Maxbilişim Hosting Hizmetleri

PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Dini Açıklamalarıyla Bilim Makaleleri


♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:03 AM
Algıları Saklayan Hafıza Molekülü


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/algilari_saklayan_hafiza_molekulu_Ocak/algilari_saklayan_hafiza_molekulu_tr.jpg


Bilgiler beyinde kalıcı olarak saklanmak için çağrışım yoluyla hafızadaki diğer kayıtlı bilgilerle birleştirilir. Bu işlemin somut olan kısmı ise hücre içinde gerçekleşen kimyasal reaksiyonlardır. Her hücrenin bir mikro hafızası vardır. Bu minik bellek taşıdığı bilgi miktarı açısından dev bir kütüphaneye benzetilebilir. Nesilden nesile aktarılan bu minik ama dev arşiv DNA molekülüdür. DNA molekülü bilindiği gibi ikili sarmal bir yapıya sahiptir. Başlıca dört kimyasal maddeden oluşur: A-adenin, G-guanin, S-sitozin, T-timin. Bu dört harf üçlü kombinasyonlarla biraraya gelerek genetik şifreyi oluştururlar.


Bilgiler Nasıl Çağrılır?

Beyne bir uyarı geldiğinde beyin hücrelerinin DNA molekülündeki genler, ilgili bir bağlantı bulmak için taranır. Çağrışımı en yoğun o-lan gen, yani aradığımız bilgi ile en iyi eşleşen gen impulslar ile uyarılır. Bundan sonra tıpkı bir fotoğrafın negatifi gibi DNA'daki genin şablonu RNA molekülü olarak hazırlanır. Bu esnada bilgi kısa süreli hafızaya geçmiş olur. İşlemin sonucunda oluşan mesajcı RNA hücrenin çekirdek bölgesinden ayrılmak üzere harekete geçer. Bu hareket başladığı anda, bilgi, kısa süreli hafızadan uzun süreli hafızaya yönelmiş olur. Hücre içinde bilgisini proteine dönüştürmek için yola çıkan mesajcı RNA'ların protein sentezi merkezleri olan ribozomlara erişebilmeleri 20 dakikayı bulur. Bu süre içinde şaşırtıcı bir olay yaşanır da güçlü bir impuls beyne ulaşırsa, protein sentezi kesintiye uğratılmış olur. Böylece mesajcı RNA molekülü elindeki bilgiyi protein molekülüne dönüştüremeden bozunuma uğrar. 20 dakika içinde hafızaya alınan bilgiler bir daha hiç hatırlanmamak üzere silinirler. Kaza geçiren insanların kaza anını hatırlayamamalarının sebebi de budur.
Hafıza Molekülü Nasıl İşler?

Protein molekülleri bilindiği gibi amino asitlerin çeşitli sayı ve sıralarda yanyana gelip bir zincir oluşturması ile oluşurlar. İnsanlarda protein sentezi için 20 çeşit amino asit kullanılır. Harflerin yanyana gelerek sözcükleri oluşturması gibi amino asitlerin de yanyana gelmeleri binlerce çeşit protein molekülünü oluşturur. Algılanan impulsların uzun süreli hafızaya kaydedilmesi bilgilerin protein moleküllerine dönüştürülmesi ile sağlanır. Birer algı yumağı olan bilgiler "hafıza molekülleri" adı verilen proteinlere dönüştürülür. Bu işlem ribozomlarda gerçekleştirilir. Mesajcı RNA da üçlü genetik şifreye karşılık gelen amino asitlerin ribozomda birbirlerine bağlanması ile bu protein molekülleri oluşturulur. Hatırlama anında, hücrenin uyarılması sonucu protein şeklinde saklanan bu bilgiler tekrar hafızaya çağrılmış olur.
Beynin İçinde Algılayan Şuur Kime Aittir?

Bu noktada çok daha önemli bir soru akla gelmektedir: tüm bu şifreleri birer algı olarak anımsayan yani tekrar algılayan şuur kime aittir? Beynin içinde elektrik sinyalleri olarak şifrelenen sesleri, görüntüleri, kokuları, tatları hisseden bir şuur vardır, hatta bu şuur onları birer bilgi demeti olarak istenildiğinde tekrar algılamaktadır. Elbette bu şuur, beyni oluşturan sinirler, yağ tabakası ve sinir hücrelerine ait değildir. Bu nedenle bu soruya herşeyin maddeden ibaret olduğunu iddia eden materyalistler ve Darwinistler cevap verememektedirler. Çünkü bu şuur, Allah'ın yaratmış olduğu ruhtur. Allah bütün bu algıları her insanın ruhu için ayrı ayrı yaratmaktadır. Bu algıları yaratan Allah mutlak tek varlıktır.

Allah'ın mutlak varlığı bir ayette şöyle bildirilir:"Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diri'dir, Kaim'dir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerin- dekini ve arkaların- dakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp- kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek Yüce'dir, pek Büyük'tür." (Bakara Suresi, 255) Beyindeki Elektrik Akımı ve Titreşim Formları

Sinir hücrelerinde yer alan sinapslar aracılığı ile beynimize ulaşan bilgiler, elektrik akımı veya titreşim formlarıyla tanınırlar. 10-15 saniye kadar süren impulslardan ulaşabilenler beyin hücrelerini tetikler, eklenebileceği bağlantıyı araştırıp bağlantı kurar. Bilgiler beyinde yapbozun parçaları gibi şifrelenirler. Yeni bilgi beyinde bağlantı yapabileceği ilgili bilgiyi arar. Eğer ulaşan bilgi daha önceden yer etmiş bilgilerle bir çağrışıma giremiyor ya da bir merak uyandırmıyorsa yararsız bilgi adıyla etiketlenip dışarı atılır. Örneğin hiç bilmediğiniz bir dilden sözcükler veya karışık rakamlar çok kısa sürede unutulurlar.

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:03 AM
DEV YILDIZ PATLAMALARI SÜPERNOVALAR

Süpernova deyimi, astronomlar tarafından bir yıldızın patlayarak dağılmasını isimlendirmek için kullanılır. Dev bir yıldız, korkunç bir patlama ile kendisini yok eder ve içindeki madde de yine korkunç bir hızla uzayın dört bir yanına dağılır. Bu patlama sırasında yayılan ışık, yıldızın normal ışımasından binlerce kat daha kuvvetlidir.
Evrende yeni sistemlerin oluşumunda çok önemli bir rol oynadığı düşünülen süpernovalar, astronomların tahminine göre maddenin evrende bir noktadan başka noktalara taşınması işine yarıyor. Patlama sonucunda dağılan yıldız artıkları, evrenin başka köşelerinde birikerek yeni yıldızları ya da yıldız sistemlerini oluşturuyor. Bu varsayıma göre, Güneş, Güneş Sistemi içindeki gezegenler ve bu arada elbette Dünyamız da, çok eski zamanlarda gerçekleşmiş bir süpernova patlamasının sonucunda ortaya çıkmıştır. ( Harun Yahya, Evrenin Yaratılışı, İstanbul: Global Yayıncılık, Ağustos 1999 )
Süpernovaların Yaydığı Uzay Tozları

Uzaydan atmosfere sağanak halinde yağan ve yıllık toplam ağırlığı 15.000.000 tonu bulan uzay tozları toprağa mikroskobik boyutta tanecikler olarak düşer. Bu tanecikler kutup buzullarına hatta deniz diplerindeki tortullara kadar sızar. Sigara dumanını oluşturan katı parçacıklar büyüklüğünde olan ve milimetreden küçük dalga boylarında ışıyan uzay tozu parçacıklarının önemli bir bölümü gerçekte zararsızdır.
Dünyamıza bozulmadan ulaşabilen bu mikroskobik maddenin laboratuvar analizleri bilim için büyük bir önem taşımaktadır. Çünkü Güneş Sistemimizin en eski kütlesini içeren bu maddenin analizinden elde edilen bulgular, Güneş'in ve diğer gezegenlerin bundan 4,5 milyar yıl önce oluştukları ilkel bulut hakkında detaylı bilgi vermektedir.
Cardiff Üniversitesi ve Edinburgh Kraliyet Gözlemevi üyesi bilim adamları, bu alanda bir devrim olarak kabul edilen SCUBA adlı gözlem aracını kullanarak, uzay tozu araştırmaları konusunda önemli adımlar attılar. Bu çalışmalarda, " uzay tozu " olarak adlandırılan ve birçok yıldız ile birlikte Dünya benzeri gezegenlerin de oluşumunu sağlayan parçacıkların kaynağının süpernovalar olabileceğine dair ipucu elde edildi. Çalışmaya katılan Dr. Loretta Dunne, açıklamasında; "Uzay tozunun nereden kaynaklandığı sorusunun yanıtı, gezegenlerin kaynağının ne olduğunun da yanıtıdır. Üzerinde yaşadığımız Dünya da aslında, uzay tozu parçacıklarının yoğun miktarlarda bir araya gelmiş bir biçimidir. Bugüne kadar da bu tozun kaynağı hakkında emin değildik" dedi.
Bilim adamları, SCUBA'yı kullanarak, Dünya'dan 11 bin ışık yılı uzaklıktaki "Cassiopeia A" adlı süpernovayı gözlemlediler. Süpernovaların bu tozun kaynağı olduğu daha önce de tahmin ediliyordu, ancak bu son çalışmayla, Güneş'ten 30 kat büyük bir yıldızın patlamasıyla oluşan "Cassiopeia A" süpernovasının, yoğun biçimde uzay tozu yaydığı belirlendi. Dunne, " eğer tüm süpernovalar Cassiopeia A'nın yaydığı miktarda uzay tozu yayıyorsa, bu parçacıkların kaynağının süpernovalar olduğunu söyleyebiliriz" dedi.
İlk bakışta önemi pek anlaşılamayan süpernova patlamalarının gerçekte çok hassas bazı dengeler üzerine kurulmuş olduklarını Michael Denton, Nature's Destiny (Doğanın Kaderi) adlı kitabında şöyle anlatır:
Uzaklıktaki Hassas Denge

Süpernovalar ve aslında bütün yıldızlar arasındaki mesafeler çok kritik bir konudur. Galaksimizde yıldızların birbirlerine ortalama uzaklıkları 30 milyon mildir. Eğer bu mesafe biraz daha az olsaydı, gezegenlerin yörüngeleri istikrarsız hale gelirdi. Eğer biraz daha fazla olsaydı, bir süpernova tarafından dağıtılan madde o kadar dağınık hale gelecekti ki, bizimkine benzer gezegen sistemleri büyük olasılıkla asla oluşamayacaktı.
Michael Denton'un süpernovalarla ilgili bu tespiti aslında evrenin bütünü için geçerlidir. En büyük kozmik olaylardan atoma kadar herşeyde son derece hassas ölçülerle kurulmuş bir düzen mevcuttur. Açıktır ki böylesine kusursuz bir yapı, şuursuz atomların biraraya gelmek için aldıkları bir kararın veya kör tesadüflerin sonucu olamaz. Gerçek olan, üstün bir ilmin gözler önüne serildiği evren, herşeyi bilen ve herşeye güç yetiren Rabbimiz'in eseridir. Bu gerçeği Allah Kuran'da şu şekilde bildirir:
"Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir." (Bakara Suresi. 117)
"O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)'ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir." (Mülk Suresi. 3-4)
Aydan Daha Parlak Bir Yıldız

Milattan sonra 1054 yılının 4 Temmuz gecesi, Çin İmparatorluğu'nun astronomları, gökyüzünde çok dikkat çekici bir olayın gerçekleştiğini gözlemlediler. Gökyüzünde aniden çok parlak bir yıldız ortaya çıktı. Yıldız o kadar parlaktı ki, ışığı gündüzleri bile kolaylıkla fark edilebiliyor, gece ise neredeyse Ay'dan daha parlak görünüyordu.
Çinli astronomların gördükleri ve kaydettikleri bu olay, evrendeki en ilginç astronomik oluşumlardan biriydi aslında. Bu bir "süpernova"ydı.

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:04 AM
Donarak Hayatta Kalan Bir Amfibiyen Tahta Kurbağası


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/donarak_hayatta_kalan_bir_amfibiyen_tahta_kurbagas i/donarak_hayatta_kalan_bir_amfibiyen_tahta_kurbagas i.jpg

Kutup bölgesine kış geldiğinde ısı iyice düşer ve tahta kurbağası bu duruma hemen cevap verir. Bu cevap "onun donmasıdır!" . Evet yanlış duymadınız, kış gelince tahta kurbağası donar.

Kurbağa önce derin bir uykuya dalar, ardından kalbi durur, soluk alıp vermesi kesilir ve vücudundaki suyun çoğunluğu buza döner. Ama aylar sonra tekrar bahar geldiğinde çok ilginç bir şey olur: Kurbağanın buzları erimeye, kalbi tekrar atmaya başlar, hayvan tekrar düzenli bir biçimde soluk alıp vermeye başlar ve tüm amfibiyenlerin yapabildiği her şeyi tekrar yapmaya başlar.
Tahta kurbağasının sırrı : "Yavaş Soğuma"
"Yavaş soğuma" son derece önemlidir. Eğer hayvanın ısısı birden bire düşerse, canlının, organlarını susuzluğa ve donmaya karşı koruyan glükoz gibi maddeleri salgılamaya vakti olmayacaktır. Yavaş soğuma aynı zamanda kurbağanın içindeki suyun yer değiştirmesine de izin verir. Örneğin su hayvanın karnındaki boşluklarda toplandıkça donduğunda su için yayılacak daha fazla yer olur. Eğer organlarda çok fazla su kalırsa, ısı düştüğünde ve içindeki buzlar eridiğinde kan damarları parçalanır ve hayvan uykusundan bir daha hiç uyanamaz.
Görüldüğü gibi kurbağanın kış şartlarına uyum sağlaması için hayvanın vücudunda son derece akıllıca planlanmış bir düzen mevcuttur. Kurbağa sanki soğuk bir döneme girileceğini, onu bekleyen uzun soğuk günleri ve bu günleri atlatması için vücudunda ne gibi düzenlemeler yapması gerektiğini bilir gibidir. Peki kurbağa donarak hayatta kalacağını nasıl bilir? Bunu bildiğini farz edelim, iç organlarına zarar vermeden bunu nasıl başarır? Hayatta kalması için birden bire değil de yavaşça donması gerektiğini ona kim öğretmiştir? Peki ilkbahar geldiğinde hayvan kalbinin tekrar atmasını kendi mi sağlamaktadır? Elbette ki hiçbir akla sahip olmayan, bir bilim adamı gibi gözlemler yapıp karar alma ve uygulama becerilerine sahip olmayan bir hayvan tüm bunları kendi başına gerçekleştiremez. Şüphesiz ona yaptıklarını ilham eden, onu kışın dondurup baharda yeniden canlandırarak hayatını sürdürmesini sağlayan, yerlerde ve göklerdeki her şeyin Yaratıcısı olan Yüce Allah'tır. Allah ölüleri diriltmeye güç yetiren olduğunu Kuran'da şöyle bildirir: "... Öyleyse Allah ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?" (Kıyamet Suresi,40)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:04 AM
ETRAFINIZDAKİ HERŞEY GİBİ,

ASLINDA SİZ DE MOLEKÜLLERDEN OLUŞUYORSUNUZ

Ekranın üzerinde gezerek bu satırları okuyan gözlerinizi, oturduğunuz sandalyeyi ya da bir kedinin tüylerini oluşturan moleküller, gözle görülmeyen atomlardan ve bunların birbirleriyle yaptıkları elektron alışverişinden başka bir şey değildir.
Dünya üzerindeki sayısız çeşitlilikteki canlı ve cansız varlık moleküllerden oluşur. Moleküller ise atomların birbirlerine elektronlarını vererek olağanüstü bir ortaklık kurması ile oluşurlar. Bu gözle görülmeyen hareketin sonuçları ise göz kamaştırıcıdır: Gezegenler, insanlar, ırmaklar, yeşil ormanlar, ceylanlar, tren yolları, televizyonlar, koltuklar papatyalar, elmalar... Yine bu olağanüstü ortaklık sayesinde pek çok insana gayet normal gelen ancak gerçekte hepsi birer mucize olan koklama, tad alma , dokunma gibi olaylar gerçekleşmektedir.
Molekülleri " Koklarız "

Bir gülü kokladığımızda bize ulaşan şey, güle ait koku molekülleridir. Burunda koku almaya yarayan sistem de dildekine benzerdir. Moleküller, kendileri için belirlenmiş boşluklara yerleşirler; buradaki proteinler ile kimyasal bağ kurarlar ve "koku" algısının oluşacağı şekilde beyne iletilirler. Burundaki "nasal epitelyum" adı verilen hassas bir zar üzerinde birbirinden farklı kokuları hissederiz. Burada 50 milyon kadar sinir hücresi bulunmaktadır. Her bir sinir hücresi pek çok protein içerir. Bu proteinler, koku moleküllerinin uyum gösterebileceği şekilde çeşitli geometrik şekillere sahiptirler. Bir koku molekülü, şekli uyduğu sürece oradaki protein moleküllerinden birine tutunabilir. Böylelikle bu bölgede bir kutuplaşma meydana gelir. Bu kutuplaşma bir elektrik enerjisi meydana getirir ve algılanan kokunun elektrik sinyalleri alnın hemen altındaki koku alma alanına ulaşır. ( http://www.newton.dep.anl (http://www.yudumla.com/redirector.php?url=http://www.newton.dep.anl). gov/newton/askaci/1993/biology/bio045.htm )
Burada farklı hücrelerden gelen bilgiler değerlendirilir ve çeşitli beyin yapılarına gönderilerek, "koku"nun nasıl ve neye ait olduğu belirlenir. Harun Yahya, Atom Mucizesi, İstanbul: Global Yayıncılık, Kasım 1999 )
Beyne gidecek bir sinyalin başlaması için molekülün yalnızca bir parçasının belirlenen alana rahatça uyması yeterlidir. Bu, daha önce tat algısında gördüğümüz tarzda bir anahtar-kilit sistemidir. Algının gerçekleşebilmesi için iki şeklin birbirlerine tam olarak uyum göstermesi, yani anahtarın kilide uyması ve bu iki molekülün birbirlerine kenetlenmeleri gerekmektedir. Eğer molekül bükülgense birden fazla alana uyabilir. Bu durumda karmaşık bir durum meydana gelir ve kokuları birbirine benzetebilir veya aynı anda tek bir koku ile birden fazla nesnenin zihnimizde belirmesini sağlayabiliriz. Örneğin burnumuza gelen bir çiçek kokusudur, ama biz onu aynı zamanda bir parfüme veya bir meyveye benzetebiliriz.
Kokunun algılanabilmesi için koku moleküllerinin uçucu ve suda çözünebilir olmaları gerekmektedir. Uçucu olmaları koku epitelyumuna ulaşabilmeleri için gereklidir. Moleküllerin çözünebilir olmaları da proteinlerin ve koku epitelyumundaki hücrelerin çıkardığı sıvı olan mukusta çözünmeleri için önemlidir. Ancak eğer molekül mukus içinde çözünemezse, bu durumda mukustaki organik moleküller çözünemeyen molekülleri su vasıtasıyla özel olarak görevlendirilmiş başka bölgelere ulaştırırlar. Moleküller burada ilgili protein ile birleşebilirler. ( P. W. Atkins, Molecules, A Division of HPHLP New York, 1987, sf.124 )
Böylelikle aynı koku hissi oluşur. Yani bir başka deyişle koku moleküllerinin suda erimeme ihtimallerine karşı da özel bir tedbir alınmıştır. Beyin, şu veya bu şekilde gelen koku molekülünü mutlaka algılamaktadır. Kokuların birbirlerinden "farklı" olmaları, biraz önce belirttiğimiz gibi esansı oluşturan koku moleküllerinin şekilleri ve bunların bağlandığı proteinlerin yapıları ile ilgilidir. Bir gülü kokladığınızda burnunuzda moleküllerle proteinlerin birbirine uyum gösterdiklerinin ve kimyasal bir faaliyet içinde olduklarının farkında bile değilsinizdir. Oysa gülden size koku olarak ulaşan şey her zaman aynıdır ve aynı tip proteinlerle bağlantı kurar. İşte bu nedenle görmeseniz de, dokunmasanız da, kokusunu duyduğunuz anda onun "gül" olduğunu hemen anlayabilirsiniz. Hiçbir zaman gülden gelen kokular, burnunuzdaki farklı bir proteine bağlanmaz ve sizde "çilek" hissi uyandırmaz. Böyle bir yanılgıya bir an bile düşmezsiniz. Çünkü bu moleküler yapı gerçekten de kusursuz bir sistemle işlemektedir. Buradaki kusursuz sistem sayesinde sadece iki koku arasındaki farkı değil, yeryüzünde bulunan, tanıyıp tanımadığımız birbirinden farklı sayısız koku molekülünü birbirinden ayırt edebiliriz.
" Yapıştıran " Moleküller

Vazonuzun bir parçası kırıldığında, kırılan parça ile vazonun kırık bölümünün birbirine yaklaşmasıyla birlikte moleküler bir çekim oluşur. Normal şartlarda, moleküllerin birbirlerine yaklaşmasından kaynaklanan ve "Van Der Waals" kuvveti denilen çekimin bir sonucu olarak iki parçanın birbirlerine yapışmaları gerekmektedir. Bu kuvvet, karşı karşıya gelerek yakınlaşan bu atomların karşıt kutupları arasındaki çekim gücünden oluşmaktadır. Tek tek düşünüldüğünde bu çekim kuvveti oldukça zayıftır. Ancak sayısız atom arasında oluşan bu çekim kuvvetleri birleşerek, yapıştırma gücünü meydana getirirler.
Bütün bu bilgiler karşısında, bir vazonun parçası kırıldığında, bu parçayı sadece kırılan yere yaklaştırmamızın yeterli olduğunu düşünebiliriz. Atomlar arasında oluşacak olan yüksek çekim, bu iki maddeyi birbirine iyice sıkıştırmamızı sağlayamaz mı?
Genellikle sağlayamaz. Yaklaştırma yoluyla hiçbir zaman parçaları birbirine tutturamayız. Nedeni ise iki cismin yüzey molekülleri arasındaki uzaklığın birkaç angstromu geçmemesi gerektiğidir. Van Der Waals kuvvetleri ancak o zaman etkili olabilmektedir. 1 Angstrom ise 1 metrenin yalnızca 10 milyarda biri kadardır. Oysa, yüzeyi pürüzsüz olarak düşünülen bir cismin bile yüzeyinde 400 angstromluk tepeler vardır. Bu durumda yüzeyler birbirinin aynısı olsa da, en pürüzsüz maddede bile moleküller arasında yeterli yakınlık sağlanamaz.
Yapıştırıcının var olmasındaki en büyük sır da burada ortaya çıkar. Yapıştırıcının moleküler özelliği, her iki yüzeyde bulunan moleküller arasında bir bağ oluşturması ve onları bu sayede birarada tutmasıdır. Özellikle sıvı halde olan bu madde, kırılan parçada Van Der Waals kuvvetinin oluşabilmesi için yeterli yakınlığı sağlar. Bu yakınlık sağlandığında ortaya çıkan güç son derece fazladır, vazonun yapışan parçasını kimi zaman tekrar o bölgeden ayırmanız mümkün olmaz.
Moleküllerin " Tadını " Alırız

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:05 AM
Bir elmayı ısırdığımızda aldığımız tat tanıdıktır. Görmesek bile yediğimiz şeyin "elma" olduğunu anlarız. Çünkü dilimizin üzerinde yaklaşık 9000 tane tat noktası bulunmaktadır. Bunlar 50 ya da 100 ayrı grup halinde birbirine uyum sağlamış epitel hücreleridir ve az sayıda sinir uçlarına sahiptirler. Bu açıdan tat alma duyusu koku alma duyusundan farklıdır, çünkü koku alma duyusunda alıcılar aynı zamanda sinir uçlarıdır. Kendi aralarında gruplaşan tat alma hücreleri ise farklı işlevlere sahip olurlar. Dilin bir bölümü "tatlıyı" algılamakla görevlendirilmişken, diğer bölümü "acıyı", bir başka bölümü "ekşiyi", diğeri ise "tuzluyu" algılama sorumluluğunu üstlenmiştir. Tatlı bölümünde hiçbir zaman ekşi, ekşi bölümünde hiçbir zaman acı algılanmaz.
Dilin üzerindeki çeşitli tatları almaya yarayan bu bölümlere " glukofor " adı verilir. ( P. W. Atkins, Molecules, sf. 106-107 )
"Tatlı" duyusu, dilin ön kısmında bulunmaktadır. Yani tatlı glukoforu ön kısımdadır. Glukoforun yapısında protein bulunur. Dışarıdan gelen herhangi bir tat molekülü buraya ulaştığında, söz konusu protein molekülü ile hidrojen bağları kurar ve beyne bir sinyal gönderir. Böylelikle, yediğimiz şeyin "tatlı" olduğunu ve bir elmaya ait olduğunu anlayabiliriz.
Peki acaba glukofor, tatlı molekülünü nereden tanır? Glukoforların özelliği belli bir geometrik düzenlemeye sahip olan atom grubunu ayırt edebilmeleridir. Dilin ön kısmı, kendisine uyumlu geometrik yapıdaki moleküller kendisine bağlanabildiği için "tatlıyı" algılar. Bunu bir tür yap-boz oyununa benzetebiliriz. Uygun boşlukları doldurabilen uygun şekildeki parçalar, dilin üzerinde belirlenmiş yerlerine yerleşmektedir. Yerleştikleri yere göre de bir his oluştururlar. Tatlı molekülleri, hiçbir zaman acı için belirlenmiş bölgeye bağlanmayacak, oradaki boşlukları doldurmayacaktır. Çünkü geometrik şekilleri buna uygun değildir.
Çeşitli tatlandırıcılar, tat molekülleriyle dildeki boşlukların uyumunu sağlayan bu yap-boz oyununun kuralına bağlı kalınarak meydana getirilmiştir. "Tatlı" özelliği gösterebilmesi için dilin tatlı algılayan bölümündeki boşluklara uygun moleküller özel olarak geliştirilmekte ve beyinde tatlı hissinin oluşması sağlanmaktadır. Bu sayede düşük kalorili ve şeker özelliği göstermeyen tatlandırıcıların oluşması sağlanmaktadır.

Bu aslında bir başka gerçeği vurgulamak açısından da önemli bir taklittir. Alınan tat, sadece bir algıdır. Ortada şeker olmamasına rağmen beynin yediği şeyi şekerli algılaması bunu açıkça kanıtlamaktadır. Bedenin içinde, dışarıda var olan maddelerden bağımsız bir duyu sistemi bulunmaktadır. Yanıltıcı bir taktikle, aslında olmayan bir şeyi beyne var gibi göstermek, beynin algıladığı şeyin dışarıdaki ile bir bağlantısı olmadığını da kanıtlar. Tatlandırıcıları tattığımızda aslında dışarıda şeker yoktur. Ama biz öyle zannederiz. Peki bu durumda gerçek şekerin var olup olmadığından nasıl emin olabiliriz? Sadece algılarımızla muhatap olduğumuz için bundan kuşkusuz hiçbir zaman emin olamayız.
Beyne algı olarak ulaşan şey, bütün bu moleküllerin, şekillerin ve kimyasal bağların ötesinde, sadece elektrik sinyalleridir. Beyin, gelen bu sinyalleri "tatlı" olarak algılar. Ancak bu sinyali neye göre ayırt ettiği belli değildir. Çünkü dilden beyne ulaşan bu elektrik sinyalleri, diğer tüm duyularımızda olduğu gibi beyne doğru giden ve yağ, su ve proteinden ibaret olan sinirler boyunca ilerlerler. Bu durumda soralım: Bir muz ya da şeker acaba gerçekten tatlı mıdır? Bundan emin olabilir miyiz? Bundan emin olabilmek kuşkusuz ki mümkün değildir. Dış dünyada var olan herşey elektrik sinyalleri şeklinde beynimize ulaştığından, dış dünyada var olan nesnelerin hiçbir zaman aslı ile muhatap olamayız. Bu durumda yediğimiz şeker bize göre tatlıdır, yani beynimiz kendisine gelen elektrik sinyallerini tatlı olarak algılar. Ama gerçekte onun tatlı olduğuna dair hiçbir kanıtımız yoktur.
Moleküllerin, dilin üzerinde kendileri için belirlenmiş özel boşluklara sahip olmaları büyük bir tasarımdır. Tatlıyı tatlı, acıyı acı yapan molekül özelliği özel olarak belirlenmiş ve dilin tatlıyı veya acıyı algılama bölgesi bu moleküllere bağlanacak özel bir şekil ile yaratılmıştır. Bütün bunların gerçekleşebilmesi için bir plan ve akıl gerekmektedir.
Dilde, besinlerdeki tadları algılayan böyle bir mekanizmanın bulunması, kuşkusuz bir tesadüf değil, Allah'ın insan için yarattığı büyük bir nimettir. Gözle görülmeyen moleküllerin birbirlerinden farklı hisler, birbirlerinden farklı lezzetler ve çeşitler meydana getiren şekiller edinmiş olmaları ve dilin de bu moleküllerin biçimlerine uygun bir düzende dizayn edilmiş olması açık bir tasarım ispatıdır. Dilin dışarıdaki tat moleküllerinden, tat moleküllerinin de dilden bağımsız olarak gelişmeleri imkansızdır. Bu tasarım, tatların ve dilin birbirinden bağımsız olmadıklarını ortaya koymaktadır. Görüldüğü gibi, çevremizdeki canlı-cansız her varlık, kendi bedenimizde gerçekleşen her olay bizlere, Allah'ın varlığını, sonsuz gücünü ve üstün yaratışını göstermektedir. Alemlerin Rabbi Allah Kuran'da bu gerçeği şu şekilde açıklamıştır:
"Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli sizin üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır. (Buna rağmen) İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiçbir ilme dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında mücadele edip durur." (Lokman Suresi, 20)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:05 AM
HAYVANLARDAKİ TASARIM

Panulirus cinsi ıstakozlar oldukça ilginç bir savunma sistemine sahiptirler. Bu ıstakozlar ancak telli çalgılardan çıkarılabilecek rahatsız edici bir sürtünme sesini kesik kesik çıkartır ve bu sayede düşmanlarını kaçırırlar.
Duke Üniversitesi biyoloji bölümünden Sheila Patek'e göre bu kabukluların gözlerinin altında, mikroskobik çiziklerle kaplı olan ve eğilip bükülebilen antenler bulunmaktadır. Panulirus ıstakozları antenlerindeki bu çizikleri içiçe geçirip sürtmeye başladıkları zaman keman yaylarının birbirine sürtünmesiyle oluşan korkunç sesin bir benzerini çıkarabiliyorlar. ( Science et Vie, Temmuz 2001 sf. 15 )
Ama asıl ilginç olan, ıstakozların bu özelliğe kabuklarının yumuşak olduğu ve bu yüzden savunmasız kaldıkları bir dönemde sahip olmalarıdır. Hiçbir bilim dalı canlılardaki bu üstün tasarımın var oluşunu kör tesadüflerle açıklayamaz. Bütün canlılar ve savunma sistemleri önceden planlanmıştır. Planlı ve üzerinde düşünülmüş olan tüm tasarımlar bir tasarımcının varlığına işaret etmektedir. Panulirus ıstakozundaki bu tasarım da onu ve tüm canlıları Allah'ın yarattığını göstermektedir.
Tavukların Ayağındaki Kilit Sistemi

Tavuk ve horozların bacakları, oynak eklemlerle birbirine bağlanmış kemiklerden meydana gelir. Eşelemeye ve koşmaya göre son derece elverişli yapılarının yanında çok özel bir tasarıma da sahiptirler.
Tavuk ve horozlar bu tasarım sayesinde uzun süre yorulmadan tüneklerinde durabilirler. Geceleri düşmeden burada uyuyabilmelerinin sırrı, bacaklarını boydan boya dolaşan özel sinirlerde saklıdır.
Hayvanın ayak parmağından gelen sinirler tabanda birleşir. Sinirlerin birleşme noktasının tabanda bulunması, tünedikleri zaman parmaklarının sıkı sıkıya kapalı durmasını sağlar. Çünkü bu sinirler üzerlerine basınç yüklendiği müddetçe kendiliğinden ayak parmaklarını sıkılı tutacak şekilde yaratılmıştır. ( Resimli Bilgi Ansiklopedik Okul ve Aile Dergisi, Sayı:13, 17 Şubat 1964. s.220 )
Bir tavuğun bacağını çekip uzattığınız zaman ayak parmakları açılır; bacağı vücuduna doğru ittiğinizde ise parmakların kendiliğinden kapandığını görürsünüz. Hayvan yürürken her adımda parmaklarının açılıp kapanmasının nedeni de budur. Allah yarattığı canlıların ihtiyaçlarını bilmiş ve tasarladığı özel sistemlerle onlara lütufta bulunmuştur:
"O, yarattığını bilmez mi? O, Latif'tir; Habir'dir." (Mülk Suresi, 14)
Afrika Fare Kuşlarının Fedakarlığı

Afrika fare kuşları, bir ağaç dalına topluca konan arılar gibi kümelenirler. Dalın ucundaki meyveye her birey ulaşamıyacağı için, dalın en ucundaki kuşun kopardığı meyve, gagadan gagaya geçirilerek diğerlerine ulaştırılır. Mevcut meyvelerin herkese yetmemesi asla sorun yaratmaz. Başka bir meyveli dala konduklarında öncelikle yeterince beslenmemiş olanlara dağıtım işi başlatılır. ( Bilim Ve Teknik sayı:298 Eylül 1992 Erdoğan SAKMAN. )
Bu hayvanların gösterdikleri tüm fedakar davranışlar, Darwinizm'in iddia ettiği bencil yaşam mücadelesinin temel dayanaklarını çürütmektedir. Doğadaki tüm canlıları Allah yaratmıştır ve bütün canlılar O'nun verdiği ilhamla hareket etmektedirler.
Ceylanlardaki Soğutma Sistemi

Ceylanların ve benzer hayvanların nefes borularının yanında küçük kılcal damarlarla yayılan bir kan havuzu vardır. Daha sonra bu küçük kılcal damarlar biraraya gelerek beyine kan taşıyan tek bir damar haline dönüşür. Nefes alma sırasında hava bu havuzdaki kanı soğutur. Saatte 40 km. hızla, 4 dakika boyunca koşan bir ceylandaki ısı artışı ölçülmüş ve hayvanın vücut ısısının 27,70C'den 33,90C'ye çıktığı gözlemlenmiştir. Bu, normal şartlarda ceylanlar için ölümle sonuçlanacak bir durumdur çünkü gazelin hayatta kalabilmesi için beyninin vücudundan daha serin tutulması gerekir. Nitekim ölçümler vücut ısısının artmasına rağmen ceylanın beyninin ısısının asla 300C'yi aşmadığını ortaya koymuştur ki bu da hayvan için yeterli bir ısıdır. ( It Couldn't Just Happen, Lawrence O. Richards, Sweet Publication, 1987, s. 108 )
Eğer beynin soğutulması için tasarlanmış bu sistem olmasaydı ceylan da hayatını devam ettiremezdi. Bu örnek, Allah'ın yarattığı tüm varlıklara karşı sonsuz Rahmet sahibi olduğunun delillerinden yalnızca bir tanesidir.
"Ki O, yarattı, 'bir düzen içinde biçim verdi', Takdir etti, böylece yol gösterdi" (A'la Suresi, 2-3)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:05 AM
VÜCUDUMUZDAKİ ORANTININ MİMARI TİROKSİN HORMONU

Vücudunuzda bulunan tiroksin hormonunun mucizevi bir özelliği olduğunu biliyor musunuz? Tiroksin hormonunun önemini anlamak için aynaya bakmanız yeterlidir. Doğuştan bir hastalığı olmadığı sürece her insanın ağzı, burnu, gözleri, kısaca yüzünün ve vücudunun tamamı bir orantıya sahiptir. İşte vücudunuzun bu orana sahip olmasını, Allah'ın kusursuz bir işlev ile yarattığı tiroksin hormonuna borçlusunuz. Eğer bundan yıllar önce yani vücudunuz henüz gelişmekte iken, tiroksin molekülleri teker teker hücrelerinize gidip, hangi hızda bölünmeleri gerektiğini bildirmeseydi, vücut organlarınız son derece orantısız gelişirdi. Hatta bu durum zeka geriliğine bile neden olabilirdi. Nitekim doğumdan hemen sonra tiroksin hormonunun az salgılanması ile ortaya çıkan kretinizm hastalığının sonucu olarak zeka geriliği görülür. Bu hastalığa yakalanan insanlar gelişme çağı sonunda orantısız -genellikle çok kısa bacaklı ve büyük kafatasına sahip- bir vücuda sahip olurlar. Ayrıca tiroksin yokluğu cüceliğe de neden olur. ( Harun Yahya, Hormon Mucizesi, İstanbul: Global Yayıncılık, Mayıs 2001 )
Tüm işlemler gelişirken tiroksin hormonu tek başına değil, büyüme hormonu ile ortak hareket eder. Büyüme hormonu gelişme dönemindeki bir çocuğun hücrelerine bölünerek çoğalma ve büyüme emri veren moleküllerdir. Ayrıca bu hormon hücrelerin bölünme sayısını ve miktarını da belirlemektedir. Ancak sayı ve miktar belirlemenin dışında planlanması gereken çok önemli bir ayrıntı daha vardır; hücrelerin bölünme hızı. İşte tiroksin hormonu bu safhada ortaya çıkarak büyüme çağındaki kişinin hücrelerinin bölünme hızlarına etki eder. Böylece insanın sağlıklı bir şekilde gelişmesi tamamlanmış olur.
Günlük yaşamda gördüğünüz insanlar; okul arkadaşlarınız, iş arkadaşlarınız, sokakta yürüyen insanlar, aileniz... Bütün bu insanlar vücut şekillerine Allah'ın mükemmel bir şekilde yarattığı bu iki küçük molekül -büyüme hormonu ve tiroksin hormonu- sayesinde sahip olmuşlardır. Bu hormonlar en doğru zamanda, en doğru miktarda salgılanmış, trilyonlarca hücreye teker teker hükmetmiş, bu hücrelere ne kadar ve hangi hızda çoğalmaları gerektiğini bildirmiş ve sonuçta ortaya insanın mükemmel yapısı çıkmıştır.
Her insanda bu moleküllerin üretim miktarları son derece özel bir şekilde -ne az, ne fazla- ve her insanın bedenine en uygun şekilde ayarlanmıştır. Bu hormonların üretim miktarlarında insandan insana ciddi değişiklikler olsaydı ne olurdu? O zaman insanların fiziksel görünüşleri arasında çok ciddi değişiklikler olurdu. Milyarlarca insan 2.5-3 metre uzunluğunda, milyarlarca insan yalnızca 1 metre veya daha az uzunlukta, her biri orantısız vücut ve yüz yapılarında, hemen hemen tamamı zeka geriliğine sahip olarak yaşardı. Milyarlarca insan da henüz ergenlik çağında yaşamını yitirirdi.
Sonuç olarak; insan nesli sahip olduğu dış görünüşünü ve fiziksel özelliklerini -Allah'ın kusursuz bir şekilde yarattığı- bu iki küçük moleküle, büyüme hormonu ve tiroksin hormonuna borçludur. Bu da alemleri yoktan var eden Rabbimiz'in muhteşem yaratış delillerinden sadece bir tanesidir.
"Gökleri ve yeri hak olmak üzere yarattı ve size düzenli bir biçim (suret) verdi; suretlerinizi de güzel yaptı. Dönüş O'nadır." (Teğabün Suresi, 3)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:06 AM
VÜCUMUZDAKİ SAYAÇ TANSİYON

Sağlıklı olmak ne demektir? Farz edelim hiçbir belirgin hastalığınız yok, normal bir vücut ağırlığına sahipsiniz, vücudunuzun enerji rezervleri tam ve vücudunuzun hormonal dengesi, su-tuz dengesi de yerinde... Ancak bütün bunlara rağmen sağlıklı olduğunuzdan söz edebilmek için Vücudunuzdaki sayacın da doğru değerleri göstermesi gerekiyor...
Nedir Bu Sayaç?

Kalbimiz sürekli pompa gibi çalışarak, kanın vücudumuzda dolaşımını sağlar. Tansiyon, diğer bir deyişle kan basıncı, dolaşım sırasında damarlarımızda akan kanın damar çeperlerine yaptığı basınçtır.
Vücudumuzdaki organları oluşturan dokular, kalp ve damar yoluyla düzenli bir şekilde oksijen ve besin maddeleri alış-verişi yaparak görevlerini yerine getirir. Bu işlemin sürekliliği için kalp düzenli olarak çalışır.Kendisine kulakçıklardan gelen kanı karıncıklar yoluyla büyük ve küçük dolaşıma pompalar.Bu pompalama vücudun değişik bölgelerinde,örneğin,boyun ve el bilek damarlarında nabız atması şeklinde hissedilir. Nabız sol karıncıktan atılan temiz kanın bu damarlarda oluşturduğu basınçtır. Büyük dolaşım sistemi ile dokuların gereksinimini karşılamak için dağıtılan bu kan kullanıldıktan sonra tekrar temizlenmek üzere küçük dolaşım yardımı ile akciğerlerden geçirilir.
Damarın içinde kanın akabilmesi için belirli bir basıncının olması gerekir. Bu basıncı, kalbin kasılmasıyla kanı damarların içine pompalaması ve atardamarların elastikliğiyle bu basıncı dengelemesi oluşturur.
Kalp kasıldığı zaman atardamarların içine kanı belirli bir basınçla pompalar. Bu sırada damar içindeki basınç en yüksek düzeye ulaşır. Bu basınca tıpta sistolik basınç, halk arasında büyük tansiyon adı verilir.
Kalbin gevşemesiyle, damar içine pompalanan kan durur. İşte bu sırada devreye damarın elastikliği girer. Önce genişlemiş olan damar, kana bir basınç uygulayarak kalbin gevşemesi anında da kan akımını sağlar. İşte bu sırada oluşan en düşük basınca da tıpta diastolik tansiyon, halk arasında da küçük tansiyon denilir.
Bu basınç, 1 cm2 alanındaki cıva sütununun tabanına yaptığı basınçla karşılaştırılarak belirtilir. Örneğin bir kişinin tansiyonu 12 dediğimiz zaman, bu basınç 12 cm yüksekliğindeki cıva sütununun tabanına yaptığı basınca eşdeğerdir.
Ülkemizde insanların arasında yaygın olan sağlık sorunlarından biri tansiyondur. Gündelik hayatımıza "Yine tansiyonum yükseliyor..." ya da "tansiyonum düştü..." gibi ifadelerle sık yer alan tansiyonun gerçekteki karşılığı nedir ?
Normal Tansiyon Değerlerinin Ölçümü

Tıpta genel olarak herkesin bünyesinin farklı olduğu kabul edilir. Ama genel olarak normal kabul edilen sınırlar mevcuttur. Yapılan uzun araştırmalar sonucu, yaşın artışıyla küçük değişmeler olmakla beraber büyük tansiyon için 12 ile 14 arası, küçük tansiyon için 7-9 arası olması halinde değerler normal sayılır.
Nabız, milattan önceleri de bilinmekteydi buna karşılık, tansiyon kavramı yakın zamanlarda gelişmiştir. Kan dolaşımı konusunda ilk bilimsel yapıtı 1628'de Harvey yayınladı. Ardından 1727'de Stephen Hales, tansiyonu ölçmek için ilk deneyini yaptı. Bu deney, U harfi şeklinde bir borucuğun atardamara yerleştirilip, borucuktaki kan düzeyinin gözlenmesi ile yapıldı. Bu iş için Hales bir at kullandı. Daha sonra bazı araştırmacılar aynı yolu değişik hayvanlarda, daha geliştirilmiş araçlar kullanarak uyguladı. Bu yüzyıl başında ise, damara girilmeden tansiyon ölçmeyi sağlayan dolaylı yollar geliştirildi. Bunlardan en yaygın olanı kola ya da bileğe takılan tansiyon aletleridir.
Düşük Tansiyon

Tıp dilinde hipotansiyon olarak adlandırılan düşük tansiyon, belirli bir düzeye kadar sorun teşkil etmez. Tam tersine normalin biraz altında olması kalp-damar hastalıklarından uzak daha sağlıklı bir yaşam demektir.
Düşük tansiyonun sorun olduğu durum, sistolik tansiyonun çok uzun süreler için 70 mm den düşük kalması halleridir. Böyle hallerde şok durumu söz konusudur.
Düşük tansiyonun en sık rastlanan şekli ortostatik hipotansiyondur. Kişinin otururken normal düzeylerde olan tansiyonunun, ayağa kalkılınca düşmesi halidir. Bu durumda bir süre için beyne daha az kan gideceği için geçici olarak denge ve şuur bozuklukları ortaya çıkabilir.
Yüksek Tansiyonun Zararları

Kan basıncı aniden yükselirse damarların çeperini yırtarak kanamaya neden olabilir. Kanama, burun gibi dışa açık bir organdaysa, sorun kan kaybı riskidir, beyin gibi kapalı ortamda oluştuğunda ise beyin dokusu damarın içinden çıkan kan kütlesi içinde sıkışıp kalıcı hasara uğrar. Bunun sonucu felçler ve hatta hayati tehlikeler meydana gelebilir. Tansiyonun aşırı yükselmesi hallerinde, bir diğer tehlike damarlardan sıvı sızması ile beyin ödeminin meydana gelmesidir.
Yüksek tansiyonun kalıcı olması; felç, kalp krizi ve böbrek hastalığı gibi ciddi sorunlara sebep olabilir. Bu yüzden, yüksek tansiyonun sürekli olarak kontrol edilmesi gerekir. Yüksek tansiyon genellikle uyarıcı belirtiler göstermediğinden kan basıcının yüksek olduğunun anlaşılmasının en güvenli yolu düzenli olarak ölçüm yaptırmaktır.
Allah, yaşamı çok hassas sınırların içinde var etmiştir. Atmosferden, Güneş sistemine, yere inen yağmur damlasından, insan vücudundaki tek bir hücrenin faaliyetine kadar her şeyi bir ölçü ile yaratmıştır. Tansiyon da bu ölçülerden bir tanesidir. Bu ölçü sayesinde biz farkında olmadan kan basıncımız ölçülür ve doğru değerlerde olmadığı zaman, gerekli tedbirleri almamız için bazı belirtilerle uyarılırız.
Her insan sağlıklı olmanın önemini kabul eder. Ancak bunun nasıl mümkün olduğunu, vücudundaki mucizevi sistemlerin nasıl var olduğu düşünmez, hatta özellikle düşünmekten kaçar. Bu tip konular üzerinde fazla düşünmenin insanın ruh sağlığını bozacağına dahi inananlar vardır.
Oysa Allah insanlardan "düşünmelerini" ister. Allah insanlara yarattığı varlıklar üzerinde derin derin düşünmelerini, böylece kendisinin gücünü ve kudretini daha iyi kavramalarını, ve kendisinden daha çok korkup sakınmalarını emreder. Bir Kuran ayetinde Allah müminlerin nasıl davranmaları gerektiğini, kendi yarattığı varlıklar üzerinde nasıl düşünmeleri gerektiğini ve bu tefekkürün sonucunda Allah korkularının nasıl artması gerektiğini şöyle bildirmiştir:
"Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yüce'sin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)
Tansiyon ve Sağlıklı Beslenme

Yüksek tansiyon, kolesterol, kalp ve damar hastalıkları günümüzde çok yaygın olan sağlık sorunlarıdır. İnsanların beslenme alışkanlıklarıyla bağlantılı olarak bu rahatsızlıkların ortaya çıkma riski de artar. Kuşkusuz Yüce Allah aczimizi hatırlamamız için hastalıkları vermektedir. Ancak sağlıklı olmak için beslenmeye dikkat etmek bu yönde yaptığımız fiili bir dua olacaktır. Çünkü hastalıklar gibi sağlığı veren de Allah'tır.
Sağlıklı beslenmek için, vitamin, mineral ve protein yönünden zengin besinleri tercih ederek başta damar sertliği olmak üzere bir çok dolaşım sistemi rahatsızlıklarına zemin hazırlayan hayvansal yağlardan uzak durmalı ve harcayacağımızın çok üzerinde kalorili besinleri tüketmekten kaçınmalıyız. Aksi takdirde vücuda alınan fazla besinler yağ olarak depo edilir bu da şişmanlığa yol açar.

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:06 AM
YAĞMURLARIN ÖNÜNDEKİ MÜJDECİ RÜZGARLAR

Yaprağın dahi kımıldamadığı sıcak bir yaz gününde birdenbire ortaya çıkan serinletici meltemler, denizleri alt üst eden , ağaçları kökünden söküp, arabaları ve evleri, oradan oraya savuran kasırgalar, bulutları önlerine katıp biraraya getiren ve yağmurları başlatan fırtınalar... Hepsi çoğu kişinin sıradan bir doğa olayı olarak gördüğü rüzgarlar sayesinde gerçekleşir. Peki nasıl oluyor da bir rüzgar, yüzümüzü hafif hafif okşayan bir esinti iken geçtiği yerleri darmadağın eden kasırgalara dönüşebiliyor?
Rüzgar, Yüce Allah'ın pek çok hikmetle yarattığı bir doğa olayıdır. Allah bir ayetinde, rüzgarı da diğer tüm yaratılış delilleri gibi insanların düşünüp O'nun varlığını ve kudretini kavramaları için özel olarak yarattığını bizlere şöyle bildirir:
Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara Suresi, 164)
Rüzgarlar Nasıl Oluşur?

Havanın ısınması, ısınan kütlenin genişlemesine, dolayısı ile harekete geçerek yükselmesine neden olur. Yükselen hava kütlesi "korunmuş tavan" özelliği gösteren atmosferin dışına çıkamaz. Bu nedenle de yükselen hava kütlesi önce dikey sonra yatay yönde hareket eder. İşte bu noktada havanın ısınıp kütlesel olarak yer değiştirmesi, yerküre üzerinde çeşitli basınç merkezleri oluşmasına neden olur. Ancak atmosferin yaptığı basınç dünyanın her yerinde aynı değildir. Yerçekimine, sıcaklığa ve bulunulan yerin yüksekliğine bağlı olarak değişir. Bu biçimde yüksek ve alçak basınç merkezleri oluşur. Atmosferdeki yüksek basınç alanları tepelere, alçak basınç alanları ise çukurlara benzetilebilir. Hava da tıpkı su gibi akıcı bir özelliğe sahiptir. Hava, yüksek basınç alanlarından alçak basınç alanlarına doğru, sanki yamaçlardan akan su gibi hareket eder ve rüzgarları meydana getirir.
Yüce Allah rüzgarları birçok ayette "müjde vericiler" olarak tanımlamaktadır:
Size Kendi rahmetinden taddırması, emriyle gemileri yürütmesi ve O'nun fazlından (rızkınızı) aramanız ile umulur ki şükretmeniz için, rüzgarları müjde vericiler olarak göndermesi, O'nun ayetlerindendir. (Rum Suresi, 46)
Ya da karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgarları müjde vericiler olarak gönderen mi? Allah ile beraber başka bir İlah mı? Allah, onların şirk koştuklarından Yücedir. (Neml Suresi, 63)
Şüphesiz, Yüce Allah'ın müjde vericiler olarak tanımladığı rüzgarların canlı yaşamı üzerinde büyük etkisi vardır.
Hava Sıcaklığını Belirleyen Rüzgarlar

Meltemler, sıcak mevsimlerde, karalar ve denizler arasındaki ve basınç farkından doğan kısa süreli rüzgarlardır. Hava sıcaklığının yüksek olduğu öğle saatlerinde, kara çok fazla ısındığı için üzerindeki basınç alçalır. Bu biçimde yüksek basınç merkezi olan denizden, alçak basınç merkezi olan karaya doğru esen rüzgar havayı serinletir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Yüce Allah'ın hikmeti gereği bu rüzgarın sıcak mevsimde ve günün sıcak saatlerinde denizden eserek havayı serinletmesidir. Geceleri ise hava zaten serin olduğundan daha fazla serinlemesine gerek yoktur. Bu nedenle mekanizma tersine dönerek işler. Ülkemizin Ege kıyılarında yer alan İzmir'de yaz aylarında esen imbat bu rüzgara tipik örnektir.
Bazı rüzgarlar ise geldikleri yere göre daha sıcaktır. Bu gruptakilerin en tanınmış olanı Fön adı verilen rüzgarlardır. Söz konusu rüzgarlar yükselen hava kütlesinin bir dağı aşarak öteki yamaçta alçalması ile oluşurlar. Rüzgarla taşınan hava alçalma hareketi sırasında her 100 m.de 1 0C kadar ısınır ve diğer yamaca sıcak ve kuru olarak iner. Bu rüzgarlar, İsviçre Alplerinin kuzey yamaçları ve ülkemizin Doğu Karadeniz ve Toros dağlarının denize bakan kesimlerinde görülür. Böylece buralarda esen rüzgarlar, dünyanın dağlık ve serin kısımlarına hakim olan sert iklim koşullarını yumuşatma görevini yerine getirmiş olur.
Rüzgarlar ve Yağmurların Yağması

Kuran-ı Kerim'de birçok ayette, (Araf Suresi, 57, Hicr Suresi, 22, Furkan Suresi, 48-49, Neml Suresi, 63, Rum Suresi, 46, Rum Suresi, 48, Fatır Suresi, 9, Zariyat Suresi, 1,2,3) rüzgarın yağmur oluşumu üzerindeki etkisi, yağmurun oluşma mekanizması detaylı olarak anlatılır. Yağmurun hammaddesi olan su zerreleri rüzgar yoluyla havalanır ve ardından bulutlar meydana gelir.
Dünya üzerinde atmosferin genel dolaşımı içinde sürekli esen rüzgarlar Alizeler ile Batı rüzgarları, yeryüzünün çeşitli kısımlarının iklim ve yağış özelliği üzerinde etkili olurlar. Bu rüzgarlar nemli hava kütlelerini önlerine katarak sürükler veya havanın yükselerek soğumasına neden olurlar. Soğuyan havanın içinde bulunan su buharı yoğuşur ve yağmur halinde yeryüzüne düşer. Nitekim ortalama 300 kuzey ve güney enlemleri arasında esen Alizelerin karşılaştığı hava daima yükselerek soğur ve bu yüzden ekvatoral kuşakta bol yağış meydana gelir.
Batı rüzgarları ise orta kuşaktaki karaların batı kıyılarına nemli deniz havasını getirir; buraların ılık ve yağışlı olmasını sağlar. Nitekim Yüce Allah bir ayetinde nem yüklü bulutları (hava kütleleri de kastediliyor olabilir. En doğrusunu Allah bilir) rüzgarların önünde sürüklediğini şöyle belirtir:
Allah, rüzgarları gönderir, onlar da bulutu kaldırır, böylece Biz onu ölü bir beldeye sürükleriz, onunla, yeri ölümünden sonra diriltiriz. İşte (ölümden sonra) dirilip- yayılma da böyledir." (Fatır Suresi, 9)
Batı rüzgarları gibi nemli deniz havasını taşıyan diğer rüzgarlar musonlardır. Güney ve Doğu Asya ülkeleri, Gine Körfezi, Doğu Afrika, Meksika Körfezi ve Orta Amerika kıyılarında etkili olan bu rüzgarlar kara ve denizler arasındaki ısınma ve basınç farkları nedeniyle mevsimlere göre farklılık gösterirler. Yazın karaya, kışın denize doğru esen bu rüzgarlar yazın denizden getirdikleri nemli havayı kara üzerinde bırakırlar. Bu nedenle birçok kalabalık muson ülkesinde tarımın temelini, bu yaz yağışları meydana getirir. Yüce Allah bu durumu bazı ayetlerinde şöyle bildirir.
Gece ile gündüzün art arda gelişinde (veyba aykırılığında), Allah'ın gökten rızık indirip ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde ve rüzgarları (belli bir düzen içinde) yönetmesinde aklını kullanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi,5)
Rüzgarlar Enerji Kaynağıdır

Dünyadaki enerji talebi her yıl %4-5 civarında artmaktadır. Fakat elektrik enerjisinin üretilmesinde çoğunlukla kullanılan fosil yakıtlar gün geçtikçe tükenmektedir. Hatta bazı bilim adamları 2030 yılında petrol rezervlerinin ihtiyacı karşılayamayacağı görüşündedir. Ayrıca sanayi devriminden bu yana atmosferdeki CO2 oranı yaklaşık olarak %30 oranında artmıştır. Bu durum fosil yakıt kullanımının atmosfere verdiği zararı da ortaya koymaktadır. Bu nedenle rüzgar enerjisi yenilenebilir enerjiler arasındaki en gelişmiş ve ticari açıdan en elverişli enerji türüdür. Tamamıyla doğa ile uyumlu olduğu için fosil yakıtların atmosfere verdiği zehirli gazlar rüzgar türbinleri için yoktur. Tükenme ihtimali olmayan bir enerji kaynağı olduğu gibi en ucuz yenilenebilir enerji kaynaklarındandır. Uygun rüzgar alanlarında, geleneksel fosil yakıtlar ve nükleer enerji ile rahat rekabet edebilecek düzeydedir. Maliyeti de rüzgar teknolojisi geliştikçe ve kullanım alanları arttıkça düşmektedir.
Rüzgar türbinleri kuruldukları alanın sadece %1'ini kullanırlar dolayısı ile kalan kısımlarda tarımsal faaliyetler yapılabilir. Bugün dünyanın toplam teknik rüzgar potansiyeli yıllık 53.000 Terawattsaattir. Bu değer bütün dünyanın bugünkü elektrik tüketiminin 4 katıdır. Son yıllarda rüzgar türbinlerindeki hızlı gelişim beraberinde büyük enerji miktarlarının bu santraller tarafından üretilebileceği gerçeğini ortaya koymaktadır. Nitekim Yüce Allah bir ayetinde rüzgarı Hz. Süleyman'ın emrine verdiği ve bereketler kıldığını bildirmektedir. Yüce Allah Hz. Süleyman'a rüzgar enerjisini kullanan bir teknik ilham etmiş olabilir. (en doğrusunu Allah bilir).
Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgara (boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz herşeyi bilenleriz. (Enbiya Suresi, 81)
Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik); erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler vardı. Onlardan kim Bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından taddırırdık." (Sebe Suresi, 12)
Böylece rüzgarı onun buyruğu altına verdik. Onun emriyle dilediği yöne yumuşakça eserdi. (Sad Suresi, 36)
Rüzgarlar yelkenli gemiler devrinde önemli rol oynamışlardır. Alizelere bazı yabancı dillerde "ticaret rüzgarlar" adı verilmesinin nedeni de budur. Günümüzde de gemiler rüzgarın itici gücünden yararlanmaktadır.
Karada ve denizde sizi gezdiren O'dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O'na 'gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)' olarak Allah'a dua etmeye başlarlar: "Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak sana şükredenlerden olacağız." (Yunus Suresi, 22)
Rüzgarların Aşılayıcı Özelliği

Rüzgarlar yağmur damlasını oluşturacak kristalleri taşıyarak bulutları, tohumlarının taşınması ile de bitkileri aşılar. ( Harun Yahya, Allah Akılla Bilinir, İstanbul: Global Yayıncılık: Temmuz 2000 )
Ve aşılayıcılar olarak rüzgarları gönderdik, böylece gökten su indirdik de sizleri suladık. Oysa siz onun hazine-koruyucuları değilsiniz. (Hicr Suresi, 22)
Eğer rüzgarlar Yüce Allah'ın belirlediği bir ölçü ile olmasaydı;
Rüzgarların etkisi ile yağmur yağan muson ülkelerinde yağışların az yağdığı veya geciktiği yıllarda kıtlıklar olurdu.
Ve Kendi rahmetinin önünde rüzgarları müjdeciler olarak gönderen O'dur. Biz, gökten tertemiz su indirdik; Onunla ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız hayvanlardan ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak için. (Furkan Suresi, 48-49)
Rüzgarların herşeyin Hakimi Allah'ın belirlediği ölçüden daha hızlı esmesi durumunda sürekli olarak fırtınalar meydana gelirdi. Özellikle tropikal kuşakta görülen ve hızları saatte birkaç yüz km.yi bulan sarmal hava hareketleri biçimindeki tayfunlar yıkıcı ve tahrip edici etkisi ile büyük zararlara neden olurdu. Nitekim ABD'nin Michigan Eyaletinde 1953 yılında meydala gelen kasırgada yüzlerce insan ölmüş, birçok kişi de evsiz kalmıştır. Yüce Allah bir ayetinde dilerse taş yağdıran fırtınalı rüzgarlar gönderebileceğini şöyle bildirir:
Yoksa gökte olanın üzerinize 'taş yağdıran (fırtınalı) bir rüzgar' göndermeyeceğinden emin misiniz? Siz o takdirde Benim uyarmam nasılmış bilip-öğreneceksiniz.(Mülk Suresi, 17)
Nitekim Rabbimiz bazı kavimleri bu tip rüzgarlarla helak etmiştir:
Ad (kavmin)de de (ayetler vardır). Hani onların üzerine köklerini kesen (akim) bir rüzgar gönderdik." (Zariyat Suresi, 41)
Rüzgarların serinletici etkisi kavurucu bir soğuğa dönüşebilir veya çöl bölgelerinde esen Hamsin, Sirokko gibi adlar alan sıcak kurak rüzgarlar biçiminde olabilirdi. Her iki durumda da bitkisel yaşam olanaksız olurdu, bitkisel yaşamın olmaması ise besin zinciri gereği tüm canlı yaşamının yok olmasına neden olurdu.
İklimler alıştığımız özelliklerinden çok farklı olurdu. Bugün kullanımı gittikçe artan ve alternatif enerji kaynağı olarak düşünülen rüzgarlardan hiç söz edilemezdi.
Allah rüzgarları insanlar için büyük bir nimet olarak yaratmıştır. İnsana düşen bu önemli nimet için Allah'a şükretmektir:
Eğer dileyecek olsa, rüzgarı durdurur, böylece onun üstünde kalakalırlar. Şüphesiz, bunda çokça sabreden, çokça şükreden kimse için gerçekten ayetler vardır.
(Şura Suresi, 33)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:07 AM
Akustik Uzmanı Kurbağalar

Borneo adasında yaşayan bir kurbağa türünün erkek üyeleri seslerini uzaklardaki dişilere duyurabilmek için ağaç kovuklarındaki rezonanstan yararlanıyorlar. Fizik kanunlarını bilircesine hassas ayarlamalar yapan kurbağalar akıllı davranışlar ortaya koyuyorlar.


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/akustik_uzmani_kurbagalar_Aralik_ikibiniki/akustik_uzmani_kurbagalar.jpg

Boyu 2 santimi geçmeyen ağaçkovuğu kurbağası sesini 50 metre uzaklığa duyulabiliyor (1). Bu minik canlının nasıl olup da böyle güçlü bir ses çıkarabildiğini merak eden bilim adamları kurbağaları 6 ay boyunca araştırdılar. Metaphrynella sundana türüne ait bu canlıların fizik kanunlarından etkin şekilde yararlandığı ortaya çıktı.

İsviçre'deki Lund Üniversitesi'nde bir hayvan ekolojisti olan Lardner, bu araştırmayı Malezya'nın Sabah kentindeki Sabah Parkları Araştırma ve Eğitim Bölümü'nden Maklarin bin Lakim ile birlikte gerçekleştirdi. İki bilim adamının kurbağaları araştırmada kullandıkları yer ise Borneo'daki Kinabalo Ulusal Parkı. Bilim adamlarının bu araştırması Nature dergisinde yayımlandı (2).
Çiftleşme dönemi geldiğinde erkek kurbağalar kendilerine uygun birer ağaç kovuğu aramaya koyuluyorlar. Bir kovuk edinen kurbağa, hemen içinde bulunduğu ortamın ses iletme özelliğini test etmeye başlıyor. Kendi çıkardığı sesleri ortamda yankılandıktan sonra dinliyor. Farklı farklı sesler çıkararak yaptığı ince ayarlardan sonra, belli bir ses frekansı belirliyor. Bu frekanstaki ses dalgaları ağacın titreşim frekansına eşit olduğundan rezonans ortaya çıkıyor. Rezonans sayesinde kurbağanın sesi kat kat daha yüksek oluyor.
Kurbağanın bu davranışı bilim adamları için bir ilki oluşturuyor. Araştırmacılardan Björn Lardner, “Bildiğimiz kadarıyla bu araştırma, bir hayvanın rezonans elde etmek için sesindeki perdeleri ayarlayabildiğinin ilk kanıtını oluşturuyor. Bu davranış oldukça kompleks” yorumunu yapıyor (3).
Bir kurbağanın farklı kovuklar içinde performansını karşılaştıran araştırmacılar şaşırtıcı bir durumla karşılaştılar. Sağladığı rezonansı en verimli şekilde kullanmak isteyen kurbağa normalin çok üstünde bir enerji ortaya koyuyor.
Araştırmacılar çınlayan bir ses yakalayan kurbağanın kendi orjinal sesinde 10 ila 15 desibellik bir artış yakaladığını hesapladılar. Sesin yayılmasıyla ilgili fizik kanunlarına göre, bir sesin kaynağına olan uzaklık iki misline çıkarıldığı zaman 6 desibellik bir düşüş görülüyor. Bu yüzden rezonans sayesinde elde edilen sesin önemli miktarda olduğunu belirtiyor Lardner.
Bilim adamları kurbağanın farklı kovuklarda sesini nasıl değiştirdiğini anlamak için kovukları taklit eden plastik borular kullandılar. Su doldurdukları bu borulara, onları istedikleri zaman boşaltabilecek bir drenaj sistemi ilave ettiler. Bu boruların içine yerleştirdikleri bir kurbağanın sesini kaydedip değişiklikleri izlediler. Bir borudaki suyu 28 dakika boyunca kontrollü olarak boşalttılar. Borudaki kurbağanın, hacimle birlikte değişen rezonans frekansını yakalayabilmek için kendi sesinde 250 hertze varan ayarlamalar yaptığını ortaya çıkardılar.
Kendileri birer bilim adamı olan araştırmacılar bu kurbağanın fizik kurallarını etkili şekilde kullandığını belirtiyorlar. Kurbağanın doğru frekansı tutturabilmesi için dalga boyundaki en ufak değişiklikleri algılayacak bir işitme sistemi olması gerekiyor. Böyle hassas bir işitme sistemi, geniş bir frekans yelpazesinde ses çıkarabilen ayrı bir sistemle birleşiyor. Tüm bunlar özel bir sinir sistemi sayesinde mümkün oluyor. Peki ama bu minik canlı sesini uzaklara duyurmak için, böyle bir davranışı kendi akıl etmiş olabilir mi? Sonra buna uygun sinir sistemini, organları kendi bedeninde yaratmış olabilir mi? Elbette hayır.

Kurbağa'daki bu akıllı davranış kendisine Allah'ın ilham ettiği bir davranıştır. Allah yeryüzündeki tüm canlıların Yaratıcısıdır. Bir Kuran ayetinde şöyle buyurulmaktadır:“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir” (Haşr Suresi, 24)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:07 AM
Antibiyotik Üreten Zürafalar


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/antibiyotik_ureten_zurafalar_Kasim_ikibiniki/antibiyotik_ureten_zurafalar.jpg
Zürafaların derilerini inceleyen bilim adamları, bakteri ve kenelere karşı çok etkili bir savunma sistemiyle karşılaştılar.
California, Arcata'daki Humboldt Üniversitesi biyologlarından Willliam Wood, kokuları çok uzaklardan bile algılanabilen Giraffa camelopardalis reticulata türüne ait zürafaları inceledi (1).


Bu koku o kadar güçlü ki zürafadan 250 metre uzakta olan bir insana ulaşabiliyor (2). Wood, böylesine güçlü bir kokunun zürafalara bir faydası olup olmadığını merak etti. Çalışmasında, kokunun zürafada nasıl oluştuğundan çok, kokunun özellikleri üzerinde odaklandı.
Zürafanın boyun ve ense kısmından kıl örnekleri alan Wood, kokulara neden olan kimyasalları araştırdı. Yaptığı incelemeler sonucunda zürafaların derisinde herbiri koku yayan tam 11 farklı kimyasal bulunduğunu belirledi.
Kokuya neden olan kimyasallar temelde indol ve 3-metilindol adlı kimyasallara dayanıyor. Bu bileşiklerin çeşitli mikropların büyümesini engellediği önceden biliniyor.
Zürafanın derisindeki bu güvenlik kalkanı sayesinde, bakteriler, mantarlar ve hatta keneler hayvanın derisinden uzak duruyor. Üstelik bu kimyasallar birbiriyle karışınca, tek başlarına olduklarından daha etkili oluyorlar.
Bu kokulu savunma sistemini kendi başına üretebilmesi için zürafanın, öncelikle düşmanı olan bakteri ve mikropları tanıyor olması gerekir. Örneğin bir ülkenin füze savunma sistemleri komşusu olan düşman ülkenin saldırı füzelerini etkisiz hale getirecek özellikteyse, düşman ülkenin teknolojisi ve silah kapasitesi hakkında bilgisi var demektir. Bu yüzden zürafa bakteri ve mikropların metabolizmasının detaylarını bilmeli, onların solunum veya sindirim sistemine hangi kimyasalları sokarak onları etkisiz hale getirebileceğini belirlemelidir. Gerekli kimyasalların hangi özellikte bileşikler olduğunu, bunlar için hangi elementlerden ne kadar gerektiğini, bunları ne şekilde birbirine bağlayacağını da biliyor olmalıdır. Elbette zürafa bunları bilmez.
Böyle karmaşık kimyasalların üretilmesi ancak gelişmiş laboratuvarlarda, deneyimli kimyagerlerin hassas ölçümleri ve kontrollü üretimleriyle mümkün olabilir. Yandaki resimde elindeki maddeyi dikkatle ölçen bir kimyager görülmekte. Bu bilim adamı tüpün içindeki maddelerin kimyasal özelliklerini çok iyi bilmektedir. Bunları karıştırıp yeni kimyasallar elde edebilir. Oysa zürafa, ne bakteri ve mikropların ne de kendi bedeninin özelliklerinden haberdar değildir.
Biyolojik sistemlerin tesadüfen oluşabileceğini iddia eden evrim teorisinin ise böyle bir savunma sistemi için ortaya koyabileceği hiçbir tutarlı zemin yoktur. Bu kokuların deri hücrelerinde üretilmesi, zürafanın DNA'sında kodlanmış bilgi sayesinde gerçekleşir. Bu kokuyu üreten moleküllerin üretimi milyonlarca baz çiftinden oluşan genler tarafından kontrol ediler. Böyle bir bilginin evrim teorisinin iddialarının dayandığı mutasyonlarla oluşabileceğini gösteren hiçbir bulgu yoktur. Mutasyonlar genlerde meydana gelen bozulmalardır. Bu yüzden yıkıcı özelliktedirler.
Şüphesiz, zürafanın bakteri ve mikroplara karşı korunmasını sağlayan sistemi vareden güç, hem zürafayı hem de bakteriyi yaratmış olmalıdır. Allah, tüm canlıları yoktan varetmiş ve onları bir örnek edinmeksizin yaratmıştır. Şüphesiz böyle mükemmel bir yaratılış boş bir amaç için değildir. Allah, yarattığı canlılarda bizim düşünmemiz için ayetler bulunduğunu bir Kuran ayetinde şöyle haber vermektedir:"Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır." (Bakara, 164)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:07 AM
Bakterilerdeki Elektrik Üretim Teknolojisi


Yakında radyo, saat ya da cep telefonlarının pillerini, prize değil de bir kutu şekere takacağınız cihazla şarj edebileceğiz. Bu bir varsayım değil. Mükemmel tasarıma sahip mikroorganizmaların bizler için sağladıkları yeni bir imkan.
http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/bakterilerdeki_elektrik_uretim_teknolojisi_Kasim_i kibinuc/bakterilerdeki_elektrik_uretim_teknolojisi.jpgGünü müzde enerji üretimi için birçok yöntem kullanılıyor. Bunların pek çoğu kömür, petrol gibi fosil kökenli yakıtlara dayalı. Kömür ve petrol yeryüzünde yaygın olmadığı için bu yöntemle enerji üretmek her zaman mümkün olmuyor. Üstelik bunları kullanarak enerji üreten tesisler için büyük yatırımlar yapmak gerekiyor. Bazen yatırım konusunda problem olmasa bile çeşitli çevresel sorunlarla karşılaşılabiliyor.

Massachusetts Amherts Üniversitesi'nde geliştirilen bir yöntem enerji üretimindeki tüm yatırım ve çevresel sorunlara çözüm olmaya aday. Profesör Derek Lovley ve araştırmacı Swades Chaudhuri, bilimsel adı "Rhodoferax ferriredunces" olan bir bakterinin yaratılışındaki bir özelliği kullanarak elektrik ürettiler. (1)
Bu mikroorganizma karbonhidratları kullanarak doğrudan doğruya elektrotların üzerine transfer edilebilen bir elektrik üretebiliyor. Üretim sırasında elde edilen tek yan ürün ise karbondioksit. Lovley'e yaptıkları keşifle ilgili olarak şunları söylüyor:
"Şekeri elektriğe dönüştürmeye çalışan mikrobik yakıt hücreleri oldukça karlı. Geçmişte benzeri işlemlerle yakıtın %10'u elektriğe dönüştürülebilirken bu oran bugün %80'lerin üzerinde. Ayrıca bundan önceki karbonhidratları elektriğe çevirme çalışmalarında insanlar üzerinde zehir etkisi yapan aracı sistemlere ihtiyaç duyuluyordu. Bizim bulduğumuz bu organizma ise bir aracıya gerek duymuyor çünkü direkt olarak elektrotların yüzeylerine bağlanıyor. Bu da çok büyük avantajlardan bir tanesi. İnsanlar bundan önce de bir aracı olmadan bu işi yapmışlardı, ama dönüşümleri %1'den bile az olmuştu. Ayrıca elektrik üretmekte hiçbir zehirli element kullanmamak oldukça büyük bir avantaj." (2)
Bakteri elektrik üretmek için bir dizi kimyasal işlem yapıyor. Bilim adamları yapılan işlemi "demir oksitteki oksijeni, şekerin oksitlenmesinde kullanmak ve sonuçta açığa çıkan elektronları hasat etmek" biçiminde özetliyorlar. Bu yöntem ile üretilen enerji "bir kase şeker kullanılarak 60 watt'lık bir ampulü 17 saat boyunca yakabilecek" (3) bir kapasiteye sahip. Bilim adamları şu an bakterilerden bir hesap makinesini çalıştırabilecek kadar elektrik üretebiliyorlar. Lovley daha iyi iletkenlerin ve daha çok bakterinin bağlanabileceği bir reseptörün kullanılması durumunda daha büyük kapasitelerde enerji elde edeceklerini söylüyorlar. (Bu araştırma ABD, Donanma Araştırma Bürosu ve Savunma bakanlığına bağlı proje araştırma ajansı tarafından da desteklenmektedir.)
Karbonhidratlı yiyecekler enerji bakımından oldukça zengin. Endüstriyel kuruluşların ve konutların atıklarında da böyle bir enerji bulunuyor. Enerji bakımından zengin gıdalardan sadece bedensel faaliyetlerimizde kullanmak üzere yararlanıyoruz ama şu anki teknolojik seviyemiz gıdaları kullanarak elektrik santrallerini çalıştırmayı mümkün kılmıyor. Atıklar ise çözülememiş çevresel bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.
Bilim adamları şimdi bazı bakterilerden bunları sorun olmaktan çıkarıp yeniden faydalı hale getirecek yöntemleri öğreniyorlar. Rhodoferax bakterileri yılların bilgi birikimi ve teknolojisine sahip insanoğluna bugüne kadar başaramadığı bir şeyi öğretiyor. Bu gerçek karşısında bakterinin bu bilgiye nasıl sahip olduğu sorusu ortaya çıkıyor. Elbette ki tek hücreli bir canlının şuur ve bilinçle hareket ettiğini kabul etmek mümkün değildir.
Evrimi savunan bilim adamlarına göre bakteriler yaşamın en ilkel formlarından biridir. Bu nedenle bakterilerin oldukça basit bir yapıda olmaları gerekmektedir. Ne var ki bakteriler, evrimcilerin arzu ettikleri gibi, ilkel bir yapıya değil tam tersine aşamalı bir evrimin olmadığını kanıtlayan kompleks yapılara sahiptirler. Darwinistlerin "basit" olarak tanımladıkları bu canlı, İngiliz Zoolog Sir James Gray'in ifadesi ile bir laboratuvarın faaliyetlerinden çok daha fazlasını gerçekleştirmektedir. Gray'in bu konudaki sözleri şöyledir:
"Bir bakteri, insanın bildiği herhangi bir cansız sistemden çok daha karmaşıktır. Dünyada, en küçük canlı organizmanın biyokimyasal faaliyetiyle rekabet edecek bir laboratuvar yoktur." (Sir James Gray, The Science of Life, chapter in Science Today, 1961, sf. 21)
Bakterilerin bilinçli hareket edip karmaşık kimyasal işlemler yapmalarını onlara ilham eden, tüm ilimlerin üstünde ilim sahibi olan, tüm akıllardan üstün bir akla sahip olan Allah'tır. Tek bir hücrede sergilenen bu benzersiz akıl ve sanat, kuşkusuz, küçücük bir varlığa bu muhteşem özellikleri veren Allah'ın yarattığı mucizeleri ve O'nun sonsuz ilmini görmek için büyük bir fırsattır. Bir ayette şöyle buyrulur: "Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O'ndan uzak (saklı) kalmaz. Bundan daha küçük olanı da, daha büyük olanı da, istisnasız, mutlaka apaçık bir kitapta (yazılı)dır." (Sebe Suresi, 3)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:08 AM
Bal Arıları


Allah Kuran'ın pek çok ayetinde yeryüzündeki ve gökyüzündeki kusursuz dengeye dikkat çeker ve bu konular üzerinde düşünülmesini ister. Çünkü düşünen insan Allah'ın ayetlerini görür ve Rabbini daha iyi tanır.
Kuran'da bazı canlılara özellikle dikkat çekilmiştir. Bunlardan bir tanesi de arılardır. Arılar herkesin varlığından haberdar olduğu küçük canlılardır. Şimdi bu canlılar hakkında birkaç basit soru soralım. Arılar ne yaparlar? Bu, herkesin cevabını bildiği bir sorudur; arılar bal yaparlar, petek yaparlar. Tekrar soru soralım: Peki arılar niçin bal yaparlar?
Bazı insanlar bu sorunun cevabının öneminin farkında bile değildir. Kimi bu konu üzerinde düşünmemiştir bile. Kimileri de arının Darwin'in tarif ettiği gibi bir evrim süreci sonunda var olduğunu savunur. Söz konusu evrimci çevrelere göre arılar diğer bütün canlılar gibi bir tesadüfler zinciri sonucunda ortaya çıkmışlardır. "İçgüdü" denilen bir dürtü de yine rastlantılar sonucunda arılara bal yapmayı öğretmiştir. Ancak sorunun asıl doğru cevabı, insan için çok önemli olan bir konuyu içerir. Arı, birçok mükemmel özelliğiyle birlikte Allah tarafından yaratılmıştır ve O'nun ilhamıyla insanlar için bal üretmektedir.
Şimdi Allah'ın Kuran'da bahsettiği bu yaratılış delilini birlikte inceleyelim.
Arılar toplu yaşayan canlılardır ve bir kovanda yaşamın devamlılığını sağlamak için hep birlikte çalışırlar. 60-70 bin arının yaşadığı bir kovanda düzen nasıl sağlanır? Nasıl olur da hiç karışıklık çıkmaz? Bu düzeni arıların kendilerinin oluşturması mümkün müdür? Bütün bu soruların cevapları insanlarla arılar karşılaştırılarak verilecek olursa kovanda sağlanmış olan kusursuz düzendeki olağanüstülük daha iyi anlaşılacaktır.
Birlikte iş yapmak üzere biraraya gelmiş insan topluluklarında en zor aşama, çalışma planının ve görev organizasyonunun yapılmasıdır. Eğer bulunulan yer bir fabrikaysa, işçilerin başında usta başları, usta başlarının başında mühendisler, mühendislerin başlarında idari kadro, idari kadronun üzerinde genel müdür bulunur. Fabrikanın verimli çalışması için oldukça büyük emek ve para harcanır. Kısa ve uzun dönem planları yapılır, istatistikler çıkarılır. Üretim sırasında daha önceden hazırlanmış üretim planları kullanılır ve her aşamada kalite kontrolü yapılır. Ustabaşlarının, mühendislerin, idari kadro ve üst düzey yöneticilerin herbiri görevlerine gelmeden önce yıllarca süren akademik veya pratik eğitimden geçmişlerdir.
Ancak bütün bu verilen örnekler ve benzeri organizasyonların tam olarak kurulması ve eksiksiz işlemesi sonucunda, birkaç yüz insanın uyum içinde çalışması sağlanır.
Birkaç yüz akıl ve irade sahibi insanı birarada çalıştırmak için böylesine detaylı bir organizasyon gerekirken, onbinlerce arı hiçbir insan topluluğunun başaramayacağı mükemmellikte bir organizasyon içinde çalışmaktadırlar. Peki ama nasıl? Bu sorunun cevabını da yine insanlarla arıları karşılaştırarak verelim.
Arılar insanlar gibi eğitimden geçmezler. Her biri görevini doğar doğmaz yerine getirmeye başlar. Fabrikadaki her eleman kendi çıkarları için çalışır. Oysa arıların yaptıkları işten kişisel bir çıkarları yoktur.
Fabrikada işçisinden, idari personeline kadar her çalışanın bir çalışma saati, tatil hakkı varken, arılar ömürleri boyunca hiç durmadan insanlar için çalışır dururlar.
Peki bu kadar kusursuz bir düzeni sağlayan nedir? Tesadüfler 60-70 bin arıyı biraraya getirip de düzene sokabilir mi? Tesadüfler on binlerce arının her birine kendi yapacağı işi öğretip karışıklık çıkmamasını sağlayacak bir sistemi oluşturabilir mi?
Tabii ki hayır. Tesadüfler kesinlikle bir düzen oluşturamazlar. Tesadüfler sadece karmaşa ortaya çıkarırlar. Tüm evrende var olan düzen gibi, arıların hayatlarındaki düzen de tesadüflerin eseri olamaz.
Bir kovanda uyum içinde yaşayan on binlerce arının hepsini aynı makinanın dişlileriymiş gibi uyum içinde, hiç durmaksızın çalıştıran Allah'tır. Arılar da yeryüzündeki tüm canlılar gibi Allah'ın ilhamıyla hareket ederler. Bu gerçek Nahl Suresi'nde şöyle bildirilmektedir:Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 68-69)
İşçi arılar altı haftalık hayatlarının son bölümünde balözü toplayıcısı olurlar. Arılar topladıkları polenleri kovanlarına taşırken vücutlarında bulunan polen sepetlerini kullanırlar. Yandaki resimde sepeti polenle dolu olan bir işçi arı görülmektedir.
Bir kovanda işçi arılar, kraliçe arı ve erkek arılar bulunur. İşçi arılar kovandaki bütün işleri üstlenmişlerdir ve büyüdükleri hücreden çıktıkları andan itibaren gelişimleri ile orantılı olarak kovan içindeki görevleri de değişir. İşçi arılar yaşamları boyunca kovan içindeki her türlü işle ilgilenmiş olurlar. İlk üç günleri kovan temizleyicisi olarak geçer.
1. Kovanda Temizlik: Kovan temizliği arıların ve larvaların sağlığı açısından çok önemlidir. Arılar kovanda gereksiz gördükleri herşeyi dışarı taşırlar, taşıyamayacakları kadar büyük olan ve kovana dışarıdan giren böcekleri de öldürürler ve bir maddeyle kaplayarak bir nevi mumyalama işlemi yaparlar. Dikkat edilirse burada çok ilginç ayrıntılar vardır. Öncelikle arılar ölen bir canlının hem bozulacağını bilmekte ve hem de kendilerine zarar vermesini engellemek için mumyalanması gerektiğini de bilmektedirler. Ayrıca arılar bu işlemde çok özel bir madde olan "propolis"i kullanırlar. Propolisin özelliği, içinde bakteri barınamamasıdır. Yani mumyalama işi için ideal bir maddedir. Acaba arılar bu maddenin mumyalama için ideal bir madde olduğunu nereden bilirler ve bunu nasıl üretirler?

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:08 AM
Arıların bu konuda bir bilgilerinin bulunmadığı açıktır. Kendi kendilerine ne ölen canlıların bedenlerinin bozulacağını bilmelerine, ne propolis gibi bir maddeden haberdar olmalarına, ne de mumyalama gibi bir işlemi akletmelerine de imkan yoktur. Akıl ve bilgi gerektiren bütün bu işlemleri tesadüfen de bulmuş olamazlar. Bu bilgiler arılara yaratıcıları olan Allah tarafından ilham edilmektedir.
2. Bakıcı Arılar: Arılar 3. günden sonraki bir hafta boyunca ise adeta dadılık yaparlar. Vücutlarındaki bazı salgı bezlerinin harekete geçmesi üzerine, aniden larvaların bakımı işine yönelirler. Larvaların bütün bakımıyla 3 ila 10 günlük arılar ilgilenirler. Larvaların kimini arı sütüyle, kimini de bal-çiçek tozu karışımıyla beslerler.
3. Petek Mimarları: 10. gününden itibaren işçilerin karnındaki balmumu bezleri gelişmeye başlar ve balmumu yapacak hale gelirler. İşçi arılar artık balmumuyla petek inşa eden inşaat işçileridirler.
4. Gardiyan Arılar: Arılar 10 gün boyunca petek üretimine devam ederler. Ama doğumlarının 20. gününde yine görev değiştirirler. Bu kez kovan girişinde gardiyanlık yaparlar. Arıların vücudunda yine bir değişim olur ve iğne bezleri zehir üretmeye başlar ve gardiyan olan arılar kovan kapısında nöbet tutarak davetsiz misafirlerin içeri girmesini engellerler.
Dış görünüş olarak arılar birbirlerine çok benzerler. Bu benzerliğe rağmen kovana giren herhangi bir yabancı arı hemen tanınır ve anında kovandan dışarı atılır ya da öldürülür. Bu noktada akla hemen bir soru gelir; arılar birbirlerini nasıl tanırlar?
Her kovanda kraliçenin salgıladığı kimyasal bir madde vardır ve bu madde kovandaki bütün arılar tarafından bilinir. Ayrıca kovandaki bütün arılar da bu maddeyi kraliçeden alırlar yani kraliçe ile aynı kokuya sahip olurlar. İşte bu madde sayesinde aynı kolonideki bütün bireyler birbirlerini kolaylıkla tanırlar.
5. Polen Toplayıcısı Arılar: Arılar toplam altı haftalık hayatlarının kalan bölümünde çiçekleri araştıran birer balözü toplayıcısı olurlar.
İşçi arılar kovandaki her türlü düzenden sorumludurlar. Küçük resimde kanatlarını çırparak kovanın ısınmasını sağlamaya çalışan, büyük resimde ise larvaların odalarını temizleyen işçi arılar görülmektedir.
İşçi arılar kovandaki bütün bu işleri yaparken kraliçe arıya düşen görev sadece üremektir. Kraliçe arı bütün ömrü boyunca hiç durmadan yumurtlar, ve bütün ihtiyaçları işçi arılar tarafından karşılanır.
İşçi arılar altı haftalık hayatlarının son bölümünde balözü toplayıcısı olurlar. Arılar topladıkları polenleri kovanlarına taşırken vücutlarında bulunan polen sepetlerini kullanırlar. Yandaki resimde sepeti polenle dolu olan bir işçi arı görülmektedir.
Arıların yaşamındaki bu ilginç süreç, karşımıza pek çok soru çıkarmaktadır. Dünyaya gözlerini yeni açan bir canlı, arı gibi hiçbir aklı, zekası olmayan bir böcek, nasıl olmaktadır da yapması gereken işleri harfiyyen bilmektedir? Nasıl olmaktadır da bu hayvanın vücudu, önce temizlik yapmaya ayarlı iken, bir anda bazı salgı bezlerinin harekete geçmesiyle larvalara bakmaya uygun hale gelmektedir. 4-5 gün öncesinde kendisi bir larva olan arı, bunları nasıl akletmektedir? Yine birdenbire vücudu değişerek balmumu salgılamaya uygun hale gelmekte ve birdenbire bir inşaat işçisine ve daha sonra yine değişerek bir gardiyana dönüşmektedir. .
Görüldüğü gibi kovan içinde kusursuz bir düzen vardır ve bu düzen sayesinde 60-70 bin arı hiçbir karışıklık çıkmadan yaşamlarını sürdürürler. Bu kusursuz düzeni kuran ve devamlılığını sağlayan hiç kuşkusuz ki arıların aklı, tecrübesi ya da kusursuz organizasyon yetenekleri değildir. Arılar da yeryüzündeki diğer bütün canlılar gibi üstün bir ilmin sahibi olan Allah'a boyun eğmişlerdir ve O'nun ilhamıyla hareket etmektedirler

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:08 AM
Balık Kalbi Kendini Yeniliyor


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/balik_kalbi_kendini_yeniliyor_Ocak_ikibinuc/balik_kalbi_kendini_yeniliyor.jpg
Zebra balıkları üzerinde yapılan bir araştırma bu balıkların otomatik bir kalp yenileme sistemine sahip olduğunu ortaya çıkardı. Araştırmanın sonuçları kalp hastalıklarını tedavide kullanılabilecek. Howard Hughes Tıp Enstitüsü'nden Mark Keating liderliğindeki bilim adamları balığın kalbini tam %20 oranında kesiler. Kalbinin 5'te biri kesilmiş balıklar 1 hafta sonunda normal balıklar seviyesinde bir hareketlilliğe kavuştular. 1 ay sonunda ise yepyeni bir kalp duvarı örülmüş oldu. İki ay sonunda ise kalp üzerinde hiçbir yara izi kalmayacak şekilde yenilenme tamamlanmış oldu.

Bu yenilenme sırasında kalp hücreleri arasında çok yönlü bir işbirliği yürütülüyor. İlk aşamada yaranın üzeri örtülecek şekilde kalp hücreleri üretiliyor. Bundan sonra hücrelerde kalbin eksik bölümünü dolduracak hızlı bir üreme başlıyor. Bu yenilemede en şaşırtıcı davranış ise komşu kalp hücrelerinden geliyor. Bu özelleşmiş kalp hücreleri kendi özelliklerini bir yana bırakıp farklılaşıp gerekli yerlere göç ediyorlar. Birer kök hücresi olan bu komşu hücreler gerekli bölgedeki dokunun özelliğine bürünüp başlangıçtaki karakterlerini bir yana bırakmış oluyorlar.
Hücreler arasındaki bu işbirliği moleküler seviyede anlaşılabilecek olursa insanlarda kalp sıkışmaları sonucu meydana gelen doku zedelenmelerini tedavi etmek mümkün olabilecek. Ancak hücrelerin birbirleriyle haberleşmede kullandıkları “dili” anlamak günümüzün ileri bilim seviyesiyle bile yakın görülmüyor. Bu yüzden balık kalbindeki hücre işbirliği bilim adamları için önemli bir model oluşturuyor. Araştırma lideri Keating “ Bu balık, araştırmalarımızı ‘Karanlık Çağlar”dan çıkarabilir” yorumunu yapıyor (1).
Bu balık canlı hücrelerdeki bilinci bir kez daha göstermiş oluyor. Şuursuz atomlardan meydana gelen ve herhangi bir düşünme yeteneğine sahip olmayan hücreler arasında böyle bir işbirliğinin sürdürülmesi, tüm bu hücrelerin ilhamla hareket ettiğini gösteriyor.
Allah yeryüzündeki sayısız canlıdaki hücrelerin her birini kontrol etmektedir. Mülkün tümü O'na aittir. “Bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Sizin Allah'tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur”. (Bakara Suresi, 107)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:08 AM
Bilgisayar Gibi Çalışan Bitki Yaprakları


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/bilgisayar_gibi_calisan_bitki_yapraklari_Nisan/bilgisayar_gibi_calisan_bitki_yapraklari.jpg
Bitkilerin soluması, yapraklardaki 'stomata' isimli çok küçük delikler kanalıyla gerçekleşir. Stomata yani gözenek, olabildiğince fazla miktarda CO2 (karbondioksit) içeri alacak şekilde açılıp kapanırken bitki için son derece önemli bir kaynak olan su buharını olabildiğince az miktarda dışarı bırakır. Ancak bitki, bu verimliliği sağlamada görünürde bir problemle karşı karşıyadır: Yapraklar parçalara bölünmüştür ve bu parçalar, üzerlerindeki gözeneklerin açık veya kapalı şekilde bulunmasıyla birbirlerinden farklılık gösterir.

Yapılan son bir araştırmaya kadar bu bölünmüşlük yüzünden CO2 kazanımının sekteye uğradığı düşünülüyordu. ABD'deki Utah Eyalet Üniversitesi'nden David Peak ve arkadaşlarınca gerçekleştirilen çalışmada, bitkilerin gaz kazanım ve kayıplarını düzenleyebildikleri ortaya çıktı.(1) Hem de bir bilgisayar gibi hesaplamalar yaparak.
Söz konusu araştırmaya göre, bitkilerde 'dağıtılmış hesaplama (distributed computation)' adı verilen bilgi işlem davranışı görülüyor. Dağıtılmış hesaplama, birbiriyle etkileşim halindeki çok sayıda birimin iletişimiyle mümkün olan bilgi işleme şeklini ifade ediyor. Örneğin bilim adamları yiyecek arayışındaki bir karınca ordusunun davranışlarını 'dağıtılmış hesaplama' ile şu şekilde açıklıyor: Her bir karıncanın yere kimyasal izler bırakma yoluyla diğer karıncalara gönderdiği sinyal, karınca ordusunun bir bütün olarak en bol besine sahip kaynakları bulmasını sağlıyor.
Dağıtılmış hesaplamada, birimler arasında aktarılan sinyaller, bir problem çözme sürecini ortaya çıkarıyor. Bilim adamları şu sıralarda, dağıtılmış hesaplama ile hareket edebilen ve bir araziyi araştırma gibi görevlerde kullanılacak robot sistemleri geliştirmeye çalışıyorlar. Bu robot sistemleri, yüksek teknoloji ürünü tek bir robot yerine, daha basit ancak çok sayıda robotu kullanma fikrini temel alıyor.
Peak ve arkadaşları, kazık otu (cocklebur plant) üzerinde yaptıkları incelemelerde, yaprak üzerindeki, açık ve kapalı şekilde bulunan gözeneklere sahip parçaların dağılımını çalıştılar. Bilim adamları yapraklarda, dağıtılmış hesaplamanın göstergesi özel modellerle karşılaştılar. Bazen, gözeneklerin hareketleri sonucu, kapalı veya açık gözeneğe sahip parçalar yaprak üzerinde sabit bir hızda hareket eder görünüyordu. Bireysel yaprak gözeneği, komşu gözeneğin yaptığına tepki verir şekilde ve bir basit bilgisayar gibi çalışıyordu.
Araştırmacılar bitkideki bu verimli sistem sayesinde, gözeneklerin ne kadar açılacağı probleminin en iyi şekilde çözüldüğünü ifade ediyorlar.
Bir bitkinin soluma gibi hayati bir faaliyeti, yaprak üzerindeki hücrelerden gelen sinyalleri işleyerek yürütmesi ve bunun, bilgisayarlardaki bilgi işlem sistemlerine benzerliğinin bilim adamlarınca telaffuz edilmesi son derece çarpıcı bir durumdur. Yaprak üzerinde birbirleriyle her an iletişim halinde olan çok sayıdaki gözenek, ürettikleri sinyallerle bir bilgi işlem mekanizması ortaya çıkarmaktadır. Bu mekanizma sayesinde üretilen kararın bitki için gerekli maddelerin akışını en verimli şekilde düzenlemesi ise büyük bir mucizedir. Çok sayıda gözenekten çıkacak sinyallerin rastlantısal, kaotik bir durum ortaya çıkarması bekleneceği yerde bu sinyaller yaprak üzerindeki deliklerin açılıp kapanmasını mükemmel şekilde kontrol etmekte ve solunum gibi hayati bir faaliyetin sekteye uğramasını engellemektedirler.
Bilgisayar programları, bilgisayar kullanıcısının ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde hesaplamalar yapar ve bunların bilinçli olarak tasarlandığına şüphe yoktur. Kullanıcının ihtiyaçlarından haberdar olan bir bilgisayar mühendisi, bu ihtiyaçları karşılayacak şekilde bir program tasarlamıştır. Bitkide de benzer bir durum vardır. Su buharı ve CO2 miktarı, bitki için yaşamsal önemdeki solunum faaliyetini destekleyecek şekilde bitki bünyesinde tutulmalı, bunun için yaprak üzerindeki mikroskobik deliklerin açılıp kapanması düzenlenmelidir. Bu ihtiyaçlar, gözeneklerden gelen sinyallerin bir bilgisayar programı işlevi görmesiyle mükemmel bir şekilde giderilebilmektedir.
Elbette bilgisayar programının bir mühendis tarafından üretilmesi gibi, bu solunum programının da bilinçli olarak tasarlandığı açıktır. Hiç şüphesiz bitkilerdeki bu programı tüm bitkilerle birlikte yaratan, göklerin yerin ve ikisi arasındaki herşeyin Rabbi olan Yüce Allah'tır. Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir:
"Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Diriltir ve öldürür. O, herşeye güç yetirendir." (Hadid Suresi, 2)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:09 AM
Bilim, Evreni Kapsayan Üstün Aklı Keşfediyor


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/bilim_evreni_kapsayan_ustun_akli_kesfediyor_Kasim_ ikibinuc/bilim_evreni_kapsayan_ustun_akli_kesfediyor.jpg
Sabah uyanınca ilk işiniz elinizi yüzünüzü yıkamak için banyoya gitmek oldu. Elinizi musluğa uzattınız ve yüzünüzü yıkamaya başladınız. Ama musluktan akan motor yağı kıvamında simsiyah bir suydu ve yüzünüzden akıp gitmedi, adeta yapıştı. Sonra giyinmek için elinizi dolabınızın çekmecesine uzattınız.

Ama garip bir şey daha oldu; gözlerinizle elinizin çekmeceye değdiğini gördüğünüz halde parmak uçlarınız bunu hissetmemişti. Çünkü sinir sisteminizin çalışmasında bir farklılık vardı ve siz parmaklarınızdaki hislerden yoksun kalmıştınız. Havanın durumuna bakmak için pencerenin yanına gidip perdeyi araladığınızda ise hiçbir şey göremediniz. Cam sanki kalın bir perde gibiydi, o herkesin bildiği saydamlığını yitirmişti...
Bir sabah uyandığında yukarıdaki gibi olaylar ile karşılaşan bir kişinin dünyadaki düzeni olağan bulması ve bu konuda düşünmemesi mümkün değildir.
Her yeni günde tüm olaylar aynı kurallar ve etkileşimler içinde gerçekleşir. Örneğin musluktan akan su ile rahatlıkla elimizi yüzümüzü yıkarız. Su ideal bir çözücülüğe sahip olduğundan kirleri yerinden söküp götürür. Ayrıca suyun akışkanlığı da ideal bir orandadır. Eğer kıvamı bal gibi olsaydı, ne borularda akabilir ne de temizlik işlerinde kullanılabilirdi. Suyun kimyasal bileşiminde zehirleyici ya da insan bünyesindeki dengeleri bozucu bir özellik de yoktur. Bunlar su ile ilgili sayısız detaydan yalnızca birkaçıdır. Birçok insanın normal karşıladığı bu özellikler evrendeki kusursuz tasarımın örneklerindendir. Evreni Allah yaratmıştır, Allah yaptığı herşeyi kusursuzca yaratan, üstün güç sahibi olandır.
Evrenin Her Noktasında Kendini Gösteren Akıl
Bugün bilimsel alanda yapılan tüm araştırmalar ve incelemeler içinde yaşadığımız evrenin rasyonel bir yapı ile kaplı olduğunu ortaya koymaktadır. Rasyonel, anlam itibariyle akla dayanan, ölçülü, hesaplı demektir. Suyun akışkanlığından, sinir sistemine kadar farkında olduğumuz ya da olmadığımız tüm ideal özellikler hep evrenin rasyonellik özelliğinden kaynaklanır.
Evrenimizin bugünkü halini açıklayabilmek için bilim tarafından şart koşulan rasyonellik hakkında Einstein şöyle demiştir:
"Bu alandaki (bilim) başarılı gelişmelerin yoğun deneyimini yaşamış olan herkes, mevcudiyette açığa çıkartılan rasyonellik karşısında derin bir huşu içerisindedir... Mevcudiyette vücut bulan aklın ihtişamı." (Albert Einstein, Ideas and Opinions, Wings Book, New York, s. 49)
Gerald L. Schroeder dünyanın önde gelen üniversitelerinden Massachussets of Technology'de 'moleküler biyoloji' ve 'kuantum fiziği' alanlarında doktorasını yapmış saygın bir bilim adamıdır. Time, Newsweek ve Scientific American gibi prestijli dergilerde bilim yazarlığı yapmaktadır. Schroeder hala devam ettirdiği bilimsel çalışmalarının ardından vardığı sonucu "Tanrı'nın Saklı Yüzü" adlı kitabında şöyle açıklamaktadır:
"Fiziksel dünya, mucizevi olgularla dolu bir birlik fenomenidir. Evrendeki milyarlarca galaksi arasında dağılmış olan trilyonlarca yıldızı yöneten, 15 milyar ışık yılı uzaklığa kadar uzanan aynı yasalar, 0,0001 santimetrelik bir hücre içerisindeki kimyasal reaksiyonları da yönetmektedir. Organik hücrenin 10 -5 metrelik alanından evrenin 10 26 metrelik alanına kadar, 10 -26 kilogramlık atom kütlesinden, 10 30 kilogramlık Güneş kütlesine kadar, aynı yasalar. Ama neden? Evren neden böylesine idrak edilebilir ve tutarlıdır? Buna bilim tek başına cevap veremez. Muhtemelen bizler, fiziksel olanın içerisinde tutulan metafiziğe dair ip uçlarıyla karşılaşmaktayız." (Gerald l. Schroeder, Tanrı'nın Saklı Yüzü, Gelenek Yayıncılık, Nisan 2003, İstanbul, ss. 44-45)
Schroeder'in bu görüşü Einstein'ın "mevcudiyette vücut bulduğunu düşündüğü akıl" ile aynıdır:
"Fizikçilerin günümüzde ulaştığı son nokta bize çok açık bir ders vermektedir: Daha derin bir inceleme sonucunda, yüzeysel olarak bakıldığında çeşitlilik olarak görünen şeyin aslında 'Bir'lik olduğunu anlarız.
Ebedi ve ezeli olan Bir'dir dendiğinde bunun ardından iki, üç ve dördün geldiği 'Bir' sanmayın. Burada bundan çok daha derinlikli bir şeyden bahsedilmektedir. Burada bahsi geçen birlik, fiziksel olan tarafından idrak edilen sonsuz metafiziksel gerçekliktir, tamamen kapsayıcı ve evrensel olan 'Bir'liktir." (Gerald l. Schroeder, Tanrı'nın Saklı Yüzü, Gelenek Yayıncılık, Nisan 2003, İstanbul, s.43, s.23)
Evrenin her noktasında kendini gösteren akıl, sonsuz ilim sahibi olan Allah'ındır. "Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir." (Furkan Suresi, 2)
Allah Kuran'da 'her an eksiksiz ve kesintisiz bir hakimiyet'e sahip olduğunu şu ayetiyle açıklar: "Göklerde ve yerde olan ne varsa O'ndan ister. O, her gün bir iştedir. Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?" (Rahman suresi, 29-30)
Stanford Üni. Popülasyon Biyolojisi alanında doktora yapan ve Florida Üniversitesi Zooloji profesörlüğü ve Bölüm Başkanlığı görevini yürüten Prof. Thomas C. Emmel ise bu konuda şunları söylemiştir: "...Mevcut Big Bang teorisini şimdiye kadar yapılmış en iyi izahat olarak görüyorum. Yaratıcı süreç pekala devam etmekte. ...bence Allah'ın varlığı, bizi çevreleyen engin evren üzerine yaptığımız çalışmalarda açıkça ortaya çıkıyor." (Henry Margenau & Roy A. Varghese, Cosmos. Bios, Theos, Open Court Publishing Company, Illinois, Mayıs 1992)
Sebep - Sonuç İlişkisi Evreni Açıklamakta Yetersiz Kalıyor

Birçok bilim adamı doğadaki fizik yasalarının ve canlıların gelişiminin sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde cereyan ettiğini düşünür. Hatta bunun, doğal bir olayın açıklamasının bilimsel olarak değer kazanabilmesi için şart olduğunu bile ileri sürerler. Ancak bunu iddia edenler bir açmazla karşı karşıyadırlar. Şu ifade kesin bir çelişkiyi barındırır:
"Elbette bazı şeyler (bilimsel olgular) aslında bir sebebe dayanır ama herşey, bir sebebe dayanmayan şeyler de dahil olmak üzere, bir sebep olmadan da var olabilir." (T. D. Sullivan, "Comming to be Without a Cause", Philosophy, ss. 176-177.)
Burada kast edilen şey şöyle örneklendirilebilir: Yağmurun nedeni bulutlardır, bulutların nedeni atmosferik olaylar, atmosferin nedeni ise Dünya'nın yapısıdır. Peki Dünya'nın yapısının nedeni nedir? İşte burası herşeyi sebep-sonuç ilişkisine bağlayan zihniyetin iflas ettiği noktadır.
Bugün bilimi sebep-sonuç ilişkisi üzerine kurmaya çalışanlar büyük bir telaş ve sıkıntı yaşıyor. Bu sıkıntının nedeni evrenin başlangıcı olan olaydır: Büyük Patlama ya da orijinal adıyla Big Bang. Astrofiziğin ulaştığı kesin sonuç, tüm evrenin, bir sıfır anında, büyük bir patlamayla var olduğudur. Büyük Patlama, tüm evrenin tek bir noktanın patlamasıyla yokluktan meydana geldiğini kanıtlamıştır.

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:09 AM
"O gökleri ve yeri yoktan var edendir..." (Enam Suresi, 101)
Canlılığı ve diğer fiziksel varlıkları sebep-sonuç ilişkisi ile açıklama "maddenin zaman içinde birbiriyle etkileşimi" temeline dayanır. Ancak maddenin, enerjinin, hatta zamanın dahi bulunmadığı bir an vardır. Bu anı maddi bir sebeple açıklamak da imkansızdır.
Yale Üniversitesi Fizik ve Doğa Felsefesi profesörü Henry Margenau doğa kanunlarının tesadüflerle açıklanamayacağını şöyle ifade etmiştir:
"Şuna hiç şüphe yok ki, doğa kanunları tesadüfler ya da kazalar sonucu ortaya çıkmış olamaz. O halde doğanın sayısız yasalarının ortaya çıkışına dair sorulacak cevap ne olmalıdır? Doğa kanunlarının evrensel geçerliliğine uygun olan tek bir cevap biliyorum: Doğa kanunlarını Allah yaratmıştır. Allah herşeyi bilen, herşeye gücü yetendir." (Henry Margenau & Roy A. Varghese, Cosmos. Bios, Theos, Open Court Publishing Company, Illinois, Mayıs 1992)
Oxford Üniversitesinde Tabii Bilimler Doktorası yapmış ve 1973 yılında Nobel Tıp Ödülünü kazanmış olan nörofizyolog Sir John Eccles ise hayatın ancak kusursuz bir yaratılışın sonucu olduğunu söyler:
"Eğer herşeyde bir amaç ve tasarımın hakim olduğuna inanmazsanız o zaman herşeyin sadece tesadüf ve gereklilikten ibaret olduğunu öne sürebilirsiniz. Ama varoluşunuzu açıklamak için tesadüf ve gerekliliğe bağlı kalmak aptalca birşeydir. Bütün hayat ve elbette bütün insanlar kusursuz bir yaratılış planının parçasıdırlar." (Henry Margenau & Roy A. Varghese, Cosmos. Bios, Theos, Open Court Publishing Company, Illinois, Mayıs 1992)
Bir kısım insanların -ki bunlara bazı bilim adamları da dahildir- sebep-sonuç etkileşiminde bu kadar ısrarcı olmalarının nedeni, herşeyi, maddi dünyayı, kendi içinde açıklayabilme arzusudur. Materyalizm olarak adlandırılan bu akıma göre; evren sonsuz boyuttadır. Sonsuzdan beri vardır ve sonsuza kadar da var olacaktır. Bu sonsuzluk içinde en karmaşık olaylar dahi rastlantısal gelişmelerin sonucu olabilir. Sonuç olarak bir materyalist için herşeyin Yaratıcısı olan Allah'a inanmak söz konusu değildir. Materyalist felsefenin de temelini oluşturan bu görüş, 20. yüzyılda gelişen bilim ve teknoloji ile kökünden yıkılmıştır. Bilim adına ortaya çıkan materyalist iddia, yine bilim tarafından ortadan kaldırılmıştır. Maddenin sonsuzdan beri var olduğu ve sonsuza kadar da var olacağı iddiası artık bir dogmadır (dogma; doğruluğu sınanmadan benimsenen, bir öğretinin veya ideolojinin temelidir).
1978 Nobel Fizik Ödülü'nü alan Dr. Arno Penzias materyalizmin bilimsel bir gerçek değil, ancak inanç olabileceğini şöyle açıklar:
"Bugünün dogması ise maddenin ezeli ve ebedi olduğu yönündedir. Bu dogma, evrenin yaratılmış olduğuna işaret eden gözleme dayalı kanıtların, astronominin bugüne kadar ürettiği gözlemlenebilir verilerin hepsinin evrenin yaratıldığı iddiasını desteklediği gerçeğine rağmen, kabul etmek istemeyen insanların (bunlara fizikçilerin çoğunluğu da dahildir) içgüdüsel inançlarına dayanmaktadır." (Henry Morgentau & Roy Abraham Varghese, Kosmos Bios Teos, Gelenek Yayıncılık, Ekim 2002, İstanbul, s. 101.)
Evrenin başından beri bir plana göre işlediğini ise Penzias şöyle anlatır:
"Astronomi bizi benzersiz bir olaya ulaştırır; hiçlikten yaratılmış olan, hayatın oluşabilmesi için sağlanması gereken koşullara en uygun, hassas bir dengeye ve kendisine temel oluşturan bir plana (buna 'doğaüstü' de denebilir) sahip olan bir evren." (Henry Morgentau & Roy Abraham Varghese, Kosmos Bios Teos, Gelenek Yayıncılık, Ekim 2002, İstanbul, s.105.)

Bilim çevreleri de artık evrenin 'insan merkezcil bir amaç' (Homo-centrici Teleologism) taşıdığını düşünmeye başlamıştır. Buna göre evren, boş yere var olmamıştır; bir amacı vardır. Evrendeki tüm fiziksel dengeler insan yaşamı için çok hassas bir biçimde ayarlanmıştır. Evrendeki her ayrıntı, insan yaşamını gözeten bir amaçla tasarlanmıştır. Allah herşeyin Hakimi olduğunu bir ayette şöyle bildirmektedir: "Gaybın anahtarları O'nun Katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır." (Enam Suresi, 59)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:09 AM
Bilim Tarihi Ne Kadar Eski?


Bilim tarihi insanlar için hep bir araştırma konusu olmuştur. Eski çağlara ait kalıntıların incelenmesiyle, bu dönemlerdeki bilim düzeyi hakkında bilgiler edinilmeye çalışılmıştır. Bu araştırmaların gelişen teknoloji sayesinde hız ve derinlik kazanması, insanlara her geçen gün bilim tarihiyle ilgili yeni veriler sunmaktadır.
İşte bu verilerden bir yenisi İtalyan Alpleri'nde bulunan 5000 yıllık bir avcı cesedinin yanındaki çantada bulunan yaylar ve oklardır. 5000 yıl öncesine ait bu oklardaki bilimsel özellikler insanı hayrete düşürücü niteliktedir : Okların arkasında bulunan tüyler, okun hedefe doğru giderken hızla dönerek ilerlemesini sağlayacak "ivli" şekilde yerleştirilmişlerdir.
İvme sistemi yani sabit hızda ilerleyen maddenin hızını artıran etkenler ise ancak 18. yüzyılda keşfedilmiştir. İşte bu yeni bulgu, araştırmacılar arasında, 18. yüzyılda yeni keşfedilen bir bilginin 5000 yıl önce insanlar tarafından nasıl bilindiği ve kullanıldığı konusunda şaşkınlık yaratmıştır.
İvme Sistemi ve Newton'un Hareket Yasaları

Önce İvme Sitemi hakkında biraz bilgi edinelim:
İvme, hızı sürekli artan ya da azalan cisimlerin belli bir süre sonundaki hızlarının hesaplanmasında kullanılır.Bir hareketlinin hızının birim zamandaki artış ya da azalma miktarına İvme denir:

a=(v(son)-v(ilk))/(t(son)-t(ilk)) denkleminde, V:hız, a:ivme, t:zamandır.
Bu konudaki en önemli kaynak Newton'un 18. yüzyılda açıkladığı hareket yasalarıdır. Bu yasalara göre, bir cismin hareketinde ya da şeklinde bir değişikliğe yol açan etmene kuvvet denir. Tanımdan da anlaşılacağı gibi kuvvetle hareket arasında bir bağlantı vardır.
Newton'un dayandığı temel yasalardan ilki "Eylemsizlik Yasası"dır Buna göre bir cisme hiçbir kuvvet etki etmiyorsa ya da cisme etki eden kuvvetlerin bileşkesi sıfırsa bu cismin hızında bir değişiklik olmaz. Eğer maddesel bir noktanın yeri mutlak bir koordinat eksenler sistemine göre tarif edilirse ve bu maddesel nokta dışarıdan başka cisimlerin etkisi altında bulunmuyorsa bu nokta ivmesiz olarak hareket edecektir; yani ya hareketsiz duracak veya bir doğru üzerinde sabit bir hızla hareket edecektir. Newton'un bu ifadesi şöyle açıklanabilir: Bir kuvvetin uygulanmasıyla durumu değişmeye mecbur edilmediği takdirde, her cisim bulunduğu hareketsiz halinde veya düzgün hareket halinde kalır. İkinci yasa olan "Dinamiğin Temel Yasası"na göreyse, bir cismi etkileyen kuvvetlerin bileşkesi sıfır değilse cisim mutlaka ivmeli bir hareket yapar ve ivme her an bileşke kuvvetle doğru orantılıdır. Yani bir cisme bir kuvvet uygulanırsa o cisimde bir ivme meydana gelir ve ivme kuvvetle orantılıdır (F = m.a). Üçüncü yasa ise "Etki tepki yasası"dır. Bir A cismi bir B cismine bir F kuvveti uyguluyorsa, B cismi de A cismine zıt yönde ama ona eşit bir F kuvveti uygular.
Bütün deneyler gösterir ki; nerede ve ne zaman bir ivme meydana gelirse, bu ivme iki sebebin yalnız birinden veya her ikisinden dolayı meydana gelir. Bu ivme, kullanılan sistemin mutlak bir eksenler sistemi olmadığından veya başka cisimlerin etkisinden veya her iki sebepten ötürü olabilir. Başka bir sebep mümkün değildir.
İşte oka hız kazandırmaya yarayan ivli bir sistem geliştirmek için bu temel fizik prensiplerinin mutlaka bilinmesi gerekmektedir.
Peki ama bu karmaşık sistem 18. yüzyılda keşfedilmeden yıllar önce, sanki bu kurallardan haberdarmışçasına bir oka ivme kazandıracak sistem nereden bilinmiştir?
18 yüzyılda keşfedilen İvme Sistemi'nin çok daha eski çağlarda kullanılmış olduğu kanıtlandığına göre, şimdi de eski çağlardaki bilim seviyesine bir göz atalım.
Eski Çağlarda Bilim

İnsanlığın düşünce tarihine bakıldığında pozitif bilimler yakın geçmişte karşımıza çıkar ancak buna rağmen oldukça hızlı gelişmişlerdir.

Bilim tarihi hakkındaki bilgilerimiz araştırmacıların elde ettikleri milattan önceki yüzyıllara ait kalıntılarla sınırlıdır. Bu bilgiler ışığındaki bilgilere göz attığımızda, bilim tarihiyle ilgili, eski çağlara ait şu bilgiler karşımıza çıkmaktadır:
En eski uygarlıklardan bir olan Çin Uygarlığında bilimsel faaliyetin başlangıcı M.Ö. 2500'lere kadar götürülebilir. On ikinci yüzyıldan itibaren yapılan seyahatler sonucunda, matbaa ve barut gibi teknik buluşlar, Avrupa'ya Çin'den götürülmüştür. Diğer uygarlıklardan farklı olarak Çin'de daha çok aritmetik ve cebir bilimleri gelişme göstermiş ve hatta geometri problemleri bile bu iki disiplinden yararlanılarak çözülmeye çalışılmıştır. Teknik açıdan devrine nispetle oldukça gelişmiş bir düzeyde bulunan Çin astronomisinde, Galilei'den önce Güneş lekeleri konusunda bilgi verildiği görülmektedir. Ayrıca astronomi metinlerinde, meteor ve meteoritler ile nova ve süpernovalar hakkında kayıtlara da rastlanmaktadır.
Hint uygarlığına bakacak olursak, buradaki bilimsel etkinliklerin başlangıcını M.Ö. 5000'lere kadar geriye gittiğini görmek mümkündür. M.S. beşinci ve on ikinci yüzyıllar arasında Hintliler, trigonometrik oranları da dikkate almak suretiyle, Güneş-Yer, Ay-Yer uzaklıklarını, Güneş, Ay ve diğer gezegenlerin konumlarını ve dolanım periyotlarını hesaplamaya çalışmışlar ve bunlarla ilgili sayısal değerleri içeren eserler bırakmışlardır.
Nil nehri civarında gelişen Mısır uygarlığı M.Ö. 2700 yıllarından itibaren matematik, astronomi ve tıp konularındaki etkinliklerle parlamıştır. Mısırlılardan kalan eserler arasında en önemli yeri birer mimari harikası olan piramitler tutar.
Mezopotamya'daki uygarlığının başlangıcı M.Ö. 3000 yıllarından öncesine gider. Modern astronominin temelinde Mezopotamya astronomisi bulunur. Mezopotamyalılar cebir ilminin kurucusudurlar. Gelişmiş bir rakam sistemine sahip olmaları cebir konusunu da ilerletmelerini sağlamıştır. Thales Teoremi'ni dik üçgenler için bulmuş ve kullanmışlardır. Daireyi 360 dereceye bölen de Mezopotamyalılardır.
Coğrafi konumu çeşitli bölgelerle bir köprü niteliğinde olan Anadolu uygarlığıysa çeşitli çok çeşitli yönlerden gelişmiş bir uygarlık olarak karşımıza çıkar. Bazı Anadolu uygarlıkları arasında Hitit, Urartu, Firig ve Lidya uygarlıkları sayılabilir. Batı Anadolu'daki Lidya uygarlığının en büyük başarısı ise parayı icat etmiş olmasıdır. Böylece o dönemin ekonomik hayatında büyük gelişme sağlanmış, modern ekonominin temelleri atılmıştır.
Görülmektedir ki bilim, ilgili verilere ulaşabildiğimiz bu eski çağlarda dahi çok ileri bir seviyede bulunmaktaydı.
Günümüz teknolojisinin bize eski çağlarla ilgili yeni bulgular sunduğunu belirtmiştik. İşte 5000 yıllık oklarda ortaya çıkan bilimsel zeka da bize eski çağlardaki insanların bilimde ilerlemiş olduklarını ve bilim tarihinin sandığımızdan çok daha eskilere dayandığını kanıtlayan önemli bir bulgudur.
Allah'ın 14 Asır Önce Kuran'da Bildirdiği Bilimsel Gerçekler Yeni Keşfediliyor

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:10 AM
Allah Kuran'da, 20. yüzyıl teknolojisiyle eriştiğimiz bazı bilimsel gerçekleri bundan 1400 yıl önce insanlara bildirmiştir.
Elbette ki Kuran bir bilim kitabı değildir. Fakat çeşitli ayetlerinde, son derece özlü ve hikmetli bir anlatım içinde aktarılan ve Kuran'ın indirildiği dönemde bilimsel olarak saptanması mümkün olmayan bazı bilimsel gerçekler ancak 20. yüzyıl teknolojisi ile keşfedilmiştir. Kuran'ın bilimsel mucizelerini anlamak için de, bu İlahi kitabın indirildiği dönemdeki bilim düzeyine bir göz atalım.
Kuran'ın indirildiği 7. yüzyılda, Arap toplumu bilimsel konular hakkında sayısız hurafeye ve batıl inanca sahipti. Evreni ve doğayı inceleyecek teknolojiye sahip olmayan Araplar, nesilden nesile aktarılan efsanelere inanıyorlardı. Örneğin, gökyüzünün dağlar sayesinde tepede durduğu sanılıyordu. Bu inanışa göre Dünya düzdü ve iki ucunda yüksek dağlar vardı. Bu dağların ise birer direk gibi gök kubbeyi ayakta tuttukları düşünülüyordu.
Ancak Arap toplumunun tüm bu batıl inanışları Kuran'la birlikte ortadan kaldırıldı. Örneğin "Allah O'dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti..." (Rad Suresi, 2) ayeti göğün dağlar sayesinde tepede durduğu inancını geçersiz kıldı. Bunun gibi daha pek çok konuda, o dönemde hiçbir insanın bilmediği önemli bilgiler Kuran'da verildi. İnsanların astronomi, fizik ya da biyoloji hakkında çok az şey bildikleri bir dönemde indirilen Kuran, evrenin yaratılışından insanın oluşumuna, atmosferin yapısından, yeryüzündeki dengelere kadar pek çok konuda kilit bilgiler içermekteydi.
İşte Kuran bize, Allah'ın üstün ilmini insanlara dilediği dönemde öğretebileceğini ispatlamaktadır.
Bu anlamda eski çağlara ait, ileri bilimsel tekniklere sahip kalıntıların bulunması bizleri şaşırtmamalı, aksine Allah'ın üstün ilminin ezeli ve ebedi olduğunu bir kez daha düşünmemizi sağlamalıdır. Allah üstün ilminin her yeri kuşattığını Kuran'da şöyle haber verir: "Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kâimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür." (Bakara Suresi, 255)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:10 AM
Bilimadamları DNA'nın İzinde


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/bilimadamlari_dnanin_izinde_Kasim_ikibinuc/bilimadamlari_dnanin_izinde.jpg
Teknolojide Yeni Bir Dönüm Noktası: DNA Bilgisayarı

İsrailli bilim adamları saniyede 330 trilyon işlem gerçekleştirebilen ve en hızlı PC'den 100 bin kat daha hızlı olan bir bilgisayar geliştirdiler: Bir DNA bilgisayarı!
Bir yıl önce Rehovot'da, Weizmann Bilim Araştırma Enstitüsünde İsrailli bilim adamları, mikroskobik silikonlar yerine enzimlerden oluşan programlanabilir moleküler bir bilgisayar üretmişlerdi. Şimdi ekip bir adım daha ileri gitti. Bu sistemi aradan geçen zaman içinde geliştiren bilim adamları, tek bir DNA molekülü ile bir bilgisayarı çalıştırmayı başardılar.


Bu yeni aygıtta, tek bir DNA molekülü bilgisayara ihtiyacı olan tüm yakıtı sağlıyor. DNA molekülü, hem işlem yapıyor hem de gerekli enerjiyi üretiyor. Geliştirilen mikroskobik bilgisayarın veri giriş çıkış terminalleri ile yazılım ve donanımı tamamen, canlı organizmalardaki kodlanmış bilgiyi depolayan DNA moleküllerinden yapılıyor. Yeni bilgisayarda veriler, DNA ipliğindeki molekül çiftleri tarafından temsil ediliyor ve doğal olarak oluşan 2 enzim, kodları okumak ve kopyalamak için donanım görevini üstleniyor. Tüm DNA bilgisayarları bir tüpte toplandığında, yazılım ve donanım molekülü girdiler üzerinde işlem yaparak gerekli çıktıları hesaplıyor. DNA bilgisayarının enerji kullanımının da çok düşük olduğu belirtiliyor.
Bu tasarım DNA bilgisayarları konusunda büyük bir adım olarak nitelendiriliyor. Guiness Rekorlar Kitabı bu bilgisayarı "dünyanın en küçük biyolojik işlem cihazı" olarak tanımlıyor. DNA bilgisayarcılığı henüz başlangıç dönemini yaşıyor ve içeriği daha yeni keşfediliyor. Ancak DNA bilgisayarının, tüm bilgisayarların, özellikle eczacılığın ve biyomedikal uygulamaların geleceğini değiştirebileceği belirtiliyor.
DNA'yı bilgi depolamak ve işleme koymak amacıyla kullanma fikri ilk kez; 1994'te Kaliforniyalı bir bilim adamı DNA'yı basit bir matematik problemini çözmek için bir test tüpünde kullandığında doğdu. O zamandan beri, farklı araştırma grupları DNA bilgisayarları için farklı öneriler getirdiler ancak bu girişimler yakıt için ATP adlı enerjik bir moleküle bağımlılardı. İsrail araştırma grubuna önderlik eden Ehud Shapiro, "Bu yeniden tasarlanan alet DNA'yı yakıt kaynağı olarak kullanıyor" dedi.
Çıplak gözle, DNA bilgisayarı bir test tübündeki su şeklinde görülüyor, ortada mekanik bir aygıt görünmüyor. Bir trilyon biyomoleküler aygıt tek bir su damlasına sığabiliyor. Bilim adamları sonuçları bir bilgisayar ekranında görmek yerine, DNA molekülünün uzunluğunu görmeye izin verecek bir tekniğin kullanılmasıyla analiz ediyorlar.
DNA Kadar Mükemmel Değil!

DNA bilgisayarı henüz sadece temel işlevlerini yerine getirebiliyor, pratik uygulamalara sahip değil. Shapiro, "Bizim bilgisayarımızın yerine getiremeyeceği işlemler var" diyor. Örneğin bilgisayar bir listedeki "1" rakamları eğer hafızasındakilerden çoksa onları sayamıyor. Çünkü limitli bir hafızası var. Ayrıca bir soruya ancak "evet" ya da "hayır" yanıtlarını verebiliyor. Yanlış yazılmış bir kelimeyi ise düzeltemiyor.
Yine de hız ve kapasite anlamında DNA bilgisayarları normal bilgisayarlardan üstün durumda. Bilim adamları silikon çiplerin daha fazla küçültülemeyeceğini belirtiyorlar. Oysa bütün hücrelerin çekirdeğinde bulunan DNA molekülü, bir santimetreküpte bir triyon müzik CD'sinin saklayabileceğinden daha fazla bilgi saklayabiliyor. DNA bilgisayarı bir su damlasına sığabildiği için "Bir kaşık dolusu bilgisayar sabunu / suyu" anlamında kullanılan, "soap of computer" olarak adlandırıyıyor. Shapiro'nun bir kaşık dolusu sabunu 15 trilyon bilgisayar içeriyor ve enerji verimi bir PC'den milyon kere daha fazla. Bir masa PC'si bir hesaplamayı çok hızlı yapabilirken, DNA telleri olası milyarlarca cevabı anında verebiliyor. Gelecekte hedeflerini gerçekleştirmek için geleneksel silikonlar kullanan ama özel hedefler için DNA yardımcıları kullanan daha karmaşık makinelerin de üretilebileceği belirtiliyor.
Hücredeki Doktorlar

DNA bilgisayarlarının eczacılık ve biyomedikal alanlarda devrimlere sebep olacağı belirtiliyor. Bazı bilim adamları ileride vücudumuzda minik DNA bilgisayarlarının devriye gezerek sağlığımızı kontrol edeceklerini, hasarlı veya hastalıklı hücreleri onarmak için gerekli ilaçları doğru yere bırakacaklarını öne sürüyorlar. Shapiro, "Kendi kendini yöneten biyomoleküler bilgisayarlar hücrede bir doktor gibi çalışabilirler ve hücre içindeki anormallikleri tespit edebilirler" diyor. Önceden programlanmış medikal bilgilere danışarak, bilgisayarlar, ilaçları sentezleyerek anormal durumlara cevap verebilirler."
Bilim adamları, DNA bilgisayarlarını, geleneksel bilgisayarların gelecekteki rakibi olarak görüyor. DNA bilgisayarı araştırması son derece hızlı ilerliyor.
DNA'daki Kusursuz Tasarım

Aslında biyokimyasal "nano bilgisayarlar" (nano: çok küçük ) doğada zaten hazır bulunuyor.
Teknolojik bir ürünün veya tesisin yapımı ve yönetiminde insanoğlunun yüzyıllar boyunca elde ettiği tecrübe ve bilgi birikimi kullanılır. Dünyanın en ileri ve karmaşık tesisi olan insan vücudunun inşası için gereken bilgi ve tecrübe ise insan vücudunun bir nevi bilgi bankası olan DNA'da saklıdır. DNA'da korunan bilgiler, insanın saç ve gözlerinin renginden, boyunun uzunluğuna kadar tüm fiziksel özellikleri ile birlikte, hücrelerde ve vücutta meydana gelen binlerce farklı olayı ve sistemi de kontrol eder.
İnsanın tek bir DNA molekülünde tam bir milyon ansiklopedi sayfasını veya başka bir deyişle yaklaşık 1000 kitabı dolduracak miktarda bilgi bulunur. Yani, her bir hücrenin çekirdeğinde, insan vücudunun işlevlerini kontrol etmeye yarayan bir milyon sayfalık bir ansiklopedinin içerebileceği miktarda bilgi kodlanmıştır. Bir benzetme yapmak istersek, dünyanın en büyük ansiklopedilerinden birisi olan 23 ciltlik "Encyclopedia Britannica"nın bile toplam 25 bin sayfası vardır. Bu durumda, karşımıza inanılmaz bir tablo çıkar.
Mikroskobik hücrenin içindeki, ondan çok daha küçük bir çekirdekte bulunan bir molekülde, milyonlarca bilgi içeren dünyanın en büyük ansiklopedisinin 40 katı büyüklüğünde bir bilgi deposu saklı durmaktadır. Bu da yaklaşık 1000 ciltlik, dünyada başka eşi, benzeri olmayan dev bir ansiklopedi demektir.
DNA, Allah'ın Sonsuz Aklının Bir Tecellisidir

İşte bilim, DNA adlı bu muhteşem kütüphaneyi bilgisayarlar için enerji kaynağı olarak kullanmayı hedefliyor. Teknoloji, insan vücudunda özel olarak tasarlanmış ve hazır halde bulunan, yeryüzündeki en gelişmiş bilgisayarlardan çok daha üstün bir tasarıma sahip olan DNA'yı taklit etmeye, onun enerjisinden faydalanmaya çalışıyor. Ancak üretilen bilgisayarlar bir DNA'nın bilgi hafızasına erişemiyor.
Diyelim ki bir DNA bilgisayarına alabileceği maksimum bilgi yüklendi. Bilgisayarın gerçekleştirebileceği işlemler yine de kısıtlı olacaktır. Bu bilgiler, onun herhangi bir canlının yaşamsal fonksiyonlarını düzenlemesini sağlayamayacaktır. Oysa bir DNA, sahip olduğu bilgi ile bir canlının tüm yaşamsal fonksiyolarının bir düzen içinde yürümesini sağlar.
Gözle göremediğimiz, çapı milimetrenin milyarda biri büyüklüğünde, atomların yan yana dizilmesiyle oluşmuş bir zincirin böyle bir bilgiye ve hafızaya sahip olması açık bir yaratılış gerçeğidir. Allah DNA'ya yerleştirdiği bilgilerle gücünün sınırsızlığını ve yaratmada hiçbir ortağının olmadığını bir kere daha göstermektedir. Allah ilminin sınırsızlığını bir ayette şöyle bildirilmektedir.
"De ki: "Rabbimin sözleri(ni yazmak) için deniz mürekkep olsa ve yardım için bir benzerini (bir o kadarını) dahi getirsek, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, elbette deniz tükeniverirdi." (Kehf Suresi, 109

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:10 AM
Bilinçli Tasarım


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/bilincli_tasarim_Eylul_ikibinuc/bilincli_tasarim.jpg
Yaşamın Kökeni Hakkında Yeni Bir Yaklaşım
Bilinçli Tasarım Teorisi

(Bu makale, Bilim ve Teknik dergisinin Kasım 2001 tarihli sayısında yayınlanmıştır.)


Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabından bu yana, biyolojideki temel kuram, canlıların doğal seleksiyonun ürünü olduklarını öngören evrim kuramı oldu. 20. yüzyılda Darwinizm'e genetik ışığında getirilen yeni yorum, doğal seleksiyona bir de mutasyon mekanizmasını ekledi. Ancak bu iki mekanizmanın, yani doğal seleksiyon ve mutasyonun, canlılığın tek kaynağı olduğu yönündeki geleneksel anlayış, son yıllarda önemli eleştiriler alıyor. Pek çok bilim adamı, canlılığın sadece bu gibi amaçsız ve bilinçsiz faktörlerin ürünü olamayacağını, hayatın kökeninde "tasarlayıcı bir bilincin" olduğunu savunuyorlar. Bu anlayış son yıllarda yeni bir teoriyi de beraberinde getirdi: "Bilinçli Tasarım" (Intelligent Design) teorisi.
Bu teori, 1990'lı yıllarda bir grup Amerikalı bilim adamı tarafından ortaya atıldı. Teorinin ilk büyük çıkışı, Pennsylvania'daki Lehigh Üniversitesi'nden biyokimya profesörü Michael J. Behe'nin "Darwin'in Kara Kutusu: Evrime Karşı Biyokimyasal Başkaldırı" adlı kitabı oldu. Behe, kitabında canlı hücresinin Darwin zamanında içeriği bilinmeyen bir "kara kutu" olduğunu, hücrenin detayları anlaşıldığında ise, burada çok kompleks bir "tasarım" bulunduğunun ortaya çıktığını anlatıyordu. Behe'ye göre, canlılardaki kompleks sistemlerin doğal seleksiyon ve mutasyonla, yani bilinçsiz mekanizmalarla ortaya çıkması imkansızdı ve bu durum hücrenin "bilinçli bir şekilde tasarlandığını" gösteriyordu. Fransız felsefe profesörü Peter van Inwogen, bu kitabın önemini şöyle vurgulamaktaydı:
"Eğer Darwinistler bilimsel gerçeklerle dolu bu kitabı, önemsemeyerek, yanlış anlayarak veya ona gülüp geçerek karşılarlarsa, bu durum bugün Darwinizm'in bilimsel bir teori olmaktan çok bir ideoloji olduğu yönündeki gitgide yayılan şüpheler için önemli bir kanıt olacaktır." (Michael Behe, Darwin's Black Box, New York, The Free Press, 1996)
Darwinistler Behe'ye tatminkar bir cevap veremediler. Ve "bilinçli tasarım" teorisi giderek daha fazla bilim adamı tarafından savunulmaya başlandı. Bugün bu hareketin önemli isimleri arasında California Berkeley Üniversitesi'nden Philip Johnson; MIT, Chicago, Princeton Üniversiteleri'nden Willam Dembski; doktorasını Cambridge'de yapmış olan Stephen C. Meyer; Chicago Üniversitesi'nden Paul Nelson gibi isimler yer alıyor. "Access Research Network" çatısı altında bilimsel çalışmalar yürüten gruba, internet üzerinden ulaşmak mümkün. (www.arn.org (http://www.yudumla.com/redirector.php?url=http://www.arn.org))
İndirgenemez Komplekslik

Bilinçli dizayn teorisini savunanların en çok vurgu yaptıkları kavramlardan biri, "indirgenemez komplekslik" (irreducible complexity).
Bu kavram, aslında Darwin tarafından ortaya konmuş bir "kıstas"a dayanıyor. Darwin, kendi teorisinin nasıl yanlışlanabileceğini Türlerin Kökeni'nde şöyle ifade etmiş:
"Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır. Ama ben böyle bir organ göremiyorum." (Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 189)
Darwin'in buradaki kastını iyi incelemek gerekiyor. Başta belirttiğimiz gibi, Darwinizm canlıların kökenini iki bilinçsiz doğa mekanizması ile açıklıyor: Doğal seleksiyon ve rastlantısal değişiklikler (yani mutasyonlar). Darwinist teoriye göre, bu iki mekanizma, canlı hücresinin kompleks yapısını, kompleks canlıların vücut sistemlerini, gözleri, kulakları, kanatları, akciğerleri, yarasaların sonarını ve daha milyonlarca karmaşık tasarımlı sistemi meydana getirmiş durumda.
Ancak son derece kompleks yapılara sahip olan bu sistemler, nasıl olur da iki bilinçsiz doğal etkenin ürünü sayılabilir? İşte bu noktada Darwinizm'in başvurduğu kavram, "indirgenebilirlik" kavramı. Teori, sözkonusu sistemlerin çok daha basit hale indirgenebileceklerini ve sonra da kademe kademe gelişmiş olabilecekleri iddia ediyor. Bu kademeler sayesinde, Darwinizm'in iddiasına göre, önceden gözü olmayan bir canlı türü kusursuz bir göze sahip oluyor, önceden uçamayan bir başka tür de kanatlanıp uçar hale geliyor.
Ancak bilinçli tasarım savunucuları, bu klasik hikayede çok önemli bir yanılgı olduğunu savunuyorlar. Dikkat edilirse, Darwinist teori, bir noktadan bir başka noktaya (örneğin kanatsız canlıdan kanatlı canlıya) doğru giden aşamaların hepsinin tek tek "avantajlı" olmasını öngörüyor. A'dan Z'ye doğru gidecek bir evrim sürecinde, B, C, D, U, Ü, V ve Y gibi tüm "ara" kademelerin canlıya mutlaka avantaj sağlaması gerekiyor. Doğal seleksiyon ve mutasyonun bilinçli bir şekilde önceden hedef belirlemeleri mümkün olmadığına göre, tüm teori canlı sistemlerinin avantajlı küçük kademelere "indirgenebileceği" varsayımına dayanıyor.
İşte Darwin bu nedenle "eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır" demişti.
Bilinçli tasarım savunucuları, işte bu noktayı vurguluyorlar ve 20. yüzyıl biliminin, Darwin zamanında yeterince bilinmeyen pek çok "indirgenemez kompleks" yapı ortaya çıkardığını belirtiyorlar. Michael Behe'nin kitabında indirgenemez kompleks sistemlere verdiği ilginç örneklerden biri, bakteri kamçısı.
Bakterinin Kamçısı

"Kamçı" olarak Türkçe'ye çevrilen "flagella" isimli organ, bazı bakteriler tarafından sıvı bir ortamda hareket edebilmek için kullanılır. Organ, bakterinin hücre zarına tutturulmuştur ve canlı ritmik bir biçimde dalgalandırdığı bu kamçıyı bir palet gibi kullanarak dilediği yön ve hızda yüzebilir. Bakterilerin kamçısı, uzun zamandır bilinmektedir. Ancak son 10 yıl içindeki gözlemler, bu kamçının detaylı yapısını ortaya çıkarınca bilim dünyası şaşkına dönmüştür. Çünkü kamçının, önceden sanıldığı gibi basit bir titreşim mekanizmasıyla değil, çok karmaşık bir "organik motor" ile çalıştığı ortaya çıkmıştır.
Bakterinin hareketli motoru, elektrik motorlarıyla aynı mekanik özelliğe sahiptir. İki ana bölüm söz konusudur: Bir hareketli kısım (rotor) ve bir durağan kısım (stator).
Bu organik motor, mekanik hareketler oluşturan diğer sistemlerden farklıdır. Hücre, içinde ATP molekülleri halinde saklı tutulan hazır enerjiyi kullanmaz. Bunun yerine kendine özel bir enerji kaynağı vardır: Bakteri, zarından gelen bir asit akışından aldığı enerjiyi kullanır. Motorun kendi iç yapısı ise olağanüstü derecede komplekstir. Kamçıyı oluşturan yaklaşık 240 ayrı protein vardır. Bunlar kusursuz bir mekanik tasarımla yerlerine yerleştirilmiştir. Bilim adamları kamçıyı oluşturan bu proteinlerin, motoru kapatıp açacak sinyalleri gönderdiklerini, atom boyutunda harekete imkan sağlayan mafsallar oluşturduklarını ya da kırbacı hücre zarına bağlayan proteinleri hareketlendirdiklerini belirlemişlerdir. Motorun işleyişini basitleştirerek anlatmak amacıyla yapılan modellemeler bile, sistemin karmaşıklığının anlaşılması için yeterlidir.
Bakteri kamçısını kitabında detaylı olarak anlatan Michael J. Behe, sadece bu kompleks yapısının dahi, evrimi "yıkmak" için yeterli olduğunu savunmaktadır. Çünkü kamçı hiç bir şekilde basite indirgenemeyecek bir yapıdadır. Kamçıyı oluşturan moleküler parçaların tek bir tanesi bile olmasa, ya da kusurlu olsa, kamçı çalışmaz ve dolayısıyla bakteriye hiç bir faydası olmaz. Bakteri kamçısının ilk var olduğu andan itibaren eksiksiz olarak işlemesi gerekmektedir. Bu gerçek karşısında evrim teorisinin "kademe kademe gelişim" modeli anlamsızlaşmaktadır. Nitekim bugüne kadar hiç bir evrimci biyolog, bakteri kamçısının kökenini açıklamayı denememiştir bile.
Tasarım Nasıl Belirlenebilir?

Bakteri kamçısı kuşkusuz bilinçli tasarım savunucularının tek örneği değil. Behe kitabında daha pek çok "indirgenemez kompleks" yapının örneğini veriyor. Sadece Behe'nin kitabında değil, bilinçli tasarımı savunan pek çok biyolog tarafından yayınlanan kitaplarda ve bilimsel makalelerde, evrimin "kör" mekanizmalarının açıklayamadığı kompleks tasarımlara dair sayısız örnek var: İnsan gözünün anatomisi, retina hücrelerindeki karmaşık biyokimyasal düzenek, DNA replikasyonunda görev yapan enzimler, insanın diz ekleminin tasarımı veya "tek yönlü ve daimi nefes akışı" sağlayan özgün kuş akciğeri gibi.
Bilinçli tasarım savunucuları, bu yapıların hiç birinin "doğal mekanizmalarla" oluşmuş olamayacağını, mutlaka bilinçli bir düzenlemenin ürünü olduğunu savunuyorlar. Peki bir yapının tasarım ürünü olduğu nasıl anlaşılıyor? William Dembski The Design Inference: Eliminating Chance through Small Probabilities (Dizayn Çıkarımı: Küçük Olasılıklar Yoluyla Şans Faktörünü Elimine Etmek) adlı kitabında (Cambridge University Press, 1998) bu soruyu cevaplıyor.
Dembski'ye göre, doğada var olup da doğal faktörlerle ortaya çıkma olasılığı aşırı derecede küçük olan yapılar, bilinçli bir tasarımın bilimsel kanıtını oluşturuyor. Örneğin fonksiyonel bir protein molekülünün, doğadaki 20 farklı aminoasitin rastlantısal biraraya gelmesiyle oluşma ihtimali, matematikte "imkansız"ın başladığı nokta sayılan 1050'de 1'den bile çok çok daha (trilyarlar kere trilyarlarca kat) küçük. Bu durum, proteinin rastlantısal bir sürecin ürünü olmadığını, "tasarlanmış" bir yapı olduğunu gösteriyor.
Daha kolay anlaşılır bir örnek ise şöyle: Balta girmemiş bir ormanda bir heykele rastlarsanız, bundan çıkardığınız sonuç ne olur? Doğal faktörlerin bu heykeli oluşturmuş olmaları ihtimali çok çok küçük olduğu (yani böyle bir alternatif "imkansız" olduğu) için, heykelin tasarlanmış olduğu sonucuna varırsınız. Bilinçli tasarım savunucuları, canlıların kompleks mekanizmalarının, bir ormanda bulunan heykelden çok daha açık birer "tasarım kanıtı" olduğunu savunuyorlar.
Bilim İçin Bir Dönüm Noktası mı?

Kuşkusuz bilinçli tasarım konusundaki bu çalışmalar, önemli bir soruyu da beraberinde getiriyor: Tasarımcı kim? Canlıları dizayn eden bilinç, kimin bilinci?
Bilinçli tasarım savunucuları, bu sorunun cevabının, bilimin alanı dışında kaldığını belirtiyorlar. Onlara göre bilimin yaşamın kökeni hakkında varabileceği sonuç, canlılığın tasarlanmış olduğunu tespit etmekten ibaret. Yani, bu tasarımın sahibi kim, amacı nedir gibi soruların, kendi alanlarından çıkıp dinin veya felsefenin ilgi alanına girdiğini düşünüyorlar. Profesör Philip Johnson'a göre, "herkes bu sorulara kendi inançlarına ve düşüncelerine göre cevap arayabilir, ama önemli olan bilimin, hayatı amaçsız bir rastlantılar zinciri olarak gören Darwinist teoriyi reddediyor olması."
Bilinçli tasarım teorisi, hem bilim dünyasını hem de toplumu derinden etkileyeceğe benziyor. Access Research Network tarafından yayınlanan Origins and Design dergisi, oldukça yüksek bir tirajla bilinçli tasarım kavramının bilimsel temellerini oturtuyor. Teorinin Behe, Johnson, Dembski gibi öncüleri, ABD'nin saygın üniversitelerinde bilimsel konferanslarda söz alıyor, Darwinist bilim adamlarıyla tartışmalara katılıyor ve teorinin her geçen gün daha fazla yayılması için çalışıyorlar.
Geçtiğimiz günlerde New York Times gazetesi, "bilinçli tasarım" teorisini ele alan "Evolutionists Battle New Theory on Creation" (Evrimciler Yeni Bir Yaratılış Teorisiyle Çatışıyor) başlıklı bir haber yayınladı. New York Times'a göre bilinçli dizayn Darwinizm'e karşı güçlü bir akım, çünkü somut bilimsel temellere ve entellektüel yorumlara dayanıyor. (Teori Türk medyasında da yankı buldu, bkz. Ertuğrul Özkök, "Her Yol Allah'a mı Çıkıyor", Hürriyet, 16 Nisan 2001)
Bilinçli tasarım teorisinin en önemli mesajı, tüm doğayı "planlanmamış, amaçlanmamış bir rastlantılar yığını" olarak gören ortodoks biyoloji anlayışının geçersiz olduğunu savunması. Michael Behe, bu yeni anlayışın bilim dünyası tarafından kabullenilmesinin kolay olmadığını, ancak zaten hiç bir bilimsel devrimin kolay gerçekleşmediğini belirtiyor:
Hayatın üstün bir akıl tarafından tasarlanmış olduğu anlayışı, hayatı basit doğa kanunlarının bir sonucu olarak algılamaya alışkın bizlerde bir şok etkisi yaratmış durumda. Ama diğer yüzyıllar da benzer şokları yaşamışlardı ve şoklardan kaçmak için bir neden de yok. (Michael Behe, Darwin's Black Box, New York, The Free Press, 1996, s. 252-53)
Bilim dünyası bu "şok"u kabullenecek mi, bunu zaman gösterecek.

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:11 AM
Bir Gece Avcısının Üstün Sistemleri Baykuşdaki Tasarım Mucizesi


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/bir_gece_avcisinin_ustun_sistemleri_baykusdaki_tas arim_mucizesi_Ekim_ikibinuc/bir_gece_avcisinin_ustun_sistemleri_baykusdaki_tas arim_mucizesi.jpg
Baykuşlar genellikle geceleri aktiftirler. Birçok canlı için saklanma ve uyuma zamanı olan bu vakit onlar için avlanma zamanıdır. Karanlık, gece avlanan canlılar için bir dezavantaj gibi görünse de sahip oldukları özel donanımlarla bu canlılar karanlıkta da rahatlıkla hareket edebilmektedirler.


Örneğin baykuşların işitme sistemi pek çok canlınınkinden kat be kat üstündür. Kulakları gözlerinin arkasında kafanın yanlarında bulunur. Bir baykuşun duyum eşiği insanlarınkinden farklı değildir ancak baykuşlarınki belli frekanslarda daha keskindir. Bu sayede yaprakların veya çalıların altındaki avlarının en ufak hareketlerini bile duyarlar.
Peçeli baykuş veya Tengmalm's (Boreal) baykuşu gibi gece gezen bazı baykuşlarda asimetrik kulak delikleri vardır: Kulaklarından biri diğerinden daha yukarıdadır. Bu türlerin özelliği, sesleri kulak deliklerine yönlendiren bir nevi radar çanağı görevi gören yüz yuvarlaklarının olmasıdır. Bu yuvarlağın şekli özel yüz kasları kullanılarak isteğe göre değiştirilebilir. Ayrıca baykuşun gagası ses dalgalarının üzerine toplandığı alanın artması için aşağı doğrudur.
Bir baykuş, bu benzersiz ve hassas kulakları; yaprak, yeşillik hatta kar altındaki avının hareketlerini dinleyip yerini tespit etmede kullanır. Baykuş ses duyduğu zaman, avının yerini sesin sol ve sağ kulak tarafından algılanmasının arasındaki zaman farkından anlar. Örneğin eğer ses sol tarafından geliyorsa, o zaman sol kulak bunu sağ kulaktan önce duyacaktır. O zaman baykuş kafasını çevirecektir ve iki kulağı da sesi aynı anda duyacaktır. Böylece de avının tam önünde olduğunu bilir. Baykuşlar sol/sağ zaman farkını 0.00003 saniyede teşhis edebilirler. (1)
Bir baykuş asimetrik ve aynı olmayan kulak deliklerini kullanarak sesin aşağıdan mı yoksa yukarıdan mı geldiğini de anlayabilir. Peçeli baykuşun sol kulak deliği sağdakinden daha yukarıdadır- böylece baykuşun görüntü çizgisinin aşağısından gelen bir ses sağ kulağa önce ulaşacaktır.
Sola, sağa, yukarı, aşağı işaretlerin çevirisi, baykuşun beyninde anında birleştirilir ve ses kaynağının bulunduğu yerin zihinsel görüntüsü oluşur. Baykuşun beyni ile ilgili yapılan çalışmalarda, işitmeyle ilgili olan bölümün diğer kuşlarınkinden çok daha karmaşık olduğu ortaya çıkmıştır. Bir Peçeli baykuşun bu bölgede en az 95,000 nöronu olduğu saptanmıştır. Bu, karganın aynı iş için kullandığı sinir sayısının tam üç katıdır.(2)
Baykuş avının yerini belirledikten sonra, ona doğru uçup kafasını avın çıkardığı en son sesle aynı yön çizgisinde tutacaktır. Eğer av bir kere daha hareket ederse, baykuş yönündeki gerekli düzenlemeleri havadayken yapar. Avına yaklaşık 60 cm. kala ayaklarını öne getirerek, pençelerini oval bir şekilde açar ve saldırmadan önce ayaklarını yüzünün önüne getirir, hatta avını öldürmeden önce genellikle gözlerini kapatır.
Baykuş avının yerine saptamak için, 2 tip işitsel sinyal kullanıyor: biri geçici bir bilgi sağlıyor, diğeri sesin şiddetindeki değişimi algılanmasına yarıyor. Sağ yanında hareket eden bir farenin ayak sesi ilk etapta sağ kulak tarafından algılanıyor, sonra sol kulak tarafından. Sağ ve sol kulağın algılama süresi arasındaki zaman farkı saniyeden çok daha küçük bir birimle ancak ifade edilebilir. Bu iki sinyal baykuşun beynindeki özel nöronlara aktarılıyor. Aynı anda, kulakları sağ ve sol arasındaki bu mikro zamanı tespit ediyor ve aynı nöronlara yollanıyor. ABD'li 2 araştırmacıya göre beyinde 2 boyutlu ses haritası oluşmasını sağlayan en önemli etken bu 2 tip sinyalin birleşimidir. (3)
Baykuş Gözlerindeki Tasarım ve Görme Fizyolojiler

Baykuşların en çarpıcı özelliklerinden biri de gözlerindeki tasarımdır. www.owlpages.com (http://www.yudumla.com/redirector.php?url=http://www.owlpages.com) adlı internet sitesinde mükemmel bir avcı olarak yaratılmış olan bu kuşun gözleri ile ilgili ayrıntılı bilgilere yer verilmiştir:
Başın ön tarafına yerleştirilmiş olan baykuşun gözleri oldukça büyüktür. Bazı türlerde vücut ağırlığının yüzde beşini gözler oluşturur. Bu büyük bir orandır. Eğer bizim için de böyle bir oran geçerli olsaydı gözlerimizin büyüklüğünün iri bir greyfurt kadar olması gerekirdi.
Gözlerinin öne doğru olması baykuşlara geniş menzilli dürbün görüşü (bir nesneyi aynı anda iki gözle görebilme) sağlar. Hayvan dürbün görüşü sayesinde nesneleri üç boyutlu olarak görüp hatasız bir uzaklık tespiti yapabilir.
"Bir baykuşun görüş alanı, 70 derecesi dürbün görüşü olmak üzere yaklaşık 110 derecedir. Kıyaslayacak olursak, insanların 140 derecesi dürbün görüşü olmak üzere180 derecelik görüş alanı var. Bir çulluğun gözleri kafasının yanındadır ve 360 derecelik inanılmaz bir görüş alanı vardır ama bunun sadece 10 derecesi dürbün görüşüdür." (4)
Baykuşun gözleri özellikle az ışıklı durumlarda verimliliğini artırmak için büyük olarak tasarlanmıştır. Aslında gözler sanki birer küre değil de uzatılmış tüpler gibidir. Bunlar kafatasındaki Sclerotic halkalar adı verilen kemiksi yapılar tarafından yerlerinde tutulurlar. Bu nedenle gözlerini oynatamazlar yani sadece doğrudan önlerine bakabilirler!
Ancak bu kesinlikle bir eksiklik değildir. Baykuştaki kusursuz tasarım boyunlarının büyük dönüş kapasitesi ile tamamlanmıştır. Kuşun uzun ve esnek boynu tüyler arasına saklandığından hiç yokmuş gibi görünür. Bir baykuşun boynundaki 14 tane omur vardır ki bu insandaki omur sayısının tam iki katı kadardır. İşte bu tasarım baykuşun kafasını tam 270 derece döndürebilmesini sağlar.
Birçok baykuş gecenin zifiri karanlığında avlanır. Bu nedenle gözlerinin ışık toplama ve işleme veriminin yüksek olması şarttır. Bu da büyük bir kornea ve gözbebeği ile mümkün kılınmıştır. Göz bebeğinin boyutu iris (cornea ile lens arasında asılı bulunan ince zar) tarafından kontrol edilir. Göz bebeği büyüdüğünde daha fazla ışık göz merceğinden geçip büyük retinaya düşer. Retina görüntünün üzerinde oluştuğu hassas dokudur.
Baykuşun retinasında çubuk hücresi olarak adlandırılan ve ışığa karşı oldukça duyarlı olan çok sayıda hücre bulunur. Bu hücreler ışığa ve harekete çok duyarlı olmalarına rağmen, renge o kadar hassas değillerdir. Renge tepki verdikleri için bu hücrelere koni hücreleri denir. Baykuşlarda bu hücrelerden çok az bulunur. Bu yüzden de baykuşlar ya siyah beyaz ya da çok az renk görürler. Ancak keskin işitme ve görme duyularına sahip olmaları nedeniyle bu durum bir dezavantaj oluşturmaz.
Pek çok kimse baykuşların olağanüstü gece görüşüne sahip olmaları nedeniyle, güçlü ışıkta göremediklerini zanneder. Bu doğru değildir, çünkü göz bebeklerinde doğru miktardaki ışığın retinanın üzerine düşmesini sağlayan geniş bir ayarlama özelliği vardır. Hatta bazı baykuş türleri parlak ışıkta insanlardan bile daha iyi görürler.
Avlarına sık sık ani saldırılar düzenleyen bir avcının böyle üstün özelliklerdeki gözlerinin özel bir korunma mekanizmasına ihtiyacı vardır. Baykuşların gözlerini koruyan 3 adet göz kapakları vardır. Bunlar normal, alt ve üst göz kapaklarıdır. Baykuş göz kırptığında üstteki göz kapağı kapanır, uyuduğunda ise alttaki. Üçüncüsüne ise göz kırpma zarı adı verilir. Bu gözün üzerinde bulunan ve içten dışa doğru diyagonal biçimde kapanan ince bir dokudur, gözün yüzeyinin temizlenmesini ve korunmasını sağlar.
Baykuşlarla ilgili olarak kısaca değindiğimiz bu özellikler çok açık bir tasarımın varlığını ortaya koymaktadır. Bu da bize baykuşları bir tasarlayanın olduğunu gösterir. Baykuşları üstün özellikleriyle Allah yaratmıştır. Doğadaki her canlı Rabbimiz'in üstün sanatını ve benzersiz ilmini bize tanıtır.

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:11 AM
Bitkiden Böceklere Sıcak Karşılama


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/bitkiden_boceklere_sicak_karsilama_Aralik_ikibinuc/bitkiden_boceklere_sicak_karsilama.jpg
Soğukkanlı canlılar, herhangi bir iş yaparken gereken enerjiyi sağlamak için vücutlarını ısıtmalıdırlar. Bu ihtiyaç güneş ışığı altında güneşlenilerek giderilir. Ama yeni bir araştırmaya göre, böceklerin, diğer soğukkanlı canlıların sahip olmadığı bir ısınma merkezine sahip oldukları ortaya çıktı. Bazı böcekler vücutlarını daha önceden bilinmeyen bir mekanda; bitkilerde ısıtıyorlar.

Avustralya'daki Adelaide Üniversitesi biyoloğu Roger Seymour, dünya genelinde yaklaşık 900 bitki türünün, çiçeklerinde ısı üretme özelliklerinin bilindiğini belirtiyor. Hangi mekanizmayla üretildiği henüz bilinmeyen bu ısı, polenleyici böcekleri davet eden kokuların yayılmasını sağlıyor. Seymour ve çalışma arkadaşlarının Nature dergisinde yayınladıkları bir araştırma, bu ısının, polenleyici böcekler için aynı zamanda bir teşvik olabileceğini de ortaya koydu . (Roger S. Seymour et al., "Environmental biology: Heat reward for insect pollinators", Nature 426, 243 - 244 (20 November 2003); doi:10.1038/426243a")
Araştırmacılar, Cyclocephala colasi türü böceklerle tozaklanan (polenlenen) ve Fransız Guyanası'nda yetişen Philodendron solimoesense isimli bitkiyi incelediler. Bitkinin çiçeklerinin içine küçük cihazlar yerleştiren bilim adamları, burada geceleri ısı üretildiğini ve dış ortamdan 4° C daha fazla sıcaklığın ortaya çıktığını buldular. Bu ısı, böcekleri kitleler halinde bitkiye çekiyordu.
Ekip daha sonra böceklerin beslenme ihtiyaçlarını incelemeye geçti. Bunda, böceklerin kullandığı enerjiyi kaydeden ve 'respirometre' adı verilen bir cihazdan faydalandılar. Cihazı böceklere yerleştiren araştırmacılar, böceklerin vücutlarını sıcak tutabilmeleri için çiçek dışında daha fazla enerjiye ihtiyaç duyulduğunu ortaya çıkardılar. Buna göre çiçek dışındaki bir böcek geceleri ısınırken çiçeğin içindeki bir böceğe göre iki ila beş kat daha fazla enerji tüketiyordu.
Seymour, C. Colasi gibi küçük böcekler için sıcak kalmanın 'son derece pahalı' olduğunu, çünkü böceklerin kolayca ısı kaybettiklerini belirtiyor. Böcekler, ısı sağlayan bitkiler sayesinde beslenme ve üremeye daha fazla enerji ayırabiliyorlar. Bu bitki böcekler için o kadar konforlu ve faydalı bir ortam oluşturuyor ki, böcekler zamanlarının % 90'ını çiçeklerin sıcaklığında geçiriyor.
Bitkiyle böcek arasındaki bu karşılıklı dayanışma hayret verici bir yardımlaşma örneği oluşturuyor. Kısaca özetleyecek olursak, bulunduğu yerden hareket etmekte aciz olan bitki, diğer bitkilere polenlerini ulaştırmak için bir aracıya ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyacı, nakil araçları gibi görev gören böcekler sayesinde gideriliyor. Böcekler ise geceleri vücutlarını ısıtmada zorluk çekiyorlar. Düşen ısıyla birlikte bünyelerindeki enerjinin büyük bölümünü bu açığı kapatmaya yönlendirmek zorunda kalıyorlar.
İşte bu noktada her iki canlının ihtiyacını gideren bir gelişme yaşanıyor: Bitki, beden ısısını ortamın ısısını 4 dereceyi aşacak kadar ısıtıyor. Bu ise bitkinin fizyolojisindeki özel ayarlamalarla mümkün oluyor.
Peki ama bu ısınma davranışı ilk olarak nasıl başlamıştır? Bir diğer deyişle bu hareketin fizyolojik temelleri neyle tetiklenmiş olabilir? Acaba bitki kendi ihtiyaçlarını gidermek için böcekleri kendisine çekmeyi düşünmüş, bunun için böcek fizyolojisinin ısı kazanımı açısından ihtiyaçlarını incelemiş ve geceleri böceğe ısı sağlamanın akılcı bir taktik olacağını kavramış olabilir mi? Elbette hayır. Çünkü bu bitki düşünmesini mümkün kılabilecek bir beyinden dahi yoksundur. Tüm bunlar bitki tarafından hesaplanmış olamayacağına göre, bunları hesaplayan üstün bir akıl bulunmalıdır. Hiç şüphesiz bu üstün aklın sahibi Yüce Allah'tır. Allah, böcekle bitkiyi varetmiş, onlara birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılayacak özellikler vermiştir. Allah bu şekilde sayısız yardımlaşma ilişkisi vareden ve doğadaki yaşamın uyum içinde devamını sağlayandır. Tüm canlıların ihtiyaçlarını karşılayan O'dur. Üstün güç sahibi olan Rabbimiz'in ise hiçbirşeye ihtiyacı yoktur.
Allah, İhlas Suresi'ndeki ayetlerde şöyle bildirir:"De ki: O Allah, birdir. Allah, Samed'dir (herşey O'na muhtaçtır, daimdir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır). O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey O'nun dengi değildir." (İhlas Suresi, 1-4)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:11 AM
Bitkilerin Akıllı Taktiği -1-


İsrailli ve Rus araştırmacıların gerçekleştirdiği iki ayrı araştırma, bazı bitki türlerinin böceklere karşı yürüttüğü aldatmacayı ortaya çıkardı.
http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/bitkilerin_akilli_taktigi_a_Kasim_ikibiniki/bitkilerin_akilli_taktigi_a.jpg
Birinci araştırmada incelenen bitki türlerinin tohum zarfı, gövde ve çiçeklerinde tıpkı tırtıl, karınca ve yaprak biti görünümünde desenlere rastlandı(1). Bu şekilde hastalıklı bir görünüme bürünen bitkiler etraflarındaki böceklere “böcek işgali altındayım” izlenimi veriyor. Böylece böcekler bu bitkilere saldırmaktan vazgeçerek, başka böceklerle paylaşmak zorunda kalmayacakları bitkiler arıyorlar.

Bu akılcı savunma sistemi geyik gibi daha büyük hayvanlara karşı da oldukça etkili. Bitkideki (sahte) böcekler geyiği ısırıp rahatsız edebileceği için geyikler bu görünümdeki bitkileri yemiyorlar.
Haifa –Oranim Üniversitesi'nden Simcha Lev-Yadun ve Moshe Inbar sadece İsrail'de yarım düzine aldatıcı bitki türü bulduklarını belirtiyorlar.
Lev-Yadun, bu bitkilerin böcekleri taklitte insanları bile aldatacak kadar mükemmel olduklarını söylüyor. Hatta resimleri gören arkadaşı, bir bilimadamı olmasına rağmen resimdekilerin böcek değil de bitki olduğunu anlayamamış.
“Xanthium trumarium” türüne ait bir papatya ise kendine bir karınca ordusu tarafından işgal edilmiş görünümü veriyor. Karıncaların ordu halinde saldırısı birçok hayvanı altedebiliyor. Böylece büyük hayvanlara karşı son derece caydırıcı olan karınca faktörünü kullanmış oluyor. Karıncaların bu caydırıcılığından yararlanabilmek için bazı bitkilerin karıncaları kendisine davet eden özel nektarlar ürettiği biliniyor(2).
Lev-Yadun, “Böcekleri taklit eden daha binlerce tür olduğuna eminim” diyor.
Düşmanı İçerden Çökerten Savunma Sistemi: Siline tatarica

Bitkilerin böceklere karşı yürüttüğü savunma savaşında gösterdikleri akılcı davranışlardan birisi de Rus Bilimler Akademisi'nin internet sayfasında yayımlandı(3). Rusya'daki Syktyvkar Biyoloji Enstitüsü'neden bilim adamlarının araştırmasına göre, Siline tatarica türüne ait çiçekler, düşmanı içerden yıkan bir strateji izliyorlar. Bu bitki türü kendisine saldıran tırtılların deri değişimini kontrol eden hormonu üretip bunu düşmana karşı silah olarak kullanıyorlar.
Ecdysteroids hormonu, böceklerde deri değişimini kontrol ediyor. Bir tırtılın sağlıklı bir kelebek haline gelebilmesi için önce pupa dönemine geçmesi gerekiyor. Bu geçiş dönemlerinde tırtılın vücudunda bu özel hormon salgılanıyor. Belli dozaj hormonla hücrelere iletilen mesaj hücrelerce ‘okunuyor'. Hücreler de emre uyarak bir dizi karmaşık biyokimyasal reaksiyon gerçekleştiriyorlar. Tüm bunların sonucunda tırtıl metomorfozunu tamamlıyor ve kelebeğe dönüşüyor.
Seline tatarica çiçeği tam da bahar döneminde çiçek açmadan az önce saldırıya uğrayacağını bilircesine alarma geçiyor. Düşmanın fizyolojisini en ince detayına kadar biliyormuş gibi, kendi vücudunda Ecdysteroids hormonu üretiyor. Tırtılın ısırıklarıyla hazırlanan hormon bombalar düşmanın vücuduna iletilmiş oluyor. Aşırı dozajda hormona maruz kalan tırtılın hücreleri aniden deri değiştirme komutu alıyor ve bunu uygulamaya geçiyorlar. Tırtıl çok kısa sürede pupa dönemine geçiyor, sonrasında hemen ölüyor.
Bitkilerdeki bu savunma stratejileri tam anlamıyla bir mucize, çünkü burdaki bitkilerin aklı yok. Kendilerine saldıracak böceklerin desen veya renklerini görebilecek göz gibi bir organları da bulunmuyor. Bir deseni taklit eden bir ressam gibi kendi bedenlerinde desen üretiyorlar.
Elbette şuursuz bitkiler böyle birşeyi kendileri akıl edemezler.
Bu durumda bu davranışlarının kendisine üstün bir Akıl tarafından ilham edildiği ortaya çıkar. Yüce Allah tüm canlıların Rabbidir ve evrendeki herşeyin mülkü O'na aittir. Kuran'da şöyle buyurulur:“Göklerin, yerin ve içlerinde olanların tümünün mülkü Allah'ındır. O, her şeye güç yetirendir.” (Maide Suresi, 120)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:12 AM
Bitkilerin Akıllı Taktiği -2-


Alnarp'taki İsveç Zirai Bilimler Üniversitesi araştırmacılarından Bill Hansson, bir Akdeniz bitkisi olan danaayağından yayılan kokuyu inceledi. Nature dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, bu bitkinin yaydığı koku çürümekte olan bir et parçasından yayılan kokuyla tamamen aynı (1). Hatta iki kokunun kaynağı oligosülfid adlı bir kimyasal madde. Danaayağı bitkisi aynen çürümüş bir et gibi sinekleri kendine çekebiliyor.


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/bitkilerin_akilli_taktigi_b_Aralik_ikibiniki/bitkilerin_akilli_taktigi_b.jpg
Bitkinin bilimsel ismi ( Helicodiceros muscivorus ) zaten "sinek yiyen" anlamına geliyor. Bitki kendi polenlerini yaymaları için sinekleri kullanıyor. Bu son derece akılcı taktik şu şekilde işliyor: Çevrede uçmakta olan bir sinek çürümüş et kokusu aldığını sanarak danaayağına yöneliyor. Bitkinin çiçeği içine doğru ilerleyen sineği bir sürpriz bekliyor. Yapraklar aniden kapanıyor ve sinek kısa süreli bir "nezarete" alınmış oluyor. Bitki bu nezaret süresini özel olarak ayarlıyor. Sineğin dişi çiçekçikleri dölleyip erkek çiçekçiklerin de tekrar polenle kaplanması izleniyor. Sinek ancak bundan sonra serbest bırakılıyor. Hansson “Çiçekte mükemmel bir sistem bulunuyor” diyor.


Peki ama bu akılcı davranış bu bitkide nasıl ortaya çıkmış olabilir? Acaba bitki bu taktiği kendisi akıl etmiş, ona uygun bir tuzak sistemi geliştirmiş olabilir mi? Bu çiçek çürümüş bir et gibi koktuğu taktirde sinekleri kendisine çekebileceğini nereden bilmektedir? Çürümüş et kokusundaki kimyasalları nereden bilmektedir? Ancak bir kimyagerin anlayacağı, karmaşık formüllere dayalı bu kimyasalların kendi vücudunda üretilmesini nasıl kontrol edebilir?
Elbette böyle akılcı bir sistem bitkinin kendi iradesiyle varolmuş değildir. Ayrıca hiçbir tesadüf böyle karmaşık ve akılcı bir sistemi meydana getirmiş olamaz.
Yüce Allah bütün canlıları sahip oldukları sistemlerle birlikte yaratmıştır. Bitkilerdeki benzersiz yaratılış bir Kuran ayetinde şöyle geçmektedir:“O, gökten su indirendir. Bununla her şeyin bitkisini bitirdik, ondan bir yeşillik çıkardık, ondan birbiri üstüne bindirilmiş taneler türetiyoruz. Ve hurma ağacının tomurcuğundan da yere sarkmış salkımlar, -birbirine benzeyen ve benzemeyen- üzümlerden, zeytinden ve nardan bahçeler (kılıyoruz). Meyvesine, ürün verdiğinde ve olgunluğa eriştiğinde bir bakıverin. Şüphesiz inanacak bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır” (Enam Suresi, 99)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:13 AM
Biyolojik Mayın Dedektörleri Balarıları


Balarıları, koku alma yetenekleri sayesinde mayın aramada kullanılacak...
Birleşmiş Milletler raporuna göre dünyada yaklaşık 110 milyon adet patlamamış mayın bulunuyor ve mayınlar her yıl 26.000 insanın ölümüne ya da ya da sakat kalmasına sebep oluyor.(1) Mayınları etkisiz hale getirmek için öncelikle yerlerini belirlemek gerekiyor. Bu son derece tehlikeli görev için bilimadamları alışılmadık bir aday öneriyorlar: Balarıları.
Montana Üniversitesi araştırmacıları, kara mayınlarının yer tespitinde kullanılmak üzere bu harika böcekleri canlı robotlar olarak hazırlıyorlar. Açık arazide polen bulmada uzman olan bu canlılar kendilerine bu yeteneği sağlayan mükemmel koku alma sistemlerine sahipler. Montana Üniversitesi'nden Jerry Bromenshenk "Arıların, köpeklerin farkına varamadıkları [e1]kokuları algılayabildiklerini biliyoruz" diyor. "Eğer bunu koklayabiliyorlarsa onu bulmada köpeklerden daha iyi veya en az köpekler kadar iyi olacaklardır" diye ekliyoR.(2) İki senedir sürdürülen çalışmalarda arılar gerçeği gibi kokan taklit mayınları buluyorlar. Araştırmacılardan Colin Henderson, arıları belli bir kokunun izini sürmeleri için eğitiyor.
Henderson, böceklerin mükemmele yakın şekilde iz sürdüklerini, artık gerçek mayınlar üzerinde gerçekleştirilecek görevler için hazır olduklarını belirtiyor..
Arıların Koku Alma Sistemi

Arıların koku alma organları antenlerinin üzerinde bulunur. (Böceklerin koku alma organları insanlardaki gibi solunum delikleri içinde yer almaz. Solunum delikleri başlarında değil vücutlarının başka bölgelerinde bulunur.) Anteninin içine doğru beyninden gelen koklama sinirleri uzanır. Ancak bu sinirler koku maddeleriyle doğrudan temas etmezler. Çünkü böceklerin vücudu -antenler de dahil olmak üzere- kabuk ile kaplıdır.
Arı antenlerini mikroskop altına yatırdığınızda antenin üzerinde pek çok delik görürsünüz. Beyinden gelen koklama sinirleri bu deliklerin içinde son bulur. Ancak bu deliklerin üzeri özel bir zarla kaplıdır ve sinir uçlarını korumaya yarar. Buna rağmen kokuyu geçirebilme özelliğine sahiptir. Bu deliklerin arası ise incecik tüylerle kaplıdır. Bunlar arının duyum tüyleridir.(3)
Şüphesiz böyle bir sistemi oluşturan parçaların her biri özel bir amaca yönelik olarak tasarlanmıştır. Antenler, koklama sinirleri ve zarlar evrimle meydana gelmiş olamazlar. Çünkü bu parçalardan herhangi birinin eksik olması durumunda sistem bir işe yaramayacak ve evrimin kendi mantığına göre körelip yok olacaktır.
Arıları mayın arama çalışmalarında öne çıkaran özellikleri sadece koku alma sistemiyle sınırlı değildir. Arıların mayınlı bölgeye gönderilmesi, plana uygun uçuş gerçekleştirebilmeleri de arılardaki haberleşme sistemlerine de bağlıdır. Arılar polen kaynaklarını kovandaki arılara mucizevi bir dansla anlatırlar. Üstelik polen kaynağının güneşin gökyüzünde sürekli olarak değişen konumunu hesaplarlar. Böylece besin aramaya çıkan kovandaki diğer arılar polen kaynağını sanki kendileri keşfetmiş gibi kolayca bulurlar. Tüm bu davranışlar son derece hassas geometrik hesaplamalara dayalıdır. Oysa düşünme yeteneğinden yoksun olan bu canlılar söz konusu hesaplamaları yapacak matematik bilgisine de sahip değildirler. Bu noktada arılardaki muhteşem uçuş ve yön belirleme kabiliyetinin çok üstün bir akıl tarafından ilham edildiği ortaya çıkar. Herşeyin Yaratıcısı olan Yüce Allah bu canlılara neler yapacaklarlarını vahyetmiştir: Rabbin balarısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 68-69)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:13 AM
Biyosfer 2'nin Öğrettikleri

Dünyanın En Büyük Ekoloji Projesi


1990'ların başında bazı bilim adamları, Biyosfer-2 adı verilen dünyanın en büyük ekoloji projelerinden biri üzerinde çalışıyordu. Proje ismini ABD'de ki Arizona Çölü'nde yer alan dev yapıdan alıyordu. Burası Arizona Çölü'nde 13.000 m2'lik bir alana yayılan cam ağırlıklı yapı malzemeleri ve betonla inşa edilmiş, kapıları dışarıya sımsıkı kapatılmış bir yaşam alanıydı. Görünümü dev bir serayı andırıyordu. Yapılan planlara göre, dış dünyaya kapalı bu dev yapının içinde, yeryüzünde yaşama kaynaklık eden su, oksijen ve azot çevrimi gibi mekanizmaların kendiliğinden işlediği bir ekosistem kurulacaktı. Yeryüzünden izole edildiği halde işleyecek bu ekosistem 2 yıl boyunca içerideki 8 kişiye de hayat imkanı sağlayacaktı. Burada küçük derecikler akıyor, bitki örtücükleri gelişiyor, buharlaşma-terlemeye bağlı yağmurlar yağıyordu. Bütün besin maddeleri yapının içinde üretiliyordu.


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/biyosfer_ikinin_ogrettikleri_eylul_ikibinuc/biyosfer_ikinin_ogrettikleri.jpg

Biyosfer-2 o güne kadar oluşturulan kapalı araştırma alanlarının en büyüğü ve en kompleksiydi. Bu nedenle Biyosfer-2 için kendi alanının en büyük projesi demek yanlış olmayacaktır.


Deneme sona erip de kapılar açıldığında, insanlar içeride işlerin hiç de planlandığı gibi gitmediğini öğrendi. İçerideki oksijen oranı % 14'e düşerek deniz seviyesinden 5300 metre yükseklikteki düzeye inmişti. Karbondioksit konsantrasyonunda ani yükselmeler olmuş, azot oksit miktarı ise insan beyninde hasara yol açacak oranlara ulaşmıştı. Temiz su sağlayan sistem kirlenmiş, Biyosfer-2 de yaşayan 25 omurgalı canlı türünden 19'u yok olmuş, bitkilerin tozlaşmasını sağlayan böceklerin tamamı ölmüş, göllerdeki yosunlar aşırı büyümüş ve gıda bitkileri sarmaşıklarla sarılıp boğulmuştu. Biyosfer-2'deki felaketler bununla da kalmamış tüm tesisi karıncalar, çekirgeler ve hamamböcekleri istila etmişti. (G.C. Daily, S. Alexander, P.R. Ehrlich, L. Goulder, J. Lubchenco, P.A. Matson, H.A. Mooney, S. Postel, S.H. Schneider, D. Tilman, G.M. Woodwell, "Ecosystem Services: Benefits Supplied to Human Societies by Natural Ecosystems", 2002, http://esa.sdsc.edu/daily.htm (http://www.yudumla.com/redirector.php?url=http://esa.sdsc.edu/daily.htm).)
Çıkartılacak Dersler
Kısacası tüm çabalara karşın, Biyosfer-2 kapalı sisteminde, yeryüzünde milyonlarca senedir mükemmel bir şekilde işleyen dengeleri meydana getirmek; dolayısıyla insanlar, bitkiler ve hayvanlar için yaşanabilir bir ortam oluşturmak mümkün olmamıştı.
Rockefeller Üniversitesi'nden Joel Cohen ve Minnesota Üniversitesi'nden David Tilman, Science dergisindeki makalelerinde, söz konusu girişimin sonucunu şöyle ifade ederler:
"(Biyosfer-2 Projesi,) Özgün tasarımında ve yapımında kullanılan muazzam kaynaklara rağmen (1984'den 1991'e kadar yaklaşık olarak 200 milyon Amerikan Doları) ve milyonlarca dolarlık işletme bütçesine rağmen, sekiz insanı yeterli besin, su ve hava ile 2 yıl boyunca geçindirecek kapalı bir sistem oluşturmanın imkansızlığını kanıtladı. Biyosfer-2 yönetimi, Biyosfer-2'yi dışarıdan destekleyecek neredeyse sınırsız enerji ve teknolojinin mevcut olmasına karşın, pek çok beklenmeyen problem ve sürprizle karşılaştı." (Joel E. Cohen, David Tilman, "Biosphere 2 and Biodiversity-The Lessons So Far", Science, Vol. 274, No. 5290, 15 Kasım 1996, s. 150-1151.)
Ortada tartışmasız bir gerçek vardır. Yaşamımız, yeryüzündeki milyonlarca canlı türüne, kusursuz dengelere ve mükemmel işleyen ekosistemlere bağımlıdır. İçtiğimiz suyun arıtılması, soluduğumuz havanın oluşması, tarım yaptığımız toprağın verimli bir hale getirilmesi, yediğimiz besinlerin üretilmesi, kullandığımız eşyaların hammaddelerinin oluşturulması ve daha sayısız faaliyet canlılar tarafından gerçekleştirilir. Çoğu insan, canlılar sayesinde elde ettiği ve her an iç içe yaşadığı bu nimetleri gereği gibi takdir etmez; hatta çoğunlukla düşünmeye bile gerek duymaz. Oysa bunlar, üzerinde durulması ve derin düşünülmesi gereken gerçeklerdir. "... O'na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir." (Furkan Suresi, 2)
Sonuç olarak, Popülasyon Profesörü Joel Cohen ve Ekoloji Profesörü David Tilman, söz konusu projeden çıkarılması gereken dersi şöyle özetlerler:
"Hiç kimse doğal ekosistemlerin insanlara bedava olarak sunduğu yaşam destek hizmetlerini temin edecek sistemlerin nasıl tasarlanacağını henüz bilmiyor." (P. Raeburn, "Home wreckers", Popular Science, January, 2000.)
Şu soru bile düşünce tembelliğinden ve alışkanlığın getirmiş olduğu bakış açısından kurtulmak için yeterlidir: Söz konusu hizmetleri bizim adımıza gerçekleştiren canlılar yok olursa, ne olur? Cevap açıktır: Biz de varlığımızı sürdüremeyiz. 21. yüzyılın gelişmiş teknolojisini ve tüm maddi olanaklarımızı seferber etsek bile, yeryüzündeki dengeleri ve yaşamamız için gerekli koşulları sağlayamayız.
Dünya üzerindeki hayatın görkemli zenginliği ancak özel bir yaratılışın sonucudur. Ve bu yaratılış üstün güç ve akıl sahibi olan Allah'a aittir. Allah'ın tüm canlıları yaratışı bazı ayetlerde şöyle haber verilir: "Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip-yayması O'nun ayetlerindendir..." (Şura Suresi, 29)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:14 AM
Bukalemun Dili, Jet Uçağından Daha Hızlı


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/bukalemun_dili_jet_ucagindan_daha_hizli_Nisan/bukalemun_dili_jet_ucagindan_daha_hizli.jpg
Zooloji ders kitapları bukalemunun balistik dilinin, hızlandırıcı bir kasla güçlendirildiğini yazar. Bu kas, sardığı - ve sert bir kıkırdaktan meydana gelen- dil kemiği üzerinde sıkıştıkça uzar. Ancak Proceedings of the Royal Society of London (Series B) dergisine kabul edilen bir çalışmada, bukalemunun beslenme davranışlarını inceleyen iki morfolog (şekil bilimci), bukalemun dilinin hızlı hareketi ile ilgili daha başka etkenlerin olduğunu buldu.


Hollandalı iki araştırmacı; Leiden Üniversitesi'nden Jurriaan de Groot ve Wageningen Üniversitesi'nden Johan van Leeuwen, bukalemun dilinin avı yakalama sırasında nasıl çalıştığını anlayabilmek için saniyede tam 500 kare yakalayan, hızlandırılmış x-ışını filmi çektiler. Filmler, bukalemun dilinin ucunun 50 g'de (g= yer çekimi sabiti) hızlandığını ortaya çıkardı. Bu hızlanma, bir jet uçağının erişebileceği hızlanmadan beş kat daha fazla.
Dil dokularını ayrıştıran araştırmacılar, hızlandırıcı kasın tüm bu işi yapmada gerekli kuvveti tek başına üretebilmenin yanına yaklaşamayacağını hesapladılar. Araştırmacılar bukalemun dillerini incelemeye aldılar ve hızlandırıcı kasla dil kemiği arasında, varlıkları bugüne kadar bilinmeyen en az 10 kaygan kılıf olduğunu keşfettiler. Dil kemiğine, bukalemunun ağzına en yakın uç noktada bağlanmış olan kılıfların, spiral olarak sarılmış protein iplikçikler içerdiği anlaşıldı. Bu iplikçikler hızlandırıcı kas kasıldığında, sıkışıp şekil değiştiriyor ve gerilmiş bir lastik bant gibi enerji depoluyor. Bunlar, gerilmiş ve uzamış kılıflar dil kemiğinin yuvarlak ucuna eriştiğinde, bulundukları yerden eş zamanlı olarak kayıyor, kuvvetle sıkışıyorlar ve dili itiyorlar. İplikçikler dil kemiğinden kayar kaymaz, kılıflar bir teleskobun tüpleri gibi birbirlerinden ayrılıyorlar ve böylece dil maksimum uzunluğuna erişiyor. Van Leeuwen, dilin "teleskobik bir mancınık gibi" çalıştığını söylüyor.
Bu mancınığın son derece çarpıcı bir özelliği daha var. Dilin ucu, ava çarpma anında bir vakum şeklini alıyor. Bu fırlatmada dil, ağız içindeki dinlenme konumuna göre 6; bukalemunun bedenine göre 2 kat daha fazla uzayabiliyor.
Bukalemun dilinde içiçe geçmiş bu kılıfların evrimle hiçbir şekilde açıklanamayacağı ortadadır. Bununla ilgili olarak şu soruları soralım:

Bu kılıfların herbiri nasıl olup da doğru pozisyona evrimleşmiştir?
Dil bu uzunluğa nasıl büyümüştür?
Hızlandırıcı kas nasıl ortaya çıkmıştır?
Kılıflar hareketlerini, dili maksimum uzunluğa ulaştıracak şekilde nasıl koordine edebilmişlerdir?
Kılıflar 'bir teleskobun tüpleri gibi birbirlerinden ayrılma' yeteneğine nasıl sahip olmuşlardır?
Bukalemun, dili fırlattıktan sonra tüm bu parçaları yeniden toparlamayı nasıl öğrenip başarabilmiştir?
Eğer bu dil, evrimsel avantaj olarak kazanılmış ise diğer hayvanlarda neden bu avantaj evrimleşmemiş, başka hayvanlar benzer avlanma metodlarına sahip olmamıştır?
Bukalemun (veya sözde evrimsel atası) tüm bu kompleks sistemler yavaş yavaş sözde evrimleşirken nasıl hayatta kalabilmiştir?

Bir evrimcinin bu sorulara verilebilecek hiçbir cevabı yoktur. Bukalemun dilinin yatay kesitini şematik olarak gösteren soldaki resim, bu mükemmel sistemin özel bir tasarıma dayalı olduğunu ortaya koymaktadır. Farklı özellikte kas grupları; dilin fırlatılması, hızlandırılması, hedefe çarptığında vantuz şeklini alması ve hızla tekrar geri çekilmesi görevlerini kusursuz bir şekilde yerine getirmektedirler. Bu kas grupları birbirlerinin hareketlerini hiçbir şekilde engellememekte, avın bir saniyeden az sürede vurulup ağız içine çekilmesinde koordineli şekilde çalışmaktadırlar. Bunun ötesinde, görme sistemiyle beynin birlikte çalışması sayesinde avın konumu hesaplanmakta, daha sonra beyindeki nöronların sinyallemesiyle balistik dilin "ateşlenmesi" emri verilmektedir.
Elbette böyle kompleks bir tasarımı bukalemunun kendisi akledip tasarlamış değildir. Bu tasarım bizlere, üstün güç ve akıl sahibi Yaratıcı'nın varlığını göstermektedir. Hiç şüphesiz bukalemunu yaratan, herşeyi bilen, Aziz ve Hakim olan Yüce Allah'tır. Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir:Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır, size onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla kayan dupduru bir süt içirmekteyiz. (Nahl Suresi 66)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:14 AM
Canlılardaki Düşündürücü Özellikler

Düşünen, akıl ve vicdan sahibi olan her insan için yerde, gökte, denizin derinliklerinde, uçsuz bucaksız evrenin her köşesinde Rabbimiz'in örneksiz yaratışının sayısız delilleri bulunmaktadır. Bu ayki yazımızda Rabbimiz'in Bedi sıfatının tecellisi olarak bazı canlılarda yarattığı benzersiz özelliklerden söz edeceğiz.
Bu benzersiz özelliklere sahip olan canlılardan biri kutup ayılarıdır. Hepimizin bildiği gibi kutup ayıları kar fırtınalarının kimi zaman 120-140 kilometre hıza ulaştığı, yılın 12 ayında karla ve buzlarla kaplı bir bölgede, son derece zor koşullarda yaşarlar. Ancak Rahman olan Allah onları bu zor koşullara dayanıklılık gösterebilecekleri şekilde yaratmıştır. Kutup ayılarının derilerinin altında, 10 santimetre kalınlığında bir yağ tabakası vardır ve bu özellikleri gerekli olan ısı yalıtımını sağlamak için yeterlidir. Bu sayede kutup ayıları buzlu sularda saatte 10-11 km hızla, 2000 km uzağa kadar yüzerek gidebilirler. Peki tamamı karla kaplı bir yerde kutup ayıları besinlerini nasıl bulacaklardır? Kutup ayıları en çok fok balıkları ile beslenirler. Fok balıkları ise buz ve kar tabakalarının altında yaşarlar. Ama bu kutup ayılarının onları bulmasında bir problem oluşturmaz. Çünkü kutup ayılarının koku alma duyuları öylesine keskindir ki, 1.5 m kalınlığındaki kar tabakasının altındaki fok balığının kokusunu bile rahatça algılayabilirler.
Bazı canlılarsa soğuk havalara kış uykusuna yatarak dayanıklılık gösterirler. Peki bu canlılar donmamayı nasıl başarırlar? Bazı kurbağaların kış uykusu sırasında vücutlarında buz kristalleri oluştuğu keşfedilmiştir. Bu kurbağalardan gri ağaç kurbağası ve ilkbahar kurbağası gibi türlerin hepsi, kışları don olaylarının görüldüğü coğrafi bölgelerde yaşarlar. Kış uykusuna yattıklarında bu canlılarda hiçbir hayat belirtisi görülmez. Kalp atışları, nefes alışverişleri ve kan dolaşımları tamamen durur. Buz, kurbağanın derisini, karnını ve kas liflerini tamamen kaplar. Öyle ki aort damarı kesildiğinde dahi kurbağalarda herhangi bir kanama olmaz, kalp ve diğer hayati organlar soluk bir renk alır. Kol ve bacaklar sert, gözler ise pusludur. Buzlar çözüldükten sonra görülen ilk hayat işareti kalbin tekrar atmaya başlamasıdır. Hayvan ilk önce seri halde nefes alıp verir. Ağaç kurbağası ve diğer canlılardaki en önemli özellik bol miktarda glikoz üretebilmeleridir. Glikoz, donmuş kurbağanın vücudunda oldukça önemli bir göreve sahiptir. Örneğin hücrelerden su çekilmesini önler, bu sayede büzülme olayı da engellenmiş olur. Böylece kurbağanın hücreleri bu donma olayından hiçbir zarar görmezler.
Zorlu koşullara dayanıklılıkları ile tanınan bir diğer canlı türü de develerdir. Kuran'da "Bakmıyorlar mı o deveye nasıl yaratıldı." (Gaşiye Suresi, 17) ayetiyle dikkat çekilen develer en ağır şartlardan bile etkilenmeyen vücut yapılarına sahiplerdir. Örneğin "hecin develeri" çöllerde hiç susuzluk çekmeden çok uzun süre kalabilirler. Bunun nedeni, devenin hörgücünde su depolayabilmesi değil, hörgücünde biriktirdiği yağlardır. Bu yağlar susuzluk zamanında parçalanırlar ve bu sayede hidrojen açığa çıkar. Hidrojen, hayvanın soluma sonucu aldığı oksijenle birleşir ve bu sayede devenin yaşayabilmesi için gerekli su vücut içinde oluşur. Yağın suya dönüştürülmesi ancak özel mekanizmalarla laboratuvar şartlarında elde edilebilir. Yağın kendi kendine parçalanarak hidrojen açığa çıkarması ve bunun oksijenle yine kendi kendine birleşerek suya dönüşmesi imkansızdır. Bu işlemlerin hepsini gerçekleşmesi için özel mekanizmalar gerekmektedir ve deve bu mekanizma ile yaratılmıştır.
Çöllerde hayatta kalmanın en önemli şartı suyu idareli kullanmaktır. Suyu idareli kullanmanın bir yolu da, çoğu vaktini yerin altında geçiren canlılarda olduğu gibi, nefesi iyi kullanmaktır. Yerin altında yaşayan canlıların nefes alıp vermeleri yuvalarında nemli bir ortam oluşturur, böylece vücut yoluyla su kaybını en aza indirmiş olurlar. Afrika'nın çöllerinde yaşayan Gerbil (arka bacakları uzun olan, tüylü kuyruklu, ufak bir hayvan) bu nemi çok iyi kullanır. Bunlar uyurlarken yuvalarına kuru tohumlar koyarlar. Bu tohumlar havadaki nemi emer ve Gerbiller uyandıklarında bu tohumları yiyerek gündüz nefesleriyle kaybettikleri suyun bir kısmını geri kazanmış olurlar.
Çöllerde yaşayan başka canlılar da dayanılmaz sıcağa ve kuraklığa dayanmalarını sağlayan çok önemli özelliklere sahiplerdir. Örneğin Maça Ayaklı Karakurbağası yılın en kurak dokuz ayı boyunca kendi ürettiği jelatine bürünerek bir çukurun içinde uyur. Başka bir örnek olarak çöl kaplumbağaları, kendi üst kabuklarının altındaki iki kesede yaz için su depolarlar. Salyangozlar ve karidesler ise çöllerdeki nadir yağışlardan sonra su birikintilerinde harekete geçerler ve bu sular kurumadan yumurtalarını bırakırlar. Yumurtalarının ise çok önemli bir özelliği bulunmaktadır; bu yumurtalar güneşin kavurduğu tuzlu topraklarda bir sonraki yağmur gelene kadar çatlamadan, onlarca yıl bekleyebilirler. Eğer bu yumurtaların yağmuru bekleyebilmek gibi bir özellikleri bulunmasaydı, bu canlıların nesli ilk üremede yok olacaktı. Ancak herşeyi kusursuzca vareden Allah, onları benzersiz özelliklerle yaratmış ve onların soylarını korumuştur.
Son derece özel sistemlere sahip canlılardan biri de yunuslardır. Yunuslar bir çok özellikleri ile insanlarda hayranlık ve ilgi uyandırırlar. Bu özelliklerinden biri hızlarıdır. Bu hızı nasıl sağladıklarını merak eden bilim adamları çeşitli araştırmalar yapmışlar ve yunus balıklarının bedenlerinin çevresinde kusursuz bir su akışı olduğunu görmüşlerdir. Bu akışın gizi ise ancak yunus balığının derisi üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda çözülmüştür. Yunus balığının derisi üç katmandan oluşur. Dıştaki katman ince ve çok esnektir; içteki katman kalındır ve plastik kıllı bir fırça görünümü veren ve yine esnek olan çubuklardan oluşur. Katmanların üçüncüsü olan ortadaki katman ise, süngerimsi bir maddeden yapılmıştır. Böylece, son hızla yüzen yunus balığına değen sudan bir girdap oluşmaya başladığı zaman, dış deri, bu girdabın neden olduğu aşırı basıncı iç katmanlara iletir ve iç katmanlar bu aşırı basıncı söndürürler. Oluşan girdap, böylece büyümeye zaman bulamadan kaybolmuş olur. Bu nedenle girdapların yunus balığının hızını kesici bir etkileri olmaz. Görüldüğü gibi yunusların sadece derilerindeki yapı bile son derece özel bir tasarıma sahiptir.

Baykuşların seslere karşı aşırı hassas kulaklarının bulunması da ayrı bir yaratılış mucizesidir. Baykuşların yüzlerinin iki yanında saç benzeri tüyler vardır ve bunlar ses dalgalarını toplayıp kulağın içine gönderirler. Bu tüyler ayrıca bir kulağı diğer kulaktan korur, böylece sağ taraftan gelen ses büyük ölçüde sağ kulak tarafından duyulur. Bunun yanında kulaklar kafada simetrik olarak yer almazlar. Biri diğerinden daha yüksektedir. Böylece baykuş sesleri super-stereo olarak dinler ve ses çıkaran canlıyı görmese dahi onun nerede olduğunu sesin kaynağına göre tam doğru olarak tespit eder. Bu av bulmanın çok zorlaştığı karlı havalarda önemli bir avantajdır.
Doğada karşılaştığımız tüm canlılar, birbirinden son derece farklı ama aynı zamanda tam kendi ihtiyaçlarına uygun sistemlere sahiptirler. Bu konudaki bir diğer örnek şöyledir: Bitkiler için zehirli tohumlarının olması etkili bir korunma yöntemidir ama bazı kuşlar bu tehlikeden nasıl korunacaklarını çok iyi bilirler. Macaw'lar (Amerika'ya özgü bir çeşit papağan türü) zehirli tohumları alma konusunda uzmandırlar. Dev bir kancayı andıran gagaları ile çok sert kabukları bile kırabilen bu kuşlar zehirli tohumları yedikten sonra hemen kayalıklara doğru uçarlar ve orada bulunan killi kaya parçalarını kemirip yutarlar. Bu killi kaya parçaları tohumların içindeki zehiri emer ve böylece kuşlar yiyeceklerinin besin maddesi taşıyan kısımlarını zarar görmeden sindirebilirler.
Küçücük vücutlarında bir teknolojiyi barındıran ateş böcekleri de üstün ve güçlü bir Yaratıcı olan Rabbimiz'in yaratış delillerinden biridir. Normal bir ampul elektrik enerjisinin ancak %3-4'ünü, bir floresan ampülü ise, ampüle giren elektrik enerjisinin %10'unu ışığa dönüştürebilir, enerjinin kalan kısmı ise ısıya dönüşür. Bu üretimdeki bir kayıptır. İdeal olan %100'lük bir verimdir. Ateşböcekleri ise, mühendislerin ulaşmaya çalıştıkları ama başaramadıkları %100 verimle ışık üretimi işlemini küçücük bedenlerinde gerçekleştirirler. Ateşböceğinin karın bölgesinde bir ışık organı vardır. Bu ışık organında birbirine çok yakın bölümlerde, ışık vermede rol alan iki temel kimyasal madde üretilir. Lusiferin ve lusiferaz olarak adlandırılan bu iki maddenin birbiriyle karışması ışıldamanın olabilmesi için yeterli değildir. Bu maddelere oksijen ilave edilmesi gerekir. Bu nedenle ateşböceklerinde, solunum sistemi ışık verme organında geniş bir yer kaplar. Son derece karmaşık bir seri işlem sonucunda ateşböcekleri tam 3 saat boyunca ışık verebilirler.
Burada sayılanlar Allah'ın sayısız yaratış delillerinden sadece birkaçıdır. Görüldüğü gibi her canlı bulunduğu ortama en uygun, yaşamını ve soyunu devam ettirebileceği, rızkını bulabileceği en üstün özelliklerle donatılmıştır. Sonsuz merhametin ve şefkatin sahibi olan Rabbimiz, hiçbir canlıya rahmetini ve nimetini esirgememiştir. Canlıların sahip oldukları bu özellikler inananlar içinse birer ayettirler: "Şüphesiz, müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır." (Casiye Suresi, 3-4)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:15 AM
Çimenle Mantarın Dostluğu


Çim ile mantar birbirleriyle yardımlaşıp yüksek sıcaklıklara karşı koyuyorlar!

http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/cimenle_mantarin_dostlugu_Kabim_ikibiniki/cimenle_mantarin_dostlugu.jpg

Lassen volkanik bölgesi ve Yellowstone National Park alanlarında araştırmalar yapan bilim adamları, 50 derecenin üstündeki sıcaklıklara dayanabilen bir mantar ve bitki türü keşfettiler(1). Bu kadar yüksek sıcaklıklara dayanabilen canlılara çok nadir rastlanıyor. Ancak bu iki türü daha da özel kılan şey, yüksek sıcaklıklara ancak ve ancak ikisi bir arada olduğunda dayanabilmeleri. Canlı türlerinin yaşamlarını sürdürmede birbirlerine bağlı olduğu, karşılıklı yardımlaşma içinde oldukları bu tür ilişkilere “Simbiyoz” deniyor.

“Curvularia” cinsine ait olan mantar türü, “Dichanthelium lanuginosum” adlı çim türünün kökleri arasında yaşıyor. “US Geological Survey” adlı bilim araştırma kurumundan Russell Rodriguez ve arkadaşlarının tespitlerine göre, tek başlarına 50 dereceye dayanamadıkları halde bir arada bulunduklarında 65 dereceyi bulan sıcaklıklara kolayca dayanabiliyorlar.
Birbirlerinin yaşam standartlarını yükseltebilmeleri, canlıların fizyolojilerinin birbirine uygun yaratıldığının bir göstergesi. Çünkü mantar ile bitki arasında özel kimyasallar değiş tokuş ediliyor. Böylelikle kendi vücutlarında üretemedikleri proteinleri “ithal etmiş oluyorlar”. Mantar da bitkinin köklerinde biriken ısıyı ondan uzaklaştırmış oluyor.
Bu simbiyotik ilişki her iki canlının fizyolojisini birbirine uygun şekilde vareden bir Yaratıcı'nın varlığını gösteriyor. Evrenin yaratıcısı ve Rabbimiz olan Allah milyonlarca canlı türünde ortaya koyduğu kudretini düşünen insanlar için sergilemektedir. Allah, göklerin, yerin ve ikisi arasındaki herşeyin yaratıcısıdır. Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır: “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü Kendisi'nin olan (Allah) ne yücedir. Kıyamet-saatinin ilmi O'nun katındadır ve O'na döndürüleceksiniz.” (Zuhruf Suresi, 85)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:15 AM
Deniz Altı Bitkilerinde Polenleşme Yöntemi ile Üreme


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/deniz_alti_bitkilerinde_polenlesme_yontemi_ile_ure me_Aralik_ikibinuc/deniz_alti_bitkilerinde_polenlesme_yontemi_ile_ure me.jpg
Polenle üreme yöntemi, bilinenin aksine, sadece kara bitkilerine özgü bir yöntem değildir. Deniz bitkilerinde de bu yöntemle üreyen türler vardır. İlk olarak 1787 yılında İtalyan botanikçi Filippo Cavollini, açık denizde yaşayan ve polenleşme yöntemi ile üreyen "Zostera" isimli bitkiyi keşfetmiştir.

Polenleşme yönteminin sadece kara bitkilerine özgü olduğunun zannedilmesinin nedeni; su ile temas eden kara bitkilerinin polenlerinin, yarılarak işe yaramaz hale gelmeleriydi.
Suda polenleşme yöntemiyle üreyen bitkiler üzerinde yapılan incelemeler, bu konunun evrim teorisinin içinden çıkamadığı problemlerden bir yenisi olduğunu göstermiştir.
Polenleri suyla taşınan bitkilere 11 farklı familyada 31 cins olarak Kuzey İsveç'ten, Güney Arjantin'e, deniz seviyesinin 40 m altından, 4800 m yüksekte And Dağlarındaki Titicaca Gölü'ne kadar pek çok farklı yerde rastlanılır. Ekolojik yönden bakılacak olursa bu bitkilerin tropik yağmur ormanlarından, çöllerdeki mevsimlik göllere kadar çok farklı şartlarda yaşayanları vardır. O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik. (Lokman Suresi, 10)
Evrimcilerin bu konudaki problemleri, evrim teorisinin kendi tezlerinden kaynaklanır. Çünkü teoriye göre polenleşme, bitkilerin karada yaşamaya başlamasından sonra kullandıkları "gelişmiş" bir üreme biçimidir. Oysa, bu yöntemi kullanan su bitkilerinin varlığı ortadadır. Bu nedenle evrimciler bu bitkileri, "yeniden suya dönen çiçekli bitkiler" olarak adlandırmışlardır. Ne var ki evrimciler bu bitkilerin ne suya dönüş zamanları, ne suya dönüşlerini gerektiren nedenler, ne de suya dönüşlerinin şekli ve ara formları hakkında mantıklı ve bilimsel bir açıklama yapamamışlardır.
Evrimcilerin diğer bir problemi ise suyun bazı özelliklerinden kaynaklanır. Daha önce de belirttiğimiz gibi su, polenin yayılması için hiç de etkin bir ortam değildir ve genellikle polen tanelerinin yarılmasına yol açar. Ayrıca, suyun hareketini tahmin etmek de zordur. Suda oldukça düzensiz akıntılar olabilir, gel-git olması bitkileri aniden batırabilir ya da suyun üstünde oldukça uzaklara götürebilir. Tüm bunlara karşın suda yetişen bitkiler, polenleşme taşıyıcısı olarak suyu büyük bir başarı ile kullanırlar. Çünkü bu bitkiler suda bu işlemleri rahatlıkla başaracakları şekilde yaratılmışlardır. İşte bu bitkilerden birkaç örnek:
Vallisneria

Erkek Vallisneria'nın çiçekleri, bitkinin su içinde kalan bölümünde oluşur. Bunlar daha sonra dişi özellikli bitkinin çiçeklerine ulaşabilmesi için, gövdeden ayrılarak serbest kalırlar. Çiçek, serbest kaldığında kolaylıkla su yüzeyine çıkabilecek bir biçimde yaratılmıştır. Bu esnada çiçek küresel bir tomurcuk görünümündedir. Taç yaprakları birbirleri üzerine kapanmıştır ve portakal kabuğu gibi çiçeğin etrafını sarmışlardır. Bu özel yapılı form, polenlerin taşındığı bölümün, suyun olumsuz etkisinden korunmasını sağlar. Çiçekler yüzeye çıktığında, daha önce kapalı olan taç yapraklar birbirlerinden ayrılır ve geriye doğru kıvrılarak su üzerine yayılırlar. Polenleri taşıyan organlar, taç yaprakların üzerinde yükselmiş bir biçimde ortaya çıkarlar. Bunlar en hafif bir esintiyle bile hareket edebilecek yelken görevini üstlenirler. Bu organlar, bir yandan yelken gibi iş görürken, öte yandan Vallisneria'nın polenlerini de su yüzeyinden yukarıda tutarlar.
Vallisneria bitkisi polenlerini taşıtmak için suyu kullanır. Bitkinin çiçeklerinin, açacakları zamanı ve yeri bilmeleri ve polenlerinin suya dayanıklı özel yapıları gibi detaylar bitkinin bu işlemler için özel olarak yaratıldığını bize gösterir.
Dişi bitkinin çiçekleri ise, su dibinden gelen uzun bir sapın ucunda ve su yüzeyinde yer alırlar. Dişi çiçeğin yaprakları da su yüzeyinde hafif bir çöküntü oluşturacak şekilde açılmışlardır. Bu çöküntü erkek çiçek kendine yaklaştığında, dişi çiçeğin bir çekim alanı oluşturmasına yarar. Nitekim erkek çiçek, dişi çiçeğin yanından geçerken bu çekim alanına girer ve iki çiçek buluşur. Böylece polenler dişi çiçeğin üreme organına ulaşır ve polenleşme gerçekleştirilmiş olur.
Erkek çiçeğin, suda iken kapalı olup polenleri koruması, yükselerek su yüzünde açması ve suda rahatlıkla ilerleyebilecek bir form oluşturması, üzerinde özel olarak düşünülmesi gereken detaylardır. Çiçeğin bu özelliği deniz taşıtlarında kullanılan ve denize atıldığında otomatik olarak açılan tahliye botlarına benzer. Bu botlar birçok endüstri ürünleri tasarımcısının uzun süren ortak çalışmaları sonucu ortaya çıkmıştır. Botun ilk üretiminde karşılaşılan planlama hataları ve dolayısıyla botun çalışması sırasında ortaya çıkan aksaklıklar tekrar ele alınmış, hatalar düzeltilmiş ve tekrarlı çalışmalar sonunda işleyen doğru bir sisteme ulaşılmıştır.
Tüm bu çalışmaları Vallisneria'nın durumunu düşünerek göz önüne alalım: Vallisneria'nın, tahliye botunu tasarlayanlar gibi birden fazla imkanı yoktur. Yeryüzündeki ilk Vallisneria'nın tek ihtimali vardır. Ancak ilk denemede tam anlamıyla başarılı olan bir sistemin kullanılması sonraki nesillere yaşama imkanı yaratacaktır. Aksaklıkları olan bir sistem ise dişi çiçeği polenleyemeyecek ve bu bitki hiçbir zaman çoğalamayacağı için yeryüzünden yok olup gidecekti. Görüldüğü gibi Vallisneria'nın polenleme stratejisinin aşamalı olarak ortaya çıkması imkansızdır. Bu bitki suda polenlerini gönderebileceği yapısıyla birlikte yaratılmıştır.
Halodule

Etkileyici polenlenme stratejisine sahip bir başka su bitkisi de Fiji adalarının kumlu kıyılarında yetişen Halodule'dir. Bu bitkinin polen taşıyıcıları uzun yüzücü iplikler biçimindedir ve suyun içinden yüzeye salınırlar. Bu tasarım Halodule'ye Vallisneria'dan bile çok daha fazla isabet sağlama imkanı verir. Ayrıca bu ipliklerin yapısında son derece özel karbonhidrat ve protein tabakaları vardır. Bu özel yapı da Halodulelerin yapışkanlık özelliği taşımalarını sağlamıştır. İplikler su yüzeyinde birbirine yapışarak uzun sallar oluştururlar. Bitkiye ait bu tip milyonlarca arama aracı, gel-git dalgalarını kullanarak dişi bitkilerin bulunduğu sığ sulara doğru yol alırlar. Bu arama araçlarının birbiriyle çarpışmasıyla döllenme işlemi kolaylıkla başarılmış olur.
Halodule gel-git dalgalarını kullanarak, uzun ve yapışkan yüzücü iplikleri sayesinde polenlerini dişi bitkilere göndermede hep başarılı olur.
Thalassia

Buraya kadar polenleri su yüzeyinde taşınan bitkilerden bahsettik. Bu durumda polenlerin hareketi iki boyutludur. Bazı bitkilerde ise üreme sistemi üç boyutlu olarak işler. Üçüncü boyut su yüzeyinin altıdır.
Su altındaki polenleşme stratejileri, su yüzeyinde gerçekleştirilenlerden daha zordur. Çünkü üç boyutlu polenleşmede, polenlerin hareketlerindeki ufak bir değişiklik dahi sonucu daha fazla etkiler. Bu nedenle bir polenin, su içinde iken dişi organı yakalaması, yüzeydeyken yakalamasından çok daha zordur.
Buna karşın, Karaib Adalarından St. Croix'da yetişen "Thalassia" bitkisi yaşamını her zaman su altında sürdürür. Çünkü Thalassia, bu zor gözüken döllenme koşullarını kolaylaştıracak bir polenleşme stratejisine sahip olarak yaratılmıştır. Thalassia, yuvarlak polenlerini uzun yapışkanlı iplikler içine gömülü durumda su altına salar. Su altında yüzen ve dalgalar tarafından yönlendirilen bu iplikler, dişi çiçeklerin üreme organlarına takılarak çoğalmayı sağlar.
Thalassia ve Halodule'nin polenlerini iplikçik paketleri şeklinde yollamalarıyla arama araçlarının taradığı yol daha da büyütülmüş olur. Hiç şüphesiz ki bu akıl örnekleriyle dolu tasarım, hem su bitkilerini hem de onların suda polenleşme stratejilerini yaratan ve her türlü yaratmadan haberdar olan Allah'ın eseridir

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:15 AM
Denizlerde Yaşam Alglerle Mümkün

Alg, ancak mikroskop altında görülebilen yeşil renkte tek hücreli bir bitkidir. Algler güneş ışığı gören herhangi bir su yüzeyinde yaşarlar ve kolayca çoğalırlar. Algler basit görünümlerine rağmen, bilim adamlarının özel koşullarda bile benzerini üretemediği mükemmel bir fonksiyona sahiptirler: “Fotosentez”.


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/denizlerde_yasam_alglerle_mumkun_Ocak_ikibinuc/denizlerde_yasam_alglerle_mumkun.jpg

Fotosentez, güneşten gelen ışık enerjisinin şekere ve oksijene dönüştürülmesi işlemidir. Bu benzersiz enerji üretimi son derece karmaşıktır. Yalnızca bitki ve yosunlarda moleküller seviyede gerçekleşir. Fotosentez alg hücresinin “Kloroplast” adlı enerji üretim merkezinde meydana gelir. Bu küçük tek hücreli canlılar, bedenlerinde yaratılmış olan bu mikroskobik enerji santrali ile ekolojik sistemin en önemli gereksinimlerini karşılarlar: “oksijen” ve “besin”.

Algler, fotosentez işlemi ile bir yandan kendi enerji ihtiyaçlarını karşılarlarken, bir yandan da yeryüzündeki oksijenin %70'ini sağlarlar. Ayrıca depoladıkları şeker sayesinde canlı türleri için de zengin bir besin kaynağıdırlar. Dolayısıyla alglerin bulunduğu sular son derece verimli ve diğer canlıların yaşaması için oldukça elverişlidir. Bu nedenle algler, okyanus ortamında beslenme zincirinin temelini oluştururlar.
Yüce Allah herşeyi belli bir amaç üzere yaratmıştır, bu canlı türünü pek çok fayda ile yarattığı da çok açıktır. İlginç olan, Alglerin bu kompleks enerji üretim işlemini var oldukları ilk günden bu yana kusursuzca gerçekleştirmeleridir. Fotosentez ile ortaya çıkan bilgi seviyesi bugün bir kimya profesörünün sahip olduğu bilgi düzeyinin çok çok ötesindedir. Bu yüzdendir ki, taklidi mümkün olmayan bu organik enerji üretim teknolojisi, üstün bir aklın ve gücün varlığını kanıtlar. Çünkü tek hücreli bir canlı asla kusursuz bir kimya laboratuvarı haline, kendi bilgi ve becerisi sayesinde gelemez. Onun, dışarıdaki oksijen ihtiyacından da haberi dahi yoktur. O, sadece bedenine yerleştirilmiş sistemler sayesinde kendine verilmiş görevleri yerine getirebilir. Şüphesiz Algleri bu fonksiyonlarla birlikte yaratan ve yeryüzünde hayatın varlığı için gerekli kılan, her şeyi “Ol” emri ile yaratan, üstün güç sahibi Yüce Allah'tır.“Onu istediğimizde herhangi bir şey için sözümüz, ona yalnızca "Ol" demekten ibarettir; o da hemen oluverir.” (Nahl Suresi, 40)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:15 AM
Denizyıldızı ve Yeni Kamera Lensleri

Doğadaki üstün tasarım, bir kez daha teknolojiye ilham kaynağı oluyor

Denizyıldızındaki mikrolens sistemi, dijital teknoloji geliştirme çalışmalarında kullanılıyor. Eğer bu küçük canlıdaki lens tasarımı benzer bir şekilde taklit edilebilirse, çok daha kaliteli kameralar üretilebilecek.
Ophiocoma wendti türündeki denizyıldızı, bir disk şeklindeki gövdesine tutturulmuş 5 kola sahip. Bu kollar sayesinde denizin tabanında rahat bir şekilde hareket edebiliyor. Bu organlar canlıya hareket sağlamanın yanı sıra mükemmel bir görme organı olarak da hizmet ediyor. Bu kollar mikrolens dizili bir yüzeye sahipler. Çok sayıdaki lens dört bir yanda olup biten herşeyi görmesini sağlıyor. ABD'de bulunan Bell laboratuvarı araştırmacıları yeni iletişim ve görüntüleme cihazları geliştirmek için şimdi bu canlının vücuduna yayılmış lens sistemini inceliyorlar. Denizyıldızındaki bu tasarım bilim adamlarını fazlasıyla etkilemiş durumda.


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/denizyildizi_ve_yeni_kamera_lensleri_Ocak_ikibinuc/denizyildizi_ve_yeni_kamera_lensleri.jpg
Araştırma ekibinin lideri Joanna Aizenberg:
"Yeni fikirler ve teknolojiler geliştirmeye uğraşmak yerine bu deniz canlısından öğrenmeye çalışabiliriz" diyor.
Aizenberg, BBC Televizyonu'nda katıldığı "Go Digital" isimli programda:


"Canlının tüm vücudunu kaplayan bu lensler farklı yönlere bakarak canlının bütün çevresini görmesini sağlıyor. Bizim de optik cihazlarda, özellikle de kameralarda yerleştirmek istediğimiz özellik bu işte" dedi.(1)
"Sadece bir yöne bakan tek bir lens yerine farklı yönlere bakabilen binlerce lense sahip olmak mümkün. Böylece etrafınızı belki de 360 derecelik bir açıdan görebileceksiniz".
Denizyıldızındaki mikrolens sisteminin varlığı aslında oldukça kısa bir süredir bilinmekte. Dr. Aizenberg'in başkanlığını yaptığı uluslararası araştırma grubunun çok yönlü incelemeleri sonucu, 2001 yılında gün ışığına çıkartılmıştı. ABD'deki Bell laboratuvarları, Los Angeles'taki Doğa Tarihi Müzesi ve İsrail'deki Weizmann Bilim Enstitüsü'nden bilim adamlarının katılımıyla gerçekleşen araştırma Nature dergisinin 23 Ağustos 2001 sayısında yayımlanmıştı.(2)
Bu araştırmaya göre, denizyıldızının kollarındaki lensler kalsiyum karbonat, yani kalsitten oluşan bir iskelet üzerinde sıralanıyorlar. Bu sıralanma altıgenlere dayalı özel bir geometriye sahip. Lensler mikroskobik kalsit tepeler şeklinde yükseliyor ve herbiri 6 başka lens tarafından çevrili. Bu optimal mikrotasarım, üzerine düşen ışığı son derece etkili bir şekilde odaklıyor. Mikrolenslerin hemen altında uzanan sinir ağının, iletilen ışık sinyallerini yakaladığı düşünülüyor. Böylece bir arada hareket eden çok sayıdaki lens, denizyıldızının çevresindeki herşeyi görmesini mümkün kılıyor.
Denizyıldızındaki lensler, ışığı odaklamada insanoğlunun üretmiş olduğu lensleri hayli geride bırakıyor. İnsan yapımı lenslerde ışığı bozan -çift kırılım ve sferik bozulma gibi- fiziksel etkileri kusursuz bir şekilde devre dışı bırakıyor. Bell laboratuvarı araştırma görevlilerinden Frederico Capasso:
"Bu küçücük kalsit kristaller mükemmel birer optik lens oluşturuyorlar ve bizim bugün üretebileceğimiz en iyi lensten çok daha üstünler" diyor.(3)
Dr. Aizenberg ise bu canlıların ışığı odaklamada üretilmiş en iyi lensten 20 kat daha üstün olduğunu belirtiyor.
Denizyıldızının İletişim Teknolojisine Sundukları
Araştırmacılar, denizyıldızının ışığı iletme yeteneğinden telekomünikasyonda da yararlanılabileceğini belirtiyorlar.
Günümüzde dünyadaki fiber optik kabloların çoğu, ses ve veri alışverişinde kullanılıyor. Dijital "1" ve "0" ları taşıyan ışığı bir hat boyunca yönlendirmede lensler kullanılıyor. Bunu daha etkili bir şekilde yapmada bilim adamları denizyıldızından yararlanmayı umuyorlar. Böylece optik kablolarla iletilecek bilginin miktarı da katlanmış olacak.
Dr. Aizenberg "Böylece optik iletişimde kullanmak için, ışığı, şu anda kullanmakta olduğumuz lenslerden 10 ila 20 kat daha etkili şekilde odaklayan lensler yapabilmenin yollarını öğreneceğiz" diyor.
Şimdi denizyıldızındaki bu lens sisteminin üretim aşamalarını biraz daha detaylı biçimde ele alalım. Lenslerin sıralandığı iskeleti oluşturan kalsit, hücreler tarafından özel olarak üretilir. Bu malzemenin ne şekilde kullanılacağının bilgisi de hücredeki DNA da bulunur. Bu üstün tasarım bir mimari plan gibidir ve mikroskobik tepeciklerin eğriliğinden, altıgenlere dayalı geometriye kadar tüm hassas dengeler genetik olarak kodlanmıştır.
Böyle bir lens sistemi ilk olarak nasıl ortaya çıkmıştır sorusuna verilecek tek cevap tasarımdır. Hiçbir doğa olayı 21. yüzyıl lens teknolojisini yönlendirecek kadar kompleks sistemler meydana getiremez. Denizyıldızındaki bu üstün tasarım Allah'ın kusursuz yaratmasının eseridir.
"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir" (Haşr Suresi, 24)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:16 AM
DNA'daki Mucize Tasarım

Tam 50 yıl önce, Şubat 1953'de, Francis Crick ve James Watson isimli araştırmacılar, yakın bilim tarihinin en büyük keşiflerinden birini gerçekleştirdiler. DNA'nın ikili sarmal yapısını gün ışığına çıkaran bu keşif, canlılığın kusursuz bir şekilde yaratıldığını ortaya koydu. DNA'nın, bilim adamlarını hayran bırakan yapısı ve işlevleri, Yüce Allah'ın sınırsız kudretini göstermektedir.


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/dnadaki_mucize_tasarim_Subat_ikibinuc/dnadaki_mucize_tasarim.jpg
Bir pirinç tanesi üzerine en çok ne kadar yazı yazabilirsiniz? Belki birkaç harf, belki de bir iki kelime... Peki, pirinçten defalarca küçük bir hücrede ciltler dolusu yazı bulunduğunu biliyor musunuz? Evet, insan hücresinin çekirdeğindeki tek bir molekülde tam 1 milyon sayfa yazı yazılıdır.

İnsanın anne karnındaki ve doğumundan sonraki gelişmelerin hepsi önceden belirlenmiş bir program çerçevesinde düzenlenir. Allah, biz daha anne karnında yeni döllenmiş bir yumurta hücresi halinde iken, ileride sahip olacağımız bütün özellikler belirlemiş ve "bir düzen içinde" DNA'larımıza yerleştirmiştir. Otuz yaşına geldiğimizde sahip olacağımız boy, renk, yüz şekli gibi bütün özelliklerimiz döllendiğimiz andan itibaren başlangıç hücremizin çekirdeğinde kodlanmıştır.
DNA'daki bu bilgiler, vücuttaki binlerce farklı olayı ve sistemi de kontrol eder. Örneğin, insanın kan basıncının alçak, yüksek veya normal olması bile DNA'daki bilgilere bağlıdır.
Hücrenin İçine Ciltler Dolusu Bilgi Nasıl Sığıyor?

DNA'da kayıtlı bulunan bu bilgi çok muazzamdır. Öyle ki, gözle görülmeyen tek bir DNA molekülünde tam bir milyon ansiklopedi sayfasını dolduracak miktarda bilgi bulunur. Dikkat edin; tam 1.000.000 ansiklopedi sayfası... Burada sözünü ettiğimiz bir bilgisayar veya kütüphane değil, yalnızca protein, yağ ve su moleküllerinden oluşan, milimetreden 100 kat daha küçük bir küptür. Bu küçücük et parçasının içinde, değil milyonlarca bilgi, tek bir bilginin var olması ve onun bu bilgiyi muhafaza etmesi bile son derece muhteşem bir mucizedir.
DNA, bilgisayarlarda kullanılan mikroçiplere benzetilebilir. Ancak şunu hatırlatmalıyız ki, insan zekasının asırlardır edindiği bilgi birikimi ve yıllar süren çabaları sonucunda geliştirdiği bu son teknoloji bile daha tek bir hücre çekirdeğinin bilgi saklama kapasitesinin yakınına ulaşabilmiş değildir.
Elbette DNA tasarımındaki üstün akıl, bu molekülü meydana getiren atomlarda değildir. Akıl eserde değil, o eseri yaratanda bulunur. En gelişmiş bilgisayar bile, onu en ince ayrıntısına dek tasarlayan, onu çalıştıracak programları yazıp ona yükleyen ve kullanan bir akıl ve zekanın ürünüdür.
Dna'daki Tasarım Tesadüfle Açıklanamaz!

Türkiye'deki şehirlerarası karayollarında ilerlerken, "Her şey Vatan İçin", ya da "Ne Mutlu Türküm Diyene" gibi yazılar görürsünüz. Bu yazıların orada nasıl oluştuğu ise son derece açıktır. Oralarda bir yerde bir askeri birlik vardır ve tepenin üzerine beyaz taşlardan oluşan bu yazıları yazmışlardır.
Hiç kimse çıkıp da "bu taşlar tepeden aşağı yuvarlanırken tesadüfen yan yana gelmiş ve "Her şey Vatan İçin" cümlesini oluşturmuşlar" diyemez.
İnsanın bedeni ise, "Her şey Vatan İçin" cümlesinden trilyonlarca kez daha kompleks bir yapıya sahiptir ve bu karmaşık yapının "tesadüfen" oluşmuş olması kesinlikle ve kesinlikle mümkün değildir, öyleyse insanı da, onun hücresini de, DNA'sını da kusursuz ve mükemmel bir şekilde planlayıp düzenleyen bir Yaratıcı vardır.
DNA'daki Üstün Tasarım Allah'a Aittir

DNA'daki bilgi, A, T, G ve C harflerinden oluşan bir alfabeyle kodlanmıştır. Her harf, "nükleotid" adı verilen dört özel bazdan birini temsil eder. Bu bazların yüz milyonlarcası, anlamlı bir sıralama ile üst üste dizilerek DNA molekülünü oluştururlar. İnsan DNA'sı 46 ciltlik bir kitaba benzetilecek olursa, ciltler kromozomlara, sayfalar da genlere benzetilebilir. İnsan DNA'sında toplam 3 milyar nükleotid bulunur.
Her bir gen özel bir görevle yükümlüdür. Genlerde nükleotidlerin dizilimi son derece önemlidir. Eğer bu harflerin düzeninde çok ufak bir bozulma olsaydı, kulağınız karnınızda yer alır ya da gözleriniz topuklarınızda bulunabilirdi. Elleriniz sırtınıza yapışmış olarak doğabilir, yaşamınızı sakat bir bedenle sürdürmek zorunda kalabilirdiniz. Milyarlarca nükleotidin DNA'da hatasız şekilde dizilmiş olması tesadüf kelimesini anlamsız kılar. DNA'daki kusursuz dizilim ancak özel bir yaratılışın sonucudur. Hiç şüphesiz, bu yaratılış üstün güç sahibi olan Allah'a aittir. Yüce Allah her şeye güç yetirendir.Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd (övgü) de O'nundur. O, her şeye güç yetirendir (Tegabün Suresi, 1)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:16 AM
Doğada Yaratılan Güzellik Ölçüsü Altın Oran



http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/dogada_yaratilan_guzellik_olcusu_altin_oran_Eylul_ ikibinuc/dogada_yaratilan_guzellik_olcusu_altin_oran.jpg
Allah, herşey için bir ölçü kılmıştır." (Talak Suresi, 3)
"... Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir." (Mülk Suresi 3-4)


"...Eğer uygulama veya işlev unsurları açısından hoşa giden ya da son derece dengeli olan bir forma ulaşılmışsa, orada Altın Sayı'nın bir fonksiyonunu arayabiliriz... Altın Sayı, matematiksel hayal gücünün değil de, denge yasalarına ilişkin doğal prensibin bir ürünüdür." (1)
Mısır'daki piramitler, Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa adlı tablosu, ay çiçeği, salyangoz, çam kozalağı ve parmaklarınız arasındaki ortak özellik nedir?
Bu sorunun cevabı, Fibonacci isimli İtalyan matematikçinin bulduğu bir dizi sayıda gizlidir. Fibonacci sayıları olarak da adlandırılan bu sayıların özelliği, dizideki sayılardan her birinin, kendisinden önce gelen iki sayının toplamından oluşmasıdır. (2)
Fibonacci Sayıları: 0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610, 987, 1597, 2584, ...
Fibonacci sayılarının ilginç bir özelliği vardır. Dizideki bir sayıyı kendinden önceki sayıya böldüğünüzde birbirine çok yakın sayılar elde edersiniz. Hatta serideki 13. sırada yer alan sayıdan sonra bu sayı) sabitlenir. İşte bu sayı "altın oran" olarak adlandırılır.

ALTIN ORAN = 1,618

233 / 144 = 1,618
377 / 233 = 1,618
610 / 377 = 1,618
987 / 610 = 1,618
1597 / 987 = 1,618
2584 / 1597 = 1,618
İnsan Vücudu ve Altın Oran

Sanatçılar, bilim adamları ve tasarımcılar, araştırmalarını yaparken ya da ürünlerini ortaya koyarlarken orantıları altın orana göre belirlenmiş insan bedenini ölçü olarak alırlar. Leonardo da Vinci ve Corbusier tasarımlarını yaparken altın orana göre belirlenmiş insan vücudunu ölçü almışlardır. Günümüz mimarlarının en önemli başvuru kitaplarından biri olan Neufert'te de altın orana göre belirlenmiş insan vücudu temel alınmaktadır.
İnsan Bedeninde Altın Oran

Bedenin çeşitli kısımları arasında var olduğu öne sürülen ve yaklaşık altın oran değerlerine uyan "ideal" orantı ilişkileri genel olarak bir şema halinde gösterilebilir.(3)
Aşağıdaki şemada yer alan M/m oranı her zaman altın orana denktir: M/m=1,618
İnsan vücudunda altın orana verilebilecek ilk örnek; göbek ile ayak arasındaki mesafe 1 birim olarak kabul edildiğinde, insan boyunun 1,618'e denk gelmesidir. Bunun dışında vücudumuzda yer alan diğer bazı altın oranlar şöyledir:

Parmak ucu-dirsek arası / El bileği-dirsek arası,
Omuz hizasından baş ucuna olan mesafe / Kafa boyu,
Göbek-baş ucu arası mesafe / Omuz hizasından baş ucuna olan mesafe,
Göbek-diz arası / Diz-ayak ucu arası.
İnsan Eli

Elinizi derginin sayfasından çekip ve işaret parmağınızın şekline bir bakın. Muhtemelen orada da altın orana şahit olacaksınız.
Parmaklarımız üç boğumludur. Parmağın tam boyunun İlk iki boğuma oranı altın oranı verir (baş parmak dışındaki parmaklar için). Ayrıca orta parmağın serçe parmağına oranında da altın oran olduğunu fark edebilirsiniz.(4)
2 eliniz var, iki elinizdeki parmaklar 3 bölümden oluşur. Her elinizde 5 parmak vardır ve bunlardan sadece 8'i altın orana göre boğumlanmıştır. 2, 3, 5 ve 8 fibonocci sayılarına uyar.
İnsan Yüzünde Altın Oran

İnsan yüzünde de birçok altın oran vardır. Ancak bunu elinize hemen bir cetvel alıp insanların yüzünde ölçüler almayı denemeyin. Çünkü bu oranlandırma, bilim adamları ve sanatkarların beraberce kabul ettikleri "ideal bir insan yüzü" için geçerlidir.
Örneğin üst çenedeki ön iki dişin enlerinin toplamının boylarına oranı altın oranı verir. İlk dişin genişliğinin merkezden ikinci dişe oranı da altın orana dayanır. Bunlar bir dişçinin dikkate alabileceği en ideal oranlardır. Bunların dışında insan yüzünde yer alan diğer bazı altın oranlar şöyledir:

Yüzün boyu / Yüzün genişliği,
Dudak- kaşların birleşim yeri arası / Burun boyu,
Yüzün boyu / Çene ucu-kaşların birleşim yeri arası,
Ağız boyu / Burun genişliği,
Burun genişliği / Burun delikleri arası,
Göz bebekleri arası / Kaşlar arası.
Akciğerlerdeki Altın Oran

Amerikalı fizikçi B. J. West ile doktor A. L. Goldberger, 1985-1987 yılları arasında yürüttükleri araştırmalarında(5), akciğerlerin yapısındaki altın oranının varlığını ortaya koydular. Akciğeri oluşturan bronş ağacının bir özelliği, asimetrik olmasıdır. Örneğin, soluk borusu, biri uzun (sol) ve diğeri de kısa (sağ) olmak üzere iki ana bronşa ayrılır. Ve bu asimetrik bölünme, bronşların ardışık dallanmalarında da sürüp gider.(6) İşte bu bölünmelerin hepsinde kısa bronşun uzun bronşa olan oranının yaklaşık olarak 1/ 1,618 değerini verdiği saptanmıştır.
Altın Dikdörtgen ve Sarmallardaki Tasarım

Kenarlarının oranı altın orana eşit olan bir dikdörtgene "altın dikdörtgen" denir. Uzun kenarı 1,618 birim kısa kenarı 1 birim olan bir dikdörtgen altın dikdörtgendir. Bu dikdörtgenin kısa kenarının tamamını kenar kabul eden bir kare ve hemen ardından karenin iki köşesi arasında bir çeyrek çember çizelim. Kare çizildikten sonra yanda kalan küçük bir kare ve çeyrek çember çizip bunu asıl dikdörtgenin içinde kalan tüm dikdörtgenler için yapalım. Bunu yaptığınızda karşınıza bir sarmal çıkacaktır.
İngiliz estetikçi William Charlton insanların sarmalları hoş bulmaları ve binlerce yıl öncesinden beri kullanmalarını "Sarmallardan hoşlanırız çünkü, sarmalları görsel olarak kolayca izleyebiliriz." (7) diyerek açıklar.
Temelinde altın oranı yatan sarmallar doğada şahit olabileceğiniz en eşsiz tasarımları da barındırırlar. Ayçiçeği ya da kozalak üzerindeki sarmal dizilimler bu konuda verilebilecek ilk örneklerdir. Yüce Allah'ın kusursuz yaratışının ve her varlığı bir ölçü ile yarattığının bir örneği olan bu durumun yanı sıra birçok canlı büyüme sürecini de logaritmik sarmal formunda gerçekleştirir. Bunun sarmaldaki yayların daima aynı biçimde olması ve yayların büyüklüğünün değişmesine karşın esas şeklin (sarmal) hiç değişmemesidir. Matematikte bu özelliğe sahip başka bir şekil yoktur.(8)
Deniz Kabuklarındaki Tasarım

Bilim adamları deniz dibinde yaşayan ve yumuşakça olarak sınıflandırılan canlıların taşıdıkları kabukların yapısını incelerken bunların formu, iç ve dış yüzeylerinin yapısı dikkatlerini çekmiştir:
"İç yüzey pürüzsüz, dış yüzeyde yivliydi. Yumuşakça kabuğun içindeydi ve kabukların iç yüzeyi pürüzsüz olmalıydı. Kabuğun dış köşeleri kabukların sertliğini artırıyor ve böylelikle, gücünü yükseltiyordu. Kabuk formları yaratılışlarında kullanılan mükemmellik ve faydalarıyla hayrete düşürür. Kabuklardaki spiral fikir mükemmel geometrik formda ve şaşırtıcı güzellikteki 'bilenmiş' tasarımda ifade edilmiştir."(9)
Yumuşakçaların pek çoğunun sahip olduğu kabuk logaritmik spiral şeklinde büyür. Bu canlıların hiçbiri şüphesiz logaritmik spiral bir yana, en basit matematik işleminden bile habersizdir. Peki nasıl olup da söz konusu canlılar kendileri için en ideal büyüme tarzının bu şekilde olduğunu bilebiliyorlar? Bazı bilim adamlarının "ilkel" olarak kabul ettiği bu canlılar, bu şeklin kendileri için en ideal form olduğunu nereden bilmektedirler? Böyle bir büyüme şeklinin bir şuur ya da akıl olmadan gerçekleşmesi imkansızdır. Bu şuur ne yumuşakçalarda ne de -bazı bilim adamlarının iddia ettiği gibi- doğanın kendisinde mevcuttur. Böyle bir şeyi tesadüflerle açıklamaya kalkışmak çok büyük bir akılsızlıktır. Bu ancak üstün bir aklın ve ilmin ürünü olacak bir tasarımdır. Bu tasarım herşeyi yaratmış olan Yüce Allah'a aittir:"... Rabbim, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?" (Enam Suresi, 80)
Biyolog Sir D'Arcy Thompson uzmanı olduğu bu tür büyümeyi "Gnom tarzı büyüme" olarak adlandırılmıştı. Thompson'ın bu konudaki ifadeleri şöyledir:
"Bir deniz kabuğunun büyüme sürecinde, aynı ve değişmez orantılara bağlı olarak genişlemesi ve uzamasından daha sade bir sistem düşünemeyiz. Kabuk ...giderek büyür, fakat şeklini değiştirmez."(10)
Birkaç santimetre çapındaki bir nautilusta, gnom tarzı büyümenin en güzel örneklerinden birini görmek mümkündür. C. Morrison insan zekası ile bile planlaması hayli güç olan bu büyüme sürecini şöyle anlatır:
"Nautilus'un kabuğunun içinde, sedef duvarlar ile örülmüş bir sürü odacığın oluşturduğu içsel bir sarmal uzanır. Hayvan büyüdükçe, sarmal kabuğunun ağız kısmında, bir öncekinden daha büyük bir odacık inşa eder ve arkasındaki kapıyı bir sedef tabakası ile örterek daha geniş olan bu yeni bölüme ilerler."(11)
Kabuklarındaki farklı büyüme oranlarını içeren logaritmik sarmallara göre diğer deniz canlıları bilimsel adlarıyla şöyle sıralanabilir:
Haliotis Parvus, Dolium Perdix, Murex, Fusus Antiquus, Scalari Pretiosa, Solarium Trochleare.
Bugün fosil halinde bulunan ve Amonitlerde logaritmik sarmal şeklinde gelişen kabuklar taşırlar.
Hayvanlar dünyasında sarmal formda büyüme sadece yumuşakçaların kabukları ile sınırlı değildir. Özellikle Antilop, yaban keçisi, koç gibi hayvanların boynuzları gelişimlerini temelini altın orandan alan sarmallar şeklinde tamamlarlar.(12)
İşitme ve Denge Organında Altın Oran

İnsanın iç kulağında yer alan Cochlea (Salyangoz) ses titreşimlerini aktarma işlevini görür. İçi sıvı dolu olan bu kemiksi yapı, içinde altın oran barındıran _=73 derece 43´ sabit açılı logaritmik sarmal formundadır.
Sarmal Formda Gelişen Boynuzlar ve Dişler

Filler ile soyu tükenen mamutların dişleri, aslanların tırnakları ve papağanların gagalarında logaritmik sarmal kökenli yay parçalarına göre biçimlenmiş örneklere rastlanır. Eperia örümceği de ağını daima logaritmik sarmal şeklinde örer. Mikroorganizmalardan planktonlar arasında, globigerinae, planorbis, vortex, terebra, turitellae ve trochida gibi minicik canlıların hepsinin sarmala göre inşa edilmiş bedenleri vardır.
Mikrodünyada Altın Oran

Geometrik şekiller sadece üçgen, kare veya beşgen, altıgen ile kısıtlı değildir. Bu saydığımız şekiller değişik şekillerde de biraraya gelerek yeni üç boyutlu geometrik şekiller oluşturabilirler. Bu konuda ilk olarak küp ve piramit örnek olarak verilebilir. Ancak bunların dışında, günlük hayatta hiç karşılaşmadığımız hatta ismini dahi ilk defa duyduğumuz tetrahedron (düzgün dört yüzlü), oktahedron, dodekahedron ve ikosahedron gibi üç boyutlu şekillerde vardır. Dodekahadron 13 tane beşgenden, ikosahedron ise 20 adet üçgenden oluşur. Bilim adamları bu şekilleri matematiksel olarak birbirine dönüşebileceğini ve bu dönüşümün altın orana bağlı oranlarla gerçekleştiğini bulmuşlardır.
Miroorganizmalarda altın oran barındıran üç boyutlu formlar oldukça yaygındır. Birçok virüs ikosahedron yapısında bir biçime sahiptir. Bunların en ünlüsü Adeno virüsüdür. Adeno virüsünün protein kılıfı, 252 adet protein alt biriminin düzenli bir biçimde dizilmesi ile oluşur. İkosahedronun köşelerinde yer alan (12) alt birim ise beşgen prizmalar biçimdedir. Bu köşelerden diken benzeri yapılar uzanır.
Virüslerin altın oranları bünyesinde barındıran formlarda olduğunu tespit eden ilk kişi 1950'li yıllarda Londra'daki Birkbeck Koleji'nden A. Klug ile D. Caspar'dır.(13) Üzerinde ilk tespit yapılan virüs ise Polyo virüsüdür. Rhino (14) virüsü de Polyo virüsü ile aynı formu gösterir.
Peki acaba virüsler neden biz insanların zihnimizde canlandırmasını bile zorlukla yapabildiğimiz, böyle altın orana dayalı özel bir formlara sahiptirler? Bu formların kaşifi A. Klug bu konuyu şöyle açıklıyor:
"Caspar ile ben, küresel bir virüs kılıfı için optimum tasarımın ikosahedron tarzı bir simetriye dayandığını gösterdik. Böyle bir düzenleme bağlantılardaki sayıyı en aza indirir... Buckminster Fuller'in yarı küresel jeodezik kubbelerinden14 çoğu da benzer bir geometriye göre inşa edilirler. Bu kubbelerin oldukça ayrıntılı bir şemaya uyularak monte edilmeleri gerekir. Halbuki virüs, bir virüs kılıfı, alt birimlerinin esnekliğinden ötürü kendi kendini inşa eder."(15)
Klug'un bu açıklaması çok açık bir gerçeği bir kez daha ortaya koymaktadır. Bilim adamlarının "en basit ve en küçük canlı parçalarından biri"(16) olarak gördükleri virüslerde bile hassas bir planlama ve akıllı bir tasarım vardır. Bu tasarım, dünyanın önde gelen mimarlarından Buckminster Fuller'ın gerçekleştirdiği tasarımlardan çok daha başarılı ve üstündür.
Dodekahedron ile ikosahedron, tek hücreli deniz yaratıkları olan ışınlıların silisten yapılma iskeletlerinde de ortaya çıkar.
Işınlılar (radiolaria), her köşesinden birer yalancı ayak çıkan düzgün Dodekahedron gibi, bu iki geometrik formdan kaynaklanan yapıları, yüzeylerindeki çok çeşitli oluşumlarla birlikte değişik güzellikteki bedenleri oluştururlar.(17)
Büyüklükleri bir milimetreden daha küçük olan bu organizmalara örnek olarak, ikosahedron yapılı Circigonia Icosahedra ile dodekahedran iskeletli Circorhegma Dodecahedra'nın adları verilebilir.(18)
DNA'da Altın Oran

Canlıların tüm fiziksel özelliklerinin depolandığı molekül de altın orana dayandırılmış bir formda yaratılmıştır. yaşam için program olan DNA molekülü altın orana dayanmıştır. DNA düşey doğrultuda iç içe açılmış iki sarmaldan oluşur. Bu sarmallarda her birinin bütün yuvarlağı içindeki uzunluk 34 angström genişliği 21 angström'dür. (1 angström; santimetrenin yüz milyonda biridir) 21 ve 34 art arda gelen iki Fibonacci sayısıdır.
Kar Kristallerinde Altın Oran

Altın oran kristal yapılarda da kendini gösterir. Bunların çoğu gözümüzle göremeyeceğimiz kadar küçük yapıların içindedir. Ancak kar kristali üzerindeki altın oranı gözlerinizle göre bilirsiniz. Kar kristalini oluşturan kısalı uzunlu dallanmalarda, çeşitli uzantıların oranı hep altın oranı verir.(19)
Uzayda Altın Oran

Evrende, yapısında altın oran barındıran birçok spiral galaksi bulunur.
Fizikte de Altın Oran....

Fibonacci dizileri ve altın oran ile fizik biliminin sahasına giren konularda da karşılaşırız:
"Birbiriyle temas halinde olan iki cam tabakasının üzerine bir ışık tutulduğunda, ışığın bir kısmı öte yana geçer, bir kısmı soğurulur, geriye kalanı da yansır. Meydana gelen, bir, 'çoklu yansıma' olayıdır. Işının tekrar ortaya çıkmadan önce camın içinde izlediği yolların sayısı, ışının maruz kaldığı yansımaların sayısına bağlıdır. Sonuçta, tekrar ortaya çıkan ışın sayılarını belirlediğimizde bunların Fibonacci sayılarına uygun olduğunu anlarız."(20)
Doğada birbiriyle ilişkisiz canlı veya cansız pek çok yapının belli bir matematik formülüne göre şekillenmiş olması onların özel olarak tasarlanmış olduklarının en açık delillerinden biridir. Altın oran, sanatçıların çok iyi bildikleri ve uyguladıkları bir estetik kuralıdır. Bu orana bağlı kalarak üretilen sanat eserleri estetik mükemmelliği temsil ederler. Sanatçıların taklit ettikleri bu kuralla tasarlanan bitkiler, galaksiler, mikroorganizmalar, kristaller ve canlılar Allah'ın üstün sanatının birer örneğidirler. Allah Kuran'da herşeyi bir ölçüyle yarattığını bildirmektedir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:"... Allah, herşey için bir ölçü kılmıştır.""... O'nun Katında herşey bir miktar (ölçü) iledir." (Ra'd Suresi, 8)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:17 AM
Dünya Hayatı Beynimizde Yaşanır

Yaşadığımız dünyaya ait her türlü niteliği, her özelliği ve bildiğimiz herşeyi duyu organlarımız aracılığıyla öğreniriz. Duyu organlarımız aracılığı ile bize ulaşan bilgiler, bir dizi işlem sonucunda elektrik sinyallerine dönüşür ve bu sinyaller beynimizin ilgili noktalarında yorumlanır. Beynimizin bu yorumları sonucunda biz, örneğin bir kitap görürüz, çileğin tadını alırız, ıhlamur ağaçlarını koklar, ipek bir kumaşın dokusunu bilir veya rüzgarda sallanan yaprakların hışırtısını duyabiliriz.
Aldığımız telkinle, hep bedenimizin dışındaki kumaşa dokunduğumuzu, bizden 30 santimetre uzaklıktaki kitabı okuduğumuzu, metrelerce uzaktaki ıhlamur ağaçlarının kokusunu aldığımızı ve çok yükseklerdeki yaprakların hışırtısını duyduğumuzu zannederiz. Oysa, bu saydıklarımızın hepsi bizim içimizde gerçekleşen olaylardır. Derginin görüntüsünden yaprakların hışırtısına kadar herşey içimizde, beynimizde meydana gelir.
Bu noktada şaşırtıcı bir gerçekle daha karşılaşırız: Beynimizde, gerçekte ne renkler, ne sesler, ne de görüntüler vardır. Beynimizde bulabileceğiniz tek şey elektrik sinyalleridir. Bu, felsefi bir görüş değildir; algılarımızın işleyişi ile ilgili bilimsel bir açıklamadır.
Şimdi bu büyük mucizenin nasıl gerçekleştiğini, yani "dünyayı nasıl algılıyoruz?" sorusunun cevabını tüm algılarımız için tek tek inceleyelim.
Gören Gözlerimiz Değildir, Görüntü Beynimizde Oluşur!

Hayatımız boyunca aldığımız telkinle, tüm dünyayı gözlerimizle gördüğümüzü zannederiz. Oysa, görmenin bilimsel açıklamasına göre biz gözlerimizle görmeyiz. Gözlerimiz ve gözlerimize bağlı olan milyonlarca sinir hücremiz, sadece "görme olayının" gerçekleşmesi için beyne mesaj ileten kablo görevine sahiptirler. Görme olayının nasıl gerçekleştiğini hatırlayacak olursak bu gerçeği daha kolay fark edebiliriz.
Bir cisimden gelen ışık, göz merceğinden geçer ve gözün arka tarafındaki ağ tabakanın üzerine baş aşağı ve iki boyutlu bir görüntü bırakır. Ağ tabakadaki çubuk ve koni hücreler, bazı kimyasal işlemlerden sonra bu görüntüyü elektriksel akıma dönüştürür. Bu elektriksel akımlar, göz sinirleri aracılığı ile beynin arka kısmında yer alan görme merkezine götürülür. Beyin ise bu gelen sinyali anlamlı ve üç boyutlu görüntüler haline getirir.
Burada çok yüzeysel olarak anlattığımız görme, gerçekte son derece olağanüstü bir işlemdir. Işık demetleri anında ve kusursuz şekilde elektrik sinyallerine dönüştürülmekte ve sonra bu elektrik sinyalleri, üç boyutlu, rengarenk, ışıl ışıl bir dünya olarak bize görünmektedir. Tüm bunlar bizi hep aynı gerçeğe götürmektedir: Biz hayatımız boyunca, dünyayı bizim dışımızda zannederiz. Oysa, dünya herşeyiyle bizim içimizdedir. Biz, dışımızda sandığımız dünyayı aslında içimizde, beynimizdeki küçücük bir noktada yani görme merkezimizde görürüz.
Bütün Sesleri Beynimizde Duyarız!

Duyma işlemi de aynı görme gibi gerçekleşir. Diğer bir deyişle dış dünyaya ait görüntüleri nasıl beynimizin içinde görüyorsak, sesleri de beynimizin içinde duyarız. Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi ile toplayıp orta kulağa iletir. Orta kulak ise aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır. İç kulak da bu titreşimleri sesin yoğunluğuna ve sıklığına göre elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Beyinde birkaç konaklamadan sonra mesajlar, son olarak bu sinyallerin işleme koyulup yorumlandığı duyma merkezine iletilirler. Böylece duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşir.
Beynimizin dışında sesler değil, ses dalgaları olarak bilinen fiziksel titreşimler vardır. Bu ses dalgalarının sese dönüştüğü yer ise dışarısı veya kulağımız değil, beynimizin içidir.
Tüm Kokular Beynin İçinde Meydana Gelir!

Bir insana kokuları nasıl hissettiği sorulur ise, muhtemelen "burnumla" diyecektir. Oysa çoğu insanın kesin bir gerçek olarak gördüğü bu cevap doğru değildir. Yale Üniversitesi'nden nöroloji profesörü olan Gordon Shepherd "Burnumuzla kokladığımızı düşünürüz, ama bu sanki 'kulak memesi ile duyuyoruz' demek gibi bir şeydir" sözleriyle bunun doğru olmadığını açıklamaktadır.
Burnumuzun dışarıdan görünen bölümünün görevi sadece bir kanal gibi, havadaki koku moleküllerini içeri almaktır. Vanilya veya gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun epitelyum denilen bölgesindeki titrek tüylerde bulunan alıcılara gelir ve bu alıcılarda etkileşime girer. Koku moleküllerinin epitelyum bölgesindeki etkileşimleri beynimize elektrik sinyali olarak ulaşır. Bu elektrik sinyalleri ise beynimizde koku olarak algılanır. Ses ve görüntüde olduğu gibi koku algısında da beyninize ulaşan yalnızca elektrik sinyalleridir.
Tüm Lezzetler Beyinde Oluşur!

Tat alma algısı da diğer duyu organlarına benzer şekilde açıklanabilir. İnsan dilinin ön tarafında dört farklı tip kimyasal alıcı vardır; bunlar tuzlu, şekerli, ekşi ve acı tatlarına karşılık gelir. Tat alıcılarımız bir dizi işlemden sonra bu algıları elektrik sinyallerine dönüştürür ve beyne iletirler. Ve bu sinyaller de beyin tarafından tat olarak algılanır. Bir pastayı, yoğurdu, limonu ya da sevdiğiniz bir meyveyi yediğinizde aldığınız tat, gerçekte elektrik sinyallerinin beyin tarafından yorumlanmasıdır. (Harun Yahya, Hayalin Diğer Adı Madde)
Beyninizde oluşan bir pasta görüntüsüne beyninizde oluşan şeker tadı eklenir ve pasta hakkında herşey sevdiğiniz hale gelir. Siz pastanızı yediğinizde aldığınız tat aslında elektrik sinyallerinin beyninizde oluşturduğu bir etkiden başkası değildir. Beyniniz dışarıdan gelen uyarıları nasıl yorumlarsa siz ancak onu bilirsiniz. Yoksa dışarıdaki nesneye asla ulaşamazsınız; örneğin çikolatanın kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Ya da beyninize giden tat alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz herhangi bir şeyin tadının beyninize ulaşması mümkün olmaz; tat duyunuzu tamamen yitirirsiniz.
Dokunma Duyusu Beyinde Oluşur!

İnsanların, yazıda anlatılan gerçeklere, yani görme, duyma, tat alma gibi hislerin tamamının beyinde oluştuğu hissine kanaatlerinin gelmesini engelleyen en önemli etkenlerden biri dokunma hissidir. Örneğin bu dergiyi beyninde gördüğünü söylediğiniz bir insan, dikkatli düşünmediği takdirde, "beynimde görüyor olamam, bak elimle dokunuyorum" diyecektir. Bu insanların anlayamadıkları veya anlamazlıktan geldikleri gerçek şudur: Diğer tüm duyu organlarımız gibi, dokunma hissi de beyinde oluşur. Yani siz bir cisme dokunduğunuzda onun sert, yumuşak, ıslak, yapışkan veya ipeksi olduğunu beyninizde algılarsınız. Parmak uçlarınıza gelen etkiler, beyninize yine elektrik sinyali olarak ulaştırılır ve beyninizde bu sinyaller dokunma hissi olarak algılanır.
Beynimizde Oluşan Dünyanın Aslına Asla Ulaşamayız

İnsan, beynindeki ekranda izlediği, anlamlı şekilde biraraya getirilen algılarının tamamına "yaşantım" der ve bu izlediğimiz ekranın dışında maddenin gerçeği nasıldır, bunu hiçbir zaman bilemeyiz. Gerçeği de bizim gördüğümüz gibi mi, örneğin bir yaprağın yeşili dışarıda da böyle mi, bilemeyiz. Veya yediğimiz şekerin tadı gerçekte bu şekilde mi yoksa beynimiz mi onu böyle algılıyor, bunu kesinlikle öğrenme imkanımız yoktur.
Biz hayatımız boyunca bize gösterilen kopya algılarla yaşarız. Ancak bunlar o kadar gerçekçidir ki, hiçbir zaman kopyalarını yaşadığımızı fark etmeyiz. Her insan, beynindeki hücresinin içinde yaşar ve algılarının kendisine gösterdikleri dışında hiçbir şey yaşayamaz. Algılarının dışındaki dünyada, neler olduğunu hiçbir zaman bilemez. Bu nedenle "dışarıda asılları var" demek büyük bir ön yargı olur, çünkü hiçbir insanın buna getirebileceği tek bir delil dahi bulunmamaktadır. Kaldı ki dışarıda asılları olsa dahi, insan yine bu "asıl"ları beyninde görecektir, yani yine beyninde oluşan hayal ile muhatap olacaktır. İnsan sadece beynindeki algılar dünyasını izler. Maddelerin asılları ile hiçbir zaman karşılaşamaz. Bir Kuran ayetinde şöyle buyurulur:"O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz." (Mü'minun Suresi, 78)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:17 AM
Dünyadaki Benzersiz Çeşitliliğin Ana Kaynağı İklim


"Yeryüzünde birbirine yakın komşu kıtalar vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar da vardır ki, bunlar aynı su ile sulanır; ama ürünlerinde(ki verimde ve lezzette) bazısını bazısına üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçekten ayetler vardır." (Rad Suresi, 4)

http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/dunyadaki_benzersiz_cesitliligin_ana_kaynagi_iklim _Eylul_ikibinuc/dunyadaki_benzersiz_cesitliligin_ana_kaynagi_iklim .jpg
Dünya üzerinde iklimin meydana gelebilmesi için güneş enerjisine ve coğrafi faktörlere gereksinim vardır. Güneş enerjisi rüzgarları, sıcaklığı, yağışları ve hava kütlelerinin akımlarını kontrol ederken, coğrafi faktörler de kara ve denizler ile yüzey şekilleri aracılığı ile iklim üzerine etki eder.

Bu faktörlerin tümünün atmosfer üzerinde oldukça karmaşık bir biçimde çalışması söz konusudur. Ancak bu karmaşık çalışma hiçbir zaman bir kargaşa durumu yaratmaz. Aksine birbiri içine geçmiş olan karmaşık olaylar zinciri sonucunda her bölge hatta yörede belli kurallara göre işleyen bir düzen söz konusudur.
İçinde yaşadığımız mavi gezegenin her alanında büyük bir canlılık, çeşitlilik ve ihtişamla karşılaşırız. Kıtaların her birinde birbirinden farklı bitkiler, hayvanlar hatta insan ırkları dikkati çeker. Antarktika kıtasının buzullarla kaplı alanlarındaki kutup ayıları ve penguenler gibi canlıların yerini, Afrika kıtasında aslanlar ve dev filler, Avustralya'da kangurular ve koalalar, Güney Amerika kıtasında jaguar ve lama gibi canlılar almıştır. Aynı çeşitlilik bitki türleri için de söz konusudur. Kutup kuşağında yosun ve likenlerden oluşan tundralar, ekvatoral kuşakta binlerce tür çeşitliliği ile temsil edilen tropikal yağmur ormanlarına dönüşür. Şüphesiz bu durum Yüce Allah'ın yaratmasındaki çeşitliliktir ve Rabbimiz'in Sani (Sanatçı, nihayetsiz güzellikleri sanatının içinde yaratan) sıfatının tecellilerindendir. Fakat Yüce Allah dünya bir imtihan ortamı olduğu için herşeyi sebepler dahilinde yaratmıştır. İşte Dünya'daki zengin tür çeşitliliğinin sebepler dahilindeki karşılığı da iklimdir.
İklim Olaylarının Temeli Atmosferdir

İklim bilimsel olarak, bir mekan ünitesi üzerinde yer alan atmosfer faktörlerinin karşılıklı etkileşimi olarak tanımlanır. Her olayı birbirine bağlı sebep-sonuç ilişkileri halinde yaratan Yüce Allah iklimin oluşmasının ana nedenini de atmosfere bağlamıştır.
Dünya'nın uydusu Ay'a ayak basılmasının ardından yapılan bilimsel deneyler atmosferin olmadığı bir yerde canlılıktan söz edilemeyeceğini kanıtlamıştır. Atmosferin yapısında %79 azot, %21 oksijen, %0.03 karbondioksit ve eser miktarda olmak üzere helyum, neon, kripton ve argon gibi gazlar bulunur. Ayrıca yapısında kimyasal bir bileşik olmamakla birlikte su buharı ve çeşitli organik ve inorganik maddeler de yer alır. Yüce Allah atmosferin bu özellikleri ile dünyanın yaşanabilir bir mekan olmasını sağlamıştır.
Atmosferin fiziki özelliklerinin iklimin oluşması üzerinde doğrudan veya dolaylı etkileri vardır. Söz konusu fiziki özellikleri kısaca şöyle sıralayabiliriz:
Atmosfer dinamik bir yapıya sahiptir
Yerçekimi nedeniyle yerküreye bağlı olan atmosferin bu hali onu hiçbir zaman statik(durağan) bir duruma getirmemiştir. Aksine atmosfer ilk oluştuğu günden beri dinamik bir özellik göstermiştir. Günümüzde yerküre soğumuş olmasına rağmen, Güneş'in etkisi devam etmektedir. Bu nedenle atmosferde Güneş'in etkisine bağlı olarak meydana gelen hareketlilik, ısı, yağış ve rüzgarlar gibi çeşitli iklim olaylarını ortaya çıkarır.

Burada dikkat çekici olan bir nokta atmosferin oldukça hareketli bir yapısı olmasına karşın her yerdeki kalınlığının ve yüzey üzerindeki ağırlığının eşit olmasıdır. Böyle bir durumun oluşması tesadüflerle açıklanamaz. Hiçbir karışıklık olmadan herşeyin düzenli bir biçimde varlığını sürdürmesi, ancak onu denetleyen bir yöneticinin olması ile mümkündür. Herşeyin Yaratıcısı olan Yüce Allah bir ayetinde gökleri ve yeri Kendi kudreti altında tuttuğunu şöyle belirtir: "Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, Kendisi'nden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır." (Fatır Suresi, 41) Güneş, atmosfer faktörlerinin oluşmasını sağlar
Bilindiği gibi güneş ışınları Dünya'ya gelirken ışınların oluşturduğu ısının bir bölümü atmosfer tarafından tutulur. Bu olay atmosferin ısınmasına neden olur. Gece olduğunda tutulmuş olan ısının bir kısmını kaybolur. Burada dikkat çekici olan nokta atmosferin tutmuş olduğu ısıyı tamamen kaybetmemesidir. Atmosfer bir süzgeç görevi görerek fazla ısınmaz ve soğumaz. Eğer gündüz çok ısınıp, gece şiddetle soğusaydı, yaşam çöllerdekinden çok daha zor olurdu.
Atmosfer basıncını ve rüzgarları oluşturan ısı
Havanın ısınması ısınan kütlenin genişlemesine dolayısıyla da harekete geçerek yükselmesine neden olur, ancak hava yükselmesine rağmen atmosferin dışına çıkamaz ve bir müddet sonra yatay doğrultuda hareket eder. İşte bu noktada havanın ısınıp kütlesel olarak yer değiştirmesi basıncın oluşmasına neden olur. Bu kütlesel hareket sırasında basınç, olması gereken ortalama değerinin altına düşer. Buna karşılık kenar bölgelerde bir birikme ve yığılma meydana geldiği için o sahada da ortalamanın üzerinde basınç oluşur. Bu biçimde yüksek ve alçak basınç merkezleri meydana gelir. Yüksek basınç yoğun hava kütlesini alçak basınç ise yoğun olmayan hava kütlesini meydana getirir. Bu basınç farklılıkları atmosferde yüksek basınç merkezlerinden alçak basınç merkezlerine doğru bir hava akımına neden olur.

"Rüzgar" dediğimiz şey işte bu hava akımlarıdır. Rüzgarların canlı yaşamı üzerinde azımsanmayacak derecede faydaları vardır. Allah'ın ayetlerde bildirdiği gibi, "yağmurun yağmasında" (A'raf Suresi, 57), "gemileri yüzdürmesinde" (Yunus Suresi, 22), "aşılayıcı" olarak (Hicr Suresi, 22) bitki tohumlarının taşınmasında rüzgarın belirgin bir etkisi vardır. Bir Kuran ayetinde Allah rüzgarlarla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: "Eğer dileyecek olsa, rüzgarı durdurur, böylece onun üstünde kalakalırlar. Şüphesiz, bunda çokça sabreden, çokça şükreden kimse için gerçekten ayetler vardır." (Şura Suresi, 33) Havanın su buharı tutma kapasitesindeki ayar
Hava ısındığı oranda nem tutma kapasitesi artar. Soğuduğu ölçüde de nem tutma kapasitesi azalmış olur. Bu durum havanın bağıl nem oranını belirler. Hava kütlesinin sahip olduğu bu fiziksel özellik yağışların kaynağını meydana getirir. Hava kütlesi soğuduğu zaman bu suyun fazlasını tutamayacağından, nem fazlası yağış şeklinde düşer. Aynı biçimde hava kütlesi çok hızlı soğursa çiğ, kırağı, kar, dolu gibi çeşitli yağış biçimleri meydana gelir.
Yağışlar canlı yaşamı için çok önemlidir. Farklı biçimlerde düşmesinin de birçok hikmeti vardır. Nitekim çiğ şeklinde düşen yağışlar özellikle kurak, yarı kurak bölgelerde bitkilerin su ihtiyacını karşılar. Bu iklim tipine uygun olarak yaratılmış yaprak ve kök sistemi suyu oldukça gelişmiş bir teknikle hiç boşa harcamadan kullanır. Kar örtüsü bitki tohumlarını toprak altında adeta bir yorgan gibi örterek soğuk iklim koşullarından korur. Kar ilkbaharda eriyerek akarsu ve göllerin ana besin kaynağı olur.
İklimin Belirlenmesi İçin Yaratılmış Bir Sebep: Coğrafi Faktörler

Dünya'nın şeklinin ve iklimleri belirlenmesi
Dünya'nın küre şeklinde olması nedeniyle ekvator ile kutuplar arasında kalan alanlar yıl içinde güneş enerjisinden farklı oranlarda yararlanırlar. Bilindiği gibi ekvator hattı üzerindeki alanlar enerji alma açısından en üst boyuta ulaşırken, kutuplara doğru gidildikçe enerji miktarında bir azalma meydana gelir. Bu biçimde ekvatordan kutuplara doğru atmosfer kütlelerinin ısınma değerleri farklı olur.
Nitekim ekvator ve dönenceler arasında kalan bölgeler yıl boyunca daha fazla enerji alarak daha fazla ısınır, dolayısıyla "Sıcak, Tropikal Kuşak" meydana gelir. Oğlak ve Yengeç dönencesi ile Kutup dairesi arasında kalan sahalar ise daha az enerji topladıklarından daha az ısınırlar ve "Ilıman Kuşak" adını alırlar. Kutup dairesinin içinde kalan kesimlere ise güneş ışınları diğer kuşaklara oranla daha eğik geldiğinden daha geniş bir sahayı ısıtmak zorunda kalır, enerji azlığı nedeniyle kutupsal koşullar oluşur.
Eğer Dünya'nın bu şekli olmasaydı, Dünya'da bu kadar çeşitli iklim bölgeleri ve her iklim bölgesine özgü canlılar ile insanların yaşam tarzları olmazdı. Nitekim insanların yiyeceklerinden, barındıkları konutlara kadar herşeyde iklimin etkisini görmek mümkündür. Eskimoların yaşadıkları kutuplarda, buzullardan yapılmış iglu adı verilen konutlar, kalın kürklerden oluşan giysiler, Afrika kıtasında yerini ağaç dalları ve yapraklardan yapılmış konutlara ve oldukça ince giysilere bırakmıştır.
Dünya'nın şekli kadar ilginç olan bir diğer özellik Güneş etrafındaki dönüşü ve 23.5 derecelik eğikliğidir. Eğer Dünya'nın Güneş etrafındaki bu dönüşü olmasaydı, mevsimlerin oluşması mümkün olmazdı. Dünya'nın bir tarafı her zaman yaz, bir tarafı her zaman kış mevsimini yaşardı. Eğer 23.5 derecelik bu hassas açı olmasaydı, güneş ışınları hep aynı açıdan geleceğinden ekvator çok ısınacak, kutup bölgesi hep karanlıkta kalacaktı. Bu durumda ekvator hep çok sıcak ve çok aydınlık, kutuplar ise hep çok soğuk ve karanlık olacaktı. Her iki durumda tür çeşitliliği olmayacak, kutuplarda yaşayan hayvan ve bitkiler soğuk nedeniyle çoğalamayacaktı, çünkü oldukça çetin geçen ve sürekli karanlık olan kış soğuklarına hiçbir yavru hayvan dayanamayacaktı. Kısacası Dünya bugünkü görünümünden çok farklı olacak belki de canlılık hiç olmayacaktı.
Farklı basınç kuşakları iklim tiplerini zengişleştirir
Teorik olarak Dünya'yı saran hava kütlelerinin basıncının her yerde aynı olması gerekir. Ancak hava kütlelerinin farklı değerlerde ısınıp soğuması birtakım farklı basınç merkezleri veya basınç kuşakları meydana gelmesinde önemli bir rol oynar. Atmosferin devamlı ısındığı yerlerde hava kütlesi genişlediği için hafifler, dolayısıyla basınç değeri azalır ve alçak basınç sahası meydana gelir. Ekvatora güneş ışınlarının dik gelmesi nedeniyle ısınan ve sürekli olarak sıcak olan hava bir alçak basınç merkezi meydana getirir. Buna karşılık tropiklerin kenar bölümlerinde sürekli olarak ısınmış olan havanın yığılması nedeniyle yüksek basınç kuşağı oluşur. Bunun kuzeyine doğru değişken karakterli alçak basınç, kutup bölgeleri üzerinde ise soğumuş ve yoğunlaşmış hava kütleleri nedeniyle tekrar bir yüksek basınç merkezi yer alır. Bu şekilde kuzey ve güney yarımkürede iki alçak, iki yüksek basınç merkezi bulunur. Bu basınç kuşakları bulundukları yerin iklimine oldukça önemli ölçüde etki eder. Basınçların en büyük etkisi rüzgarlardır. Nitekim denizler üzerinde oluşan nemli hava kütleleri alçak basınç sahalarına doğru kolay hareket edebildikleri için bol yağış meydana getirirler. Buna karşılık karaların iç kesimlerinde oluşan yüksek basınç merkezlerine denizlerden (alçak basınç merkezi) hava akımı olamayacağı için bu bölgeler yağıştan yoksun kalırlar. Bu özellik bölgelerin yağış ve bağıl nem faktörlerini kontrol eder.
Eğer basınç sistemleri farklı olmasaydırüzgarların oluşması, nemli ve kuru hava kütlelerinin hareket etmesi mümkün olmazdı. Bu durumda hava ufacık bir esintiden bile yoksun her zaman durgun, son derece kurak veya çok yağışlı olurdu. Eğer Dünya'daki, deniz ve karaların tamamı alçak basınç merkezi olsaydı, bu durumda nemli hava kütlelerinin kara içlerine girmesi ile sürekli yağmur yağar, seller ve heyelanlar kaçınılmaz olurdu. Eğer kara yüzeyi üzerinde her yer yüksek basınç merkezi olsaydı bu durumda da karalar hiç yağış alamaz, tüm kara yüzeyi çöllerle kaplı olurdu. Her iki durumda da canlılık oluşamazdı. Ancak yüce Allah'ın dilemesi ile kara ve denizler üzerindeki basınç merkezleri, yağışlar, rüzgarlar bir denge içerisindedir ve tam canlılara fayda verecek özelliklerdedir.
Allah Dünya üzerinde deniz ve karaları belli bir oranda yaramıştır


Denizler ve karalar arasındaki yapısal farklılıklar deniz ve karaların farklı ısınıp soğumalarına neden olur. Denizlerin karalara oranla daha geç ısınıp soğuması, denizleri ısı tutucu özelliği daha fazla olan alanlar halline getirir. Bu durum karaların daha sert olan iklim özelliklerini yumuşatır. Ayrıca denizlerin nem taşıma özellikleri nedeniyle yağmurların yağmasına vesile olma gibi özellikleri vardır. Yüce Allah bir ayetinde rüzgarlarla ilgili olarak şöyle bildirmektedir: "Ya da karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgarları müjde vericiler olarak gönderen mi? Allah ile beraber başka bir İlah mı? Allah, onların şirk koştuklarından yücedir." (Neml Suresi, 63) Denizlerin iklim üzerindeki bir diğer etkisi sıcak ve soğuk okyanus akıntıları ile olur. Teorik olarak okyanus suları yüksek enlemlerde soğuk, alçak enlemlerde sıcak olmalıdır, fakat aynı enlem üzerinde bulunduğu halde iki kıyı bölgesi arasında farklı okyanus akıntıları nedeniyle birbirine benzemeyen iklim tipleri oluşur. (Okyanus Akıntıları hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız: Mercek Dergisi, Ağustos 2003 sayı:26, s.10-12)
Allah yüzey şekillerini hava kütlerini etkileyecek biçimde yaratmıştır


Karalar üzerinde birbirinden oldukça farklı yüzey şekilleri ve yükseltiler vardır. Bu yüzey şekillerinde yukarı doğru çıktıkça hava soğur. Her 250 metrede ısı 10C düşer. Bu nedenle deniz seviyesi ile dağlar ve platolar arasında bütün koşullar aynı kalsa bile, sıcaklık önemli ölçüde farklı olur. Yükseldikçe ısının düşmesi sayesinde sıcak enlemlerde yerleşim alanları yükseklere kurmuşlardır. Nitekim Güney Amerika'daki yerleşim bölgeleri And dağları üzerinde 1.000 m.nin üzerindedir. Yüce Allah bir Kuran ayetinde insanlar için dağları barınaklar ve siperler kıldığını belirtmektedir: "... Dağlarda da sizin için barınaklar-siperler kıldı, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, sizi savaşınızda (zorluklara karşı) koruyacak giyimlikler de var etti. İşte O, üzerinizdeki nimetini böyle tamamlamaktadır, umulur ki teslim olursunuz." (Nahl Suresi, 81) Dağların denize bakan yamaçları, iç kesimlere bakan yamaçlarına göre daha fazla yağış alır. Çünkü deniz üzerinden gelen nemli hava kütleleri yamaçlar boyunca yükselir ve soğur, soğuma dolayısı ile taşımakta oldukları su buharı yoğuşarak, yağış halinde düşer. Bu şekilde dağların denize bakan yamaçları ılık ve çok nemli bir iklime, dağların karaların içine bakan kısımları ise nemini kaybetmiş olduğundan kuru bir iklime sahip olurlar.
Dağların kuzeye ve güneye bakan yamaçları da güneşlenme süreleri ve şiddetleri bakımından farklı ısınırlar. Bu nedenle güney yamaç kuzeye oranla daima daha sıcaktır.

Dünya üzerinde iklimin meydana gelebilmesi için güneş enerjisine ve coğrafi faktörlere gereksinim vardır. Güneş enerjisi rüzgarları, sıcaklığı, yağışları ve hava kütlelerinin akımlarını kontrol ederken, coğrafi faktörler de kara ve denizler ile yüzey şekilleri aracılığı ile iklim üzerine etki eder. Bu faktörlerin tümünün atmosfer üzerinde oldukça karmaşık bir biçimde çalışması söz konusudur. Ancak bu karmaşık çalışma hiçbir zaman bir kargaşa durumu yaratmaz. Aksine birbiri içine geçmiş olan karmaşık olaylar zinciri sonucunda her bölge hatta yörede belli kurallara göre işleyen bir düzen söz konusudur. Ancak burada ilginç olan nokta aynı ilkelerin her bölge ve yörede birbirine benzemememesi, atmosfer koşulları ve iklim tipleri oluşturmasıdır. Kuşkusuz iklimin belli bir düzen içinde işlemesi ile oluşan çeşitlilik yüce Allah'ın dilemesi ve her olayı ve canlıyı denetimi altında tutmasının bir sonucudur. "Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir." (Secde Suresi, 5)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:18 AM
Dünyanın En Büyük Pelikanı İlk Uçuşuna Hazırlanıyor


1967 yılında ABD casus uyduları Hazar Denizi üzerinde hareket eden dev bir cisim belirledi. Yetkililer derhal bu durumdan haberdar edildi. Bir grup araştırmacı Washington'ın dışında Savunma ve İstihbarat Ajansı DIA'nın "Yeşil Oda" olarak adlandırılan bölümünde bu durumu konuşmak amacıyla bir araya geldi. Cisim uçağa benziyordu ama bilinen en büyük yolcu uçağından iriydi. Devasa bir yapıya sahipti ama kanatları oldukça küçüktü. Uçması imkansız görünen bu şey odadaki yetkilileri oldukça şaşırtmıştı. Bir ordu albayı, 'bu bir canavar' dedi. Bir diğeri ise 'evet' diye cevap verdi ve 'Loch Ness Canavarı' dedi."

http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/dunyanin_en_buyuk_pelikani_ilk_ucusuna_hazirlaniyo r_Aralik_ikibinuc/dunyanin_en_buyuk_pelikani_ilk_ucusuna_hazirlaniyo r.jpg
Bu cisim gerçekten neydi ve nasıl çalışıyordu? Ruslar onunla ne yapmayı planlıyorlardı? Cevaplar sonraki 10 yıl boyunca yavaş yavaş geldi: O bir 'Ekranoplan'dı. Uçakların yapamadığı bir şeyi "su üzerinde alçak irtifa uçuşu"nu yapıyordu, hem de uzun süreli olarak. Ekranoplan, Rotislav Alexeyev isimli bir Rus tarafından icat etmişti.

Bugün Boeing'teki mühendisler Ekranoplan'dan yola çıkarak suyun biraz üstünde kayan dev bir kargo uçağı dizayn ediyorlar. Bunu yapmak için de kendilerine su kuşlarını örnek alıyorlar, zaten projenin ismi de "Pelikan Projesi", çünkü mühendisler bu uçağı pelikandan ilham alarak tasarlıyorlar.
Pelikan ve diğer bazı su kuşları hiç güç sarf etmeden kanatları açık biçimde su yüzeyinin hemen üstünde uzun süre süzülerek uçabilirler. Skimmer adıyla da bilinen makas kuşu da bu kuşlardan biridir. Makas kuşu suyla temas ettiğinde tüylerinin birbirine yapışmasını önleyen yağdan yoksundur. Bu nedenle diğer su kuşları gibi avlanmak için dalış yapması imkansızdır. Ancak bu onun için hiçbir zaman bir problem oluşturmaz. Çünkü Yüce Allah onu kusursuz bir tasarım ile yaratmıştır. Kuşun alt gagası üsttekinden daha uzundur ve uçları dokunmaya karşı son derece hassastır. Makas kuşu alt gagasını suya sokarak dakikalarca su yüzeyi üzerinde uçabilir. Bu uçuş sırasında gagasına bir av temas ettiğinde ise hemen onu yakalayabilir.
Acaba uçaklar neden pelikan ya da makas kuşu gibi su üzerinde uçamazlar? Bizler görmeyiz ama altlarındaki hava uçakları taşır. Ancak sıradan bir jet uçağı yere yaklaşınca hava, taşıyıcı yastık etkisini kaybeder ve uçağın altından hızla kaçar. Uçağın alçakta tutunabilmesi için motorlarının çok daha büyük bir güçle çalıştırılması gerekir. Bu ise teknik açıdan hem çok zordur, hem de büyük miktarlarda yakıt gerektirir. Dolayısıyla uçakların mevcut aerodinamik yapılarıyla uzun süre alçak irtifada uçuş yapmaları oldukça zordur.
Bu durumda "Peki ama makas kuşu ve pelikanın su üzerinde uçabilmek için normalden fazla sayıda ve daha hızlı kanat çırpması gerekmiyor mu?" diye düşünebilirsiniz. Ancak bu doğru bir düşünce olmaz, çünkü pelikan da makas kuşu da hiç kanat çırpmaz sadece su üzerinde süzülürler. Çünkü onlar çok özel büyük kanat tasarımlarına ve aerodinamik bir yaratılışa sahiptir. Bu öyle bir yaratılıştır ki tüy yapılarından, içi boş hafif kemiklerine kadar hiçbir yerlerinde en ufak bir kusur yoktur. Bu kusursuz yaratılış onların su üzerindeki ince hava tabakası üzerinde bile tutunarak süzülebilmelerini sağlar. İşte bu nedenle Boeing'in uçak mühendisleri pelikanınki gibi dev kanatlı bir uçak yapmayı düşünmüşlerdir.
Pelikan Projesinin müdürü Blaine Rawdon, "Kuşlar özellikle de pelikanlar yer etkisini mükemmel biçimde kullanıyor" diyor. "Okyanusa yakın bir yerde yaşıyorum ve pelikanların dalgaların üzerinde süzülmesini seyrediyorum. Bazen kanatları neredeyse suya değiyor." (National Geographic Türkiye, "Değişimin Kanatları", Aralık 2003, sf.121)
Boeing firması pelikanın kusursuz yaratılışından örnek alarak su üzerinde uçan dünyanın en büyük kargo uçağını tasarlıyor. Pelikan projesi dahilinde tasarlanan bu uçağın kanat açıklığı tam 120 m. boyu ise 150 m. Yani yere konduğu zaman bir futbol sahasına bile sığmıyor. Uçuş menzili ise 18.000 km. Bu, okyanusun üzerinde kıtalararası kesintisiz bir uçuş yapabildiği anlamına geliyor. Üstelik uçuşunu, ağırlığı benzerlerinin tam 10 katı iken ve bir gemiden 10 kat daha hızlı bir şekilde gerçekleştiriyor.
Geleceğin kargo uçağı Pelikan neredeyse suyun 6 metre üzerinde uçabilecek, dünya yüzeyine yakınlığı sürüklenmeyi (hareketin havaya karşı direncini) azaltacak ve kanadın verimini artıracak. Yer etkisi olarak bilinen bu aerodinamik olay, suyun üzerinde uçan ve büyük çaplı yük taşıyan kargo uçağının yüksek oranda yakıt tasarrufu yapmasını sağlayacak.
Dünyanın en büyük uçak firması ve bu firmada çalışan onlarca uçak mühendisi ile yüzlerce teknik eleman... Pelikanın nasıl uçtuğu üzerinde yapılan araştırmalardan yola çıkarak onu taklit etmeye çalışıyorlar. Bu durum pelikanın tasarımındaki üstünlüğün açık göstergelerinden sadece biridir. Evrimciler kuşların sürüngenlerden türediği iddiasındadır. Ancak kuşlar ve sürüngenler arasındaki yapısal ve metabolik farklılıklar evrimin olmadığını açıkça göstermektedir. Bu iki canlı türü arasında yapılacak basit bir karşılaştırma bile her ikisinin de birbirlerinden çok farklı olduklarını gösterecektir.
Bir kara canlısının kuşa dönüşebilmesi için sadece kanatlarının olması yeterli değildir. Kara canlısı, kuşların uçmak için kullandıkları diğer birçok yapısal mekanizmadan yoksundur. Örneğin, kuşların kemikleri kara canlılarına göre çok daha hafiftir. Akciğerleri çok daha farklı bir yapı ve işleve sahiptir. Değişik bir kas ve iskelet yapısına sahiptirler ve çok daha kompleks bir kalp-dolaşım sistemleri vardır. Bu mekanizmalar, yavaş yavaş, "birikerek" oluşamaz. Kara canlılarının kuşlara dönüştüğü şeklindeki evrimci senaryo bu gibi nedenler nedeniyle tamamen bir safsatadır.
Aslında birçok evrimci bu konudaki iddialarının ne kadar tutarsız olduğunun farkındadır. Bunlardan biri de bir Türk: Engin Korur. Korur, kanatların evrimleşmesinin imkansızlığını şöyle itiraf ediyor:
"Gözlerin ve kanatların ortak özelliği ancak bütünüyle gelişmiş bulundukları takdirde vazifelerini yerine getirebilmeleridir. Başka bir deyişle, eksik gözle görülmez, yarım kanatla uçulmaz. Bu organların nasıl oluştuğu doğanın henüz iyi aydınlanmamış sırlarından birisi olarak kalmıştır." (Engin Korur, "Gözlerin ve Kanatların Sırrı", Bilim ve Teknik, Ekim 1984, Sayı 203, s. 25.)
Kuşlar da diğer tüm canlılar gibi sonsuz ilim sahibi olan Allah tarafından, uçuş için gerekli tüm özelliklere sahip olarak yaratılmışlardır. Allah bunu bir Kuran ayetinde şöyle açıklar: "Göğün boşluğunda boyun eğdirilmiş (musahhar kılınmış) kuşları görmüyorlar mı? Onları (böyle boşlukta) Allah'tan başkası tutmuyor. Şüphesiz, iman eden bir topluluk için bunda ayetler vardır." (Nahl Suresi, 79)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:18 AM
Dünyanın En Gelişmiş Bilgisayarı Hata Yaparsa


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/dunyanin_en_gelismis_bilgisayari_hata_yaparsa_Aral ik_ikibinuc/dunyanin_en_gelismis_bilgisayari_hata_yaparsa.jpg
Üzerinde en çok araştırma yapılan, en çok yazı yazılan ama hakkında en az şey bildiğimiz organımız beynimiz. Tam anlamıyla bir gizem. Bize, pek de karmaşık yapısı varmış gibi gözükmese de bilim adamları böyle düşünmüyor. Onlar beyini çok gelişmiş bir bilgisayara benzetiyorlar. O, en karmaşık ve en gelişmiş olarak bilinen bilgisayarlardan bile ileri.

Koku alan, tadan, dokunan dahası yaşayan, her şeyi ile dünyayı algılayan bir bilgisayar. Tüm bilgisayarlar gibi bazen o da hata yapabiliyor. Normalde bir bilgisayar hata yaptığında çoğu zaman kapatıp açar ve işinize kaldığınız yerden devam edersiniz. Eğer problem daha ciddiyse teknik serviste ya donanımı ya da yazılımı yenilenir. Peki hata yapan beynimiz olursa?
ABD'nin saygın üniversitelerinden Princeton'a gelecek vaad eden matematik dehası olarak girmişti. Okuldaki ilk zamanlarını, üstünlüğünü ortaya koyacağı özgün bir matematiksel teorem geliştirmek için harcadı. Ancak bu konuda somut bir başarı gösteremedi ve hocası tarafından uyarıldı. Başarısız olmayı hazmedemiyordu. Oda arkadaşı Charles Herman yaptığı esprilerle onu neşelendirdi ve ona yeniden çalışma azmi aşıladı. Herman'ın büyük desteği ile bu sıkıntılı dönemi aştı. Bu sayede Adam Smith'in ekonomi kuramıyla ilgili özgün bir matematiksel kuram geliştirebildi. 1953'te Pentagon'a Sovyetler Birliği'nin kullandığı bazı matematiksel şifreleri çözmek üzere özel bir çağrıldı. Burada gösterdiği başarı üzerine gizli servis onunla ajan William Parcher aracılığıyla temasa geçti. Parcher devlet için gizli şifreler işi ile devamlı olarak uğraşmasını sağladı. Hatta bir gün kendini Parcher'ın Sovyet ajanlarıyla giriştiği çatışmanın ortasında bulmuş ve çok korkmuştu. Gizli servisin koruma altında tuttuğu çalışma odasında tüm gününü şifre çözmek için geçiriyordu.
Bu arada üniversitesindeki bir öğrencisiyle evlenmişti. Evlendikten sonra karısı şaşırtıcı bir gerçek ile karşılaştı. Kocasının okulda beraber kaldığı bir oda arkadaşı gerçekte hiç var olmamıştı. O tüm okul yaşamı boyunca tek kişilik bir odada kalmıştı. Gizli serviste William Parcher isimli bir ajan da, çözülmesi gereken Sovyet mesajları ve şifreleri de yoktu. 1994 Nobel ödülünü aldığında, gerçekte hiçbir zaman var olmayan oda arkadaşı ve gizli ajanlar hala ona görünüyor ve onunla konuşmaya çalışıyorlardı. O, dünyanın en büyük matematik dehalarından biri kabul edilen John Nash'ti ve bir şizofreni hastasıydı.
Her şizofreni hastasında olduğu gibi zihni ona çeşitli oyunlar oynuyordu. Şizofreni hastaları çevrelerinde gerçekte var olmayan koku ve ses gibi uyaranları algılar ve bunlara gerçekmiş gibi tepki verirler. Uyaranlar görüntüsel de olabilir: Duvarda çizgiler, kendine bakan yüzler, yaratıklar gibi... Kişi gerçekte var olmayan kokuları algılayabilir ya da vücudunda bir şeyler gezindiğini hissedebilir. Kişi, John Nash'in gizli şifreleri çözmeye çalışması gibi sabit bir fikre bağlanabilir.
Artık tıbbi görüntüleme cihazları sayesinde bir şizofrenin beyninin sağlıklı bir insanın beyninden farklı olduğunu biliyoruz. Herkesin beyninin içinde yan karıncıklar adı verilen küçük boşluklar mevcut. Bu boşlukların içi beyin ve omurilik sıvısı ile dolu. Çevresine kolay tepki vermeyen suskun şizofrenlerde beynin içindeki bu boşluk normalden çok daha geniş. Bu hastalarda büyük boşluğun yanında zamanla beyin küçülür ve durumları daha da ağırlaşır. Bir şizofrende göze çarpan başka bir farklılıkta alın ve şakak loplarda metabolizma faaliyetlerinin azalması ve buradaki bazı bölümlerin küçülmesi. Diğer bir farklılık ise beynin talamus adı verilen çekirdek kısmının iyice küçülmesi ve buradaki sinir hücrelerinin sayısındaki azalmadır.
Bugün bilim adamları bu farklılıkları bilmesine karşın, farklılaşmaların nedeni konusunda kesin bilgilere sahip değil. Şizofreni hastalığı bizlere beynimizin ne derece mucizevi bir organ olduğunu gösteriyor. John Nash de birçok insan gibi önceleri sağlıklı ve normal bir kişiydi. Ama bir gün, tamamen farklı bir kişiliğe büründü, bizim için çok olağan olan ses, tat, görüntü, gibi "uyaranları algılamak" konusunda yetersiz kaldı.
İnsanoğlu bilinçli olması özelliğiyle tüm varlıklar içinde tartışmasız en üstünüdür. Ancak tüm bu üstünlüğün yanında hepimiz korunmaya muhtacız. Bilimin açıklayamadığı nedenlerden dolayı bir anda akıl sağlığımızı yitirebiliriz: Vehimlere ve hezeyanlara kapılıp, halüsinasyonlar görebiliriz.
1986 yılının Ocak ayının on üçü. C. P. her zaman olduğu gibi küçük kızını okula bırakmak üzere yola çıkmıştı. Aniden önlerine çıkan bir araba ile çarpıştılar. Küçük kız kazadan yara almadan kurtuldu ama babasının emniyet kemeri kopmuş, başını önce ön cama sonra da yan cama çarpmıştı. Kazadan sonra kendine geldiğinde kızı daha önce hiç tanımadığı bir çocuktu. Kazadan önceki tüm hafızası yok olup gitmişti, zihninde geçmişe dair en ufak bir iz yoktu. Konuşmayı yeniden öğrenmesi gerekiyordu. Buna karşın "motor yetileri" kaybetmemişti; nasıl yürüyeceğini, çatalı kaşığı nasıl kullanacağını biliyordu. Çünkü bunlar beynin arkasında kalan ve beyincik olarak adlandırılan bölümden kontrol ediliyordu. Doktorlar onun beynini tıbbi görüntüleme cihazları ile taramış ancak ne bir hasara ne de sağlıklı bir insanınkinden farklı bir duruma rastlamışlardı.
Barry Tiller (bu hastanın gerçek ismi değildir) yaklaşık on yıl boyunca kendisini bitkin düşüren nöbetler geçiriyordu. Bunun nedeni beyninde şakak lopları çevresinde meydana gelen düzensiz sinirsel etkinliklerdi. Tiller iyileşmek umuduyla doktorların ilk defa deneyeceği bir ameliyata razı oldu. Ameliyatta şakak lobunun orta kısımları ve beyindeki iki beyaz çıkıntının ön kısmının üçte ikilik kısmı alındı. Tiller'in geçirdiği nöbetler sona ermişti. Ama artık o hatıralarını bir saatten daha fazla saklayamıyordu. Ameliyattan önceki hatıraları taptaze idi yerinde duruyorlardı. Ama her gün yaşadığı deneyimler onun için tamamen yeniydi. Onu birkaç defa ziyaret eden doktorlar her seferinde yeni tanıştığı insanlardı. Bitirene kadar hikayesini ve kahramanlarını aklında tutamayacağı için kitap okuması da imkansızdı. Akşam yemeğinin üzerinden bir saat geçtikten sonra yemek yediğine dair hiçbir şey hatırlamıyordu. Onun için zamanın akışı ameliyat olduğu saatte durmuştu.
Bu noktada karşımıza şu gerçek çıkıyor: Sebepler dairesinde yaşamımızla ilgili tüm etkinlikler beyinden idare ediliyor gibi görünebilir. Ancak yaşamımız boyunca edindiğimiz tüm bilgileri ve tecrübelerin hepsini saklayıp muhafaza eden Yüce Allah'tır.
Henüz hiçbir şey değilken bizleri yaratan, kusursuz bir biçim veren ve beynimizi de yaratan Allah'tır. Şüphesiz O yaşamımızın her anı ve her aşaması hakkında bilgi sahibidir. Çünkü hafıza ve algılama gibi karmaşık bir sistemin tek bir anının dahi kontrolsüz oluşması mümkün değildir.
İşte bu gerçek bize kainattaki sistemi düzenleyen, var eden Allah'ın sonsuz ilmini göstermektedir. O, herşeyi yoktan var etmiş ve kusursuz bir düzen kurmuştur. Ve halen de bu düzeni gözetlemekte ve korumaktadır. Nitekim "...Senin Rabbin, herşeyin üzerinde gözetici-koruyucudur." (Sebe Suresi, 21) ayeti Allah'ın kainat üzerindeki sürekli korumasını bizlere bildirmektedir.
Sağlıklı her insan ister bir saat önce gittiği bir yer olsun, isterse yıllar önce tanıştığı bir insan olsun eskiye dair birçok şeyi hatırlayabilir. Bu Allah'ın beynimizi, yaşadığımız bütün deneyimleri şimdiyle bağlayan kesintisiz bir bilinç akışı sağlayacak biçimde yaratması nedeniyledir. Allah, bizlere sahip olduğumuzu sandığımız güç, kudret ve zekanın, aslında Kendi eseri olduğunu çeşitli vesilelerle gösterir. Ruh ve sinir hastalıkları da bu vesilelerden biridir. Bunu fark eden insan, kendi acizliği karşısında Yaratıcımız olan Allah'ın üstünlüğünü ve yüceliğini kavramalı ve yaşamını O'nu razı edecek davranışlarla geçirmelidir."Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız. Allah ise Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır. Hamid (övülmeye layık)tır." (Fatır Suresi, 15)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:18 AM
Enerji Problemine Doğadan Çözümler

Kanola bitkisinden elde edilen ucuz bir yakıt: Biyodizel


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/enerji_problemine_dogadan_cozumler_subat_ikibinuc/enerji_problemine_dogadan_cozumler.jpg
Petrolün kolay bulunabilen bir enerji kaynağı olmaması ve dünyadaki dağılımının dengesizliği, araştırmacıları her zaman yeni enerji kaynakları aramaya zorlayan bir etken olmuştur. Bu çalışmalar çerçevesinde bir çok potansiyel enerji kaynağı üzerinde araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmalar özellikle son 10 yıldır hızlanmış ve önemli başarılar elde edilmiştir.


Biyodizel işte bu araştırmalar sonucu bulunan alternatif yakıt seçeneklerinden biridir. Çevre dostu dizel motorunun alternatif yakıtı olan Biyodizel, dizel motorunda kullanılabilecek en ucuz alternatif yakıttır. 1987 yılından itibaren Avrupa ülkeleri ve ABD'de üretilen ve dizel araçlarda olduğu gibi dizel tüm motorlarda hiçbir işlem yapılmadan direk kullanılabilen bu yeni yakıt, mazotun tüm özelliklerini taşıdığı gibi birçok artılara da sahiptir. Biyodizel de kurşun, kükürt ve parafin gibi maddeler kullanılmamaktadır.
Biyodizel, Türkiye'de de mevcut olanaklarla uygulamaya alınabilecek en önemli alternatif yakıt seçeneklerinden biridir. Ülkemizde kara taşımacılığının önemli bölümünde ve deniz taşımacılığında dizel motorlu taşıtlar kullanılmaktadır. Ayrıca endüstride jeneratörler için önemli miktarda motorin kullanılmaktadır. Petrol tüketimimizin ancak %15'i yerli üretimle sağlanabilmektedir. Petrol ürünleri tüketimi içinde ise, en büyük pay %34 değeri ile motorine aittir. Biyodizel kullanımı ile petrol tüketiminde ve egzoz gazı kirliliğinde azalma gerçekleşecektir. Hem çevre hem de araçlar için bir çok avantajı olan Biyodizel, Almanya, Avusturya, Belçika ve ABD gibi ülkelerde yıllardır kullanılmaktadır.
İnsan hayatında ve ülke ekonomisinde bu kadar önemli bir yeri olan Biyodizel yakıtı, boyu bir metreyi geçmeyen, sarı çiçeklerinin genişliği yalnızca 10 ila 12 milimetre olan küçük bir bitkiden elde edilmektedir.
Kendiliğinden yetişen bu bitkinin adı “kanola” . Çok derinlere kök salan kanola bitkisi, toprağa son derece faydalıdır. Kanoladan elde edilen yağın kolesterolü düşüktür, yani kalp dostudur. Sulama imkanlarının az olduğu yerlerde buğdaydan sonra kanola ekilebilir. Hardal üretiminde kullanılan bitkinin yaprakları ile, hayvansal yağ artıkları ya da yemek atıkları gibi işlemden geçirilen çöplerin karışımıyla, tamamen doğal bir yakıt olan Biyodizel elde ediliyor. 3 ton kanola bitkisinden tam 1,2 ton araç yakıtı üretilebiliyor!
Pek çok Avrupa ülkesi ile Amerika'da yıllardan beri kullanılan kanola bitkisi, geçen sene ülkemizde de Trakya'da ve Samsun'un Havza ilçesinde deneme amacıyla ekilmiş ve bu deneme ekiminden iyi sonuç alınmıştı. Tüm bu gelişmeler küçücük bir bitkinin ülkemizin ekonomisine getireceği büyük faydaların habercisi. Bu önemli alternatif yakıtın kaynağı ne gelişmiş laboratuarlar ne de fabrikalardır.Üstün bir tasarım harikası olan küçük bir bitkidir. Yüce Allah kanola bitkisini üstün bir tasarımla var etmiş, ardından da insanların hizmetine bir nimet olarak sunmuştur. Kanola bitkisinin Biyodizel yakıtının avantajlarını bilip onu üretilmesine katkıda bulunacak bir akla sahip olması mümkün değildir.Fakat sahip olduğu tasarım bu bitkiyi, dünyanın dört bir yanını tehdit eden enerji probleminin çözümü için bir alternatif haline getirmiştir.
Isı Yalıtımı İnsanlar İçin Problem, Hayvanlar İçin Değil!

Bilindiği gibi binalar; pencereler, dış duvarlar, merdivenler, ev duvarları, tavanlar, ısıtılmayan hacimler üzerindeki döşemeler, zemine oturan döşemeler ve açık geçitler üzerindeki döşemelerden ısı kaybederler. Bu ısı kaybını gidermek için önemli ölçüde yakıt masrafı yapılır. Ancak alınacak ısı yalıtımı önlemleriyle tüketilen yakıt miktarından tasarruf yapmak mümkün olabilir.
Yapılarda ısı yalıtımı, iç hacimler ile dış hava arasındaki ısı akışını azaltıcı önlemlerle sağlanır. Bunun için ısı akışını azaltıcı malzemeler, yani ısı iletkenlik değeri düşük olan yalıtım malzemeleri kullanılır. Yakıt tüketiminin azaltılması, hava ve çevre kirliliğinin önlenmesi, yapının korunması, ısıtma ve soğutma tesisatlarının ilk kurulum giderlerinde sağlanan tasarruf, ısıtma ve soğutma tesisatlarının işletme giderlerinde sağlanan tasarruf, ısı yalıtımının sağladığı avantajlardan sadece birkaçıdır.Peki insanlar en az enerji ile ısı yalıtımı sağlamak için bu kadar emek sarf edip, sürekli yeni malzemeler ve yeni ısı yalıtım teknikleri geliştirirken, dünyanın en soğuk bölgelerinde yaşayan hayvanlar bu sorunu nasıl çözerler? Örneğin kutupların dondurucu soğuğunda yaşayan kutup ayıları, soğuktan korunmak için nasıl bir ısı yalıtımı kullanırlar? İşte bunu anlamak için kutup ayılarının vücutlarını yakından inceleyelim:
Hepimizin bildiği gibi kutup ayıları kar fırtınalarının kimi zaman 120-140 kilometre hıza ulaştığı, yılın 12 ayında karla ve buzlarla kaplı bir bölgede, son derece zor koşullarda yaşarlar. Kutup ayılarının derilerinin altında, 10 santimetre kalınlığında bir yağ tabakası vardır ve bu özellikleri, gerekli olan ısı yalıtımını sağlamak için yeterlidir. Bu sayede kutup ayıları buzlu sularda saatte 10-11 km hızla, 2000 km uzağa kadar yüzerek gidebilirler.
Kutup ayıları en çok fok balıkları ile beslenirler. Fok balıkları ise buz ve kar tabakalarının altında yaşarlar. Kutup ayıları soğuktan hiç etkilenmeden bu soğuk buz ve kar tabakaları altında yüzerek fok balıklarını yakalarlar.
İşte insanların ısı yalıtımı için bu kadar emek ve para harcamasına karşılık, kutup ayılarının ısı yalıtımı vücutlarında hazır bulunmaktadır. Kutup ayıları; ne soğuktan donarak ölebileceklerini tahmin edecek, ne bu soğuğa karşı bir ısı yalıtımına ihtiyaçları olduğunu bilecek, ne de bunu vücutlarında en az enerji ile geliştirecek akla sahip değildirler. Her canlı gibi, kutup ayısı da bulunduğu ortama en uygun, yaşamını ve soyunu devam ettirebileceği üstün özelliklerle donatılmıştır.
Enerji problemiyle ilgili olarak doğada bizlere sunulan çözümler Allah'ın üstün yaratma sanatının en güzel delilleridir. Dünyanın en ünlü bilim adamları bir araya gelseler ne bir kanola bitkisi ne de bir kutup ayısı yaratmazlar. Allah bu üstün yaratma kudretini Kuran'da şöyle haber verir:“(Onlar mı) Yoksa, gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi? Ki onunla (o suyla) gönül alıcı bahçeler bitirdik, sizin içinse bir ağacını bitirmek (bile) mümkün değildir...” (Neml Suresi,60)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:19 AM
Filin Şnorkel Sistemi


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/filin_snorkel_sistemi_Aralik_ikibiniki/filin_snorkel_sistemi.jpg
Hortumlarını bir şnorkel gibi kullanan fillerin suyun basıncına nasıl dayandıklarını araştıran bilim adamları hassas bir basınç indirgeme sistemiyle karşılaştılar. Son derece işlevsel bir doku sayesinde fil akciğerleri suyun basıncı altında patlamadan dayanabiliyor.

Filler karada yaşayan canlıların en büyükleridir. Ancak sahip oldukları hortum sayesinde suyun altında gidebilecek kadar iyi yüzücüdürler. Bedenleri tamamen suya gömülü olduğu halde, hortumlarını bir şnorkel gibi kullanarak solunum yapabilirler.
Suyun altında şnorkel solunumu yapabilen filler bilimadamları için açıklanması güç bir durum ortaya koyuyorlar. Çünkü akciğerlerinin su altında dayandığı basınç, diğer tüm memelilerin akciğerlerini anında patlatacak kadar güçlü.
Filler suyun altındayken akciğerlerinde iki türlü basınç oluşuyor. Bunlardan birincisi hortum sayesinde akciğerleri dolduran havanın oluşturduğu iç basınç. İkincisi ise havadan çok daha yoğun olan suyun akciğerlere uyguladığı dış basınç. Bir canlının su altında yaşamını sürdürebilmesi için bu iki basıncın dengede olması gerekiyor. Eğer dış basınç çok fazla artacak olursa akciğeri kuşatan kılcal damarlar basınca dayanamayıp yırtılıyorlar. Ciğeri tahrip olan canlı derhal ölüyor. Söz konusu basınç faktörü, balık adamların kullandığı şnorkellerin boyunu da belirliyor. Bu yüzden 30 santimi geçen bir şnorkel satın alabilmeniz mümkün değil.
Fillerin bu basınç farklılığına nasıl dayanabildikleri sorusuna cevap veren kişi John B. West oldu. San Diego'daki California Üniversitesi Tıp Okulu'nda akciğer fizyoloğu olarak çalışmalarını sürdüren West, fil akciğerlerindeki dokuları inceledi. Araştırmasının sonuçları, 2002 Ağustos'unda San Diego'da Amerikan Fizyoloji Derneği tarafından düzenlenen bir konferansta ele alındı(1).
Filler dışındaki memelilerde, akciğerlerle göğüs kafesi arasında bir boşluk bulunuyor. Plevral boşluk adı verilen bu bölüm (plevral: akciğer zarıyla ilgili olan), fillerde yerini özel bir dokuya bırakıyor. Anatomide bağ dokusu adı verilen bu yumuşak doku iki bölgeyi birbirine bağlıyor. Böylece fillerin göğüs kafesiyle akciğerleri arasında boşluk yerine tampon bir doku bulunuyor. John West bu dokuyu şöyle tarif ediyor:
“Kas değil, et de değil; parçaların birbiri üzerinde hareket etmesini kolaylaştıran, kaygan bir malzeme bu. Bu anatomi başka hiçbir memelide bulunmuyor” (2)
West,bu özel dokunun sahip olduğu lifli yapı sayesinde esnek bir özellik kazandığını ekliyor(3). Akciğerleri bir yastık gibi çevreleyip koruyan bu esnek doku, akciğerlere hava girdiğinde küçülüp ciğerlere yer açıyor. Görüldüğü gibi akciğerdeki bağ doku son derece özel bir yapıya sahiptir. Dokunun bu yapısı ve file sağladığı faydalar gözönüne alındığında özel olarak tasarlandığı ortaya çıkar. Elbette her tasarım bizlere kendisini tasarlayan bilinçli bir varlığı haber verir. Fillerdeki bu özel doku da bizlere Yaratıcısı'nı gösterir. Herşeyin Yaratıcısı olan Yüce Allah, fillerin akciğerindeki bu üstün tasarımın da sahibidir. Bu gerçek bir Kuran ayetinde şöyle haber verilir:“Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şey üzerinde vekildir” (Zümer Suresi, 62)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:19 AM
Gelişen Teknoloji Evrendeki Yaratılış Sırlarını Keşfediyor

İçinde yaşadığımız evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce tek bir noktada meydana gelen büyük bir patlama ile ortaya çıktığı ve genişleyerek şimdiki şeklini aldığı, bugün bütün bilim dünyasının onayladığı bir gerçektir. Uzay boşluğu, galaksiler, gezegenler, Güneş, Dünya, kısaca evreni oluşturan tüm gök cisimleri, "Büyük Patlama" ya da diğer adıyla "Big Bang" adı verilen bu patlama sonucunda meydana gelmiştir. Evrendeki gök cisimleri hakkında her gün yeni bir keşif yapılmakta ve evrenin muhteşem özellikleri gelişen teknoloji sayesinde her gün biraz daha iyi anlaşılmaktadır.
"İntegral" Adlı Teleskop Uzayda

Bilim adamları uçsuz bucaksız uzaydaki çalışmalarına son yıllarda bir yenisini daha eklediler. Başta kara delikler olmak üzere evrenin bazı gizemli olaylarını araştıracak Avrupa uydu teleskobu ''İntegral'' bu sene başarıyla uzaya fırlatıldı. İntegral'i taşıyan Rus Proton roketi, Kazakistan'daki Baykonur uzay üssünden uzaya gönderildi.
9 bin-153 bin km yüksekteki eliptik yörüngesine yerleşecek İntegral, 4.1 ton ağırlığında, 5 metre boyunda, 3.7 metre çapında ve yaklaşık 350 milyon dolara mal oldu. Bu uydu teleskop, elementlerin oluşumunu, süpernovaların özelliklerini araştıracak. Gama ışın patlamalarını 30 saniyede tespit edip astronomları haberdar edecek.
Evrendeki bütün parçacıklar, yıldızlar, gezegenler, göktaşları, maddeleri etrafında döndüren çok büyük yerçekimi alanları oluşturuyorlar ve ancak gama radyasyonlarıyla görülebilecek bir enerjiyle uzaya yayılıyorlar. İşte bugüne kadar uzaya gönderilen en hassas gama ışınlı teleskop olan İntegral'le; astronomlar evrendeki bu ışınlar vasıtasıyla, en şiddetli gök olaylarını bile izleyebilecekler.
İntegral ile Neler Araştırılacak?

İntegral'in ilk araştıracağı yerlerden birinin galaksimizin merkezi olduğu belirtiliyor. Roma'da Uzay Astrofizik Enstitüsünden bir gama ışın astronomu Pietro Ubertini, bütün kanıtların, galaksimizin merkezinde bir kara deliğin varlığına işaret ettiğini ama varlığının henüz tam kanıtlanmış olmadığını söylüyor.
Kara delikler X ışınları yayıyorlar, X ışın teleskopları bunlardan birtakım görüntüler alıyorlar. Ancak toz bulutları ve gaz galaksinin merkezini kapatıyor ve bu da araştırmalarda yanılmaya sebep oluyor. Oysa gama ışınları doğrudan gazı ve tozu parçalıyorlar. Ubertini "Gama ışınları için bu toz ve gaz bulutu şeffaf, bu sayede evrenin merkezinde tam olarak ne olduğunu görebileceğiz" diyor.
Ayrıca İntegral, daha küçük kara deliklerin araştırılmasında da kullanılacak. Şimdilik bilim adamlarının elinde 300 şüpheli karadelikten oluşan bir liste bulunuyor ve bunların 100 tanesi yakın zamanda dikkatle incelendi. İntegralin 2 yıl sürecek uzay serüveni boyunca, bilim adamları bu ve benzeri bütün karadelikleri araştırmayı umuyorlar.
Gama ışınlarının görülebilmesi bilim adamlarının, GRB denen gama ışın patlaması olaylarını da izleyebilmelerine yardım edecek. Bu patlamalar sadece birkaç saat sürüyor, astronomlar teleskoplarını onlara ayarlayana kadar kayboluyorlar. Oysa İntegral'in çok geniş bir görme alanı var. Bu sayede ayda en az bir GRB'yi gözlemleyebiliyor. Yeryüzündeki araştırmacıları 30 saniye içinde e-mail veya SMS mesajla uyarabiliyor. Ubertini, "İntegral sayesinde, ulusal komiteler teleskoplarını nereye yöneltmeleri gerektiğini anında bilebilecekler" diyor.
İntegral en yüksek-gama ışınları enerjisini araştırmayacak ve böylece aslında tüm resmi gösteriyor olmayacak. Ama NASA'nın 2007'de lanse etmeyi planladığı GLAST adlı teleskop bu boşluğu da dolduracak. Bilim adamları bu sırada İntegral'in de çalışıyor olacağını ve ikisini beraber kullanarak çalışmayı umduklarını belirtiyor.
Araştırmaların Ortak Sonucu

Gelişen teknoloji sayesinde uçsuz bucaksız evrenin sırları hakkında her gün biraz daha fazla bilgi sahibi oluyoruz. Yeni bir teleskop ya da yeni bir uzay mekiği... Hepsi tek bir şeyi kanıtlıyorlar: "Evrendeki kusursuz yaratılış"ı.
Örneğin Süpernovalar. Dev bir yıldız, korkunç bir patlama ile kendisini yok eder ve içindeki madde de yine korkunç bir hızla dört bir yana dağılır. Bu patlama sırasında yayılan ışık, yıldızın normal ışımasından binlerce kat daha kuvvetlidir. İşte gelişmiş teknolojik uzay inceleme araçlarıyla keşfedilen bu süpernovaların, evrenin oluşumunda çok önemli bir rol oynadığı kanıtlanmıştır. Bu patlamalar, astronomların tahminine göre, maddenin evrende bir noktadan başka noktalara taşınması işine yararlar. Patlama sonucunda dağılan yıldız artıklarının, evrenin başka köşelerinde birikerek yeniden yıldızlar ya da yıldız sistemleri oluşturduğu varsayılmaktadır. Bu varsayıma göre, Güneş, Güneş Sistemi içindeki gezegenler ve bu arada elbette bizim Dünyamız da, çok eski zamanlarda gerçekleşmiş bir süpernova patlamasının sonucunda ortaya çıkmıştır.
Burada sadece birkaç örneğini verdiğimiz evrendeki tüm gök cisimleri, bunların uzay boşluğundaki dağılımları ve yaşanan gök olayları, insan yaşamı için tam olması gereken yapıdadırlar. Hiçbiri amaçsız yere ortaya çıkmamışlardır; amaçlı bir yaratılışın sonucudurlar. İşte en gelişmiş teleskoplar, uzay mekikleri hep bu gerçeği ortaya çıkarmaktadırlar.
Kısacası evrende var olan ve büyük bir "bilgi" içeren düzen, tüm evrene hakim olan üstün bir Yaratıcı tarafından oluşturulmuştur. Daha açık bir ifadeyle, tüm evreni Allah yaratmıştır, düzenlemiştir ve onu bozulmaya uğramaktan korumaktadır.
Nitekim Allah Kuran'da göklerin ve yerin ancak Kendi kudreti altında iken bozulmaya uğramadığını şöyle bildirmektedir: "Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır." (Fatır Suresi, 41)
Evrendeki bu İlahi düzen, materyalistlerin ortaya attığı "evren başıboş bir madde yığınıdır" iddiasının saçmalığını da açıkça ortaya koymaktadır. Allah, bunu bir başka ayetinde şöyle açıklar: "Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) bozulmaya uğrardı..." (Müminun Suresi, 71)
İşte gelişen teknoloji evrenin sırlarını ortaya çıkararak Allah'ın üstün yaratma sanatını gözler önüne sermektedir

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:19 AM
Gelişen Teknolojiyle Doğal Afetler Önceden Haber Verilebilecek mi?

Dünya üzerindeki yaşam öyle uygun dengeler ile yaratılmıştır ki, insanlar da dahil olmak üzere tüm canlılar için adeta özel bir koruma mevcuttur. Ama bu korumanın yanı sıra doğal afetler zaman zaman insanlara, yaşadıkları mekanın ne derece güvensiz olabileceğini de göstermektedirler. Üzerinde yaşadığımız dünya, biz hiç farkında olmasak da, içerden ve dışardan pek çok doğal tehdit unsuruyla doludur.
Başta depremler olmak üzere, volkan patlamaları, seller, dev dalgalar, hortumlar, fırtınalar, büyük yangınlar birbirlerinden farklı şiddet ve etkilere sahiptirler. Ortak yönleri ise oldukça kısa bir zaman içinde bir şehri, orada yaşayan insanları ve diğer tüm canlıları yok edebilmeleri ve büyük hasarlara yol açabilmeleridir.
İşte sel de zararları çok büyük ölçekte olabilen doğal afetlerdendir. Sellerin neden oldukları hasarlar sadece su basması ile sınırlı değildir. Aynı zamanda sel ile beraber akan çamur ve diğer kalıntılar da büyük problemlere sebep olurlar.
Yakın Geçmişten Çarpıcı Bir Örnek

Orta Amerika'yı kasıp kavuran Mitch Fırtınası, neden olduğu seller ve toprak kaymalarıyla çok sayıda can aldı. Su ve elektrik şebekesiyle birlikte haberleşme ağı da fırtınadan büyük zarar gördü. Bu nedenle can kaybı konusunda uzun süre sağlıklı bilgi alınamadı.
Saatteki hızı zaman zaman 295 km'ye ulaşan Mitch Fırtınası yüzünden, Honduras'ta 231, Nikaragua'da 137, El Salvador'da 25, Guatemala'da 16, Kosta Rika'da 7, Panama'da ve Meksika'da birer kişi öldü, yüzlerce kişi de kayboldu. Yaklaşık 1.5 milyon kişi tahliye edilmek zorunda kaldı, yüz binlerce kişi ise evsiz kaldı.
Orta Amerika'yı etkisi altına alan Mitch Fırtınası, neden olduğu sel ve toprak kayması felaketleriyle en büyük zararı Honduras, Nikaragua, El Salvador ve Guatemala'ya verdi. Sadece Honduras'ta 5 bin kişi sel ve toprak kaymalarında hayatını kaybetti. Özellikle ülkenin sahil şeridi açık mezarlığa dönüştü, suların çekilmesinin ardından cesetler ortaya çıkmaya başladı.
Olağanüstü Hal

Honduras Devlet Başkanı Carlos Flores, felaketle mücadele ve yağmalamalara karşı olağanüstü hal ilan etti. Başını sokabilecek bir çatı bulan Honduraslılara sokağa çıkma yasağı getirildi. Tarım rekoltesinin yüzde 70'inin zarar gördüğü Honduras'ta yaklaşık 1 milyon kişi de evsiz kaldı.
Salgın Tehlikesi

Nikaragua'da ise Casita Yanardağı'nın eteğinde meydana gelen toprak kayması sonucu 1500 kişi diri diri toprağa gömüldü, yerleşim birimleri haritadan silindi. Yetkililer, içme suyu problemi yaşandığını, gerekli önlemler alınmazsa kısa bir süre sonra salgın hastalıkların patlak verebileceğini kaydettiler.
Bilim Adamları Doğal Afetleri Önceden Haber Verebilmek İçin Çalışıyorlar

Doğal afet yönetimi, birçok kurum ve kuruluşun birarada çalışmasını gerektiren çok aşamalı bir süreçtir. Bu süreç; afet öncesinde, sırasında ve sonrasında yapılacak birçok çalışmayı barındırır. Afetler konusunda yapıcı adımlar atılmasına karar verildiğinde ve sürecin aksamadan yürümesinde teknolojinin kullanımı vazgeçilmezdir.
İşte geçtiğimiz günlerde bilim adamları, tekrarlayabilecek bir felaketi engellemeyi amaçlayan yeni bir projeyi açıkladılar. Boulder, Kolorado'da Ulusal Okyanus ve Atmosferle İlgili Araştırmalar'dan Joseph Golden, felaketleri önceden haber verebileceklerine inandıklarını belirtti.
Ekip, kasabadaki bilgisayarlara, birkaç kilometreyi kapsayan alanlar için yerel toprak kayması ve sel uyarıları göndermeyi ümid ediyor. Denver'daki Bilim Geliştirme Vakfı toplantısında konuşan Golden, "Amacımız renk kodlu uyarı haritaları yapmak" diyor.
Proje, NASA'nın yere düşen yağmur miktarını ölçen bir araştırması olan "Tropikal Yağmur Ölçme Görevi" nden faydalanmayı amaçlıyor. Bu ölçüm, yerdeki mevcut yağmurun tarihçesiyle birleştirilip yüksek çözünürlükte tahmini haritalar üretilecek. Toprak cinsi ve yüksekliği baz alınarak geliştirilecek yağmur tahminleri sayesinde toprak kaymaları önceden haber verilebilecek.
Şimdilik Puerto Rico ve Dominik Cumhuriyetinde bir deneme gerçekleştirileceği belirtiliyor. Amerikan Jeolojik Araştırma çalışanlarından Randall Updike, eğer deneme başarılı olursa önceden uyarma sisteminin Bangladeş gibi tropik fırtınalardan zarar görmesi muhtemel bölgelere de genişletilebileceğini söylüyor. Tabii bunun için 8 ila 10 milyon dolar sermayeye ihtiyaç olduğunu da sözlerine ekliyor.
İnsanların, gün geçtikçe daha fazla kıyı merkezlerde ve ovalarda yerleştiklerinden daha sık doğal afetlerle yüzleşmek durumunda kaldıklarını belirten bilim adamları, bu konudaki çalışmalarını hızla sürdürüyorlar.
2000 Yılı Günümüze Kadar En Fazla Doğal Afetin Yaşandığı Yıl Oldu

Doğal afetlerin giderek sıklaştığı Dünyamızda, 2000 yılı günümüze kadar en fazla doğal afetin yaşandığı yıl oldu. 2000 yılında doğal afetlerin sayısı bir önceki yıla göre 100 adet artarak 851'e çıktı.
Japonya'dan Kore'ye, Rusya'dan Teksas'a, Amerika'dan Hindistan'a, İran'dan Hollanda'ya kadar dünyada birçok yerde yaşanan afetlerde ilk sırayı seller aldı. Mozambik'te haftalarca devam eden sel, 500 bin kişinin evsiz kalmasına neden oldu. Ağustos-Ekim arasındaki devamlı seller nedeniyle Hindistan'da 1.450 kişi hayatını kaybetti, ekonomik kayıp ise 1.2 milyar doları buldu. Seller, çamur akıntıları ve toprak kaymaları İsveç ve İtalyan Alplerinde 8.5 milyar dolarlık zarara mal olurken, Ekim ve Kasım aylarında Büyük Britanya'nın çeşitli bölgelerini etkileyen seller sonucunda 1.5 milyar dolarlık ekonomik kayıp doğdu.
Doğal Afetlerin Anlattıkları

Bilim adamları gelişen teknoloji sayesinde belki bir gün doğal afetleri önceden haber vermeyi başaracaklar. Ne var ki bu, afetlerin son bulacağı anlamına gelmeyecek, sadece zarar ve kayıpların azaltılması sağlanabilecektir.
Felaketler, insanların çok iyi bildikleri ama karşılaşmadıkları sürece akıllarına getirmek istemedikleri gerçeklerdir. Ancak Allah, bahsettiğimiz afetleri meydana getirerek, insanların üzerinde yaşadıkları gezegene hiçbir hakimiyetleri olmadığını onlara hatırlatmaktadır. Allah kendi acizliklerini kendilerine göstermekte ve bütün bunlar, öğüt alıp aklını kullanabilenler için birer düşünme nedeni olmaktadır.
Önemli olan, insanların bu olaylardan almaları gereken dersi kavrayabilmeleridir. Çünkü Allah'ın insanlara, maddi ve manevi zarar veren olaylarla hatırlatmalar yapması, o insanların bulundukları sapkın durumdan kurtulmaları, Allah'ın dosdoğru yoluna girmeleri için kendilerine verilen bir mesajdır. Bütün doğal afetler de herşey gibi Allah'ın kontrolündedir ve Allah onları, bizlere dünya hayatının geçiciliğini anlatmak için özel olarak yaratır. Allah, insanlara yaşatılan bu felaketlerin de dünya üzerindeki herşey gibi bir amaçla yaratıldığını, bunların insanlar için birer "hatırlatıcı" olduklarını göstermektedir. Allah bunu Kuran'da "Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar." (Tevbe Suresi,126) ayetiyle haber verir.
Unutmamak gerekir ki, Allah Kuran'da hiçbir olayın kendi izni olmadan gerçekleşemeyeceğini de bize şöyle bildirmiştir: "Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet (hiç kimseye) isabet etmez..." (Teğabün Suresi, 11

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:20 AM
Gözümüzün Önündeki Mucize Işık

Siz bu satırı okuyup bitirinceye kadar gözünüzde yaklaşık yüz milyar (100.000.000.000) işlem yapıldı. Sadece bu bilgi bile gözün en çarpıcı yaratılış delillerinden biri olması için yeterli. Diyelim ki bunu bilmiyorsunuz, bir göz doktoru değilsiniz, göz ile ilgili bir araştırma da yapmadınız veya bu konuda bir kitap okumadınız. Yine de gözün ne kadar büyük bir yaratılış delili olduğunu fark edebilirsiniz. Şöyle bir düşünün: Yaşamınızda sahip olduğunuz herşey gözleriniz sayesinde bir anlam kazandı. Ailenizi, dostlarınızı, evinizi, işinizi, kısaca yaşamınız boyunca karşılaştığınız herşeyi gerçek anlamıyla gözleriniz sayesinde tanıdınız. Onlarsız dış dünyayı hiçbir zaman tam olarak bilemezdiniz. Gözleriniz olmasaydı bir rengin, bir şeklin, bir manzaranın, bir insan yüzünün, güzellik denen kavramın nasıl bir şey olduğunu hiçbir zaman hayalinizde canlandıramazdınız. Fakat, gözleriniz var, bu sayede etrafınızı görüyor, şu anda da önünüzdeki yazıyı okuyorsunuz.
Görmek için hiçbir çaba harcamıyorsunuz; sadece görmek istediğiniz şeye doğru bakıyorsunuz. Gözünüze, gözün içindeki organellere, gözden beyne giden sinirlere ve beyninize "bakın, görün, şu işlemleri yapın" gibi emirler vermiyorsunuz.
Tıpkı yeryüzündeki milyarlarca insan gibi siz de sadece bakıyor ve görüyorsunuz. Bir cisme odaklanıp onu net görmek için göz merceğinizin cismin uzaklığına göre alması gereken yarıçapın optik ölçümlerini, merceğe bağlı kasların çok hassas kasılma oranlarını hesaplamıyorsunuz. Yalnızca o cismi net görmek istiyorsunuz, gerisi saniyenin çok küçük bir diliminde sizin için otomatik olarak hallediliyor. Bunun ne kadar büyük bir mucize olduğu, bu kadar insan gibi belki bugüne kadar sizin de aklınıza gelmedi. Ancak aklınıza gelmeyen daha büyük bir mucize daha var: Işık.
Şüphesiz ışığın olmadığı bir yerde ne kadar mükemmel olursa olsun gözün varlığı bir anlam ifade etmez. Işık başlı başına bir mucizedir. Yapay araçlarla yerini doldurmaya çalışırız ancak insan üretimi hiçbir ışık kaynağı doğal ışığın yerini tutamaz. National Geographic dergisi yazarlarından Joel Achenbach "Işığın Gücü" adlı yazısında şunları söylüyor:
"Işık dünyayı bize görünür kılar. Ruhumuzun ve bedenimizin ona ihtiyacı vardır. Işık, vücudumuzun biyolojik saatini düzenler, beynimizdeki renk algılamasını harekete geçirir. Bitkilerin büyümesi için enerji sağlar. Gökkuşağı ve günbatımıyla bize ilham verir. Işık bize, elektrik ampulünden lazere ve optik liflere kadar yaşamı değiştiren araçlar sunar. Bilim adamları ışığı tam olarak çözemiyorlar; ancak, ışığın geleceğimizi aydınlatacağını biliyorlar."(1)
"Işık adını verdiğimiz şey gerçekte, -farklı bir dalga boyu aralığı içinde- radyo dalgaları ya da gama ışınları veya X-ışınları adını verdiğimiz ışınım ile aynı şeydir. Oysa bilim adamları uygulamada 'ışık' terimini sık sık elektromanyetik tayfın görünür ışığa yakın olan bölümünü anlatmak için kullanırlar. Görünür ışık evrenin diğer hiçbir temel unsuruna benzemez: O, doğrudan doğruya, düzenli olarak ve çarpıcı bir şekilde duyularımızla karşılıklı iletişim halindedir.
Gözlerimizin her birinde yaklaşık 125 milyon adet koni ve çubuk hücresi vardır. Bu özel hücreler o kadar duyarlıdır ki bazıları birkaç fotonu (2) bile algılayabilirler. 'Beynimizin yaklaşık beşte biri başka hiçbir şey yapmadan sadece çevrenizi saran görsel dünyayı anlamaya çalışır' diyor Sidney Perkowitz. Gözlerin kafatasında beyne yakın bir yerdeki yarı korumalı konumu, görsel verilerin öneminin kanıtıdır.
... Gözümüz gezegenimize hayat veren belirli bir yıldız; Güneş tarafından bol miktarda yayılan ışık türünü fark edebilir şekilde tasarlanmış. Çok güçlü olan görünür ışığın görece kısa dalga boylarında hareket etmesi, onu bizim algılamamız için biyolojik olarak uygun kılar. Uzatılmış radyo dalgalarını görebilmek için uydu anteni kadar büyük gözlere sahip olmamız gerekirdi. Gözlerimizin yakın kızılötesi ışınımlarını algılaması da bir işe yaramazdı. Bu durumda hiç durmadan dikkatimiz dağılacaktı, çünkü ısı yayan her nesne o dalga boylarında ışıma yapar. Fizikçi Charles Townes bana bir gün, 'Eğer kızılötesini görebiliyor olsaydık,' dedi, 'bu oda baştan sona ışırdı. Gözün kendisi de -sıcak olduğu için- kızılötesi ışınlar yayar. Bütün bunların hepsini birden algılamayı istemezdik herhalde'."(3)
Joel Achenbach bu yazısının devamında ışık ve gölge ilişkisi üzerinde durur. Günlük hayatta gölgeler cisimleri algılamamızda zorluk çıkaran bir olumsuzluk gibi görünür. Oysa gölgeler algılamamızdaki temel unsurdur, onlar olmasaydı cisimlerin boyutları hakkında fikir sahibi olmaz hatta hiç algılayamayabilirdik. "Color and Light in Nature" kitabının yazarı olan astronom David Lynch, "bir gölgenin gökyüzünden yansıyan ışıklarla dolu olduğunu aksi halde tamamen siyah renkte olacağını söylüyor"(4)
Eğer koyulu açıklı gölgeler olmasaydı çevremizdeki tüm görüntüler tıpkı Apollo astronotlarının Ay'daki görüntülerine benzerdi: Üzerine düştüğü yeri simsiyah bir karanlıkta bırakan koyu gölgeler ve sadece tekdüze bir aydınlığa sahip yüzeyler...Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı (nuru) kılan Allah'adır... (Enam Suresi, 1)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:20 AM
Bilindiği gibi etrafta ışık kaynağı olmadığında, bir insanın çevresindekileri çıplak gözle görmesi mümkün değildir. Ancak bizim görebildiğimiz ışık, ışık yayan enerjinin çok küçük bir bölümüdür. İnsanın göremediği, fakat ışık yayan başka enerji çeşitleri de mevcuttur: Kızılötesi, ultraviyole ve radyo dalgaları gibi. Ve insan ışığın bu dalga boyları karşısında kör konumundadır.
Kuran'da "karanlık" kelimesinin her defasında "karanlıklar" olarak ifade edilmesi de bu bakımdan dikkat çekicidir. Arapçada "zulumat" olarak ifade edilen "karanlıklar" kelimesi, Kuran'da 23 ayette çoğul biçimde kullanılmıştır. Tekil olarak ise hiç kullanılmamıştır. Kuran'da karanlık kelimesinin bu kullanımı bizim görebildiğimiz ışık aralığının dışında da, farklı ışık çeşitleri olabileceğine dikkat çekmektedir.
Buradaki çoğul ifadenin sebebini bilim adamları yakın tarihlerde keşfetmişlerdir. Dalga boyları, elektromanyetik ışınım olarak bilinen enerjinin farklı şekilleridir. Elektromanyetik ışınımın tüm farklı şekilleri, uzayda enerji dalgaları şeklinde hareket ederler. Bu, bir gölün üzerine atılan taşların oluşturduğu dalgalara benzetilebilir. Ve nasıl, bir göldeki dalgaların farklı boyları olabiliyorsa, elektromanyetik ışınımın da farklı dalga boyları olur.
Evrendeki yıldızların ve diğer ışık kaynaklarının hepsi aynı türde ışın yaymazlar. Bu farklı ışınlar, dalga boyuna göre sınıflandırılır. Farklı dalga boylarının oluşturduğu yelpaze ise çok geniştir. En küçük dalga boyuna sahip olan gama ışınları ile, en büyük dalga boyuna sahip olan radyo dalgaları arasında 1025'lik (milyar kere milyar kere milyarlık) bir fark vardır. Güneş'in yaydığı ışınların tamamına yakını, bu 10 üzeri 25'lik yelpazenin tek bir birimine sıkıştırılmıştır.
Bu sayının büyüklüğünü daha iyi kavramak için şöyle bir karşılaştırma yapmak yerinde olur. Eğer 1025 sayısını saymak istersek, gece gündüz hiç durmadan saymamız ve bu işi Dünya'nın yaşından 100 milyon kez daha uzun bir zaman boyunca sürdürmemiz gerekirdi. Evrendeki farklı dalga boyları, işte bu kadar geniş bir yelpaze içine dağılmıştır. Güneş'ten yayılan farklı dalga boyları ise, % 70'i 0.3 mikronla 1.50 mikron arasındaki daracık bir sınırın içindedir. Bu aralıkta üç tür ışık vardır: Görülebilir ışık, yakın kızılötesi ışınlar ve yakın morötesi ışınlar. "Görülebilir ışık" olarak adlandırılan bu ışınlar, elektromanyetik yelpazenin 1025'te 1'inden bile daha az bir aralıkta olmalarına rağmen, güneş ışınlarının toplam % 41'ini oluşturur.
Güneş'in ışınlarının neden böyle dar bir aralığa sıkıştırıldığını araştırdığımızda ise karşımıza ilginç bir sonuç çıkar: Dünya üzerindeki canlı yaşamı ve renklerin oluşumunu destekleyecek olan ışınlar, sadece bu aralıkta bulunan ışınlardır. Gözlerimizin görebildiği elektromanyetik dalgalar, ışık tayfının çok küçük bir bölümünü meydana getirir. Diğer kısımlar ise insan için geniş karanlıkları ifade eder ve bu sınırın dışındaki dalga boyları insanın kör olduğu alanlardır.(5)
Güneş öyle ince tasarlanmış bir aralıkta ışık yaymaktadır ki, muhtemel ışık türlerinin sadece 1025'te 1'ini oluşturan bu aralık, hem Dünya'nın ısınması, hem kompleks canlıların biyolojik işlevlerinin desteklenmesi, hem bitkilerin fotosentez yapması, hem de Dünya üzerindeki canlıların görme yeteneğine sahip olması için en ideal aralıktır. Elbette tüm bu hassas dengeler, tesadüf denen başıboş sürecin düzenlediği sistemler değildir. Tüm bunları yaratan, göklerin, yerin ve bu ikisi arasındaki herşeyin Rabbi ve Hakimi olan Allah'tır. Allah'ın yarattığı her detay bir mucizeler zinciri olarak yaşamın her aşamasında karşımıza çıkmakta ve bize, bizi Yaratan'ın sonsuz kudretini göstermektedir.

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:21 AM
Güneş'in Yok Olmasını Engelleyen Mucize

Dev bir nükleer reaktör olan Güneş'in içindeki reaksiyonlarda büyük bir enerji açığa çıkmaktadır. İnsan hayatının devamı için temel kaynak olan Güneş'te meydana gelen bu reaksiyonlarda oluşabilecek en ufak bir sapma Güneş'in sönmesine ya da birkaç saniye içinde havaya uçmasına neden olacaktır. Böyle bir tehlikenin meydana gelmemesi Güneş'teki bu işlemlerin mucizevi bir hassasiyetle tasarlanmış olmasından kaynaklanmaktadır.
Güneş'i ve Güneş Sistemi'nin yapısını incelediğimizde, büyük bir denge ile karşılaşırız. Gezegenleri dondurucu soğukluktaki uzaya savrulmaktan koruyan etki, Güneş'in "çekim gücü" ile gezegenin "merkez-kaç kuvveti" arasındaki dengede saklıdır. Güneş büyük çekim gücü ile tüm gezegenleri çeker, gezegenlerin dönmesinden kaynaklanan merkez-kaç kuvveti sayesinde bu çekimin etkisi azalır ve muhteşem bir denge oluşur. Eğer gezegenlerin dönüş hızları biraz daha yavaş olsaydı, o zaman bu gezegenler hızla Güneş'e doğru çekilirler ve sonunda Güneş tarafından büyük bir patlamayla yutulurlardı. Ama bunların hiçbiri olmaz ve tüm gezegenler kendi yörüngelerinde yol alırlar. Çünkü Allah'ın ayette bildirdiği gibi, "Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler." (Yasin suresi, 40)
Güneş, dev bir nükleer reaktördür. Güneş'in içinde sürekli olarak hidrojen atomları helyuma dönüştürülür ve bu işlemler neticesinde ısı ve ışık açığa çıkar. Güneş'teki bu nükleer reaksiyon, insan hayatı için zorunludur. Dünya'ya ulaşan ısı ve ışığın açığa çıkması içinse dört hidrojenin birleşip bir hidrojene dönüşmesi gerekir.
Çekirdeğinde sadece tek bir proton yer alan hidrojen, evrendeki en basit elementtir. Helyumun çekirdeğinde ise iki proton ve iki nötron bulunur. Güneş'te gerçekleşen işlem, dört hidrojenin birleşmesiyle bir helyum elementinin oluşmasıdır. Bu işlem sırasında çok büyük bir enerji açığa çıkar. Dünya'ya gelen ısı ve ışık enerjisinin neredeyse tamamı, Güneş'in içindeki bu nükleer reaksiyonla oluşmaktadır. (Harun Yahya, Evrenin Yaratılışı, İstanbul: Global Yayıncılık)
Ancak, dört hidrojen atomunun biraraya gelip bir anda helyuma dönüşmesi mümkün değildir. Bunun için, iki aşamalı bir işlem gerçekleşir. Önce iki hidrojen birleşir ve bir proton ve bir nötrona sahip bir "ara formül" meydana gelir. Bu ara formüle "dötron" adı verilir. Sonra da iki dötronun birleşmesiyle bir helyum çekirdeği oluşur.
En Güçlü Nükleer Kuvvet

Şimdi asıl soruyu sorabiliriz. Peki, iki ayrı atom çekirdeğini birbirine yapıştıran kuvvet nedir? Bu kuvvete "güçlü nükleer kuvvet" denir. Güçlü nükleer kuvvet, evrendeki en büyük nükleer kuvvettir. Bu kuvvet yerçekiminden milyar kere milyar kere milyar kere milyar kat daha güçlüdür. Bu güç sayesinde iki hidrojen çekirdeği birbirine yapışabilmektedir.
Ancak araştırmalar göstermiştir ki, güçlü nükleer kuvvet, bu işi yapmak için tam gereken miktardadır. Güçlü nükleer kuvvet eğer şu anda sahip olduğu değerinden biraz bile daha zayıf olsaydı, iki hidrojen çekirdeği birleşemezdi. Yan yana gelen iki proton, hemen birbirlerini iter, böylece Güneş'teki nükleer reaksiyon başlamadan biterdi. Yani Güneş hiç var olmazdı. Ünlü bilimadamı George Greenstein, bu gerçeği "eğer güçlü nükleer kuvvet birazcık bile daha zayıf olsaydı, o zaman Dünya'nın ışığı hiçbir zaman yanmayacaktı" diye açıklar.
Güneş'teki Dengeli Reaksiyon

Peki acaba güçlü nükleer kuvvet birazcık daha güçlü olsa ne olurdu? O zaman da bir proton ve bir nötrondan oluşan dötron değil, iki protonlu di-proton meydana gelirdi. Ve bu durumda Güneş'in yakıtı aniden çok çok etkili bir yakıt haline gelirdi. Bu öyle bir yakıt olurdu ki, Güneş ve ona benzer diğer tüm yıldızlar, birkaç saniye içinde havaya uçardı. Güneş'in havaya uçması ise, birkaç dakika sonra tüm Dünya'yı ve üzerindeki tüm canlıları alevlere boğar birkaç saniye içinde kömür haline gelirdi. Ama yüce Yaratıcımız olan Allah'ın rahmeti sayesinde güçlü nükleer kuvvetin gücü, tam olması gereken düzeydedir ve Güneş dengeli bir reaksiyon gerçekleştirir yani "yavaş yavaş" yanar.
Tüm bunlar, güçlü nükleer kuvvetin gücünün, tam insan yaşamına imkan verecek biçimde ayarlanmış olduğunu göstermektedir. Eğer bu ayarlamada bir sapma olsaydı, Güneş gibi yıldızlar ya hiç var olmazlar, ya da oluştukları andan çok kısa bir süre sonra korkunç birer patlamayla yok olurlardı. Allah, Güneş'i insanın yaşamı için özel bir şekilde yaratmıştır ve bunu Kuran'daki "Güneş ve Ay, belli bir hesap iledir" (Rahman Suresi, 5) ifadesiyle bizlere bildirmiştir.
Tüm evreni yoktan var edip, sonra da onu dilediği biçimde tasarlayıp düzenleyen tek güç alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Allah, gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratmış sonra da ona belli bir düzen vermiştir. Evrendeki cisimlerin mucizevi dengeler sayesinde kararlı bir şekilde durmaları, Allah'ın yaratışındaki kusursuzluğu gösteren delillerden biridir. Yüce Allah'ın buyurduğu gibi, "Göğün ve yerin O'nun emriyle durması da, O'nun ayetlerindendir". (Rum Suresi, 25)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:21 AM
Harika Canlılar

Dünyada var olan milyonlarca bitki ve hayvan çeşiti, Yaratan'ın varlığını ve gücünü ispatlayan birer delil olarak karşımıza çıkar.
Burada sadece kısıtlı birkaç örneğini vereceğimiz bu canlıların aslında her biri ayrı ayrı incelenmeye değecek niteliktedir. Hepsinin farklı bir vücut sistemi, değişik savunma taktikleri, apayrı beslenme şekilleri, ilgi çekici üreme metodları vardır. Kuşkusuz tüm canlıları bu özellikleriyle, tek bir kitapta anlatmak mümkün değildir. Böyle bir şey yapabilmek için ciltler dolusu ansiklopedi yazmak gerekir.
Ancak burada vereceğimiz sayılı bir kaç örnek dahi dünya üzerindeki yaşamı tesadüfle açıklamanın mümkün olmadığını kanıtlayacaktır.
Sizin 450-500 kadar yumurtanız olsa ve bunları dışarıda muhafaza etmeniz gerekse ne yapardınız? Onların, rüzgar gibi doğa şartlarının etkisiyle saçılıp dağılmalarını önleyecek bir tedbir almanız kuşkusuz ki en akılcı olandır. İşte dünyanın tek seferde en fazla yumurta yumurtlayan canlılarından biri olan ipek böcekleri (450-500), yumurtalarını muhafaza etmek için çok akılcı bir yönteme başvururlar: Yumurtaları salgıladıkları yapışkan bir maddeyle (iplikle) birbirlerine bağlayarak, etrafa saçılıp, dağılmalarını engellerler.
Yumurtadan çıkan tırtıllar, ilk iş olarak kendilerine uygun bir dal bulur ve daha sonra da aynı iplikle oraya bağlanırlar. Ardından gelişebilmeleri için salgıladıkları bu iplikle kendilerine koza örmeye başlarlar. Hayata gözlerini yeni açmış bir tırtılın bu işlemi yapması, durup dinlenmeksizin 3-4 gün sürer. Bu süre içerisinde tırtıl, binlerce kez dönerek, ortalama 900-1500 m. uzunluğunda bir iplik çıkarır. Bu işlem bitince de hiç dinlenmeden yeni bir işe başlar ve güzel bir kelebek olmak üzere değişim geçirmeye başlar.
Ne anne ipek böceğinin yavrusunu muhafaza edebilmek için aldığı tedbir, ne de herşeyden habersiz, henüz hiçbir eğitime, bilgiye sahip olmayan küçücük bir tırtılın gösterdiği davranışlar evrimle izah edebilecek olaylar değildir. Herşeyden önce annenin, yumurtaları yapıştırmak için kullandığı ipliği üretebilmesi mucizevidir. Yumurtadan yeni çıkan bir tırtılın kendisi için gerekli ortamı tanıyıp ona uygun koza örmesi, ardından değişim geçirmeye başlaması ve bu değişimi problemsiz olarak geçirebilmesi ise insan aklının anlayış sınırlarını zorlamaktadır. Bu durumda her tırtılın dünyaya ne yapması gerektiğini bilir bir şekilde geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz ki bu da, tüm bunların henüz dünyaya gelmeden "öğretilmiş" olduğu anlamına gelecektir.
Bunu bir örnekle açıklayalım. Eğer yeni doğmuş bir bebeğin, doğumundan sadece bir kaç saat sonra ayağa kalktığını, dahası kendisine bir yatak yapmak için malzeme (yorgan, yastık, minder vs.) topladığını ve bunları düzgün bir biçimde birleştirip bir yatak yapıp içine yattığını görürseniz, ne düşünürsünüz? Olayın şaşkınlığını üzerinizden attığınızda, varacağınız en mantıklı sonuç, bu bebeğin böyle bir işlemi yapması için henüz anne karnında olağanüstü bir yolla bir şekilde "eğitilmiş" olduğunu düşünmektir. Tırtılların durumu, bu örnekteki bebeklerden farksızdır. O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)
Bu da bizi yine aynı sonuca ulaştırır: Bu canlılar, kendilerini yaratan Allah'ın belirlediği biçimde doğmakta, davranmakta ve yaşamaktadırlar. Kuran, Allah'ın balarısına vahyettiğini ve ona bal yapmayı emrettiğini haber vermekle (Nahl Suresi, 68-69), aslında canlılar dünyasındaki büyük sırrın bir örneğini bildirmiş olur. Bu sır, tüm canlıların Allah'ın iradesine boyun eğmiş olarak, O'nun belirlediği kaderi izledikleri gerçeğidir. Arı bu nedenle bal yapar, ipek böceği bu nedenle ipek üretir.
Kanatlardaki Simetri

Kelebeklerin kanatlarına dikkatle baktığımızda kusursuz bir simetrinin hakim olduğunu görürüz. Bu tül görünümlü kanatlar, şekillerle, beneklerle ve renklerle süslenmiş olarak yaratılmış ve sonuçta her biri birer sanat harikası olan görüntüler meydana gelmiştir.
Kelebeklerin kanatlarında, ne kadar karmaşık olursa olsun, her iki taraftaki desenin ve renklerin tıpatıp birbirleriyle aynı olduğunu fark edebilirsiniz. En ufak bir nokta dahi her iki kanatta birden yer alır, dolayısıyla ortaya kusursuz bir düzen ve simetri çıkar.
Aynı zamanda o incecik kanatlardaki bir renk, diğerine hiçbir şekilde karışmaz ve var olan renkler keskin çizgilerle birbirlerinden ayrılır. Oysa bu renkler üst üste dizilen pulcukların bir araya gelmesiyle oluşur. Elinizi dokunduğunuz an dağılıveren bu pulcuklar nasıl oluyor da sıralarını hiç şaşırmadan aynı deseni tutturacak şekilde iki kanatta da dizilebiliyorlar? Tek bir pulun bile yer değiştirmesi kanatlardaki simetrinin bozulmasına ve estetiğin kaybolmasına neden olabilir. Oysa yeryüzündeki hiçbir kelebeğin kanadında bir düzensizlik göremezsiniz. Sanki her biri bir ressamın elinden çıkmış gibi düzgün ve estetik görünümlüdür. Çünkü gerçekten de üstün bir Yaratıcı tarafından var edilmişlerdir.
Kelebeklerin her iki kanatlarının da aynı desende ve simetrik olması başlı başına birer yaratılış harikasıdır
Tüm kainatın Sahibi olan Allah, "örneksiz yaratan" sıfatını kelebek kanatlarında da bizlere göstermektedir. "Yaratan hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp düşünmez misiniz?" (Nahl Suresi, 17

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:21 AM
İçeceği Su Ağzına Gelen Böcek Stenocara


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/icecegi_su_agzina_gelen_bocek_stenocara_Subat_ikib inuc/icecegi_su_agzina_gelen_bocek_stenocara.jpg
Çölde yaşayan bir canlı için en büyük sorunlardan biri ne olabilir? Elbette su ihtiyacını karşılamak...Ne var ki Namib çölünde yaşayan stenocara böceği için bu durum pek de sorun oluşturmuyor. Böceğin sırtındaki özel dokular havadaki damlacıkları yakalıyor, yoğuşturuyor ve doğrudan canlının ağzına iletiyor! Bu sistem şimdi dünyanın kurak bölgelerinde yaşayan insanlara su sağlama projelerine ilham kaynağı oluyor.

Stenocaranın yaşadığı yer Güney Afrika'da bulunan Namib çölü. Bu çöl dünyanın en kurak alanlarından biri olarak gösteriliyor. Burada 60 dereceyi bulan gündüz sıcaklıklarının yanısıra esen sert rüzgarlar da yaşamı son derece zorlaştırıyor. Yağmur neredeyse hiç görülmüyor. Namib çölünde yaşayan canlılar için tek su kaynağı, ayın sadece 6 günü sabahları ortaya çıkan sis damlacıkları.
Bu çölde yaşayan az sayıdaki canlı türünü inceleyen Chris Lawrence ve Andrew Parker isimli İngiliz bilim adamları stenocara böceklerinin diğer türlere nazaran sıcaklarda daha hareketli olduğunu gördüler. Bir ekip çalışması sonucunda toplanan stenocara böcekleri Lawrence ve Parker tarafından da detaylı bir laboratuvar incelemesi tabi tutuldu. Böceğin mikroskop altında incelenen sırtında suyu şaşırtıcı bir şekilde yakalayıp hayvanın ağzına ileten özel bir tasarım olduğu ortaya çıkarıldı.
Harika sistem nasıl çalışıyor?

Stenocara böceğinin sırtında tepecikler bulunuyor. Ancak bu tepelerin zirveleri ve yamaçları arasındaki dokular birbirinden farklı özellikteler. Zirvelerin arasında uzanan yamaçlar ve vadiye benzeyen kanallar balmumu benzeri bir malzemeyle kaplılar. Bu malzemenin özelliği suyu iterek etkili bir şekilde iletmesi. Buna karşın zirvelerde bu malzemeden bulunmuyor. Bu yüzden zirveler suyu iten değil çeken bir özelliğe kavuşuyor. Havadaki su damlacıkları, camla temas eden su buharı gibi zirvelere yapışıp yoğuşuyorlar. Yapışan su miktarının artmasıyla birlikte ağırlığı da artan su damlacığı yamaçlara doğru kaymaya başlıyor. Yamaçlara geldiği anda bu defa suyu iten özellikte dokuyla karşılaşan su damlacığı bir teflon tavadaki su damlacığı gibi davranıyor ve kolayca kayıveriyor. Böceğin ağzına doğru ve birbirlerine paralel uzanan kanallar suyu etkili bir şekilde taşıyarak böceğin ağzına iletiyorlar. Bu kanallarda suyun akabilmesi, kanal yüzeyindeki gözle görülmeyecek kadar küçük tümseklere dayanıyor. Milimetrenin sadece 100.000 de biri çapında olan bu tümsekler engebeli bir arazi oluşturuyor. Yüzeyin kabartılı olması, su damlasının hareketini hızlandırıyor. Yüzeyle temas alanı azalan su damlacığı daha az bir sürtünme kuvvetine sahip oluyor ve hiçbir kayba uğramadan böceğin ağzına akıyor. Bu durumda böceğe ağzını açıp beklemekten başka birşey kalmıyor!
Bilim adamlarının Nature isimli bilim dergisinde yayımlanan araştırmasına göre, böceğin sırtında adeta bir mimari plan bulunuyor. Bilim adamları su damlasını etkileyen faktörler arasında matematiksel bir denklem bulunduğunu ortaya çıkardılar. Buna göre rüzgarın hızı, su damlacığının ideal büyüklüğü ve tepenin eğimindeki açı arasında özel bir denge kurulu. Yani tepelerin açısı biraz daha farklı olsa veya balmumuyla kaplı yüzey biraz daha dar olsa su böceğin ağzına akamadan buharlaşacaktı. Elbette böyle bir durumda böcek bu su toplama sisteminden mahrum kalacaktı.
Verimlilikte Mevcut Teknolojiyi İkiye Katlıyor

Bilimadamları bu küçücük böceğin sırtında bir mühendislik harikası bulunduğunu belirtiyorlar. Hatta günümüzde 22 ülkede kullanılan sis toplama ünitelerinden çok daha etkili olduğunun altını çiziyorlar. Yandaki resimde gördüğünüz ağ, sis bulutlarından içme suyu elde etmek için bilim adamlarınca tasarlanmış. Plastikten yapılma bu ağla karşılaşan sis bulutları ağla temas edince yoğuşup aşağıda kurulu borulara aktarılıyor ve evlere dağıtılıyorlar. Stenocara'nın su toplama sisteminin kaşifi olan Parker, stenocaranın sırtını taklit eden bir kaplama üreterek su toplama verimini ölçtü. Buna göre plastik sis toplama ağı metrekarede 13 litre toplarken stenocara tasarımı 23 litre su topluyor. Bu böcekteki mühendislik tasarımına hayran olan bilim adamları bu tasarımı taklit ederek üretebileceklerini bildiriyorlar.
Bu böcekteki kompeks tasarımın özel olarak yaratıldığı apaçık ortadadır. Hiçbir böcek çölde yürürken sırtında özel tepecikler çıkaramaz, bunları özel malzemelerle kaplayamaz, tepe eğiminin uygun matematiksel açısını belirleyemez. Bir bilim adamının tasarladığından iki kat daha etkili bir su toplama ünitesi tasarlayamaz. Yüce Allah yaşadığı sıcak ortamda böceğe böyle etkili bir su toplama sistemi bahşetmiştir. Bilimin doğadaki tasarımı taklit etmeye başlaması O'nun yaratışının kusursuzluğunu göstermektedir."O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiç bir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?
Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir". (Mülk Suresi, 3-4)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:22 AM
İnsan, Teknoloji Üretebilecek Yaratılıştadır

Gezegenimiz, içerdiği su, hava, toprak, ışık gibi materyaller bakımından teknoloji üretimine son derece uygun niteliklere sahiptir. Hatta bu niteliklerin birbirleriyle etkileşimleri bile teknolojik tasarımların geliştirilmesine uygundur.

http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/insan_teknoloji_uretebilecek_yaratilistadir_Kasim_ ikibinuc/insan_teknoloji_uretebilecek_yaratilistadir.jpg
Mesela kum, belli şartlar altında cam haline getirilebilir. Camı düz bir levha haline getirirseniz, üzerine gelen ışık, kendi doğrultusunda bir değişiklik yapmadan içinden geçer. İnce kenarlı bir mercek biçimi verdiğinizde ise ışık tek bir noktada toplanacaktır.

Burada dikkat etmemiz gereken çok önemli bir şey daha vardır:
Kum, cam ve ışık arasındaki ilişkiyi bizler için anlamlı kılan şey gözlerimizdir. Gözün görme kabiliyeti, mevcut olandan daha az olsaydı, (beynimiz ve vücudumuzun geri kalan kısmı sağlam olsa bile) kumu cama dönüştüremezdik. Dönüştürsek bile, ışığın mercekteki değişimini fark edemeyebilirdik.
Şüphesiz, gözlerimizin tasarımı şimdiki gibi olmasaydı, bunun sonucunda yaşayacağımız kayıp, sadece mercek yapamamakla kısıtlı kalmazdı. Böyle bir durumda, bugün var olan teknolojik ürünlerin pek çoğu bir işe yaramayacağı gibi, dünyada teknoloji diye bir şey de olmazdı. Çünkü teknoloji üretmek, sadece beynin gelişmişliği ile ilişkili değildir. Kollarımızın uzunluğu, kaslarımızın sağladığı kuvvet, elimizin hareket kapasitesi ya da parmaklarımızın hareketindeki uyum ve çeşitlilik de, teknoloji üretebilmek için gereklidir.
Teknoloji üretmemize imkan sağlayan bedensel özelliklerimiz bunlarla da sınırlı değildir: İnsanlardaki kuvvet ve güç geliştirilebilir niteliktedir. Gücümüzü ve becerilerimizi, kullandığımız alete göre ayarlayabiliriz. Vücut ölçülerimiz ve duyu organlarımızın özellikleri de buna dahildir. Mesela, çok daha küçük ve zayıf bir bedenimiz olsaydı ya da işitme kabiliyetimiz daha kısıtlı olsaydı, birçok teknolojik ürünü geliştirmemiz imkansız hale gelirdi. Hastalıklara karşı direncimiz (savunma sistemimiz) ve gün içindeki uyku gereksinim miktarı bile, teknoloji üretme düzeyimizi etkileyen bedensel unsurlardandır.
Parmak uçlarımızdan gözlerimize, kaslarımızdan kemiklerimize kadar, mükemmel olarak tasarlanmış bir bedenimiz var. Yüce Rabbimiz'in bize bahşettiği bu beden, bize düşünebilme ve düşündüklerimizi uygulayabilme imkanı veriyor.
Yeni bir şey tasarlama, icat etme isteği ve yeteneği, sadece insana özgüdür. Cisimleri algılama hızımızdan, uyarılara verdiğimiz bedensel tepkilere kadar tüm fiziki yapımız, teknoloji üretmeye uygun bir tasarıma sahiptir. (İnsan Mucizesi, Harun Yahya, Global Yayıncılık, Ocak 2001, İstanbul.) Peki, "Bedenimizin teknolojik ürünler yapabilecek bir yapıda olmasını sağlayan nedir?"
Bu sorunun cevabını bulabilmek için, şöyle bir etrafımıza bakmak bile yeterlidir. Herhangi bir canlıyı düşünecek olursanız, doğadaki tasarımların, yaratılışın en büyük delillerinden olduğunu fark edebilirsiniz. Bu tasarımların sayısı o kadar çoktur ki, yaratılışı inkar edenler, bu durumu nasıl açıklayacaklarını bilememektedirler. (Richard Dawkins, The Blind Watchmaker, Longman Group, Harlow, Essex, İngiltere, 1986, s.5) Ayrıca, bilimsel gözlem ve araştırmalar, her gün doğada keşfedilen yeni bir tasarımı haber vermeye devam etmektedir.
Doğadaki tasarımların o kadar güçlü ve ikna edici bir boyutu vardır ki, her yaratılış delili incelendiğinde, evrimcilerin teorilerinin bir kez daha çöktüğü görülür... Şüphesiz, bu konuya verilebilecek ilk örnek, insan beynidir. Beyin, bir kamera, kütüphane, bilgisayar ve iletişim merkezinin tek yere toplanmış hali gibidir. Bilgisayarların aksine, beyin, kullanıldıkça daha iyi bir hale gelir. Dikkatli bakan bir göz, beynin içerisindeki karmaşık yapıdaki harika amacı ve büyük organizasyonu hemen fark eder.
Yetişkin bir insanın beyni, yaklaşık 1350-1400 gram ağırlığındadır. Buna karşın, 100 süper bilgisayarın bilgisini içerebilir. Beynin temel birimi, 'nöron' olarak adlandırılan sinir hücreleridir. Her bir hücre, milimetrenin yüz binde biri kadar bir çapa sahiptir ve 'çekirdek', 'dendrit' ve 'akson' adlı bölümlerden oluşur.
Bu hücreler, elektrik anahtarları gibi ateşlenebilirler. Bir hücre "ateşleme" yaptığında, kendisiyle komşu diğer hücreler, kimyasal içerikli bazı elektronik sinyaller yollar. Bu sinyaller mikrovolt (1 mikrovolt = 10 üzeri eksi 6 volt) mertebesindedir.
Beynimiz, bünyesinde 10 milyar nöron barındırır. Hayatın ilk 9 ayında bu nöronlar, dakikada 25 bin gibi muazzam bir oranla çoğalır.
Her bir sinir hücresi, 100 bin adet sinir hücresi ile temas edebilir. Vücudumuzdaki sinir hücrelerinin birbirlerine temas ettikleri noktaların sayısı, 100 trilyon civarındadır. Bu sayı, ABD'nin yarısını kaplayacak kadar büyük bir ormandaki ağaçların yaprak sayısına denktir. Yetişkin bir insanın beyninde bulunan sinir hücrelerinin uzunluğu ise 160 bin km.den fazladır. (Michael Denton, Evolution: A Theory Crisis, Adler & Adler, Bethesda, Maryland - BD, s. 330)
Beynimiz, kimyasal bir verici tarafından kontrol edilen elektrik anahtarı topluluğu gibi düşünülebilir. Bu durumda, her sinirsel temas noktası, bir anahtar niteliği kazanacağından, beynin en az 100 trilyon bilgiye sahip olduğu söylenebilir. Aslında, sahip olduğumuz bilgi sayısının bundan çok daha fazla olması gerekir. Çünkü nöronlar ara seviyelerde ateşleme yapabilmektedir. Oysa elektrik anahtarları ya açık ya da kapalıdır. Halbuki, elektrik anahtarına benzettiğimiz temas noktalarındaki ateşlemeler, bazen kısmen gerçekleşebilmektedir. Bu nedenle beyin, hem dijital hem de analog dijital özellikler gösterir.
Herhangi bir anda beyindeki sinir hücrelerinin % 10'u ateşleme yapmaktadır. Bu ateşlemenin frekansı ise 100 Hz.dir. Sonuçta bu her saniye, beynimizde 10 üzeri 15 (1 trilyar) sinyalin ya da hesaplamanın yapıldığını gösterir. Bu sayı ne anlama gelir? Bunu basit bir karşılaştırma yaparak anlamaya çalışalım:
Bazı bilgisayarlar, bilim adamlarınca özel olarak hazırlanırlar. Bu bilgisayarların temel özelliği, işlem hızlarının ve bilgi depolama kapasitelerinin çok yüksek olmasıdır. Bu bilgisayarlar, bu nedenle ticari olarak kullanılmazlar. Cray 2 adlı süper bilgisayar da bunlardan biridir.
Cray 2'nin saniyede yapabildiği hesaplama sayısı 10 üzeri 9'dur (1 milyar). Bilgi depolama kapasitesi ise 10 üzeri 11 bit'tir. Yani bu süper bilgisayarın depolama kapasitesi, insan beyninin ancak binde biri kadardır. Beyin, tüm bu bilgisayarlardan çok daha gelişmiş bir yapıya sahiptir. Aslında bu benzetmeyi daha ileri götürmek pek mümkün değildir. Çünkü insan beynini, tam olarak ne teknolojideki ne de doğadaki başka bir şeye benzetebilirsiniz. (D. Meredith, Matemagical Themes, Basic Boks, N. Y., 1985.) Beyindeki her bir hücrede, bir trilyon atom vardır. Bunların her biri doğru yerde, doğru görevleri, tam olarak yerine getirirler.
Bilgisayar tasarımcıları, yapay bir zeka gerçekleştirmeye çalışıyorlar; bunu yaparken de beynimizdeki sinirsel ağları taklit etmeye çalışıyorlar. Ne var ki, bu konuda elde edilen başarı oldukça kısıtlıdır. Nitekim bu konuda çalışma yapan bilim adamlarından biri, "bizim düşünme yapımızın bazı özelliklerinin asla bir makine tarafından tekrarlanamayacağını" açıklamıştır. (Roger Penrose, The Emperor's New Mind, Oxford University Pres, New York, 1989.)
Bu tablo, çeşitli sistemlerin hafıza kapasitesini göstermektedir. Beynin potansiyel kapasitesinin, 25 milyon kitap cildine veya 800 km.'den daha uzun bir kitap rafına eşit olduğuna dikkat ediniz. Tablodaki veriler, kelime bazında bilgisayarlarda kullanılan bilgi birimine dönüştürülecek olursa, bir kelime 40 bit'e denk gelecektir (1 kelime = 5 Byte = 40 bit).
Evrimcileri Açmaza Sokan Soru: İnsan Beyni Nasıl Ortaya Çıktı?

R. Wallace, bir doğa tarihçisidir ve Charles Darwin'in yakın çalışma arkadaşıdır. 1869'da Darwin'e yazdığı mektupta şöyle demektedir:
"Doğal seleksiyon, vahşi insana bir maymundan biraz daha iyi bir beyin sağlayabilir. Ancak bu, bizim eğitimli toplumumuzun çok az daha altında bir seviyede beyine sahiptir." (R. M. Restak, The Brain the Last Frontier, Doubleday and Company, Inc., Garden City, New York, 1979, s. 58-59)
Darwin bu ifadede, teorisini çökertecek gerçeği sezmiş ve çocuğu gibi benimsediği evrim teorisine ilişkin olarak şu yorumu yapmıştır:
"Umarım ben ve sen kendi çocuğumuzu öldürmüyoruz." (R. M. Restak, The Brain the Last Frontier, Doubleday and Company, Inc., Garden City, New York, 1979, s. 58-59)
Darwin'in bu kadar korkmasının nedeni, günümüz insanının beyninin, sözde ilk insan olarak kabul ettiği bir canlının beyninden kat be kat üstün olması ve bu farklılığı açıklamada evrim teorisinin yetersiz kalmasıydı.
Peki, günümüzde beynin böylesine gelişmiş olması nasıl açıklanmaktadır? Evrim teorisinin bu konudaki tezi oldukça ilginçtir. Bazı evrimcilerin sapkın iddialarına göre, insanların karmaşık aletler yapmayı ve konuşmayı keşfetmesi, daha yüksek seviyede düşünmesine neden olmuş ve daha yüksek seviyede düşünmek de beynin büyüyüp gelişmesini sağlamıştır. Bu açıklama tam bir kısır döngüyü içermektedir: Hangisi önce olmuştur; artan düşünme kapasitesi mi, yoksa beynin kapasitesi mi?
Bugün, insan zekası ile ilgili bazı gülünç materyalist iddialar vardır. İlk insanın beyninin "piştiği, güneş altında çok dolaştığı için zarar gördüğü" (K.R. Fialkowsky, "A mechanism for the Origin of the Human Brain: a hypothesis", Current Anthropology 27(6):288, June 1986. See also "A half-baked theory of how our barins graw?", Discover 7(9):15 September 1986) bu iddialardan biridir. Sözde beyin, bu hasarı gidermek için yeni nöronlar üretmiştir. Hayali atalarımız güneşin altından çekilince (belki de şapka takmaya başlayınca!) beynin tamamı tekrar çalışmaya başlamıştır.
Beynimiz Neden İki Parçadır?

Beyin ile ilgi araştırmalar yapan bilim adamlarının en çok dikkatini çeken konulardan biri de, iki yarım küreden oluşmasıdır. Bu iki yarım parça, sayıları milyarları bulan sinir lifleri ile birbirine bağlıdır.
Vücudun sol tarafı genel olarak sağ yarı, sağ tarafı da sol yarı küre tarafından idare edilir. Bu konudaki diğer bir bulgu da sol yarı kürenin dil ve analitik problem çözmede; sağ yarı kürenin de görsel ve sanatsal etkinlikler konusunda uzmanlaşmış olduğudur.
Beynin iki bölümden oluşmasıyla ilgili standart evrimci açıklama şudur: "Bir tarafa bir şey olursa diğeri, sistemin devamı için yedekleme görevi yapacaktır." İddia edildiği gibi, gerçekten bir yedekleme söz konusu ise neden 4 ya da 6 tane yedekleme sistemi olmamıştır? Her bir yarım küre diğerinin yedeği ise neden farklı faaliyetler konusunda uzmanlaşmışlardır? Beynin evrimi ile ilgili iddialar, rastgele ve birbiri ile çatışan fikirler ile doludur.
Beynimizin karmaşık yapısı, evrim teorisinin mantık dışı ve tutarsız iddiaları ile çelişmektedir. Üstelik bu çelişkiler, beynimizin binlerce fonksiyonu hakkında çok fazla bilgi sahibi olduğumuz halde ortaya çıkmaktadır. Doğadaki diğer tüm tasarımlar gibi, insan beyni de tesadüfi gelişmelerle ortaya çıkmamıştır. Onu, sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Allah yaratmıştır:"Allah, herşeyin Yaratıcısı'dır. O, herşey üzerinde Vekil'dir. Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Allah'ın ayetlerine (karşı) inkar edenler ise; işte onlar, hüsrana uğrayanlardır." (Zümer Suresi, 62-63)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:22 AM
Işığa Açılan Pencere Cam

Cam, stratejik açıdan önemi olan bir maddedir. Bulunuşundan günümüze kadar bir taraftan çeşitleri artarken, diğer taraftan da kullanım alanı genişlemiş, vazgeçilmez bir tüketim maddesi olmuştur.
Kullandığımız camlar, yapay camlardır, bununla birlikte, cam dünyada doğal olarak da bulunmaktadır. Doğal cam, obsidien olarak bilinmektedir.(1) Doğadaki camın varlığı insanlara yol gösterici olmuş ve ondan yaygın bir biçimde faydalanabilmemize vesile olmuştur. Cam, inşaat, otomotiv, içecek, gıda, beyaz eşya, mobilya, ecza, denizcilik, elektrik, elektronik ve daha birçok sektörde kullanılan önemli bir malzemedir. Şüphesiz camın hayatımızda bu kadar geniş kullanılmasına neden olan ondaki üstün nitelikleridir.
Cam temasta bulunduğu gaz, sıvı ve katı haldeki maddelerin etkilerine karşı büyük direnç gösterebilir. Bu direnç, kimyasal dayanıklılık olarak tanımlanır. Camın kimyasal dayanıklılığı ayarlanabilir özelliktedir: Camdaki alkali oranının yüksekliği camın kimyasal dayanıklılığını zayıflatırken, boroksit, alüminyum oksit, çinko oksit ve zirkonyum oksit ise camın kimyasal dayanıklılığının artmasını sağlamaktadır. Bu özelliği sayesinde en sağlam bildiğimiz maddelerde bile saklayamadığımız çözücü parçalayıcı birçok kimyasalı cam kaplarda tutabiliriz.
"Cam, maddenin katı ile sıvı arasındaki özgün bir halidir. Silis (kum) atomları, araya giren kalsiyum, potasyum magnezyum ve sodyum atomları ile birlikte düzensiz bir tarzda birleşir. Bu "düzensizlik" sonucunda saydam, bozulmaz ve oldukça dayanıklı (çatlama hariç, çatlak hemen yayılır) bir madde ortaya çıkar. Paslanmadığı, su geçirmediği ve saydam olduğu için de akla gelebilecek hemen her alanda kullanılır."(2)
Camın fiziksel özellikleri insanların faydalanması için adeta özel olarak dizayn edilmiştir: Camın şekillendirilmesinde en önemli etkenlerden biri yüzey gerilimidir. Bu özellik, camın çok ince gözeneklere girmesine ve bunları doldurmasına imkan tanır. Camın özgül ağırlığı, kimyasal bileşimine bağlı olarak 2,2-7,2 g/cm3 arasında değişmekle birlikte genel kullanımda olan pencere ve şişe camlarının yoğunluk değerleri 2,3-2,6 g/cm3 arasındadır. Bu değerler daha yüksek olsaydı cam şimdikinden çok daha ağır olacak ve pratikte kullanımı imkansız hale gelecekti. Isıtılarak, sıcaklıkta genleşme oranı dolayısıyla camın sıcaklılığa dayanıklılığı ayarlanabilir. Oysa diğer pek çok madde için böyle bir durum söz konusu değildir.
Çoğu cisim çok sıcak ortamdan soğuk ortama geçtiğinde olumsuz etkilenir. Oysa camlar, genellikle 100-350°C sıcaklıklarda, soğuk su içerisine atıldıklarında, sıcaklık şoklarına dayanabilmektedirler. Üstelik camın kimyasal bileşiminde mevcut olan soda, potasyum ve kurşun oksitin oranı ile oynayarak camın ısıya ve ısı değişimlerine dayanıklılığı artırılabilmektedir. Üstelik bu yapıldığında camın ısıya dayanıksız hali ile dayanıklı halindeki görünümünde hiçbir farklılık olmamaktadır. Camın ısı sığası, camın sıcaklığı arttıkça yükselmektedir. Her cam çeşidinin değişik sıcaklıklardaki ısı sığaları değişik olduğu gibi, camların ısı sığalarının sıcaklıkla değişmeleri de farklı olabilmektedir.
Camın mekanik özellikleri de mucizevi niteliktedir. Bazı özel yöntemlerle camın dayanıklılığı yüksek oranlarda artırılabilmektedir. Günlük hayatta kullanılan bazı camların dayanıklılık uygulaması cm2 65-130 kg.dır Bununla birlikte, tasarımlarda; sertleştirilmiş bir ürün için ise, bu oran 10 katına çıkarak 1300 kg/cm2'ye kadar ulaşabilmektedir. Böyle camlar oldukça dayanaklı olup tekme ya çekiç darbelerinde dağılmaz. Bunun yanında iki cam tabakasının arasına başka bir kimyasal ekleyerek camı dayanıklı hale getirmekte mümkündür. Bu yöntemin otomobil çağının başladığı yıllarda keşfedilmiş olması da oldukça ilginçtir:
"Güvenli camın bulunması, tam da en çok ihtiyaç duyulan zamanda gerçekleştirildi: Motorlu taşıt çağında... 1903 yılında Fransız kimyager Edouard Benedictus, deney tüpünü laboratuvarının zeminine düşürdü. Tüp kırıldı ancak dağılmadan tek parça halinde kaldı. Benedictus, kolodyum ihtiva eden sıvının buharlaşmasından sonra tüpte kalan ince plastik tabakanın parçalanmayı engellediğini anladı. Bunu not ettikten sonra bu konu üzerine fazla kafa yormadı. Ancak, kaza yapan bir aracın içindeki kızın kırılan camlardan çok feci şekilde yaralanması, bu konuyu tekrar gündeme getirmesine neden oldu. Daha önceki deneyiminden esinlenerek iki cam tabakasının arasına selüloz nitrat yerleştirerek üç katlı camı oluşturdu. Buluşu 1920'lerde arabaların ön camlarında kullanılmaya ve otomotiv endüstrisinde ciddi şekilde taklit edilmeye başlandı."(3)
Camın kullanışlı olmasını sağlayan özellikleri bu kadarla da kısıtlı değildir. Yeni ya da kimyasal olarak temizlenmiş cam yüzeyler için statik sürtünme katsayısı 1'e çok yakındır. Bu sayede camları kolayca temizlemek mümkün olmaktadır.
Camın elektriksel özellikleri, camın genel kullanımı yanında, elektrik üreten ve elektrikle çalışan cihazlar yapımında geniş çapta kullanılmasından dolayı çok önemlidir. Cam genellikle elektrik akımına yüksek direnç gösteren bir madde olarak tanınmaktadır. Yüzey direnci ve hacim direnci olarak ikiye ayırabileceğimiz bu dirençlerden yüzey direnci, camın bulunduğu ortamındaki nem oranının artması ile azalmaktadır. Hacim direnci çoğunlukla camdaki alkali oranı ile ve üretimi sırasında camın maruz kaldığı sıcaklıklarla oynanarak ayarlanabilir. Camın hacim direnci, sıcaklığın yükselmesi ile azalır. Camın üretimi sırasında yavaş yavaş soğutulması, camın hacim direncini artırmaktadır.(4)
Camın optik özelliği günlük hayatımızın vazgeçilmezleri arasına girmesine neden olmuştur. Cama optik özelliğini veren ise kırılma indisindeki özel ayardır. Camın kırılma indisi yapılarına göre 1,45-1,90 sınırları arasında değişmektedir. Cam, ışığı geçirebildiği gibi aynı zamanda iyi bir yansıtıcı da olabilmektedir. Yansıtma özelliği, cam yüzeyinin durumu ile yüzeye düşen ışığın dalga boyu ve yönüne bağlıdır. Silikat camları için ortalama yansıtma yüzdesi %4 olup, tamamen saydam bir cam gelen ışığın %92'sini geçirmektedir. Yansıtma kayıpları cam yüzeyine konulacak özel kaplama malzemeleri ile azaltılabilmektedir.
Camın ışık geçirgenliği, yansıtma ve emme özelliklerini azaltmaktadır. Geçirgenlik miktarı ayrıca dalga boyu uzunluğuna göre de büyük farklılıklar göstermektedir. Değişik renkler, camın geçirgenliğini etkilediği gibi, camın kimyasal bileşimi de, özellikle kısa dalga boylarındaki ışınların geçmesinde etkili olmaktadır.

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:22 AM
Cam Olmasaydı...
- Evlerimizde güneş ışığından mahrum olarak yaşardık,
- Mikroplar ve diğer mikroorganizmalar hakkında bilgi edinemezdik,
- Ay ve yıldızlar hakkında gözümüzle gördüğümüz dışında fazla bir bilgimiz olmazdı,
- Temel göz rahatsızlıklarını gideremezdik,
- Laboratuvarlardaki birçok malzemeyi kullanamazdık,
- Aynalar olmazdı,
- Bütün arabaların üstü ya da çevresi hep açık olurdu,
- İçini görebildiğimiz yiyecek ve içecek kaplarımız olmazdı,
- Vitrin diye bir kavram olmaz ticaret bundan olumsuz etkilenirdi,
- Fotoğraf makineleri olmazdı,
- Televizyonlar ve bilgisayar monitörleri olmazdı,
- Ampül olmaz karanlığa mahrum kalırdık,
- Otomobillerde dikiz aynaları olmazdı,
- Scanner (tarayıcı), fotokopi makineleri olmazdı,
- Yüksek data transferi ve ışık aktarımı yapar fiberoptik kablolar olmazdı,
- Süs eşyaları ve biblolar olmazdı,
- Ateşe dayanıklı cam kaplar olmazdı,
- Seralar olmazdı,
- Bugün kullandığımız aydınlatma armatürlerinin büyük kısmı olmazdı,
- Vitraylar olmazdı,
- Saatleri okuyamazdık, okuyabildiklerimiz ise dış etkenlere karşı korumasız olurdu,
- Uçaklar ve helikopterlerdeki pencereler olmazdı,
Şüphesiz camın olmadığı böyle bir dünya kesinlikle bugünkü gibi olmayacaktı. Camın bugünkü özelliklerde olması da tek başına yeterli değildir. Camın hammaddesinin de bol ve kolay rastlanır olması şarttır (kum gibi). Eğer Allah dilemiş olsaydı camın hammaddesi altın ya da elmas gibi az rastlanılan bir madde olsaydı ondan yine de bugünkü gibi yararlanamazdık. Eğer bugün birçok teknolojiden ve konfordan yararlanabiliyorsak bu, camdaki özel yaratılıştan kaynaklanmaktadır. Cam da dünyada Allah'ın insan için yarattığı nimetlerden biridir.

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:22 AM
İyileşmeyen Yaralarınıza Özel Yara Bantı


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/iyilesmeyen_yaralariniza_ozel_yara_bantlari_Ocak_i kibinuc/iyilesmeyen_yaralariniza_ozel_yara_bantlari.jpg
Bazı ilaç firmalarının bal emdirilmiş yara bantları ürettiğini biliyor muydunuz? Bu ilginç yöntem aslında pek de yeni sayılmaz. Yaraları tedavide arı balından faydalanmanın tarihi eski Mısır medeniyetine kadar uzanıyor.
Arı kovanlarından soframıza ulaşan bal, sahip olduğu özel maddeler sayesinde en kuvvetli bakterileri bile öldürüp ve yaraları iyileştiren bir özelliğe sahip.


Yapılan son bir araştırmada balın mikroplara karşı ne kadar etkili olduğu birkez daha gösterilmiş oldu.(1) İrlandalı bilim adamları, baldaki şifa faktörünü belirlemek için bazı deneyler gerçekleştirdi. Bu deneylerde en kuvvetli antibiyotik ilaçlara bile dayanıklılıklarıyla bilinen 20 tür bakteri topladılar. Daha sonra şeker konsantrasyonu ve akışkanlığında gerçek balı taklit eden yapay bal ürettiler. Gerçek ve yapay balı bakteriler üzerine uyguladılar. Sonuçta gerçek balın bakterileri öldürmede yapay bala oranla 3 kat daha etkili olduğu ortaya çıktı. Bu durumda baldaki iyileştirici özelliğin sadece şeker konsantrasyonu ve akışkanlıkla açıklanamayacağı anlaşıldı. Bilim adamları balda bulunan birçok faydalı mineralin tedavide ortak rol oynayabilir olduğunu belirtiyor.
Şimdi araştırmacılar baldaki etkinin en çok hangi maddeden kaynaklandığını ortaya çıkararak yepyeni tedavi yöntemleri geliştirmeye çalışıyor. Bazı ilaç firmaları ise bal emdirilmiş özel yara bantları üretimine çoktan geçmiş durumda.
Bal aynı zamanda bir böceğin ürettiği ve insanların yiyebildiği tek gıda olma unvanını da taşıyor. Allah, arıların özel olarak fazla ürettiği bu mucizevi gıdanın faydalarını Kuran'da Nahl suresinde bildirmiştir:"Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır."(Nahl Suresi 69)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:23 AM
Kanaryaların Muhteşem Şarkıları

Hayvanların kullandıkları iletişim teknikleri araştırmacıları her geçen gün daha da hayrete düşürmektedir. Hayvanlar, iletişim için beden dillerini, seslerini ve kimi zaman da şarkılarını kullanırlar kısacası tüm bedenleri ile iletişim kurarlar. Bu teknikler incelendiğinde her birinde çok şaşırtıcı özelliklerle karşılaşılır.
Örneğin kanaryalar çıkardıkları o güzel sesleri bir iletişim aracı olarak kullanırlar. Kanaryanın dinlemeye doyamadığımız güzel ötüşünde, kimliğini, davetini ya da o andaki mizacını tanımlayan birçok anlamlı mesaj bulunur.
Peki bir kanarya böyle güzel şarkılar söylemeyi nasıl başarır? Ötüşlerine hayran olduğumuz bu minik kuşların nasıl olup da bu güzel şarkıları söyleyebildiklerini, bu küçücük hayvanın bedeninden harika ritimlere sahip şarkıların nasıl çıktığını hiç düşündünüz mü?
İşte bu konuda yakın geçmişte yapılan araştırmalar, küçücük kanaryadaki karmaşık ses üretme sistemini ortaya çıkararak bilim adamlarını hayretlere düşürmektedir.
Kanaryaların Şarkıları Şaşırtıyor
New York'taki Rockefeller Üniversitesi'nden Time Gardner ve çalışma arkadaşları bu konuda çeşitli araştırmalar yürütüyorlar. Bu araştırmalar doğrultusunda, kuşların şarkılarındaki ses mekaniğinin açığa çıkarılmasıyla, hayvanların şarkı söylemeleriyle beyinsel aktiviteleri arasındaki bağ ve kuşların bu şarkıları nasıl öğrendikleri çözülebilecek.
İnsan vücudundaki Larynx sistemine (gırtlak) benzer olarak, kuşun vokal organı syrinx, akciğeri gırtlağa bağlayan pasajda bulunuyor. Syrinxi, aşağı doğru sarkan ve labia adı verilen kanat doku kıvrımları bir duvar gibi sarıyorlar. Kuş hava çıkardıkça, bu kıvrımlar açılıyor ve kapanıyor. Bunlar geçen havayı titreterek, bir klarnetin ses çıkaran kamışları gibi hareket ediyorlar. Böylece 1 ila 2 kilohertz frekanslarında notalar oluşuyor. Şarkıdaki tek heceler 10 ila 300 milisaniye kadar sürüyor.
Kanaryanın Şarkısındaki Ses Ayarı

Gardner'ın tespitine göre kuşlar ses tonlarını iki faktörü ayarlamak suretiyle değiştiriyorlar: Akciğerden syrinxe giren hava basıncı ve labianın yani bu organın duvarlarını oluşturan dokunun sertliği, elastikiyeti. Eşiğin altındaki basınçta, hava labiadan onu titretmeden geçiyor. Eşiğin üstündeki basınçtaysa, titremeler ses dalgaları yaratıyorlar. Bunların harmonik zenginlikleri de basınç yükseldikçe artıyor. Bu, kanaryalar için şarkının ses rengini kontrol etmenin basit bir yolu.
Ancak şunu belirtmek gerekir ki, kanarya şarkısı farklı notalardan oluşmuş ardı ardına gelen bir seri değildir. Her ses perdesi, hafifçe değişen farklı kuş seslerini çıkaran ayrı hecelere bölünmüştür. Yani değişen ritimdir. Fransa Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi'nde (CNRS) çalışan iletişim mekaniği uzmanı Thierry Aubin bu konuda şöyle der:
"Hayvanlara göre notaların hiçbir önemi yoktur. İçeriğe önem veren bizlerin tersine, onları harekete geçiren ritimdir." İşte kanaryalar ötüşlerindeki bu ritim farklılıkları sayesinde iletişim kuruyorlar.
Gardner ve çalışma arkadaşları, kanarya ötüşünü daha iyi anlamak için kanaryadaki syrinxin bir modelini geliştirdiler. Bu modelde dokuların, basit bir zil gibi öne ve arkaya hareket ederek geçen havanın basıncıyla titreşip ses ürettiklerini gözlemlediler. Bu modeli kullanarak, kanarya şarkısındaki 3 tipik notanın karakteristiklerini modelleyebildiler. Sadece bu değişkenleri tekrar tekrar farklılaştıran araştırmacılar harmonik yapısı içinde birçok değişikliklere sahip ve gerçek bir kanarya şarksına benzeyen yapay bir şarkı ürettiler.
Kanaryanın Şarkısı "Kusursuz Bir Tasarım"a Bağlı

Bütün bu araştırmalardan öğrendiğimiz çok önemli bir şey var: Kanaryalar şarkılarını vücutlarında sahip oldukları muhteşem bir tasarım sayesinde söyleyebiliyorlar. Bu tasarımı öyle zekice kontrol ediyorlar ki sonuçta ortaya muhteşem melodiler çıkıyor. Üstelik onlar bu melodileri sadece hoşa giden bir müzik oluşturmak için değil, iletişim kurmak için kullanıyorlar.
Burada karşımıza iki önemli soru çıkıyor:
Birincisi, 5 santimetreyi geçmeyen boyuyla minicik bir kanarya bu kadar kompleks bir ses üretme mekanizmasına nasıl sahip olmuştur? Bu mekanizmadaki en ufak bir eksiklik kanaryanın şarkı söylemesini engelleyecektir. Örneğin sadece dokunun elastik olmaması halinde, gırtlakta gerekli titreşim sağlanamayacak ve ses oluşamayacaktır. Kanaryanın, havanın basıncını ayarlamayı bilmemesi de yine o güzel kanarya şarkısının ortaya çıkmasını engelleyecektir. Kanaryanın şarkı söyleyebilmesi için bu tasarım tüm parçalarıyla, eksiksiz bir şekilde var olmak zorundadır. Peki minicik bir kuş bu muhteşem mekanizmayı tasarlamayı kendi kendine akıl edebilir mi? Elbette hayır.
İkincisi, insanlar kimi zaman sözlerle bile anlaşmakta zorlanırken, kanaryalar değişik ritimlere sahip şarkılarıyla mesajlar iletmeyi ve iletişim kurmayı nasıl başarırlar? Onlara bu ritimlerin hangi anlamlara geldiğini kim öğretmiştir? Kuşkusuz kanaryalar bu anlamları bir kursa devam ederek zamanla öğrenmemişlerdir. Onlar, doğdukları andan itibaren bu sesleri üretecek mekanizmaya ve onu nasıl kullanacaklarının bilgisine sahiptirler. Gerektiğinde çok kompleks notalar kullanarak zor şarkıları söyleyebilen insanlarsa, ne kadar uğraşsalar, minik bir kanaryanın bu güzel şarkılarını tümüyle taklit edememekte ve ritimlere detaylı mesajlar yükleyememektedirler.
İşte kanaryaların bu muhteşem şarkıları, kuşkusuz herşeyi örneksiz yaratan Yüce Rabbimiz'in üstün yaratma sanatının bir tecellisidir. Kanaryanın, ne ötmesi için gerekli sistemi vücudunda oluşturmayı ne de bu ötüşe mesajlar yüklemeyi kendi başına beceremeyeceği çok açıktır.
Allah'ın şanı tüm kainatta kendini apaçık delillerle göstermektedir. Allah'ın üstün kudretini, nihayetsiz sanatını kavramaya başlayan insana düşen en önemli görev ise, gördüğü güzelliklerin gerçek sahibine yönelmek ve yalnızca Allah'ın hoşnut olacağı şekilde bir yaşam sürmektir. Kuran'da Allah şöyle buyurur:"İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka İlah yoktur. Herşeyin yaratıcısıdır, öyleyse O'na kulluk edin, O, herşeyin üstünde bir vekildir." (Enam Suresi, 102)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:23 AM
Karıncalardan Doğal Afet Yöntemleri

Toprağın altında yaşayan karıncaların yağmur baskınları sonucunda nasıl hayatta kaldıklarını hiç düşündünüz mü?
Şiddetli yağmurlar, yuvalarını yerde kuran karınca türleri için önemli tehlikeler ortaya çıkarabilir. Aniden bastıran yağmur, çok kısa bir süre içinde bir karınca kolonisinin bulunduğu bölgenin sellerle kaplanmasına neden olabilir. Yer altındaki oda ve kanallar kısa süre içinde suyla dolabilir ve buradaki milyonlarca karınca için ani ve toplu bir ölüm söz konusu olabilir. Karıncalarda bu tehlikeli durumu gideren akılcı davranışlar görülür.
Bu akılcı davranışlar karıncaların türüne ve yerine göre değişmektedir, bazı türlerde, yuvalarda açılan kompleks tüneller bir tür kanalizasyon veya drenaj sistemi gibi suyu toplayarak karıncaları su baskını tehlikesinden kurtarır. Bazı türlerde ise yuvaların ağızları bir tepe halinde yükseltilerek ve su geçirmez kapaklarla örtülerek önlem alınır.
Ancak karıncaların sel baskınlarına karşı kullandıkları savunma sistemleri sadece inşaat alanıyla sınırlı değildir. Karıncalar selleri önceden haber alma ve ?ACİL TAHLİYE? planlarına da sahiptir!
Tropikal ormanlarda yaşayan Pheidole cephalica türü karıncalarda yuvanın içene tek bir su damlası dahi girecek olsa, durumu fark eden ilk karınca güvenli bir yere kaçıp canını kurtarmak yerine kendini doğrudan yuvanın içine atar. Amacı diğer karıncalara haber vermektir! Bu karınca yuvanın kanallarında hızla koşarak koloniye alarm durumunu haber verir. Koşarken bıraktığı koku iziyle arkadaşlarını yuvanın güvenli olan diğer çıkışlarına yönlendirir.
Durumun ciddiyetine göre koloninin bazen yuvayı tamamen terk ettiği bile görülür.
Koca bir koloninin yuvayı boşaltması sadece 30 saniye içinde gerçekleşmektedir.
Peki ya yağmur 30 saniyeden az sürede yuvayı basacak kadar şiddetliyse?
Amerika kıtasında yaşayan Solenopsis invicta ve Solenopsis saevissima türü karıncalar hızla zemin seviyesine ulaşırlar. Birbirlerine tutunarak erişkinler, kraliçe arı ve henüz çatlamamış yumurtalardan meydana gelen büyük bir sal oluştururlar. Bu sal kraliçe arı ve yavrular için bir ?cankurtaran botu? görevi görür. Çünkü onlar kümeleşmiş çok sayıda karıncanın ortasında dururlar. Sularla mücadele eden bu canlı sal, yüksekçe bir ot ya da tepeyle karşılaştığında demir atar. Araştırmacılar bu sistemin etkili olduğunu ve birçok yağmurdan sonra karıncaların çoğunun hayatta kaldığını, sular çekilir çekilmez eski yuvalarını onarmaya giriştiklerini belirtmektedirler. (Harun Yahya, Karınca Mucizesi, Global Yayıncılık)
Bir karınca niçin kendi canını kurtarmak yerine diğerlerine haber vermeyi seçer ve hayatını riske sokar?
Niçin karıncalar salın güvenli yerini kapmak için mücadeleye girişmez ve daima burayı kraliçe arıya tahsis ederler?
Tüm bu soruların cevabı açıktır: Tüm canlıların yaratıcısı Allah, karıncaları yağmurları önceden haber alan alarm sistemleri ve fedakar davranışlarla birlikte yaratmıştır.

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:23 AM
Karıncaların Akıllı Taşıma Yöntemi


Karıncalar üzerinde yapılan son araştırmalardan birisi, bu çalışkan canlıların sahip olduğu şaşırtıcı yeteneklere bir yenisini daha eklemiş oldu...


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/karincalarin_akilli_tasima_yontemi_Kasim_ikibiniki/karincalarin_akilli_tasima_yontemi.jpg
İngiltere'nin Bristol Üniversitesi'nden Nigel Franks ve çalışma arkadaşlarının yürüttüğü bir çalışmada, asker karıncaların ağır yükleri kaldırma stratejileri incelendi(1). Karıncalar yükleri kaldırmada kuru kalabalıklar oluşturmak yerine şaşırtıcı şekilde fizik kurallarına dayalı bir yöntem izliyorlar. Böylece minimum enerji harcayarak maksimum kuvvet oluşturuyorlar.

Ağır bir yük taşınması gerektiğinde, birisi oldukça iri diğeri oldukça küçük iki karınca, ardarda geliyor. Böylece karıncalar ön tekerleği daha büyük olan bisikletlerdeki gibi bir model ortaya koyuyorlar. Kullanıcısını daha az yoran bu bisiklet modelini uygulayan karıncalar daha az enerji harcıyor.
Buna göre, büyük karınca önde durarak hareket için gerekli kuvveti ve direksiyon hakimiyetini sağlıyor, arkadaki küçük karınca ise ağırlık merkezini iki uç arasında değiştiriyor. Böylelikle sistemi daha dayanıklı ve sabit hale getiriyor.
Bilimadamları karıncaların bu sayede bireysel taşıma yeteneklerinin toplamından daha fazla bir taşıma kapasitesi ortaya koyduğunu bildiriyorlar. Shefield Üniversitesi'nden biyolog Francis Ratnieks kolonideki işlerin çoğunun takım halinde sürdürüldüğünü belirterek bu işbölümünü bir futbol takımının 11 üyesi arasındaki özelleşme ve işbölümüne benzetiyor.
Karıncalar çok hızlı şekilde organize olabiliyorlar. Franks,
“Araştırmacılar bir takımı ayırıp taşıdıkları besini diğer karıncalara bıraktıklarında önce karıncalar arasında bir rugby maçındaki hücum ve karmaşa yaşanıyor, ardından bu karmaşanın içinden en baştaki takımla tamamen aynı ağırlıkta yeni bir takım besini sırtlıyor” diyor(2).
Peki ama bu küçük canlılar nasıl böylesine fedakar ve uyumlu olabilmektedirler? Yükünü tek başına kaldıramayan bir karıncayı gören diğer karıncalarda bir yardım etme hissi nasıl uyanıyor olabilir?
Ağırlık merkezini en uygun şekilde nasıl ayarlayabilirler? Bunun için gerekli hesaplamaları nasıl yapabilirler? Düşünme yeteneğinden yoksun bu canlıların bu davranışları gösterebilmesinin bir mucize olduğu açık bir gerçektir.
Karıncalar çok sayıda olmalarına rağmen hiçbir kaos yaşamazlar. Adeta tümü bir emre itaat edercesine hareket etmektedirler. Kendileri bilinçli olmadıklarından emrin karıncalara ilham edildiği ortaya çıkar. Sahip olduğu tüm beden sistemleri ve gösterdiği tüm davranışlarla karıncayı yaratan Yüce Allah tır. Tüm karıncalar ve onlarla birlikte diğer tüm canlılar Allah'ın kontrolündedir. Bu durumu anlatan bir Kuran ayeti şöyledir: "Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiç bir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)" (Hud Suresi 56)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:23 AM
Kendini Temizleyen Yaprakların Sırrı



http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/kendini_temizleyen_yapraklarin_sirri_Kasim_ikibini ki/kendini_temizleyen_yapraklarin_sirri.jpg

Kıyafetleriniz hiç kirlenmese, daima temiz kalsa ve siz de onları yıkamak zorunda kalmasaydınız ne iyi olurdu değil mi? ‘Tatlı bir rüya gibi olurdu” mu diyorsunuz. Aslında haklısınız. Kimya Sektörünün devi olan BASF firmasının Almanya'da Ludwigshafen kentindeki laboratuarlarında araştırmalarını sürdüren uzmanlar, kumaş, kağıt ve hatta yer karolarını temiz tutabilecek, hatta bu malzemelerin kendi kendilerini temizlemesini sağlayacak bir sprey geliştirebilmeyi hayal ediyorlar.

Projelerini gerçekleştirmede avantajlı bir noktadan işe başlıyorlar, çünkü aradıkları özellik doğada hazır halde bulunuyor. Sahip olduğu yaprak tasarımı sayesinde nilüfer çiçeği asla kirlenmiyor ve her yağmurda kendi kendini temizliyor.
1990'lı yılların başında Almanya'nın Bonn Üniversitesi'nden Wilhelm Barthlott, nilüfer yapraklarının mikroskobik tasarımını gün ışığına çıkardı. Dışarıdan bakıldığında fark edilmemesine karşın, bitki mikroskobik ölçüde son derece özel bir yüzey tasarımına sahip. Buna göre nilüfer yaprakları 5-10 mikrometre (milimetrenin binde biri) yüksekliğinde ve birbirinden 10-15 mikrometre mesafede olan çok küçük tümseklere sahip. Sonuçta ortaya 0.1 mikrometre genişliğinde, tellerden oluşan engebeli bir yüzey çıkıyor. Bu tepeler balmumuyla kaplı. Bu bozuk yüzey şekline sahip olması sayesinde su damlacıkları yüzeyle tam bir temas sağlayamıyor ve kendi ağırlıklarıyla aşağıya doğru akıyorlar.
TEMİZ KALMAYI SAĞLAYAN MİKRO-DİZAYN

Nilüfer çiçeğinin bu özelliği ona bakteri ve mikroplara karşı önemli bir koruma da sağlıyor. Yağmur damlalarıyla temizlenen yapraklarda mikroskobik ölçekteki bu canlılar bile tutunamıyor. Böylece bitki hem toz ve kirden, hem de hastalıklardan uzak kalıyor..
BASF laboratuarlarında Nilüfer çiçeğinin bu mucizevi özelliğini en etkili şekilde taklit etme çalışmaları sürüyor. Araştırmaları yürüten Harald Keller, üretmeye çalıştıkları spreyin, bir cila gibi düzenli kullanıldığında, deri ayakkabıları koruyup kirlenmelerini engelleyebileceğini söylüyor(1). Ancak Keller, daha alacakları çok yol olduğunu belirtiyor, çünkü geliştirme aşamasındaki ürün yağ tutuyor, çabuk aşınıyor ve derinin rengini değiştiriyor.
Nilüfer çiçeği, su tutmayan bu tasarımıyla, bilinen balmumu kaplamalardan 20 kat daha etkili. Yapılan deneyler, Keller'in ürününün nilüferin ancak yarısı kadar etkili olduğu ortaya koydu.
NİLÜFER BOYA SEKTÖRÜNDE DE ÖRNEK ALINIYOR
Daha önce Alman ISPO şirketi, “Lotusan” isimli silikon bazlı bir dış cephe boyası çıkarmıştı(2). Bu ürün tamamen Nilüfer çiçeğindeki tasarıma dayanılarak geliştirildi. Zaten Lotusan ismi de Nilüfer çiçeğinin İngilizce adı olan Lotus'tan geliyor. Wilhelm Barthlott'ın araştırmalarının sonuçlarından elde edilen bilgiler ışığında üretilen boya kirlenmiyor. Nilüferi taklit eden boya 10 sene garantili olarak satılıyor. Bu ürünün aynı zamanda Lotus Effect, yani nilüfer etkisi adıyla da patenti alınmış durumda.
Her tasarımın bir tasarlayanı olduğu gibi nilüfer çiçeği de özel olarak tasarlanmıştır. Bu tasarım bizlere üstün Akıl sahibi, alemlerin Rabbi olan Allah'ın yaratmasını gösteren bir delildir. Allah'ın yarattığı nilüfer çiçeğinde insanlar için faydalar olması da Allah'ın ayetlerindendir.“Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ders (ibret) vardır; karınlarının içinde olanlardan size içirmekteyiz ve onlarda sizin için daha birçok yararlar var. Sizler onlardan yemektesiniz.” (Müminun Suresi, 21.ayet)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:24 AM
Klonlama İnsan Yaratmak Değildir


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/klonlama_insan_yaratmak_degildir_Ocak_ikibinuc/klonlama_insan_yaratmak_degildir.jpg
Klonlama konusunda pek çok insanın içine düştüğü en önemli yanlış, kopyalamayı "insan yaratmak" olarak anlamalarıdır. Oysa kopyalamanın böyle bir anlamı kesinlikle yoktur. Kopyalama, zaten var olan canlı bir üreme mekanizmasına, zaten var olan bir genetik bilgiyi eklemekten ibarettir. Bu işlemde ne yeni bir mekanizma, ne de yeni bir genetik bilgi üretilmiş değildir.

Merkezi Kanada'da olan UFO'cu bir tarikat ve birkaç hırslı bilim adamının açıklamaları son günlerde dünya gündemine oturdu. Henüz bilimsel olarak ispatlanmamış olsa da insan kopyalamak üzere kurulan ve Raelian tarikatının finanse ettiği Clonaid şirketinin müdürü Fransız Brigitte Boisselier'in ''klonlama tekniğiyle elde edilen kız bebeğin dünyaya geldiği'' açıklaması dünyanın dörtbir yanında şiddetli tepkiler doğurdu. Bilimadamları, din adamları, siyasetçiler, sivil toplum örgütleri bu bilimsel etiğe ve ahlaka aykırı davranışı şiddetle kınıyorlar.
CANLILARIN KOPYALANMASI NE DEMEK?

Kopyalama konusunda insanların içine düştüğü en önemli yanlış anlama kopyalamayı "insan yaratmak" olarak anlamalarıdır. Oysa kopyalamanın böyle bir anlamı kesinlikle yoktur. Kopyalama, zaten var olan, canlı bir üreme mekanizmasına, zaten var olan bir genetik bilgiyi eklemekten ibarettir. Bu işlemde ne yeni bir mekanizma, ne de yeni bir genetik bilgi üretilmiş değildir. Var olan bir insanın genetik bilgisi alınmakta, bir annenin rahmine yerleştirilmektedir. Annenin, doğuracağı yeni çocuğun, genetik bilgisi alınan kişinin "tek yumurta ikizi" olması sağlanmaktadır. Aslında bu ortak klon özelliklerine sahip insanlardan yüzbinlercesi dünya üzerinde yaşamaktadır. Aynı yumurtadan olan tek yumurta ikizleri de klonlanan canlı ve klon kopyası gibi ortak genetik yapıya sahiptirler. Ancak bu onları asla aynı kişi yada kopya yapmamakta, sadece birbirlerine benzeyen hatta iki farklı insan konumuna getirmektedir.
Kopyalama işlemi için kopyalanması planlanan canlının DNA'sı kullanılır. Canlının bir hücresinde bulunan DNA'sı mikroskop altında alınır ve o türden başka bir canlıya ait bir yumurta hücresinin içine yerleştirilir. Hemen ardından elektrik şok uygulanır ve yumurta hücresinin bölünmeye başlaması sağlanır. Bölünmeye devam eden embriyo o türden herhangi bir canlının rahmine yerleştirilir ve gelişip doğması beklenir.
BİLİM KURGU MASALLARI

Kopyalamanın ne olduğunu bilmeyen pek çok kişi ise bu konuda hayali düşüncelere sahiptir. Örneğin 30 yaşında bir insanın hücresinin alınıp, hemen o gün yine 30 yaşında bir kopyasının üretildiğini zannetmektedirler. Oysa sadece bilim kurgu filmlerinde rastlanabilecek olan böyle bir "kopyalama" yoktur ve mümkün de değildir. Kopyalama aslında bir insanın "tek yumurta ikizi"nin doğal yollarla (yani anne rahminde) hayata getirilmesinden ibarettir. Canlı klonlarında, örneğin ilk klonlanan koyun olan Dolly'de, yeni doğan canlı hiçbir zaman orjinaliyle aynı olmamaktadır. Koyunlardan sonra klonlanan domuz ve farelerde de klonlanmış bireylerin orjinallerinde olmayan sağlık sorunlarıyla karşılaştıkları tesbit edilmiştir. Nature dergisinin Mayıs 2001 tarihinde yayınlanan sayısındaki bir bilimsel makalede Dolly'nin kendi yaşıtlarındaki koyunlardan çok daha hızlı yaşlandığı, şu an üç yaşında olmasına rağmen altı yaşındaki koyunlarda gözlenen genetik özelliklere sahip olduğu belirtilmiştir.
Ayrıca klonlanan her embriyo da canlı safhasına ulaşamamaktadır. İskoçya'da Roslin Enstitüsü'nde Dolly'nin üretilmesi sırasında laboratuarda klonlanarak farklı koyunlara aktarılan 29 embriyodan yalnızca birinin gelişimini sürdürdüğü düşünülürse klonlama, birçok canlıda, doğal şartlarda kendiliğinden oluşabilecek bir süreç değildir.
Bir insanı veya başka herhangi bir canlıyı yaratmak, yani yoktan var etmek sadece Allah'a mahsustur. Nitekim bilimsel gelişmeler de bu yaratmanın insanlar tarafından gerçekleştirilmesinin imkansız olduğunu göstererek, aynı gerçeği teyit etmektedir.
"KLONLAMA ÖLDÜRÜYOR"

İlk kopyalanan canlı olan koyun Dolly doğduğunda teknolojinin klonlamadaki problemleri bir gün çözeceği ve binlerce insanın hayatını kurtaracağı ümit ediliyordu. Ancak hayvanların klonlamasındaki son durum alarm veriyor. New Scientist dergisinin 19 Mayıs 2001 tarihli sayısında yer alan bir makalede "klonlamanın hayvan yaşamı için bir kayıp olduğu" açıklandı. Verilere göre kopyalanan hayvanların bir çoğu ya doğmadan ölüyorlar, ya da doğduktan kısa süre sonra. Bugüne dek sorunun gündeme gelmediği belirtilen makalede, ölen kopyaların bilimsel yayınlara konu edilmediğinden yakınılıyor.
ABD'deki Hematech firmasından Jim Robl "devamlı olarak kusurlu kopyalar üretiyoruz" diyerek, kopyalandıktan sonra hayatta kalmayı başarabilen danaların aşırı büyüklüğünden, akciğer ve kalp problemlerinden yakınıyor. Makalede ne kadar çok klonlama uzmanı ile konuşulursa, doğumsal kusur listesinin de uzayıp gittiği aktarılıyor.
"Herhangi bir model yok, bu çok şaşırtıcı" diyor Robl, büyümüş diller, yassı yüzler, bozuk böbrekler, tıkalı bağırsaklar, bağışıklık bozuklukları, diyabet, uzuvlara kısa gelen kaslar nedeniyle işe yaramaz eğik ayaklar...
İNSAN HAYATI GÖZARDI EDİLİYOR

Kurbanlar yalnızca kopya hayvanlar değil; onların anneleri de sıklıkla ölüyorlar. Annelerin onikisinden dördü gebelik sorunları nedeniyle kaybediliyor. ABD'deki Infigen firmasından Michael Bishop bu konuda "anne ineği ve kopyayı feda ediyoruz... hiçbir kahraman bu hayvanları kurtaramaz" diyor. Bu acı sonuçlar kopyalanan diğer hayvanlar için de geçerli; fare, kedi ve köpek. Üstelik kopya kedi ve köpekler hiçbir şekilde hayata gözlerini açamıyorlar.
Bu arada, her klonlamacı bilim adamının üzerinde hemfikir olduğu tek şey var, o da insan kopyalamanın kabul edilemez olduğu. Oregon Bölgesel Primat Araştırma Merkezi'nde maymun kopyalamaya çalışan Don Wolf, insanın anne karnında bu tip anormallikler için takip edilmesi fikrinin "tamamen saçmalık" olduğunu belirterek şunları soruyor: "60 günlükken sağlam görünen bir cenin 61inci günde ölebiliyor" diyor. "5 gün yaşadıktan sonra ölen bir kopya, normal kromozomlara ve genlere sahip olabiliyor, çıkacak sorunlar için neye bakılacağını bilemezken nasıl ve neyi tarayacaksınız?" Annenin ve doğacak bebeğin hayatlarının bu kadar risk altında olduğu bir işlemi gerçekleştirmeye çalışmak nasıl bir hırs ve sapkın bakış açısının ürünü olduğunu ilerki bölümlerde daha ayrıntılı göreceğiz.
DOLLY DENEMESİ

Adını Amerikalı ünlü bir şarkıcının isminden alan ilk klonlanan canlı olan koyun Dolly'nin klonlandığı deneyde, aslında birbirinden farklı genetik özelliklere sahip 3 ayrı koyun söz konusuydu. A koyunundan alınan hücre çekirdeğindeki genetik bilgi B koyunundan alınan ve çekirdeği boşaltılmış hücreye nakledildi. Çekirdeği ve hücre yapısı ayrı koyunlardan alınan bu hücre küçük elektrik akımları altında bölünmeye zorlandıktan sonra bölünen hücreler C koyununa nakledildi. Bu koyundan doğan yavru da tamamen A koyununun genetik kopyası olarak dünyaya geldi. Bu koyun, yani Dolly laboratuar ortamlarında babasız dünyaya gelmiş ilk memeli canlıydı.
Peki, Dolly laboratuar ortamlarında tamamen bilim adamlarının beceriyle ortaya çıkmış bir canlı mıydı? Şüphesiz hayır. Çünkü bu işlem sırasında kullanılan bütün biyolojik materyaller, hücre, hücre çekirdeği, hücre zarı, mitokondri, DNA gibi canlılığın hayati bütün parçaları, hazır şekilde bir canlıdan alınıp diğer canlıya nakledilmiştir. Bu canlılığın cansız maddelerden ortaya çıkması değil canlı bir varlığın canlı başka bir varlığa teknolojik imkanlar da kullanılarak hayat vermesidir.
Bu durum, aslında canlılarda devamlı olarak gerçekleşen bir üreme tarzıdır. Örneğin çilek, patates gibi bitkiler ve karınca, arı, kertenkele gibi canlılar çok benzer bir şekilde ürerler. Bir sonraki nesil bir önceki neslin tüm özelliklerini kendi hücrelerinde taşır.
BİLİM SAPKIN TARİKATLARIN ELİNE DÜŞERSE

İlk kopya bebeği dünyaya getirdiğini açıklayarak tüm dikkatleri üzerine çeken 55 bin müridli Raelian Tarikatının merkezi Kanada'nın Quebec eyaletinde bulunuyor. UFO'cular olarak da adlandırılan bu sapkın tarikat, yeryüzündeki yaşamın uçan dairelerle uzaydan gelen zeki varlıklar tarafından yaratıldığına, insanın da genetik kopya ürünü olduğuna inanıyorlar. Kanada'da yaşayan tarikat lideri Claude Vorilhon adlı Fransız, kendisinin peygamber olduğunu iddia ediyor ve genetik kopyalamanın insanlığa sonsuz yaşam olanağı vereceğini öne sürüyor. Babasının uzaylı bir varlık olduğunu iddia eden eski Fransız gazeteci 1973 yılında uzayda yaşayan yaratıklar tarafından ziyaret edildiğini iddia ediyor. Bu ziyaret sırasında uzaylı yaratıkların kendisine mesajlar ilettiğini ve bu mesajları bir kitapta topladığı ve bu mesajı insanlara iletmekle görevlendirildiği akıldışı iddialarındandır. Söz konusu sapkın Tarikat Kudus'te, 2035 yılında gelmesini bekledikleri uzaylıların ziyaretine hazırlık amacıyla, bir elçilik açmak için çalışıyor. Aslında yapmak istedikleri uzaylılar için bir tapınak. Bu tapınak tamamlanmadan uzaylıların kesin olarak dünyaya gelmeyeceklerine inanıyorlar. Tarikatın sembolü'de önceden içinde gamalı haç bulunan altı köşeli bir yıldızken, içinde spiral olan altı köşeli bir yıldıza çevrilmiş durumda. Bu tarikat tarafından kurulan ve kaynakları sağlanan Clonaid şirketi 1997 yılında faaliyete başladı. Başlangıçta faaaliyetlerini ABD'de sürdüren labaratuar 2000 yılında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'nin (FDA) klonlama çalışmalarına izin vermeyeceğini açıklaması üzerine merkezini Kanada'ya taşımıştı.
SAPKIN TARİKATLARIN VE SAHTE BİLİM ADAMLARI

Açıkça görülmektedir ki Raelian Tarikatı, bugün dünyanın birçok noktasında faaliyet gösteren sapkın tarikatlardan birisidir. Bu sapkın tarikatların faaliyetleri son yirmi yılda birçok kez görülmüştür. Toplu intiharlar, kitle katliamları, inanç adı altında insanlara empoze edilmeye çalışılan akılalmaz masallar, bu tip tarikatlarla birlikte anılmaktadır. Bu sapkın inançlara hizmet eden hırslı, para ve şöhret düşkünü bilimadamları mevcuttur. İlk klon bebeğin doğmasını sağlamak bugün dünyada bazı bilimadamları arasında çılgınca yarış halini almıştır. Klonlandığı iddia edilen bebeğin, eğer gerçekten klonlanmışsa, sezeryanla dünyaya getirilmesinin sebebi de bu çılgınca sürmekte olan yarıştır. Bilindiği gibi Dünyanın ilk kopya insan üzerinde çalışan doktor olarak bilinen Severino Antinori adlı İtalyan jinekolog Ocak ayı içinde ilk kopya bebeğin dünyaya geleceğini açıklamıştı. Raelian tarikatını finanse ettiği projenin başındaki Fransız bilim müdürü Brigitte Boisselier, ilk klon bebeğin doğmasını sağlayan kişi olmak amacıyla sağlıksız bir doğum yapmış ve bebeği sezeryanla almıştır. Burada söz konusu olan inekler yada koyunlar değildir. Hayatı üzerinde acımasızca oynanan bir anne ve onun hiçbir şeyden habersiz bebeğidir.
"İNSANLIK UZAYLILARDAN KOPYALANDI" SAÇMALIĞI

Son günlerde insane klonlama iddiaları ile birlikte "yeryüzündeki yaşamın kaynağının uzaylılar olduğu" yalanı ortaya atılmıştır. Dünyaya ulaşan gökyüzü cisimlerinde, yaşamın uzayda tohumlama yapan dünya dışı varlıklar tarafından başlatıldığı iddiasını destekleyecek veya doğrulayacak hiçbir bulguya rastlanmamıştır. Bu konuda bugüne kadar yapılan tüm araştırmaların ortaya koyduğu gerçek bu cisimlerde bazı çok basit organik maddeler dışında canlılıkta yer alan herhangi bir kompleks molekülün saptanmadığıdır. Bu cisimlerde saptanan organik maddeler canlılık açısından hiçbir şey ifade etmezler. Dünyamıza yönelik göktaşı bombardımanı bugün de devam etmektedir. Ancak bu cisimlerin araştırılması "tohumlama" tezini doğrulayabilecek bir bulgu ortaya koymamaktadır.
Bu tezi savunanların karşısındaki önemli bir soru da şudur: Yaşamın uzayda bir bilinç tarafından oluşturulup, Dünya'ya ulaştığı kabul edilse bile, yeryüzündeki milyonlarca farklı canlı türü nasıl oluşmuştur? Tüm bunların yanısıra, evrende yeryüzündeki yaşamı başlattığı iddia edilen herhangi bir uygarlık veya varlığa ait ize de rastlanmamıştır. Özellikle son 30 yıl içinde büyük hız kazanan astronomik gözlem ve araştırmalar sonucu evrende, dünyada yaşam başlatabilecek bir uygarlığa ait bir belirti bulunamamıştır.
HAYATIN KÖKENİ YARATILIŞTIR

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da canlılığın kökenini uzayda arayan bilim adamlarının, canlılığın başlangıcı konusuna yeni bir yorum getirmedikleridir. Hoyle, Wicramasinghe, Crick gibi evrimci bilim adamları da dünya üzerinde hayatı oluşturabilecek tesadüfi bir oluşumun imkansızlığını gördüklerinden canlılığın uzaydan gelmesi gerektiği gibi bir arayışa girmişlerdir. Ne var ki canlılığın tesadüfen meydana gelmesi gibi bir imkansızlık yeryüzü için olduğu gibi uzay için de geçerli olduğundan bilinçli bir tasarımın varlığını kabul etmek zorunda kalmışlardır. (Harun Yahya, Evrenin Yaratılışı; Zamansızlık ve Kader Gerçeği kitapları)
Ancak bilinçli tasarımın kaynağı konusunda ortaya attıkları "uzaylılar" tezi son derece çelişkili ve anlamsızdır. Modern fizik ve astronomi, evrenimizin bundan 12-15 milyar yıl önce "Big Bang" adı verilen büyük bir patlama ile meydana geldiğini ortaya koymuştur. Evren içinde yer alan her türlü maddesel varlık da bu dönem içinde ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Dünyamızdaki canlılığın kökenini evrendeki diğer bir madde kökenli canlılıkta arayan bir düşünce, uzayda var olduğunu iddia ettiği o canlılığın nasıl meydana geldiğini de açıklamak zorunda kalır. Bunun anlamı da böyle bir değerlendirmenin meseleyi çözmeyip bir basamak geriye taşımasıdır.
Sonuç olarak bilinçli tasarımın kaynağının "uzaylılar" gibi bir kavram olamayacağı ortadadır. Bir an için uzaylılar diye birilerinin olduğunu farz etsek dahi bunların kendilerinin de tesadüfen ortaya çıkamayacakları, bilinçli bir tasarımın ürünü olmaları gerektiği açıktır. (Çünkü fizik ve kimya kuralları evrenin her yerinde aynıdır ve bu kurallar, canlılığın "tesadüfen" oluşmasını imkansız kılmaktadır.) Bu da uzayın, evrenin ve bunların içindeki her türlü varlığın, herşeyin ötesinde, hiçbir şeye tabi olmayan, maddeden ve zamandan bağımsız, üstün ilim, kudret ve akıl sahibi olan Allah tarafından yaratıldıklarını gösterir.
KLONLAMA TARİHİ
1984: Steen Willadsen, olgunlaşmamış koyun embriyo hücrelerinden yaşayan bir kuzu klonladığını açıkladı. Daha sonra Willadsen, inek, domuz, keçi, tavşan ve maymunu da kullandı. Bu deneylerde çok hücreli koyun embriyosundan çekirdek alınıp yumurta hücresine aktarılıyordu.
1994: Daha gelişkin embriyo hücrelerinin ilk klonlamasını Neal First gerçekleştirdi. En az 120 hücrelik buzağı embriyosu klonlandı. Bu çok hücreli inek embriyosunun çekirdeği çıkarıldı ve çekirdek yumurta hücresine aktarıldı.
1996: Ian Wilmut, Neal First'in deneyini koyunlar üzerinde yaptı. Ancak embriyo hücrelerinin çekirdeğini almak için hücrelerin duraklama dönemine gelmesini bekledi. Sonra çekirdekleri çıkarıp yumurta hücresine aktardı.
1997: Dr. Wilmut, 6 yaşındaki bir koyunun meme hücresinden klon üretti. Bu defa çekirdek erişkin bir hücreden yani meme hücresinden alınıp yumurta hücresine aktarılmıştı. Dolly 277 yumurta içinde tek hayatta kalan kuzuydu. Dolly'nin oluştuğu hücre Ocak 1996'da birleştirilmişti.
1997: Oregon Primat Merkezi'nden tek bir embriyo hücresinden iki rhesus maymunun klonlandığı haberi geldi.
1998: Tıp doktoru G. Richard Seed, o günlerde anne rahminden aldığı insan embriyosunu başka bir annenin karnına aktarıyordu. İnsan klonlamaya karşı duyduğu ilgiyi ilan etti. Bu konudaki hassas denge, ahlakî tartışmalara yol açtı. Tartışmalar sonucu Amerika Birleşik Devletlerinde insan klonlamaya karşı yasalar konuldu.
1999: Avrupa ülkeleri insanın genetik olarak kopyalanmasını yasaklayan sözleşmeyi Paris'te imzaladı.
2000: İnsan Genomu projesi doğrultusunda, insan DNA'sının yazılımı ilk defa ilan edildi. Toplantıda İngiltere Başbakanı ve Amerikan Başkanı "Allah'ın insanı yarattığı dili okumaya başlıyoruz" ifadesiyle projeyi tanıttılar
27 Aralık 2002: Clonaid firması ilk klon bebeğin doğduğunu ilan etti. Sezeryanla doğduğu ilan edilen bebeğin Kanada'da dünyaya geldiği ilan edildi.

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:24 AM
Kuşlardaki Şaşırtıcı Denge


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/kuslardaki_sasirtici_denge_subat_ikibinuc/kuslardaki_sasirtici_denge.jpg
Herkesin mutlaka bir kez olsun dikkatini çekmiştir. Telefon telleri üzerinde dinlenen kuşlar hiç zorlanmadan dengede kalabilirler. Ne sürekli yön değiştiren rüzgar, ne de rüzgarın etkisiyle sallanan tel bu mükemmel dengeyi bozamaz.

Sirklerde çalışan cambazları düşündüğümüzde kuşların dengede kalma yeteneklerinin ne kadar üstün olduğu daha da iyi anlaşılır. Örneğin, gergin bir çelik halat üstünde yürümeye çalışan bir cambaz, dengesini sağlamak üzere, özel malzemeden yapılmış uzun bir sırık kullanmak zorundadır. Bu sırık cambaza bir tür terazi mekanizması kazandırır ve düşmeden tel üzerinde kalmasını sağlar.
Kuşlar ise dengelerini kurmakta herhangi bir alet kullanmazlar ama en iyi cambazdan çok daha yeteneklidirler: Bir telin üzerine havadan süzülerek iniş yapabilir ve 1 saniyeden daha az bir sürede dengelerini kurabilirler.
Alman bilim adamı Prof. Reinhold Necker, üstün birer akrobat olan kuşların nasıl olup da incecik bir tel üzerinde düşmeden kalabildiğini bulabilmek için tam dört yıl süren uzun bir araştırma yürüttü. Bochum Ruhr Üniversitesi'nde görev yapan araştırmacı, kuşların son derece özel bir denge mekanizmasıyla donatılmış olduğunu keşfetti. Bu araştırmaya göre, denge mekanizmasında iki farklı organ görev yapıyor.
Organlardan biri, diğer omurgalılarda da görülen iç kulak organı. Bu organ daha çok kuş havadayken faydalı oluyor ve kuş kanat çırptığı sırada ters yüz olmasını engelliyor. Diğer organ ise kuşun leğen bölgesinde bulunuyor. Mükemmel işleyen bu organ omuriliğin sol ve sağ tarafındaki yarım daire kanallarından meydana geliyor. Omuriliğe bağlı simetrik kanalların içi özel bir sıvıyla dolu. Prof. Necker, bu sistemin işleyişini şöyle aktarıyor:
“Bu yarım daire kanalları bir terazi gibi işliyor. Kuşun vücudu nasıl hareket ederse bu sıvı ya o kanala ya da diğer kanala gidiyor”.
Bu sistem elektronik bir bilgisayar sistemine benzer şekilde çalışan sinir hücrelerine dayanıyor. Mekanik uyarılmayla uyarılan loplardaki sinir hücreleri sinyali bacak ve beyinciğe gönderiyor. Necker, “Kaslar hareketi öyle düzenliyor ki kuşlar dengelerini mükemmel sağlıyor” diyor.
Bu organın denge üzerinde oynadığı rolü test eden bilim adamı, leğen bölgesindeki organları kusurlu olan kuşların denge sağlayamadıklarını ve yere düştüklerini belirledi.
Kuşlardaki bu harikulade denge organları olmasaydı, hafif bir rüzgar esmesiyle bulundukları tel üzerinden kolayca düşerlerdi. Bu organın en şaşırtıcı yönü ise otomatik çalışarak kuşu dengede tutuyor olması.
Organdaki tasarım incelendiğinde kanalların özel olarak varedildiği sonra akışkanlığı özel ayarlanmış bir sıvıyla doldurulduğu kolayca anlaşılmakta. Elbette böyle bir organ kuşun kendi iradesiyle oluşamaz. Ayrıca şuursuz atomlardan meydana gelen kas ve sinir hücreleri kuşu dengede tutmayı ‘isteyemezler' ve gerekli ayarlamaları ‘hesaplayamazlar'.
Kuşlarda görülen bu dengeli hareketler Yüce Allah'ın izniyle gerçekleşir. Allah bu durumu Kuran'ın Mülk Suresi'ndeki bir ayette şu şekilde haber vermektedir:“Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahman (olan Allah')tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.” (Mülk Suresi, 19)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:24 AM
Kusursuz Tasarımların Sahibi

Bir yere yetişmek için evden aceleyle çıktınız, gideceğiniz yerin adresini tam olarak bilmiyorsunuz, üstelik trafik de çok sıkışık. Buna rağmen hiç endişelenmiyorsunuz. Evden çıkmadan önce küçük bir düğmeye basıyorsunuz, arabanız kendi başına park ettiğiniz yerden hareket ederek kapınızın önüne geliyor. Bu arada hava soğuk ama arabanız hassas termometresi ile algılıyor ve sizin bir düğmeye gerek kalmadan arabanızın içindeki ısıtma sistemi otomatik olarak açılıyor. Ona yaklaştığınızda ise, özel bir tarama sistemini kullanarak sizi tanıyor ve kapıyı açıyor. Koltuğunuza oturduğunuzda da emniyet kemeri otomatik olarak kilitleniyor. Gideceğiniz yerin adresini arabaya veriyorsunuz. Arabanız internet üzerinden trafik durumunu kontrol edip hedefe en çabuk varmanızı sağlayacak güzergahı çıkartıyor ve yolculuk sırasında güzergahla ilgili düzeltmeler yaparak bunları size bildiriyor. Bu arada arabanızda maksimum güvenlik kontrolü olduğu için kaza riskleri de en aza indiriliyor. Sözgelimi yol kaygansa yapabileceğiniz maksimum güvenli hızı hesap edip arabayı ona göre kullanmanızı sağlıyor. Eğer üzerinize doğru yüksek hızla seyreden bir araç varsa, trafik içinde en uygun yere doğru, en güvenli manevrayı otomatik olarak yapıyor.

http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/kusursuz_tasarimlarin_sahibi_mayis_ikibinuc/kusursuz_tasarimlarin_sahibi.jpg
Şüphesiz böyle bir araba var olsaydı pek çok kimse tasarımcısını, üretici firmayı merak eder ve onlar hakkında bilgi edinmeye çalışırdı. Şüphesiz bunun sebebi şu an böyle bir arabanın henüz yapılamamış olması. Oysa şu an teknolojik olarak hiçbir kıymeti olmayan bir araba da muhtemelen ilk yapıldığı sıralarda insanlarda hayranlık uyandırmıştır.

İlk otomobil yapıldığında insanların pek çoğu gördüğüne inanamamış, "hiçbir hayvanın çekmediği kendi başına çalışan bir makine nasıl olabilir?" diye düşünmüştü. Oysa şu an mevcut otomobillerin en ucuzu, en eski teknoloji ile üretileni bile teknik özellikleri bakımından ilk otomobilden kat be kat üstün.
Az önce hayalini kurduğumuz otomobilden daha iyi bir otomobil üretildiğinde muhtemelen ona da duyulan hayranlık zamanla yok olup gidecek.
Acaba asıl hayranlık duyulması gerekenler teknolojik ürünler değil de onları tasarlayıp üretenler mi olmalı?
Şüphesiz arabalar için geçerli olan onları tasarlayan ya da üretenler içinde geçerli. Bir tasarımcı ya da üretici, bir başkasınınkinden daha hızlı, daha az yakıt harcayan daha konforlu otomobiller yapabilmektedir. Öyleyse hayranlık duyulması gereken insanların beyinsel işlevleri mi?
İlk otomobili tasarlayan ile bugün en beğendiğiniz arabayı tasarlayan kişilerin beyinleri arasında bir fark yoktur. Her ikisinin de beyni aynı büyüklüktedir, aynı maddelerden oluşur. Üstelik üzerlerindeki sinirlerin yapıları da en ufak ayrıntısına kadar birbirinin aynıdır. Aslında burada sorulması gereken "otomobillerin veya diğer teknolojik ürünlerin tasarımındaki temel unsur insan beyni midir?" sorusudur.
Her insanın beyni ortalama 1400 gramlık bir yağ ve protein bileşiminden oluşmaktadır. Tüm yağlar ve proteinler belirli moleküllerden, moleküller de belirli atomlardan oluşur. Bu durumda "arabaları tasarlayan ve asıl hayranlık duyulması gerekenler atomlardır" dememiz mi gerekiyor?
Bu son sorunun cevabı bizi, gerçek doğru cevaba götürecektir. Bu sorunun cevabı İlahi bir rehber ve içinde herşey için bir açıklama olan Kuran'da yer alıyor.
Bir tasarımcı veya amatör bir araştırmacı, otomobiller ile ilgili çok derin ve detaylı araştırmalar yapabilir. Bu konuda dünyanın en bilgili kişisi de olabilir. Ancak eğer akıl ve vicdandan yoksunsa, bu kişi sadece otomobil ile ilgili bilgilere sahip olacaktır, yani bu bilgileri sadece taşıyacaktır. Dolayısıyla bu bilgilerin doğrultusunda doğru bir çıkarım yapamayacaktır.
Oysa vicdan ve akıl sahibi bir insan, otomobildeki mükemmel özellikleri, detaylarındaki mükemmellikleri görerek, bu kadar karmaşık bir yapının ancak ve ancak bir Yaratan'ı, üstün akıl sahibi bir tasarlayıcısı olması gerektiğini anlar. Sözgelimi arabanın durabilmesi için bir fren mekanizması olmalıdır. Ancak bir arabadaki fren sistemi ne kadar mükemmel olursa olsun işe yaraması için ilk önce cisimler ve yüzeyler arasındaki sürtünme kuvvetinin var olması şarttır. Eğer sürtünme kuvveti yaratılmamış olsaydı fren yapmak bir yana arabanın vites kolunu kavrayamayacak, hatta gaz pedalına bile dokunamayacaktık. Motor yağını oluşturan atomlar kayganlık özelliğini verecek şekilde dizilmemiş olsalardı, arabanızın motoru ne kadar mükemmel olursa olsun hemen bozulacaktı.
İnsan vicdanıyla düşünmeye devam ederse şu sonuca varacaktır: otomobili ve onun tasarımcısını bu mükemmellikte yaratan güç, diğer tüm canlı ve cansız varlıkların da Yaratıcısıdır. Kuran'da vicdanının sesini dinleyip akıllıca düşünerek Allah'ı bulan Hz. İbrahim şöyle örnek verilmektedir:"Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: 'Bu benim Rabbimdir.' Fakat (yıldız) kayboluverince: 'Ben kaybolup-gidenleri sevmem' demişti. Ardından Ay'ı, (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: 'Bu benim Rabbim' demiş, fakat o da kayboluverince: 'Andolsun' demişti, 'Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum.' Sonra Güneş'i (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: 'İşte bu benim Rabbim, bu en büyük' demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: 'Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım.' 'Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim'." (Enam Suresi, 76-79)
Elbette Hz. İbrahim'le ilgili bu kıssada önemli bir ders vardır. Bir insanın Allah'ın varlığını kavraması son derece kolaydır. İnsanın gözünü çevirdiği her yerde yaratılışın sayısız delili mevcuttur. Vicdanlı bir insan hiçbir şey bilmese de, kendisine hiçbir şey anlatılmasa da, yapacağı birkaç dakikalık samimi bir tefekkür ile evrenin bir Yaratıcısı olduğunu kolaylıkla görebilir. Ve Allah'ın gücünü, büyüklüğünü, herşeye hakim olduğunu anlayabilir. İşte bu yüzden vicdanı ile düşünen Hz. İbrahim samimi bir tefekkür sonucunda Allah'ın varlığını ve yüceliğini görmüştür.
Hammaddesinden, tasarımcısına kadar teknolojik ürünlerin tüm bileşenleri Allah'ın sonsuz ilminin ürünüdür. Allah'ın kusursuz yaratışının örnekleri sürtünme kuvvetinden elektromanyetik dalgalara, elementlerin içindeki atomlardan ışığa kadar her yerde kendini gösterir.
Nitekim Allah'ın bu kusursuz yaratma gücü ve sanatı, bir Kuran ayetinde şöyle ifade edilir:O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:25 AM
Maddenin Ardındaki Bilgi ve Levh-i Mahfuz

Bilgi... Bu kavram günümüzde bundan yarım yüzyıl öncesine göre çok daha fazla şey ifade ediyor. Bilim adamları "bilgi"nin ne olduğunu tanımlamak için teoriler geliştiriyorlar. Sosyal bilimciler "bilgi toplumu"ndan söz ediyorlar. Bilgi, giderek insanlığın en önemli kavramlarından biri haline geliyor. Peki nedir bilgi?
Bilgi kavramını bu denli önemli hale getiren en önemli bilimsel bulgu, evrenin ve yaşamın kökeninde bilgi olduğunun tespit edilmesi. Tüm evreni "madde ve enerji"den ibaret sayan 19. yüzyıl materyalist felsefesinin yerine, bilim adamları artık evrenin "madde, enerji ve bilgi"den oluştuğunu söylüyorlar.
Peki Bu Ne Anlama Geliyor?

Bunu bir örnekle açıklamak mümkün: DNA. Bilindiği gibi tüm canlı hücreleri, DNA adı verilen sarmal yapıdaki genetik bilgiye göre işliyor. Bizim de bedenimizdeki trilyonlarca hücrenin her birinin çekirdeğinde DNA var ve vücudumuzun tüm fonksiyonları bu DNA'larda kayıtlı. Hücrelerimiz yeni proteinler üretmek için DNA'da yazılı olan protein şifrelerini kullanıyor. DNA'da yazılı olan bu bilgi o kadar büyük ki, insan vücudunun genetik bilgisini kağıda dökmek için, yaklaşık 900 ciltlik bir ansiklopedi yazmak gerekiyor!
DNA Neden Oluşuyor?

Bu soru 50 yıl önce -DNA'nın yeni keşfedildiği sıralarda- sorulsa, bilim adamları buna muhtemelen "DNA, nükleotid adı verilen nükleik asitlerden ve bunları birbirine bağlayan kimyasal bağlardan oluşur." cevabını verirlerdi. Yani DNA'nın sadece maddesel parçalarını sayarlardı. Ama artık bilim adamları farklı bir cevap veriyorlar: "DNA, söz konusu atomlar, moleküller ve kimyasal bağlardan ve bir de (en önemlisi) bilgiden oluşur." Bilgiyi saymamak", "bir kitap neden oluşur?" sorusuna, "kağıt, mürekkep ve ciltten oluşur." demek gibi çok yanlış bir cevaptır. Çünkü bu maddesel malzemelerin yanı sıra (ve ondan çok daha önemli olarak) kitabı oluşturan çok büyük bir bilgi vardır. Her satırında anlamsız kelimeler yazan bir kitap ile Britannica Ansiklopedisinin bir cildini birbirinden farklı kılan şey de bu bilgidir. Her ikisinde de kağıt, mürekkep ve cilt vardır, ama birisi bilgiden yoksun iken, diğerinde muazzam bir bilgi yer almaktadır. Bu muazzam bilginin kaynağı ise, elbette, matbaa makinası, mürekkep veya kağıt değildir. Bilginin kaynağı, o kitabı yazan kişidir. Yani bilinçli bir zihindir.
Bu durumda DNA'daki bilginin de yine bilinçli bir varlık tarafından meydana getirildiğini kabul etmek gerekiyor. (Harun Yahya'nın Levh-i Mahfuz Makalesi)
Evrim Teorisinin ve Materyalizmin Bilgi Çıkmazı
Bu gerçeğin fark edilmesi, materyalist felsefeyi ve onun doğa bilimlerine uyarlaması olan Darwinizm'i büyük bir çıkmaza sokmuş durumda.
Çünkü bu teori, tüm canlıların sadece maddesel etkenlerin bir araya gelmesiyle oluştuğunu savunuyor, canlıların genetik bilgisinin ise, bu maddesel etkenler biraraya gelirken "tesadüfen" ortaya çıktığını iddia ediyor. Bu, bir kitabın, kağıt ve mürekkebin rastgele birleşmesi sonucunda yazılmış olduğunu iddia etmek gibi bir şey.
Materyalizmin söz konusu iddiası "indirgemecilik" olarak bilinmekte. Bir başka deyişle bu felsefe, bilginin maddeye indirgenebileceğini, madde dışında bir bilgi kaynağı aramak gerekmediğini savunuyor. Ama bunun büyük bir yanılgı olduğu ortaya çıkmış durumda ve artık materyalistler de bunu itiraf etmeye başladılar.
Evrim teorisinin yaşayan en önde gelen savunucularından biri olan George C. Williams, 1995 tarihli bir yazısında, herşeyin madde olduğunu varsayan materyalist (indirgemeci) yaklaşımın yanlışlığını şöyle ifade etmektedir:
"Evrimci biyologlar, iki farklı alan üzerinde çalışmakta olduklarını şimdiye kadar fark edemediler; bu iki alan madde ve bilgidir... Bu iki alan, "indirgemecilik" olarak bildiğimiz formülle asla biraraya getirilemezler... Genler, birer maddesel obje olmaktan çok, birer bilgi paketçiğidir... Biyolojide genler, genotipler ve gen havuzları gibi kavramlardan söz ettiğinizde, bilgi hakkında konuşmuş olursunuz, fiziksel objeler hakkında değil... Bu durum, bilginin ve maddenin varoluşun iki farklı alanı olduğunu göstermektedir ve bu iki farklı alanın kökeni de ayrı ayrı araştırılmalıdır." (George C. Williams. The Third Culture: Beyond the Scientific Revolution. (ed. John Brockman). New York, Simon & Schuster, 1995. ss. 42-43)
Evrim teorisini ve materyalist felsefeyi eleştiren bilim adamlarından biri olan, Cambridge Üniversitesi'nden bilim felsefecisi Stephen C. Meyer kendisiyle yapılan bir röportajda bu konuda şunları söyler:?Bu konuyu okulda öğrencilerime açıklamak için iki ayrı bilgisayar örneğini veriyorum. Birisinde software (bilgisayarın işletim sistemi ve programlar) yüklü, diğeri ise tamamen boş. Sonra soruyorum: Bu iki bilgisayar arasında maddesel olarak fark nedir? Elbette maddesel olarak hiçbir fark yok... Çünkü bilgi maddesel olmayan, hacim tutmayan bir kavram. Bilgi, maddesel bir varlık değil... Bilgi, madde ve enerjiden farklı bir varlık, bilginin boyutunu ve nasıl ortaya çıktığını madde ve enerjiyle açıklamak mümkün değil...?
"19. yüzyılda, bilimi ilgilendiren iki temel varlık alanı olduğunu düşünüyorduk: Madde ve enerji. 21. yüzyılın başında ise artık farkına varıyoruz ki, üçüncü bir varlık alanı vardır ve bu da bilgidir. Bu varlık alanı maddeye indirgenemez." (Stephen Meyer, "Why Can't Biological Information Originate Through a Materialistic Process", Unlocking the Mystery of Life, DVD, Produced by Illustra Media, 2002)
Bilgiyi maddeye indirgemek için 20. yüzyıl boyunca ortaya atılan tüm teoriler (rastlantıya dayalı yaşamın kökeni tezleri, "maddenin öz örgütlenmesi" efsanesine dayanan senaryolar, türlerin genetik bilgisini mutasyon-doğal seleksiyon mekanizmaları ile açıklamaya çalışan biyolojik evrim teorisi) başarısız olmuştur. Darwinizm'in günümüzdeki en önemli eleştirmenlerinden biri olarak kabul edilen Amerikalı Profesör Philip Johnson bu konuda "Bilgi, maddenin üzerine işlenmiş olsa da, madde değildir. Farklı bir kaynaktan gelir, bir bilinçten" yorumunu yapmaktadır. (Harun Yahya. Hayalin Diğer Adı: Madde)
Kitap örneğinde olduğu gibi, bir kitap, kağıttan, mürekkepten ve içindeki bilgiden oluşur. Bu bilginin kaynağı ise, o kitabı yazmış olan yazarın zihnidir.
Dahası bu zihin, maddesel öğelerden daha önce vardır ve bunların nasıl kullanılacağını da belirler. Bir kitap, önce o kitabı yazan yazarın zihninde oluşur. Yazar zihninde mantıkları kurar, cümleleri dizer. Bunları ikinci aşamada maddesel bir şekle sokar. Yani bir daktilo ya da bilgisayar kullanarak zihnindeki bilgiyi harflere dönüştürür. Sonra da bu harfler matbaaya girerek kağıt ve mürekkepten oluşan kitaba dönüşür.
Buradan da şu genel sonuca varabiliriz: "Eğer bir madde bilgi içeriyorsa, o zaman o madde, söz konusu bilgiye sahip olan bir akıl tarafından düzenlenmiştir. Önce bir akıl vardır. O akıl sahip olduğu bilgiyi maddeye dökmüş ve ortaya bir tasarım çıkarmıştır."
Levh-i Mahfuz

Allah, insanlara yol gösterici olarak indirdiği Kuran'da, evrenin yaratılmasından önce, evrendeki tüm varlıkları ve olayları açıklayan bir "Saklanmış Levha" (Levh-i Mahfuz) olduğunu bildirmiştir.
Bilimin, vardığı sonuç ise: Tüm evreni ve canlıları, sonsuzdan beri var olan, üstün bilgi sahibi Allah yaratmıştır.
Modern çağın laboratuvarlarında ulaşılan bu sonuç, bundan 14 asır önce Kuran'da açıklanan önemli bir sırra işaret etmektedir. Levh-i Mahfuz'un "korunmuş" (mahfuz) olarak nitelendirilmiş olmasının bir hikmeti, burada yazılı olan bilgilerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak olmasıdır. Kuran'da Ümmü'l-Kitap (Kitapların Anası, Ana Kitap), Kitabun Hafiz (Koruyan Kitap), Kitabın Meknun (Saklanmış Kitap) ve sadece kitap olarak da anılır. İnsanların başlarına gelecek şeyleri da ihtiva ettiği için Kitabul-Kader(Kader Kitabı) da denir.
Allah Levh-i Mahfuz'u birçok ayette niteliklerini belirterek açıklar. Buna göre Levh-i Mahfuz içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı bir kitaptır: "Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır." (Enam Suresi, 59)
Bir ayette, yeryüzündeki tüm canlılığın Levh-i Mahfuz'da kayıtlı olduğu şöyle haber verilir: "Yeryüzünde hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır." (Enam Suresi, 38)
Bir başka ayette , "yerde ve gökte", yani tüm evrende "zerre ağırlığınca" küçük varlıklar dahil her şeyin Allah'ın bilgisinde olduğu ve Levh-i Mahfuz'da kayıtlı olduğu şöyle açıklanır: "Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kuran'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın." (Yunus Suresi, 61)
Maddeden Önce Var Olan Zihin

Doğadaki bilginin kaynağı, materyalistlerin sandığı gibi maddenin kendisi olamaz. Bilginin kaynağı madde değil, madde-ötesi üstün bir Akıl'dır. Bu Akıl, maddeden önce vardır. Madde O'nunla var olmuş, O'nunla şekil bulmuş ve düzenlenmiştir.
Bizi bu sonuca götüren tek bilim dalı biyoloji de değildir. 20. yüzyıl astronomi ve fiziği de evrende muhteşem bir denge ve tasarım bulunduğunu ortaya koyarak, "evrenden önce var olan ve onu yoktan var edip düzenleyen" bir Aklın varlığını göstermiştir. Dünyanın en saygın üniversitelerinin başında gelen MIT'de (Massachusetts Institute of Technology) fizik ve biyoloji dallarında çalışmış ve aynı zamanda The Science of God (Allah'ın Bilimi) isimli ünlü kitabın yazarı olan İsrailli bilim adamı Gerald Schroeder?in bu konu hakkında oldukça önemli yorumları vardır. Schroeder, The Hidden Face of God: Science Reveals the Ultimate Truth Allah isimli yeni kitabında, moleküler biyoloji ve kuantum fiziği gibi bilim dallarının ortaya koyduğu sonucu şöyle ifade etmektedir:
Resimde gördüğünüz kelebeğin daha yumurta olduğu anından koza haline, kozadan çıkıp uçmaya başladığı andan ölüp çöplere karıştığı haline kadar her hali, şu anda Allah katında mevcuttur. Kelebek, şu anda kozadan çıkmakta, şu anda uçmaya başlamakta ve şu anda ölerek yere düşmektedir.
"Bir bilinç, evrensel bir akıl, bütün evreni kuşatmış durumdadır. Var olan her şey, bu aklın bir tecellisidir."
Schroeder'e göre, çağımızın vardığı bilimsel sonuçlar, bilim ve teolojinin ortak bir noktada buluşmasını sağlamıştır. Bu, yaratılış gerçeğidir. Bilim, insanlığa İlahi kitaplar ile binlerce yıldır öğretilen bu gerçeği bulmuştur.
Sonuç

Bu makalede incelediğimiz gerçekler, bir kez daha, modern bilimin bulgularının, Kuran'da insanlara haber verilen gerçekleri doğruladığını göstermektedir. Bilime empoze edilen materyalist dogma, bizzat bilim tarafından reddedilmektedir.
Bilimin bilgi konusunda vardığı sonuç ise, materyalist felsefenin, maddenin ezeli olduğu ve maddeden önce hiçbir şeyin var olmadığı iddialarının geçersizliğini açıkça ortaya koymaktadır. Maddeyi, ezelden beri var olan, sonsuz akıl ve ilim sahibi olan Allah yaratmıştır.
Tarih boyunca insanlara peygamberler tarafından öğretilen bu gerçeğin günümüzde bilimin bulgularıyla gözler önüne serilmiş olması ise, "ateizm sonrası" yaklaşan Altınçağın bir müjdesidir. İnsanlık, "Allah'ın her şeyi bilmekte olduğunu" kavrama noktasına doğru yaklaşmaktadır, aşağıdaki Kuran ayetinde Allah'ın insanlara bildirdiği gibi: "Allah'ın, gökte ve yerde olanların hepsini bilmekte olduğunu bilmiyor musun? Gerçekten bunlar bir Kitaptadır. Hiç şüphesiz bunlar(ı bilmek), Allah için pek kolaydır." (Hac Suresi, 70

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:25 AM
Maddenin Ardındaki Sır Konusu, Vahdet-i Vücut Değildir

Evrim Aldatmacası adlı kitabın sonunda yer alan "Maddenin Ardındaki Sır" adlı bölümde ve ayrıca Hayalin Diğer Adı: Madde , İdealizm, Matrix Felsefesi ve Maddenin Gerçeği , Sonsuzluk Başlamış Durumda , Zamansızlık ve Kader Gerçeği , Gerçeği Bilmek isimli kitaplarda yer alan konu, bazı kişilerin itirazlarına neden olmaktadır. Sözkonusu kişiler, bu konunun özünü yanlış anladıkları için, maddenin ardındaki sır konusunun vahdet-i vücut öğretisi ile aynı olduğunu iddia etmektedirler.

http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/maddenin_ardindaki_sir_konusu_vahdet-i_vucut_degildir_Nisan/maddenin_ardindaki_sir_konusu_vahdet-i_vucut_degildir.jpg
Öncelikle şunu belirtelim ki, bu eserlerin yazarı ehl-i sünnet inancına sıkı sıkıya bağlıdır ve vahdet-i vücud öğretisini savunmamaktadır. Ayrıca unutmamak gerekir ki, vahdet-i vücut öğretisi Muhyiddin İbn Arabî gibi çok büyük İslam alimleri tarafından savunulmuştur.

Vahdet-i Vücud düşüncesini anlatan birçok önemli İslam aliminin, geçmişte, bu kitaplarda yer alan bazı konuları tefekkür ederek anlattıkları doğrudur. Ancak bu eserlerde anlatılanlar Vahdet-i Vücud düşüncesi ile aynı değildir.
Örneğin vahdet-i vücud düşüncesini savunanların bir kısmı yanlış fikirlere kapılarak, Kuran'a ve ehl-i sünnet inancına aykırı bazı iddialarda bulunmuşlar, örneğin Allah'ın yarattığı varlıkları tamamen yok saymışlardır. Oysa, maddenin ardındaki sır konusu anlatılırken kesinlikle böyle bir iddiada bulunulmamaktadır. Bu konu, Allah'ın tüm varlıkları yarattığını, ancak yarattığı varlıkların aslını Allah'ın gördüğünü, insanların ise bu varlıkların beyinlerinde oluşan görüntülerini görebildiklerini açıklamaktadır.
Gördüğümüz tüm varlıklar, dağlar, ovalar, çiçekler, insanlar, denizler, kısacası gördüğümüz herşey, Allah'ın Kuran'da var olduğunu, yoktan var ettiğini belirttiği her varlık, yaratılmıştır ve vardır. Ancak, insanlar bu varlıkların asıllarını duyu organları yoluyla göremez veya hissedemez veya duyamazlar. Gördükleri ve hissettikleri, bu varlıkların beyinlerindeki kopyalarıdır. Bu ilmi bir gerçektir ve bugün tüm tıp fakültelerinde öğretilen bilimsel bir konudur. Örneğin şu anda bu yazıyı okuyan bir insan, bu yazının aslını göremez, bu yazının aslına dokunamaz. Bu yazının aslından gelen ışık, insanın gözündeki bazı hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülür. Bu elektrik sinyali, beynin arkasındaki görme merkezine giderek, bu merkezi uyarır. Ve insanın beyninin arkasında bu yazının görüntüsü oluşur. Yani siz şu anda gözünüzle, gözünüzün önündeki bir yazıyı okumuyorsunuz. Bu yazı sizin beyninizin arkasındaki görme merkezinde oluşuyor. Sizin okuduğunuz yazı, beyninizin arkasındaki "kopya yazı"dır. Bu yazının aslını ise Allah görür.
Sonuç olarak, maddenin beynimizde oluşan bir hayal olması onu "yok" hale getirmez. Ancak bize, insanın muhatap olduğu maddenin mahiyeti hakkında bilgi verir, ki bu da maddenin aslı ile hiçbir insanın muhatap olamadığı gerçeğidir.
Bu gerçek İdealizm, Matrix Felsefesi ve Maddenin Gerçeği (http://www.yudumla.com/redirector.php?url=http://www.harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/WorkDetail/Number/1175)isimli kitapta şu şekilde dile getirilmiştir:
DIŞARIDA MADDE VARDIR, ANCAK BİZ MADDENİN ASLINA ULAŞAMAYIZ!

...Madde hayaldir demek, madde yoktur demek değildir. Aksine biz görsek de görmesek de maddesel bir dünya vardır . Ancak biz bu dünyayı beynimizin içinde bir kopya -diğer bir deyişle algılarımızın yorumu olarak- görürüz. Dolayısıyla madde, bizim için hayaldir.
Kaldı ki dışarıda maddenin varlığını, bizden başka gören varlıklar da vardır. Allah'ın melekleri, yazıcı olarak tayin ettiği elçileri de bu dünyaya şahitlik etmektedirler:Onun sağında ve solunda oturan iki yazıcı kaydederlerken O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır. (Kaf Suresi, 17-18)
Herşeyden önemlisi, en başta Allah herşeyi görmektedir. Bu dünyayı her türlü detayıyla Allah yaratmıştır ve Allah her haliyle görmektedir. Kuran ayetlerinde şöyle haber verilmektedir:... Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir. (Bakara Suresi, 233)
De ki: "Benimle aranızda şahid olarak Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir." (İsra Suresi, 96)
Ayrıca unutmamak gerekir ki, Allah tüm olayları "Levh-i Mahfuz" isimli kitapta kayıtlı tutmaktadır. Biz görmesek de bunların tamamı Levh-i Mahfuz'da vardır. Herşeyin, Allah'ın katında, Levh-i Mahfuz olarak isimlendirilen "Ana Kitap"ta saklandığı şöyle bildirilmektedir:Şüphesiz o, Bizim katımızda olan Ana Kitap'tadır; çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur. (Zuhruf Suresi, 4)
... Katımızda (bütün bunları) saklayıp-koruyan bir kitap vardır. (Kaf Suresi, 4)
Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) olmasın. (Neml Suresi, 75)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:25 AM
Mantis Böceğinin Ultrasonik Kulağı

Böceğin son derece özel kulağı, saldırı hazırlığındaki yarasalara karşı erken haber alma sistemi görevi görüyor. Saldırı gerçekleştiğinde yarasanın hızına rağmen etkili bir manevrayla düşmanından kurtulabiliyor. Mantisdeki bu sistem, havada çarpışan savaş uçaklarındaki elektronik sistemler gibi çalışıyor. Böyle karmaşık bir sistemin tek bir açıklaması olabilir: Bilinçli Yaratılış.


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/mantis_boceginin_ultrasonik_kulagi_aralik_ikibinik i/mantis_boceginin_ultrasonik_kulagi.jpg
Maryland Üniversitesi nörologlarından Dr. David Yager, uzun yıllardan beri canlılardaki ses ve işitme sistemlerini inceliyor. Yager, henüz 1986 yılında, bir doktora öğrencisiyken Mantis böceğinde başka hiçbir canlıda bulunmayan özel bir işitme sistemi bulunduğunu ortaya çıkardı(1). Bilim adamının böcek üzerinde gerçekleştirdiği son laboratuvar deneyleri, canlının işitme sisteminin kompleksliği hakkında daha kapsamlı bilgiler ortaya koydu.


Mantisler iki yerine tek bir kulağa sahip böcekler. Bu tek kulak, böceğin göğsünde, bacak çıkıntılarının arasında yer alıyor. Kulağı sayesinde insanın duyamayacağı, 20.000 hertzden büyük frekanslı sesleri duyabiliyor. Bu ultrasonik kulak yarasalara karşı etkili bir erken uyarı sistemi olarak görev görüyor.
Yarasalar çevrelerine ses dalgaları gönderirler. Çevredeki cisimlere çarparak yarasaya geri dönen dalgalar bir ultrasonik radar görevi görür. Yönlerini bulmada ve avlarını aramada bu ultrasonik radar son derece etkilidir. Hareketli canlıların konumu yarasa tarafından kolaylıkla belirlenir.
Oysa Mantisler de ultrasonik sistemle donatılmıştır ve etrafta bir yarasa olduğunu anlasalar bile olağan hareketlerini sürdürür, kesin bir tehlike olmadıkça saklanmazlar. Yarasa ve Mantis, birbirlerinin hareketlerini radarlarından izleyebilen savaş pilotları gibidir.
Bilim adamları, bir Mantise saldıran bir yarasanın, böceğe yaklaştıkça sıklığı giderek artan sinyaller yaydığını buldular. Mantis, sinyaller belli bir sıklığa ulaşıncaya kadar konumunu değiştirmiyor. Her ikisinin havada bulunduğu ve yarasanın Mantise artık çarpmak üzere olduğu bir anda Mantis aniden dibe doğru bir dalış yapıyor. Bu ani manevra, arkadan yaklaşan bir savaş uçağından kaçmak isteyen pilotun yaptığı manevraya benziyor.
Mantis aşağıya inerken havada dönerek spiraller çiziyor, yere çarpmadan az önce dengesini kuruyor ve uçmaya devam ediyor. Yarasa Mantisi aşağı doğru kovalayamıyor, çünkü manevra kabiliyeti buna elvermiyor.
Bilim adamları, Mantisin nasıl olup da bu ani dalış hamlesini gerçekleştirdiğini araştırdılar. İşitme ve sinir sistemlerinde neler olup bittiğini ortaya çıkarabilmek için böceğin sinir hücrelerine elektrotlar bağladılar.
Laboratuvarda kafasına elektrotlar yerleştirilmiş Mantisi tavandan sarkıttılar ve bir yarasayı serbest bıraktılar. Hazırladıkları elektrot düzenekle, Mantisin işitme organından beynine giden sinyalleri ölçtüler.
Sinyal kayıtlarını inceleyen bilim adamları şaşırtıcı birşey buldular. Buna göre yarasa Mantise çarpmadan sadece 300 milisaniye önce ( milisaniye: saniyenin binde biri), Mantisin işitme siniri devreden çıkıyor ve kulaktan beyne gönderilen sinyaller aniden kesiliyor(2). Sinyallerin aniden kesilmesiyle birlikte Mantis bir saldırı ile karşı karşıya olduğunu anlıyor ve dalışa geçip av olmaktan kurtuluyor.
Bilim adamları kulaktaki işitme sinirlerinin ani dalış emrini verdiğini düşünüyor.
Mantis Kulağı Yaratıcı'nın Varlığını Gösteriyor

Mantisin ultrasonik kulağı mükemmel bir tasarım örneği oluşturuyor. Dışardan gelen ses dalgalarını elektrik sinyallerine çeviren kulak, sinyalleri beyne ileten sinir hücreleri ve beyin, bu sistemin uyum içinde çalışmasını sağlıyor. Tüm organlar aynı anda kusursuz olarak ve birbirlerine uygun şekilde varolmalıdırlar. Bunların herhangi birinin eksikliği durumunda sistemin çalışması mümkün değildir. O halde organların bir arada yaratılmış olması gerekir.
Bu tasarımın mükemmelliğinin yanısıra, sistemdeki kontrollü çalışma da yaratıldığının göstergesidir. Beyine devamlı sinyal ileten hücreler aniden kendilerini kapatmaktadırlar. Oysa bu hücrelerin dışarıdaki yarasanın varlığından haberi haberi yoktur. Elbette şuursuz bu hücreler kapanma kararını vermiş olamazlar.
Yeryüzünü ve içindeki milyonlarca canlı türünü yoktan vareden, Üstün ve Kuvvetli olan Allah, böceğe bu davranışı ilham etmektedir.
Bir Kuran ayetinde Allah şöyle buyurmaktadır:Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (Furkan Suresi, 2)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:26 AM
Mars Yolculuğu ve Kelebekler

"İkisi arasında nasıl bir ilişki olabilir ki?" diye merak ediyorsanız, kelebeklerin uçuş yeteneğinin aerodinamik ve uzay bilimleri açısından neler ifade ettiğini okumalısınız. Her zaman olduğu gibi bilim haberlerini güncel olarak sizlere aktarmaya devam ediyoruz...

http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/mars_yolculugu_ve_kelebekler_subat_ikibinuc/mars_yolculugu_ve_kelebekler.jpg
Uçan canlılar arasında kelebekler daha çok kanatlarındaki güzel desenlerle ilgi çekicidirler. Yapılan son bir araştırma, harika desenlere sahip kelebeklerdeki üstün aerodinamik yeteneği ortaya çıkardı. Oxford Üniversitesi'nden Dr. Adrian LR Thomas, Tam 12 yıl boyunca böcek uçuşunun aerodinamiğini inceliyordu.. Uçuş sırasında kanatların havayla nasıl bir etkileşim içinde olduğunu izleyebilmek için özel bir rüzgar tüneli geliştirdi.


Tamamlanması 3 sene süren bu tünel, yapay bir çiçeğe doğru uçan kelebeğin kanat hareketlerini izlemede kullanılıyor. Kelebek tünelin içinde çiçeğe doğru kanat çırparken kanatlarına doğru renkli duman üfleniyor. Renkli dumanın kanatlarla karşılaştıktan sonra aldığı şekiller incelenerek kanatların havayla nasıl bir etkileşim içinde olduğu anlaşılıyor. Bu arada yüksek hızda kayıt yapan bir dijital kamerayla kelebeğin hareketleri an an kaydediliyor.
Dr. Thomas ve yardımcısı Dr. Robert Srygley bu tüneli kullanarak, Kızıl Amiral olarak bilinen Vanessa atalanta türüne ait kelebekleri incelediler. Kelebeğin görüntülerini izlediklerinde böceğin aerodinamik yeteneği karşısında hayrete düştüler. Kanat hareketleri ve duman şekillerini karşılaştıran bilim adamları, kelebeğin değişen hava akımlarına fazla enerji tüketmeksizin, kolayca uyum sağladığını belirtiyorlar. Buna göre, kelebekler hava akımlarını karşılamada o kadar yetenekli ki, kanatlarını 6 farklı şekilde çırpıyor ve döndürebiliyorlar. Kanatlarıyla yaptıkları özel hareketler sayesinde havada minik hortumlar oluşturuyor böylelikle ekstra kaldırma gücü sağlamış oluyorlar. Araştırmalarının sonuçları Nature dergisinde yayımlanan(1) Thomas ve Syrgley, bu konuda şunları söylüyor:
“Kelebeklerin kanat çırpma hareketleri rastgele, kararsız bir gezinme değil. Bu hareketler geniş bir dizi aerodinamik mekanizmanın hünerli bir şekilde kullanılmasından ortaya çıkıyor” (2)
Kelebeğin havadaki hareketleri akrobasi uçuşu yapan pilotların hareketlerine benzetiliyor. Dr.Thomas, kelebeklerin bu hareketleri yaparken yorulmadıklarını belirtiyor. Kelebekler, bir atın yürüme, koşma ve dört nala koşma arasındaki geçişleri kolaylıkla yapabilmesi gibi kendi isteklerine göre bir uçuş tarzı ortaya koyabiliyorlar.
Kelebek uçuşundaki bu yetenekte kanatlardaki özel tasarımın yanısıra, kanat hareketlerini düzenleyen sinir sistemi de önemli rol oynuyor. Kanatların hangi hızda ve hangi yönde döneceklerini belirleyen bu sistem, uçaklardaki elektronik sistemlere benzetiliyor. Ancak bilim adamları, kelebeğin sahip olduğu 3000 nöronla bu karmaşık hareketleri nasıl yapabildiğini bir türlü anlayabilmiş değiller. Kelebekteki kontrol sistemi en modern uçaklardakinden bile üstün. Nature dergisinde Thomas'ın araştırmasıyla ilgili bir yorumda şunlar söyleniyor:
“İnsan yapımı uçan taşıtlar yazılım komutlarıyla kontrol edilirler ancak yazılım tasarımı, yıllar boyu süren insan emeği sonucu ortaya çıkar ve uygulamaya konması için kuvvetli bilgisayar çipleri gereklidir. Oysa sineklerde örneğin, uçuş kontrolü muhtemelen sinek beyninde bulunan ve yaklaşık 3.000 nörondan meydana gelen bir kompleksten ortaya çıkar. Bu, sineğe bir ekmek kızartma makinesinin sahip olduğundan daha az kompütasyonel güç kazandırır ama yine de sinekler süper hızlı dijital elektronikle donatılmış uçaklardan daha çeviktirler”. (3)
Küçücük Bir Böcekten Büyük İlhamlar

Sineklerin günümüz uçaklarından çok daha üstün bir uçuşa sahip oldukları biliniyor. Bir sinek gibi uçabilen minyatür uçaklar mühendislerin rüyalarını süslüyor. Örneğin Uzay ve havacılık endüstrisinin rüyası olan Mars'a yolculuk projelerinde gezegene iniş yapabilecek etkin bir manevra kabiliyetine sahip robotlara önemli görevler düşüyor. Sunduğu hava akrobasisiyle kelebekler, bu tür robotlara ilham kaynağı olmada ön plana çıkıyorlar. Nasa ve Georgia Tech kuruluşlarından bilim adamları, Mars yüzeyine inebilen ve yüzeyde ilerleyebilen verilen robotlar tasarlıyorlar. Böceklerden ilham alan bu robotlara "Entomopter" adını veriyorlar.(4)
Günümüzde 15 santimden daha küçük kanat genişliğine sahip uçaklar üretmek mümkün olmuyor. Çünkü bundan daha küçük kanatlar kaldırma kuvveti oluşturamayacak kadar küçük kalıyor. Çok daha küçük olan sinekler ise minicik kanatlarıyla mükemmel uçuşlar yapabiliyorlar. Kanatların sağladığı kaldırma kuvveti, birim alana oranlandığında sineklerin uçaklardan 10 kat daha üstün olduğu ortaya çıkıyor.
Teknoloji Sinek Uçuşunun Çok Gerisinde

15 santim boyunda üretilen uçaklar, mini kamera monte edilerek 100 metre yükseklikten uçurulabiliyor ve casusluk amacıyla kullanılıyor. ABD'nin California eyaletinde kurulu olan AeroVironment isimli şirket yıllardır bu uçakların üretimini yapıyor. Ancak proje lideri Matt Keennon'ın büyük rüyası başka. Bu rüya ‘casusun duvardaki sinek olma rüyası'olarak biliniyor. Bir sinek gibi havada asılı kalabilen, ani manevralar yapabilen, dik yüzeylere konabilen ve uzaktan kumandayla yönetilen bir robo-sinek. Ancak günümüz teknolojisi sinekleri bu anlamda taklit etmede tamamen yetersiz kalıyor. Mühendis Keennon, robo-sinek projesinde henüz, Wright kardeşlerin 1903 yılında bulunduğu seviyede olduklarını itiraf ediyor.(5)
Aslında bilim adamları için değil bir sineği taklit etmek, sadece küçük beyinlerine rağmen nasıl bu kadar geniş bir dizi akrobatik hareketi kontrollü bir şekilde gerçekleştirdiklerini anlamak bile havacılıkta devrim yaratacak nitelikte:
“Bu (araştırma) insanın merakını artırıyor: nasıl olur da böcekler böyle küçük bir beyinle bu kadar geniş bir dizi akrobatik hareket üzerinde uçuş kontrolü kurabiliyorlar? Eğer mühendisler birgün bunun nasıl gerçekleştiğini anlayabilirlerse havacılıkta bir devrim yaşanacaktır” (6)
Sineğin Teknolojinin İlerisinde Olması Allah'ın Ayetlerindendir

Sinek uçuşunun teknolojide taklit edilemeyecek kadar karmaşık olması, küçücük bir canlının küçücük beyniyle yapılan hareketleri insanın taklit edemiyor olması da Allah'ın izniyledir. Allah Kuran'da sinekteki yaratılış mucizesini şu şekilde haber vermektedir:"Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de." (Hac Suresi, 73)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:26 AM
Matrix'in 2. Bölümü Vizyonda


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/matrixin_iki_vizyonda_mayis_ikibinuc/matrixin_iki_vizyonda.jpg
“Gerçek Nedir?"

Matrix Filminin Gündeme Taşıdığı Bu Soru Aslında Çoktan Yanıtlandı!

İlki 1999'da çekilen, Andy ve Larry Wachowski kardeşlerin film sektöründe devrim yaratan Matrix üçlemesinin ikinci bölümü "The Matrix-Reloaded", 15 Mayıs 2003'de Cannes Film Festivali'nde gösterildikten sonra, 16 Mayıs'ta tüm dünyada vizyona çıkıyor. Matrix üçlemesinin ikinci bölümü "The Matrix Reloaded'ın, ilk bölümü kadar ilgi uyandıracağı tahmin ediliyor. Aslında filmin bu kadar ilgi uyandırmasının sebepleri arasında, gördüğümüz dünyanın algılardan oluştuğu ve maddenin gerçekliği ile ilgili doğru tespitlerde bulunması gösteriliyor.
Matrix'in Düşündürdükleri

Matrix filmi, gösterime girmesiyle tüm dünyada büyük yankı uyandırmış ve sinemaseverlerin yanı sıra, felsefecilerin de ilgisini çekmişti. Öyle ki dünyanın çeşitli üniversitelerinde görevli, yirminin üzerinde felsefeci, editörlüğünü Pennsiylvania King's Üniversitesi profesörü William Irwin'in yaptığı "Matrix ve Felsefe" kitabında, filmi felsefe temalarına göre yorumlamışlardı. Irwin, bu kitabı, "Bir soru yüzünden sabaha kadar uykusuz kalan herkes içindir." şeklinde tanımlamıştı.
İşte dünyanın cevabını aradığı bu soru, filmin ana konusunu oluşturan "maddenin mahiyeti" ne ilişkindi. Matrix filminde yapay uyarılarla bir insana gerçek olmayan bir dünya, gerçek gibi gösteriliyordu. Film günümüz teknolojisiyle, yapay uyarılar ile yapay görüntüler, yani yapay bir dünya oluşturulabileceğini anlatıyordu. Filmin başrol oyuncusu, o güne kadar cam bir fanusun içinde beynine verilen elektrik sinyallerinden oluşan hayali bir dünyada yaşadığını anlıyor ve kendisini bir bilgisayar programcısı zannederken, aslında bir mekanda uyumakta olduğunu fark ediyordu.
Böylece filmi izleyenler her an gördüğümüz "yaşamımıza ait tüm algılarımızın nedeninin çok daha farklı bir kaynak olabileceğini" düşündüler. Süper bir bilgisayarın içinde sanal bir dünyada da yaşıyor olabilirdik ve böyle bir durumda hiçbir zaman farkı anlayamazdık.
Dünya Matrix'in düşündürdüklerini tartışa dursun, bu filmle gündeme gelen maddenin varlığına dair tüm sorular aslında tüm bilimsel açıklamalarıyla Harun Yahya'nın, Hayalin Diğer Adı Madde adlı kitabında çoktan yanıtlanmıştır. (Harun Yahya'nın Matrix ve Birkaç Filmin Yorumu isimli kitap çalışmasının baskı hazırlıkları ise devam etmektedir.)
Beş duyumuzla algıladığımız herşeyin ruhumuza gösterilen bir görüntüler bütünü olduğu ve zihnimizin dışındaki dünyanın aslına hiçbir zaman ulaşamayacağımız gerçeğini bazı insanlar kabul etmek istememektedirler. Çünkü bu gerçeği kabul eden kişi, dışımızdaki dünyanın var olup olmadığını veya neye benzediğini asla bilemez. Bundan en çok korku ve endişe duyanlar ve sonuçsuz tartışmalara devam edenler ise, elbette ki materyalist felsefenin bağlılarıdır. Materyalistler bilmin kanıtladığı, hatta filmlere dahi konu olan maddenin aslına hiçbir zaman ulaşamayacağımız gerçeğini reddetmektedirler. Çünkü onlar için tek mutlak varlık maddedir. Konuyu işleyen Matrix filminin ikinci bölümünün vizyona gireceği şu günlerde, maddenin kendisiyle asla muhatap olamayacağımız gerçeğinin, yıllardır neden materyalistlerce hiçbir delil olmaksızın inkar edildiğini hatırlamakta fayda vardır.
UYARI!

Okuyacağınız bu bölüm, hayatın ÇOK ÖNEMLİ bir sırrını içermektedir. Maddesel dünyaya bakış açınızı kökten değiştirecek olan bu konuyu, çok dikkatli bir biçimde ve sindirerek okumalısınız.
Burada anlatılacak olanlar yalnızca bir bakış açısı, farklı bir yaklaşım veya herhangi bir felsefi düşünce değil; dine inanan-inanmayan herkesin kabul edeceği, bugün bilimin de kanıtladığı kesin bir gerçektir.
Hayalin Diğer Adı Madde ve Materyalizmin Sonu

21. yüzyıl, maddenin gerçeğinin tüm insanlar arasında yayılacağı, materyalizmin ise yeryüzünden silineceği tarihi bir dönüm noktası olacaktır.
Önce materyalizmin genel bir tanımına bakalım: Meydan Larousse Ansiklopedisi'nin 8. cildinde maddeci felsefe şöyle tarif edilir: "Maddecilik, 'madde'den başka bir cevherin varlığını kabul etmeyen öğretidir. Bütün gerçekliklerin cevherini ve özünü ruhun meydana getirdiğini söyleyen 'ruhçuluk'un karşıtıdır..." Bu kısa tanımda görüldüğü gibi, materyalist felsefe maddeyi tek mutlak varlık olarak kabul eder ve madde dışında hiçbir varlığı kabul etmez. Örneğin, maddeci felsefe ruhun varlığını kabul etmez, insan bilincini beynin faaliyetlerinin bir ürünü olarak görür. Ancak; bugün artık açıkça bilinmektedir ki, madde dediğimiz şeyler zihnimizde algılanmaktadır. Bu algıların zihnimiz dışında maddesel karşılıkları olduğunu bilimsel olarak göstermemiz imkansızdır. Zihnimizin dışına çıkıp madde dediğimiz şeyin aslı ile muhatap olmamız mümkün değildir. İki cümle ile özetlenen bu gerçeği kabul ettikten sonra, artık ortada ne madde, ne de maddecilik -yani materyalizm- kalmamaktadır.
Algılarımızın, zihnimizin dışında maddesel karşılıkları olduğunu farz etsek bile, bu maddelere hiçbir zaman ulaşamayacağımıza göre, hiçbir zaman görmeyeceğimiz, üstelik varlıkları bile şüpheli olan maddeler üzerine felsefe yapmanın, bunlar üzerine bir hayat görüşü bina etmenin mantıksızlığı ve gereksizliği de açıkça ortadadır. İşte materyalist felsefenin bağlılarının, maddenin ardındaki bu önemli sırrın açıklanmasından son derece rahatsız olmalarının, bu sır çok açık olmasına rağmen onu anlamazlıktan gelmelerinin temel nedeni, bu konunun felsefelerinin sonunu getirdiğini anlamalarıdır. Tarih boyunca tüm materyalistler maddenin gerçeğinin açıklanmasından, hatta materyalizm taraftarlarının bu gerçeği anlatan kitapları okumalarından büyük rahatsızlık duymuşlar ve bunu dile getirmişlerdir. Örneğin Rusya'daki kanlı komünist devrimin liderlerinden biri olan Vladimir I. Lenin, neredeyse bir asır önce yazdığı Materyalizm ve Ampiryokritisizm isimli kitabında taraftarlarını bu gerçeğe karşı şöyle uyarmaktadır:
"Duyularımızla algıladığımız nesnel gerçekliği bir kere yadsıdın mı, kuşkuculuğa (agnostisizm) ve öznelciliğe (subjektivizme) kayacağından, fideizme (dini inanca) karşı kullanacağın tüm silahları yitirirsin; bu da fideizmin istediği şeydir. Parmağını kaptırdın mı, önce kolun sonra tüm benliğin gider. Duyuları nesnel dünyanın bir görüntüsü olarak değil de, özel bir öğe olarak aldığında, diğer bir deyişle materyalizmden ödün verdiğinde, benliğini fideizme kaptırırsın. Sonra duyular hiç kimsenin duyuları olur, us hiç kimsenin usu, ruh hiç kimsenin ruhu, istenç hiç kimsenin istenci olur."
Bu satırlar, Lenin'in büyük bir korkuyla fark ettiği ve hem kendi kafasından hem de "yoldaş"larının kafalarından silmek istediği bu gerçeğin, materyalistleri ne kadar tedirgin ettiğini göstermekte. Ancak günümüz materyalistleri Lenin'den daha da büyük bir tedirginlik içindedirler; çünkü bu gerçek bundan 100 yıl öncesine göre çok daha açık, kesin ve güçlü bir biçimde ortaya konmaktadır. Geçmişte bir felsefe veya bir yorum olarak düşünülen bu konu, tüm dünya tarihinde ilk kez bu kadar karşı konulamaz bir biçimde ve bilimsel bulgulara dayanılarak anlatılmaktadır.
Bilim yazarı Lincoln Barnett, bu konunun sadece "sezilmesinin" bile materyalist bilim adamlarını korku ve endi şeye sürüklediğini şöyle belirtmektedir: "Filozoflar tüm nesnel gerçekleri algıların bir gölge dünyası haline getirirken, bilim adamları insan duyularının sınırlarını korku ve endişe ile sezdiler." (Lincoln Barnett, "Evren ve Einstein", Varlık Yayınları, 1980, s. 17-18)
Ülkemizde ve tüm dünyada, bu konu ile karşı karşıya gelen her materyalistte bu "korku ve endişe" çok güçlü olarak görülmektedir. Örneğin ülkemizde, felsefelerinin sözde temeli olan evrim teorisinin bilimsel yönden çökertilmesiyle zaten ciddi bir şok yaşamakta olan materyalistler, şimdi de Darwinizm'den çok daha önemli bir dayanaklarını, bizzat maddenin kendisini kaybettiklerini anlamaya başlamışlardır. Bu nedenle, konunun önemine dikkat çekip, bu konunun kendileri açısından "en büyük tehlike" olduğundan, kendi "kültürel dokularını tamamen yıktığından" söz etmektedirler. Aslında bu durum, Allah'ın Kuran'da inananlara bildirdiği bir vaadinin de tecellisidir. Hakkın ortaya çıktığı yerde batıl olan fikirler daima yok olmaya mahkumdur. Ayetlerde şöyle buyrulur:"De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur." (İsra Suresi, 81)
"Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah'a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size." (Enbiya Suresi, 18)
Allah'ın varlığını inkar eden ve "Madde var ise, Allah bu maddenin neresinde olabilir?" gibi yüzeysel ve anlayışsız mantıklarla insanların da inkar etmeleri için çaba harcayan bu kişiler, günümüzde en büyük dayanaklarının yıkıldığına şahit olmaktadırlar. Burada anlatılan gerçek, felsefelerini temelden yıkıp atmakta, üzerinde tartışmaya dahi imkan bırakmamaktadır. Tüm düşüncelerini, hayatlarını, kibirlerini ve inkarlarını üzerine bina ettikleri madde, ellerinden bir çırpıda uçup gitmiştir. 21. yüzyıl, bu gerçeğin tüm insanlar arasında yayılacağı, materyalizmin ise yeryüzünden silineceği tarihi bir dönüm noktasıdır. Bu gerçeği görebilen insanların, geçmişte neye inandıkları, neyi niçin savundukları hiç önemli değildir. Önemli olan, gerçeği gördükten sonra, buna direnmemek, ölümle birlikte zaten apaçık anlaşılacak olan bu gerçeği geç olmadan anlamaktır. Unutmamak gerekir ki, gerçeklerden kaçılmaz.

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:26 AM
Meyvelerdeki Mucizevi Özellikler


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/Meyvelerdeki_Mucizevi_Ozellikler_Mayis/meyvelerdeki_mucizevi_ozellikler.jpg
İlkbahar, kıştan sonra tabiatın derin bir uykudan uyandığı mevsimdir. Ağaçların yeşil yapraklarla dolduğu, çiçeklerin açtığı, kuşların ve kelebeklerin uçuştuğu, yaz mevsiminin habercisi olan ılık rüzgarların estiği ilkbaharda, tabiat yenilenir ve tüm güzellikleri gözler önüne serilir. Bu güzelliklerden bir tanesi de meyvelerdir. Rengiyle, kokusuyla, değişik tatlarıyla, vitamin deposu olan meyveler Allah'ın insanlara nimet olarak sunduğu güzelliklerdendir.


Bitkilerde gelecek kuşakların devamlılığı için üreme, çiçeklenme ile başlayıp meyve oluşumu ve tohum oluşması süreci içinde sağlanır. Meyvenin en önemli işlevi olgunlaşmamış tohumları ortama ve tohum yiyicilere karşı korumak ve değişik yörelere dağıtmaktır. Meyve içinde yer alan tohumlar canlıların yemesi ile dağılabildiği gibi rüzgar, su gibi faktörlerle etrafa saçılabilmektedir. Böylece yeni bitkilerin oluşması sağlanmaktadır. Kapkara toprağın, minicik tohumla birleşerek, bu tohumun içinden rengarenk çiçekleri, mis kokulu meyveleri çıkarması Yüce Rabbimizin yaratışındaki mucizelerden sadece biridir.
Yeryüzündeki binlerce çeşit meyve, insanlar için hem bir besin kaynağı hem de içerdikleri vitamin ve minerallerle bir şifa kaynağıdır. Örneğin dünya üzerinde en çok tüketilen meyvelerden biri muzdur. Muz çok besleyici bir besin kaynağı olması, birçok vitamin, protein, mineral ve aminoasiti içeriyor olması yatmaktadır. Özellikle B1, B2, C, A ve E vitaminlerini içeren muz, potasyum, demir, kalsiyum, fosfor, sodyum ve iyot açısından da çok zengindir. Muz kalori değeri çok yüksek olmasına karşılık hiç kolesterol içermez. Önemli ölçüdeki potasyum içeriği kalp kaslarının gelişimini ve kalp atışlarının normale dönmesini sağlar. Vücudun su dengesini ayarlar. Muz içerdiği B1 vitamini sayesinde vücudun enfeksiyonlara karşı korunmasında etkilidir. Ayrıca yine B1 vitamini sayesinde sinir dokularının normal çalışmasına da etki eder. İçerdiği iyot sayesinde de tiroid bezinin dengeli çalışmasına yardım eder. Bu yararlarının yanı sıra, Allah Kuran'da "Üstüste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları" (Vakıa Suresi, 29) ayetiyle muzun cennet meyvelerinden olduğunu haber vermiştir. Elbette ki diğer tüm nimetler gibi cennetteki muz da dünyadakinden çok daha kusursuz olacaktır. Ancak Allah dünyada da bu cennet nimetinin bir benzerini yaratmış ve insanları bu meyveden faydalandırmıştır.
Kendine özgü hoş kokusu ve tadıyla baharın güzel meyvelerinden bir tanesi çilektir. Meyvesi, küçücük ve içinde kendine özgü aromalı çekirdekleri bulunan meyveciklerin bir çiçek tabanında gelişip büyümesi ile meydana gelir. Kırmızı rengini ise olgunluk döneminde alır. Çilek C vitamini bakımından oldukça zengin bir meyvedir. Çilekteki C vitamini miktarı limona oranla daha yüksektir. Çilek özellikle gut, damar tıkanıklığı ve romatizma gibi rahatsızlıkları olanlara tavsiye edilmektedir. Çünkü çileğin kanı berraklaştırma ve akıcılığını sağlama gibi bir özelliği vardır. Çilek estetik görünümüyle, kendine özgü kokusuyla ve olağanüstü tadıyla Allah'ın benzersiz sanatını sergileyen özel bir tasarım harikasıdır.
Yeryüzündeki saymakla bitiremeyeceğimiz çeşitlilikteki bitkiler, milyonlarca yıldır ne zaman ne yapmaları gerektiğini, ne zaman çiçek açacaklarını ya da meyve vereceklerini tohumlarında saklı program sayesinde bilmekte ve unutmadan, yanılmadan bu programı uygulamaktadır. Doğadaki bin bir çeşit meyve ise, her seferinde aynı kusursuz tasarımda, aynı koku ve tatla hiç hatasız oluşmaktadır. Üstelik her biri içerdikleri değişik vitamin, mineral ve bileşiklerle insanlara besin kaynağı olurken, bir yandan da birçok fayda sağlamaktadır.
Meyvelerde, bilinçli ve üstün bir akıl sahibinin yaratışı olduğu açık bir gerçektir. Meyveler Allah'ın yaratma sanatını gözler önüne seren delillerdendir. Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir: "O, gökten su indirendir. Bununla her şeyin bitkisini bitirdik, ondan bir yeşillik çıkardık, ondan birbiri üstüne bindirilmiş taneler türetiyoruz. Ve hurma ağacının tomurcuğundan da yere sarkmış salkımlar, -birbirine benzeyen ve benzemeyen- üzümlerden, zeytinden ve nardan bahçeler (kılıyoruz.) Meyvesine, ürün verdiğinde ve olgunluğa eriştiğinde bir bakıverin. Şüphesiz inanacak bir topluluk için bunda ayetler vardır." (Enam Suresi, 99)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:27 AM
Midye Yapışkanının 'Kimyasal Kodu' Çökertildi


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/midye_yapiskaninin_kimyasal_kodu_cokertildi_Nisan/midye_yapiskaninin_kimyasal_kodu_cokertildi.jpg
Deniz kıyısındaki kayalara veya teknelerin gövdelerine yapışmış midyeleri daha önce görmüşsünüzdür; Ancak yandaki resimdeki gibi bir midyeyi ilk kez görüyor olmalısınız... Resimdeki midye, insanoğlunca üretilmiş olan ve en az yapışkanlığa sahip malzemelerden birine, teflona yapışmış görünüyor. Hem de asılı vaziyette.

Bu resim, ABD'deki Purdue Üniversitesi'nin kimya bölümünde, Wilker Araştırma Grubu'nun kullandığı laboratuvarda çekildi. Grubun başkanlığını yürüten kimya profesörü Jon Wilker, sonuçlarını geçtiğimiz ay duyurduğu çalışmasında, Mytilus edulis türüne ait midyenin süper kuvvetli tutkalının yapışmasında demirin anahtar rol oynadığını ortaya çıkardı. Böylece demir gibi bir metalin, şekillenmemiş biyolojik bir malzemenin oluşumunda kritik öneme sahip olduğu ilk kez gösterilmiş oldu.
Çalışmayı; "tutkalın, kimyasal kodu çökertildi" diyerek özetleyen bilim adamlarına göre, bu formülün bilinmesi yeni teknolojik ürünler geliştirilmesinin de önünü açacak. Tıpta ve genel kullanımda daha güvenli alternatif yapışkanlar geliştirilebilecek. Bunun yanısıra midyelerin gemi gövdelerine yapışarak ortaya çıkardığı, yıllık toplamı milyonlarca doları bulan maddi zararı önleyebilecek kaplamalar üretilebilecek.
Midye yapışkanının sentetik bir versiyonunu geliştirme çalışmalarını yürüten Wilker ve ekibi; midyenin demiri, etraftaki deniz suyundan elde ettiğini, bunu proteinleri bağlamada kullandığını ve ortaya çıkardığı karışımı, kuvvetli bir yapışkana dönüştürdüğünü keşfettiler. Midyeler, cam ve teflon da dahil olmak üzere neredeyse herşeye yapışabiliyor.
Peki acaba metale dayalı bu protein çapraz bağlama mekanizması biyolojide yaygın bir mekanizma mı? Bu sorunun cevabı şimdilik tam olarak bilinmiyor. Prof. Wilker, diğer kabuklu deniz hayvanlarının ürettiği çimentoları inceleyeceklerini ve diğer biyolojik malzemelerin nasıl üretildiğine bakacaklarını söylüyor.
"Bu yapışkanın biyolojik kökeni ve neredeyse tüm yüzeylere yapışabilir olması, medikal bantlar gibi uygulamaları davet ediyor " diyor Wilker.
Araştırmacı, gemi kaplamasıyla ilgili olarak sözlerine şunları ekliyor:
"Deniz yapışkanlarının nasıl oluştuğunu anlamak, yapışma sürecini önleyecek yüzey ve kaplamalar geliştirmede anahtar rol oynayabilir. [Gemi gövdelerine yapışan midyelerin] seyir bozucu etkilerine karşı kullanılan mevcut boyalar, çevre sulara bakır yayarak deniz kabuklularını larva dönemlerindeyken öldürüyor. Elde ettiğimiz sonuçların, deniz ortamına zehir yayılmasını gerektirmeyen [ve midyelerin yapışmasını engelleyen] boyalar üretmeye yardımcı olmasını umuyoruz."
Detayları Wilker'ın çalışmasıyla gün ışığına çıkarılan bu yapışkanın üretilmesi, son derece karmaşık bir üretim planının kusursuz bir şekilde izlenmesiyle mümkündür.
Midyenin deniz suyundan aldığı demirle bağladığı proteinler, genlerindeki kompleks bilgiye göre üretilir. Genlerdeki bu bilgi, A, T, G ve C kimyasal harfleriyle (nükleotidler) kodlanmış halde bulunur. Bu kimyasal harfler, midyenin yapışkanı üretmeyle sorumlu hücrelerinde 'okunur' ve okunan bu bilgi protein üretimine tercüme edilir. Bu tercüme sonucunda, proteinlerin yapıtaşını oluşturan amino asitler, doğru sayıda ve doğru sırada dizilerek bir zincir halinde sıralanır. Aminoasitlerin farklı farklı dizilimleri, oluşturulan zincirlerin, yani proteinlerin üç boyutlu ortamda farklı formlarda katlanmasını sağlar. Proteinlerin formları çok önemlidir. Bir proteinin formunda meydana gelecek ufak bir bozulma, görevini yapamamasına yol açacaktır. Buradaki ilişkiyi anahtar-kilit ilişkisine benzetmek mümkündür. Midye yapışkanını meydana getiren proteinlerin her biri böylesine hassas bir plana göre oluşturulmaktadır. Protein oluşumunun yanısıra, midye yapışkanı üretimi için geçerli demirin deniz suyundan elde edilmesi de hassasiyet ortaya koyan hücre faaliyetleri sayesinde mümkün olmaktadır. Demir atomları, organizmaya zararlı olabilecek çok sayıda madde arasından seçilip içeri alınmakta ve karmaşık biyokimyasal reaksiyonlara sokulmaktadır.
Görüldüğü gibi midye yapışkanının üretiminde, çeşitli moleküller özel bir işleme tabi tutulmakta ve bu işlemler sırasında bilinçli ayarlamalar göze çarpmaktadır. Moleküller 'tanınmakta', bunların ne şekilde birleştirileceği adeta 'hatırlanmakta'dır.
Açıktır ki, bu faaliyetler, tüm bu sürecin bilgisine sahip bir bilincin varlığına işaret etmektedir. Peki ama bu bilincin sahibi, midyenin herhangi bir şuura sahip olmayan hücreleri olabilir mi? Acaba hücreler, kimya profesörlerinin ancak uzun laboratuvar çalışmaları sonucu ortaya çıkardıkları kimyasal formülleri kendileri 'düşünmüş' olabilir mi? Acaba bir midye, yüzeylere yapışmayı kendisi istemiş ve ıslak zeminlere bile kolaylıkla yapışabilen bu yapışkanı kendisi 'icat etmiş' olabilir mi?
Elbette tüm bu sorulara verilecek cevap 'Hayır' olacaktır. Bu yapışkanın üretiminde görülen bilincin şuursuz hücrelerden meydana gelen midyeye ait olamayacağı ortadadır. O halde üstün akıl sahibi bir varlık midyeyi bu özellikleriyle birlikte yaratmış olmalıdır. Hiç kuşkusuz midyeyi yaratan ve ona kuvvetli yapışkanlar üretmeyi ilham eden, Alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Allah, bir Kuran ayetinde şöyle buyurmaktadır:"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. " (Haşr Suresi, 59)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:27 AM
Müthiş Bir Yön Bulma Kabiliyeti

Göç eden canlılar, araştırmacıları daima şaşkınlık içinde bırakmıştır. Monark kelebekleri, leylekler ve somon balıkları gibi bazı hayvanlar uzun yolculuklarında yollarını şaşırmadan hedeflerine varabilmektedirler. Şimdi bu canlılara bir yenisi daha eklendi; üstelik bu seferki daha da şaşırtıcı.
Karayipler civarında yaşayan Panulirus argus türüne ait dikenli ıstakozlar üzerine yapılan bir araştırma, bu canlıların sadece yön tayini değil yer tayini de yapabildiklerini ortaya koydu. Buna göre dikenli ıstakozlar, hiç bilmedikleri bir yere bırakılmış olsalar da yönlerini hatta 'yerlerini' bulabiliyorlar.
Karayipler civarında yaşayan dikenli ıstakozlar genellikle Atlantik Okyanusu'nun batısında Brezilya ile Bermuda arasında bulunuyorlar. Bazıları göçmen ama çoğu günlerini mercan kayalıklarının içinde geçiriyor.
Araştırma nasıl gerçekleştirildi?
Kuzey Carolina Üniversitesi araştırmacıları Larry C. Boles ve Kenneth J. Lohmann, ıstakozların yön bulma yeteneğini araştırmak için bir deney düzenlediler. Karayip açıklarında yakalanan ıstakozlar daha sonra tekneyle yakalandıkları yerden 12-37 km uzağa götürüldü. Yolculuk sırasında ıstakozların hiçbir şey görmemesi için çok dikkatli davranıldı: Kısmen deniz suyuyla doldurulmuş haznelerde tutuldular, haznelerin etrafı kapatıldı ve test alanına dolambaçlı bir rota izlenerek götürüldüler. Çevreyi algılamaları engellenen ıstakozlar bazı şaşırtmacalara da tabi tutuldu. Örneğin hazneler sağa sola sallanacak şekilde iplere asıldı. Istakozların, dünyanın doğal manyetik alanını bir pusula gibi kullanmalarının önüne geçebilmek için güçlü mıknatıslarla haznelerde karmaşık manyetik alanlar oluşturuldu.
Bilim adamları, bu engelleme ve şaşırtma dolu yolculuktan sonra denizde bir noktada durup ıstakozları salmaya başladılar. Istakozlar serbest kaldıkları anda gözlerinin kapalı da olmasına karşın ilk yakalandıkları yerin yönünü kolaylıkla buldular. Istakozlar suya bırakılır bırakılmaz evlerinin yolunu tuttular. Bilim adamları ıstakozların hiçbir şaşkınlık dönemi geçirmediklerini gözlemlediler.
Istakozlardaki Gizli Pusula

Böyle mükemmel bir yeteneğin kaynağı bilimsel olarak henüz gösterilebilmiş değil. Bununla birlikte bazı araştırmacılar, canlıların yön bulma yeteneklerinde dünyanın manyetik alanından faydalandıklarını düşünüyor. Bu bilim adamları, canlıların vücudunda gizemli bir pusula bulunduğunu düşünüyor. Ancak ıstakozların bu yeteneğini açıklamada pusula benzetmesi de yetersiz kalıyor.
New York'taki Cornell Üniversitesi'nden nörobiyoloji ve davranış profesörü Charles Walcott :
"Birçok hayvanın dünyanın manyetik alanlarını bir araç olarak kullandığını biliyoruz" diyor ve ekliyor: "Ama eğer kaybolmuşsanız bir pusula size nerede olduğunuzu söylemez".
Boles, ıstakozlardaki yeteneğin üstünlüğünü vurguluyor: "Bu test kesinlikle birçok hayvanın geçemediği bir testtir. Testi geçebilmeleri, bir şekilde, bulundukları noktayı an ve an bildiklerini gösteriyor. İçlerinde bir şey bulunuyor olmalı".
Böylece deneyde kullanılan ıstakozların, vücutlarında bir tür harita oluşturdukları ve kalkış noktasından itibaren koordinat takibi yapabildikleri ortaya çıkıyor. Bilim adamlarının çözemediği bu mekanizma, bir yolcu uçağındaki elektronik radar sistemleri gibi çalışıyor.
Bilim adamlarını en çok şaşırtan şey ise bu mükemmel sisteme sahip ıstakozun nispeten basit bir sinir sistemine sahip olması.
Boles bu konuda şunları söylüyor: "Burada asıl büyük konu, omurgasızların nispeten basit sinir sistemlerine sahip olmaları. Çoğu kişi böyle bir işi yapmada gerekli zihinsel kapasiteleri olmayabileceğini düşünüyor".
Bu noktada bazı sorular karşımıza çıkmaktadır:

- Istakozlar basit bir sinir sistemine sahip olmalarına karşın nasıl böyle zor bir işi başarabilmişlerdir?
- Gözleri kapalı olduğu halde 37 kilometrelik yolculuk boyunca doğru izi nasıl takip edebilmişlerdir?
- Bu canlının küçücük beyninde, bu kadar geniş bir alanın haritası nasıl oluşabilir?
- Dünyanın elektromanyetik alanını nasıl algılıyor olabilir?
- Elektromanyetik alandaki bilgileri bedeninde nasıl yorumluyor olabilir ?
Istakozların tüm bunları başarması bir mucizedir. Şimdi kendinize şu soruyu sorun ve düşünün:
Büyük bir çölde bulunduğunuzu farz edin. Bulunduğunuz noktadan bir cipe bindirilip gözünüz ve kulağınız kapalı olduğu halde 200 kilometre uzağa götürülüp bırakıldığınızı düşünün. İlk başta bırakıldığınız noktaya dönme şansınız var mıdır? Elbette, hayır !
Peki ama bu özel yön bulma sistemi ıstakozda nasıl ortaya çıkmıştır? En basit bir pusulayı ele alacak olsanız bile bunun özel olarak tasarlandığı açıktır. Pusuladaki iğne, özel olarak işaretlenmiş yönler, cam kaplı muhafazası bunun özellikle yön bulmak için tasarlanmış olduğunu göstermektedir. Istakoz bedeninin bir pusuladan çok daha etkili çalıştığı açıktır. Tüm bunlar ıstakozdaki sistemin özel olarak tasarlandığını ortaya koymaktadır.
Allah ıstakozu yaratmış ve tüm bu özel sistemle donatmıştır. Yüce Allah diğer tüm canlıları da yaratandır ve O, kusursuzca var edendir. O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tespih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:27 AM
Nanoteknoloji ve Mikrodünyalardaki Yaratılış



http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/nanoteknoloji_ve_mikrodunyalardaki_yaratilis_eylul _ikibinuc/nanoteknoloji_ve_mikrodunyalardaki_yaratilis.jpg

Teknoloji ilerledikçe kullandığımız araçların boyutları giderek küçülüyor. İlk bilgisayar bir oda kadar büyüktü. Önce bir çalışma masasının, sonra da dizlerin üstüne konabilecek kadar küçüldü. Şimdi ise cebimizde taşınabilecek büyüklükte olanları bile var. Peki acaba teknolojik ürünlerdeki küçülme süreci ne kadar devam edebilir? Mesela bir tuz tanesinden bile daha küçük motor, ya da toz zerresi kadar bir bilgisayar devresi yapmak mümkün müdür?

Şu anki en hızlı bilgisayardan kat kat daha iyi bir bilgisayarın bir yüzüğün içine sığdırıldığını ve şarj etmeden günlerce kullanabildiğinizi bir düşünün. Şimdilik bu bilgisayarı sadece hayal edebiliriz. Çünkü böyle bir bilgisayarı oluşturacak bileşenleri henüz yapamıyoruz, bilim adamlarının önünde teknik olarak aşılması gereken bir yığın sorun var. Peki ya atom boyutunda makineler yapmaya çalışsaydık?
Herkes atomların gözle görülemeyecek kadar küçük olduğunu bilir. Ama ne kadar küçük? Bunu zihnimizde canlandırabilmek için şöyle bir örnek verebiliriz. Avucunuzun içine 12 gram kömür tozu aldığınızı ve tam 3 milyar insanı da bu tozun içinde atomları saymakla görevlendirmiş olun. Her insan günde sekiz saat çalışsın ve saniyede bir atom saysın. 3 milyar insanın katıldığı bu sayma işlemi tam "20 milyon yıl" sürerdi.
Şu anda yeryüzünde atom boyutunda motorlar, yataklar, pompalar, otomatik kapılar, bilgisayarlar mevcut. Üstelik hepsi de milyonlarca yıldır aksamadan işliyor. Bu olağanüstü makineler canlıları oluşturan hücrelerin içinde görev yapıyorlar. Bu makinelerle ilgili olarak bilimsel bir kaynakta şu ifadeler yer almaktadır:
"... Belli bir plana göre atom üstüne atom koyarak proteinleri ve diğer molekülleri oluşturuyorlar. Döner mil yatakları çok çeşitlidir: birçok ilkel bakteride DNA'yı çevreleyen ve onun üstünde kayan kıskaçlar bulunur. Kendi hücrelerimizde bulunan motorlar, hareket ettirmek için değil, enerji yaratmak için çalışırlar. Hücrelerimizde her molekül çeşidi için özel pompalar var. Bunlar hücreye girmesi gereken iyon, aminoasit, şeker, vitamin vesaireyi seçerek hücre içine yığıyorlar. Hücrelerde ayrıca moleküler bilgisayarlar da var; bunlarsa çevrelerindeki moleküllerin yoğunluğunu okuyup buna göre biçim değiştirerek yapılması gereken görevi hesaplıyorlar." (Goorsell, D. S., "Biomolecules and Nanotechnology", American Scientist, Mayıs-Haziran 2000.)
Bu makinelerin boyutları metrenin milyarda biri ya da başka bir deyişle milimetrenin milyonda biri kadardır. Kusursuz işleyişleri bilim adamlarını hem hayrete sürüklemekte hem de benzeri sistemler yapma konusunda ilham vermektedir.
Teknolojinin, büyüklüğü metrenin 100 milyon ile 1 milyarda biri arasında değişen malzemelerin üretimi, montajı ve kullanımı ile ilgilenen koluna Nanoteknoloji adı verilmektedir. Yüzüğün içine sığdırmayı hayal ettiğimiz bilgisayar bir yana, bir toz zerreciği nanoteknoloji dünyasına sığamayacak kadar dev bir yapıdır.
Nanoteknoloji, atomları tek tek kullanarak, yalnızca çalışabilen değil, iş gören, makrodünyada olmayan niteliklere sahip aygıtların üretilmesini ve kullanılmasını amaçlayan bir alandır.
Kanserli hücreleri arayıp bulan ve içlerine girip özel ilaçlardan oluşan yüklerini boşaltan, onarım yapan yarı mekanik, yarı biyolojik araçlar, yolları, evleri temizleyecek bir nanorobotlar ordusu, nanometre (milyarda bir metre) kalınlığındaki tellerden akan elektronların sağladığı, akıl almaz hızda ve genişlikte iletişim ve hesaplama gücü... Nanoteknolojide bir sınır yoktur, yapılabilecekler uzmanların hayal gücüne kalmıştır.
IBM 1993 yılında 14 nanometre uzunluğunda bir bakır temel üzerine demir atomlarını eliptik bir biçimde dizdi. Bu düzenek 1 ve 0'ları temsil eden atomlar sayesinde bilgi saklayabilme özelliğine sahipti. IBM'in 'kuantum havuz' olarak adlandırılan bu buluşu, bilinen en eski bilgi taşıyıcı nano-yapılardan biri olan nezle virüsünden, çok az daha küçük. Bu virüsün 20 kenarlı, birbirine bağlı proteinlerden oluşan kabuğu, yaklaşık 7000 nükleotid barındıran bir RNA zincirini koruyor. Kısacası virüsler içlerindeki 7000 byte'lık bilgiyi kopyalayarak çoğalan bir nano-makine olarak düşünülebilir. IBM'in buluşu ile nezle virüsü arasında bir arayüz tasarlandığında ortaya çıkacak araç bir silikon atomundan sadece 100 kez daha büyük bir bilgisayar olacak. (Bilim ve Teknik Dergisi, "Nano Dünya", Eylül 2003, s.37.)
İşte burası nanoteknoloji ile canlılığın -daha bilimsel bir deyişle- biyomoleküllerin kesiştiği noktayı oluşturuyor. Kuantum havuz bir mühendislik eseri, nezle virüsü ise biyolojik bir varlıktır. Nanodünyada her ikisi de birer makinedir. Aralarındaki fark birinin metal taban üzerine inşa edilirken diğerinin organik moleküllerden oluşan bir taban üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Bu iki nanomakine arasında kurulacak bir köprü, atom boyutlarındaki motor ve anahtar gibi bildik cihazların kendi kendilerini kopyalayabilmelerine imkan verecektir.
Bilim adamları bu olayı 'dünyanın çehresini değiştirebilecek teknolojik bir devrim' olarak nitelendiriyorlar. Çünkü bu sayede çevremizdeki herşey bilgi saklayabilecek bir hale gelecek. Bunun için bilim adamlarının yapacağı tek şey biyodünyadaki kusursuz yaratılış örneklerini daha iyi ve daha yakından tanımak. Bu yüzden bilim çevreleri şimdiden, biyolojik moleküllerden örnek alınarak yapılacak makineler için "biyo-nanomakine" adını kullanmayı tercih ediyorlar. (Goorsell, D. S., "Biomolecules and Nanotechnology", American Scientist, Mayıs-Haziran 2000.)
Biyolojik moleküller, nanoteknoloji araştırmacılarına daha yararlı ve uygulanabilir makineler yapabilmeleri için önemli örnekler sunuyorlar. Ancak yine de onların bizim yaptığımız tasarımlardan farklı olduklarını unutmamak gerekiyor. D. S Goorsell, American Scientist dergisinde yazdığı bir makalede bu farklılığı şöyle dile getiriyor:
"Biyomoleküler yapının oluşmasında rol oynayan kuvvetler, gözümüzle gördüğümüz dış dünyadaki benzer kuvvetlerden farklıdır; bu nedenle protein otomontajını dış dünyadakine benzetmek istersek yanılgıya düşeriz. Dış dünyada mühendislik, büyük ölçüde kütle çekiminin katı cisimler üzerindeki etkisine bağlıdır. Betonun ve çeliğin kuvveti ve teflon ve lâstiğin farklı sürtünme özellikleri bununla ilgilidir. Molekül dünyasındaysa, bu gibi özellikler moleküller arası ya da molekül içi atom hareketleri üzerinde ısının etkisine bağlıdır (termal etki). Moleküllerde ortamın sıcaklığıyla orantılı bir kinetik enerji vardır; bu enerji moleküllere kayma, fır dönme ve titreşim hareketleri yaptırmak ister." (Goorsell, D. S., "Biomolecules and Nanotechnology", American Scientist, Mayıs-Haziran 2000.)
Ne var ki, biyomoleküler makineler ile bizim tasarımlarımızı farklı kılan temel neden bu değildir. Tasarladığımız cansız makinelerden biri çalışmazsa, onu bir kenara bırakıp yeni bir tasarım yapabiliriz. Canlı hücrelerde ise böyle bir şey asla söz konusu değildir. Canlı hücrelerini kusursuz örnek olabilecek hale getiren de bu özellikleridir.
Nanoteknolojiyi uygulanabilir kılan şey, atomların yapısı ve aralarındaki mükemmel organizasyon özelliğidir. Onları taklit edebilelim ya da edemeyelim hayatın kendisi hatta evrenin tamamı atomdaki üstün tasarımın bir sonucudur. Bu nedenle nanoteknoloji mühendislerinin biyomoleküllerden sonra bilmesi gereken ikinci bir husus da atomların yapısı ve davranış biçimleridir:
"Örneğin, külçe altın oda sıcaklığında tepkimeye girmezken, 3-5 nanometre boyutlarındaki altın parçacıkları, pek çok tepkimeyi tetikleyebiliyor. Nanoaltınların bu özelliğini keşfeden bir Japon firması, bunlardan tuvaletlerde kullanılmak üzere "koku yiyiciler" geliştirmiş. Malzemelerin nanoölçeklerde kazandıkları değişik özellikler, bunlara giderek artan bir endüstriyel değer kazandırıyor. Bazı şirketler, sıradan plastiğin üzerine nanoölçekli çubuklar yerleştirerek malzemenin gücünü ve darbeye direncini güçlendirmeye çalışıyorlar. Askeri laboratuvarlar, anthrax gibi biyolojik silahları belirleyen nanoölçekli sondalar geliştiriyorlar. Ve bir-iki nanometre çapında, kamış biçimli moleküller olan karbon nanotüpler, biçimlerine bağlı olarak elektriği metal ya da yarı iletken özellikte taşıyabiliyorlar ve daha şimdiden transistör ve diyot gibi elektrik malzemelerinde yaygın kullanım kazanmış bulunuyorlar." (Service, R. F., "Atom-Scale Research Gets Real", Science, 24 Kasım 2000.)
Bütün kimyasal tepkimeler ve bu tepkimelerin doğurduğu tüm sonuçlar atomdaki bu tasarımın belirlediği kriterler çerçevesinde gerçekleşir. Mesela siz bu satırları okurken beyninizde pek çok kimyasal işlem oluyor ve bu işlemlerdeki atomlar üstün bir tasarıma sahip olduğu için herşey yolunda gidiyor ve siz bu satırları görüp, okuyor ve içindekileri anlayabiliyorsunuz. İşin dikkat çekici olan yönü görmenizi sağlayan kimyasal tepkimeler olmasına rağmen sizin bu tepkimeleri asla görememeniz. Ancak elbette ki görülebilen bazı tepkimeler de vardır: Bir bardak demli çaya bir dilim limon koyduğunuzda çayın rengi açılır. Kibriti çaktığınızda bir tahta parçası alev alev yanar ve kömüre dönüşür. Bunların tümü birer kimyasal tepkimedir. Soğuk günlerde ısınmamızı sağlayan da tonlarca ağırlıktaki roketlerin uzayda ilerlemesini sağlayan da atomlardaki tasarımdır.
Acaba şimdikinden farklı yapıdaki atomlardan oluşmuş bir evren nasıl olurdu? Kitapları çevrilen Rus bilim yazarları L. Vlasov & D. Trifonov'un Türkçeye "107 Kimya Öyküsü" adıyla çevrilen kitaplarında böyle bir evreni şöyle anlatırlar:
"Oksijenle hidrojen her karıştırıldığında hemen su buharı oluşsun. Bir demir plaka havayla temas ettiğinde üzeri hemen kırmızımsı kahverengi pasla kaplansın ve birkaç dakika sonra, katı parlak metal yumuşak bir toza, demir okside dönüşsün.
Dünyadaki tüm kimyasal tepkimeler bir nefeslik sürede gerçekleşsin. Taşıdıkları enerjiden bağımsız olarak tüm moleküller birbirleriyle tepkimeye girsinler. İki molekül arasındaki her çarpışma onların kimyasal birleşmesi ile son bulsun.
Bu durumda tüm metaller yeryüzünden yok olurlardı, çünkü oksitlenirlerdi. Canlı hücreleri oluşturanlar da dahil, tüm karmaşık organik maddeler basit ama daha kararlı bileşiklere dönüşürlerdi.
Tuhaf bir dünya olurdu. Yaşamsız bir dünya, kimyasız bir dünya, kimyasal tepkimelere girmek için hiçbir eğilim duymayan çok kararlı maddelerin düşsel dünyası.
Neyse ki, böyle bir karabasan bizi korkutmuyor. Bu tür evrensel bir 'kimyasal felaketin' yolunu kesen büyülü bir engel vardır." (107 Kimya Öyküsü, L. Vlasov & D. Trifonov, Tübitak Yayınları, 16. Basım, Ankara, Haziran 2001, s.93.)
Evrenin her yerinde tek bir atomu dahi başıboş bırakmayan bir akıl ve irade sahibinin müdahalesi görülür. Bu şekilde yukarıda örneklendirdiğimiz türden bir tasarım eksikliğinin oluşmasını ve bunun felaket ile sonuçlanmasını engelleyen tek bir güç vardır, o da gücün ve kudretin tümünü Kendisi'nde barındıran Allah'tır. Allah dilediği anda dilediği yerde kudretini tecelli ettirmektedir. En küçük atomundan uçsuz bucaksız galaksilere kadar tüm evren Allah'ın dilemesi ve her an ayakta tutması ile varlığını sürdürmektedir."O Allah ki, Yaratan'dır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakim'dir." (Haşr Suresi, 24)
ABD'de dünyanın saygın üniversitelerinden MIT'de moleküler biyoloji ve Kuantum fiziği doktorası yapmış olan bilim adamı Prof. Gerald Schroeder, evrene hakim olan kusursuz düzenliliğin Bir olan Allah'ın eseri olduğunu şu cümlelerle açıklıyor:
"Ebedi ve ezeli olan Bir'dir dendiğinde bunun ardından iki, üç ve dördün geldiği "bir" sanmayın. Burada bundan çok daha derinlikli bir şeyden bahsedilmektedir. Burada bahsi geçen birlik, fiziksel olan tarafından idrak edilen sonsuz metafiziksel gerçekliktir, tamamen kapsayıcı ve evrensel olan birliktir.
Herşey, istisnasız herşey, sonsuz bir birliğin, fizik ötesi aynı anda her yerde mevcut olan birliğin tezahürüdür. Bu birliğe dokunduğunuz zaman, sizin ve tüm yaradılışın içinde yer aldığı mucizeyi idrak ve tecrübe edersiniz. Bu vecd hali tüm varlığınıza yayıldığında bilinç düzeyiniz bireysel farkındalık boyutundan uzaklaşır ve sınırlı fiziksel gerçeklikle evrensel metafiziksel gerçeklik arasındaki uçurumu yok eder." (Tanrı'nın Saklı Yüzü, Gerçekle Buluşan Bilim, Gerald L. Schroeder, Gelenek Yayıncılık, İstanbul, Nisan 2003, s. 23.)"De ki: O Allah, Bir'dir. Allah, Samed'dir (herşey O'na muhtaçtır, Daim'dir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır). O, doğurmamıştır ve doğrulmamıştır. Ve hiçbir şey O'nun dengi değildir." (İhlas Suresi, 1-4)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:28 AM
Okyanus Akıntıları

Dünyadaki Mükemmel Ayarlanmış Sistemlerden Biri: Okyanus Akıntıları

Gökyüzünde çakan şimşekler, şiddetle yağan yağmur, kar, hızla esen rüzgarlar veya açık bulutsuz sıcak bir hava... Tüm bu tanımlar, içinde yaşadığımız gezegende hepimizin tanık olduğu iklim olaylarıdır. Bu tasvirlerde ortaya çıkan gerçek ise çeşitliliktir. Yüce Allah bu çeşitliliği sebepleri ile birlikte yaratarak bizlere üstün aklını bir kez daha gösterir. Dünyanın şekli, yörüngesi, yükselti, bakı, kara ve denizlerin dağılışı, denize olan yakınlık ve uzaklık, rüzgarlar ve okyanus akıntıları iklim çeşitliliğini yaratan sebeplerin başlıcalarıdır.


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/okyanus_akintilari_agustos_ikibinuc/okyanus_akintilari.jpg
İşte bu sebeplerden biri olan "Okyanus Akıntıları" sınırlı su kütlesinin belirli bir yönde hareketi olarak tanımlanır. Alçak ve yüksek enlemlerde genellikle doğu veya batı yönlü olan akıntılar bulundukları enlemin sıcaklığına uygun olarak sıcak ve soğuk su akıntıları biçimindedir. Şüphesiz Yüce Allah sıcak ve soğuk su akıntılarını, insanların öğüt alıp düşünmesi için birçok ilim ve hikmetle yaratmıştır. (En doğrusunu Allah bilir.) Bu hikmetleri şöyle sıralayabiliriz:


İklim Üzerinde Değişiklik Meydana Getirirler

Akıntı sistemlerinden sıcak akıntıların bir kısmı oluştukları sıcak bölgeden, daha düşük sıcaklığı olan bölgelere ilerleyerek ısıyı yükseltirler. Örneğin Japonya'da Kuro Şiyo sıcak su akıntısının etkisi ile kışlar, bulunduğu enleme göre olması gerektiğinden daha ılık ve nemlidir, yöre bu iklim sayesinde zengin bir doğal bitki örtüsüne sahiptir. Golfstream sıcak su akıntısı ile Norveç yer aldığı enlem dairesine göre daha ılık ve bol yağışlı kışlara sahiptir.
Soğuk akıntıların bir kısmı ise soğuk bölgelerden veya yüzeye çıkan soğuk dip sularından kaynaklanırlar ve su sıcaklığı 15°C olmasına rağmen bulundukları sıcak enlemlerde soğuk akıntı olarak hissedilirler. Bu nedenle sıcaklığı düşürürler ve havanın bunaltıcı etkisini azaltırlar. Örneğin sıcak Afrika'nın Namibya kıyıları boyunca kuzeye akan Benguala soğuk su akıntısı ısının önemli ölçüde düşmesine neden olurken, benzer etki Fas kıyıları boyunca Kanarya, Güney Amerika'da Peru'da ise Humbolt soğuk su akıntısına bağlı olarak meydana gelir.
Yağışların Düzenlenmesini Sağlarlar

Soğuk su akıntılarının etkili olduğu sahalarda bu akıntılar hava kütlelerinin soğumasına yol açarak, bu kütlelerin sıcak kara alanı üzerinden geçerken yoğunlaşmasına ve yağmurun yağmasına engel olurlar. Bu biçimde kıyı kesimlerde sisli, bulutlu, serin günler oluştururken, nem yüklü hava kütlelerinin kıtaların iç kısımlarına ilerleyerek yağış bırakmasına neden olurlar.
Biyolojik Çeşitliliği Artırırlar

Su akıntıları denizlerde bir yerden bir yere besin ve oksijen taşırlar. Nitekim Meksika Yukatan yarımadası-Küba arasındaki boğazda, Florida'nın doğusu Bahamalar arasındaki açık sularda yer yer 800 metre derinliğe kadar etkili olan ve Missisippi nehrinden daha fazla su taşıyan Gulf Stream akıntıları, ile Humbolt soğuk su akıntısının etkisi altında olan Peru kıyılarında bu suların beraberinde getirdiği planktonlar, beslenme potansiyelini dolayısıyla balık çeşitliliğini artırmaktadır. Ayrıca bu balıklarla geçinen deniz kuşlarının türü ve sayısı da çevre adalarda artmıştır.
Denizlerde yaşayan algler ve bazı otsu deniz bitkileri, su geçirmeden 1.600 km. yüzebilen diasporlar ve çeşitli bitki tohumları dünyanın farklı bölgelerine akıntılar yoluyla taşınırlar.
İnsanlara Rızık Sağlar

Yüce Allah'ın Rezzak sıfatı bu akıntılara bağlı olarak ekonomik kullanımların çeşitlenmesi ile tecelli eder. Nitekim Mozambik sıcak su akıntısının etkisi ile şeker kamışı çok daha aşağı enlemlerde yetişebilmekte, suların beraberinde taşıdığı organizmalarla beslenen balık sayısı ve tür çeşidinin artması, balıkçılık ekonomisini geliştirmektedir.
Soğuk su akıntısının etkisindeki Peru kıyılarında yağış görülmez, ancak kış ayları boyunca devamlı bulutlar "Loma" adı verilen bir ot örtüsünün oluşmasına olanak verir. Bu ot örtüsü hayvancılığın gelişmesini sağlamıştır.
Sıcak su akıntıları şehirlerin gelirlerini de doğrudan etkileyebilir. Aynı enlemdeki iki şehirden biri sert bir iklime sahipken diğeri sıcak su akıntısıyla daha ılıman bir iklime sahip olabilir. Güney Afrika'nın Durban şehri, kıyılarındaki sıcak su akıntısı nedeniyle uzun bir turizm dönemine sahiptir ve gelir düzeyi aynı enlemdeki diğer birçok şehre göre daha yüksektir.
Gemilerin Hızlarını ve Rotalarını Kontrol Eder

Akıntılar gemilerin seyrinde, akıntı yönünde hareket edildiğinde hızın artmasına yardımcı, aksi durumda engelleyici rol oynayabilir. Polar akıntılar orta enlemlere buz taşıdıklarından bu bölgeler seyir bakımından tehlikelidir. Sıcak ve soğuk akıntıların karşılaştıkları yerlerde deniz (girdap, dalga) çok değişkendir. Buralarda oluşan sis de deniz ulaşımında tehlike oluşturur.
Yeryüzünde Okyanus Akıntıları
Dünyadaki Hassas Dengesinden Sapmış Olsaydı...
- Denizlerde ısı değişlikleri çok ani olur, oksijen ve tuz oranı değişirdi. Bu durum balık ve diğer deniz canlılarının ölümüne neden olurdu.
"23 Temmuz 1958'de okyanus araştırmaları gemisi 'Sivastopol' tam hızla Danimarka Boğazı'ndan geçmekteydi. Birden gemidekiler inanılmaz bir manzara gördüler: Dalgalar göz alabildiğine bembeyaz olmuştu. Deniz, milyonlarca balık ölüsü ile kaplanmış bulunuyordu. Balıkların bir sıcaklık farkı sonucu öldükleri anlaşıldı. Geminin cihazları da şaşılacak sıcaklık farkları kaydetti: örneğin deniz yüzeyinde aralarında bir mil bulunan iki noktanın sıcaklıkları 7.2 C ve 34 C idi. Bu fark 20-30 m. derinliklere kadar mevcuttu. Gemi, balık ölüleri arasında bir saatten fazla ilerledi. Felaket, Irminger sıcak su akıntısı ile Grönland'dan gelen soğuk su akıntısının sınırında meydana gelmişti."
- İklimde anormallikler ortaya çıkardı. Yoğun sisler ve şiddetli yağışların getirdiği seller, ölümcül sonuçlar yaratabilirdi.
"Londra sislerinin en ölümcülü ve unutulmazı Aralık 1952'de meydana geldi. 5 Aralık'ta rüzgarların dinmesiyle sis oluşmaya başladı. Bundan sonraki 3 gün boyunca sis yoğunlaştı, belli bir zaman sonra görüş mesafesi birkaç metreye kadar indi. Trafik tamamen durdu ve birçok kaza meydana geldi. Cahil halk, nemle mücadele etmek için gerekenden daha çok miktarda evlerini ısıttı. Bu da daha çok kömür tozu ve sülfür dioksit üretti-havayı daha fazla zehirledi ve sisin yoğunlaşmasına sebep oldu. Bu sis ve hava kirliliği yüzünden yalnız Londra bölgesinde toplam olarak 4.000 ölüm gerçekleşti"
- İklimsel engeller oluşurdu. Ilıman bölge bitkileri soğuk alanlara veya tropikal bitkiler mutedil alanlara bugünkü kadar sokulamaz, tür zenginliği, tarım alanlarının sınırları, dolayısıyla insanların yaşam alanı bu kadar geniş olmazdı.
Sonuç olarak, sıcak ve soğuk su akıntılarının tam olması gerektiği yerde havayı ısıtması veya serinletmesi ile insanların dünya üzerindeki yaşam alanlarını genişletmesi, ve diğer canlıların tür çeşitliliğini arttırması tesadüf olamaz. Bu akıntıların kendilerine ait bir bilinçleri olamayacağına göre yerküre üzerindeki bu hassas dengeyi üstün akıl sahibi Allah'ın kurduğu çok açıktır."Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün artarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki 'Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru'. (Al-i İmran Suresi, 190-191)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:28 AM
Okyanus Yengeçlerinin Mucizevi Yapısı

Bizler yeryüzünü milyonlarca canlı türüyle birlikte paylaşıyoruz. Bunlardan çoğu bizlerden çok ama çok uzaklarda yaşıyorlar. Bu canlıları araştıran bilim adamları bizlere onlar hakkında müthiş bilgiler aktarıyorlar. Böylece ulaşma imkanımız olmayan yerlere bile gitmiş ve oralardaki canlıları kendimiz görmüş gibi oluyoruz.


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/okyanus_yengeclerinin_mucizevi_yapisi_ocak_ikibinu c/okyanus_yengeclerinin_mucizevi_yapisi.jpg

Sadece özel denizaltılarla ulaşılabilen derinliklerde yaşayan canlıları araştıran bilim adamları, deniz seviyesinden tam 2500 metre aşağıda yaşayan bir yengeç türünün mükemmel göz tasarımını gün ışığına çıkardılar. Bilimsel adı Bythograea thermydron olan baca yengeçlerinin gözleri, hayatları boyunca değişken bir özellik gösteriyorlar.

Bir baca yengeci hayatına başladığı larva dönemindeyken okyanusun orta derinliklerinde yaşam sürüyor. Yaklaşık 1000 metre derinliğindeki bu alanları büyüdükçe terk ediyor ve daha derinlere doğru gitmeye başlıyor. Yengeç, erişkin döneme ulaştığında ortalama 1500 metre alçalmış olarak yaklaşık 2500 metre derinlikteki okyanus tabanına yerleşiyor. Bu kadar derin sularda ortaya çıkan yüksek basınçlara, ancak bedenindeki özel tasarım sayesinde dayanabiliyor. Deniz seviyesinden tam 250 kat daha fazla basınçta rahatlıkla yaşıyor.
Pennsylvania'nın Lancaster kentindeki Franklin & Marshall Üniversitesi nörologlarından Robert Jinks ve ekibi, Pasifik Okyanusu'nun 2500 metre derinliğinde yeni yumurtlamış bir yengeci yakalayarak yumurtalarını elde etti. Özel muhafazalı kaplarda taşıdıkları yumurtaları, karanlık bir laboratuvar ortamında büyüttüler. Bu süre boyunca gelişen larvaların gözlerinin gelişimini izlediler. Larva döneminde bileşik göz yapısına sahip olan yengeçlerin, erişkin hale geldikçe bambaşka bir göz yapısına, yalın retinal göz yapısına kavuştuklarını buldular.
Nature dergisinde yayımlanan araştırmaya göre göre, okyanusun orta derinliklerinde planktonla birlikte yüzen larvalar, bu derinliklere az da olsa ulaşabilen ışığı algılamalarını sağlayan ve sineklerdekine benzeyen bileşik göz yapısına sahipler. Bu gözler odaklama yapabiliyor ve yengeçler etraflarındaki diğer canlıları rahatlıkla algılayabiliyorlar. Larva döneminden çıktıkça ağırlaşan yengeçler derinlere batmaya başlıyor. Yengeçlerin gözleri, bu defa değişen ortamla birlikte, ışık saçan canlıların yaydığı mavi-yeşil ışığa duyarlı hale geliyor. Yengeç erişkin hale geldiğinde ise çok daha şaşırtıcı bir dönüşüm yaşanıyor: Gözler tamamen model değiştiriyor ve gözleri iri, yalın bir retina haline dönüşüyor. Bu retinada lens bulunmuyor ve dolayısıyla görüntü oluşturmuyor. Işığa çok daha duyarlı olan bu gözler, zifiri karanlıkta sadece hidrotermal bacaların yaydığı zayıf ışıkları kolaylıkla algılayabiliyor. Böylece etrafa 350 derecelik bir ısı yayan ve yaklaşan herşeyi pişiren hidrotermal bacaları da uzaklardan algılayabiliyorlar.(1)
Robert Jinks:
"Gözleri kendisine ışığın nerede en parlak olduğunu söyleyen çok hassas bir foton dedektörü haline gelmiş görünüyor" diyor.
Burada gerçekleşen dönüşüm tam anlamıyla bir mucize oluşturuyor. Çünkü gerek bileşik göz, gerekse yalın retina yapısındaki göz, birbirlerinden tamamen farklı tasarımlara sahipler. Bu kadar farklı iki tasarımın kusursuz olarak birbirini izlemesi, göz hücreleri tarafından yürütülen birçok hassas adıma dayalı, eksiksiz bir planın varlığını gerektiriyor. Dahası, bu karmaşık plana ait tüm bilgiler yengecin DNA'sında kendisi döllenmiş bir yumurta halindeyken dahi eksiksiz olarak bulunuyor. Bu bilgilerde gözün hangi tarafında hangi tür yapı moleküllerinin üretilip yerleştirileceği bellidir. Göz dönüşümüyle ilgili bilgiler, bu bilgi bankasından kusursuz bir zamanlama ve titizlikle ayrıştırılarak dönüşüm planı başarıyla uygulanır. Gözdeki bu tasarım vücudun başka hiçbir noktasında bulunmayan mükemmel bir tasarımdır. Çünkü göz hücreleri, diğer hücrelerden farklı olarak, ışık parçacıklarına duyarlı özel hücrelerdir. Işık parçacıklarının elektrik sinyallerine dönüştürüldüğü retina, beyne dış dünya hakkında veri gönderen özel bir tabakadır.
Peki ama yengeçteki bu üstün tasarım nasıl ortaya çıkmıştır? Hücreler şuursuz atomlardan meydana gelir. Hiçbir düşünme yeteneği olmayan bu hücrelerin herbiri ortak bir emre uymaktadır. Bu emri Kim vermektedir?
Elbette her kompleks tasarımın tasarımcısı olduğu gibi yengecin de bir tasarımcısı vardır. Yüce Allah yengeci, sahip olduğu kusursuz organ ve sistemlerle birlikte yoktan varedendir. Basınca dayanıklı yapısı, foton dedektörü gözleri, özel kıskaçları ve okyanus tabanında kolaylıkla ilerlemesini sağlayan ayaklarıyla yengeç, Allah'n yaratılış delillerinden sadece bir tanesidir. Allah'ın yarattığı canlılarda bizim için ibretler vardır:"Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ders (ibret) vardır; karınlarının içinde olanlardan size içirmekteyiz ve onlarda sizin için daha birçok yararlar var. Sizler onlardan yemektesiniz." (Müminun Suresi, 21)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:29 AM
Öldürücü Prion Proteininin Bilime Katkısı

Bilindiği gibi, bütün canlılar hücrelerden oluşur. İnsan vücudunu oluşturan yaklaşık 100 trilyon hücre vardır. Canlıların hücrelerini yüksek teknoloji ile donatılmış birer fabrika olarak kabul edersek, proteinler de bu fabrikanın makineleri, duvarları, tavanı, merdivenleri, kapıları ve hatta vidalarıdır. Kısacası proteinler, hücrelerin hem inşaat malzemesini hem de çok karmaşık makinelerini oluştururlar. Birbirinden farklı birçok görevi üstlenen proteinler bu nedenle canlılığın yapıtaşları olarak kabul edilirler.
Proteinler canlılardaki en küçük yaşam birimi olan hücrelerin hem yapılarında hem de sayısız işlevlerinde çok çeşitli görevler alırlar. Sadece insan vücudunda değil, bitkilerden tüm hayvan türlerine, en basit bakteriye kadar, tüm canlıların yaşamsal faaliyetlerinin tamamı proteinler üzerine kuruludur. Belirli sayıda atomun birleşmesinden meydana gelmiş bu mucize moleküller, birbirleriyle kusursuz bir uyum içinde, çok büyük bir akıl ve şuur göstererek, inanılmaz sorumlulukları yerine getirirler.
İşte canlı hayatında bu kadar önemli rolü olan proteinler, yapılarında meydana gelen bozulmalar yüzünden öldürücü bir hastalık olan "Deli Dana" hasatlığına sebep olurlar.
Deli Dana Hastalığı ve Prion Proteini

İngilizcesi "Mad cow disease" olarak adlandırılan Deli Dana Hastalığı, sığırlarda görülen bir beyin hastalığıdır. Koyunlarda Scrapie olarak adlandırılan hastalığın sebebi, prion isimli proteinlerdir. Bu proteinlerin bulaşması doğrudan hayvandan hayvana olmamakta, Scrapie hastalığı görülen koyunlardan elde edilen et-kemik unu, et unu ve kemik ununun sığır yemlerinde kullanılması sonucu bu yemle beslenen sığırlarda meydana gelmektedir.
Deli Dana Hastalığı'nın insanlarda görülen biçimi Creusfeld-Jacop Hastalığı (CJD) olarak adlandırılmaktadır. Hastalığın etkeni olan prion proteini, insanlara bu hayvanlardan endirekt olarak geçmekte ve yıllar alan bir süreçte ortaya çıkmaktadır.
Prion, vücuda girdikten sonra normal protein üretimini etkileyip bozuk bir protein çeşidi üretilmesine neden olur. Enfekte bireylerde prionlar, beyin dokusunda yüksek konsantrasyonlarda birikirler. Bu anormal proteinlerin beyinde yaptığı etkilerle de hastalık şekillenir.
Prionlar birçok fiziksel ve kimyasal etkenlere çok büyük bir dayanıklılık gösterirler. Bu yüzden hastalığın kuluçka süresi 10 yıl kadardır. Bu hastalığın etkeni olan priona karşı hiç bir antikor veya hücresel bağışıklık geliştirilememiştir. Hastada belirtiler, yorgunluk hali, değişen kişilik, aşırı duygusallık, bunama, istem dışı hareketler, titreme ve körlük olarak gelişir. Bir sene içerisinde de ölüm meydana gelmektedir. Bu hastalığın tedavisi daha bulunamamıştır.
Prion Kabloları Bilimde Çığır Açacak

İşte Deli Dana Hastalığı'na sebep olan bu ölümcül proteinler, Denver'daki bilim adamlarının belirttiklerine göre, şimdi mikroskobik elektrik kabloları üretmede kullanılabiliyorlar.
Boston'daki Whitehead Bilimsel Okulu'ndan Susan Lindquist, Amerikan Bilim Gelişme Vakfı yıllık toplantısında, bu şekilde oluşan kabloların son derece sert olduklarını ve bu konuda şimdiden bir patent başvurusunda bulunduğunu belirtiyor.
Bira mayasında bulunan prion türleri uzun teller halinde bir araya geliyorlar. Altın veya gümüşle kaplandıklarında prionlar bir saç telinden daha ince elektrik kabloları oluşturabiliyorlar. Lindquist, ince ayarlarla, prionlar kullanılarak minyatür bilgisayar devreleri veya algılayıcıları üretilebileceğini belirtiyor.
DNA'dan ya da proteinlerden üretilecek devre anahtarlarının ya da elektrik kutularının genetik mühendislik konularına eklenebileceği belirtiliyor. Prion proteini ile gerçekleştirilen bu işlem, çok küçük yapıdaki karbon tüpler gibi bilyonda bir küçüklükteki tellerle denendiğinde çok büyük riskler taşıyor.
Zincirleme Etki

Yanlış olarak sarmalanmış bir prion, normal bir prionla karşılaştığında onun yapısını bozuyor. Koyunlar, insanlar, inekler ve geyiklerde, bu prionlar kümeler halinde pıhtılaşarak Deli Dana Hastalığı'na yol açıyorlar.
Bira mayasında ise, bu yanlış sarmalanmış prionlar tam tersine çok muntazam yapılar meydana getiriyorlar. Lindquist, bozulmuş az sayıdaki prionları normal yapıdaki prionların bulunduğu bir test tüpüne karıştırdığında, prionların buradakilere domino taşları gibi etki ettiğini, hepsinin ince bir ipe dizilir gibi bir araya gelerek kablolar oluşturduklarını açıklıyor.
Bilim adamları şimdiye kadar, milimetrenin on binde biri çapında ve yaklaşık bir milimetre boyunda kablolar ürettiklerini, ancak bu kabloları daha da daraltıp, boylarını da uzatmayı ümit ettiklerini belirtiyorlar.
Protein Mucizesi

Her bir protein molekülündeki kusursuz tasarım ve kompleks yapı, proteinlerin aralarındaki görev dağılımı ve her birinin birbirinden farklı yapılarının görevleri ile kusursuz uyumu, canlılığın en küçük parçalarının dahi tesadüfen oluşamayacak kadar üstün bir yaratılışa sahip olduklarını göstermektedir. Son derece kompleks yapısıyla başlı başına bir mucize olan bir proteinin, bir yandan öldürücü bir hastalığa sebep olması, bir yandan da insanlığa bilim alanında müthiş bir hizmet sunması gerçekten de büyük bir mucizedir.
Proteinler hiçbir akla sahip olmayan mikroskobik moleküllerdir.Bu canlıların, beyne nasıl zarar vereceklerini hesaplayamayacakları gibi, bir araya gelerek kablolar oluşturmayı da kendi akıllarıyla başaramayacakları çok açık bir gerçektir. Her canlı gibi, prion proteini de Allah'ın ilhamıyla hareket etmektedir.Allah, bunu keşfetmemizi sağlayarak teknolojide daha da ilerlememize imkan vermiştir. Eğer Allah dilemeseydi, prionlar bu sağlam kabloları meydana getiremez, insanlar da bu keşfi gerçekleştiremezlerdi.
Allah'ın insanlara minik bir proteinle hem ölümcül bir hastalık hem de müthiş bir bilimsel keşif lütfetmesi kuşkusuz üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Allah "Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye yaratmadık. Biz onları yalnızca hak ile yarattık. Ancak onların çoğu bilmezler."(Duhan Suresi, 38) ayetiyle her şeyi bir amaçla yarattığını bildirir. Yüce Rabbimiz bizlere verdiği hayırlarla ve şerlerle de bizleri ancak imtihan etmekte olduğunu Kuran'da şöyle bildirir:"Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz."(Enbiya Suresi, 35)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:29 AM
Örümceklerin Üstün Ağ Kurma Teknikleri

Aralarındaki mesafe 2 m. olan iki duvar arasına 2,5 m. uzunluğundaki bir ipi gergin olarak tutturmanız gerekseydi ne yapardınız?


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/orumceklerin_ustun_ag_kurma_teknikleri_eylul_ikibi nuc/orumceklerin_ustun_ag_kurma_teknikleri.jpg
a) İpi duvardan duvara gererek tutturur kalan 0,5 metreyi serbest olarak bırakırdınız.
b) İpin yarım metresini keser kalanı gergin olarak tuttururdunuz.
c) 1,5 metrelik yeni bir ip bulup elinizdekine ekler, bunu da iki duvar arasında bir gidiş bir geliş yaparak gergin şekilde tutturdunuz.
Bir tür bahçe örümceği benzer bir problemi, bu üç şıktakinden farklı bir yöntemle çözmektedir. Hem de, ancak bir mühendis ve tasarımcıdan beklenebilecek dahiyane bir tekniği kullanarak: (Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı 342, Mayıs 1996, s.100)


Bahçe örümceği bazen ağlarını aralarındaki açıklığın çok fazla olduğu iki dal veya kiriş arasında kurar. Böyle ağlar oldukça büyük olduğundan av yakalama kapasiteleri de büyüktür. Ne var ki ağın büyük olması zamanla gerginliğinin dolayısıyla da av yakalama kapasitesinin azalmasına neden olur.
Örümcek, bu durumda ağı yenilemek yerine son derece şaşırtıcı bir iş yapar: Ağın merkezine gelerek buradan yere kadar uzanan bir iplikçik salgılar. İplikçiğin yerdeki ucuna minik bir taş tutturur. Ağa geri döner ve iplikçiği çekerek taşın yerden yukarı kalkmasını sağlar. Örümcek, taş havada iken bağlı olduğu iplikçiği, ağın ortasına yeniden sıkıca tutturur. Ağ, ortasından sarkan ve bir çeküle benzeyen bu ağırlığın kendisini merkezden aşağı doğru çekmesi nedeniyle gerilir.
Beyin benzeri bir yapıdan bile yoksun örümcek böyle üstün bir tekniği nasıl kullanabilmektedir? Örümceğin böyle bir tekniği kullanabilmesi için, bunu kendine ilham eden bir "irade sahibine" ihtiyaç vardır. Bu irade örümceğin kendisine ait değildir. Bu iradenin sahibi; her şeyin sahibi olan, her şeye gücü yeten, bütün canlıları yönlendiren, yapmaları gereken şeyleri onlara ilham eden Allah'tır.
Örümcekler ağlarını kurmak için iki ayrı yüzeye ihtiyaç duyarlar. Ağlar genellikle iki duvarın birleştiği bir köşe ya da iki dal arasında kuruludur. Ancak bazı örümcekler tek bir yüzeyi kullanarak ağlarını yapacak kadar ustadırlar.
Bu örümcek ağını kurmak için yeterince uzun, esnek bir dal tespit ederek işe başlar. İplikçiğini dalın ucuna sıkıca yapıştırır. Bir yandan dalın aşağı tarafına doğru yürürken diğer yandan iplikçik salgılamaya devam eder. Belirli bir uzaklığa gelince durur ve iplikçik salgılamayı keser. Salgıladığı iplikçiği kuvvetli bir biçimde kendine doğru çekmeye başlar. Bunun sonucunda dal bir yay gibi bükülür. Örümcek yaydaki bir tel gibi dümdüz hale gelmiş olan iplikçiğin diğer ucunu bulunduğu yere sıkıca yapıştırır. Örümcek, yeteri kadar yüzeyin oluştuğu bu yayın içinde ağını örmeye başlar.
Allah yarattığı herşeyi kusursuzca yaratan, tüm canlıları üstün akıl örnekleriyle donatandır. Allah'ın yaratması kusursuzdur. Ayetlerde Allah bunun aksini kanıtlamaya çalışanlarla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:... Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir. (Mülk Suresi, 3-4)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:29 AM
Parkinson Hastalığının Düşündürdükleri



http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/parkinson_hastaliginin_dusundurdukleri_subat_ikibi nuc/parkinson_hastaliginin_dusundurdukleri.jpg

Günümüzde, ortalama insan ömrünün artmasına paralel olarak ileri yaşlara özgü hastalıklar olan, "nörodejeneratif" yani sinir hücrelerindeki tahribatlarla ilgili hastalıklar grubunda bir artış gözlemlenmektedir. 20. yüzyıl başlarında, 60 yaş ve üstü nüfus toplam dünya nüfusunun % 4'ünü oluştururken, yeni yüzyılda 65 yaş üstü nüfusun % 17'leri bulacağı tahmin edilmektedir. İnsan beynindeki ufacık bir hasarın sebep olduğu bu hastalıklar, beynimizin mucizevi özelliklerine bir kez daha dikkat çekmektedir.

Şimdi bu hastalıkların en önemlilerinden biri olan Parkinson Hastalığı'na kısaca göz atalım:
Yaşlılık döneminde ortaya çıkan Parkinson Hastalığı, hareketlerde yavaşlama, istirahat halinde ellerde ve daha nadiren de olsa ayaklarda titreme, kaslarda sertlik ve denge bozukluğu şeklinde ortaya çıkan bir hastalıktır. İlerleyici bir hareket bozukluğuna neden olan Parkinson, 50 yaşın üzerinde başlar ve görülme sıklığı yaşa paralel olarak artar. Parkinsonizm adı altında toplanan belirtiler beyinde "substansiya nigra" denilen özel sinir hücrelerinin iyi işlev görememesinden ileri gelir.
Beynimiz Hareketlerimizi Nasıl Kontrol Ediyor?

Vücudumuzu hareket ettirirken bunu nasıl başardığımızı hiç düşünmeyiz. Sadece isteriz ve hareket gerçekleşir. Parkinson hastalığını daha iyi anlayabilmek için beynimizin vücut hareketlerimizi nasıl kontrol ettiğini bilmek gerekir.
Beynimizin farklı bölgeleri farklı hareketlerimizi düzenler. Örneğin Yürümek için, beyin öncelikle vücudun ihtiyacı olan pozisyonla ilgili bütün bilgileri toplamalıdır. Bir yerde oturuyor musunuz, uzanıyor musunuz veya yürümeye hazır bir biçimde ayakta mısınız? Ayaklarınız neredeler? Dengeniz yerinde mi? Daha sonra beyin, bu bilgilere, "nereye doğru yürüyeceğiniz" bilgisini eklemek zorundadır. Bu sırada önemli bir soru da cevaplanmalıdır. Gözleriniz beyninize ne söylemektedir? Boş bir alanda mı yürüyeceksiniz, merdiven mi çıkacaksınız yoksa kalabalık bir caddede mi yürüyeceksiniz? Ya ayaklarınız beyine hangi bilgileri iletmektedir? Basacağınız zemin, üzerinde yürümesi kolay bir yer midir yoksa dengenizi kaybetmenize yol açacak engebelere mi sahiptir?
İşte bütün bu bilgiler beynin "korpüs stratium" adlı, vücudun hareketlerini kontrol eden bir merkez bölgesinde toplanır. Korpüs stratium denge ve uyumla ilgili emirleri göndermek için beynin diğer bölgeleriyle birlikte hareket eder. Beynin vücuda verdiği hareket emirleri beyinden belkemiğine sinir ağları sayesinde ulaştırılır. Sinir hücreleri bilgileri aktarmak için hücrelerarası mesaj taşıyıcılar kullanırlar. Böylece düşüncelerimiz hareketlere çevrilir.
Bu mesaj taşıyıcıların en önemlisi beynin substansiya nigra bölgesinde üretilen "dopamin"dir. Dopamin, alınan mesajları kontrol merkezine ileterek hareketlerimizi ve dengemizi kontrol eden ana maddedir. Eğer özel sinir hücreleri hasara uğrar ya da azalırsa, dopamin üretip depolayamazlar ve beyinde dopamin eksilir. Bu eksiklik ciddi boyutta olduğunda Parkinson belirtileri ortaya çıkmaya başlar. Parkinson hastalığında, nedeni tam olarak anlaşılamamış bir şekilde dopamin üreten substansiya nigra hücrelerinde bir azalma görülmektedir. Beynimizdeki bu hücrelerinin neden birden bire azalmaya başladığı bilim adamlarınca henüz çözülememiştir. Gözlenen sadece bu hücrelerin vücudun yaşlanmasına paralel olarak azalma gösterdikleridir.
İşte beynimizdeki ufacık bir hücrenin görevini yerine getirememesi sonucu, tüm hareketlerimizi ve yaşamımızı etkileyen bu önemli hastalık , Parkinson ortaya çıkmaktadır.
Vücudu Kontrol Eden Mucize Merkez: Beyin

İnsan bedeni, büyük bir şehir gibidir. Bu şehrin içinde ulaşım yolları, binalar, fabrikalar, alt yapı sistemleri, en üstün teknolojiye sahip cihazlar, kendisinden hiç beklenmeyecek şekilde şuur gösteren elemanlar yani hücreler, hormonlar, salgı bezleri gibi tam teçhizatlı askerler mevcuttur. Üstelik bu şehir, kendisi de aslında yalnızca bir et yığını olan, sinir hücrelerinden oluşmuş küçük bir beyin tarafından yönetilmektedir. Öyle ki beyinde yani merkezde meydana gelecek en ufak bir hasar bütün bu koca şehri alt üst edebilmektedir.
İnsan beyni aslında birbiri ile karmaşık ilişkiler içinde bulunan bir nöron hücreleri kitlesidir. Beynimizin sadece 1 cm3'ünde, bir trilyon bağlantıya sahip, 100 milyar sinir hücresi bulunmakta ve bu nöronlar arasında her bir saniyede 10 milyonxmilyar kere uyarı gerçekleşmektedir. Bütün bunlar yaklaşık 1300 gram ağırlığında, son derece kompleks bir kimyasal fabrikada gerçekleşmektedir. İşte bütün vücudumuz bu muhteşem merkez tarafından kontrol edilmektedir.
Peki ıslak ve gri bir et görünümü dışında bir özelliği görünmeyen, basit protein ve yağ moleküllerinden oluşan bu organ, bu mucizevi işlemleri nasıl gerçekleştirir? Bizler beynimizin karmaşık tasarımı hakkında bir şey bilmezken ve her saniye gerçekleştirilen on binlerce işlemden habersizken, beynimizde olup bitenler nasıl kontrol edilir? Beyni oluşturan nöronlar şuursuz atomlardan meydana gelirler. İyi ama şuursuz atomlar bir araya gelip vücudun gerekli hareketleri yapabilmesi için gereken maddenin ne olduğuna nasıl karar verirler? Diyelim bu maddenin ne olduğunu buldular, peki onu nasıl üretebilirler? Kuşkusuz etten yapılma bir organın böyle mükemmel işlemleri gerçekleştirebilmesi çok büyük bir mucizedir.
Yaşlılıkla Gelen Hastalıklar Dünya Hayatının Geçiciliğini Gösteriyor

Parkinson Hastalığı gibi hastalıklar bizlere beynimizin mucizevi özelliklerini düşündürdükleri gibi, yaşlılıkla insanın ne kadar aciz bir duruma geldiğini de hatırlatmaktadırlar.
Yaratılmış olan tüm varlıklar içerisinde, zihinsel fonksiyonlarıyla insanın üstünlüğü tartışmasız bir gerçektir. Ancak tüm bu üstünlüklerin aksine, insan korunmaya muhtaç bir bedene sahiptir. Mikroskopla görülebilecek küçüklükte bakteriler ya da Parkinson Hastalığı'nda görüldüğü gibi, minicik bir hücrenin ürettiği maddedeki eksilmeler bu bedene büyük zarar verebilmektedir. İnsan bedeni zaman ilerledikçe yıpranmakta, yaşlanmakta ve fonksiyonlarını yavaş yavaş yerine getirememeye başlamaktadır. Parkinson da, yaşlılıkta yaşanan bu acizliği hissettiren bir hastalıktır.
Allah, insanlara dünya hayatının geçiciliğini göstermek için yaşlılığı ve onunla gelen hastalıkları özel olarak yaratmıştır. İnsan bu dünyada ne yaparsa yapsın, gerçek bir tatmine ulaşamaz ve yaşlılıkla mutlaka bir gün karşılaşır. Bunu fark eden insan kendi acizliği karşısında Yaratıcısı'nın üstünlüğünü ve yüceliğini kavramalı ve yaşamını O'nu razı edecek davranışlarla geçirmelidir. Nitekim Kuran'da insanların Allah'a muhtaç oldukları şöyle bildirilmiştir:"Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız. Allah ise Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır. Hamid (övülmeye layık)tır. " (Fatır Suresi,15)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:30 AM
Paul Davies'in Çok Evren İçin Umutsuz Çabası

The New York Times gazetesinin 12 Nisan 2003 tarihli sayısında, ünlü astrofizikçi Paul Davies'in "Çok Evrenin Kısa Tarihi" (A Brief History of the Multiverse) başlıklı bir yazısı yayınlandı. Davies, materyalist düşünürlerin, evrendeki hassas tasarım karşısında sığındıkları son argüman olan "belki sonsuz sayıda evren vardır ve bunlardan biri olan bizim evrenimiz tesadüfen yaşama uygun olmuştur" iddiasını savunmaya çalışıyordu.
Önce materyalistlerin neden böyle bir argüman geliştirdiklerini kısaca belirtmek gerekir: Binlerce yıldan beri İlahi dinler ve Allah'ın varlığını kabul eden felsefeler, evrende bir amaç ve tasarım bulunduğunu savunmuşlar, materyalistler (yani madde dışında bir şeyin bulunmadığını iddia edenler ise) böylesine bir amacın ve tasarımın varlığını reddetmişlerdi. Ancak 20. yüzyıldaki bir dizi astronomik ve fiziksel bulgu, evrendeki tasarımın reddedilemeyecek kadar belirgin olduğunu ortaya çıkardı. Bu bulgular, evrenin başlangıç anındaki Büyük Patlama'nın hızından evrendeki dört temel kuvvetin şiddetlerine, elementlerin yapısından içinde bulunduğumuz Güneş Sistemi'nin yapısına kadar her şeyde, tüm değişkenlerin "tam olması gerektiği gibi" olduğunu gösterdi. Bilim adamlarının 70'li yıllarda "İnsani İlke" (Anthropic Principle) diye tanımlayarak açıkladıkları bu büyük keşif, materyalistlerin asırlardır savunageldikleri "evrende amaç ve tasarım yoktur" tezini açıkça çürütüyordu.
Paul Davies de The New York Times'daki yazısında bu gerçeği özetlemekte ve gösterdiği doğal sonucu, yani Allah'ın varlığını itiraf etmektedir:
Doğa neden bu kadar akıllıca, hatta denebilir ki kuşku uyandıracak derecede, yaşama uyumludur? Fizik kanunları yaşamı ve bilinci neden bu kadar korumaktadırlar, neden yaşanabilir bir evren yapmak için işbirliği içindedirler? Neredeyse bir Büyük Tasarımcı tüm bunları belirlemiş gibidir.
Dikkat edilirse Davies evrendeki tasarımın Allah'ın varlığına delil olduğunu kabul etmekle birlikte, bu açık gerçeği reddetmektedir. Ve evrendeki tasarımın kaynağını açıklamak için, materyalistlerin başta da belirttiğimiz gibi son sığınağı olan "çok evren" (multiverse) teorisine sığınmaktadır.
Çok Evren Teorisi

Bu teoriye göre, içinde yaşadığımız evren, aslında çok daha büyük bir "çok evren"i oluşturan neredeyse sayısız evrenden biri olabilir. Bu kadar çok evren içinde bir veya bir kaç tanesinin yaşam için uyumlu olması ise, materyalistlere göre, normal bir durumdur.
Peki bu teoriyi destekleyecek herhangi bir bilimsel kanıt var mıdır?
Önce sorunun cevabını verelim: Hayır, yoktur. Bu, sadece bir spekülasyondan, öylesine ortaya atılmış bir senaryodan ibarettir.
Paul Davies'in makalesinin ilginç yönü ise, okuyuculara, sanki çok evren teorisini destekleyen çok önemli kanıtlar varmış gibi bir izlenim vermeye çalışmasıdır. Yazının, gazetenin spotunda yayınlanan özeti tam bu amaca yöneliktir:
Çoklu evrenler veya çoklu gerçeklikler fikri asırlardır var. Ama buna dair bilimsel kanıtlar yeni.
Bu giriş cümlelerini gören okuyucular, eğer yazının tümünü okumazlarsa, çok evren teorisinin gerçekten somut bilimsel kanıtlarla desteklendiğini ve Davies'in de yazısında bunlardan söz ettiğini sanabilirler. Oysa aksine, ortada böyle bir kanıt yoktur ve nitekim Davies de eğer var olsalar, sözünü etmekten büyük zevk duyacağı ? sözkonusu "yeni bilimsel kanıtlara" dair tek bir kelime dahi etmemektedir.
Aksine, Davies yazısında sözkonusu çok evren teorisinin bir spekülasyon olduğunu kabul etmeye varan itiraflarda bulunmaktadır. Davies'e göre, çok evren teorisine, "hayal etme yoluyla" yoluyla varılmaktadır. Dahası, bu teoriye giderken "inandırıcılık bir sınıra dayanmakta" ve "giderek daha fazla inanca dayalı bir kabullenme yapılmaktadır."
Kısacası, Davies'in ve diğer tüm materyalistlerin çok evren teorisine olan ilgileri, bilimsel kanıtlardan değil, kişisel tercihlerinden kaynaklanmaktadır. Bu kişisel tercihin çıkış noktası ise, evrenin bir Yaratıcı'nın eseri olduğunu kabul etmeyi istememeleridir. Paul Davies yazısında bunu da belirtmekte ve "Allah bunu bu şekilde yarattı" şeklindeki bir açıklamanın bir bilim adamı için "tatmin edici" olmadığını ileri sürmektedir.
Materyalist Bilimin Amacı

Sözkonusu "tatmin olup olmama" durumu, aslında materyalist bilimin çıkış noktasıdır. Bu bilim anlayışı, Allah'ın varlığını inkar ederek evreni ve doğayı açıklamayı kendisine amaç olarak edinmiştir, çünkü bu bilim anlayışınının mimarları, Allah'ın varlığını kabul etmeyi istememektedirler. Benjamin Wiker'ın Moral Darwinism: How We Became Hedonists (Ahlaki Darwinizm: Nasıl Hedonistler Haline Geldik) adlı önemli kitabında detaylıca gözler önüne serdiği gibi, Epikür'den başlayarak Charles Darwin'e ve günümüz materyalistlerine uzanan "Allah'ın varlığını gözardı eden bir bilim kurma" çabasının ardında, hep bu niyet vardır. Materyalistler, bilimin kendisi öyle gerektirdiği için değil, dünya görüşleri ve felsefeleri öyle gerektirdiği için, Allah'ın varlığını göz ardı eden bilimsel teoriler geliştirmeye ve bunları umutsuzca kanıtlamaya çalışmaktadırlar.
Bilimin kendisi ise, materyalistlerin gözardı etmek istedikleri gerçeği ısrarla ve güçlü bir biçimde ortaya koymaktadır: Evren, onu yoktan yaratmış ve düzenlemiş bulunan Yaratıcı'nın kanıtları ile doludur.
Allah'ın Varlığının Kanıtları

Bu gerçeği reddetmek için ileri sürülen teorilerden biri olan çok evren teorisi, kuşkusuz çürüktür. Öncelikle bu teorinin bilimsel bir kanıtı olmayışı, Davies'in de kabul ettiği gibi, onu temelsiz bir inanç düzeyine indirmektedir. Bu durumda materyalistlerin "siz Allah'ın evreni yarattığına, biz de çok evrenlerin varlığına inanıyoruz" gibi bir itiraz öne sürmeleri, yani bir tür "eşitlik" durumu olduğunu ileri sürmeleri de aldatıcıdır. Çünkü;
1) Evrendeki tasarımı, bilinçli bir tasarımcının varlığı ile açıklamak doğru olandır. Bir heykel gördüğünüzde, bir bunu bir heykeltraşın varlığı ile açıklarsınız. "Tüm evrende sayılamayacak kadar taş olduğuna göre, bu taş da işte böyle tesadüfen şekillenmiş" gibi bir argüman, elbette akılcı değildir. "Occam's Razor" adı verilen ve bir konuyu açıklamada en dolaysız izahın kabul edilmesi gerektiğini bildiren mantık kuralı uyarınca, evrendeki hassas dengelerin kökeni için de tesadüf değil tasarım açıklaması tercih edilmelidir.
2) Allah'ın varlığının evrendeki hassas denge ve tasarımın ötesinde, daha pek çok bilimsel kanıtı vardır. Paul Davies, diğer materyalistler gibi, canlıların kökeni meselesinin Darwinizm'le çözüldüğünü sanıyor veya bunu varsayarak avunuyor olabilir. Oysa Darwinizm artık çürük bir teoridir ve canlıların kökeninde bilinçli bir tasarım bulunduğu somut kanıtlarla ispatlanmaktadır. Bu durum Allah'ın hem evreni kusursuz bir denge ve tasarımla yarattığını, hem de yarattığı bu evrene müdahale ettiğini bilimsel açıdan göstermektedir.
3) Allah'ın varlığının, pozitif bilimlerin ötesinde daha pek çok kanıtı vardır. İnsan psikolojisi, ruhun varlığının kanıtları, Kutsal kitaplar, son Kutsal kitap olan Kuran'daki mucizevi bilgiler gibi daha pek çok farklı alandan gelen bulgular, Allah'ın varlığını, insanları yarattığını ve onlara din yoluyla gerçekleri gösterdiğini göstermektedir.
Materyalistler ise, giderek daha da güçlü bir biçimde önlerine çıkan bu kanıtlar karşısında yeni spekülasyonlar üretmekten başka bir çözüm bulamamaktadırlar. Yazısına "çok evren teorisinin yeni kanıtlarından" söz ederek başlayan, ama tek bir kanıt bile gösteremeyen Paul Davies gibi...
Davies'in yapması gereken, evreninin kökeni hakkındaki bilimsel bulguları bir kez daha değerlendirmesi, ancak bunu yaparken, kendi materyalist önyargıları açısından "tatmin edici" bir sonuç bulmak için değil, yalın gerçeği bulmak için düşünmesidir. O zaman şimdiye dek defalarca yanına gelip de geri döndüğü yaratılış gerçeğini görebilir, kendisinin ve tüm insanların Yaratıcısı olan Yüce Allah'ın varlığını kavrayabilir.

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:30 AM
Penguenler Neden Vurgun Yemez?

Penguenler çok iyi yüzücülerdir. Suyun içinde yüzerken yaptıkları hareketlerle bir akrobasi gösterisi sunarlar. Yüzlerce metre derine inmeleri için tek bir nefes almaları yeterlidir. Dakikalarca suyun altında kalabilirler. Bir kez daha dalmak için yüzeye çıkıp yeni bir nefes alıp dinlenmeksizin derinlere dönebilirler. Ama burda penguenlerle ilgili bir soru işareti ortaya çıkmaktadır. Penguenler nasıl olur da böyle ani basınç değişikliklerinden etkilenmez ve vurgun yemezler? Bu soruya cevap arayan Japon araştırmacılar penguenlerin, uyguladıkları özel bir dalış tekniği sayesinde vurgunlardan kaçındıklarını ortaya çıkardılar.

http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/penguenler_neden_vurgun_yemez_subat_ikibinuc/penguenler_neden_vurgun_yemez.jpg
Bir balık adam derinlere indiğinde yükselen su basıncı, bedenindeki küçücük boşluklarda yayılmış olan nitrojeni bulunduğu yerden çıkarır ve kana geçmeye zorlar. Balık adam yüzeye yükselmeye başladığında kanında tehlikeli miktarlarda nitrojen bulunması bedeni üzerinde birçok olumsuz etki doğurabilir. Ani basınç düşmesiyle birlikte yüksek nitrojen seviyesi sonucu eklem ağrıları, solunum güçlükleri ve hatta felçle karşılaşabilir.


Aynı sorunları penguenlerin nasıl olup da etkisiz hale getirdiğini inceleyen Tokyo Ulusal Kutup Araştırmaları Enstitüsü bilim adamları, Adelie ve kral penguenlerine elektronik cihazlar monte ettiler.(1) Katsufumi Sato ve arkadaşları bu cihazlar sayesinde Antartika ve Crozet adası açıklarındaki penguenlerin gerçekleştirdiği 650 dalışı uzaktan takip ettiler. Penguenlerin derinlik, hızlarının yanısıra kanat hareketlerinden ivmelerini de ölçen araştırmacılar hayvanların akcieğerindeki oksijenle ilgili bazı tespitlere vardılar. Böylece penguenlerin dalış ve yükseliş profilleri ortaya çıkarılmış oldu.
Buna göre penguenler dalış anında sürekli olarak kanat çırpıyorlar. Yukarı dönüşte ise yarı mesafeye ulaştıklarında kanat çırpmayı bırakıyor ve bedenlerinin doğal batmazlığını kullanarak yükseliyorlar. Ancak dikey olarak yükselmek yerine eğik bir açı izleyerek yüzeye yaklaşıyorlar. Böylece yükseliş zamanlarını önemli oranda artırmış oluyorlar. Bu da kanlarına karışmış nitrojenin, azalan basınçla birlikte beden boşluklarına geri dönmesi için yeterli zaman anlamına geliyor.
Bir balık adamın da vurgundan kaçınmada tamamen aynı yöntemi izlediği hatırlandığında penguenlerin davranışı daha da hayret verici hale geliyor. Çünkü insanların aksine penguenler kendi beden fizyolojileri hakkında hiçbir bilgiye sahip değildir. Ne kanlarına nitrojen karıştığının ne de nitrojenin geri döndürülmesi için yükseliş süresinin uzun tutulması gerektiğinin farkında değildirler. Bu sevimli yaratıkları Allah yaratmış ve onlara üstün bir dalış yeteneği vermiştir. Yeryüzündeki tüm canlılar O'nun kontrolü altındadır."Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiç bir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)" (Hud Suresi 56)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:30 AM
Pusulasız Yön Bulma Teknikleri

Pusulalar, dünyanın manyetik alanını kullanarak yönleri gösterirler. Bu özellikleriyle de hava ve deniz yolculuklarında hayati bir önem taşırlar. En son yapılan araştırmalar ise bu konuda çarpıcı bazı gerçekleri ortaya koymaktadır. Pusulanın icadı ve insanlar tarafından kullanımı belli bir birikim ve eğitim sonucu ortaya çıkmıştır. Bununla beraber bazı canlı türleri uzun yolculuklarında "kendi pusulalarını" kullanırlar. Doğadaki birçok canlı türü yuvalarının, avlarının ve göç etmeleri gereken bölgelerin yerlerini hiç zorlanmadan bulabilir. Bu canlılar bir bilgiye sahip değilken ve bu konuda hiç bir eğitim almamışken bunu başarabilirler.

http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/pusulasiz_yon_bulma_teknikleri_eylul_ikibinuc/pusulasiz_yon_bulma_teknikleri.jpg
Elbette ki bu canlıların vücutlarında yön ve uzaklık tayin etmelerini sağlayan dijital dedektörler, GPS sistemleri1 ya da pusulalar yoktur. Hepsinde ettten kemikten ve sinirlerden oluşmuş organlar bulunur. Biraz sonra vereceğimiz örneklerde açıkça görüleceği gibi canlılardaki bu üstün sistemler bizlere, onların tasarlanmış birer yaratılış harikası olduğunu kanıtlamaktadırlar.


Manyetik Harita Kullanan Semenderler

Araştırma sonuçlarına göre, yaşadığı yerden uzaklaştırılan bir semender, evine dönebilmek için manyetik bir harita kullanır. Dünyanın manyetik alanındaki yoğunluk ve küçük farklılıkları algılayabilmesi, semenderin bir pusuladan bile daha iyi yön bulucu olduğunu kanıtlar. Önceleri kuşlar ve meyve sineklerinin içsel manyetik pusulaya sahip oldukları biliniyordu. Ancak Indiana Üniversitesi'nden Prof. Dr. Philips, semenderin haritalama yeteneğinin, diğer türlerden farklı olduğunu ortaya koydu. Örneğin ırmızı benekli doğu semenderi (Notophthalmus viridescens), manyetik alandan elde ettiği harita bilgisinde, eşi görülmemiş türde bir duyumsal işlem sergiliyor. Her geçtiği yerde bu harita genişliyor. Manyetik altıncı hissin ardındaki bu mekanizma, araştırmacıları uğraştırmaya devam ediyor. Manyetik alan kimyasal tepkimeleri harekete geçirebiliyor ve bu, bazı türlerde tanımlanan biyokimyasal pusulanın temelini oluşturuyor. İşlem, görme sistemleriyle de doğrudan ilişkilidir; bilim adamları hayvanların manyetik alanı görebildiklerini düşünmektedirler.(2)
Şüphesiz, semenderin yolunu kaybedip daha sonra yolu bulabilmek için manyetik hesaplamalar yapması gerektiğini düşünmüş olması imkansızdır. Yüce Allah, semendere yönünü rahatlıkla bulabilmesi için manyetik bir harita vermiş ve onu nasıl kullanması gerektiğini de ilham etmiştir.
Kaplumbağalar Ve Manyetik Alan Haritaları

Dünyanın çeşitli yerlerinde, topraktaki manyetik elementlerin yoğunluğu ve bu yoğunluğun yarattığı dünya yüzeyi ile kesişen açılar farklılık gösterir. Eğer bir canlı bu değişiklikleri hissedebilirse, bu onun harita üzerindeki enlem ve boylamları da bilebileceği anlamına gelmektedir.
Manyetik alan okuma özellikle genç "Loggerhead Kaplumbağalar"ı (Caretta Caretta) için, çok büyük önem taşımaktadır. Bu kaplumbağalar yaşamlarını ancak Sargossa Denizi'ni çevreleyen bir dairesel sistem olan Kuzey Atlantik Dönencesi'nde sürdürebilmektedirler. Kuzey Carolina Üniversitesi'nden, Kenneth ve Catherine Lohmann isimli araştırmacılar yaptıkları deneyle kaplumbağaların bu dönencede kalmak için kendi manyetik ölçümlerini kullandıklarını ortaya koymuşlardır.
Araştırmacılar öncelikle kaplumbağaları bilgisayar kontrolünde manyetik alan içeren bir tank içine yerleştirmişlerdir. Alanın manyetik eğimi dönencenin sınırındaki ile aynı olduğunda, kaplumbağalar dönencenin içine doğru yüzmeye başlamışlardır.
Farklı araştırmalarda tankın içindeki manyetik alan gücü de değiştirilmiştir. Alanın gücü dönencenin sınırı ile aynı olduğunda kaplumbağalar dönencenin içi zannettikleri bölgeye doğru yüzmüşler ve tehlikeli sınırdan uzaklaşmışlardır.(3)
Sonuçta kaplumbağalar üzerinde yapılan bu çalışma bizlere bazı canlıların manyetik alan haritalarını okuyabildiklerini ve canlıların sahip oldukları bu olağanüstü algı mekanizmalarının tam anlamıyla bir tasarım harikası olduğunu ispatlamaktadır. Kuşkusuz kaplumbağalardaki bu kompleks yapının evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüfen oluştuğunu dile getirmek, gemilerde bulunan manyetik pusulaların dalgaların rastgele gemiye çarpmasıyla oluştuğunu iddia etmekten farksızdır. Hiçbir tesadüfün bu kadar kompleks mekanizmaları oluşturması mümkün değildir.
Fokların Bıyıklarındaki Tasarım Yön Bulmalarını Sağlıyor

Almanya'nın Bonn ve Ruhr Üniversiteleri'nden bir grup bilim adamı, foklar üzerinde yaptıkları çalışmada bu canlıların karanlık ya da bulanık sularda avlarını yakalayabilmek için bıyıklarından yararlandıklarını ortaya koydular.(4)
Buna göre foklar, işitme ve görme gibi duyu organlarını kullanamadıkları ortamlarda avlarını, balıkların su içinde yol alırken geride bıraktıkları çalkantılı izleri takip ederek bulmaktadırlar. Guido Dehnhardt ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilen bu araştırma fokların bıyıklarının 200 metreye yakın mesafelerdeki avlarını bile takip etmeye olanak sağladığını göstermektedir. (5)
Foklar avlarını yakalamak için balıkların yüzerken geride bıraktıkları izin girdaplı bir yapıda olması ve iz içindeki parçacıkların hızlarının, balık geçip gittikten birkaç dakika sonrasına kadar çevredeki suyun hızından önemli ölçüde yüksek olmasından yararlanmaktadırlar. Kısacası balıklar yüzerken geride oldukça uzun bir hidrodinamik iz bırakıyorlar ve balıklarla beslenen deniz canlıları da bu izleri takip ederek kendilerini uzak mesafelerden belirleyip yakalıyorlar.(6)
Dehnhardt ve arkadaşları fokların bu yeteneğini belirleyebilmek için Henry ve Nick adlı iki erkek fok ve bir minyatür denizaltı kullanmışlar. Minyatür denizaltının bıraktığı iz, 30 cm uzunluğunda bir balığın bıraktığıyla yaklaşık aynı.
İlk deneyi, içi bulanık deniz suyuyla dolu bir havuzda Henry ile gerçekleştiren araştırmacılar, fokun başına gözlerini tümüyle örten bir çorap geçirmişler, denizaltının sesini duymaması için kulaklarına kulaklık takıp başını da suyun 40 cm üzerindeki bir platforma yerleştirmişler. Denizaltının motorları durdurulduktan iki saniye sonra fokun başından kulaklıklar çıkartılmış. Fok hemen suya dalıp önce havuzun ortasına yüzmüş, bıyıklarını öne doğru yöneltmiş ve yüzerken başını hafifçe sağa sola sallamaya başlamış. Bu sayede fok denizaltının pervanesinin bıraktığı ize rastlar rastlamaz aracın gittiği yöne dönmüş ve saniyede 2 m hızla iz sürmeye başlamış. Yapılan bu deneyde gözleri bağlı olan fok 256 defa denizaltıyı bulmayı başarmıştır. Ancak araştırmacılar Henry'nin burnuna, bıyıklarını örtecek bir çorap geçirdiklerinde fok tüm denemelerde hidrodinamik izi bulamamıştır. Nick adlı öteki fok üzerinde yapılan deneyde de aynı sonuca ulaşılmıştır. Bu deneyler söz konusu deniz memelilerinin, bıyıkları sayesinde hidrodinamik bilgiyi saptayıp analiz ederek denizdeki izleri takip ettiklerini ortaya koymaktadır.

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:31 AM
Istakozlardaki Gizli Pusula

Atlas Okyanusu'nun batısındaki sıcak sularda yaşayan dikenli ıstakoz (Panilurus argus) her sonbahar yuvasını bırakıp uzun bir yolculuğa koyuluyor. Güneye daha sıcak sulara yolculuk yapıyor. Binlerce ıstakoz, anteniyle önündekine tutunuyor ve gruplar halinde ilerliyor. Gece gündüz demeden, okyanus dibindeki kumsallarda yollarını kaybetmeden nasıl kilometrelerce yürüyorlar?(7)
Bugüne kadar pek çok kişinin aklını kurcalayan bu sorunun yanıtı, yeni yapılan bazı deneylerle açığa çıktı. Larry Boles ve Kenneth Lohmann'ın deneyleriyle dikenli istakozların, hayvanlar aleminin en becerikli yön bulucularından biri oldukları kanıtlandı. Bu sonuç birçoklarını şaşırttı, bilim dünyasında da yankı uyandırdı. Bir omurgasızda ilk kez böylesine üstün bir yön bulma yeteneğine rastlanıyordu.
Böyle mükemmel bir yeteneğin kaynağı bilimsel olarak henüz gösterilebilmiş değil. Bununla birlikte bazı araştırmacılar, canlıların yön bulma yeteneklerinde dünyanın manyetik alanından faydalandıklarını düşünüyor. Bu bilim adamları, canlıların vücudunda gizemli bir pusula bulunduğunu düşünüyor. Ancak ıstakozların bu yeteneğini açıklamada pusula benzetmesi de yetersiz kalıyor.
New York'taki Cornell Üniversitesi'nden nörobiyoloji ve davranış profesörü Charles Walcott :
"Birçok hayvanın dünyanın manyetik alanlarını bir araç olarak kullandığını biliyoruz" diyor ve ekliyor: "Ama eğer kaybolmuşsanız bir pusula size nerede olduğunuzu söylemez".(8)
Boles, ıstakozlardaki yeteneğin üstünlüğünü "Bu test kesinlikle birçok hayvanın geçemediği bir testtir. Testi geçebilmeleri, bir şekilde, bulundukları noktayı an ve an bildiklerini gösteriyor. İçlerinde bir şey bulunuyor olmalı" diyerek vurguluyor.
Böylece deneyde kullanılan ıstakozların, vücutlarında bir tür harita oluşturdukları ve kalkış noktasından itibaren koordinat takibi yapabildikleri ortaya çıkıyor. Bilim adamlarının çözemediği bu mekanizma, bir yolcu uçağındaki elektronik radar sistemleri gibi çalışıyor.
Bilim adamlarını en çok şaşırtan şey ise bu mükemmel sisteme sahip ıstakozun nispeten basit bir sinir sistemine sahip olması. Birçok insan, ıstakozun, üst düzey olarak nitelendirilen bir tür yön bulma yeteneğine sahip olamayacağını düşünüyordu. Boles, National Geographic News'a verdiği demeçte bu konudaki düşüncelerini şöyle ifade ediyor:
"Burada asıl büyük konu, omurgasızların nispeten basit sinir sistemlerine sahip olmaları. Çoğu kişi böyle bir işi yapmada gerekli zihinsel kapasiteleri olmayabileceğini düşünüyor".(9)
Bu noktada bazı sorular karşımıza çıkmaktadır:

- Istakozlar basit bir sinir sistemine sahip olmalarına karşın nasıl böyle zor bir işi başarabilmişlerdir?
- Gözleri kapalı olduğu halde 37 kilometrelik yolculuk boyunca doğru izi nasıl takip edebilmişlerdir?
- Bu canlının sinir sisteminde, bu kadar geniş bir alanın haritası nasıl oluşabilir?
- Dünyanın elektromanyetik alanını nasıl algılıyor olabilir?
- Elektromanyetik alandaki bilgileri bedeninde nasıl yorumluyor olabilir ?
Istakozların tüm bunları başarması bir mucizedir. Şimdi kendinize şu soruyu sorun ve düşünün:
Büyük bir çölde bulunduğunuzu farz edin. Bulunduğunuz noktadan bir cipe bindirilip gözünüz ve kulağınız kapalı olduğu halde 200 kilometre uzağa götürülüp bırakıldığınızı düşünün. İlk başta bırakıldığınız noktaya dönme ihtimaliniz var mıdır? Elbette, hayır!
Peki ama bu özel yön bulma sistemi ıstakozda nasıl ortaya çıkmıştır? En basit bir pusulayı ele alacak olsanız bile bunun özel olarak tasarlandığı açıktır. Pusuladaki manyetik alandan etkilenen iğne, özel olarak işaretlenmiş yönler, cam kaplı muhafazası bunun özellikle yön bulmak için tasarlanmış olduğunu göstermektedir. Istakoz bedeninin bir pusuladan çok daha etkili çalıştığı açıktır. Tüm bunlar ıstakozdaki sistemin özel olarak tasarlandığını ortaya koymaktadır.
Allah ıstakozu yaratmış ve bu özel sistemlerle donatmıştır. Yüce Allah diğer tüm canlıları da yaratandır ve O, kusursuzca var edendir."O Allah ki, Yaratan'dır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakim'dir." (Haşr Suresi, 24)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:31 AM
RNA Dünyası Tezinin Geçersizliği


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/rna_dunyasi_tezinin_gecersizligi_mayis_ikibinuc/rna_dunyasi_tezinin_gecersizligi.jpg
70'li yıllarda, ilkel dünya atmosferinin içerdiği gazların amino asit sentezini imkansız kıldığının anlaşılması, kimyasal evrim teorisi için büyük bir darbe oldu. Miller, Fox, Ponnamperuma gibi evrimcilerin yıllar boyu yürüttüğü "ilkel atmosfer deneyleri"nin tümünün geçersiz olduğu anlaşıldı. Bu nedenle 80'li yıllarda başka evrimci arayışlar gelişti. Bunun sonucunda, ilk önce proteinlerin değil, proteinlerin bilgisini taşıyan RNA molekülünün oluştuğunu öne süren "RNA Dünyası" senaryosu ortaya atıldı.


1986 yılında Harvard'lı kimyacı Walter Gilbert tarafından ortaya atılan bu senaryoya göre, bundan milyarlarca yıl önce, her nasılsa kendi kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülü tesadüfen kendiliğinden oluşmuştu. Sonra bu RNA molekülü çevre şartlarının etkisiyle birdenbire proteinler üretmeye başlamıştı. Daha sonra bilgileri ikinci bir molekülde saklamak ihtiyacı doğmuş ve her nasılsa DNA molekülü ortaya çıkmıştı.
Her aşaması ayrı bir imkansızlıklar zinciri olan bu hayal etmesi bile güç senaryo, hayatın başlangıcına açıklama getirmek yerine, sorunu daha da büyütmüş, pek çok içinden çıkılmaz soruyu gündeme getirmiştir:
1- Daha, RNA'yı oluşturan nükleotidlerin tek bir tanesinin bile oluşması kesinlikle rastlantılarla açıklanamazken, acaba hayali nükleotidler nasıl uygun bir dizilimde bir araya gelerek RNA'yı oluşturmuşlardı? Evrimci biyolog John Horgan RNA'nın tesadüfen oluşmasının imkansızlığını şöyle kabullenir:
Araştırmacılar RNA dünyası kavramını detaylı biçimde inceledikçe giderek daha fazla sorun ortaya çıkıyor. RNA ilk olarak nasıl oluştu? RNA ve onun parçalarının laboratuvarda en iyi şartlarda sentezlenmesi bile son derece zor iken, bunun prebiyotik (yaşam öncesi) ortamda gerçekleşmesi nasıl olmuştur? (John Horgan, "In the Beginning", Scientific American, cilt 264, Şubat 1991, s. 119)
2- Tesadüfen oluştuğunu farz etsek bile, yalnızca bir nükleotid zincirinden ibaret olan bu RNA hangi bilinçle kendisini kopyalamaya karar vermiş ve ne tür bir mekanizmayla bu kopyalamayı başarmıştı? Kendisini kopyalarken kullanacağı nükleotidleri nereden bulmuştu? Evrimci mikrobiyologlar Gerald Joyce ve Leslie Orgel, durumun ümitsizliğini şöyle dile getirmekteler:
Tartışma, içinden çıkılmaz bir noktada odaklaşıyor: Karmakarışık bir polinükleotid çorbasından çıkıp, birdenbire kendini kopyalayabilen o hayali RNA'nın efsanesi... Bu kavram, yalnızca bugünkü prebiotik kimya anlayışımıza göre gerçek dışı olmakla kalmamakta, aynı zamanda RNA'nın kendini kopyalayabilen bir molekül olduğu şeklindeki aşırı iyimser düşünceyi de yıkmaktadır. (G.F. Joyce, L. E. Orgel, "Prospects for Understanding the Origin of the RNA World", In the RNA World, New York: Cold Spring Harbor Laboratory Press, 1993, s. 13)
3- Kaldı ki eğer ilkel dünyada kendini kopyalayan bir RNA oluştuğunu ve ortamda RNA'nın kullanacağı her çeşit amino asitten sayısız miktarlarda bulunduğunu farz etsek ve bütün bu imkansızlıkların bir şekilde gerçekleşmiş olduğunu düşünsek bile, bu durum yine de tek bir protein molekülünün oluşabilmesi için yeterli değildir. Çünkü RNA, sadece proteinin yapısıyla ilgili bilgidir. Amino asitler ise hammaddedir. Ancak ortada proteini üretecek "mekanizma" yoktur. RNA'nın varlığını protein üretimi için yeterli saymak, bir arabanın kağıt üzerine çizilmiş tasarımını o arabayı oluşturacak binlerce parçanın üzerine atıp sonra arabanın kendi kendine montajlanıp ortaya çıkmasını beklemekle aynı derecede anlamsızdır.
Bir protein, hücre içindeki son derece karmaşık işlemler sonucunda pek çok enzimin yardımıyla ribozom adı verilen organelde üretilir. Ribozom ise yine proteinlerden oluşmuş karmaşık bir hücre organelidir. Dolayısıyla bu durum, ribozomun da aynı anda tesadüfen meydana gelmiş olması gibi olanak dışı bir varsayımı daha beraberinde getirecektir. Evrim teorisinin ünlü savunucularından Nobel ödüllü Jacques Monod bile protein sentezinin yalnızca nükleik asitlerdeki bilgiye indirgenmesinin mümkün olmadığını şu şekilde açıklamaktadır:
Şifre (DNA ya da RNA'daki bilgi), aktarılmadıkça anlamsızdır. Günümüz hücresindeki şifre aktarma mekanizması en az 50 makromoleküler parçadan oluşmaktadır ki, bunların kendileri de DNA'da kodludurlar. Şifre bu birimler olmadan aktarılamaz. Bu döngünün kapanması ne zaman ve nasıl gerçekleşti? Bunun hayali bile aşırı derecede zordur. (Jacques Monod, Chance and Necessity, New York: 1971, s.143)
İlkel dünyadaki bir RNA zinciri hangi iradeyle böyle bir karar almış ve hangi yöntemleri kullanarak, 50 özel görevli parçacığın işini tek başına yaparak protein üretimini gerçekleştirmiştir? Evrimcilerin bu sorulara getirebildikleri hiçbir açıklama yoktur. Ünlü bilim dergisi Nature'de yer alan bir makalede de 'kendini kopyalayan RNA' kavramının tamamen hayal mahsulü olduğu, gerçekte ise hiçbir deneyde bu tür bir RNA'nın elde edilemediği belirtilmektedir:
Maynard Smith ve Szathmary, "DNA kopyalanması o kadar hataya açıktır ki, tek bir gen boyundaki bir DNA parçasının doğru kopyalanmasını sağlayacak enzim proteinlerinin önceden varlığına ihtiyaç vardır" demektedirler. Bu durumda, halen bilinen bilgisel ve enzimatik işlev taşıycı özelliğiyle RNA, yazarları şunu söylemeye yöneltiyor: "Özde, ilk RNA molekülleri kendilerini kopyalamak için polimerleştirici bir protein enzime ihtiyaç duymadılar; kendi kendilerini kopyaladılar." Bu bir gerçek midir, yoksa bir beklenti mi? Genelde tüm biyologlar için şunu belirtmenin açıklayıcı olduğunu düşünüyorum ki suni olarak sentezlenmiş katrilyonlarca (1024) rastgele RNA dizilimleri arasından tek bir tane bile kendini kopyalayan (self-replicating) bir RNA çıkmamıştır. (Dover, Gabby L. 1999. Looping the Evolutionary loop. Review of the origin of life from the birth of life to the origin of language. Nature 399: 218)
San Diego California Üniversitesi'nden Stanley Miller'ın ve Francis Crick'in çalışma arkadaşı olan ünlü evrimci Dr. Leslie Orgel, "hayatın RNA dünyası ile başlayabilmesi" ihtimali için "senaryo" deyimini kullanmaktadır. Orgel, bu RNA'nın hangi özelliklere sahip olması gerektiğini ve bunun imkansızlığını, American Scientist 'in Ekim 1994 sayısındaki "The Origin of Life on the Earth" başlıklı makalede şöyle ifade eder:
Bu senaryonun oluşabilmesi için, ilkel dünyadaki RNA'nın bugün mevcut olmayan iki özelliğinin olmuş olması gerekmektedir: Proteinlerin yardımı olmaksızın kendini kopyalayabilme özelliği ve protein sentezinin her aşamasını gerçekleştirebilme özelliği. (Leslie E. Orgel, "The Origin of Life on the Earth", Scientific American, Ekim 1994, cilt 271, s. 78)
Açıkça anlaşılacağı gibi Orgel'in, "olmazsa olmaz" şartını koyduğu bu iki kompleks işlemi RNA gibi bir molekülden beklemek bilimsel düşünceye aykırıdır. Somut bilimsel gerçekler, hayatın rastlantılarla ortaya çıktığı iddiasının yeni bir versiyonu olan "RNA Dünyası" tezinin, gerçekleşmesi imkansız bir senaryo olduğunu ortaya koymaktadır.
John Horgan da The End of Science adlı kitabında, sonradan geçersizliği ortaya çıkmış ünlü Miller deneyinin sahibi Stanley Miller'ın, son dönemlerde ortaya sürülen hayatın kökeni hakkındaki teorileri son derece anlamsız ve küçük gören tavrını şöyle aktarmaktadır:
İlk deneyinden yaklaşık 40 yıl sonra Miller bana, hayatın kökeni bilmecesini çözmenin kendisinin ya da başka herhangi birinin düşündüğünden çok daha zorlaştığını söyledi... Miller, "anlamsız" veya "kağıt üstü kimyası" adını verdiği, hayatın kökeni ile ilgili yeni tezlerden hiç etkilenmemişe benziyor. Bazı hipotezleri o kadar küçük gören bir tavır takındı ki, onlarla ilgili görüşlerini sorduğumda, kafasını salladı, iç geçirdi ve kıs kıs güldü, adeta insanlığın ahmaklığının farkına varmışcasına... Stuart Kauffman'ın otokataliz teorisi de bu kategoriye girmekte. Miller, "Bir bilgisayarda denklemler hesaplamak bir deney teşkil etmez" diye burun kıvırdı. Miller, bilim adamlarının nerede ve ne zaman hayatın başladığını hiçbir zaman kesin bir biçimde bilemeyeceklerini de onayladı. (Horgan, John, 1996, The End of Science, MA Addison-Wesley, s. 139)
Miller gibi, hayatın kökenine evrimci açıklama bulabilme çabasının öncülüğünü yapmış en ateşli evrim taraftarlarının bile, evrim açısından bu derece ümitsiz ifadeleri teorinin içinde bulunduğu çaresizliği açık bir biçimde yansıtmaktadır.

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:31 AM
Roket Mühendisi Bakteriler

Gözle görülemeyecek kadar küçük bir canlı sizi ne kadar şaşırtabilir? Emin olun bu habere konu olan bakteri sizi çok şaşırtacak.

http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/roket_muhendisi_bakteriler_aralik_ikibiniki/roket_muhendisi_bakteriler.jpg
Yandaki fotoğraf, İngiliz bilim dergisi New Scientist'in internet sitesinde yayımlandı(1) . Fotoğraftaki bakteri içinde bulunduğu hücreden çıkarken görüntülenmiş. Ancak bakteri bu çıkışı hiç de alışılmadık bir şekilde, bir taşıt yardımıyla gerçekleştiriyor. Kullandığı taşıt ise bir roket!

Kırmızıyla renklendirilmiş bakteriler Burkholderia pseudomallei türüne aitler. Kırmızı renkli bu bakterilerin içinde bulunduğu hücre ise bir bağışıklık sistemi hücresi olan makrafoj hücresi. Habere konu olan roket ise en sağdaki bakterinin arkasında yeşil bir kuyruk halinde görülüyor. Bakteri hücreden tam fırladığı anda bilim adamlarınca fotoğraflanmış.
İngiltere Hayvan Sağlığı Kurumu araştırmacılarından Edouard Galyov ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilen bir çalışmada bu roket sisteminin detayları aktarılıyor. Molecular Microbiology Dergisi'nde yayımlanan araştırmalarında, roketin yapımında hücredeki aktin moleküllerinden yararlanıldığı belirtiliyor(2).
Aktin, hem kuvvetli hem de hassas bir molekül. Bu moleküller dinamik karakter gösterirler yani hareketle ilgilidirler. Daha çok kas hücrelerinde bulunurlar. Bu dinamik özelliği sayesinde bakteri roketinin “ateşleyici gücünü” oluşturuyor.
Bakterinin roket ateşlemesi şöyle gerçekleşiyor: Makrofaj hücresine giren bakteri, bir süre içerde kaldıktan sonra, kendi zarından dışarıya bir protein uzatıyor. Bu zar bakterinin bedenini çevreleyen ve dış ortamdan ayıran bir duvar görevi görüyor. Uzatılan proteinin şekli son derece önemli. Ancak bu özel şekil sayesinde makrofaj hücresinde bulunan aktin moleküllerinde çok hızlı kimyasal bir değişim başlatıyor. Böylece aktin molekülleri birleşip bakteri için roket yakıtı haline geliyorlar. Böylece bakteri hızla fırlıyor ve bulunduğu hücrenin zarını parçalayarak dışarı çıkıyor.
B.pseudomallei bakterisinin uzattığı protein, tam da makrofaj hücresindeki actin moleküllerini ateşleyecek özelliktedir. Bu proteinin aktini ateşlemesi kesinlikle tesadüf değildir. Çünkü onbinlerce çeşit protein vardır ve herbirinin şekli farklıdır. Şekildeki en ufak bir bozukluk ya da farklılık, proteinin işe yaramaması anlamına gelir. Bu proteinle aktin arasında bir anahtar-kilit ilişkisi vardır.
Peki ama bu tek hücreli canlı nasıl olup da kendine bu roketi yapabilir? Değil bir beyin, bir sinir hücresinden dahi yoksun olan bu bakteri, aktin moleküllerini ateşleyebilecek özellikte proteinin tasarımını nereden biliyor olabilir?
Roket yapımında kullanılacak yakıt, mühendislerce kapsamlı testlerden sonra kararlaştırılır. Bakteri aktini yakıt olarak kullanabileceğini nereden bilebilir?
Böyle bir seçim yapabilmesi için öncelikle nerede bulunduğunun ve etrafındaki malzemelerin bilincinde olması gerekir. Oysa bu bakteri herhangi bir duyu organından yoksundur.
Tüm bunlar tek bir gerçeği işaret etmektedir. Bakterideki özel davranış kendisine üstün bir Akıl tarafından ilham edilmektedir. Allah gözle görülen ya da görülmeyen tüm canlıları her an kontrol etmektedir."Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiç bir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)" (Hud Suresi, 56)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:31 AM
Sars'ın Çözümü Doğada Bulundu

SARS Hastalığına Karşı "Meyan Kökü"

Dünya geçtiğimiz yıl içinde SARS'la tanıştı. Bilim adamları bu hastalığı yenecek antikorlar geliştirmeye çalışırlarken, geçtiğimiz günlerde SARS'ın çözümünün doğada bulunduğu açıklandı. Alman virologlar, meyan kökünden elde edilen bir maddenin, SARS'a karşı kullanılan ribavirin maddesinden çok daha etkili olduğunu kaydettiler.


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/sarsin_cozumu_dogada_bulundu_aralik_ikibinuc/sarsin_cozumu_dogada_bulundu.jpg
The Lancet dergisinde yayımlanan habere göre, Frankfurt Üniversitesi'nin kliniğinde görevli virologlar, meyan kökünden elde edilen ve HIV-1 (AIDS virüsü) ve Hepatit C virüsüne karşı başarıyla kullanılan glisirizin maddesinin, laboratuvar ortamında SARS virüsünün çoğalmasını engellediğini açıkladılar. Meyan kökünün özünün etkinliği SARS koronavirüsü tarafından enfeksiyona uğramış maymun hücreleri üzerinde de test edildi.


Prof. Prakash Chandra, kullanılan ribavirin maddesinin toksik etkisine dikkat çekerek, glisirizin maddesinin yüksek konsantrasyona rağmen yan etkisinin çok az olduğunu, uzun dönem araştırmalarının yapıldığını, bu maddenin ucuz olduğunu ve zehirli olmadığını belirtti. Meyan kökündeki bu madde, yüksek dozda kullanıldığında SARS virüsünün üremesini tamamen durduruyor. Bu bitki, virüsün, enfeksiyona yol açan hücrelere bağlanmasını zorlaştırarak üremesini engelliyor.
Meyan Kökü Hakkında

Tarihte Yunanlılar, Mısırlılar, Çinliler ve Hintliler gibi birçok toplum tarafından da kullanılmış olan meyan kökü, Güney ve Orta Avrupa'da vahşi doğada yetişiyor; Rusya, İspanya, İran ve Hindistan'da ise özel olarak yetiştiriliyor. Meyan kökü geleneksel Çin doktorluğunda sıkça kullanılan bir bitki. Çinliler diğer bitkilerle karıştırarak meyan kökünün canlılık vermesini sağlıyorlar.
Haziran-Temmuz ayları arasında sarı-mavi veya kahverengi çiçekler açan, 0,4-2 m yüksekliğinde, çalımsı bitkilere "meyan" denir. Yaprakları parçalıdır, yaprakçıklar 4-7 çiftlidir. Çiçekleri başak şeklindedir. Taç ve çanak yaprakları iki dudaklıdır, üst dudak iki kısa dişli, alttaki üçü uzun dişlidir. Meyan bitkisinin 6 türü Türkiye'de yetişmektedir. Daha çok Güney, Orta ve Doğu Anadolu'da yaygınlık göstermektedir. Bir kısmının kökleri tatlı, bir kısmının ise acıdır.
Bitkinin kökleri, meyan kökü olarak tanınmakta ve kullanılmaktadır. Köklerinin kabuğu soyulduktan sonra veya soyulmadan önce güneşte kurutularak piyasaya sürülür. Bileşiminde nişasta, şekerler, zamk, rezin, glisirrizin vardır. Glisirrizin şekerden daha tatlı bir bileşiktir. Köklerdeki miktarı, bölgeden bölgeye değişir ve köklerin de etkili maddesidir.
Meyan Kökü: Bir Ecza Deposu

Meyan kökü dünyada biyolojik olarak en aktif olan bitkilerden biridir. Örneğin Meyan kökü bir magnezyum ve silisyum kaynağıdır.
Meyan kökü, mideyle ilgili sağlık problemlerinde son derece etkilidir. İçerdiği glisirutenik asid (GLA), deglisirine meyan kökü (DGL) ve karbenoksolen sodyum (CS) maddeleri, bilinen en etkili anti-ülser ilaçlarındandır.
Meyan kökü ayrıca cilt problemlerine de iyi gelir. Meyan kökü tüketimi ciltte oluşan aknelerin tedavisinde etkilidir.
Meyan kökü, ateş düşürücü özelliğinin yanı sıra, karaciğerin toksik maddeleri süzmesinde de yardımcıdır. Hepatit, siroz gibi karaciğer hastalıklarının tedavisinde meyan kökünde bulunan GLA'nın detoksifian etkisi kanıtlanmıştır. Bitkinin göğüs yumuşatıcı, öksürük kesici özellikleri de vardır. Mide hastalıklarında, özellikle gastritte de son derece yararlıdır.
Meyan kökü eczacılıkta toz halinde, hapların hazırlanmasında şekil vermede kullanılır. Ayrıca taze veya kuru köklerinin kaynar su ile karıştırılması ve sonra alçak basınçta yoğunlaştırılması suretiyle meyan balı elde edilir. Meyan balındaki glisirrizin miktarı daha fazladır. Meyan kökü, piyasada toz veya kalıplar halinde bulunur. Parlak siyah renkli, tatlı lezzetlidir. Suda kolaylıkla erir. Meyan kökünün su ile birleştirilmesi sonucunda elde edilen karışıma ise meyan şerbeti denir. Koyu esmer renkli ve tatlı lezzetli, göğüs yumuşatıcı, öksürük kesici ve serinletici özellikte olan bu şerbet daha çok Güneydoğu Anadolu bölgesinde elde edilir ve kullanılır.
Şifalı Bitkiler Allah'ın Birer Rahmetidir

Şimdi biraz düşünelim. Meyan kökü en başta sadece küçücük, tahta görünümünde bir tohumdur. Ancak bu tohum kök saldığında ve filizlendiğinde sahip olduğu özelliklerle birçok hastalığa şifa olabilecek maddeler içermektedir. Verimsiz topraklarda bile yetişen bu bitkinin, birçok hastalığın yanı sıra bir gün dünyayı pençesine alan SARS adlı bir hastalığa da çare olabildiği anlaşılmıştır.
Bilim adamları en gelişmiş teknolojik aletlerle laboratuvarlarda bu hastalıklara çare ararken, küçücük bir tohum bütün bunları tek başına başarabilmektedir. Böyle bir şeyi tohumun kendi kendine başarmış olması mümkün müdür? Ya da tesadüfler, bu küçücük tahta parçasının içinde, bu kadar detaylı ve karmaşık bilginin biraraya gelmesini sağlamış, bu sayede bitkiye şifa verici özelliklerini kazandırmış olabilir mi? Elbette hayır. Bu bitkinin tohumuna sahip olduğu bütün bu özellikleri yerleştiren Yüce Allah'tır. Rabbimiz bizlere hem hastalıkları hem de onlara şifa olan bu bitkileri yaratarak üstün ilmini ve sonsuz rahmetini göstermektedir.
Yeryüzündeki tüm bitkiler, insanlar ve bütün canlılar için özel olarak tasarlanmışlardır. Bu da bize Allah'ın yaratmadaki gücünü ve eşsiz sanatını gösterir. Allah Kuran'da şöyle buyurur:"Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır." (Nahl Suresi, 13)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:32 AM
Sentetik Ağaçlar Gerçek Ağaçların Yerini Doldurabilirler mi?

Canlılar havadaki karbondioksitin ve havanın ısısının sürekli olarak artmasına neden olurlar. Her yıl insanların, hayvanların ve toprakta bulunan mikroorganizmaların yaptıkları solunum sonucunda yaklaşık 92 milyar ton ve bitkilerin solunumları sırasında da yaklaşık 37 milyar ton karbondioksit atmosfere karışır. Ayrıca fabrikalarda ve evlerde kaloriferler ya da soba kullanılarak tüketilen yakıtlar ile taşıtlarda kullanılan yakıtlardan atmosfere verilen karbondioksit miktarı da en az 18 milyar tonu bulmaktadır. Buna göre karalardaki karbondioksit dolaşımı sırasında atmosfere bir yılda toplam olarak yaklaşık 147 milyar ton karbondioksit verilmiş olur. Bu da bize doğadaki karbondioksit içeriğinin sürekli olarak artmakta olduğunu gösterir.
Bu artış dengelenmediği takdirde ekolojik dengelerde bozulma meydana gelebilir. Örneğin atmosferdeki oksijen çok azalabilir, yeryüzünün ısısı artabilir, bunun sonucunda da buzullarda erime meydana gelebilir. Bundan dolayı da bazı bölgeler sular altında kalırken, diğer bölgelerde çölleşmeler meydana gelebilir. Bütün bunların bir sonucu olarak da yeryüzündeki canlıların yaşamları tehlikeye girebilir. Oysa böyle bir durum söz konusu bile olmaz. Çünkü ağaçların ve tüm yeşil bitkilerin gerçekleştirdiği fotosentez işlemiyle, oksijen sürekli olarak yeniden üretilir ve denge korunur.


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/sentetik_agaclar_gercek_agaclarin_yerini_doldurabi lirler_mi_mayis_ikibinuc/sentetik_agaclar_gercek_agaclarin_yerini_doldurabi lirler_mi.jpg
İşte ağaçların hayatımızdaki bu büyük önemini gören bilim adamları, ağaçların görevini yerine getirecek sentetik ağaçlar üretme yoluna gitmişlerdir. Böylece insan kontrolünde üretilecek bu ağaçlar, istenilen yerde, istenilen miktarda yetiştirilebilecek ve insanlar tarafından en fazla miktarda üretilen gaz olan karbondioksitin atmosferdeki miktarını azaltmaya yardımcı olacaklardır.


Sentetik Ağaçlar Neler Yapabiliyorlar?

Kolombiya Üniversitesi'nden Dr. Klaus Lackner'ın projesiyle geliştirilecek sentetik ağaçlar, gerçek ağaçların fotosentez sırasında yaptığı gibi havadaki karbondioksiti emecek, ancak ağaçlarda olduğu gibi oksijen üretmeyecekler.
Karbondioksiti bünyesinde depolayabilen yapay ağaç başarılı olursa, atmosferde insanların faaliyetleri yüzünden giderek artan ve küresel ısınmanın sorumlusu olarak görülen karbondioksit oranının düşmesine yardımcı olacak.
Dr. Lackner, bir sentetik ağacın her yıl 90 bin ton karbondioksiti emebileceğini iddia ediyor. Bu rakamın da 15 bin otomobilden çıkan miktara eşit olduğunu söyleyen bilim adamı, yapay ağaçların, gerçekleri kadar işlevsel olacağını ifade ediyor. Şimdilik sentetik ağaç sadece kağıt üzerinde bir fikirden ibaret. Ancak Dr. Lackner çalışan bir sentetik ağaç üretmekte kararlı.
Sentetik ağaç üretiminde en önemli konu havadaki karbondioksitin yakalanması ve ağacın bünyesinde saklanması. Bunun için karbondioksit emici maddeyle kaplanacak sentetik yapraklar, karbondioksiti ağacın içinde tutacaklar. Dr. Lackner'a göre en büyük harcama yaprakları kaplayacak bu emici materyali dönüşümlü hale getirebilmek için yapılacak.
Karbonun yakalanması teknolojisinin uzun soluklu bir çözümün parçası olması gerektiğine inandığını ve özellikle gelişmekte olan ülkelerin bu konuda alternatifler bulunana kadar bekleyemeyeceklerini söyleyen bilim adamı, "Yapılması geren birçok mühendislik işi var" diye ekliyor. Örneğin projede, dolan filtrelerin yeniden nasıl değerlendirilebileceği sorusu henüz cevaplanmış değil.
Sentetik bir ağaç her yere dikilebiliyor. Örneğin eve dikilen bir televizyon ebadındaki sentetik ağaç, aile fertlerinden yayılan karbondioksiti emebilecek.
Dünyada yıllık 22.000 ton karbondioksit üretimini yutmak için 250,000 sentetik ağaca ihtiyaç olduğu tahmin ediliyor. Ancak sentetik ağaç fikrine herkes sıcak bakmıyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü mühendisi Howard Herzog, Dr. Lackner'ın dizaynının öngörülen başarıyı yakalayamayacağını çünkü karbondioksiti yakalarken, çok fazla enerji harcamak gerektiğini belirtiyor ve Dr. Herzog bu konuda daha çok teknolojik araştırma gerektiğini söylüyor.
Kesin Sonuçlar için Henüz Erken

Bu arada Dr. Lackner karbon stoklama üzerinde çalışmalarına devam ediyor. Energy's Los Alamos National Laboratuvarı Amerikan Departmanı'ndayken ekibi ile doğal kimyasal süreçle depolama üzerinde çalışmalar gerçekleştiren Lackner, karbondioksitin magnezyumla birleşince, karbonu güvenle ve düzenli olarak depolayabilen karbon kayaları oluşturduğunu belirtiyor. Şimdilik bu süreci geniş bir zemine yayarak gerçekleştirmenin çok pahalı olduğunu da belirten bilim adamı, kesin sonuçlar için henüz erken olduğunu ancak karbon yakalama ve depolama bedelinin düşeceği konusunda iyimser olduğunu söylüyor.
Ya Gerçek Ağaç Neler Başarıyor?

Eğer başarılı olunabilirse, sentetik bir ağaç sadece atmosferdeki karbondioksidi emmeye yarayacak. Diğer taraftan gerçek bir ağaca baktığımızda, atmosferdeki karbondioksiti emmek yanında, ağacın daha birçok mucizevi işlemi gerçekleştirdiğini görürüz.
Öncelikle gerçek bir ağaç fotosentez adlı mucizeyi gerçekleştirir. Yani atmosferdeki karbondioksidi ve ısıyı alarak besin üretir, yerine doğaya oksijen verir ve yeryüzündeki dengeyi sağlar. Bir cümlede özetlediğimiz fotosentez işlemi başlı başına bir mucize, bir tasarım harikasıdır. Bitkilerin kendi besinlerini kendilerinin üretmesi olarak da özetlenebilecek olan fotosentez işlemi, bitki hücresinde bulunan, insan ve hayvan hücrelerinden farklı olarak güneş enerjisini direkt olarak kullanabilen yapılar sayesinde gerçekleşir. Bu yapıların yardımıyla, bitki hücreleri güneşten gelen enerjiyi insanlar ve hayvanlar tarafından besin yoluyla alınacak enerjiye çevirirler ve yine çok özel yollarla depolarlar. İşte bu şekilde fotosentez işlemi tamamlanmış olur. Fotosentez olayınınsa atmosferdeki karbondioksit oranını düşürmesinden başka daha birçok sonucu vardır.
Herşeyden önemlisi, emilen karbondioksit yerine atmosfere oksijen verilir. Böylece karbondioksit ve oksijen dengesi sağlanarak yeryüzündeki ısının dengesi korunur. Atmosferdeki oksijen miktarının korunması içinse başka bir doğal kaynak yoktur. Bu yüzden tüm canlı sistemlerdeki dengelerin korunması için ağaçların ve tüm yeşil bitkilerin varlığı şarttır.
Bu mükemmel sentezin hayati önem taşıyan bir diğer ürünü de canlıların besin kaynaklarıdır. Fotosentez sonucunda ortaya çıkan bu besin kaynakları "karbonhidratlar" olarak adlandırılır. Glukoz, nişasta, selüloz ve sakkaroz karbonhidratların en bilinenleri ve en hayati olanlarıdır. Fotosentez sonucunda üretilen bu maddeler hem bitkilerin kendileri, hem de diğer canlılar için çok önemlidir. Gerek hayvanlar gerekse insanlar, bitkilerin üretmiş olduğu bu besinleri tüketerek hayatlarını sürdürebilecek enerjiyi elde ederler. Hayvansal besinler de ancak bitkilerden elde edilen ürünler sayesinde var olabilmektedir.
Diğer taraftan ağaç yaprakları aynı zamanda son derece gelişmiş bir arıtma ve temizleme cihazı gibi faaliyet gösterirler. Günlük yaşamımızda sıkça kullandığımız temizlik cihazları, konunun uzmanları tarafından uzun süren çalışmalar sonucunda, yoğun emek ve para harcanarak üretilirler ve faaliyete geçirilirler. Oysa bu cihazlarla aynı işi yapan bitkiler sadece su ve güneş ışığı karşılığında, aynı temizleme hizmetini daha kaliteli ve garantili bir biçimde verirler. Üstelik atık madde diye bir sorunları da yoktur, çünkü onların havayı temizledikten sonra ürettikleri atık maddeler, tüm canlıların temel ihtiyacı olan oksijendir! Ağaçların yaprakları, havadaki kirletici maddeleri yakalayan mini filtrelere sahiptir. Yaprak üzerinde gözle görülmeyen binlerce tüy ve gözenek vardır. Gözenekler havayı kirleten tanecikler halindeki maddeleri tutarlar ve sindirilmek üzere bitkinin diğer bölümlerine gönderirler. Ağaçlar mevcut yaprak ağırlıklarının 5-10 katına kadar toz tutabilirler, ağaçlı bir alandaki bakteri oranı ile ağaçsız bir alandaki bakteri miktarları oldukça büyük bir farklılık gösterir.
Gerçek bir ağacın başardıklarıyla ilgili burada kısaca özetlediğimiz bilgiler, aslında her biri hakkında kitaplar yazılabilecek özelliklerdir.
İşte bütün bu özelikleriyle, minicik bir tahta parçası görünümündeki tohumun toprağa atılmasıyla hayat bulan, çoğu zaman hiç kimsenin eli değmeden büyüyen, yeşillenen ve birçok mucizeyi gerçekleştiren bir ağacın, insanların üretmeye çalıştıkları sentetik ağaçlar yanında, mükemmelliğine ulaşılması çok zor bir tasarım harikası olduğu çok açıktır.
Ağaçtaki bu kusursuz tasarım, bize bu muhteşem tasarımı yapan üstün bir Aklın olduğunu gösterir. Ne bir tohum ne de yaprakta bulunan mikroskobik hücreler bu kadar karmaşık görevleri yerine getirebilecek akla sahipirler. İşte bu üstün aklın sahibi Alemlerin Rabbi olan Allah, kusursuz yaratışının delillerini yarattığı tüm canlılarla insanlara göstermektedir. Allah canlılar üzerindeki hakimiyetini ve benzersiz yaratışını ayetlerde şöyle bildirmektedir: "Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin Yaratandır... İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka İlah yoktur. Herşeyin Yaratıcısıdır, öyleyse O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir." (Enam Suresi, 101-102)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:32 AM
Sinek Gözü, Yeni Tıbbi Görüntüleme Sistemlerine İlham Kaynağı


Sineğin gözündeki tasarımdan ilham alınarak tasarlanan ucuz optik sistem, yeni tıbbi görüntüleme cihazlarını davet ediyor.
Tıbbi teşhis ve tedavide manyetik görüntüleme cihazlarının kullanımının getirdiği faydalar tartışılmaz. Şimdilerde İsrailli bilim adamları bu alanda yeni bir cihaz geliştirmek için çalışmalarını sürdürüyorlar. Geliştirilme aşamasındaki bu cihazın halihazırda kullanılmakta olan cihazlara nazaran önemli bir avantaj getireceği umuluyor. Bu avantaj, mevcut cihazlarda kullanılan görüntüleme yöntemine göre çok daha ucuz olması. Dolayısıyla bu projenin gerçek olması durumunda, insanlara sıklıkla sağlık taramalarından geçebilme fırsatı sunulmuş olacak. MRI (Manyetik Rezonans Görüntüleme) veya potansiyel olarak zararlı olan X-Işını Mammografisi (göğüs taraması) gibi mevcut görüntüleme yöntemleri şu açıdan pahalılar:

http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/sinek_gozu_yeni_tibbi_goruntuleme_sistemlerine_ilh am_kaynagi_Nisan/sinek_gozu_yeni_tibbi_goruntuleme_sistemlerine_ilh am_kaynagi.jpg
Medikal görüntülemede ışıktan faydalanılabilmesi için, taranan objeden gelen az sayıdaki fotonun (ışık parçacığının) algılanabilir olması gerekiyor. Mevcut cihazlarda ise bu biraz problemli. Bu problem, taranan objenin önündeki dokunun ışığı dağıtarak görüntüde parazitler meydana getirmesi olarak özetlenebilir. Kullanılmakta olan yöntemlerde bu problem, doku tarafından dağıtılan ışınların meydana getirdiği parazitleri gideren özel kapatıcılara sahip pahalı kameralarla gideriliyor. Bu da maliyetleri artırıyor.


İsrail'deki Ben-Gurion Üniversitesi'nde görevli araştırmacılar Joseph Rosen ve David Abookasis şimdi farklı bir yöntemle geliyor. Bilim adamları taranan objeye ait birkaç görüntü topluyor ve bunları objenin iyi bir resmini çıkaracak şekilde birleştiriyorlar. Bu birleştirmede görüntülerin bir ortalaması alınmış oluyor, bu sırada doku tarafından dağıtılmış ışınlar, yani görüntüdeki parazitler eleniyor. Bu birleştirme, mevcut cihazlarda karşılaşılan probleme pratik bir şekilde çözüm oluşuturuyor. Bu birleştirme çözümüne fikir kaynağı olan tasarım ise insan yapımı herhangi bir cihaz değil. Bilim adamları, bu çözümü bulurken, sineklerin yüzmilyonlarca yıldır kullanmakta oldukları "bileşik göz" yapısından esinlendiler. Nitekim çalışmalarına verdikleri başlık "Biyolojik Dokuların İçini, Sinek Gözü Prensibini Kullanarak Görmek" şeklinde.
Bilim adamları, sineğin göz tasarımından yola çıkarak 132 minik lensli mikrolens ızgarası hazırladılar. Fikirlerini test etmek isteyen araştırmacılar, iki tavuk göğsünü aldılar ve aralarına bir kanat kemiği sakladılar. Daha sonra etin bir tarafını düşük kuvvetli optik lazerle aydınlattılar ve mikrolens ızgarasını diğer tarafa yerleştirdiler.
Mikrolenslerden gelen görüntüler geleneksel lensle dijital bir kameranın alıcısına aktarıldı. Kameradan çıkan görüntüler ise bilgisayarda işlemlendi. Bilgisayar, dağıtılan ışınların çoğunu eleyerek, saklı kanat kemiğinin daha temiz bir resmini ortaya çıkardı.
"Daha fazla sayıda mikrolens ve başka ince ayarlamalarla, çözünürlüğü büyük ölçüde artırmak mümkün olmalı" diyor Rosen. "Bunu geliştirecek yatırımlarla, sistemimiz bir sene içinde avuçtaki kemikleri veya bir dişin köklerini görecek hale gelebilir" .
Rosen, sinek gözü prensibine göre çalışan bu cihazın umut vaat ettiğini belirtiyor ve mide taramalarında hastaları son derece rahatsız eden endoskoplar ya da hastaların yutması gereken 'hap kameralar'ın bu cihazın kullanıma geçmesiyle tarihe karışabileceği müjdesini veriyor.
Sinek Gözündeki Tasarım

Uçmakta olan bir sinek havada son derece çeviktir. Kendisine yönelik en küçük bir harekete hızla tepki vererek bir anda yönünü değiştirip ters yöne uçabilir. Bir odada zemin, duvar veya tavan arasında konmak için kolayca tercih yapabilir. Sineğin bu çevikliğinde üstün bir görme yeteneğine sahip olması çok önemlidir. Sineğe yakından bir bakmak, bu çevikliğin nedeni hakkında hemen fikir verir. Sineğin gözü "bileşik göz" adı verilen ve çok sayıda lensten meydana gelen ve geniş bir açıda görmesini sağlayan bir tasarıma sahiptir.
Bir sineğin bileşik gözü, herbiri kendi optik lensine sahip birçok optik birimden meydana gelir ve aynı resmin çok sayıda görüntüsünü meydana getirir. Herbir birimden çıkan sinirsel devreler, görüntülerin bir ortalamasını alır ve böylelikle parazitli arkaplandan daha temiz tek bir resim elde edilmiş olur. Sineklerdeki göz, bir ışığın titreşimlerini saniyede 330 defaya kadar algılayabilir. Bu açıdan, insan gözünden 6 kattan daha hasssastır. Aynı zamanda ışık tayfının bizim göremediğimiz ultraviyole menzilini de algılayabilirler. Bu sistem sineğin, düşmanlarından -özellikle loş ortamlarda- kolayca kaçabilmesini sağlar.
Sinekteki bileşik göz, hayvanın yaşamı açısından son derece hayati bir fonksiyon olan görme duyusunun işleyişinde rol oynayan çok önemli bir organdır. Bu organa baktığımızda, ışığı özel olarak kıran lenslerin, geniş bir alanın görüntüsünü çıkaracak ve bir merkezde görüntüleyecek şekilde konkav bir yüzey meydana getirdiğini görürüz. Bu yüzeyde optik birimlerin çevreleri altıgenlerden oluşur. Şeklin altıgen seçilmiş olması sayesinde gözler ucuca sağlıklı bir şekilde yerleşmiş olur. Böylelikle gözler arasında, farklı geometrik şekiller kullanılması durumunda görülebilecek istenmeyen boşluklar ortaya çıkmaz; alan en verimli şekilde kullanılmış olur. Çok sayıda lensten gelen ışınların ortaya karmaşık bir durum çıkarması bekleneceği halde bu olmamakta, sinek geniş bir açıya tek bir görüntüyle hakim olabilmektedir.
Sinek gözünde üstün bir tasarım vardır. İnsanlarda özellikle birkaç yüzyıldır kullanılan bu mühendislik prensibi, sineklerde yaklaşık 390 milyon yıldır kullanılmaktadır. Doğa tarihine daha genel bir bakış atıldığıda ise bileşik göz tasarımının (Kambriyen döneminde, trilobitlerde) yaklaşık 530 milyon yıllık bir tarihi olduğu görülmektedir.
Sinek Gözündeki Tasarım Kime Aittir?

Burada ortaya çıkan soru şudur: Bilim adamları cihazlarını geliştirmede sineğin göz tasarımını taklit etmektedirler. Modern teknolojide sinek gözünden ilham alınması, gözdeki tasarımın üstünlüğünün açık bir göstergesidir. Sinek gözünde belli parçaların belli bir amaca yönelik olarak düzenlendiği görülmektedir. Peki ama sinek bu tasarıma nasıl sahip olmuştur? Tüm bu parçaları bu şekilde düzenleyen ve sinek gözünü tasarlayan kimdir?
Sineğin gözündeki tüm düzenlemeler, bu tasarımın sineğe üstün akıl sahibi bir varlık tarafından verildiğini gösterir. Hiç şüphesiz sineği ve mükemmel görme sistemini birlikte yaratan, Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah'tır. Sinekteki bu üstün yaratılış Allah'ın sonsuz kudretinin bir göstergesidir.
Allah, bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir: "Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de." (Hac Suresi, 73)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:32 AM
Sinek Kuşunun Bitmeyen Enerjisi

Hızı ve manevra kabiliyetiyle dikkat çeken sinek kuşu çok yüksek bir performansa sahiptir. Gösterişli bir tüy yapısına sahip bu küçük kuşun üç yüzden fazla türü vardır; ve bazılarının boyu yalnızca yetişkin bir kişinin serçe parmağı kadardır.
Sinek kuşunun en bilinen özelliği, çok hızlı kanat çırpması ve üstün manevra kabiliyetidir. Sinek kuşu saniyede 50-80 defa kanat çırpabilir. Bu hızı, sinek kuşu ufacık bedeniyle nasıl olup da yakalamaktadır? Organları bu hıza nasıl dayanmakta, sinek kuşu bu kadar enerjiyi nereden bulmaktadır?
Üstelik sinek kuşu havada asılı kalabilir ve saatte 90 kilometreyi aşan bir sürati yakalayabilir. Ayrıca sırtüstü ve yan durarak uçma, inişe geçmişken U dönüşü ile tekrar yükselerek pike yapma gibi farklı yeteneklere de sahiptir.
Dakikada 1260 Kez Çarpan Kalp

Sinek kuşu böylesine hareketli ve hızlı bir yaşam sürdürürken büyük miktarda enerjiye ihtiyaç duyar elbette. Vancouver Sun'da çıkan bir makalede sinek kuşlarının çok fazla enerji gerektiren bu uçuş tekniklerini kullanırken ne kadar kalori yaktıkları hesaplanmış. Sinek kuşunun bir günde tükettiği enerji miktarına anlaşılır bir örnek verirsek; bu sayı bir insanın günde 1300 hamburgerin vereceği kaloriyi yakması anlamına geliyor. Aynı makalede kuş uzmanı John Morton "Onların enerji seviyesinde güç sarfetseydik kalplerimiz dakikada 1260 kez çarpar, vücut ısımız 3850 C dereceye yükselir ve alev alev yanardık" diyor.
Tüm bu hareketlilik sinek kuşunun alev topuna dönüşmesine neden olmaz, hatta sinek kuşunun vücudu bunca harekete karşı yıpranmaz. Öyle ki diğer kuşlar altı sene kadar yaşarken sinek kuşunun ömrü on seneye yaklaşır.
Sinek kuşunda, tempolu yaşam biçimine uygun kusursuz bir tasarım vardır ve bu tasarım Allah'ın üstün yaratışının delillerindendir. Tüm canlıların rızkını veren yüce Allah sinek kuşuna bu yoğun tempoyu kaldırabilmesi için muhteşem bir beslenme yolu öğretmiştir. Kuş ihtiyaç duyduğu yakıtı çiçeklerden nektar biçiminde alır. Allah sinek kuşlarına, nektarı alabilmeleri için çiçeğin içine kadar girebilen iğne gibi bir gaga vermiştir. Eğer çiçeğin tacı çok uzunsa kuş, nektara ulaşabilmek için tacı deler. Ayrıca sinek kuşunun dili de özel olarak tasarlanmıştır, nektarı alabilmek için iki oluk yapabilecek şekilde kenarlarından kıvrılmaya müsait bir yapıdadır. Kuşun dili bu durumdayken sırtüstü duran 3 sayısına benzer. Kuş bu şekilde nektarı müthiş bir hızla, saniyede 13 kez yalayabilir ve ihtiyaç duyduğu yakıtı çok kısa sürede alabilir.
Sinek Kuşu Uçuş İçin Tasarlanmıştır

Sinek kuşu eşsiz tasarımı sayesinde farklı şekilde kanat çırpmaktadır. Bu kanat sayesinde çiçeği delebilmekte, çicekteki nektarı alana kadar havada asılı biçimde kalabilmekte ve gagasını çiçekten çıkarmak için sırtüstü uçabilmektedir ve bu sayede yeterli besin de toplayabilmektedir. Sinek kuşu, çiçekle karşılaştığında aniden durur ve bedenini yaklaşık 45 derecelik bir açıyla eğik hale getirir. Bu durumda kanatlarını aşağı yukarı değil ileri geri çırpar. Sinek kuşunun kanatları omuzdan itibaren tüm yönlere dönebilir.
Kuş havada asılı dururken her kanat çırpışı 8 sayısına benzer bir figür çizer. Sinek kuşunun kanat çırpışı o kadar hızlıdır ki insan gözüyle görülmez, bulanık bir görüntü oluşur. Kuşun güçlü göğüs kasları bunun için özel olarak tasarlanmıştır, bu yüzden göğüs kasları vücudunun toplam ağırlığının üçte birini oluşturur. Görüldüğü gibi sinek kuşunun yapısı her yönden bilinçli bir tasarıma işaret eder.
Sinek kuşlarının özellikleri bunlarla da bitmez. Kızıl kuşlar her yıl Alaska'dan Meksiya'ya kadar olan büyük bir mesafede yol alırlar. Kuzey Amerika'nın batısındaki yakut boğazlı sinek kuşları uçarak Meksika Körfezi'ni aşarlar. Yola çıkmadan evvel vücut ağırlığının yarısına eşit bir yağ tabakası depolarlar. Normal ölçülerde bu miktar, Körfezi aşmak için yeterli değildir, ama sinek kuşu bu uzun yolculuğu yine de tamamlar.
Çok ufak ve hareketli olan sinek kuşları yoğun tempolarından ötürü yorgun düşerler. Bu nedenle her gece 12 saatlik derin bir uykuya dalarlar. Bu, enerji gereksinimlerini karşılamalarını sağlar.
Kuşlar Dengelerini Nasıl Sağlar?

Kuşlar hem havada hem de karada çok dengeli hareket ederler ve bu dengenin dikkat çekici iki ayrı yönü vardır. Bunlardan biri, uçarken dengelerini hiç yitirmemeleri, gökyüzünde rahatlıkla süzülmeleri; ikincisi ise yere indiklerinde incecik bir çubuk, dal ya da tel üzerinde düşmeden durabilmeleridir.
Kuşlar üzerine yakın zamanlarda yapılan araştırmalar, diğer canlılardan farklı olarak kuşlarda iki ayrı denge organının olduğunu ortaya çıkardı. Bildiğimiz denge organı iç kulağın yanı sıra, kuşların leğen bölgesinde bir denge organının daha bulunduğu açıklandı. Bilim adamları iç kulaktaki denge organının uçuş sırasındaki hareketleri yönlendirdiğini, leğen bölgesindeki ikinci organın ise kuşların dik olarak yürümesini ve durmasını sağladığını söylüyorlar. Leğen bölgesindeki denge sisteminin keşfedilmesiyle Allah'ın bu canlıları iki ayrı denge organıyla kuşatmış olduğu öğrenildi. (Harun Yahya, Doğadaki Mühendislik)
Bütün bunlar ancak üstün yaratış ve sonsuz merhamet sahibi Allah'ın dilemesi ve yarattıklarını koruyup gözetmesiyle mümkün olur."Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahman (olan Allah)'tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, herşeyi hakkıyla görendir." (Mülk Suresi, 19)

♥Pяєиsєs♥
09-09-2008, 03:33 AM
Bitkiden Böceklere Sıcak Karşılama


http://www.bilgilerdunyasi.net/images/makaleler/sayfalar/bilimsel_konular/bitkiden_boceklere_sicak_karsilama_Aralik_ikibinuc/bitkiden_boceklere_sicak_karsilama.jpg
Soğukkanlı canlılar, herhangi bir iş yaparken gereken enerjiyi sağlamak için vücutlarını ısıtmalıdırlar. Bu ihtiyaç güneş ışığı altında güneşlenilerek giderilir. Ama yeni bir araştırmaya göre, böceklerin, diğer soğukkanlı canlıların sahip olmadığı bir ısınma merkezine sahip oldukları ortaya çıktı. Bazı böcekler vücutlarını daha önceden bilinmeyen bir mekanda; bitkilerde ısıtıyorlar.

Avustralya'daki Adelaide Üniversitesi biyoloğu Roger Seymour, dünya genelinde yaklaşık 900 bitki türünün, çiçeklerinde ısı üretme özelliklerinin bilindiğini belirtiyor. Hangi mekanizmayla üretildiği henüz bilinmeyen bu ısı, polenleyici böcekleri davet eden kokuların yayılmasını sağlıyor. Seymour ve çalışma arkadaşlarının Nature dergisinde yayınladıkları bir araştırma, bu ısının, polenleyici böcekler için aynı zamanda bir teşvik olabileceğini de ortaya koydu . (Roger S. Seymour et al., "Environmental biology: Heat reward for insect pollinators", Nature 426, 243 - 244 (20 November 2003); doi:10.1038/426243a")
Araştırmacılar, Cyclocephala colasi türü böceklerle tozaklanan (polenlenen) ve Fransız Guyanası'nda yetişen Philodendron solimoesense isimli bitkiyi incelediler. Bitkinin çiçeklerinin içine küçük cihazlar yerleştiren bilim adamları, burada geceleri ısı üretildiğini ve dış ortamdan 4° C daha fazla sıcaklığın ortaya çıktığını buldular. Bu ısı, böcekleri kitleler halinde bitkiye çekiyordu.
Ekip daha sonra böceklerin beslenme ihtiyaçlarını incelemeye geçti. Bunda, böceklerin kullandığı enerjiyi kaydeden ve 'respirometre' adı verilen bir cihazdan faydalandılar. Cihazı böceklere yerleştiren araştırmacılar, böceklerin vücutlarını sıcak tutabilmeleri için çiçek dışında daha fazla enerjiye ihtiyaç duyulduğunu ortaya çıkardılar. Buna göre çiçek dışındaki bir böcek geceleri ısınırken çiçeğin içindeki bir böceğe göre iki ila beş kat daha fazla enerji tüketiyordu.
Seymour, C. Colasi gibi küçük böcekler için sıcak kalmanın 'son derece pahalı' olduğunu, çünkü böceklerin kolayca ısı kaybettiklerini belirtiyor. Böcekler, ısı sağlayan bitkiler sayesinde beslenme ve üremeye daha fazla enerji ayırabiliyorlar. Bu bitki böcekler için o kadar konforlu ve faydalı bir ortam oluşturuyor ki, böcekler zamanlarının % 90'ını çiçeklerin sıcaklığında geçiriyor.
Bitkiyle böcek arasındaki bu karşılıklı dayanışma hayret verici bir yardımlaşma örneği oluşturuyor. Kısaca özetleyecek olursak, bulunduğu yerden hareket etmekte aciz olan bitki, diğer bitkilere polenlerini ulaştırmak için bir aracıya ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyacı, nakil araçları gibi görev gören böcekler sayesinde gideriliyor. Böcekler ise geceleri vücutlarını ısıtmada zorluk çekiyorlar. Düşen ısıyla birlikte bünyelerindeki enerjinin büyük bölümünü bu açığı kapatmaya yönlendirmek zorunda kalıyorlar.
İşte bu noktada her iki canlının ihtiyacını gideren bir gelişme yaşanıyor: Bitki, beden ısısını ortamın ısısını 4 dereceyi aşacak kadar ısıtıyor. Bu ise bitkinin fizyolojisindeki özel ayarlamalarla mümkün oluyor.
Peki ama bu ısınma davranışı ilk olarak nasıl başlamıştır? Bir diğer deyişle bu hareketin fizyolojik temelleri neyle tetiklenmiş olabilir? Acaba bitki kendi ihtiyaçlarını gidermek için böcekleri kendisine çekmeyi düşünmüş, bunun için böcek fizyolojisinin ısı kazanımı açısından ihtiyaçlarını incelemiş ve geceleri böceğe ısı sağlamanın akılcı bir taktik olacağını kavramış olabilir mi? Elbette hayır. Çünkü bu bitki düşünmesini mümkün kılabilecek bir beyinden dahi yoksundur. Tüm bunlar bitki tarafından hesaplanmış olamayacağına göre, bunları hesaplayan üstün bir akıl bulunmalıdır. Hiç şüphesiz bu üstün aklın sahibi Yüce Allah'tır. Allah, böcekle bitkiyi varetmiş, onlara birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılayacak özellikler vermiştir. Allah bu şekilde sayısız yardımlaşma ilişkisi vareden ve doğadaki yaşamın uyum içinde devamını sağlayandır. Tüm canlıların ihtiyaçlarını karşılayan O'dur. Üstün güç sahibi olan Rabbimiz'in ise hiçbirşeye ihtiyacı yoktur.

Allah, İhlas Suresi'ndeki ayetlerde şöyle bildirir:"De ki: O Allah, birdir. Allah, Samed'dir (herşey O'na muhtaçtır, daimdir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır). O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey O'nun dengi değildir." (İhlas Suresi, 1-4)