutarak kapıya doğru yürürler Dışarıya çıktıkları anda Ahbap Hasan Efendi’nin üstüne atlar ve o anda silah patlar Süha ağabeyde müdür yardımcısını yakalar ve kelepçeler Kimsenin canı yanmadan bu olayı sonuçlandırmışlardır Sadece Ahbap’ın tırnağını bir kurşun sıyırıp geçmiştir Suçlular adalete teslim edilmiştir ve Süha ağabeyle Asena eve giderler Ailesi de Asena’yı sağ salim görünce çok sevinirler



İlerleyen günlerde her şey açıklığa kavuşmuştur hatta müdür bey müdür yardımcısından şüphelenip onunla ilgili araştırma yapmıştır, böyle birinin olmadığını sahte belgelerle atandığını öğrenmiştir zaten bu durumu ilgili makamlara da bildirmiştir



Müdür bey Gökkuşağı savaşçılarını çağırıp onlara çok teşekkür eder Ama gördükleri bu olayları kimseye bildirmeden çözmeye çalışmalarına çok kızar ve azarlar Ama yinede yaptıkları işleri ne kadar zor olduğunu tekrar söyler Okula bir kütüphane yaptırma fikrini ortaya atmalarından sonraki gelişmeler gerçekten çok ilgi çekicidir Süha ağabeyi Asena’ya anlattığına göre sigara ve içki kaçakçılığı yapıyorlardır Bunun için okuldan daha iyi bir yer olamaz Bu kaçakçıları yakalattıkları için gökkuşağı savaşçılarına bir ödül verilecektir Onur öğretmen Asena ve arkadaşlarını rehberlik sınıfına çağırır A sınıfının bütün öğrencileri teneffüs arasında rehberlik sınıfındadır Onur öğretmen" kütüphane fikrini öğretmenler toplantısında kabul ettirir Ailenize konuyla ilgili bilgi verilecek ve yardım istenecek, bunu da bayrak töreninde müdür bey söyleyecek "der Çocukların hepsi sevinç içindedir



Bayrak töreninde müdür bey 100 Yıl için düzenlenen fikirler yarışmasını Orta II A sınıfının fikrini kabul edildiğini ve A sınıfını tebrik eder A sınıfının öğrencileri ise kazandıkları ödülü kütüphane yapımı için hediye edeceklerini söyler



Şimdi gökkuşağı savaşçıları kütüphane fikrini kabul ettirmişlerdir ve zorlu bir mücadeleden sonra tekrar eski hayatlarına döneceklerdir Bu da onları üzüyordur Ama gökkuşağı savaşçıları her zaman olacaktır Kim bilir yine böyle heyecanlı olaylar yaşayabilecekler ve har zaman birlikte olacaklardır



Sonuç olarak; daha çok çocuk niteliği taşıyan bu kitapta birden fazla ana düşünce vardır Öncelikle dostluk ve arkadaşlığın ne kadar önemli bir kavram olduğu birlikte hareket eden insanların, çocuk bile olsalar her çeşit zorluğa, sıkıntıya karşı kuvvetli olmayı, engelleri aşmayı, zorlukların üstesinden daha kolay gelmeyi öğretiyor İnsanların savundukları fikirleri sonuna kadar sahiplenmelerini o fikri gerçekleştirmek için elinden geleni yapmaları gerektiğini öğretiyor Ama insanlar çocukta olsa yetişkinde olsa her zaman her şeyin üstesinden gelemez Bunun için her insan arkadaşlığa ve yardıma muhtaçtır

by.NaMe
07-10-2008, 10:38 AM
Atatürk’ün Bana Anlattıkları-Falih Rıfkı Atay
Türk milletinin Alman ordusunun yanında savaşa katılması istendiği sıralarda yurdumuza bir Alman heyeti gelmişti O zamanki Osmanlı devlet adamları ve devlet reisleri ordumuz hakkındaki tüm sırları ve ordumuzu bu heyete teslim etmişlerdi Mustafa Kemal ATATÜRK bundan büyük bir rahatsızlık duyuyorduBunların olmaması için tüm yetkili makamlara rahatsızlığını ve nedenlerini tüm açıklığıyla bildirmiş fakat kimse oralı olmamıştı Hatta onlardan birisi Mustafa Kemal’in bu rahatsızlığının memleket ve milletine duyduğu aşktan ileri geldiğini fakat memleket ve milletin buna layık olmadığını söylemiştir



Mustafa Kemal Arıburnu ve Anafartalar’da elde ettiği başarılar sebebiyle dost düşman birçok kişinin ismini duyduğunu biliyorduBuna dayanarak Osmanlının içinde bulunduğu durumu anlatmak üzere Osmanlı yöneticilerine ziyarete gidiyordu Nazır bey ile yaptığı görüşmede de ona içinde bulunduğumuz kötü durumu açıklamaya çalışmış fakat o kabullenmek istememiş gerçeklerin kendi bildikleri olduğuna inanmaya devam etmiştir Mustafa Kemal’i Heyeti Vukela’ya şikayet etmiştir



Mustafa Kemal’e heyecanlı bir eğilim içinde olan Yakup Cemil adında bir kişi Bursa’da arkadaşlarıyla yaptığı bir ihtilalde Vatanın selameti için devlet başındakilerin öldürülmesi gerektiğini ve bunu da kendisinin yapacağını söylemiştir Ayrıca en önemlisi de vatanın kurtulması için devletin başına Mustafa Kemal’in gelmesi gerektiğini söylemiştir Daha sonra bu adam yakalanarak asılmıştır Mustafa Kemal Yakup Cemil’in bu hareketini doğru bulmamıştı, buna rağmen onu kurtarmaya çalıştı



Mustafa Kemal Yedinci Ordu’ya ilk defa kumanda ettiği sırada bu ordunun da içinde bulunduğu gurup kumandanı General Falkenhayn’a önem verdiği konusunda hem fikir olmayınca münakaşa oldu ve durumdaha büyük makama aksetti General Falkenhayn Mustafa Kemal’in tamamen gerçeklerden oluşan görüşlerine değer vermemişti Bunun üzerine Mustafa Kemal bütün sonuçlarını kabul ederek isyankar bir şekilde kendi görevine son verdi ve yerine Ali Rıza Paşa’yı tayin etti Daha sonra Mustafa Kemal’i II nci Ordu Klığına tayin ettiler Mustafa Kemal onu da kabul etmedi Halbuki Mustafa Kemal sadece içinde bulunduğumuz acı durumu açıklamaya çalışıyor fakat onlar buna inanmak istemiyorlardı Bu sırada Mustafa Kemal’in İstanbul’dan Halep’e gitmek için yol parası dahi yoktu Mustafa Kemal bundan kimseye söz etmediği halde Falkenhayn Mustafa Kemal’e bir miktar altın gönderdi Mustafa Kemal bu paranın ordu ihtiyacı için gönderildiğini sandı Fakat daha sonra gerçeği anladı ve parayı Falkenhayn’a geri yolladıBirkaç at ve kısrak satarak para sağladı Bundan da anlayacağımız gibi Mustafa Kemal hiçbir zaman kendisini vatanından ön planda tutmamıştır



Veliaht Vahdettin ve Mustafa Kemal’in Almanya gezisinde de Mustafa Kemal her fırsatta Vahdettin’e vatanın içinde bulunduğu müşkül durumu açıklamaya çalıştı Orada da birçok yere gezi yaptılar Her gittikleri yerde bir Alman komutanı onlara Alman ordularının gerçek durumunu değil de istedikleri yönlerini gösteriyorlardı Hatta birisinde Mustafa Kemal ve Vahdettin cepheye gidip Alman ordularını daha yakından görmek istedi Bu istekleri kabul edildi fakat daha oraya varmadan nereleri gezecekleri planlanmıştı Mustafa Kemal Vahdettin’den tecrübelerine güvenerek gösterdiği yöne gitmesini istedi ama Vahdettin yapılmış plandan dışarı çıkmadı Mustafa Kemal’de ondan ayrılarak gösterdiği yöne gitti Ağaçta gözcülük yapan bir Alman askeri ile görüştü Alman ordusunun kötü durumu hakkında önemli bilgiler aldı Görülüyor ki Alman ordusunun durumu kendi askerinin dahi durumu inkar edemeyeceği kadar kötüydü



Seyahatten sonra Mustafa Kemal büyük bir rahatsızlık geçirdi ve bir süre dış ülkede tedavi gördü Bu sırada veliaht Vahdettin padişah oldu Mustafa Kemal ile görüşmek üzere yanına çağırdı Çünkü her fırsatta vatanın içinde bulunduğu durumu kendine anlatmaya çalışan Mustafa Kemal ile gezi sırasında bir çok görüşmeleri olmuştu Buradan Mustafa Kemal’in tek isteğinin mülk ve makam değil vatanın kurtuluşu olduğunu açıkça anlıyoruz



Mustafa Kemal ile yaptığı görüşmede Mustafa Kemal kendisine her şeyden önce orduyu bizzat kendisinin kumanda ederek sahip çıkmasını istediAncak ondan sonra sağlıklı kararlar alınabileceğini bildirdi Günler sonra yaptıkları başka bir görüşmede Mustafa Kemal padişahın orduyu düzeltip başına geçmek yerine ilk önce halkı kazanmaya çalıştığını anladı



Vahdettin birgün Alman generalleri ile görüşme yapıyordu Mustafa Kemal Alman generalleri olduğu için içeri girmek istemediğini belirttiAma Vahdettin özellikle onlar olduğu için içeri girmesini istediğini söyledi İçeri girer girmez Mustafa Kemal’e iltifatlar yağdırmaya başladı Sonunda Mustafa Kemal’i Suriye’ye kumandan tayin ettiğini ve oraları düşman eline kaptırmamasını söyledi Alman generallerine dönerek“ Bu kumandan dediğimi yapabilir” dedi Mustafa Kemal ATATÜRK bu görevin ona İstanbul’dan uzalaştırılmak için verildiğini biliyordu Sonra Mustafa Kemal ATATÜRK bu işin Enver Paşa ve Vehip Paşa’nın başının altından çıktığını öğrendi



1 nci Dünya harbinde yüzlerce km uzunluğunda bir cephe üzerinde üç ordu vardı Bunların sadece isimleri orduydu Bu ordular zayıf, dağınık bir takım kuvvetlerdi Mustafa Kemal bu üç ordunun birleştirilerek tek ve sağlam bir ordu kurulmasını istiyordu Fakat bu tekliflere kimse kulak asmadı



Bir gün Mustafa Kemal’e Erkanı Harbiye reisi o günün raporlarını okuyordu Bunlar her zaman yazılan basit raporlardı Yalnız bu raporlarda bir ingiliz esirin yazdığı rapor Mustafa Kemal’in dikkatini çekti Mustafa Kemal bu rapordan İngilizlerin bir kaç gün sonra bütün cephe üzerinde taarruz yapacaklarını anladı Kolordu komutanlarına tedbir aldırdı Ve Limon Van Sanders’e haber verdi Fakat o buna gülüp geçtiMustafa Kemal’in dediği gerçekleşti ve Limon Van Sanders’in ordusu bozguna uğradı Burada Mustafa Kemal’in ileriyi görme yeteneğini ve sezgi gücünü görüyoruz



Mondoros mütarekesinin yapıldığı sıralarda durumun kabul edilemezliğini bir çok makama yazılar yazarak açıklamaya çalıştı ama kimse kulak asmadı



Bütün bunlar olurken Mustafa Kemal bir taraftanda arkadaşları ile toplantılar yapıyor ve vatanın bölünmezliği için neler yapabilecekleri hakkında sabahlara kadar tartışıyor ve onların görüşlerini alıyordu



Mustafa Kemal yine arkadaşları ile yaptığı görüşmede Anadolu’ya gitmeye karar verdi Bir vapur hazırlattı Mustafa Kemal tüm tehlikelere karşın Anadoluya en kısa yoldan gitmeye kararlıydı Bunuda ancak vapurla yapabilirdi Mustafa Kemal Sinop’a geldiğinde oradakilerden Samsun’a kolaylıkla gidebilecek bir yolun olmadığını öğrendi Fakat yine de o Samsun’a ayak basmak için o kadar acele davranıyordu ki zaman kaybetmektense tehlikelere göğüs germeyi tercih ediyorduZaten Mustafa Kemal daha yola çıkmadan Bandırma Vapuru’nun Karadenizde batırılacağı haberini aldı Bandırma Vapuru’nun pusulasıda bozuktu fakat o yine de yola çıktı



Ve nihayet Mustafa Kemal Samsun Limanı’na ulaştı

by.NaMe
07-10-2008, 10:39 AM
Atatürk Konuşuyor-Falih Rıfkı ATAY - İsmet BOZDAĞ
KİTABIN ÖZETİ :



1 ATATÜRK’ÜN ANILARI (1917-1919) :



Ben, Birinci Dünya Savaşı’nın müttefiklerimiz için iyi bir sonuç vereceğine güvenmiyordum Fakat savaş başladıktan sonra bulunduğum cephelerde savaşı başarıya ulaştırmaya çalıştım Öteki cephelerde ise, sanki tersine bir yarışma vardı



Başkomutan vekili Enver Paşa Sarıkamış’ta bir ordu mahvetmişti O ve arkadaşları ordunun yabancı komutanların eline bırakılması ile Türk Milletini uygunsuz duruma sokmuşlardı Ordunun kayıtsız şartsız, bütün sırları ile Alman asker heyetine verilmesi ve yönetimine bırakılmasından çok üzgündüm Bu açıdan Alman asker heyetini tenkit etmek yerine asıl tenkide layık olanların bizim devlet reisimiz ve devlet adamlarımız olduğunu düşünüyordum Bu durumu öğrendiğim zaman, sesimin erişebileceği makamlara kadar itirazlarda bulunmayı kendime görev saymıştım İtirazlarıma kimse cevap vermedi Büyük bir hata içinde bulunduklarını söylemeye devam ettim



Zavallı Talat Paşa !



Kendisinin serseri bir Ermeni kurşunu ile Berlin sokaklarında yere serildiğini işittiğim zaman ne kadar üzülmüştüm Sadrazam olduğu günlerden birinde, sadaret makamında kendisine bazı hayati meselelerden bahsetmiştim Verdiği cevaplarla beni güzelce atlattığına inanmış Hatta arkadaşına hikaye etmişti Fakat iki gün sonra, kendisini telaşa düşüren bu durum ortaya çıkınca, beni gece yarısı evine davet edip çare ve tedbir sormak lüzumunu hissetti O gece, telaşlı sadrazamın meclisinde aynı arkadaşım da hazırdı



“Benden fikir ve mütalaa soruyorsunuz, söylemekte mazurum Çünkü ben size daha üç gün önce, bu hayati mesele hakkında fikir ve mütalaamı söylemiştim Siz ise beni atlattığınızı sanmış, hatta bundan pek neşelenmişsiniz”



“Asla” dedi “ Söylediğiniz zat, yanınızda oturuyor” dedim



O devrin ruh yapısını anlatabilmek için, Osmanlı Devlet adamlarından diğer büyük birisini de yeri gelmişken hatırlayalım:



Arıburnu’nu ve Anafartalar Muharebeleri yapmış bir komutandım Memlekete bir hizmette bulunmuştum, o hareketle bilhassa Başkenti (İstanbul) kurtarmıştım İnsanlık hali, bu küçük hizmeti yapmış olmamdan memnun olabileceğini umduğum Osmanlı Devlet adamlarını ziyaret ediyordum Ayrıca bu ziyaretlerde ilim, fen, sanat ve olaylar bakımından memleketimin ölüm - kalım hali için düşüncelerimi söylemek istiyordum



Sayın Dışişleri Bakanını da görmek inancına saptım Bakanlığın bir müsteşar muavini vardı Sofya Sefaretinden tanırdım; Halil bey Önce bu güzel kalpli adamı makamında buldum Nazır (Bakan) Beyefendi’den “Bekleme” buyruğu geldi, bekledim Bekleme haylice uzadı Bu sırada muhterem Nazır bey, çok enteresan ziyaretçilerini kabul etmekteydi Sonra gelenler bile kabul edilmekteydi Müsteşar muavinine, “Beyefendi hazretleri beni unuttular” dedim “Beklesin” buyurmuş Bir ara odacı “Buyurun efendim” dedi Muavin beyle ciddi bir konu üzerinde konuşuyordum “Beklesinler!” dedim Muavin ile olan konuşmamızın biraz uzatılmış ayrıntılarının sonuna kadar gitmedim Nazır beyefendinin muhteşem bürosuna girdiğimde beni iltifatlarla ayakta kabul etti ve gerek askeri ve gerek politik durumun çok parlak olduğunu söyledi Nezaket gereği teşekkür ettikten sonra yorumlarımı söylememe izin verip vermeyeceğini sordum “Hay, hay efendim” dedi Dedim ki:



“Genel durumun, sizin açıkladığınız gibi olmasını çok isterdim Fakat ben en çetin ve güç sonuçlar alınabilen savaş alanından geliyorum Memleket ve her şey mahvolmak üzeredir Şunun bunun söylediklerine inanarak politikanızı yürütmeye devam ederseniz sonuç daha kötü olacaktır Çok sert ve ciddi tavırla şu karşılıkta bulundu



“Komutan Bey, biz size saygı gösterdik Çünkü bize dediler ki, Arıburnu, Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal hizmet etti Fakat bu konuşmaların ve tenkitlerin muhatabı ben değilim Ben ordu başkomutanına, onun genelkurmayına, bütün bakanlar kurulu arkadaşlarımla birlikte derin ve sarsılmaz güven taşıyan bir nazırım Sizin bilmediğiniz gerçekler olabilir: Ben size bunları açıklamakta mazurum Şüphelerinizi gidermek için başkomutanlığa başvurunuz”



“Bana yol göstermek nezaketinde bulunduğunuz için size teşekkür ederim” dedim “Yalnız müsaadenizle şunu arz edeyim ki, önce ben Türk ordusunun yabancısı bir adam değilim; ben ordu ile, çok küçük rütbeli subaylıktan beri temasa geçmiş bir askerim Türk ordusunu, onun faziletini, değerini ve bu ordu ile neler yapılabileceğini benim kadar anlayan az olmuştur Şimdiki önemli politik mevkiinizde gerçekle yüz yüze gelmiş değilsiniz Bana bir şey salık verdiniz ki, ben onu yapamam: Genelkurmaya başvurmak tereddütlerimi gidermek Beyefendi farkında değil misiniz ki artık bu memlekette milli bir genelkurmay heyeti yoktur Bir Alman genelkurmayı vardır O Alman genelkurmayı ki, ilk iş olarak benim gibi dik başlı bir askeri ordudan çıkarmak kararı verdi Beni o heyete mi gönderiyorsunuz?”



Birkaç gün sonra işittim, bu Nazır beyefendi benden bakanlar kurulunda yakınmış ve cezalandırılmamı istemiş Kahkahalarla güldüm Evet, o zamanlar herhangi bir Mustafa Kemal böyle içi dışı çürümüş, bozuk bir sülalenin ismi padişah olan reisine arkasını vererek kendisini kuvvetli sanan bir heyet tarafından cezalandırılır düşüncesi yaygındı Fakat ben, başı ve sonu belli olmayan, kimi kendini bilgin, kimi kendini doktor sayan bu adamların, sade Mustafa Kemal’e bir şey yapamayacaklarından emindim Bir şey yapabilirlerdi; o da Mustafa Kemal’i yakalamak ve asmaktı Halbuki ben, o günkü isyanımın millet arasında duyulmasını nimet bilirdim Onlar buna cesaret edememişlerdir Niçin? Sanırım, yapabileceklerine emin olmadıklarından



Birinci Dünya Savaşına girdikten sonra, bu savaşın feci sonuçlarını düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum Kanal harekatı aleyhindeki baş kaldırışım bana teklif olunan “Hicaz Kuvveti Seferiyesi” komutanlığı sırasında söylediğim ve benimsettiğimi sandığım halde faydasını göremediğim tenkitler ve bunun gibi birçok mücadele sahneleri birbirini izledi En sonunda “Yıldırım Ordusu” gurubunun serüveni ile, benim bu gurupta asıl Yıldırım Ordusu komutanlığım herkesin bildiği bir şeydir Hatırladığıma göre, önüne geçilmez başkaldırışım, işte bu olayda olmuştur



Artık susmayı ve alçak gönüllü olmayı sona erdirmenin sırasıydı; ben de bu anı kaçırmadım Felaketin coşkun bir nehir gibi Türkiye üzerinden aktığını görüyordum Nasıl dayanıp susabilirdim? Sonuç ne oldu? Benim gözden düşmem! Bu sözcüğü özellikle kullanıyorum, ben hayatta gözden düşmeyi, uzaklaştırılmayı kabul etmiş bir adam değilim O zaman benim halimi gözden düşme, uzaklaştırma görenlere gülmüştüm Çünkü bundan ne çıkabilirdi? Eğer ben sıradan gurur sahibi bir insan olsaydım ve bütün tahminlerimin doğru çıktığını görmekten zevk alsaydım ne olacaktı? Memleketin düşkünlüğünden nasıl zevk alabilirdim? İsterdim ki benden öncekilerin yanlışlarını düzeltebileyim, çamur ve batağa düşmüş Türkiye’yi çekip çıkarabileyim



Yedinci Ordu yani Yıldırım Ordusunun ilk defa komutanı olduğum sırada 6 Ordunun da dahil olduğu grup komutanı general Falkenhayn’ın askerlik ve iç politika bakımından izlediği usul ve tutum aramızda önemli bir tartışmaya yol açtı Bu tartışma, sonunda büyük makamlara yansıdı; ben çok önem verdiğim düşüncelerime itibar edilmediğini görünce susmadım Kendi kendimi ordu komutanlığından af ve hatta vekil’imi de bizzat tayin ederek görevime son verdim ve üst makamlara bildirdim Fakat bu istifamın, yüksek makamlara ve bütün millete anlatmak istediğim gerçek anlamını gözden kaçırmak ve komutanlıktan, basit bir sebeple çekilmiş olduğumu ortalığa yaymak için beni eski orduma İkinci Ordu Komutanlığına tayin ettiler Onu da reddettim



Bir aylık süre için izinli olduğumu bildirdiler Halep’ten İstanbul’a gitmek için tren ücreti ödeyecek kadar param olmadığını bilmiyormuşum…



Falkenhayn karargahından bir genç Alman Subayı evime geldi ufak ve zarif sandıklar içinde Falkenhayn tarafından bana bazı şeyler getirdiğini söyledi “Bunlar nedir?” dedim Alman Subayı Mareşal Falkenhayn tarafından bir miktar altın gönderilmiştir Kimseye, hiç bir ihtiyacımdan söz etmemiştim; ama sandım ki, mareşal bu parayı ordunun ihtiyacı için harcanmak üzere göndermiştir Onun için tercümanlık eden Türk subayına dedim ki “Bu sandıklar bana yanlış geldi Ordunun levazım başkanına gönderilmek gereklidir, benim için ağırlıktır “Alman Subayı hemen, “Efendim, o da başka” dedi Bizim subaya, “paranın miktarını bu subaydan iyice öğren huzurunda alındığına dair bir senet yaz, imza edeyim” dedim Subay emrimi yaptı; fakat Alman Subayı senedi almak istemedi Tekrar “Bu subay bilmiyor, dedim senedi alsın ve mareşale versin, siz de bu parayı gelip alması için levazım başkanına haber gönderin ”



Bu sandıklar ve içindeki altınlar ordunun levazım başkanlığında, benim bunlara karşı verdiğim senet de Falkenhayn’ın gizli kasasında birkaç ay beklediler Kendimi Yedinci Ordu komutanlığından affettirdikten sonra, komutanlığa vekil olarak bıraktığım Ali Rıza Paşa’ ya bu sandıkları teslim ettim ve kendisinden teslim aldığım senedi o sıralar yaverim bulunan Cevat Abbas (Bolu Milletvekili), Salih (Bozok) beylere vererek; “Hemen, Falkenhayn’ın karargahına gideceksiniz, bizzat kendisini görüp bu senedi vereceksiniz ve benim kendisinde bulunan senedimi alacaksınız”



Yaverlerim, buyruğumu harfi harfine yapmışlar az sonra yanıma gelerek dediler ki; “ Müşir Falkenhayn, size böyle bir para verdiğini hatırlamıyor, ve bu para için sizin imzanızı taşıyan bir belgenin kendisinde olduğunu bilmiyor Yaverlerime dedim ki; “İkiniz tekrar gideceksiniz ve diyeceksiniz ki; “Verdiğiniz altınlar olduğu gibi saklanmaktadır Buna karşılık size senet verilmiştir Senet olmadığını savunmak altınların varlığını ortadan kaldırmaz Belgeyi kaybetmiş olabilirsiniz, o halde verdiğiniz altınları size geri vereceğiz Aldığınıza dair siz bize vesika veriniz” ve diyeceksiniz ki “Bizi buraya gönderen komutanın, altın karşılığı memleket menfaatleri üzerinde müsamaha gösterecek insanlardan olmadığını çoktan öğrenmeliydiniz Hala bunda tereddüdünüz var ise komutanımız bunu size ve kamuoyuna daha başka türlü ispat edebilir Paralarınız duruyor, fakat bu paralardan çok daha değerli olan “Mustafa Kemal” imzası sizde kalamaz “Emir verdiğim insanlar grup komutanı Falkenhayn’ı tanıyan adamlar değildi, fakat beni çok iyi tanıyorlardı Onun için bir saat sonra Falkenhayn’ın elinden benim imzamı taşıyan kağıt parçasını alıp dönmüşlerdi



Kolayca tahmin etmek mümkündür ki, Mareşal Falkenhayn beni, belki benden başka bir çoklarını, böyle sandıklarla altın vererek baştan çıkarmak yolunda idi



Çok yıllar önce 3 ncü Ordu genelkurmayının küçük bir odasında O, kurmay binbaşı Cemal Bey, ben kurmay kolağası Mustafa Kemal Bey olarak tanıştık Cemal Bey çeşitli tecrübelere sahip zekası, çalışkanlığı ile üstlerini kazanmış rütbesi küçük, fakat mevkii büyük bir durumda idi Ben ise okuldan yüzbaşı çıkar çıkmaz, tutuklanmış, hapsedilmiş, sonra da sürülmüş acemi “çömez” bir gençtim Selanik’te, Hürriyet meydanında Yungu’nun yerinde bir gün salonun bir köşesinde, ufak merdivenle çıkılır bir de oda olduğunu haber aldım ve oraya çıktım Ufak salon ağzına kadar doluydu Rakı ve bira içildiğine dikkat ettim Masada oturanlar çok vatanseverce konuşuyorlar, devrim yapmaktan, devrim yapabilmek için büyük adam olmaktan söz ediliyordu İçlerinden biri bağırdı; “Cemal gibi olmak isterim” sofradakilerin hepsi “Bravo, dediler, Cemal gibi” sonra, hiçbirini yakından tanımadığım bu kişiler hep birden bana döndüler Ben durgun ve gözlerimi gözlerine dikerek baktım Bu bakışımla tabi bir şey anlatmak istiyordum, bu manaya dikkat eden yoktu Cemal Bey hakkındaki kendi düşüncelerine katılmamı bekliyorlardı İçimden şu düşünceler geçti “Bir adam ki, büyük olmaktan söz eder, benim hoşuma gitmez Bir adam ki memleketini kurtarmak için önce “Büyük” olmak gereklidir, der ve bunun için örnek seçer, onun gibi olmayınca memleketin kurtarılamayacağı kanaatinde bulunur bu adam, adam değildir” Sofra arkadaşlarımı memnun etmediğimi fark ettim Kendi kendilerine şöyle düşünmüş olabilirler “Bu acemi efendi kendini o kadar büyük görüyor ki bu adam arkadaşımız olamaz! O gece sofrada iki görüş billurlaştı Bir görüşe göre önce büyük adam olmak, sonra memleketi kurtarmak lazımdır Öteki görüşe göre, büyük adam lafta olmaz, önce memleketi kurtarmalı, kurtardıktan sonra bile büyüklük söz konusu değildir Size bu olayı bu günkü duygum bu günkü tecrübemle söylemiyorum, Yungu’nun özel odasındaki gözlemlerimin getirdiği fikir bu idi



Bir gün Cemal Bey, Selanik gazetelerinden birine imzasız bir baş yazı yazmış Beraber çalıştığımız daireden çıkmış, tramvaya binmiş gidiyorduk Cemal Bey “Bu baş yazıyı okudunuz mu ? “Hayır”, “Oku” dedi Okudum “nasıl?” diye sordu “Sıradan bir yazı” dedim Amma yaptın ha, bunu ben yazdım” dedi, cevap verdim “Affedersiniz bilmiyordum Yazmamış olmanızı temenni ederdim” ve ekledim “Cemal Bey bir takım kimselere kendini beğendirmek hevesine düşmeyiniz Biraz feragat sahibi olmak gerektir Şunun bunun pohpohlamasından kuvvet almaya tenezzül etmeyiniz Büyüklük odur ki, hiç kimseye yüz vermeyeceksin; hiç kimseyi aldatmayacaksın; memleket için gerçek ülkü ne ise, onu görecek, ona doğru yürüyeceksin! Herkes senin arkandan konuşacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, işte sen burada direneceksin! Önüne sonsuz engeller yığacaklar; sen kendini büyük değil, küçük, zayıf, vasıtasız, hiç bilerek kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın! Ondan sonra sana “Büyüksün” derlerse, onu diyenlere de güleceksin Cemal Bey sözlerimi sükunetle dinledi, bana hak verdi



Evet Halep’ten İstanbul’a gitmek için, tren ücreti ödeyecek param olmadığının farkında değilmişim Yalnız beş-on atım ve kısrağım vardı Salih’i çağırdım ve “Bu atlardan bir kaçını satıp da İstanbul’a gidebilirim” dedim Benim o en güzel atlarımı pazarda satın alacak bir tek adam çıkmamıştır Halep’te Cemal Paşa rahmetli ile konuşurken, atlardan bahsettim, kimsenin satın almadığını bana bir yol göstermesini istedim “Önce baytarlarıma muayene ettireceğim” dedi Cemal Paşa hepsi için iki bin altın teklif etti, kabul ettim ve bu süratle İstanbul’a hareket ettik Bir gün İstanbul’da Cemal Paşa imzalı telgraf aldım “Hayvanlarınızı beş bin liraya sattım, sizden çok ucuz almışım üç bin lirasını nereye göndereyim” Ben Paşa’ya atlarımı iki bin liraya sattım o beş bin liraya satmışsa üst tarafını bana vermek zorunda değildir Fakat bu tok gözlü davranışıma rağmen Cemal Paşa merhum, üç bin lirayı Vasıf Paşa aracılığı ile bana göndermişti Bu para, yeni girişimlerimde bana destek olmuştur Bunu belirtmeyi görev sayarım



Evet İstanbul’da Perapalas otelinin bir dairesine yerleştim Bir gün bana padişahın vekili sıfatı ile Enver Paşa, dolaylı olarak başvurdu “ Almanya İmparatoru, padişahı genel karargahına davet etti Fakat padişah, öyle bir geziyi yapamayacak halde bulunduğundan, düşündük, veliaht hazretleri bu geziyi yapsın, kendisiyle arkadaşlık kabul edermisiniz?”



Ben, böyle bir zat ile geziyi ilginç bulduğum için kabul ettiğimi bildirdim 3 gün sonra trenle Vahdettin ile geziye çıkmamız kararlaştırıldı Bana denildi ki; “Geziye çıkmadan önce, veliaht hazretleriyle tanışmalısınız” Naci Paşa Harbiye’de benim “askerlik terbiyesi” hocamdı O sıra sanırım onun da Vahdettin’le beraber bulunması uygun görülmüştü Vahdettin ile sarayında birleştik Redingotlu adamlarla dolu olan odada bir başka redingotlu adam görüldü İçeri girerek kanepenin sağ köşesine oturdu Bu zat bir defa gözlerini kapadı, derin bir vecde daldı, neden sonra gözlerini açtı ve bize lütfen iltifat etti; “Sizinle müşerref oldum, memnun oldum” Tekrar kapadı gözleriniBu ince sözlere karşılık vermeye hazırlanırken, içi geçmiş birinin karşısında bulunduğumu fark ettim Naci Paşa’nın yüzüne baktım, o da çok durgundu, beklemeyi tercih ettim biraz sonra yine gözlerini açtı;



-“Seyahat edeceğiz”, “ değil mi? ” dedi



Ben çok sıkılmış, bunalmış bir halde;



-“Evet seyahat edeceğiz “dedim Bir mecnunla karşı karşıya bulunduğumu hemen fark etmiş ve aklı başında bir konuşmaya girmekten kendimi alıkoymuştum Hemen ayağa kalkıp dedim ki:



-“Efendi hazretleri! Beraber seyahat edeceğiz, perşembe akşamı gardan hareket edeceğiz “ veda ettik ve çıktık



Bu zavallı yarın padişah olacaktır, kendilerinden ne beklenir?”



-“Hiç”



Perşembe akşamı gara geldiğimde bir asker müfrezesi savaş töreni düzeninde veliahdı uğurlayacaktı Vahdettin’in yanına yaklaştım, başkomutan vekili Enver Paşa da orada idi



-“Bu asker sizi uğurlamak için hazırdır, kendilerini selamlayınız” dedim Vahdettin yüzüme baktı Bu bakışı ile “Nasıl?” demek istiyordu İşaret ettim:



-“Siz yürüyünüz arkanızdan biz geleceğiz “Vahdettin askerin önünden geçerken iki elleri yukarıda, tuhaf selam vererek yürüdü Trene bindik, salonun pencerelerini açtırarak:



-“Bu pencereden asker ve ahaliyi selamlayınız” dedim



-“Niçin? Gerekli midir?” dedi



-“Evet gereklidir”



Vahdettin, benim pervasız uyarıma boyun eğmiş görünerek dediğimi yapıyordu Trenimiz İstanbul’ dan hayli uzaklaşmıştı Bir zat geldi:



-“Efendimiz sizi salona davet ediyor” dedi



Sarayında genellikle gözleri kapalı konuşan zatı, büsbütün başka buldum Bir nutuk söyler gibi demeçte bulundu :



-“Afedersiniz paşa hazretleri Bir kaç dakika önceye kadar kiminle seyahat etmekte olduğumu izah etmemişlerdi Ancak şimdi takdir ettiğimiz bir komutanımızla beraber olduğumu anladım Arıburnu’nda ve Anafartalar’da yaptığınız ve kazandığınız başarıları biliyorum İstanbul’u ve her şeyi kurtarmış bir komutansınız” Gerektiği gibi cevaplar verdim Düşündüm veliaht İstanbul’dan çıkıp kendisini serbest gördükten sonra kişiliğini göstermekte artık sakınca görmüyor Buna göre ben de olup bitenleri anlatabilirim, bazı konular üzerinde faaliyete geçebilirim umuduna kapıldım Veliaht’ı böylece hazırlamak, memleket çıkarları için bir görev olduğunu arkadaşlara işaret ettim



Alman karargahının bulunduğu küçük bir kasabaya gelmiştik Görkemli bir Alman kıt’ası selamladığı sırada Kayzer karşılamaya katılıyordu Bu sırada Vahdettin’e denildi ki:



-“Beraberinizde olanları imparatora takdim etmeniz lazımdır” Veliaht beni imparatora takdim etti Bir eli göğsü üzerindeki düğmelerin arasına sokulmuş olan imparator, öteki eliyle benim elimi tuttu ve çok yüksek bir sesle Almanca olarak ;



-“On Altıncı Kolordu Anafarta” sözlerini telaffuz etti



Bütün oradakiler bana döndüler Ben Kayzer’in ne demek istediğini anladığımdan sıkıldım ve önüme baktım İmparator benim bu mahcup ve alçak gönüllü davranışımdan kuşkuya düşerek yanlış bir şey söylemiş olması ihtimalini düşünmüş olsa gerek, bana sordu:



-“Siz On Altıncı Kolordu Komutanlığını ve Anafartalar’ı yapmış Mustafa Kemal değil misiniz ?” Fransızca;



-“Evet ekselans” Bu kelimeler ağzımdan dökülür dökülmez hemen anladım ki yanlış konuşmuşum Sir ya da Kayzer demek gerekti



Gerek Hinderburg gerekse Lüdendorf Türk Milletine çok avutucu sözler söylüyor, Veliaht da bunlara teşekkür ediyordu Bir ara güney batı cephesi üzerinde müttefik ordularına karşı giriştikleri parlak saldırıdan söz etti Saldırının ulaşabileceği sonucu bir de ağızlarından dinlemek istiyordum Nihayet generale kısa bir soru sordum



-“En nihayet saldırı güçleri, hangi hatta kadar gideceklerdir?” Biraz düşündü yüzüme baktı:



-“Biz, saldırıyoruz gerisini olaylar gösterecektir”



Karşılık verdim :



-“Yapılmakta olan saldırı sonucunun ne olabileceğini anlamak için, olayların ve talihin belirmesini beklemeye gerek olmadığını sanıyorum Çünkü yapılan saldırı en sonunda Parsiyel-Partiel bir saldırıdır”



Lüdendorf yeni baştan yüzüme baktı, ne demek istediğimi pek iyi anladı Bir karşılık vermeden sustu Ziyarete son verildi



İmparatorluk karargahı yapılan otelin içinde, Vahdettin‘in odasında, Vahdettin, ben ve Naci Paşa konuşuyorduk Veliahda yakalarını açtığım can alıcı konular üzerindeyiz Başkomutanlık vekaletinin, Alman ordusuna dayanılarak sürdüreceğimiz fedakarlığın mantıksızlığını anlatmaya çalışıyordum Yaptığım açıklamalar, veliaht‘n onayı ve uyanıklığını gösteren işaretlerle karşılanmakta idi Birden Kayzer’in geldiği haber verildi



Vahdettin imparatora sordu:



-“Türkiye’nin can evine dönük saldırılar durmaksızın ilerlemektedir Eğer bu saldırılar başarıya ulaşırsa, Türkiye mahvolacaktır; bu saldırıları durduracak, yeterli güvence veren sözlerinizi dinleyemedim Lütfen bu konuda beni aydınlatır ve rahatlatır mısınız?”



Bu soru üzerine imparator;



-“Anlıyorum ki sizin zihninizi karıştıranlar vardır Ben Almanya İmparatoru size geleceğin başarılarından bahsettikten sonra, kuşkunuz kalmalı mı?



Veliaht olumlu bir karşılık vermekle beraber kaygılarının giderilmediğini sözlerine ekledi:



İmparatorun sofrasında, akşam yemeğine davetliydik Benim solumda Lüdendorf’a Almanca;



-“Sağındaki adamla konuş” dedi Lüdendorf;



- “ Onu yapıyorum” karşılığını verdi



Yemekten sonra Hindenburg’la konuşmak istiyordum Suriye’de durumun düzelmiş olduğunu oradaki komutanların raporlarına dayanarak söylüyordu Ben orada görev yaptığımı söyledim ve dedim ki;



-“Suriye’de durumlar düzelmiş değildir Yalnız bana söyler misiniz, güvenle umduğumuz hedef ve amaç nedir?”



-“Ekselans” dedi “Size bir sigara takdim edebilir miyim?” Meğer Vahdettin’le konuşan imparator bizim değindiğimiz ve konuştuğumuzla ilgileniyormuş Mareşal’e sordu;



-“Ne diyor?”



Mareşal karşılık verdi:



-“Bir şeyler”



Ben sigaramı yaktıktan sonra Vahdettin’in yanına gittim



-“Konuştuğunuz Almanya İmparatoru benim size sunduğum kaygıları açıklayacak tek kelime söyledi mi? “



-“Hayır” dedi



-“Konuşunuz” dedim Hiç olmazsa, Türkiye’deki gerçekleri görmüş olanların varlığına inanacaktır”



Veliaht:



-“Öyle yapıyorum” dedi



Artık Batı cephesinde bize güçlü görüntülerini göstermek üzere çeşitli cephelere gönderiliyorduk Cephede en üst komutan, bütün düzenlemelerin tatlı renklerle gösterilmiş olduğu bir harita üzerinde durumu açıklıyordu Sözler parlak, ustaca idi Vahdettin, kulağımı delecek gibi:



-“Ya, buna ne dersin” dedi



-“Haritada gösterilen bu durumu, yerinde görmek isteğinde bulununuz”



Öyle oldu Bizim neresini göreceğimiz konusunda hemen bir plan hazırlanmış Bunu görünce dedim ki:



-“ Müsaade edilir mi bu sizin yaptığınız planı bırakalım ve benim göstereceğim yere gidelim?”



Devamı Alt Mesajda...

by.NaMe
07-10-2008, 10:39 AM
Atatürk Konuşuyor-Falih Rıfkı ATAY - İsmet BOZDAĞ
KİTABIN ÖZETİ :



1 ATATÜRK’ÜN ANILARI (1917-1919) :



Ben, Birinci Dünya Savaşı’nın müttefiklerimiz için iyi bir sonuç vereceğine güvenmiyordum Fakat savaş başladıktan sonra bulunduğum cephelerde savaşı başarıya ulaştırmaya çalıştım Öteki cephelerde ise, sanki tersine bir yarışma vardı



Başkomutan vekili Enver Paşa Sarıkamış’ta bir ordu mahvetmişti O ve arkadaşları ordunun yabancı komutanların eline bırakılması ile Türk Milletini uygunsuz duruma sokmuşlardı Ordunun kayıtsız şartsız, bütün sırları ile Alman asker heyetine verilmesi ve yönetimine bırakılmasından çok üzgündüm Bu açıdan Alman asker heyetini tenkit etmek yerine asıl tenkide layık olanların bizim devlet reisimiz ve devlet adamlarımız olduğunu düşünüyordum Bu durumu öğrendiğim zaman, sesimin erişebileceği makamlara kadar itirazlarda bulunmayı kendime görev saymıştım İtirazlarıma kimse cevap vermedi Büyük bir hata içinde bulunduklarını söylemeye devam ettim



Zavallı Talat Paşa !



Kendisinin serseri bir Ermeni kurşunu ile Berlin sokaklarında yere serildiğini işittiğim zaman ne kadar üzülmüştüm Sadrazam olduğu günlerden birinde, sadaret makamında kendisine bazı hayati meselelerden bahsetmiştim Verdiği cevaplarla beni güzelce atlattığına inanmış Hatta arkadaşına hikaye etmişti Fakat iki gün sonra, kendisini telaşa düşüren bu durum ortaya çıkınca, beni gece yarısı evine davet edip çare ve tedbir sormak lüzumunu hissetti O gece, telaşlı sadrazamın meclisinde aynı arkadaşım da hazırdı



“Benden fikir ve mütalaa soruyorsunuz, söylemekte mazurum Çünkü ben size daha üç gün önce, bu hayati mesele hakkında fikir ve mütalaamı söylemiştim Siz ise beni atlattığınızı sanmış, hatta bundan pek neşelenmişsiniz”



“Asla” dedi “ Söylediğiniz zat, yanınızda oturuyor” dedim



O devrin ruh yapısını anlatabilmek için, Osmanlı Devlet adamlarından diğer büyük birisini de yeri gelmişken hatırlayalım:



Arıburnu’nu ve Anafartalar Muharebeleri yapmış bir komutandım Memlekete bir hizmette bulunmuştum, o hareketle bilhassa Başkenti (İstanbul) kurtarmıştım İnsanlık hali, bu küçük hizmeti yapmış olmamdan memnun olabileceğini umduğum Osmanlı Devlet adamlarını ziyaret ediyordum Ayrıca bu ziyaretlerde ilim, fen, sanat ve olaylar bakımından memleketimin ölüm - kalım hali için düşüncelerimi söylemek istiyordum



Sayın Dışişleri Bakanını da görmek inancına saptım Bakanlığın bir müsteşar muavini vardı Sofya Sefaretinden tanırdım; Halil bey Önce bu güzel kalpli adamı makamında buldum Nazır (Bakan) Beyefendi’den “Bekleme” buyruğu geldi, bekledim Bekleme haylice uzadı Bu sırada muhterem Nazır bey, çok enteresan ziyaretçilerini kabul etmekteydi Sonra gelenler bile kabul edilmekteydi Müsteşar muavinine, “Beyefendi hazretleri beni unuttular” dedim “Beklesin” buyurmuş Bir ara odacı “Buyurun efendim” dedi Muavin beyle ciddi bir konu üzerinde konuşuyordum “Beklesinler!” dedim Muavin ile olan konuşmamızın biraz uzatılmış ayrıntılarının sonuna kadar gitmedim Nazır beyefendinin muhteşem bürosuna girdiğimde beni iltifatlarla ayakta kabul etti ve gerek askeri ve gerek politik durumun çok parlak olduğunu söyledi Nezaket gereği teşekkür ettikten sonra yorumlarımı söylememe izin verip vermeyeceğini sordum “Hay, hay efendim” dedi Dedim ki:



“Genel durumun, sizin açıkladığınız gibi olmasını çok isterdim Fakat ben en çetin ve güç sonuçlar alınabilen savaş alanından geliyorum Memleket ve her şey mahvolmak üzeredir Şunun bunun söylediklerine inanarak politikanızı yürütmeye devam ederseniz sonuç daha kötü olacaktır Çok sert ve ciddi tavırla şu karşılıkta bulundu



“Komutan Bey, biz size saygı gösterdik Çünkü bize dediler ki, Arıburnu, Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal hizmet etti Fakat bu konuşmaların ve tenkitlerin muhatabı ben değilim Ben ordu başkomutanına, onun genelkurmayına, bütün bakanlar kurulu arkadaşlarımla birlikte derin ve sarsılmaz güven taşıyan bir nazırım Sizin bilmediğiniz gerçekler olabilir: Ben size bunları açıklamakta mazurum Şüphelerinizi gidermek için başkomutanlığa başvurunuz”



“Bana yol göstermek nezaketinde bulunduğunuz için size teşekkür ederim” dedim “Yalnız müsaadenizle şunu arz edeyim ki, önce ben Türk ordusunun yabancısı bir adam değilim; ben ordu ile, çok küçük rütbeli subaylıktan beri temasa geçmiş bir askerim Türk ordusunu, onun faziletini, değerini ve bu ordu ile neler yapılabileceğini benim kadar anlayan az olmuştur Şimdiki önemli politik mevkiinizde gerçekle yüz yüze gelmiş değilsiniz Bana bir şey salık verdiniz ki, ben onu yapamam: Genelkurmaya başvurmak tereddütlerimi gidermek Beyefendi farkında değil misiniz ki artık bu memlekette milli bir genelkurmay heyeti yoktur Bir Alman genelkurmayı vardır O Alman genelkurmayı ki, ilk iş olarak benim gibi dik başlı bir askeri ordudan çıkarmak kararı verdi Beni o heyete mi gönderiyorsunuz?”



Birkaç gün sonra işittim, bu Nazır beyefendi benden bakanlar kurulunda yakınmış ve cezalandırılmamı istemiş Kahkahalarla güldüm Evet, o zamanlar herhangi bir Mustafa Kemal böyle içi dışı çürümüş, bozuk bir sülalenin ismi padişah olan reisine arkasını vererek kendisini kuvvetli sanan bir heyet tarafından cezalandırılır düşüncesi yaygındı Fakat ben, başı ve sonu belli olmayan, kimi kendini bilgin, kimi kendini doktor sayan bu adamların, sade Mustafa Kemal’e bir şey yapamayacaklarından emindim Bir şey yapabilirlerdi; o da Mustafa Kemal’i yakalamak ve asmaktı Halbuki ben, o günkü isyanımın millet arasında duyulmasını nimet bilirdim Onlar buna cesaret edememişlerdir Niçin? Sanırım, yapabileceklerine emin olmadıklarından



Birinci Dünya Savaşına girdikten sonra, bu savaşın feci sonuçlarını düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum Kanal harekatı aleyhindeki baş kaldırışım bana teklif olunan “Hicaz Kuvveti Seferiyesi” komutanlığı sırasında söylediğim ve benimsettiğimi sandığım halde faydasını göremediğim tenkitler ve bunun gibi birçok mücadele sahneleri birbirini izledi En sonunda “Yıldırım Ordusu” gurubunun serüveni ile, benim bu gurupta asıl Yıldırım Ordusu komutanlığım herkesin bildiği bir şeydir Hatırladığıma göre, önüne geçilmez başkaldırışım, işte bu olayda olmuştur



Artık susmayı ve alçak gönüllü olmayı sona erdirmenin sırasıydı; ben de bu anı kaçırmadım Felaketin coşkun bir nehir gibi Türkiye üzerinden aktığını görüyordum Nasıl dayanıp susabilirdim? Sonuç ne oldu? Benim gözden düşmem! Bu sözcüğü özellikle kullanıyorum, ben hayatta gözden düşmeyi, uzaklaştırılmayı kabul etmiş bir adam değilim O zaman benim halimi gözden düşme, uzaklaştırma görenlere gülmüştüm Çünkü bundan ne çıkabilirdi? Eğer ben sıradan gurur sahibi bir insan olsaydım ve bütün tahminlerimin doğru çıktığını görmekten zevk alsaydım ne olacaktı? Memleketin düşkünlüğünden nasıl zevk alabilirdim? İsterdim ki benden öncekilerin yanlışlarını düzeltebileyim, çamur ve batağa düşmüş Türkiye’yi çekip çıkarabileyim



Yedinci Ordu yani Yıldırım Ordusunun ilk defa komutanı olduğum sırada 6 Ordunun da dahil olduğu grup komutanı general Falkenhayn’ın askerlik ve iç politika bakımından izlediği usul ve tutum aramızda önemli bir tartışmaya yol açtı Bu tartışma, sonunda büyük makamlara yansıdı; ben çok önem verdiğim düşüncelerime itibar edilmediğini görünce susmadım Kendi kendimi ordu komutanlığından af ve hatta vekil’imi de bizzat tayin ederek görevime son verdim ve üst makamlara bildirdim Fakat bu istifamın, yüksek makamlara ve bütün millete anlatmak istediğim gerçek anlamını gözden kaçırmak ve komutanlıktan, basit bir sebeple çekilmiş olduğumu ortalığa yaymak için beni eski orduma İkinci Ordu Komutanlığına tayin ettiler Onu da reddettim



Bir aylık süre için izinli olduğumu bildirdiler Halep’ten İstanbul’a gitmek için tren ücreti ödeyecek kadar param olmadığını bilmiyormuşum…



Falkenhayn karargahından bir genç Alman Subayı evime geldi ufak ve zarif sandıklar içinde Falkenhayn tarafından bana bazı şeyler getirdiğini söyledi “Bunlar nedir?” dedim Alman Subayı Mareşal Falkenhayn tarafından bir miktar altın gönderilmiştir Kimseye, hiç bir ihtiyacımdan söz etmemiştim; ama sandım ki, mareşal bu parayı ordunun ihtiyacı için harcanmak üzere göndermiştir Onun için tercümanlık eden Türk subayına dedim ki “Bu sandıklar bana yanlış geldi Ordunun levazım başkanına gönderilmek gereklidir, benim için ağırlıktır “Alman Subayı hemen, “Efendim, o da başka” dedi Bizim subaya, “paranın miktarını bu subaydan iyice öğren huzurunda alındığına dair bir senet yaz, imza edeyim” dedim Subay emrimi yaptı; fakat Alman Subayı senedi almak istemedi Tekrar “Bu subay bilmiyor, dedim senedi alsın ve mareşale versin, siz de bu parayı gelip alması için levazım başkanına haber gönderin ”



Bu sandıklar ve içindeki altınlar ordunun levazım başkanlığında, benim bunlara karşı verdiğim senet de Falkenhayn’ın gizli kasasında birkaç ay beklediler Kendimi Yedinci Ordu komutanlığından affettirdikten sonra, komutanlığa vekil olarak bıraktığım Ali Rıza Paşa’ ya bu sandıkları teslim ettim ve kendisinden teslim aldığım senedi o sıralar yaverim bulunan Cevat Abbas (Bolu Milletvekili), Salih (Bozok) beylere vererek; “Hemen, Falkenhayn’ın karargahına gideceksiniz, bizzat kendisini görüp bu senedi vereceksiniz ve benim kendisinde bulunan senedimi alacaksınız”



Yaverlerim, buyruğumu harfi harfine yapmışlar az sonra yanıma gelerek dediler ki; “ Müşir Falkenhayn, size böyle bir para verdiğini hatırlamıyor, ve bu para için sizin imzanızı taşıyan bir belgenin kendisinde olduğunu bilmiyor Yaverlerime dedim ki; “İkiniz tekrar gideceksiniz ve diyeceksiniz ki; “Verdiğiniz altınlar olduğu gibi saklanmaktadır Buna karşılık size senet verilmiştir Senet olmadığını savunmak altınların varlığını ortadan kaldırmaz Belgeyi kaybetmiş olabilirsiniz, o halde verdiğiniz altınları size geri vereceğiz Aldığınıza dair siz bize vesika veriniz” ve diyeceksiniz ki “Bizi buraya gönderen komutanın, altın karşılığı memleket menfaatleri üzerinde müsamaha gösterecek insanlardan olmadığını çoktan öğrenmeliydiniz Hala bunda tereddüdünüz var ise komutanımız bunu size ve kamuoyuna daha başka türlü ispat edebilir Paralarınız duruyor, fakat bu paralardan çok daha değerli olan “Mustafa Kemal” imzası sizde kalamaz “Emir verdiğim insanlar grup komutanı Falkenhayn’ı tanıyan adamlar değildi, fakat beni çok iyi tanıyorlardı Onun için bir saat sonra Falkenhayn’ın elinden benim imzamı taşıyan kağıt parçasını alıp dönmüşlerdi



Kolayca tahmin etmek mümkündür ki, Mareşal Falkenhayn beni, belki benden başka bir çoklarını, böyle sandıklarla altın vererek baştan çıkarmak yolunda idi



Çok yıllar önce 3 ncü Ordu genelkurmayının küçük bir odasında O, kurmay binbaşı Cemal Bey, ben kurmay kolağası Mustafa Kemal Bey olarak tanıştık Cemal Bey çeşitli tecrübelere sahip zekası, çalışkanlığı ile üstlerini kazanmış rütbesi küçük, fakat mevkii büyük bir durumda idi Ben ise okuldan yüzbaşı çıkar çıkmaz, tutuklanmış, hapsedilmiş, sonra da sürülmüş acemi “çömez” bir gençtim Selanik’te, Hürriyet meydanında Yungu’nun yerinde bir gün salonun bir köşesinde, ufak merdivenle çıkılır bir de oda olduğunu haber aldım ve oraya çıktım Ufak salon ağzına kadar doluydu Rakı ve bira içildiğine dikkat ettim Masada oturanlar çok vatanseverce konuşuyorlar, devrim yapmaktan, devrim yapabilmek için büyük adam olmaktan söz ediliyordu İçlerinden biri bağırdı; “Cemal gibi olmak isterim” sofradakilerin hepsi “Bravo, dediler, Cemal gibi” sonra, hiçbirini yakından tanımadığım bu kişiler hep birden bana döndüler Ben durgun ve gözlerimi gözlerine dikerek baktım Bu bakışımla tabi bir şey anlatmak istiyordum, bu manaya dikkat eden yoktu Cemal Bey hakkındaki kendi düşüncelerine katılmamı bekliyorlardı İçimden şu düşünceler geçti “Bir adam ki, büyük olmaktan söz eder, benim hoşuma gitmez Bir adam ki memleketini kurtarmak için önce “Büyük” olmak gereklidir, der ve bunun için örnek seçer, onun gibi olmayınca memleketin kurtarılamayacağı kanaatinde bulunur bu adam, adam değildir” Sofra arkadaşlarımı memnun etmediğimi fark ettim Kendi kendilerine şöyle düşünmüş olabilirler “Bu acemi efendi kendini o kadar büyük görüyor ki bu adam arkadaşımız olamaz! O gece sofrada iki görüş billurlaştı Bir görüşe göre önce büyük adam olmak, sonra memleketi kurtarmak lazımdır Öteki görüşe göre, büyük adam lafta olmaz, önce memleketi kurtarmalı, kurtardıktan sonra bile büyüklük söz konusu değildir Size bu olayı bu günkü duygum bu günkü tecrübemle söylemiyorum, Yungu’nun özel odasındaki gözlemlerimin getirdiği fikir bu idi



Bir gün Cemal Bey, Selanik gazetelerinden birine imzasız bir baş yazı yazmış Beraber çalıştığımız daireden çıkmış, tramvaya binmiş gidiyorduk Cemal Bey “Bu baş yazıyı okudunuz mu ? “Hayır”, “Oku” dedi Okudum “nasıl?” diye sordu “Sıradan bir yazı” dedim Amma yaptın ha, bunu ben yazdım” dedi, cevap verdim “Affedersiniz bilmiyordum Yazmamış olmanızı temenni ederdim” ve ekledim “Cemal Bey bir takım kimselere kendini beğendirmek hevesine düşmeyiniz Biraz feragat sahibi olmak gerektir Şunun bunun pohpohlamasından kuvvet almaya tenezzül etmeyiniz Büyüklük odur ki, hiç kimseye yüz vermeyeceksin; hiç kimseyi aldatmayacaksın; memleket için gerçek ülkü ne ise, onu görecek, ona doğru yürüyeceksin! Herkes senin arkandan konuşacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, işte sen burada direneceksin! Önüne sonsuz engeller yığacaklar; sen kendini büyük değil, küçük, zayıf, vasıtasız, hiç bilerek kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın! Ondan sonra sana “Büyüksün” derlerse, onu diyenlere de güleceksin Cemal Bey sözlerimi sükunetle dinledi, bana hak verdi



Evet Halep’ten İstanbul’a gitmek için, tren ücreti ödeyecek param olmadığının farkında değilmişim Yalnız beş-on atım ve kısrağım vardı Salih’i çağırdım ve “Bu atlardan bir kaçını satıp da İstanbul’a gidebilirim” dedim Benim o en güzel atlarımı pazarda satın alacak bir tek adam çıkmamıştır Halep’te Cemal Paşa rahmetli ile konuşurken, atlardan bahsettim, kimsenin satın almadığını bana bir yol göstermesini istedim “Önce baytarlarıma muayene ettireceğim” dedi Cemal Paşa hepsi için iki bin altın teklif etti, kabul ettim ve bu süratle İstanbul’a hareket ettik Bir gün İstanbul’da Cemal Paşa imzalı telgraf aldım “Hayvanlarınızı beş bin liraya sattım, sizden çok ucuz almışım üç bin lirasını nereye göndereyim” Ben Paşa’ya atlarımı iki bin liraya sattım o beş bin liraya satmışsa üst tarafını bana vermek zorunda değildir Fakat bu tok gözlü davranışıma rağmen Cemal Paşa merhum, üç bin lirayı Vasıf Paşa aracılığı ile bana göndermişti Bu para, yeni girişimlerimde bana destek olmuştur Bunu belirtmeyi görev sayarım



Evet İstanbul’da Perapalas otelinin bir dairesine yerleştim Bir gün bana padişahın vekili sıfatı ile Enver Paşa, dolaylı olarak başvurdu “ Almanya İmparatoru, padişahı genel karargahına davet etti Fakat padişah, öyle bir geziyi yapamayacak halde bulunduğundan, düşündük, veliaht hazretleri bu geziyi yapsın, kendisiyle arkadaşlık kabul edermisiniz?”



Ben, böyle bir zat ile geziyi ilginç bulduğum için kabul ettiğimi bildirdim 3 gün sonra trenle Vahdettin ile geziye çıkmamız kararlaştırıldı Bana denildi ki; “Geziye çıkmadan önce, veliaht hazretleriyle tanışmalısın